TÜKETİM EKONOMİSİ YERİNE KANAAT EKONOMİSİNE GEÇMEK MÜMKÜN MÜ?

 

Bu yazımızda değerli hikayeci ve fikir adamı Mustafa Kutlu’nun son senelerde sıkca kullandığı Tüketim Ekonomisi yerine Kanaat Ekonomisi, suyun, havanın ve toprağın korunduğu insanca bir hayata dönüş kavramlarını kısaca ele almaya çalışıyoruz. İTO Meclisinde ilk olarak bir konuşma çerçevesinde dile getirilen bu düşünceleri bir yazı halinde sunmaya çalıştık.

Yazıda ana kavramlara geçmeden önce ülkemizde son dönemlerde ekonomik anlamda ortaya çıkan sorunlara kısaca değinilmeye çalışılmaktadır.

Çalışmamızın ana vurgusu ise zikri geçen sorunlar önemli olmakla birlikte çözümün kısa vadeli kararların ötesinde daha esaslı bir ufuk dahilinde olabileceğine dikkatleri çekebilmektir

ÜLKEMİZ ZOR DÖNEMLERDEN GEÇİYOR

Malum olduğu üzere Türkiye’miz bir çok anlamda zor bir dönemden geçmektedir.

Türk tarihinde bu tarz birçok zor dönem olmuştur. Burada uzun bir liste çıkarabiliriz fakat  yazımızın hacmini çok fazla genişletmemek için bu çalışmamızda  90’lı yıllara kadar gitmekle iktifa edebiliriz

Ticari hayatın içinde yer almış ve yaşları 50’yi aşmış kişilerin hatırlayacağı üzere 1990’lı yıllarda memleketimiz zor bir dönem yaşanmıştı

Enflasyon ciddi boyutta idi. Devlet kamu maliyesi açısından sıkıntılı bir duruma düşmüştü. Enflasyon üçlü rakamlara çıkmıştı.

Bu zor dönemlerin son kertesinde patlayan 2001 krizinde ülke olarak büyük sıkıntılar yaşadık. Önce Kemal Derviş dönemi ile ekonomide ciddi kararlar alındı.

Daha sonra Ak Partinin iktidara gelişiyle 2004’lerden başlayan restorasyon, 2010’ların ikinci yarısına kadar iyi kötü sürdü.

Önce gezi olayları, ardından FETÖ ile mücadele dönemi, 15 Temmuz darbe kalkışması bu kısmen istikrarlı gidişin zedelenmesine yol açtı.

Tabii Suriye’deki gelişmelerin tesiriyle Türkiye’ye neredeyse 5 milyon civarında sığınmacının girişi de bu gidişatta menfi rol oynayan önemli bir gelişme oldu.

2018 yazındaki dış ataklar ekonominin dengesini bozucu etki yaptı.

COVID-19 salgını ve bu süreçte ortaya çıkan olağanüstü durumlar,  ekonomik ve sosyal dengelere ciddi oranda olumsuz tesir eden gelişmelerdi.

Keza Türkiye’nin büyük bir kısmını adeta yerle bir eden deprem felaketi de yine bu ekonomik dengelere menfi anlamda tesir eden büyük olaylardı.

Rusya-Ukrayna savaşı da özellikle enerji açısından ciddi açıklar oluşturdu.

Ülkeyi yönetenler bu dönemlerde şahidiz ki hakikaten olağanüstü çaba gösterdiler ve hala da göstermeye devam ediyorlar.

Şöyle bir soruyu sormamızın önünde bir engel yok sanırım….

Acaba zikrettiğimiz süreçler daha iyi yönetilebilir miydi?

Bu husus tartışmaya açık. Nereden bakarsanız ona göre bazı cevaplar verebilirsiniz. Fakat biz burada o hususu tartışmak istemiyoruz.

Dikkatimizi daha çok tüm bu zikri geçen olayların tesiriyle ortaya çıkan duruma odaklamak istiyoruz. Evet bu son ortaya çıkan resimde karşımızda özellikle ekonomik açıdan ciddi dengesizliklerin yer aldığını görebilmekteyiz.

Döviz artışı, enflasyon artışı, konut fiyatları ve kira artışı, araba fiyatları artışı, dolaylı vergilerde artış, son kararlarla birlikte faizlerde meydana gelen artışlar   bunların başında geliyor.

Bilindiği gibi enflasyon dar gelirliyi ezen bir süreçtir. Zengini daha zengin, fakiri ise daha fakir yapar maalesef. İstikrarı bozar ve genel gidişi tahrip eder.

Peki bundan sonra enflasyon nasıl frenlenecek ve onun yaraları nasıl sarılacak? Bu ciddi bir soru işareti.

Hükümet yetkililerimiz son günlerdeki açıklamalarında “2024’de enflasyonu kontrol edeceğiz.” diyorlar.

Fakat geçen her gün, belli toplum kesimlerindeki insanlarımız bu dengesiz gidişlerden müthiş bir şekilde yıpranıyorlar

Bizler de hem kendi dertlerimizle hem de etrafımızda bulunan ve mesleki teşekküllerde temsil ettiğimiz insanlarımızın dertleriyle muhatap oluyoruz.

İnsanlar; neler oluyor, diyor. Bu işler toparlanabilecek mi diye soruyorlar, neler yapmalıyız diyorlar

Bu problemlerin çözümü için Merkez Bankası müdahaleleri, Kur Korumalı Mevduata geçiş, şu aralar tekrara geriye dönüş, parasal tedbirlere yönelik kanuni düzenlemeler gibi çeşitli dönemlerde sürekli hamleler yapıldığına şahit olduk ve yenileri de her geçen gün önümüze gelmeye devam ediyor.

Kimi başarılı oluyor kimisi de yeterli olamıyor.

Şimdi yeni bir döneme girdik. Orta Vadeli Plan açıklandı.

Türkiye’de yaşayan kişiler olarak bu güne kadar bu tarz çok plan gördük. Kimisi başarılı oldu kimisi ise arzu edilen sonucu vermedi. Bizler  bu yeni planın arzu edilen tesiri göstermesini bekliyoruz.

Ticaret ehli, mal ve hizmet üreten kesimler,  yeni tedbirlerin güzel neticeler ortaya çıkaracağına inanmak istiyorlar. İnşallah muvaffak olunur. Umudumuz ve duamız bu yöndedir. Bizler de ticaret odaları ve benzeri teşekküllerde hizmet veren sorumlular olarak bu süreçte üzerimize düşen ne varsa yapmak durumundayız.

 GELİŞMELERE BİRAZ DAHA GENİŞ BAKMAYA ÇALIŞIRSAK

Güncel gelişmeleri anlayabilmek için yapmaya çalıştığımız kısa bir analizden sonra meselelere daha geniş ve farklı bir pencereden bakmaya çalışmak istiyorum.

Bu çerçeve içinde  sizlere bir kaç kelime ile hikâyeci ve düşünür Mustafa Kutlu’nun “Kanaat Ekonomisi” başlıklı fikirlerinden özetle bahsetmeye çalışacağım.

Bu incelemeyi yaparken Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu’nun Mustafa Kutlu ile ilgili kaleme aldığı bir makaleden istifade ettiğimi de eklemek isterim. (1)

Mustafa Kutlu Ağabey, büyük fikir adamı merhum Nurettin Topçu’nun rahle-i tedrisinden geçmiş bir kişidir. Bu ekolde Anadoluculuk fikriyatı ağırlıktadır.

Kendisi birçok eserinde öncelikle çok ciddi “Kapitalizm” eleştirileri yapmaktadır.

Hayatın içinden gelmiş bir kişi olduğu için yaşayan insanları ve süregelen hayatı  hem çok iyi analiz edebilmekte, hem de meseleleri ve çözümleri rahatlıkla anlaşılabilecek bir üslupta ortaya koymaktadır.

Onun sözleri içinden bugüne ışık tutan bir bölümü naklederek esas konumuza şu şekilde başlayabiliriz.

“Ülkemizin Batılılaşma yolunda attığı adımlar, geçmişin inkârı, Doğu-Batı sentezi denemeleri, hayatın her alanında bir tedirginlik, bir oturmamışlık ve bundan doğan bir köksüzlük bunalımı vücuda getirdi… Ne yazık ki Türkiye’de her ferdin yakın maziden çıkıp geldiği nokta, sisler arasında her geçen gün belirsizleşmektedir… Bu ortam tek tip insan, tek tip yiyecek, tek tip düşünce, tek tip üretim ve tek tip tüketim üzerine bina edilmiştir. Planları ve uygulamaları başka diyarlarda test edilmiştir. Bize ithal ve lanse edilmiştir. Elimiz kolumuz bağlı olarak bize sunulan konforu kaçırmamaya çalışırız…” (2)

Burada vurgulamak istenen şeyi şöyle açıklamak mümkün;

XIX. yüzyılın başlarından itibaren sanayi devrimi ile modern kapitalist sistem, dünya hâkimiyetini sağlamaya başlamıştır..

Bu sistem öncelikle askerî alanda gösterdiği başarılarla yerini sağlamlaştırmış, ardından da yenileşme dönemine başlamıştır.

Modern Batı ekonomisinin ve medeniyetinin kaynaklarının başında elbette vahşet ve sömürü  gelmektedir..

Kapitalizm tarihçisi W. Sombart (1863-1941) kaleme aldığı bir eserinde (Der Moderne Kapitalismus‘ta) “Zengin olduk, çünkü ırklar ve milletler bizim için tamamen öldüler, bizim için kıtalar ıssızlaştı.” derken bugünkü Batı ekonomisinin ve medeniyetinin kaynaklarından birini gösteriyordu.

Batıdaki “Aydınlanma çağıyla” zihniyet açısından da hâkim olan kapitalizm, Batı merkezli bir anlayışı herkese kabul ettirir olmuştur.

Bu anlayışa göre medeniyet, gelişme ve hatta demokrasi gibi kavramlar Batı’nındır.  Ve bu hal varlığını doğrusal ilerleme düşüncesiyle sürdürür.   

Aydınlanma çağının bir ürünü olan Doğrusal ilerleme düşüncesi insanlık tarihinin ilkellikten mükemmelliğe doğru ilerlediği temel fikrini esas alır.

Doğrusal-ilerlemeci anlayış, Batı merkezli anlayışla tamamlanır. Buna göre Batı

merkezdir, diğer ülkeler ise çevredir. Medenileşme Batılılaşma demektir.

Batılı olmayanlar medenî değildirler.

Modern kapitalist dünyada ise her faaliyet genel bir borçluluk çerçevesinde

yürütülür. İnsanlar daima finansal açıdan borçludur.

Ülkemizde de olay buraya doğru dönüşmedi mi?

Mustafa Kutlu işte burada şu sözüyle bir hatırlatma yapıyor;  “ ‘Öyle bir zaman gelecek ki insanlar kazançlarının helal mi, haram mı olduğuna bakmayacaklar artık.’ şeklinde bir hadis-i şerif vardır. Bu zaman gelmiş midir? (3)

Bu söz doğrultusunda bizim; başta üretim olmak üzere reel ekonomimizin, kredi sağlayanlara hizmet için yürütülen bir dizi çabadan başka nereye hizmet ettiğini sorgulamamız gerektiğine inanıyorum.

Bu açıdan önümüze çok önemli bir soru çıkıyor; Acaba biz, simgesel olanın yani para, kredi ve bunların türevlerinin, gerçek olanı yani üretim, ticaret ve benzerlerini peşinden sürüklediği bir sosyo-ekonomik sistem olan kapitalizmin kurbanı mı olduk?

Bu noktada , İHTİYAÇ EKONOMİSİ ve KANÂAT EKONOMİSİ kavramları bir teklif olarak gündeme geliyor

Bilindiği üzere kapitalizm öncesinde ekonominin tek bir amacı vardı: İhtiyaçların karşılanması.

İktisat, bir ihtiyaçların karşılanması çabasıydı, geçimi sağlayacak miktardan fazlası istenmezdi. Herkes mesleği ve emeği sayesinde karnını doyurur ve ihtiyaçlarını karşılardı.

Toplumlar kanâatkârdı, gerektiği kadarıyla yetinirlerdi.

Ancak şimdiki küresel sistem içinde kanâatkâr olmak mümkün mü?

Elbette mümkün değil. O zaman modern dünyanın en dokunulmaz putu haline gelen “ekonomik büyüme ve kalkınma” nasıl olacak?

Çünkü kanâat duygusu ihtiyaçları sınırlandırır, lüks ve israfı yasaklar.

Kapitalizm ise israfa dayanır, “her arz kendi talebini yaratır” ilkesi üzerinden hareket eder.

Böylece Batı’nın kalkınması veya sınâîleşmesi devam eder. Ancak bu aynı zamanda yeryüzü kaynaklarını israf eden bir sistemdir.

Çünkü kapitalizmin temeli olan kitlevî üretim ve kitlevî tüketim, israfın günümüzdeki kaynaklarıdır.

Bunlar aynı zamanda tabiatın kitlevî tahribini beraberinde getirir.

Öyle ki bizzat Batılılar, kaynağını kuruttukları hammadde rezervlerine ömür biçmek zorunda kalmışlardır.

Roma Kulübü 1970’lerde yaptığı bir araştırmada 2100’lü yıllarda büyümenin sınırlarına ulaşılacağı ve XIX. yüzyılın hayat seviyesinin dahi sürdürülmesine imkân kalmayacağı tahminine varmıştı.

Bu noktada tekrar Mustafa Kutlu’ya kulak verelim…

“Tabiatla savaşan insan bir kahraman değil; gözünü kan bürümüş bir katildir. Toprağı, suyu, havayı kirletiyor, ağzı-dili yok bitkileri ve hayvanları neslini kurutacak şekilde sömürüyor. Eline güç geçtiğinde tabiat bir yana kendi hemcinsini de “ham madde” olarak kullanıyor. (4)

Bu sözden anlıyoruz ki israf aslında “haddi” yani “Hududullahı” aşma anlamı taşıyor.

Çünkü ihtiyaç sınırını yani Hududullahı aşarak mal biriktirme, daha çoğunu isteme, ihtiras ve gelecek kaygısı çekme dünyamızı bitiren kapitalist sistemin temel direkleridir.

Bu sistemin kurbanı olan insan, kalabalık şehirlerde hırs ve eşyaperestlik içinde tüketime dayalı bir hayat yaşamaktadır. Hava, su ve dolayısıyla insan bozulmuştur. Çünkü kapitalist sosyal nizâm da gücünü bu hayat tarzından alır.

İşte bu kapitalist sisteme karşı gündeme gelen “kanâat ekonomisi” ise tabiata saygılı ve insan fıtratına uygun bir hayata işaret eder.

“Dünya; Allah’a, Peygamber’e ve öte dünyaya inanmayanların hâkimiyet, zenginlik, refah, konfor ihtirası sebebiyle giriştikleri sanayi-endüstri-teknoloji yarışının sonucu yangın yerine döndü. Yangında ilk kurtarılacakları ise şöyle sayabiliriz: Toprak-Su ve Hava.” (5)

Bu sözde toprağa inanç ve yeniden yüzümüzü ona döndürme arzusu olduğunu görüyoruz.

Su ve ekmek, hayatımızın olmazsa olmazıdır ve bunları da bize toprak verir.

Toprak aynı zamanda kanâatkâr bir nizamın da adeta öğretmenidir.

Kutlu, bu noktada tabiata dönmeyi toprağa önem vermeyi tavsiye ediyor.

Bu bence ciddi bir uyarı. Ülkemiz için de çok geçerli.

Çünkü Türkiye son yüzyılda büyük bir kırsaldan şehirlere akını yaşadı. Köyler ve kırsal alanlar adeta boşaldı.

Tarım ve hayvancılık yapan insan sayımız gittikçe azaldı.

Türkiye tarımsal açıdan kendine yeter bir ülke iken bugün tarımsal üretim ve hayvancılık açısından ciddi sıkıntılar yaşamaya başladı.

Şu an yaşadığımız hayat pahalılığının altında yatan en önemli sebeplerden birinin de bu olduğunu hepimiz biliyoruz.

Çünkü köylü üretendi, besleyendi, çoğaltandı, arttırandı. Ancak şehirli olan bu insanlar artık üretmiyor, tüketiyor. Arttırmıyor, eksiltiyor. Çoğaltmıyor, yok ediyor.

Hatırlarsanız özellikle de COVİD-19 salgını sonrası bu soruyu kendimize daha çok sorduk. Acaba daha farklı bir hayat olabilir mi, diye.

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar son dönemlerde İstanbul’un kuzey bölgelerinde daha yeşillikli alanlara doğru meyletmeye başladılar.

Kiralar çok artınca şehirde yaşamak zorlaşınca insanlar memleketlerine doğru gitme yolları arar oldular, sanki anlatılanları duymuşlar gibi;

Ne diyor üstad; “Kalbin sesini dinleyip bir şekilde toprağa dönmek gerekir. Zira toprakla aramıza giren her şey bizi Allah’tan uzaklaştırıyor. Bir şeyler yapamasak bile en azından işin farkında olabiliriz. Toprağa dönüşün manası budur.”

İNSAN MI EKONOMİ İÇİN, EKONOMİ Mİ İNSAN İÇİN?

Günümüzde “az gelişmiş ülkeler” kalkınmayı bir hayat tarzı olarak benimsemiş görünüyorlar.

Ancak bu ülkeler “kalkındıkça” kalkınmış kapitalist ülkelerle aralarındaki fark kapanacağına daha da artıyor.

Çünkü dünya nimetlerinin dörtte üçü, dünya nüfusunun ileri kapitalist üçte birinin tekeli altındadır.

Bu durumda kanâatkârlığa dayalı geleneksel ekonomileri tarihe gömen kapitalizmin büyüme ve kalkınma tuzağına sanki bizler de düşmüş gibiyiz.

Büyüdükçe daha da borçlandığımızı, borçlandıkça daha çok israf ettiğimizi görüyoruz.

Bu noktaya vardığımızda “Tüketim Ekonomisi”ne karşı “İhtiyaca Göre Üretim Ekonomisi”ni yani başka bir deyişle  “Kanâat Ekonomisi”ni bir teklif olarak değerlendirmek sanki çok mantıklı geliyor.

Ekonomi, insan için olmalıdır yoksa insan, kapitalist ekonomi için bir piyon, hizmetçi ve malzeme olmaktan kurtulamıyor.

Çünkü Kapitalizmde

“Tüketici hâkimiyeti” değil “Tüketicinin kullanılması” söz konusudur.

Bizim iktisadi anlayışımızda tüketiciyi kullanmak değil tüketiciyi korumak esastı.

Mesela Osmanlı’daki narh ve ihtisap defterlerinin çağdaş yaklaşımla, tüketicinin ne kadar etkin korunduğunu gösterir.

Bu anlamda medeniyetimizde ekonomi;

Kapitalist sistemde olduğu gibi hasislik, cimrilik değil yardımlaşmadır, muhabbettir.

Başkasını ezmek değil, başkasını gözetmektir.

Her şeyi kâr için mubah görmek değil, doğruluktur.

Başkasını menfaat için aldatmak değil, sözünün eri olmaktır.

Bu değerlerle “Ahilik Felsefesini” yaşatan esnafımız, tüccarımız toplumsal olaylara karşı olan duyarlılığını her zaman muhafaza ederek çözümler üretmiştir.

Çünkü onlar, en bunalımlı dönemlerimizde bile toplumsal patlamaları önleyen bir istikrar abidesi gibi rol üstlenmişlerdir.

Bu vesileyle tükenmeyen bir gayretle çalışan, alın teri ile kazanan tüccarımıza, esnaf ve sanatkârımıza helalinden kazançlar temenni ediyorum.

SONUÇ OLARAK,

Günlük ve mevsimlik mücadele ve gayretler içerisinde maalesef daha derinlikli düşünmeye az vakit buluyoruz.

Sürekli önümüze gelen problemleri çözmek için gayret sarf ediyoruz.

Sadece biz mi böyleyiz. İnanın değil.

Etkili yerlerde bulunan birçok dostumuz ve arkadaşımızda da maalesef buna benzer yaklaşımlar görüyoruz.

Bu tür konuları dile getirmekteki amacımız hiç olmazsa arada bir yaşamakta olduğumuz ve belki de bize bir şekilde dayatılan bu hızlı hayatın dışına çıkmaya çalışıp alternatif yollar aramak için kafa yormaktır.

Mesela bu noktada şöyle bir teklifi gündeme getirebiliriz:  Son dönemlerde toplumumuzda Teknofest gibi teknolojinin önemini gündemimize oturtan ve özellikle gençler arasında ciddi şekilde yayan çalışmalar oluyor. Bu tür etkinlikleri milyonlarca insanımız ilgi ile izliyor, katılmaktan büyük bir keyif alıyor. Bunlar çok önemli çalışmalar. Tıpki bunun gibi tarımın ve toprağın önemini vurgulayan, kanaatin öneminin gündeme taşıyan etkinlikler yapılabilir ve bunlar da zikri geçen kavramların yaygınlık kazanmasına yol açabilir.

Bizlerin bu topluma bir hizmet sunabilmesi inanıyorum ki ancak bu tür bireysel ve gruplar halinde düşünme temrinleri yaparak, yeni yollar arayarak mümkün olacaktır.

Unutmayalım ki bizim vazifemiz aramaktır.  “Aramakla her zaman bulunmayabilir fakat bulanlar ancak arayanlardır”

Sözlerimi Mustafa Kutlu’nun bana çok anlamlı gelen bir sözü ile bitirmek istiyorum.

”Bir şey yap güzel olsun. Huzura vesile olsun, rikkate yol açsın, şevk versin, hakikate işaret etsin. Bir şey yap doğru olsun. İnsanları yalanın ve yanlışın bataklığına düşmekten korusun. Rüzgâra ve akıntıya kapılmasın; kırılsın lakin eğilip bükülmesin. Bir şey yap adil olsun. Haktan hukuktan ayrılmasın. Zalime haddini bildirsin, mazlumun payını versin. (6)

Son not: Üstad Mustafa Kutlu’nun burada ancak bir bölümünü nakletmeye çalıştığım düşüncelerini daha detaylı öğrenmek isteyenlere Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu’nun linkini verdiğim makalesini okumalarını tavsiye ediyorum

 

1.Tabakoğlu, A. (2022). İktisat Kavramlarının Kapitalizm ve İslam İktisadındaki Tezahürleri: Mustafa Kutlu ile Kadîmin Peşinde. İslam Ekonomisi ve Finansı Dergisi, 8(2), 319-344, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2574371

  1. Kutlu, M; Geçmiş ve Gelecek. Dergâh Yayınları, İstanbul 2019, p. 378
  2. Kutlu, M; Sır, Dergah yayınları, İstanbul 2012
  3. Kutlu, M; Bir ben değil herkes hasta. Yeni Şafak Gazetesi, 11 Haziran 2014, https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-kutlu/bir-ben-degilherkes-hasta-54278
  4. Kutlu, M; Bir ben değil herkes hasta. Yeni Şafak Gazetesi, 11 Haziran 2014, https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-kutlu/bir-ben-degilherkes-hasta-54278
  5. Kutlu, M; İlmihal Yahut Arzuhal., Dergah Yayınları. İstanbul, 2018

YENİ BİR KIRMIZI SABAHLIĞIN YOL AÇTIĞI SONUÇLAR

Dünyamızda ekonomik anlamda etkisini çok ciddi oranda hissettiren liberal kapitalist iktisadî düzenin en önemli özelliklerinden biri, bilindiği üzere tüketiminin sürekli teşvik edilmesidir.

Daha fazla tüketim daha fazla üretimi gerekli kılmakta bu da daha fazla büyümeyi ve bu yolla ekonomik refahı sağlamayı hedeflemektedir.

Evet gerek dünyamızda gerekse de ülkemizde üretim ve tüketim miktarları devasa boyutlarda artmaktadır

Fakat bununla birlikte sistemin yapısı gereği hem ülkeler arasında hem de ülkelerin iç yapılarındaki toplumsal kesimler arasında zaman içinde ciddi uçurumlar oluşmaktadır.

Üstelik azdırılmış tüketim isteği bireyler ve toplumlar için ciddi sorunları da ortaya çıkarmaktadır.

Ben bu yazıda tüketimin etkisini çarpıcı bir şekilde gösteren bir örnekten bahsetmek istiyorum.

Hikâyemizin kahramanı Denis Diderot: Diderot 1713 ile 1784 arasında yaşamış bir Fransız filozof.

Avrupa’daki Aydınlanma Çağı’nın en önemli düşünürlerinden biri.

Yazdıkları ve felsefesi, Fransız Devrimini hazırlayan fikirler arasında yer almıştır.

Yeni felsefî ve bilimsel düşünceleri ve bilgileri, Avrupa ölçeğinde yayma amacıyla tasarlanan Encyclopedie adlı ünlü ansiklopedinin baş editörüdür.

Kendisinin büyük bir kütüphanesi olduğu da bilinmektedir.

Anlatıldığı üzere Diderot’ya bir arkadaşı bir gün güzel kırmızı bir sabahlık hediye ediyor. ( bazı kaynaklarda bu sabahlığı kendisinin satın aldığı şeklinde geçmektedir.)

Bu sabahlık, Diderot’nun adeta hayatının şeklini değiştiriyor.

Filozofumuzun yeni kırmızı sabahlığı o kadar güzelmiş ki öncelikle çalışma odasındaki diğer eşyaların arasında güzelliği ile adeta sırıtıyormuş.

Diderot yeni sabahlığı ile kütüphanesinde oturduğu ve dolaştığı her yerde kendinin değişik bir halet-i ruhiye içinde hissetmeye başlamış

Çok geçmeden, önce oturduğu koltuğu değiştirmiş, sabahlığa uygun gösterişli bir koltuk almış

Derken çalışma masasını, odanın perdelerini, tablolarını vs. vs. diyerek birbirine uyum sağlamayan tüm parçaları yavaş yavaş yeni anlayışa göre değiştirmeye başlamış.

Bu bütünlük gereksinimi Diderot’ya, tüm eşyalarını yenileme arzusunu da beraberinde getirmiş.

Sonuçta kitaplarıyla birlikte daha önce mutlu bir şekilde içinde oturduğu dairesini tamamıyla değiştirmiş.

Böylelikle eşyaları da yeni sabahlığının gösterişine uyumlu hale gelmiş.

Ancak bir daha hiçbir zaman eski sabahlığı ile olduğu kadar mutlu olamamış…

Çünkü yeni bir sabahlık almasına karşın bir türlü mutlak zenginliğe ve iç tatmine erişemeyen Diderot, zaman içinde eski sabahlığının içindeki özgürlüğünü kaybettiğini farketmiş.

Önceleri eski sabahlığının eteğiyle tozlanan kitaplarını silebiliyor ya da kaleminin ucundan üzerine damlayan mürekkebi sorun etmiyorken şimdi tüm bu basit şeyler bile onun için problem haline gelmeye başlamış.

Diderot’un başta ona güven ve özgürlük vaat eden yeni sabahlığı, sonuç olarak onu adeta kapana kıstırmış.

Fransız filozof Denis Diderot 1772 yılında, yaşadığı bu deneyimini yazıya dökerek “Eski Sabahlığımdan Ayrılmanın Pişmanlıkları” (Regrets Sur ma Vieille Robe de Chambre) başlıklı bir makale yazmış.

Yazısında “Eski sabahlığımın mutlak efendisiydim fakat yenisinin kölesi oldum.” demiş.

Diderot’un bu deneyimi daha sonra birçok düşünce akımına ilham vermiş.

1988 yılında Antropolog ve tüketim kalıpları uzmanı Grant McCracken, bu bütünlük arzusunu ve bu arzunun satın aldığımız şeyleri nasıl şekillendirdiğini tanımlamak için ilk olarak “Diderot Etkisi” terimini kullanmış.

Bu kavramı şöyle tanımlamış: “Mülk, araba, eşya gibi yeni bir şey edinmemiz genellikle daha fazla yeni şey edinmemizi sağlayan bir ‘tüketim sarmalı’ üretir.”

Sonuç itibariyle mutlu ya da tatmin olmak için asla ihtiyaç duymadığınız şeyleri satın almaya başlarsınız.

Diderot’nun yıllar önce gözlemlediği bu etkiyi farkında olmasak da hepimiz belki de her gün yaşıyoruz.

Ve sonunda bir kravat için yeni bir takım elbise, bir halı için bütün mobilyalar ve duvar boyaları değişebiliyor.

Veya yeni bir yönetici için göreve başladığı bir kurumda önce oturduğu koltuğu beğenmeyerek başladığı serüven odasının tüm dekorasyonunu değiştirmeye kadar varabiliyor.

Diderot’nun sabahlık örneğini çok çeşitli alanlara taşıyabiliriz

Buradaki ana espri, tahmin edilebileceği üzere dizginlenemeyen tüketim arzusunun önce bireyleri, sonra da bireylerle birlikte toplumları nasıl menfi etkilediğini düşünebilmeyi sağlayabilmek.

Mesela bu örnekten hareketle ülkemizde sürekli artan lüks tüketim ürünleri çılgınlığını mevzu bahis edebilmek mümkün.

Bu örneği çok da hayati bir gerekliliği olmayan lüks tüketim ürünleri ithalatının, ülkemizin cari açığına olan olumsuz etkisi ile de bağlantılayabiliriz.

Tabii bir adım daha atarak konuyu bireysel lüks tüketimden kamudaki gereksiz lüks tüketim maddeleri ve araçlarına kadar da sıçratabiliriz.

Konu uzar gider.

Bu yazıda kırmızı sabahlıkla başlayan hikayenin sonunu sadece belli noktalara bağlama gibi bir niyet taşımamaktayız. Aksine, belli bir noktadan sonra okuyan her kişinin hikayenin sonunu kendi hayal gücünün ulaşabileceği yere kadar taşımasını murat etmekteyiz..

Ama özetle ifade edersek dikkat çekmek istediğimiz nokta, aşırı ve lüks tüketimin bireylere kısa dönemli hazlar yaşatsa da uzun dönemde hem bireysel hem de toplumsal açıdan birçok sıkıntıya da yol açabileceğini vurgulamaya çalışmak..

Bizim medeniyet tarihimize baktığımızda, insanın eşya ile ve hemcinsi ile münasebetlerine ciddi bir önem verildiğini ve bu sahalarda güzel örnekler ortaya çıkarıldığını görebilmekteyiz

Mesela “Fakr” denmiş, ihtiyaçtan fazlasının peşine düşülmemiştir.

“İsâr” denmiş, vermek/paylaşmak teşvik edilmiştir.

“Fütuvvet” denmiş, diğerkâmlık öne çıkarılmıştır.

“Ahilik” denmiş, Anadolu’da kardeşlik iktisadının temelleri atılmıştır.

Son cümle olarak geçmiş dönemlerde rastladığımız bu güzel örneklerin yanında günümüzün şartlarına uygun başka örneklerin ortaya çıkabilmesi için gayret etmenin hepimizin üzerine düşen bir vazife olduğunu düşünmekteyiz.

Bu örneklerde her alanda ölçüyü kaçırmamak, mümkün olduğu kadar israfa yol açan tercihler yapmamak, bize emanet olarak verilen tabiatı hoytarça kullanmamak ve başlangıçta yapılacak hatalı hareketlerin daha sonraları daha büyük ziyanlara sebep olacağını düşünebilmek gibi hususlara özel dikkat sarf etmek icap etmektedir.

 

* Bu yazı 13 Temmuz tarihinde İTO Meclisinin açılışında yapılan konuşma için kaleme alınmıştır.

SAHİP OLMAK MI, YOKSA OLMAK MI?

Geçenlerde evde kütüphanemi karıştırırken eskiden çok severek okuduğum ve onun içinden bazı örnekleri bir çok yerde paylaştığım bir kitap yeniden  gözüme takıldı.

Kitabın adı;  TO HAVE OR TO BE yani SAHİP OLMAK VEYA OLMAK.

Muhtemelen birçoğunuz bu kitabı duymuş ve belki de okumuşsunuzdur.

Yazarı: Erich Fromm, Yahudi kökenli, Almanya doğumlu, Amerikalı ünlü bir psikanalist, sosyolog ve filozof

Batı kapitalizmine de Rusya’daki Marksist yapıya da muhalif görüşler ileri sürmüş bir kişi. 1900 ile 1980 arasında yaşamış ve geriye ilginç eserler bırakmış.

Erich Fromm kitabında “sahip olmak” ve “olmak” kavramları çerçevesinde üç örnek şiire yer vermiş

Bu üç şiirlerde de nedense  ÇİÇEK VE O ÇİÇEĞE YAKLAŞIM üzerinde duruluyor

İlk örnekte, Tennyson 19.yy’da yaşamış bir İngiliz şair. Bakın bu şiirde beğendiği bir çiçeğe nasıl yaklaşıyor?

Çatlak duvarlar arasındaki güzel çiçek

Seni o çatlakların arasından alacağım

Tüm köklerinle birlikte elimde tutacağım

Küçük çiçek, eğer anladığım gibi ise her şey

Köklerin, yaprakların ve çiçeklerinle bir bütün olan sen,

Tanrı’nın ve insanın ne olduğunu açıklıyorsun bana

Burada şair çiçeği görünce ona sahip olmak istiyor. Onu yerinden koparmak ve kökleriyle eline almak istiyor. Burada fark edildiği üzere çiçeği düşünmüyor, sadece kendi zevkini ve hazzını düşünüyor

İkinci örneğimizdeki mısraları kalem aşan Basho ise 17.yy’da yaşamış bir Japon şairi.

Dikkatlice bakacak olursam

Çalılıklar arasında görüyorum onları

Çiçek açan nazuna’ları!

……..

Japon şairi burada çiçeği görüyor ve ona hayran oluyor. Onu bulunduğu yerde seyretmeyi yeterli görüyor. Koparıp eline almıyor. Çiçeği yerinden etmeyi düşünmüyor. Sadece seyretmekten zevk alıyor Onun varlığına saygı gösteriyor.

Bu da Alman edebiyatçı Goethe’den bir çiçek şiiri

Ormanda yürüyordum

Öylesine ve kendimce

Ve hiçbir şeyi aramamak

İşte buydu niyetim

Sonra gölgeler arasında

Bir çiçek gördüm

Yıldız gibi parıldayan

Bir göz gibi gülümseyen

Yerinden koparmak isterken onu

İncecikten bana

Solup ölmemi mi istiyorsun?

Tutup kopararak beni deyiverdi.

Onu kökleriyle birlikte

Hiç incitmeden çıkarıp

Güzel evin başındaki

Büyük bahçeye taşıdım

Büyük sakin bahçede

Ektim onu yeniden

Şimdi o küçük güzel çiçek

Büyüyor durmadan çiçek açıp gülerek.

Burada sahip olmak isteği var. Bu istekle birlikte çiçeğin varlığına saygı duyan bir düşüncenin varlığı da görülüyor… İkisi ortası bir durum

Belki orta yol: Hem sahip olmak hem de olmak aynı zamanda tahakkuk ediyor. Tabii ideali belki Japon’un yaklaşımı ama Goethe’nin tarzına da kapı açık bırakılabilir…

Şiirlerde görüldüğü gibi; Güzel bir çiçeği gördüğümüzde içimizde ona karşı sevgi oluşabilmelidir. İnsan olmanın gereği bu değil midir?

Sahip olmak” güdüsüyle harekete geçen bir insan onu koparıp saklamaya çalışırsa çiçeğin varlığına zarar vermiş olur. Birinci örnek işte bize bu hali anlatmaya çalışıyor..

Ancak “olmak” güdüsüyle hareket eden insan çiçeğin varlığından dolayı içinde inanılmaz sevinç duyar ve onun varlığıyla kendi benliği sanki bir bütünmüşçesine sever çiçeği.

Mühim olan başka varlıkların yaşamasından dolayı duyulan mutluluktur. İkinci ve üçüncü şiirde işte bu olmak ile ilgili halet-i ruhiyeyi görüyoruz…

Erich. Fromm burada şu nokta üzerinde duruyor ki ona hak vermemek elde değil: Çağımız insanı kendisini, “olduğu gibi” değil sahip olduklarıyla hatta sahip de olmayıp nerdeyse doğrudan tükettikleriyle tanımlamaktadır.

Bugün artık bir şeylere sahip olmak, onları kendi zevki, hazzı veya çıkarı için kullanmak ve TÜKETMEK İSTEĞİ neredeyse en önemli hedef haline gelmiştir

Burada şu soruyu sormak bence anlamlı olur. İnsanın ihtiyacı kadarına sahip olması ve gerektiği kadar kullanması ( harcaması) daha iyi değil midir?    

Çağımız insanının gerçek anlamda insan olarak yaşaması için “sahip olmak” merkezli bir yaşamdan “olmak” merkezli bir anlayışa geçmesi daha iyi olmaz mı?

Olmak” ilkesinden kasıt insanın yaşamla aktif bağlantıya geçmesi ve her şeye kendi gerçek benliğini vererek yaşayabilmesidir. Yani yaptığı eylemle “bir olabilme” becerisidir…

Mala, mülke, şöhrete, insana, bilgiye, ‘sahip olmak’ demek,

Onları ele geçirmek, kendine mal etmek, onlara egemen olmak,  dilediğince ve hesapsızca  kullanmaktır.

Sahip olmak tamamen kötü bir şey midir? O da doğru değil elbette.

Ama bu mülkiyet ve sahiplik duygusunu sadece kendi çıkarı için, karşısındakilerin halini, varlığını, özgürlüğünü, insanlığını ve hakkını düşünmeden kullanmak, insanı insanlıktan çıkarır, onu başka bir şey yapar…

Sahip olmak’ın karşıtı olan ‘Olmak’ ise,

Her şeyi kendi bütünlüğü, canlılığı ve kendi gelişimi içinde sevmek, kişinin herkeste (değişik oranlarda) var olan özelliklerini ve insancıl zenginliklerini değerlendirerek, onları geliştirmesi demektir.

Kendini yenileştirmek, geliştirmek, sevmek, benliğin dar sınırlarını aşarak diğer insanlara yönelmek, onlarla iş birliğine gitmek ve vermek demektir.

Sahip olmak ve olmak kavramlarına farklı noktalardan bakarak bazı açılımlar sağlayabiliriz:

Örnek olarak otorite ve güç açısından baktığımızda şunları görebilmemiz mümkündür

Sahip olanların otoritesi, fiziksel bir güce dayanır. Bu güç yok olduğunda otorite de son bulur. Bu tür bir otorite hiç de verimli bir otorite ve güç kullanım şekli değildir. İnsanların üniformalar ve unvanları, kişiye yetki veren kaliteler olarak kabul etmeleri kişiler arasında sıhhatli olmayan bir ilişki şeklini doğurur

Olmak ilkesine dayanan bir otorite ise tehdide, rüşvete, emir vermeye değil gelişmiş kişiliğe bağlıdır.

Bizler bugün farklı farklı derecelerde de olsa belli otoritelere ve göreceli olarak güçlere sahip değil miyiz? Bu nokta sanki tam bizlere hitap ediyor. Burada kendi durumlarımızı samimiyetle değerlendirmek mecburiyetindeyiz

Diğer bir örneği sevmek konusunda verebiliriz…

Sahip olmak türünde sevgi, karşısındakini çok da düşünmeden onu elde etmek ister. Karşısındakini bir şekilde kendi denetimi altında tutmaya çalışır. Bu tür bir sevgi muhatabına hayat vermek yerine onu boğucu, engelleyici ve kısırlaştırıcı bir eylem haline dönüşebilir.

 “Olmak” tarzındaki sevgide ise seven kişi kendisi kadar hatta kendinden daha fazla karşısındakinin duygularını düşünür. Hakiki sevgi belki daha çok vermektir, almak değildir.

Bir şeylere ya da pek çok şeye sahip olmak, yaşamamızın tek gayesi olmamalıdır. Esas olan bir şeylerin kendimize ait olması değil o şeylerin hayat içinde anlamlı izler olarak yer alabilmesidir.

Bir insanı mutlu eden, belki ona kendini hatırlatan bir söz, bir gülümseme veya bir selamdır. Başkalarının hayatını anlamlandıracak bir dokunuş insanlığa bırakılacak anlamlı bir eserdir ve kalıcı bir izdir.

Bu izler ve nakışlar insanları hakikaten var kılar…..

Sahip olmak’ güdüsünden kendimizi kurtarabildiğimiz ölçüde ‘olmak’ ilkesine yaklaşabiliriz.

Özetle ‘olmak’ için, ‘ben’ tutkusundan ve her şeyi kendi benliğimizin, kendi çıkarlarımızın açısından değerlendirmekten sıyrılmak zorundayız.

Sadece hazlarımız peşinde koşmak; kendi dışımızdakilerin hayat, mülkiyet, özgürlük haklarını hiçe sayıp bunları sadece kendimize doğru döndürmeye çalışmak, insana belki kısa dönemli bir haz, bir zevk verebilir.

Ama insan olmak bu mudur?

İnsanoğlunun yaradılışımıza uygun yüksek duygulara sahip insan olmasını özetle şu şekilde ifade edebiliriz ;

İnsan olabilmek kendi dışımızdaki varlıkları da düşünebilmek, paylaşabilmeyi bilebilmek, kendimizden sonra da verebildiklerimizle bu dünyada daha kalıcı bir iz bırakabilmektir. Peşinden koşulması gereken değerler herhalde bunlar olmalıdır.

İşte o zaman insan yaratışındaki o güzelliğe yaklaşır, değeri yükselir ve yükseldikçe de kamil insan olur. Yoksa maazallah hayvanlaşabilir hatta hayvanlardan bile daha aşağı seviyelere düşebilir. Birbirini acımasızca sömürür, zulmeder ve her türlü kötülüğü yapar. Dünya tarihi bu tür çok fazla örnekle doludur.

Bu konuya Şeyh Galip’in meşhur mısralarını son vermek istiyorum

1700’lerin sonunda yaşamış olan Merhum Şeyh Galip şöyle demişti?

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

“Ey insan evladı! Kendine saygıyla/hürmetle yaklaş;

Çünkü sen kâinatta yaratılmışların özü/göz bebeği olan insansın.”

İnşallah yeni yüzyılda bu kalitede insanlar olarak hem kendimiz hem de insanlık alemi için güzel örnekler oluşturabiliriz…

*Bu yazı 12 Ocak 2023 tarihinde İTO Meclisinin başlangıcında yapılan konuşmadan uyarlanarak kaleme alınmıştır. Bu yazının hazırlanması sırasında Prof. Dr. Nihat Alayoğlu’nun benzer bir çalışmasındaki notlarından da istifade edilmiştir.

SİYASETNAMELERLE ŞEKİLLENEN SİYASET

Siyaset en geniş anlamıyla yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi olarak tanımlanmaktadır. Adil hükümdarlar, tecrübeli devlet adamları, bilgi ve hikmet sahipleri siyaseti, daha erdemli bir topluma erişme sanatı olarak görmüşlerdir.

Tarihimizde siyaset adamlarına ve hükümdarlara yönelik olarak devrin ilim adamları tarafından siyasetname adıyla bilinen metinler kalem alınmıştır. Bu belgeler içinde siyasi düşünce ve uygulamalara yönelik olarak çeşitli tavsiyeler, nasihatler yer almıştır. Mesela bu siyasetnameler içinde en meşhurlardan biri olan Koçi bey risalesi Dördüncü Murad’a hitaben kaleme alınmıştır.

Büyük ilim adamı İbn-i Teymiyye’nin de bu tarz bir eseri meşhurdur. İmam-ı Gazali’nin Nasihatü’l Mülük adlı eseri de bu kabildendir. Mesela İtalyan Machiavelli’nin kitabı da bu kabil bir siyasetnamenin batılı versiyonudur.

Eski Başbakanlık Müsteşarı ve çeşitli bakanlıklarda vazife almış olan Prof. Dr. Ömer Dinçer beyin  siyasi alandaki görünür işlevleri yanında diğer önemli bir yönü de İşletme hocası olmasıdır. Ömer hoca 2018 yılında bir kitap yayınladı. Bu kitapta bizim tarihimizdeki 45 siyasetnameyi incelemiş. Kitabın adı: Siyasetnameleri Yeniden Okumak.

Bu yazımızda sizlere bu kitaptan bazı bölümleri kısaca nakletmek istiyorum:

Ömer Dinçer’in incelediği bu 45 siyasetnamede gördüğü ve kitapta da altını çizerek naklettiği bir husus var: Siyasetnamelerde politika ve yönetim hiçbir zaman ahlaktan ayrı düşünülmemiştir. Bu anlamda siyasetnameler aynı zamanda birer ahlak kitabıdır. Bu kitaplarda öne çıkan en önemli konu da ERDEMLİLİK olmuştur. İbn-i Teymiye erdemliliği emanet (güvenilirlik) olarak vasıflandırmıştır. Şeyzeri adlı alim buna edep demiştir. Yusuf Has Hacip ise haya ve utanma duygusu olarak açıklamıştır…

Kınalızade Ali Efendi erdemi ‘eşyayı layıkı ne ise öyle bilmek, ef’ali ( yani fiilleri, eylemleri) layıkı ne ise öyle kılmaktır. ( yapmaktır.)  diye tanımlamıştır. (Dinçer 2018, s.47)

Siyasetnamelerde liderlerin, siyasi yöneticilerin sahip olması gereken özellikler zinciri bir çok yerde küçük farklılıklar gösterse de genelde şu temel başlıklarla anlatılmıştır.

AKIL, BİLGİ, GÜZEL AHLAK,(EDEP) CESARET, DOĞRULUK, SİYASET VE ADALET

Bu çember öncelikle akıl ile başlıyor, bilgi ile aydınlanıyor, edeple güzelleşiyor, cesaretle güçleniyor, ve istikamet buluyor son olarak da gayretle süreklilik kazanıyor.

Doğru siyaseti seçmek için akla, siyaseti doğru yapmak için bilgiye, yapılan siyasetin halk tarafından kabul edilmesi için ahlak ölçülerine uymak gerekir. Hükümdarın doğru ve samimi olması ise ADALETİ sağlar. Adalet aklın gereğidir. Yusuf Has Hacip dermiş ki. ADALET beyle ( yönetici ile) halk arasında uyumu sağlar

Yöneticinin edepli olabilmesi için gerek şart onun bilgi sahibi olması yani işinin gereği olan bilgiyle donanmış olmasıdır. Aynı zamanda kendi nefsi arzularına uyup dilediğini yani her istediğini de de yapmaması gerekir.

Orhun Abidelerinde de lider için şu vasıflardan bahsedilmektedir:

Lider (bey) bilgili, töreye bağlı, doğru ve cesur olmalıdır.

Kutadgu Bilig ise liderin altı vasfı olmalıdır der. Adalet, doğruluk, iyilik, erdem (akıl ve bilgi) cesaret ve haya

Görüldüğü gibi birçok özellik farklı farklı metinlerde ortak olarak ele alınmıştır.

AHLAKLI olmanın yanında diğer önem verilen nokta ise sizin de dikkatinizi çekmiş olduğunu düşündüğüm ADALET

Bu noktada birkaç cümle ile Adalet Dairesi üzerinde durmak istiyorum.

Adalet dairesi bir ülkede iktidarın devamın sağlayan fonksiyonlardan oluşan bir dairedir. Bu dairenin amacı devlet ve toplum düzeninde birlik, refah ve sürekliliğin sağlanmasıdır.

Yunanlı düşünür Aristotales Adalet dairesinden ilk defa bahseden kişi olarak ifade edilir. Şöyle der:

Alem bir bahçedir, çifti (duvarı) devlettir. Devlet iktidardır onun koruyucusu kanundur. Kanun siyasettir. Yürütücüsü hükümettir. Hükümdar bir tür çobandır, destekçisi ordudur. Orduyu geçindiren Maldır. Mal rızıktır ve bunu biriktiren ise Halktır. Halkı yönetime itaat ettiren ise ADALETTİR.

Siyasetnamelerde adalet halkın üzerinden zulmü kaldırmak, güçlünün zayıfı ezmesine meydan vermemek, tebaanın (halkın) can ve malını güven altında tutmak şeklinde tanımlanmaktadır

Aristotales’in adalet dairesinden hareketle Kınalızade’nin de detaylı bir Adalet dairesi tarifi vardır:

Adl’dir mucibi salah-ı cihan (Adâlettir dünya düzen ve kurtuluşunu sağlayan)

Cihan bir bağdır dıvarı devlet (Dünya bir bahçedir, duvarı devlet)

Devletin nazımı Şeriattır (Devletin nizamını kuran Şeriattır)

Şeriata olamaz hiç haris illa Melik (Mülk) (Allah kanunu ancak saltanat ile korunur).

Melik zapt eyleyemez illa Leşker (asker) (Saltanat, ancak ordu ile zaptedilir)

Leşkeri cem edemez illa Mal (Ordu , ancak mal ile toplanır ve ayakta kalır)

Malı cem eyleyen Raiyettir ( Reayadır Halktır). (Malı sağlayan  halktır)

Raiyyeti kul eder padişah-ı aleme Adl. Halkı Cihan Padişahının idaresi altında tutan da ancak adalettir ) ( Dinçer 2018, s51)

Bu metni günümüz anlayışı ile şöyle de çevirebiliriz

Dünyanın kurtuluşu için adalet gereklidir

Dünya bir bahçedir ki onun duvarı Devlet mekanizmasıdır

Devletin nizamını sağlayan hukuktur

Hukuk ancak siyasi bir sistem ile işler hale gelir

Siyasi sistemin bekası için askeri ve güvenlik gücü çok önemlidir

Bu sistemi kurmak için illa ciddi bir gelir kaynağı gerekir

Bu gelir kaynağını sağlayan Halktır

Halkı siyasi sisteme bağlı hale getirecek yegane güç ise Adalettir.

Siyasetnamelerde tavsiye edilen önemli nokta şu ki: siyasi düşünce iki merkezi kavram etrafında şekillenmelidir. Bunlar birbirlerinden ayrılmaz. Bunlar: Birbirlerinin üzerine kurgulanması gereken Siyaset ve Ahlaktır.

Ahlaka dayalı bir siyaset anlayışı da o ülkede Adaletli bir düzenin tesis edilmesini sağlar.

14 ve 28 Mayıs tarihlerinde Türk milleti olarak sandığa gidip hem Cumhurbaşkanını hem de parlamento için vekilleri seçtik. İnşallah bu seçim sonrasında Ahlak ve Erdemlilik üzerine oturan bir siyasetin oluşması mümkün olur. Hem seçilenlerin hem de seçenlerin bu konuda ellerinden gelen gayreti göstermeleri gerekir ki arzu edilen bu netice tahakkuk edebilsin.

Allah hakkımızda hayırlısını nasip etsin

  • Bu metin 13 Nisan 2023 tarihinde İTO Meclisi’nin açılış konuşmasında kullanılmak üzere kalem alınmıştır. Erhan Çardaklı bey ve grafikleri hazırlayan arkadaşlara da katkılarından dolayı teşekkür ederim

Dinçer Ö; Siyasetnameleri Yeniden Okumak, Klasik Yayınları, İstanbul, 2018

YAŞANAN HAYATIN HIZLI AKIŞI BİZLERİ RAHATSIZ EDİYOR MU?

İçinde yaşadığımız hayat gün geçtikçe sanki daha fazla hızlanıyor. Özellikle büyük şehirlerde ikamet edenler bunu eminim ki daha fazla hissediyorlar. Gerçi akıp giden hayatı vasıflandırırken sadece onun hızından bahsetmek durumu resmetmek için tam anlamıyla yeterli olmayabilir. Onun yanında karışıklığı, yoruculuğu, pahalılığı, gürültüyü, kalabalığı ve çok fazla hareketliliği de zikretmek gerekebilir.

Sabah ve akşam saatlerinde ülkede 20 milyona yakın ilk-orta ve lise öğrencisi, 8 milyonun üzerinde üniversiteli, 1 milyon civarında öğretmen, 200 bine yakın akademisyen, 30 milyonu aşan istihdamdaki insan, ana ve ilkokula giden çocukların önemli bir kısmının anne ve babaları, serbest çalışan birkaç milyon esnaf ve tüccar büyük bir telaşla evlerinden çıkıyor, ya okullarına, ya da vazife yaptıkları yerlere doğru yola koyuluyorlar. Otobüsler, trenler, metrolar, vapurlar, özel arabalar ve servisler vızır vızır insanları taşımaya çalışıyorlar. İnsanlar da büyük bir koşuşturma içinde bu vasıtalara biniyor, iniyor, içerlerinde itiş kakış yolculuk yapıyor, trafikte yorucu saatler geçiriyorlar.

Bazen yüksekçe bir yerden Eminönü ve Sarayburnu’nun karada ve denizdeki karmaşasına baktığınızda bu halet-i ruhiyeyi derinden hissedebilirsiniz. Veya bir metrobüs durağını genişçe gören bir yerden oradaki kalabalığı izlediğinizde benzer bir duyguya kapılabilirsiniz. Bir sabah vakti Fatih’teki Vatan Caddesinin bir başından öteki başına doğru şöyle bir yürüyüş yaparsanız, vergi dairesinden, belediyeye, emniyetten göç idaresi veya kaymakamlığa kadar binalara girip çıkan, metronun duraklarının etrafında yığılan insanları hayretle müşahede eder ve kuvvetle muhtemeldir ki sizler de bahsettiğim yorumlara hak verirsiniz. Tabii Anadolu yakasında da birçok noktada benzer örneklere rastlayacağınıza eminim.

Bu örnekleri daha fazla artırmak ve başka büyük şehirlere genişletmek de mümkün. Burada anlatmak istediğimiz özellikle büyük şehirlerde hayatın yukarıda bahsettiğimiz tarzda hızlı ve yıpratıcı olduğunu bir nebze de olsa altını çizerek ifade edebilmek.

Hayatın resmetmeye çalıştığımız hale evrilmesi karşısında insanoğlu neler yapabilir diye bu durumdan pek de memnun olmayan birçok kişinin kafa yorduğuna şahit olmuşuzdur. Bunlardan biri de ben olduğum için bu arayışa dikkat çekmeye çalışmam herhalde normal sayılabilir.

Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: Acaba kısmen de olsa bu tarz bir hayatın dışına çıkabilmek mümkün olabilir mi?

Belki radikal bir karar vererek içinde yaşanılan şehri değiştirmek ve daha sakin bir yere gitmek gibi bir alternatif denenebilir. Tabii tek başına yaşamayan ve yaşadığı yerle birçok bağlantısı olan kişiler için bahsettiğimiz seçenek pek de kolay bir yol değil. Bunu deneyen bazı dostlarımız oldu. Tası tarağı toplayıp yaşadıkları büyük şehri terk ettiler. Ya memleketlerinde ya da daha sakin bir şehirde yeni bir hayat kurmayı denediler. Birçok kişi de özellikle yaz aylarında memleketlerine adeta kaçarak şehir hayatına kısmen ara verebiliyor ve bu yolla rahatlayabiliyorlar.

Buna ilave olarak hayat ritmini, mesela işini ve/veya şehir içinde yaşadığı semti değiştirmek de imkan dahilinde. Bu yolu deneyip hayatının yönünü farklı istikametlere çeviren kişilere de rastlayabiliyoruz.

Peki bu hızlı hayat içinde bize çölde bir vaha gibi fonksiyon görecek başka hangi yollar olabilir?

Bu soruya da çeşitli cevaplar verilebilir ve her biri kendi açısından bizlere farklı açılımlar sağlayabilir

Onlardan bir tanesi olarak son yıllarda benim de iştigal alanım olan kitapçılar ve sahafları ziyaret etme alternatifi üzerinde durabiliriz. Bizim gençlik yıllarımızda İstanbul Beyazıt’taki Sahaflar çarşısı bu konuda önemli merkezlerden birisi idi. Onun dışında yine Beyazıt’da Beyaz Saray Çarşılarının bodrum katındaki kitapçılar çarşısı da insanı yaşanan hayatın adeta dışına çıkaracak nitelikte bir mekandı. Farklı farklı kitapçılarda oranın müdavimi olan kişilerin etrafında oluşan sohbet halkaları katılanları çeşitli açılardan adeta doyururdu. Yeni çıkan dergiler genelde ilk olarak Beyaz Saray’a gelir ve orada meraklıları ile buluşurdu.

Bizim yakın arkadaş çevresi için favori mekanımız Rahmetli İsmail Özdoğan ağabeyin sahibi olduğu Enderun Kitabevi idi. Özellikle hafta sonlarında daha çok oraya devam eder ve Enderun’a gelen ağabey ve üstadların sohbetlerini büyük bir keyif ile dinlerdik.

Bu iki kültürel merkeze ilaveten etrafta Çorlulu Ali Paşa Medresesi, Marmara Kıraathanesi. Küllük vs gibi başkaca sohbet mekanları da vardı ki onlar da bu muhabbetli ortamın adeta tuzu biberi mesabesindeydi.

İstanbul’da Beyaz Sarayın fonksiyonunu bu aralar kısmen Laleli’deki Yumni Kitapçılar Çarşısı görebiliyor denilebilir.

Yine bugün için söylersek, İstiklal Caddesi üzerinde, başta Galatasaray Lisesi’nin karşı cenahında ve yine Taksim’in ara sokaklarında irili ufaklı bu tarz birçok sahaf dükkanı insanı bahsettiğimiz şekilde farklı bir aleme taşıyabilecek nitelikte mekanlar. Son dönemde Üsküdar’da açılan sahaflar çarşısını da bu anlamda önemli noktalardan biri olarak sayabiliriz. Yine Fatih’te başta İnkilab kitabevi olmak üzere benzeri sohbet ve kültür mekanlarını bulabilmemiz mümkün.

Tabii buralardan yeterli ölçüde istifade edebilmek için sizin talepkâr ve arayıcı olmanız büyük önem taşıyor. İştigal ettiğiniz alan da olabilir, onun dışındaki başka konular da olabilir ama farklı bir şeyleri öğrenmeye ve yeni düşünceleri keşfetmeye niyetli olmanız önemli bir gereklilik. Bu çerçevede sahaf veya kitapçıda huzurlu bir ruh hali ile kitapları karıştırmak, daha önceden incelemeyi tasarladığınız eserlerle ilgili o dükkandaki kişiler ile sohbet etmeye gayret etmelisiniz. Siz arayıcı ve keşfetme niyetlisi bir halde olursanız kuvvetle muhtemeldir ki sizin bu ilginize muhatap olabilecek birilerine rast gelirsiniz. İşte o noktada sohbeti derinleştirmek size veya muhatabınıza bambaşka kapılar açabilecektir. Belki de bu tip mekanların en önemli fonksiyonlarından birisi de budur. Dükkanın sahibi veya yöneticisi hakikaten işini severek yapan bir kişi ise, bu tip bir ortamın doğmasından büyük bir keyif alıyordur, bundan kesinlikle emin olabilirsiniz.

Nereden mi biliyorum? Biz de iki yılı aşkın bir süredir Edirnekapı Kariye’de bu tür bir yer işletiyoruz. Kitapla, kültürle, okuma ve yazma ile ilgili birileri gelip kitapları, dergileri karıştırınca büyük bir mutluluk duyuyoruz. Hele hele bahsi geçen türde kişiler ısrarla bir şeyler arıyor ve soruyorsa bu mutluluğumuz daha da artıyor. Misafirimize hemen çay veya kahve cinsinden bir şeyler ikram etmeye ve onu bir köşeye oturtmaya çalışıyoruz. Bazen farklı farklı çevrelerden arkadaşlarımız ve dostlarımız, çoğu zaman da programsız olarak dükkanımızda bir araya gelebiliyor ve enteresan fikir alışverişleri ortaya çıkıyor. Yeni tanışmalar, yeni dostluklar oluşuyor. Bazı sohbetler bizler için de aydınlatıcı oluyor ve o konularla ilgili eldeki eserlerin yetersizliğini fark ettiğimizde hemen ilgimizi bahsi geçen alanlara doğru kaydırmaya ve o sahalardaki eserleri de elden geldiği oranda temin etmeye gayret ediyoruz. İlgili gördüğümüz kişilere kendi kişisel koleksiyonlarımızdan bahsediyoruz. Görmemişse gösteriyor ve haberdar etmeye çalışıyoruz. Bu gayret bizlere değişik bir haz veriyor.

Bizim mekanda kitap dışında geleneksel sanatlardan kendi gayretlerimizle oluşturmaya çalıştığımız büyüklü küçüklü tablolar da yer alıyor. Ayrıca farklı alanlarda el sanatları çalışmalarını da sergiliyoruz. Kitap, hüsn-i hat, ebru, tesbih, kamarçin, kalem işi gibi eserler yan yana geldiğinde içerde farklı bir hava oluşuyor. Bazı ziyaretçiler bu mekanın kendilerini başka bir atmosfere götürdüğünü söylüyor. Kimisi Diriliş Ertuğrul’un film seti gibi diyor, kimisi ise adeta zaman tüneline girdim diyor. Bahsi geçen örnekler bu tür mekanların adeta farklı bir boyuta açılmış pencere gibi, insanları hayatın rutin akışının dışına çıkarabilme fonksiyonunu kısmen ifa edebildiğini gösteriyor.

Tabii sadece bizim dükkanın bu tür bir işlevi olduğunu iddia etmek isabetli olmaz. Kitapçı ve sahafların önemli bir kısmının üç aşağı beş yukarı benzer bir havaya sahip olduklarını söyleyebiliriz. Yukarıda izah ettiğimiz tarzda bir arayışı olanlar başta İstanbul olmak üzere birçok şehirde bu tür fonksiyon gören mekanları bulabiliriler. Esas mesela aramaya niyetli olmak ve samimiyetle bu niyetin peşinden gitmek.. İnanıyoruz ki arayanlar kendilerini bu hızlı ve yorucu hayatın dışına çıkarabilecek, zihinlerini ve gönüllerini dinlendirebilecek, taleplerine göre de doyurabilecek mekanlara devam ederek şehir hayatının yıpratıcı etkilerine karşı hoş bir kalkan oluşturabilirler.

Burada ilk etaptaki gayemiz bir kalkan oluşturabilmek. Peki kalkan oluşturabilmenin ötesinde bu tür mekanlarda elde edilebilecek o ruh sükunetini ve huzuru şehrin farklı alanlarına da taşıyabilmek mümkün olabilir mi? O kadarını bilemiyorum. Ve belki de o derece iddialı olmaktan çekiniyorum.

Ama inşallah bir gün o da olur ve hayatın hızlı akışı daha insani bir boyuta doğru yönelebilir…

*Şehir ve Kültür Dergisi Haziran Sayısında yayınlanmıştır

BYV İFTARININ ARDINDAN…

24 Nisan Pazar akşamı İBB Çırpıcı 1453 tesislerinde Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nın iftarı vardı. Yaklaşık 600 kişilik salon neredeyse tamamiyle doluydu. İki yıldır yapılamayan toplu iftarlardan sonraki bu buluşmada katılan arkadaşların, öğrencilerin ve ailelerin mutluluğu yüzlerinden okunuyordu.
Boğaziçi ailesine katıldığım 1980 yılından bu güne geçen 40 küsür yıllık süreçte Allah’a şükürler olsun ki güzel bir dost halkamız oluştu.
Yanlış hatırlamıyorsam 1986 veya 87 yılından bu yana ( geçen iki yıllık mecburi kesiklik dışında) bu iftarlar hep yapıldı. Fatih Kıztaşı’ndaki İSAV’ın salonunda, bizim o zamanlar faaliyette olan Elif Yuva’nın Aksaray’daki binasında, Ensar Vakfı’nın salonunda, Musiad’ın Mecidiyeköy’deki ilk merkezinde, Malta Köşkü’nde ve son zamanlarda Hisarüstü’ndeki Boğaziçi Konak’da bu topluluk, eksiğiyle fazlasıyla , iftar programlarında hep bir araya geldi.
İlk dönemlerde, BSV henüz kurulma safhasında iken iftarlarımız genellikle ortak bir zeminde düzenlenmekteydi.
1997 Yılından sonra ise Boğaziçi mezun ve öğrencilerine yönelik iftarlar  BYV çatısı altında gerçekleştirildi.
Bu seneki İftar akşamı salona göz gezdirirken tüm bunlar film şeridi gibi gözümün önünden geçiverdi. Bu 40 küsür yıllık süre içinde bu topluluktan geçen arkadaşlar arasından çok önemli kamu ve özel sektör görevleri ifa eden arkadaşlarımız çıktı. Başbakanlık, Bakanlık, Milletvekilliği, Bakan yardımcılığı, Büyükelçilik, Rektörlük, Üniversitelerde hocalık, ülkenin önemli kurumlarında yöneticilik yapan ve halen de yapmakta olan çok sayıda arkadaşımız oldu.
Büyük sanayi kuruluşlarının sahibi ve yöneticisi olan arkadaşlarımızın başarıları bizleri mutlu etti. Türkiye’nin ve İslam Dünyası’nın fikri hayatına önemli katkılar sağlayan dostlarımızın bulunması hepimiz için ayrı bir gurur kaynağı oldu.
Yine bu büyük ailenin içinden çıkan arkadaşlarımızın kurduğu Boğaziçi merkezli bir başka dernek daha ortaya çıktı. BYV iftarından birkaç gün evvel onlar da Üniversite bahçesinde geniş katılımlı bir iftar düzenlediler. O iftara katılamamış olsam da sosyal medyada paylaşılan görüntüler şahsen beni ziyadesiyle memnun etti.
Sayımız arttıkça tabiidir ki aramızda fikir ayrılıkları da oluştu. Bu fikir ayrılıkları bazen ufak çaplı olsa da bazen de maalesef hepimizi üzen farklılaşmaların ortaya çıkmasına sebep oldu.
Dün akşamki iftarda tüm bu gelişmeler hızlıca zihnimden geçerken, fikir ve duruş farklılıklarının bir ayrışma ve kamplaşma meydana getirmesi tehlikesine karşı hepimizin çok dikkatli olması gerektiği kanaati daha da belirgin hale geldi. Birbirimize karşı davranışlarımızda en önde gelen nokta burası olmalıydı.
Çünkü hangi fikri savunursa savunsun 40 küsür yıldır aralarında belli bir hukuku muhafaza etmeye çalışan insanlar, birbirlerinin niyetleri konusunda şüpheye düşmemeliler diye inanmaktayım.
Uzunca bir süre aynı atmosferi soluduğumuz arkadaşlarımız bugün yapmakta oldukları çalışmalarda muhakkak ki kendilerine göre doğru olan şeyleri yapıyorlar. İnanıyorum ki hepsinin niyetleri millet ve memleket hayrına olan işlerin gerçekleşmesi.
Fakat fikir ve duruş farklılıkları bizleri birbirlerimizden koparmamalı. Aksine tüm bu farklılıkları çok geniş bir parantez içinde bir zenginlik olarak değerlendirebilmemiz gerekiyor.
Ayrı ayrı hizmet alanlarında hatta bazen birbirlerine zıt gibi görünen noktalarda bulunsak da gerektiğinde aynı masa etrafında buluşabilmeliyiz. Konuşabilmeliyiz. Hatta birbirlerimizi kırmadan ve incitmeden tartışabilmeliyiz.
Daha yaşlı olan bizim neslin dışında aşağıdan çok büyük yoğunlukta genç bir nüfus geliyor. İnanıyorum ki onlar bizlerden çok daha dinamik.
Çeşitli platformlarda hizmet etme niyetiyle bir çok görevler üstlenmeye başladılar. Bizim daha yaşlı nesil yavaş yavaş sahneden çekilirken genç kadrolar onların yerlerini alıyorlar ve inşallah bu süreç hızla ilerleyecek gibi görünüyor.
Gençlerin farklı yaklaşımları ve dinamizmleri daha yaşlı olanların tecrübeleri ile harmanlanabilmeli ki ortaya güzel ve yararlı bir sinerji çıkabilsin.
Bu düşünceler bir Ramazan gecesinin o kuşatıcı havası içinde ortaya çıkan çok fazla iyimser bir tabloyu mu ortaya koyuyor bilemiyorum ama, inanın ben iftar esnasında ve iftar sonrasında bu tarz fikirlerin zihnimde belirmesinden dolayı nedense bir hayli ferahladım. Bardağın dolu tarafına odaklanmaya çalıştım.
Ara dönemlerde ortaya çıkan tartışmalara bu gözle bir daha bakmaya gayret ettim ve belki de bir dua mahiyetinde bu cümleleri kaleme döküp sizlerle paylaşmayı düşündüm.
İnşallah ilerleyen zaman içinde aramızdaki farklılıkları ve tartışma noktalarını birer zenginlik olarak değerlendirebilme yolunda daha fazla gayret sarf ederiz.
Bunu sağlayabilirsek 40 küsür yıl içinde oluşmuş bu değerli topluluk inşallah hem ülkemiz hem de İslam Dünyası için yararlı şeyler ortaya koyabilir.
Hayır düşünelim, hayır murad edelim, inşallah hayırlı neticeler ortaya çıksın…
26 Nisan 2022 Facebook paylaşımı

HERŞEY BİZ YAŞARKEN OLDU VE OLMAYA DEVAM EDİYOR

( Bu yazı ilk olarak Basım Yayın Birliği Derneği’nin 2020 yılı sonlarında yayınladığı dergisinde yer aldı. Bazı noktalarını güncelleyerek dijital mecrada yeniden yayınlıyoruz)

Lise ikinci sınıfa gittiğim sene (takribi 1977-78 yılları) Rahmetli Mehmet Şevket Eygi ile tanışmıştım. Kendisinin o sıralarda okumakta olduğum Galatasaray Lisesi’nden çok önceleri mezun olmuş bir ağabey olması tanışmamıza sebep olan önemli ortak noktaların başında gelmekteydi. Ara sıra onun Yerebatan Caddesi 62 numaradaki Bedir Yayınevine giderdim. Bizim ufkumuzu açıcı konulardan bahseder, okumaya, öğrenmeye teşvik eder, ibadetlerimizi zamanında yapmamıza dikkat çekerdi.

Şevket ağabeyin yazıhanesi o binanın en üst katında idi. Genelde bizimle orada görüşürdü. O yazıhanede bizim için o zamanın şartları içinde önemli olan birçok kişi ile de tanışmamızı sağlamıştır. Kendisine tüm bu katkıları için çok müteşekkirim. Allah Rahmet eylesin. .

Binanın kapısından girip bir miktar merdivenle çıktıktan sonra yayınevinin kitaplarının satıldığı bir kısım vardı. Hatırladığım kadarıyla kitapların teşhir yeri ve depo bölümüydü orası. Bodrum katta ise Rotatif dedikleri dev bir baskı makinası bulunmaktaydı. Bu rotatif o dönemin önemli tesislerinden birisi idi.

Şevket ağabey bizim ona gittiğimiz dönemlerde Büyük Gazete adlı haftalık bir dergi çıkarmaktaydı. O dergi de bu rotatifte basılmaktaydı.

Nereden biliyorum? Bir kaç sefer bize bu baskı hadisesinin nasıl gerçekleştiğini anlatmıştı. Yazılar entertip dizgi denilen bir usulle metalden sayfalara diziliyor sonra da o dev gibi makina büyük bir gürültüyle dönüyor ve dergi öbür taraftan çıkıyordu.

Bedir yayınevinin kitapları o zaman o makinede mi basılıyordu tam olarak bilemiyorum ama dergiyi basılırken gördüğümden bu noktadaki şahitliğimden bahsedebilirim..

Matbaa ile diğer bir münasebetim 1982 yılında kendi düğün davetiyemin basılması sırasında olmuştu. Davetiyeleri mahallemizdeki tanıdık bir matbaacıda bastıracaktık. Fakat ben bir de davetiyenin üst tarafında besmele olsun istiyordum. O matbaacı tanıdığımız buna pek yanaşmayıp işi zora sürmüştü. Bir arkadaşım ben sana bir besmele klişesi yaptırayım sen de matbaacıya ver onunla bassın demişti. Herhalde ilk klişeyi de o zaman görmüştüm.

BASIM VE YAYIN İŞİNE İLK BAŞLAMAM

Daha sonraları bir arkadaşımla beraber sene sonlarında yeni yıl için firmaların müşterilerine vermek üzere hazırladıkları promosyon malzemelerini temin eden bir işe başlamıştık. Hediyelik eşyalar dışında takvim ve ajanda baskıları da bu işimizin bir parçasıydı. O hiç anlamadığım sektöre bir anda çok hızlı giriş yapmıştım. Kısa sürede işimiz promosyondan baskılı alanlara kaymıştı.

Bir iki yıl içinde Cağaloğlu’nda bir büromuz olmuştu. Ve biz Es Ajans Reklamcılık adıyla iş yapmaya başlamıştık. Katalog, broşür, fatura baskıları, kurumsal evraklar vs.

O iş sırasında ofset matbaa işi ile tanıştım. Ortağım Salih Pulcu esasında mimar olan, sonradan grafikerlik işine merak sarmış ve bu alanda pek mahir bir arkadaşımdı. Salih daha çok grafik ve kurgu tarafıyla uğraşıyor ben de dış işler, muhasebe, pazarlama ve baskı takip alanlarına bakıyordum. Daha sonra o dönemdeki yakın arkadaşlarımızdan Fikret Işık da bize ortak olmuştu. İlk dönemlerde Fikret daha çok dışardan destek sağlıyordu. Salih ile ben fiili olarak çalışıyorduk

Bize ilk işyeri hediyesi olarak Cağaloğlu’ndaki bazı tecrübeli grafiker ağabeylerimiz, çeşitli fontlardan basılmış ve bizim keserek başlık olarak kullanacağımız tarzda harfler hediye etmişlerdi. (Mustafa Özer Köse ve Nasip Klişe’nin o dönemdeki bürosunda faaliyet gösteren Hacı ağabey o dönemin çok usta grafikerleri idi. Her ikisi de Rahmet-i Rahmana kavuştular.)

Letraset denen farklı farklı karakterlerden çıkartma ile çizgili kartona yapışan harfler de grafikerliğin önemli bir aracıydı. Yazılar bu harflerin de kullanılmasıyla kurgulanıyor ve onlardan baskı için film alınıyordu. Kretuar, pritt adlı yapıştırıcı gibi malzemeler de çok önemliydi. O zamanlar Türkiye Gazetesi bir compugrafic makinesi almış ve bununla Cağaloğlu piyasasına da hizmet veriyordu. Biz de uzun metinleri orada dizdiriyorduk. Sonra kretuar ile bu dizgileri kesip, letrasetlerden ve diğer süslü harflerden başlıkları da milimetrik çizgili kartona yapıştırıyorduk. Hazırlanan bu kompozisyondan film alınıyor, onlar montaj yapılıyor ve ofset baskıya gidiyordu.

 

Renkli baskılar için de renk ayrımı diye bir işlem vardı.

Ofset baskı yeni bir teknoloji idi. Pikaj, montaj, renk ayrımı, film, duruma göre aydınger, asetat, baskı öncesi için ozalit, daha havalı grafikler için resimlerin üstüne yapılan pistole çalışması, iyi bir fotoğrafçı ile çekilen dia pozitif resimler. İşin kalitesine göre tif veya ozasol kalıpla yapılan baskılar. Tüm bunlar 80’li yılların baskı teknolojilerinde çokça duyulan kavramlardı.

BASKI TEKNOLOJİLERİNDE HIZLI GELİŞMELER

Derken 80’lerin ortalarından itibaren Macintosh Bilgisayarları ve masaüstü yayıncılık diye yeni bir kavram daha devreye girdi. Yavaş yavaş klasik grafikerlik Macintosh grafikerliğine doğru evrildi. Türlü türlü fontlar çıktı. Laser çıkış makineleri çok hızlı bir şekilde baskı kalitelerini arttırdılar.

Ben bile Macintosh Plus adlı makinemizde ve Ready Set Go adlı programla mahalli gazete veya dergi hazırlığı yapıp baskıya gönderdiğimiz günleri hatırlarım.

Biz ilk baskı makinemiz olan 25×35 ebadında Gestetner’i sanırım 1986 yılında almıştık.

300 dpi, 600 dpi derken yüksek çözünürlü laser çıkışlar süratle piyasaya çıktı. Macintoshların programları ve işlem hafızaları da aynı hızla artıyordu.

Seksenlerin sonundan 90’ların sonlarına geçen on yıllık sürede de tüm bu olaylar büyük bir hızla gelişti.

Bizim 1990 yılı başında Rahmetli Ahmet Şişman ile kurduğumuz Eramat adlı matbaa birkaç yıl içinde hem Ahmet Şişman’ın İz yayıncılık adlı firmasına hem de daha pek çok yayınevine baskı ve cilt işi yapmıştı. Bizim aldığımız ilk kağıt kırma makinesi sallama pedal denen bir aletti. Forma halinde basılmış kitap sayfalarını elle makineye veriyorduk ve öylece katlanıyordu.

Harman denen işlemler ilk zamanlar daha çok ‘’roman’’ tabir edilen vatandaşlarımız tarafından yapılmaktaydı

Zamanla ve hakikaten çok hızlı bir sürede kitaplar, dergiler ve diğer baskı işleri tamamen ofsete döndüler. Makineler gittikçe daha kaliteli hale gelmeye başladı. Kitap ve dergilerin ciltleri gittikçe otomatikleşti. Sallama pedalların ve elle harmanlamaların yerini artık tam otomatik makinalar aldı.

O eski klişe ve Entertip dizgi ile baskı yapan matbaa makinelerinin büyük bölümü devre dışı kaldı. Bazıları ise ya kesim ya yaldız ya da numaratörle birlikte baskı yapan makineler haline dönüştüler.

Tüm bunlar biz yaşarken ve bu mesleğin içinde iken oldu.

Özellikle 1980 sonrasında Türkiye Ekonomisinin dış dünyaya entegrasyonu süreci önemli bir devir değişikliği idi. Ekonomide ihracat konusu çok öne çıktı. Tabii aynı derecede ithalat da kolaylaşmıştı. Türk parasının diğer paralarla kolayca değişebilme imkanına kavuşması dış dünya ile ilişkiyi daha kolay hale getirdi. ABD ve İngiltere’nin önderliğinde özellikle gelişmekte olan ülkelerin dünya sistemine hızlıca entegrasyonu yönündeki gayretlerin de tesiri ile artık dış dünyada ne oluyorsa kolaylıkla bizde de olmasının yolu açılmıştı.

Birçok sektörde olduğu gibi matbaacılık ve yayıncılık alanında bu tarihten sonra ortaya çıkan büyük değişimin altında yatan bir önemli faktör kısaca bahsettiğim bu gelişmelerdi.

Değişim bu kadarla sınırlı mı kaldı? Tabii ki hayır.

90’lı yılların ikinci yarısından itibaren dijital alanda büyük bir atak başladı ve bu alandaki gelişme baş döndürücü bir hızla devam ediyor

Artık dijital yayıncılık neredeyse en fazla sözü edilir yayıncılık türü oldu.

DİJİTAL DÜNYA

Eski gazeteler ve dergiler günümüzde kısmen basılı olarak yayınlanıyor olsa da büyük ölçüde dijital mecralarda okunuyorlar. Biz bile uzunca bir süre dijital mecrada haber ve kültür sitesi hazırlayıp yayınladık. Dünya Bülteni ve Son Devir siyasi, sosyal ve ekonomik haberler alanında, Dünya Bizim de kültür haberciliğinde etkili internet siteleri olarak hizmet verdiler. Bu yayın mecralarımız ile ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel haberleri, ulaşabildiğimiz en kısa sürede izleyiciye duyurmaya başladık. Gazetelerde bir gün sonra insanlara ulaşan haberler artık anlık süreler içinde muhatabına ulaşıyordu.

Ofset baskı dışında kitapların bir bölümü de artık çok az sayıda da olsa dijital baskı makineleri ile basılabiliyor.

Olay bununla da kalmadı. Artık neredeyse herkesin kendi yayınını yaptığı sosyal medya platformları gelişmeye başladı. Elinde akıllı telefonu olan ve bu işe meraklı bir kişi, adeta kendi dergisini ve gazetesini kendi başına çıkarıyor. Facebook, twitter, instagram ve linkedin hesaplarından önemli gördükleri olayları yayınlıyor, haberler veriyorlar.

Fotoğrafçılık mesleği ciddi bir form değiştiriyor. İnsanlar kendi akıllı telefonlarından gayet güzel fotoğraflar çekiyorlar. Pistole boya sanatçıları yerine akıllı telefonların renk düzeltme programları aldı.

Kitaplar basılı olmanın yanında e-kitap olarak da yayınlanıyor.

Fakat ilginç olan şu ki gazete ve dergi alanında ortaya çıkan gelişme veya değişim şu ana kadar kitap konusunda aynı ivme ile gerçekleşmedi.

Hala basılı kitap önemini ciddi oranda koruyor ve e-kitap platformaları tüm beklentilere rağmen istenen yaygınlığa kavuşamıyor

CORONA SALGINI

2020 Yılı Mart ayından itibaren ise yepyeni bir olayla karşı karşıya kalıverdik. Corona virüsünün tüm dünya ile birlikte ülkemizi de etkilemesiyle birlikte hayatlarımız ciddi oranda değişti. Birçok işimizi artık evlerden yapmaya başladık. Tüm ilişkilerimizde online olma mecburiyeti çok şeyin önüne geçti.

Peki, bu dönemde evlerinde kalan insanlar acaba kitap konusunda dijital alana mı yöneldiler yani basılı kitap yerine e-kitap mı aldılar yoksa kitaplara ulaşabilmek için başka yolları mı kullandılar?

Yapılan araştırmalara göre e-kitaba yönelim yine de çok büyük bir boyuta ulaşamadı. Fakat kitaba ulaşım için insanlar kargo ve e-dağıtım platformalarını daha yoğun kullanmaya başladılar.

Kitabın basılıp klasik dağıtımcılar üzerinde kitap satış mağazalarına gitmesi ve oradan okuyucuya ulaşması veya özellikle son yıllarda yaygınlaşan ve pandemi öncesine kadar büyük yaygınlık kazanan kitap fuarları üzerinden ulaşması yerine kargo ile kitap dağıtan firmalara çok ciddi bir yöneliş oldu. Yani logistik ve kargo sektörü üzerine çok ciddi bir yük bindi.

Fuarlarla ilgili de gerek ülkemizde gerekse de dünya üzerinde zamanla dijital alanda kitap fuarlarının da yaygınlaştığını görebiliriz.

Corona salgını ile ilgili aşılamanın yaygınlaşması ve hastalığın inşallah şiddetinin kaybolması ile yeni bir döneme giriyoruz. Bazı alanlara açılmalar ve normalleşmeler başladı. Fakat yine de hastalığın henüz tam manası ile etkisinin yitirdiği iddia edilemez. Tüm bu gelişmeler de online ilişkilerin öneminin sürekli artmasına yol açıyor. Örnek olarak ülkemizde ve dünyanın büyük bölümünde yüksek öğretim uygulamalı dersler dışında önemli ölçüde dijital alana kaymış vaziyette.

Acaba zamanla şartların tekrar eski hale dönmesi durumu hasıl olursa bu değişimler sona erip tekrar eski alışkanlıklara dönülür mü sorusunun da cevabını ciddi şekilde düşünmek gerekir sanırım.

Olağanüstü dönemler sonrası eski alışkanlıklara dönülmesi çokça görülse de yeni şartların ortaya çıkardığı yeni dengeler de her değişim dönemi sonrası gündemde yer almaya devam etmiştir. Bunun oranı değişebilir lakin meydana gelen bir değişim ve dönüşüm belli bir ihtiyacı karşılıyorsa onun kalıcı olabileceğini de varsaymak gerekir.

Burada son dönem yönelimler en çok kitap satış noktalarını etkiledi gibi görünüyor. Aynı zamanda kitapların satış noktalarında insanların bir araya gelmeleri, okuyucuların kitap alışverişleri dışında bu mekânlarda birbirleriyle sohbet ve muhabbet edebilmeleri olayı da gittikçe azalmaya başladı. Bu değişim pandemi öncesinde de gözlemlenen bir hal idi fakat yeni şartlar bu gidişi mecburen daha farklı bir yöne doğru adeta savurdu. Son salgın olayı yüz yüze yapılan muhabbetlerin ve görüşmelerin çok daha azalmasına neden oldu. Belki bunların bir bölümü dijital alana kaydı fakat o eski sıcaklığın her daim arandığı da önemli bir gerçek.

YÜZYÜZE İLİŞKİLERDEN ONLİNE MUHABBETLERE

Corona salgını öncesinde de dijital alana kayış her gün adım adım fazlalaşmakla birlikte pandemi sürecinde bu eğilim şartların da zorlaması ile çok daha fazla arttı. Kişisel ve kurumsal ilişkilerde online platformlar büyük yaygınlık kazandı. Whatsapp türü iletişim alanlarının kullanımında adeta patlama yaşandı. Sosyal medya araçları insani ilişkilerin sağlandığı en önemli mecralardan oldu.

Özellikle Türkiye gibi genç nüfusun çok yoğun olduğu bir ülkede bu eğilimin zamanla daha fazla artacağı beklentisi de hiç küçümsenmeyecek bir gerçek gibi ortada duruyor. Firma yönetimlerinin bile gittikçe online bir tarza kaydığı, eğitimin de mevcut şartların zorlamasıyla online yapılma mecburiyeti içinde olması dolayısıyla, yayıncılık alanında da kullanılan materyallerin dijital sahaya daha fazla kayacağını öngörebiliriz.

Bu ne sağlayacak? Yayıncılık daha önceden bildiğimiz tarzın ( yani basılı yayıncılığın) ötesine doğru sanki daha fazla kayacak. Yani e-kitaplar zamanla daha fazla gündeme gelecek. İnsanlar yıllar geçtikçe kitapları sanki dijital platformlardan daha fazla okuyacak. (Bu bir çok kişinin olduğu gibi benim de öngörüm. Ama ne ölçüde tahakkuk eder bunu zaman gösterecek inşallah.) Toplu taşım araçlarında daha fazla zaman geçiren özellikle genç nüfusun kitapları özellikle akıllı telefonlarına taktıkları kulaklıklarıyla dinleme oranları da daha fazla artabilir. Şu an bunun emareleri de görülmekte.

Şu an bu kayış daha önceden yapılan tahminlerin boyutlarına ulaştı mı?

Hayır değil.

Basılı yayıncılık kolay kolay biter mi?

Sanırım bu sorunun cevabı için de şu ana kadarki gelişmelere bakılarak hemen evet demek mümkün değil. Kitap yayıncılığı gazeteler gibi basılı olmaktan çıkıp kısa sürede dijital alana tamamen kayamaz gibi görünüyor.

Fakat zamanla bu alana doğru önemli bir gidiş olacağı varsayımı üzerinde çokça durulup ona göre hazırlıkları hızlandırmak gerekecek diye düşünmekteyim.

Bu arada dijital yayıncılık alanında kitlelerin zamanla sahip olduğu bazı alışkanlıklar klasik yayıncılık yapanların da dikkat etmeleri gereken noktalar haline gelmekte. Son günlerde İSAM tarafından hazırlanıp yayınlanan Temel İslam Ansiklopedisi içinde bazı bölümlerin dijital platformlarda sıkça görmeye alıştığımız infografiklerle (bilgiçizim) zenginleştirilmesi insanlardaki zamanla değişen görsel alışkanlıklara uyum sağlamanın gerekliliği noktasını gösteren önemli bir örnek. Her alanda etkileşim çok yoğun.

Pandemi sonrası ekonomik şartlar da çok önemli değişiklikler geçiriyor. Birçok iş alanı büyük darbe yedi. Mesela dış turizm büyük ivme kaybetti. ( Bu aralar salgının etkisinin kaybetmesi veya insanların mevcut şartlara alışmaya başlaması ile birlikte tekrar bir yükseliş görünüyor ama hala eski durumundan bir hayli uzakta ) Bu sahaya bağlı birçok iş kolu zayıfladı. Yeme içme sektörü kendini zar zor toplamaya çalışıyor. 2020-2021 döneminde eğitimini neredeyse şekli değişmişti. 20 milyonu orta öğretimde, 7-8 milyonu yüksek öğretimde bulunan bir eğitim sektörü büyük boyutuyla online‘a kaymıştı. 2021-2022 Döneminde ilk ve orta öğretimde yüz yüze eğitime dönülebildi fakatn yukarıda da zikrettiğimiz gibi yüksek öğretimde hala oransal olarak online eğitim tercih ediliyor.

Bu değişimler yayıncılık, matbuat başta olmak üzere bu alanda çalışan ve bu alana ürün ve hizmet üreten her kesimi etkiliyor. Servisçisi, kantincisi, kitapçısı, kırtasiyecisi, eğitim ve kültür yayıncılığı yapanlar, okulların yakınlarında iş yeri olan esnaf vs… Hâsılı bu iş bir zincirin halkaları gibi.

Bu değişim ve dönüşümü çok iyi okuyabilmek gerekiyor. Tabii bu okuma hadisesi de yalnız başına yapılabilecek bir şey değil. Bu işlerle uğraşanlar devasa sorunlar karşısında yalnız başlarına bırakılmamalılar. Bu noktada mesleki teşekküller, dernekler, vakıflar, odalar gibi kurumlar sektörlerindeki kişilerle dayanışma içinde olmalı, değişim ve dönüşümün seyrini beraberce yorumlayabilmeliler

GEÇEN ZAMAN DE İÇİNDE BUGÜNKÜNE BENZER BÜYÜK DEĞİŞİMLER YAŞANMIŞTI

Genel insanlık tarihi içinde çok kısa bir süreye tekabül etse de bizim kendi ticari hayatımız sürecinde de (1980-2020 arası ( 40 yıl)) buna benzer önemli krizler ve değişimler vuku bulmuştu. O zamanlarda da şimdikini andıran kayda değer ekonomik ve sosyal değişimler ortaya çıkmıştı.

Daha önceki paragraflarda da ifade ettiğim gibi, 1980’li yıllarda ihtilal sonrası şartlarda ve merhum Özal’ın yönetimde olduğu Türkiye’nin dışa açılımı ile başlayan büyük dönüşüm döneminde, yayıncılık ve baskı teknolojilerinde de sessiz ama çok büyük bir devrim yaşanmıştı. Tipo’dan ofsete geçiş ve sonrasında masaüstü yayıncılık ve diğer baskı hazırlık alanındaki değişimler sektörde çok büyük farklılaşmalara neden olmuştu. Köklü birçok kurum değişimlere adapte olamadığı için ortadan kalkmış yepyeni yapılar onların yerini almıştı.

Yine uluslararası alandaki önemli hadiselerden biri olan 1990’lı yılların başındaki körfez krizi neticesi ülkede belli bir dönem turizm neredeyse durmuştu. Gerçi o zamanlar turizmin genel ekonomideki yeri bu günlerdeki gibi değildi ama yine de bağlı sektörleri etkilemişti.

O yıllarda Türkiye de yapısal anlamda yeni bir döneme alışmaya çalışıyordu. 1994 krizi birkaç gün içerisinde birçok firmanın dengelerini belki de bir daha düzeltemeyecekleri derecede bozmuştu. 2001 Krizi de neredeyse bir iki gün içinde vuku bulan büyük devalüasyonla birlikte piyasaları çok ciddi oranda etkilemişti. Mesela biz, 2001 krizi sırasında, dövizdeki büyük artış sonrası matbaa ve ambalaj işimizi devam ettirmekte zorlanıp komple devretmek durumunda kalmıştık. Yaklaşık 20 yıllık emekle ortaya çıkan maddi birikimin ciddi bir bölümünü kaybedivermiştik.

2008 Yurt dışındaki Bankacılık krizi de Türkiye’den nispeten teğet geçmiş olsa da yine de birçok sektör için büyük tehlike oluşturmuştu.

Bu son pandemi süreci bende, 1980 sonrası ve 2001 krizlerinde olduğu gibi, büyük bir değişim ve dönüşüm döneminin başlangıcı olacakmış gibi bir fikir uyandırıyor. Tasvir etmeye çalıştığımız olaylar birbirlerine bazı noktalar itibariyle benzerlik gösterseler de hiçbir zaman birebir aynı olmaz. Aynı zamanda bu tür önemli hadiseler sonrası ortaya çıkan yeni şartların etkileri tabiidir ki herkes için aynı şekilde tahakkuk etmez. Fakat bu tip krizler bazı kurum ve kesimler için önemli değişimleri mecburi hale getiriverirler. Bu süreçlerde en mühim husus özellikle mesleki organizasyonlar bünyesinde verimli bir haberleşme, dayanışma, tecrübe paylaşımı ve bazen gerekli olabilecek küçük de olsa etkili desteklerin harekete geçirilmesi ile problem yaşayacak kişi ve kurum sayısını azaltabilmektir.

Burada bu tarihi süreçlerden kısaca bahsetme sebebim bu gün yaşadığımız sürecin bir ilk olmadığı ve gerek yakın gerekse de uzak tarihi süreçte buna benzer olayların birbirlerinden farklılıklar gösterse de vuku bulduğudur. Bu olağanüstü dönemlerde önemli olan panik yapmadan gidişatı doğru okumaya çalışmak, insani ve mesleki dayanışmayı üst seviyede tutabilmektir.

YAYINCILIKTA İÇERİK KONUSU

Bu noktada yayıncılıkta içerik konusunda bir miktar değinmek istiyorum. Türkiye geçen zaman içinde yayıncılık alanında dünya üzerinde önemli bir büyüklüğe erişmiş bulunuyor. Bu nicelik anlamında ortaya çıkan büyüklüğün dünyada düşünce ve fikir alanında da vuku bulmasını sağlamak gerekiyor. Bir yanı ile batı dünyası ile yoğun ilişkisi olan bir yanı ile de kendi tarihi, kültürü, sahip olduğu dini değerleri ile farklı bir medeniyetin lokomotif gücü olan Türkiye, kendi dışındaki dünyaya sahip olduğu değerleri, fikirleri ve daha iyi bir dünyanın oluşabilmesi için katkılarını sunabilmek zorundadır. Bu tür fikirlerin ve değerlerin ortaya çıkması gereken yerler, öncelikle üniversiteler, araştırma kurumları, bu amaçla oluşmuş vakıflar, dernekler ve organizasyonlardır. Ayrıca ülkenin entellektüelleri, alimleri, sanatçıları ve edebiyatçıları da fikri ve kültürel alanlardaki ürünleri ortaya koyacak kişilerdir Yayıncılık faaliyetleri ise bu ortaya çıkan ürünleri gerek basılı gerekse de diğer mecralar ile insanlara ulaştıran bir uğraştır. Fakat yapısı gereği bu niteliksel üretimi etkileyen ve/veya etkilemesi gereken bir sektördür.

Yayıncılık dünyasının bu çerçevedeki görevini ne ölçüde yapabildiği üzerinde sürekli durması ve kendini değerlendirmesi önemlidir. Aynı zamanda ortaya çıkan ürünlerin sadece yurt içinde değil farklı dillere çevrilerek yurt dışında da kitlelere ulaştırılması büyük önem taşımaktadır. Yayıncılık alanında dünyada ilk onu zorlayan bir ülkenin başka dillere tercüme edilen ve oralardan da talep edilen eserleri yayınlayabilmesi gerekir. Ancak o zaman bizler ülke olarak daha etkin bir konuma ulaşabiliriz.

Tercüme eden değil, eserleri başka dillere çokça çevrilen bir düşünce ve yayın piyasasına sahip olabilmek Türkiye için ulaşılması gereken önemli hedeflerden biri olmalıdır.

Son cümleler olarak;

Birleşmiş Milletlerin genel kurulundaki veto yetkisine sahip 5 daimi üyenin dünya politikasını siyasi, askeri ve ekonomik güçleri ile adeta ablukaya aldıkları bir dönemi yaşamaktayız. Bu yapı dünyada adaleti, huzuru ve dengeli bir sistemi maalesef oluşturamıyor. Göründüğü kadarıyla da bu hedefe mevcut dengelerle ulaşmak mümkün görünmüyor.

Ayrıca bugün yaşadığımız tarzdaki olağanüstü dönemler sonrasında da dünyada bazı önemli değişiklikler olacağı yönündeki beklentiler had safhaya varmış durumda.

Fakat tüm bu şartlar içerisinde acaba dünyada siyasi, iktisadi, ilmi ve hukuki olarak daha farklı bir yapı nasıl meydana gelebilir?

Bu çerçevede zihni anlamda da ciddi bir gayret gerekmektedir.

Her alanda büyüyen ve gelişen bir Türkiye, tarihte belli dönemlerde olduğu gibi dünya üzerinde daha âdil ve insan onuruna yakışır bir hayatın oluşmasına katkı sağlamakla da yükümlüdür. Yayıncılık sektörü de bu hedefe yönelik olarak kendine hedefler belirlemeli, nicelik artışlarının yanı sıra nitelik açısından da iz bırakıcı çalışmalara imza atabilmelidir.

ESKİ KİTAP SATICISININ KEYİFLİ ANLARI

Geçen gün bir yerden temin ettiğimiz “Dinmez Ağrı” adlı 1938 baskılı Milli ve Edebi Romanı, nadirkitap.com ‘daki kitaplarımızın listesine kaydettik. Eseri Rahmetli Mükerrem Kamil Su kaleme almış. Yılların getirdiği yıpranma neticesi kitabın bazı noktalarının az da olsa elden geçmesi gerekiyordu. Titizlikle bir miktar onarım yaptık ve rafa koyduk.
Bir gün sonra sabah iş yerine girdiğimde sipariş listesine baktım ve Bayburt’lu bir okurun kitabı talep ettiğini gördüm. Bu tür olaylarda bana ilginç gelen nokta şu:
83 Yıl önce yazılmış edebi bir metin yıllar sonra yeniden okunacak ve okuyan kişiyi az veya çok etkileyecek. Üstelik bir de İstanbul’dan Bayburt’a kadar gidecek.
Bir an şunu düşündüm;
Acaba Rahmetli Mükerrem Kamil Su eseri kaleme alırken yıllar sonra böyle bir buluşmayı tahayyül edebilmiş miydi?
Sözün ve edebiyatın gücü ne kadar muhteşem;
Siz hayatınızın bir döneminde bir şeyler kaleme alıyorsunuz. O ortaya çıkan eser siz bu dünyadan göçmüş olsanız bile sizden sonra var olmaya devam ediyor ve bir gün dünyanın bambaşka bir yerinde muhatabını buluyor.
Birileri de buna aracı olurken keyif duyuyor
Eski kitap satıcısı olmanın bu tür güzellikleri var…

SON GÜNLERDE OLANLARI ANLAMAYA ÇALIŞIRKEN!

Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın pazartesi akşamı Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası yaptığı açıklama ve bu açıklama ile birlikte döviz fiyatlarında başlayan geriye gidiş şüphesiz ki Türkiye’de son yıllarda yaşanan en önemli olaylardan birisiydi.
O akşam açıklama öncesi dolar fiyatı 18 TL’yi geçmişti. Bu gidişin daha da yukarı çıkacağına dair bir beklenti de ağırlıktaydı. Lakin konuşma ile birlikte başlayan düşme gecenin bitimine doğru 13 TL’ye kadar inmişti
Bu safhada Ziraat Bankası üzerinden yaklaşık 1 milyar dolarlık bir satış olduğundan bahsedildi. Peki daha önce de MB’nın birkaç sefer yaptığı müdahaleler olmuştu fakat hiçbiri bu etkiyi oluşturmamıştı.
Peki nasıl oldu da bu sefer bu tarzda bir etki oluşabildi?
CB’nın açıklaması piyasa oyuncularının büyük ölçüde devrede olmadığı geç saatlerde vuku bulmuştu. Uzmanlar bu saatlerde ve piyasa derinliği yokken, daha az miktarlarda müdahalelerin etkisinin fazla olabileceğinden bahsetmektedirler.
Açıklama sırasında Sayın CB çok kararlı bir görüntü vermişti. İlave olarak açıklamanın içerisinde mevcut iktidara güven konusuna ciddi vurgu yapılmış, daha evvel benzer problemlerin nasıl başarıyla çözüldüğü zikredilmiş, ayrıca bu konuda spekülasyon yapanların dikkatle not edildiğinin de altı çizilmişti. Bu bir tür üstü örtülü tehdit olarak algılanabilecek tarzda bir konuşmaydı. Bu açıklamadan bir akşam evvel İlim Yayma Vakfı ödül töreninde yapılan konuşmada da benzer bir üslup kullanılmıştı. Muhtemeldir ki tüm bu ifadeler muhatabı olabilecek bir çok kesim tarafından dikkate alınmıştı.
Ayrıca konuşmayla birlikte başlayan piyasalara satış merkezli müdahale, konuşmadaki kararlılık imajı, döviz fiyatlarındaki hızlı düşme eğilimi karşılık bulmuş ve dövizden ciddi bir kaçış oluşmuştu
Bu kırılma saatler ilerledikçe arttı. Ayrıca TL mevduatlarına dövize endeksli destek vaadi, ihracatçılara sabit kur garantisi gibi ilave tedbirlerin zikredilmesi de TL’ye olan güveni arttırdı
Esasında uygulanmaya başlayan yeni süreç hem muhalefet hem de piyasa oyuncuları tarafından sanki daha öncesinden pek de tahmin edilemiyordu. Tayyip bey bu hareketiyle siyaseten çok ciddi bir sürpriz hamle yapmış ve bu hamle ona önemli bir insiyatif sağlamıştı.
Peki, bu hamle ekonomide kalıcı bir iyileşmeyi sağlayabilecek miydi?
İktidar cephesi buna müsbet baksa da yapılan yorumların önemli kısmında bu tedbirlerin daha çok pansuman tedbirler olduğu zikredilmekte.
Pansuman bile olsa ekonominin önemli bir kısmının psikolojik faktörlerden ciddi oranda etkileniyor olması gerçeğinden hareketle bu tedbirler psikolojik avantajı kısmen hükümetin ve özellikle de Tayyip beyin lehine çevirmeyi başarmıştı.
Bu durumun ekonomi üzerinde özellikle kısa vadede müsbet tesirinin olacağını tahmin edebiliriz
Gelinen noktada bir hususu daha belirtmek gerekiyor. O da Sayın Cumhurbaşkanı’nın  faiz konusunda son zamanlarda dini ıstılahı fazlaca kullanması ve faizin haramlığı üzerinde ısrarla durması. Evet İslam inancına göre faiz haramdır. Alan da veren de sorumludur. Peki Türkiye’deki sistem her yönüyle Allah’ın buyrukları üzerinden mi yürümektedir.? Buna evet diyebilecek kimse var mıdır.? Muhtemelen yoktur.
Faiz de bu hususun içindedir..
Son tedbirlerde Devlet, vatandaşın tasarruflarını dövizde değil de bankalarda ve vadeli mevduatta tutmasını teşvik etmektedir. Bu mevduatın alacağı faiz, dövizdeki getirinin altında kalırsa Devlet bu konuda devreye girip bu açığı kapatacağını vadetmektedir.
Peki bu durum vatandaşı vadeli yani faizli mevduata yönlendirmiyor mu? Yönlendiriyor.
Bu noktada haram olan faizli bir ekonomik getiri daha yaygın bir şekle bürünmüyor mu?
Elbette bürünüyor
Bu konu çokça zikredilen Nass’a karşı değil mi?
Maalesef öyle.
Bu husus sanırım zaman içinde CB’nının söyleminin izahı zor bir hale düşmesine yol açacaktır. Şimdi çok güçlü olduğu için sözleri arasında görünen bazı birbirini adeta nakzeden görüşler pek fazla gündeme getirilememektedir. Ama siyasi gücünde zamanla görülebilecek en ufak bir zayıflıkta ona bu noktaların hatırlatılmasına sebep olabilir. Bu da hem kendisi hem de taşıdığı misyon açısından üzücü bir durum ortaya çıkarabilir.
Son olarak yaşanan süreçte, ekonomi derslerinde temel finansal enstrümanlar arasında var olan dengelerdeki normal olmayan hareketler de özellikle dikkat çekiyor.
Mesela teoride anlatılana ve daha önce yaşanan örneklere göre insanlar borsadan kaçıyorsa genelde ya banka faizine, ya dövize, ya da altına yönelirler, bunlardan birisinin değeri düşer bir diğeri ise yükselirdi
Fakat şu anda bu alternatif enstrümanlar adeta beraber hareket etmektedirler. Mesela bugün için, dolar, altın, hisse senedi vs hepsi aynı anda düşmektedir. Hükümet de enflasyonda ciddi bir yükselme olmasına rağmen politika faizlerini düşürmekte fakat kendisi borçlanırken karşısına çıkan borçlanma faizlerindeki artışa mani olamamaktadır
Tüm bunlar hakikaten olağanüstü bir durumun göstergesi olarak nitelenebilir.
Özetle pazartesi akşamından bu yana pek de normal olmayan günler yaşamaktayız.
Şu an için Sayın CB ve hükümet hafta başına göre dengelere daha hakim bir durumda görünmektedir. Bu halin uzun süreli olmayacağı konusundaki muhalif görüşlere rağmen dövizin ateşi nisbeten sönme eğilimindedir.
Tabii bu süreçte asgari ücretin yüksek bir seviyede tesbiti de hükümet için siyasi açıdan artı bir durumdur. İlave olarak emekliye ve memura da nisbeten tatminkar bir zam yapılırsa önemli bir dar gelirli toplum sınıfı için de moral verici bir hal ortaya çıkacaktır.
Tüm bunlar vatandaşın genel durumunda bir ferahlama oluşturabilir. Hükümetin halk nezdindeki pozisyonunu nisbeten daha güçlü hale getirebilir.
Bu durum ne kadar sürer? İyileşme kalıcı hale gelebilir mi?
Umarız ve dileriz ki gelir…
Bu soruların cevaplarını inşallah zaman içerisine göreceğiz
Allah hakkımızda hayırlısını nasip eylesin

MAHALLE KÜLTÜRÜ

Kariye’de yeni açtığımız iş yerimiz, işaret tabelalarında hala Kariye Müzesi olarak görülen fakat her an Cami olarak açılması beklenen Kariye Camii’ne kuş uçuşu bir kaç yüz metre uzaklıkta bir yokuş üzerinde.
Karşımızda yaklaşık 40 yıldır o muhitte ayakkabı tamirciliği yapan Ömer ağabeyin dükkanı var. Ömer ağabey mahallenin sevilen bir esnafı. Hemen herkesle muhabbeti var. Gün içinde tezgahında çalışırken çoğu vakitler mahalleden birilerini onun karşısındaki sandalyede otururken görebilirsiniz. Canlı bir sohbet ve bazen de onun küçük demliği ile kaynattığı çay bu sahnenin iki önemli parçası.
Yanımızdaki dükkan, kısmen bir oto tamirhanesi, kısmen de garaj gibi kullanılıyor. Onun da sahipleri yine bu mahallenin eskilerinden bir aile. Çevrede bir kaç mekanları daha var. Baba ve iki oğulu komşularına güleryüzle bakan insanlar. Yanlarında çalışan yaşça bizden büyük, sanatkar iki kaporta ve boya ustası da var ki onlar da kendileri gibi muhabbetli kişiler..
Her sabah dükkanlar açılırken selamlaşmalar ve hoş geldiniz hitapları hiç eksik olmuyor. Birimiz geç kaldığında hemen diğerleri “ne oldu hayırdır?” diye samimiyetle soruyor ki bu da insana ciddi bir güven veriyor.
Dükkanımızın üzerindeki apartmanda oturanların ve çevre evlerde ikamet edenlerin büyük bir kısmı da yine bu bölgenin eskilerinden. Biz bu mahallede yeni olduğumuzdan, önceleri, mahalleli ikili ilişkilerde biraz çekingen davranıyordu. Fakat zaman içinde selamlaştığımız ve hal hatır sorduğumuz kişi adedi arttı. Günler geçtikçe kapıdan başını uzatıp selam veren sayısı da fazlalaşıyor.
Sokaktan her gün muntazaman geçen bazı seyyar satıcılarla da yavaş yavaş ünsiyet peydah etmeye başladık.
Bulunduğumuz muhit insan trafiğinin pek fazla olmadığı bir yer. Fakat önümüzdeki yokuş Draman ve Balat’a doğru uzandığından ummadığım ölçüde bir vasıta geçişine şahit oluyoruz. Başkalarına tarif ederken bazen eski İstiklal caddesi gibi bir araç trafiği var diye tarif ediyorum. Sebebi de şu; bizim liseye gittiğimiz zamanlarda İstiklal caddesi araç trafiğine açıktı ve burada hakikaten çok ciddi yoğunluk olurdu. Herhalde bu kalabalık zihnimde önemli bir yer edinmişti ki hala örnek olarak kullanıyorum…
Özetle iş yerimiz arabaların çok, fakat insan sayısının yoğun olmadığı bir çevrede yer alıyor. Bu çevrede öne çıkan ve benim vurgulamaya çalışacağım nokta ise eski İstanbul’u anlatan yazılarda gördüğümüz canlı mahalle kültürü ve yakın insan ilişkilerinin varlığı
Geçenlerde karşımızdaki evin ikinci katında yaşayan komşu teyzemiz vefat etti. Bekar olan oğlu ile beraber yaşayan teyzemizin evi hemen mahalleli hanımlarla dolup taştı. Elinde tepsilerle bir çok kişi dükkanın önünden geçerek o eve yiyecek bir şeylerle gittiler.
Cenaze Mihrimah Sultan Camii’nden kaldırıldı ve o sırada yakın çevredeki dükkanların büyük bölümü namaz vaktinde kepenklerini indirdiler. Mahallelinin önemli bir bölümü cenaze namazı için Camideydi.
Karşı evdeki teyzemizin vefat günü bizim iş yerine de o cenaze evinde hazırlanan ikram tabaklarından biri geliverdi. Ben eve taziyeye gidemediğim için mahcubiyetimi beyan ederken komşum “aaa olur mu sen Camiye geldin dükkanı daha fazla kapatman olmaz ben sana hakkını getirdim” dedi. Çok tuhaf olmuştum
Aynı tarihlerde bizim apartmanın üst katındaki bir yaşlı teyzemizin de vefat etmiş olduğunu geç de olsa işittim. Daha sonra duydum ki onun da pazar günü kalkan cenazesine mahalleli yoğun bir şekilde katılmış
Her iki teyzemize de bu vesile ile Allah(cc)’dan Rahmet diliyorum…
Üst katımızdaki teyzenin göz aşinalı olduğum kişilerden hangisi ile irtibatlı olduğunu ilk etapta tam anlayamamıştım. Onu da yine geçen Cuma günü teşhis ettim. O gün sabahtan itibaren apartman çevresinde bir hayli yoğunluk vardı. Parkeden araba sayısı da bir hayli fazlaydı. Kapıdan apartmanın içine doğru normalin dışında bir insan girişi olduğu fark ediliyordu.
Meğerse vefat eden teyzemiz, apartmana giriş çıkışlarda selamlaştığımız Raif beyin annesi imiş ve o gün yakın akrabaları ve komşuları teyzemiz için Kur’an-ı Kerim tilavet etmek üzere toplaşmışlar.
Derken öğleden sonra Raif bey elinde bir tabakla içeri girdi. “Bizim evde annemin mevlüdü vardı, ikramlardan siz de buyurun. Tabii annemin Ruhu için bir Fatiha okursanız seviniriz” dedi. Yine mahçup olmuştum. “Başınız sağ olsun Raif ağabey, inanın benim gelmem gerekirdi, çok sağolun dedim” ama bir şeyleri eksik yaptığımdan dolayı kendimi kabahatli hissetmiştim.
Yıllardır Fatih’te oturuyor olmama rağmen bu sahneler bende inanın çok da karşılaşmadığım olaylar olarak büyük bir etki uyandırdı. Kitaplarda okuduğumuz, büyüklerimizden dinlediğimiz hikayelerden birkaçına bu kısa süre içinde aynel yakin şahit olmuştum.
Bu kısa yazıyı bitirirken bahsetmek istediğim üçüncü olayı da Muharrem ayının son haftasında yaşadım.
Öğlen saatlerinde daha önce görmediğim bir hanım kızımız elinde bir tepsi ile selam vererek dükkan kapısından içeri girdi. “Ben üst katta oturuyorum, annem aşure pişirdi lütfen siz de buyurun” dedi. “Çok memnun oldum, teşekkür ediyorum, Allah kabul etsin” diyerek ikramı aldım ve kızımızı uğurladım. Tabii tepside bir kaç tabak aşure daha vardı ve onları da yan komşuya ve karşıdaki Ömer ağabeye götürüyordu.
“Allah Allah” dedim içimden neler oluyor?
Bu güne kadar hiç temasımız olmayan insanlar, sadece komşuluk hukukunun gereği olarak pişirdikleri aşureden bizlere de gönderiyor. Ne kadar güzel bir hareket…
Ben öncelikle bir irtibat ofisi ve küçük bir ticarethane diye açtığım bu dükkanda daha önceki iş yerlerinde hiç yaşamadığım olaylarla karşılaşıyordum. Gerçi daha önceki iş tiplerimiz bu tür münasebetlere pek uygun bir yapıda değildi ama buna rağmen yine de son olaylar bende garip etkiler uyandırmıştı.
Aşure ikramını hemen o gün tweeterdaki hesabımda paylaşıp takipçilerime duyurdum. Düşündüm ki bizi etkileyen güzellikleri olabildiğince diğer insanlarla da paylaşmalıyız.
Bu yazıyı da aynı saiklerle kaleme aldım.
Komşuluk çok önemli bir şey. Bazen akrabadan da öte komşuluk ilişkilerinin varlığına şahit oluyoruz.
Beraberce aynı çevrede yaşadığımız insanlarla bu tarz yakınlıkları samimiyetle geliştirmek veya daha doğru bir anlatımla, eskiden var olan bu güzel toplumsal alışkanlıklarımızı canlı tutmaya gayret etmek eminim ki hayati önceliklerimizden olmalı.
İnanıyorum ki ancak o zaman hayatımız daha fazla anlam kazanacaktır
Bir yiyecek ve iç mekan görseli olabilir
Turan Erken, Necdet Ömer Özer ve 112 diğer kişi
15 Yorum
2 Paylaşım
Beğen

Yorum Yap
Paylaş