Haber ve yorum konusu etrafında bir muhasebe

Dünya’da cereyan eden olaylarla ilgili haberleri takip etmek ve yayınlamak ilk bakışta teknik bir iş gibi görünüyor. Bu alanda herkes tarafından bilinen ve ciddi bir tarzda teşkilatlanmış büyük kuruluşlar mevcut. Reuters, BBC, AFP, CNN, Sputnik , El Cezire vs bunların ilk akla gelenlerinden. Ülkemizde de AA özellikle son dönemlerde kendini geliştirerek bu alanda önemli mesafeler kat etmiş bulunuyor.

Bu ajansları belli bir seçki çerçevesinde izler ve zihni kapasitenize göre sizi daha az yanıltacak bir filtreleme metodu uygularsanız, bunlardan olabildiğince az zarar görerek yararlanma imkanınız olabilir.

Bizim gibi habercilik gayesiyle bir site veya başka türde bir yayıncılık çalışması yapanlarla ilgili, bu kaynakların birkaçına abone olarak, bahsettiğimiz fonksiyonu kısmen yerine getirebilmek mümkündür diye düşünebilirsiniz

Pekiyi  iş bununla biter mi? Bu şekilde esaslı ve hakikaten yararlı bir çalışma ortaya çıkar mı?

Fazla sayıda tıklama almak, bu sayede sıralamalarda üst basamaklara çıkmak ve reklam gelirlerinizi arttırmak gibi niyetlerle bu işleri yapıyorsanız, gerekli diğer teknik destekleri de sağlayarak, kendinizi tatmin edecek bir noktaya varmanız mümkün olabilir..

Fakat yukarıdaki sorunun ikinci kısmında sorduğumuz esaslı ve hakikaten yararlı bir çalışma ortaya koymak isterseniz bu soruya verilecek cevap tabii ki hayır olacaktır.

Esaslı ve Yararlı bir çalışma için gerekli olan unsurlar nelerdir?

Süregelen olaylar bugün cereyan ediyor olsa da hepsinin arka planında geniş bir tarihi sürecin bulunduğu ihmal edilmemesi gereken önemli bir gerçektir. Bu olayların cereyan ettiği bölgelerde yüzyıllar boyunca süregelen mücadeleler, kavimlerin geçirdikleri evreler, kabilelerin ve etnik yapıların kendi içlerinde ve birbirleriyle devam edegelen ilişkileri, bu bölgelerin jeopolitik özellikleri, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, hepsi bu günkü olayların perde gerisindeki birinci dereceden etkili olan unsurlardır

İlave olarak bu zenginlikleri ele geçirmek isteyen büyük güçlerin bu süreçlerde uyguladıkları yöntemleri, özellikle 1800’lü yıllardan başlayan yoğun sömürgecilik faaliyetlerinin bölge bölge farklılaşan uygulamaları gibi başlıkları da zikretmek gerekmektedir

Tüm bunların doğru kaynaklar kullanılarak incelenmesi ve bu incelemeler neticesi sahip olunacak bilgilerle yapılacak yorumlar, bugün cereyan eden olayların esasında çok derin tarihi, ekonomik, sosyal ve siyasi arka planlarının olduğunu bizlere gösterecektir.

Bu noktada şu can alıcı soruyu da sormamız gerekiyor:

Biz ülke olarak bu detaylı ve derinlikli çalışmaları yeterli derecede yapabiliyor muyuz?

İşte bu sorunun cevabını gönül rahatlığı ile evet diye verebilmek çok zor.

İngilizlerin, Fransızların, Almanların, Amerikalıların, Rusların ve onun yanında diğer Avrupalı ülkelerin, seyyahları, araştırmacıları, antropologları, dil bilimcileri, kilise vakıfları gibi unsurları ile yüzyıllardır süren çalışmalarının bugün özellikle gönül coğrafyamız üzerindeki olaylarda birinci derecede etkili olduğunu söyleyebiliriz. Afrika’da, Orta doğuda ve Balkanlarda ne zaman detaylı bir saha araştırması ve literatür taraması yapmaya kalksak karşımıza bu saydığımız ülkelerin araştırmacılarının ortaya koydukları eserlerin ana kaynaklar olarak çıkması rastlantı değil. Bu çalışmaların zikri geçen ülkelerin dün ve bugün geliştirdikleri politikalar için önemli bir altyapı hizmeti görmüş olduğunu ve bugün de  hala aynı hizmeti gördüğünü ibretle müşahede etmekteyiz..

Yüzyıllar boyu bu bölgelerde zihni yapıyı dokumaya çalışmışlar. En iyi entelektüelleri onlar etkileri altına almışlar, kabilelerle, ailelerle, etnik unsurlarla her türlü münasebetleri kurmuşlar. Onların dillerini öğrenmişler, onlarla beraber yaşamışlar ve adeta hem hal olmuşlar. Ekonomik aktiviteleri kendi kontrolleri altında tutmuşlar ve uzun dönemli sağlam ve kalıcı ilişkiler geliştirmişler. Üstelik bunları siyasi ve askeri açıdan da çeşitli mekanizmalar ile tahkim etmişler

Tabii 1800’lerden itibaren o bölgelerde çok etkin olan Osmanlının zayıflaması ve ortadan kalkması, yerine kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin uzunca bir süre bu alanlara ilgisiz kalması veya bıraktırılması da bu gelişmelerde hayati bir rol oynamış.

Bugün gelişen olaylar, hızlı bir şekilde kurulan, bozulan ve sonra yeniden kurulan dengelerle ilgili haberleri de yine bu zikri geçen ülkelerin oluşturdukları kaynaklar üzerinden almaktayız. Bu olaylar ile ilgili yorumların zihinlerde oluşmasında da yine bu kaynaklar ciddi bir şekilde etkili oluyorlar. Üstelik bu kaynakların arkasında bahsi geçen ülkelerin devlet destekleri de var.

Binli yıllarla ile birlikte bir yandan Asya’nın içlerinden, bir diğer yandan Orta Doğu’daki Müslüman topluluklardan, Anadolu’ya, Rumeli’ye, Afrika’ya , Asya’nın farklı noktalarına ve Endulus üzerinden Avrupa’ya İla-yı Kelimetullah gayesiyle yollara dökülen dedelerimizin, tamamen güzel gayelerle yaptıkları çalışmaların rövanşını, bugün batılı ülkeler farklı bir tarzda ama pek de güzel  olmayan niyetlerle ve metodlarla almaya çalışıyorlar.

Onların bu gayelerinin sonucu ortaya çıkan tablo bugün sürekli sorun üretiyor. Adaletsizlik üretiyor. Sömürü üretiyor. Çatışma üretiyor. Üstelik bu sorunların kaynağı olarak da yine bizler ve ait olduğumuz medeniyetin ana umdeleri gösteriliyoruz. Bu süreçte de en büyük fonksiyonu yukarıda zikri geçen haber kaynakları, araştırma merkezlerinin bugünkü uzantıları, Batılı ilmi merkezler görüyorlar.

Biz de bu alanlarda son zamanlarda bazı olumlur gelişmeler ortaya çıkmasına ve bu alanlarda birçok kurumun faaliyet göstermesine rağmen maalesef henüz yeterli seviyeye ulaşamayan zihni ve fiziki çalışmalarımızla gereken mukavemeti tam manasıyla gösteremiyoruz.

Yüzyıllardır süren bu taarruza karşı özellikle son dönemlerdeki iyi niyet ve gayret önemli fakat yeterli mi?

Bu soruya da üzülerek hayır cevabını vermek gerekiyor

Haberleri ve yorumları filtrelemek bir dereceye kadar korunma imkanı sağlayabiliyor. Fakat kalıcı çalışmalar ortaya koyabilmek, sadece müdafaa psikolojisi ile davranmakla gerçekleşemiyor. Bunun da ötesinde, insanlığın ihtiyacı olan daha iyi bir çerçeveyi çizebilmek için çok daha derinlikli  ve sistemli gayretler gerekiyor.

Biz habercilik ve yayıncılık boyutu ile bunun sıkıntısını çok fazla hissetmekteyiz. Tabii yayıncılık bu işin daha çok kabuk tarafı. İçinin iyi doldurulması için gerekli gayretlerin de çok süratli bir şekilde artması gerek.

Türkiye’nin son dönemdeki gayretlerin boyutları nerelere uzanmalı?

Bugün Türkiye, Afrika’da, Orta Doğu’da, Balkanlarda, Asya’nın içlerinde hemen her konu ile ilgilenmeye çalışıyor. Asrın başından itibaren ilgilenmeyi bıraktığı coğrafyalarla ve topluluklarla yeniden ilişki kurmaya gayret ediyor. Bu ilginin söylemin ötesine geçebilmesi için binli yılların başında dedelerimizin gösterdiği gayreti daha da fazlasıyla gösterebilmek gerek. Hadi o kadar da evveline gitmeyelim, Osmanlı’nın son dönemlerindeki o imkansızlıklar içerisindeki insanların yaptıkları ölçüde bir geniş bakış açısını yeniden yakalayabilmek bile,  belki başlangıç için yeterli olabilir. Sembol bir isim olan Kuşçubaşı Eşref ve zenci Musa örnekleri, meramımızı ifade etmek için yakın tarihimizdeki isimler olarak önümüzde duruyor.

İlgilenmeyi arzu ettiğimiz ve esasında ilgilenmekle adeta mecbur olduğumuz bölgelerin insanlarının dillerini öğrenmek, sosyal dokularına nüfuz etmek, zayıf ve kuvvetli yönlerini en iyi şekilde bilebilmek mecburiyetindeyiz. Bugün Afrika’nın yerel dillerini bilen, Arapça’nın farklı lehçelerine vakıf, Rusça, İbranice, Çince gibi dillerde gerek literatürü tarayacak gerekse de insanlarla sağlıklı iletişim kurabilecek, Balkan dillerinde ilmi çalışmaları sürdürebilecek ne kadar insanımız var sorusuna verilecek cevap bile, bu alanda ne noktada olduğumuzu gösterebilecek bir manzarayı bizim önümüze sermeye yeter sanırım.

Tüm bu çalışmaların bir üst akıl tarafından koordine edilebilmesi ve hem organizasyon hem de içerik olarak belli bir eksen etrafında derlenip toparlanabilmesi de bu çalışmaların başarıya ulaşabilmesi için diğer önemli bir şart. Şarttan öte hayati bir gereklilik.

Özetle, haberlerin nakledilmesi ve bunların sıhhatli yorumlarla insanlara sunulabilmesi sorusuna cevap ararken karşımıza çıkan devasa bir meseleyi kısa da olsa dile getirmeye çalışıyoruz. Bu işleri esaslı bir tarzda yapabilmek noktasında işimiz bir hayli zor…

İnşallah belli bir zamandır başlayan 780 bin kilometre karelik ufkumuzun dışındaki alanlarla ilgili çalışmalarımız, bu tür eksikliklerimizin olabildiğince giderilmesi ile daha verimli bir noktaya gelebilir.

KURBAN BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN

Milyonlarca hacı adayının kutsal topraklarda bulunduğu bu günlerde yeni bir Kurban bayramını idrak etmenin arifesindeyiz. İslam ümmetinin çok çeşitli sorunlarla boğuştuğu, ayrışmanın ve iç kavgaların had safhaya vardığı günümüzde ümmetin birlik ve beraberliğinin çok güzel bir göstergesi olan Hac ibadeti inşallah bu Arafat vakfesi ile birlikte çok daha güzel günlerin başlangıcı için bir vesile olur

Keseceğimiz kurbanlar hepimizin iç dünyalarındaki en kıymetli değerlerini Allah için feda edebilme şuurunu bizlere yeniden hatırlatır.

Dünya Bülteni ailesi olarak tüm Müslümanların bayramını kutluyor saygı ve muhabbetlerimizi sunuyoruz.

Dünya Bülteni, 28.08.2017

Fatih’te, Nişanca Caddesi Civarında Tarihi Bir Gezinti

‘Ahşap evin ve mezarlığın karşısında Nişancı Mehmet Paşa Camii yer alıyor. Görüldüğü üzere, cami, çeşme, mezarlık, eski Osmanlı mahallelerinde birbirlerini tamamlayan bir üçlü. Caminin bahçesinde de güzel kokularıyla ıhlamur ağaçları. Yani hayat ve memat bir arada ve iç içe…” Fatih-Nişanca bölgesinin 1970’lerdeki çekilmiş bir fotoğrafı. Sokak sokak, isim isim…

Fatih, İstanbul’un en eski ve önemli bölgelerinden biridir. İsmini İstanbul’u fetheden Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed‘den ve onun kendi adıyla yaptırdığı ve bahçesinde medfun olduğu Fatih Camii’nden alan bir ilçe. Son yıllarda Eminönü ilçesinin de katılımıyla alanı çok daha genişleyen Fatih için başka adlar da kullanılmaktadır. Bunlar arasında Nefs-i İstanbul‘u, Suriçi’ni ve Tarihi Yarımada’yı sayabiliriz.

Fatih semti 7 tepe üzerine kurulmuştur. Şiirlere konu olan İstanbul’un yedi tepesi, Fatih sınırları içinde kalır:

1- Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet Camii’nin bulunduğu tepe.

2- Çemberlitaş ve Nuruosmaniye Camii’nin bulunduğu tepe.

3- Beyazıt Camii, İstanbul Üniversitesi ve Süleymaniye’nin bulunduğu tepe.

4- Fatih Camii’nin bulunduğu tepe.

5- Yavuz Selim Camii’nin bulunduğu tepe.

6- Edirnekapı semtinde, Mihrimah Sultan Camii’nin bulunduğu tepe.

7- Kocamustafapaşa semtinin bulunduğu tepe.

İstanbul’un en eski ilçelerinden olan Fatih’in sınırlarını tarihi surlar ile Haliç ve Marmara Denizi belirler. Ayvansaray’dan Yedikule’ye kadar uzanan surların bir bölümü tamir görmüştür ve Fatih’i Eyüp ve Zeytinburnu ilçelerinden ayırır. Haliç ve Marmara kıyılarındaki deniz surları büyük ölçüde tahrip olduğu için günümüze kadar ulaşamamıştır.

Fatih’in nüfusu 2016 ölçümlerine göre 420.000 civarındadır.

İstanbul’da şehir için ulaşımın kilit noktalarından 3 ana cadde Fatih ilçesinden geçer. Bunlar; Saraçhane başından Edirnekapı’ya uzanan Macar Kardeşler ve Fevzi Paşa caddeleri, Aksaray’ı Topkapı’ya bağlayan Vatan Caddesi ve Aksaray’ı yine Topkapı’ya bağlayan Millet Caddesi’dir.

Fatih ile ilgili bu genel bilgilerden sonra bu yazıda üzerinde duracağımız ilçenin küçük bir bölümüne doğru yol alabiliriz.

Fatih Nişanca’sının 100 yıllık sakinleri

Fevzipaşa caddesinin ortalarına gelindiğinde doğu istikametine doğru bir yokuş çıkmaktadır. Çarşamba’ya doğru giden ve Yavuz Selim Caddesi olarak adlandırılan bu yokuş üzerinde yol alırken soldan dördüncü sapak Müstakimzade sokak ve Nişanca caddesi olarak isimlendirilmiştir. İstanbul’da benim bildiğim üç tane Nişanca semti bulunmaktadır: Biri Kumkapı’da, diğeri Eyüp’te ve üçüncüsü de bizim bahse konu ettiğimiz Fatih Nişanca’sı.

Bu bölgeyi niye anlatmayı tercih ettim sorusunu sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. En önemli sebebi anne tarafımdan ailemin ve hanımımın ailesinin yaklaşık 100 yıldır bu çevrede ikamet etmesidir.

Nişanca caddesinin üzerinde yer alan ve daha sonra bahsedeceğimiz Nişancı Mehmet Paşa Camii’nin bu sokağa adını verdiğini de bu arada not etmekte fayda var.

Her ne kadar Mustakimzade Sokak bir cadde fonksiyonunda olmasına rağmen ona niye sokak ve devamına da Nişanca Caddesi dendiğini oldum olası anlayamamışımdır. Üstelik bu sokak kendisini doksan derece kesen Yavuz Selim Caddesi ile ikiye ayrılmasına rağmen bu ayırımın iki tarafında da bu Mustakimzade sokağının devam edip gidiyor olması da ayrı bir soru konusudur benim için, bu hususu da not etmiş olalım.

Bu sokağın ismini 1700’lü yıllarda bu bölgede yaşamış Müstakimzade Süleyman Saadettin Efendi’den aldığını tahmin ediyorum. Çok eser vermiş çalışkan bir ilim adamı olan merhum Mustakimzade Sadettin Efendi’nin İslam Ansiklopedisi’ndeki maddesini okumanın yararlı olacağını söyleyebilirim.

Müstakimzade sokak ve devamında gelen Nisanca Caddesi ile ilgili yukarıdaki izahın bu bölgeyi yeterince tanımayıp da bu yazıyı okuyup anlamaya çalışanlarda bir kafa karışıklığı yaşattığını fark ediyorum. Ama ne yapayım, durum maalesef böyle…

Baltepe Pastahanesi adeta ikinci adresimizdi

Yavuz Selim Caddesi’nden veya yokuşundan ilerlerken Mustakimzade’nin sol tarafına doğru sapan yolun köşesinde 1950’li yılların ikinci devresinde açılmış olan ve halen hizmete devam eden Baltepe Pastahanesi yer almakta. Özel bir formülle yapılmış dondurması, süpanglesi ve son dönemlerde ciddi bir şöhret kazanan trilaçesi ile bu pastahane veya mahallelinin deyimiyle dondurmacı, İstanbul’da lezzet avcıları nezdinde önemli bir bilinirliliğe sahip.

Rahmetli Hamdi Bekiroğlu Amca ve onun amcası Şükrü Bey’in kurduğu bu pastahane, bizlerin küçüklüğünün ve gençliğinin geçtiği, hatta dondurma tezgahında onlara çokça yardım ettiğimiz adeta ikinci adresimizdi. (Bu arada onların bizden bir yardım talepleri olmamış, bizler tezgaha geçmek için onlardan ricacı olmuştuk ki onu da belirtmekte yarar var.)

Baltepe’nin altında yer aldığı bina ve onun tam karşısında aynı tarzda yapılmış bir diğer bina, Kimyacı Ali Bey’in iki oğlu Bülent ve Levent’in ismini verdiği binalardır. (Gerçi şimdi o binalardan birinin kapısının üstünde İnan apartmanı yazıyor. Onu da yeni bir gelişme olarak belirtelim.)

Kamu yöneticilerinin garip yol düzenlemeleri

Bu caddenin eski dönemlerde girişi çok daha rahat ve genişti. Gerçi o dönemlerde de arabalar park ederek yolu daraltıyorlardı ama son 5-6 sene içinde Fatih Belediyesi’nin tuhaf bir icraatı ile yolun o geniş girişi daraltıldı. Oraya oturma alanları yapıldı. Bu daraltma, Baltepe Pastahanesi, sokağın başındaki kahvehane ve özellikle Çarşamba pazarı günlerinde alış verişten yorulanlar için çok iyi bir işlev görse de, kaldırım kenarına araba parkının da engellenememesi dolayısıyla sık sık ana yolun tıkanmasına sebep olmakta. Girişte oluşan bu tıkanıklık Yavuz Selim Caddesi üzerindeki başka tıkanıklıkları da tetiklemekte. Hele Çarşamba pazarının olduğu gün bu kesişim noktasında muhakkak birkaç sıkı tartışma yaşanmakta.

Belediyeler genellikle insanları mutlu etmek amacıyla icraatta bulunduklarını zannetseler de bazen gerekli araştırmaları yapmadan uygulamaya koydukları bazı kararları ile normal yürüyen hayatı ve düzeni bozabiliyorlar. Bence bu yol daraltma işlemi de bu tarzda bir icraat. Eski semtlerde dar sokakları biraz daha açabilmek için birçok işlem yapılırken Fatih Belediyemiz geniş yolları daraltarak yılların sakinlerine sıkıntılı anlar yaşatıyorlar.

Bu arada bir husus daha belirtmenin yararlı olacağını tahmin ediyorum. Yine son zamanlarda, şehrin trafik düzenlemesini yapmakta olan UKOME’nin bir tuhaf icraatını daha zikredelim. Çocukluğu ve gençliği bu civarda geçmiş ve ailesi yaklaşık 100 yıldır bu muhitte oturan biri olarak bizleri hayrette bırakan, onlarca yıldır bu civardaki vasıta ve insan akışının tamamen tersine bir şekilde, Yavuz Selim yokuşundan bu caddeye girişi yasaklayan bir tabela caddenin girişine konuldu. Burada tahmin ediyorum ki murat edilen husus Vefa Stadı’na kadar devam eden bu yola girişi kapatmak, bir aşağısından veya arka yollardan buraya girişi sağlamak. Peki, bu sağlanabiliyor mu? Hayır.

Bahsettiğim sokaklar bu fonksiyona uygun olmadığı için vasıtalar yasak tabelasını ciddiye almıyor ve yıllardır süren ve tabii akışa uygun caddeye yasak noktadan arabalar, kamyonetler, minibüsler giriyorlar. Bu hal de sürekli tartışmalara ve kavgalara sebep oluyor. Bu dikkate alınmayan yasak tabelası ve arkasından gelen olaylar masa başında ve reel hayattan kopuk kamu yöneticilerinin şehrin bu köşesine verdikleri garip bir ızdırap kaynağı olarak devam ediyor. Bakalım ne zamana kadar böyle sürecek, merakla bekliyoruz.

Baltepe Pastahanesi’nin yanından sokağa giriyoruz

Baltepe Pastahanesi’nin hemen yanı başında bizim çocukluğumuzdan beri varlığını sürdüren Gürdamar Tuhafiye yer alıyor. Kurucusu Abdullah Gürdamar şimdi yaşlanmış olsa da oğlu Hasan, babadan kalan emektar dükkânı, güler yüzü ile gayet güzel bir şekilde işletmekte. İlkokula giderken özellikle dini bayramların öncesinde Abdullah Gürdamar Ağabey’in talebi ile ben ve mahalleden bir iki arkadaş (biz de böyle bir talebi sevinçle beklerdik) o tuhafiyeci dükkânında tezgâha geçer ve kendisine yardımcı olurduk. Sanki Abdullah Ağabey’in dükkânı bizim dükkânımızdı. O da bize tezgâhı ve kasayı teslim ederdi. Düşünüyorum da ne kadar güzel bir komşuluk ve güven ilişkisi idi.

Gürdamar’ın hemen yanı başında bizim gençlik yıllarımızda Expres Kuru Temizleme vardı. Şimdi onun yerine şık bir kuyumcu dükkânı açıldı. Ondan sonraki köşe evde bir üst neslimizden Orhan ve Taylan ağabeylerin uzunca bir dönem oturdukları  ev bulunuyor. Babaları Galip Amca ve anneleri Meliha Hanım Teyze mahallenin çok eskilerindendi. Aile büyüklerinin anlattıklarına göre Galip amcanın babası bir dönem evlerinin yanı başındaki Kumrulu Mescidi’nde imamlık yapmış. Biz o günlere yetişemedik.

Galip Amca belediyede üst düzey yöneticilerden biriydi. Onun bendeki en önemli hatırası her yaz başında bana güzel bir kamçı yapması idi.

Fatih’in orta yerinde bu kamçı ne alaka diyebilirsiniz?

Biz 80’li yılların başına kadar yazları Florya-Şenlikköy’e yazlığa giderdik. Florya’nın o dönemde faytonları meşhurdu. Ben de o faytonlar içinde daha önce de bir yazımda bahsettiğim rahmetli Muzaffer Ağabey’in faytonunu çok severdim ve küçükken yani özellikle ilkokula gittiğim yıllarda hep onun yanıbaşına otururdum. En büyük zevkim de Galip Amca’nın kamçısını sallamak olurdu. Küçük olduğumdan o kamçılar zavallı atlara ulaşamıyordu ama bu kamçı şaklatmak eylemi benim için çok değerliydi.

O sokağın adeta hiç değişmeyen mekânı rahmetli Sabri Bey’in kahvesiydi. Şimdi kim işletir bilemem ama küçüklüğümde bizim aile açısından oraya gitmemiz pek uygun görülmez, değil içinde bahçesinde bile oturmamız hoş karşılanmaz ve ben de önünden adeta başımı kaldırmadan geçerdim. Yaşım elliyi geçmesine rağmen bu halin hâlâ devam ettiğini de saklayamam.

Baltepe Pastahanesi’nin karşı cenahı

Şimdi biraz da daha evvel bahsettiğim yolun karşı tarafındaki yani Baltepe Pastahanesi’nin karşı yönündeki Ali Bey’in diğer evinin olduğu bölümden bahsedelim. (Yukarıda da bahsettiğim gibi bu apartmanın isminin İnan olarak değiştirilmiş olduğunu ben bu sene fark ettim. Muhtemelen el değiştirmiş olabilir.) Bu apartmanın altında köşede bir bakkal vardı. Bakkalı bir dönem mahallenin iğnecisi Rahmetli Mevlüde Hanım Teyze’nin beyi işletirdi. Mevlüde Hanım Teyze mahallelinin iğne ile ilgili nerdeyse her ihtiyacını karşılar, güler yüzü ve büyüklerin deyimiyle hafif eliyle her daim tercih edilirdi.

Bakkalın yanında o zamanlar İpragaz’ın ve Aygaz’ın karşısındaki ciddi bir rakip olan Mutfakgaz’ın tüp bayii vardı. Onun yanında da kasap Ali Gürdamar. Ali Gürdamar, tuhafiyeci Abdullah Gürdamar’ın ağabeyi idi.

Horozlu Otel ve yolun üstündeki kabristan

Annemlerin anlattığına gör Kimyacı Ali Bey bu iki evi yapmadan evvel kasabın bulunduğu evin olduğu yerde Horozlu Otel diye bir otel varmış. Onun ön tarafında ise büyükçe bir mezarlık bulunurmuş. Şimdiki Yavuz Selim Caddesi bu genişlikte açılmadan dar bir yol o mezarlığın yan tarafından geçermiş ve insanlar o yoldan Çarşamba’ya doğru giderlermiş. Yani anlayacağımız şu anda Fevzipaşa ile Çarşamba’yı birbirine bağlayan ana yol olan Yavuz Selim Caddesi açılırken o mezarlık kaldırılmış. Özetle, üzerinden trafiğin aktığı o yol bir zamanların görkemli mezarının üzerinden geçiyor. Bu vesile ile o mezarlıkta yatan şahıs için bir Fatiha okumamızın gerekli olduğunu düşünüyorum.

Yavuz Selim Caddesi’nin karşı tarafı

Kasabın karşı tarafında yani şimdiki Yavuz Selim Caddesi’nin öbür tarafında ise rahmetli babaannem ve küçük amcamın oturduğu 40 numara Yavuz Apartmanı bulunurdu. Yavuz Apartmanı’nda annemlerin büyük amcaları Mehmet Karaca Amca’nın hanımı ve kızları, bir dönem de alt katlarında annemlerin küçük amcaları İlyas Amca ve ailesi otururdu. Şimdi o apartmanda sadece bir katında annemlerin hayatta kalan tek amca kızı ikamet ediyor.

Bizim okul dönüşlerimizde veya bir yerlere gidiş gelişlerimizde rahmetli babaannem genellikle oturduğu pencerenin yanından bizleri gördüğünü hissettirir, biz de onunla selamlaşmaktan büyük bir keyif alırdık

Yavuz Selim Caddesi üzerinde giderken babaannemin evinin bir altındaki sokağın köşesinde o zaman iki katlı bir bina bulunurdu. Bu binanın altında Gani Bakkal diye bir bakkal daha vardı. Gani Bakkal’ın yanında Mustakimzade Sokak Fatih Camii’ne doğru yoluna devam ederdi. O sokağın öbür başında ise çocukluk yıllarımızın aklımızda kalan görkemli bir eczanesi olan Fuat Bayer Eczanesi’ni hatırlıyorum.

Rahmetli Eczacı Fuat Bey her daim yelekli bir takım elbisesi, taralı saçları, kravatı ve ciddi duruşu ile doktor gibi bir adamdı. Eczanenin kapı, pencere ve iç dolapları herhalde kıymetli bir ahşap türünden yapılmıştı. (Veya çocuk gözümüzle bize öyle görünüyordu) Üstü vernikli ve her daim pırıl pırıldı. Kapının açılıp kapanması sırasında duyulan ahşap sesini şu an bile hatırlayabiliyorum. İçeri girdiğinizde tatlı bir ecza kokusu burnunuza dolardı. O zamanlardan hatırladığım kadarıyla Eczacı Fuat Bayer yapma ilaçlar konusunda da çok mahirdi.

Devam edip giden sokaktaki en önemli mekân şu an hâlâ aynı şekilde duran 21 numaradaki rahmetli Hüseyin Hilmi Işık’ın evi idi. Küçüklüğümde hatırlarım, o evin önünden geçerken sesimizi yükseltmez ve daha bir efendice yürürdük. O sokağa fazla araba girmediğinden bazen sokak başında top oynasak bile topun Hüseyin Hilmi Işık Hoca’nın evinin tarafına doğru gitmemesi için özel bir itina gösterirdik. Demek ki rahmetli Hüseyin Hilmi Işık, hiç karşı karşıya gelmesek bile manevi otoritesi ile bize tesir edermiş ki bu halden belki onu anlayabiliyoruz.

Bahsi geçen sokakta bir dönem Fatih civarının en meşhur âmâ hafızlarından Hafız Murat’ın kasetlerinin satıldığı bir dükkân açılmıştı. Bu dükkân şimdi artık yok. O güzel sesli Hafız Murat acaba nerelerdedir?

Zaman Yayıncılık

Rahmetli Fuat Bayer’in eczanesinin biraz altında 80’li yıllarda Zaman Kırtasiye adıyla bir yer açılmıştı. Kenan Yabanigül ve arkadaşlarının işlettikleri bu dükkân bir kırtasiyeciden öte bir mekandı. Zaman Kırtasiye daha sonra Zaman Yayıncılık adıyla “Çocuğa Selam” Ümit neslinesloganıyla aylık bir çocuk ve gençlik dergisi yayınlamaya başladı. Ahmet Mercan‘ın yayın yönetmenliğindeki bu dergide Mesut Yabanigülİbrahim Sadri ErenMehmet Burhan Genç, ağabeyi Mustafa GençMustafa Gümüş ve ismini şu an çıkaramayacağım birçok arkadaş gayret gösterirdi. Ahmet Mercan, bugün orta yaşları geçen birçok yazar ve şairin o dönemlerinde belki ilk yazı ve şiirlerini Selam dergisinde yayınlamıştı. O derginin eski sayılarına baktığınızda bu hakikati rahatlıkla tespit etmek mümkün.

Zaman Yayıncılık daha sonra İslami camiada bir dönem çok meşhur olan teyp kasetleri de üretirdi. Bant tiyatroları, sözleri özel olarak yazılmış mesaj yüklü şarkılar da bu kasetlerde dinleyicilere sunulurdu.

Bir ara bu ekip tiyatro denemesi de gerçekleştirdiler. Daha sonra Ulvi Alacakaptan Ağabey’in de dâhil olduğu bu oluşumun sahneye koyduğu “İnsanlar ve Soytarılar” adlı oyunu ilk defa Kocamustafapaşa’da bir tiyatro sahnesinde büyük bir heyecanla izlediğimi sanki dün gibi hatırlarım.

Zaman Yayıncılık ve faaliyetleri ile ilgili müstakil bir yazı kaleme almanın gerekli olduğunu burada belirterek bu önemli bahsi şimdilik kesmeyi uygun buluyorum.

Yeniden Baltepe’nin sırası ve Kumrulu Mescid

Tekrar yolun karşı tarafına geçerek dondurmacıdan sonraki yolumuza devam edebiliriz:

En son rahmetli Sabri Bey’in kahvehanesinin orada kalmıştık. Kahvenin yanındaki Kumrulu Mescid, bizim sokağın adeta nefes alma yeri idi. İstanbul’un en eski Osmanlı yapılarından biri olduğu ifade edilen bu mescidin yan duvarında iki adet kumru kabartması bulunmaktadır. Adının da buradan geldiği söylenir. Fatih Camii’nin de mimarı olan Atik Sinan’ın inşa ettiği Kumrulu Mescid’in uzun süre imamlığını yapan Hasan Kılıç Hoca ve müezzini Kadir Temir Ağabey, bizlerin ilk Kur’an derslerimizi aldığımız, talim ve tecvit öğrendiğimiz kişilerdi.

Hasan Kılıç Hocaefendi

Hasan Hoca örnek bir imam olarak Mescid’de namazları kıldırmanın yanında özellikle kış gecelerinde haftada bir kaç kere yatsı namazları öncesi seçtiği kitaplar üzerinden cemaate ders anlatırdı. Ayrıca mahallede ikamet eden kişilerin iyi günlerinde de acılı zamanlarında da imkanı ölçüsünde yanlarında olmaya çalışırdı. Bizim ilk üç çocuğumuzun da isimlerini koyma merasimlerinde cemiyetimize katılıp kulaklarına ezan okuyarak isimlerini ilk o söylemişti. Haziran ayı başında vefat eden babamın cenazesinde de Hasan hocamız zorla yürümesine rağmen cenaze namazına iştirak etmişti. Allah razı olsun.

Kumrulu’nun son zamanlara kadar en büyük özelliği vakit ezanlarının mikrofonsuz  olarak okunması idi. Ezanı okuyacak müezzin pek de yüksek olmasa da biraz dar olan merdivenleri tırmanarak minareye çıkar ve çıplak sesle ezanı okurdu. Biraz büyüdükten sonra müezzin Kadir Ağabey’in izin vermesi ile minareye çıkıp vakit ezanlarını okumaya başladık. Çok heyecan verici bir olaydı o ezanı okumak. Birkaç arkadaş, adeta birbirimizle yarış ederdik ki Kadir Ağabey’den ezan imtiyazını alabilelim.

Bu yazıyı Şehir ve Kültür dergisi için ilk olarak kaleme aldığımda Kumrulu Mescid yerinde durmaktaydı. Fakat daha sonra aynı yazıyı biraz daha geliştirerek Dünya Bizim için kaleme almaya niyetlendiğimde artık çocukluğumuzun bu çok önemli mescidinin yerinde olmadığını üzülerek beyan etmek durumundayım. Mahalleli için mescidin tamiri diye başlayan süreç tarihi ibadethanemizin yıkılarak yeniden inşasına başlanması safhasına kadar geldi.

Bakalım duvarlarında kumruların yer aldığı mescidimizin yeni hali nasıl olacak?

Kumrulu Mescid’in yan tarafına 70’li yılların başında kız Kur’an kursu yapıldı. Kur’an kursu yapılmadan evvel o aralık açıktı ve dar toprak yoldan aşağıdaki sokağa bağlanırdı. O dar sokakta hatırladığım kadarıyla rahmetli anneannemin de arkadaşı olan Zahide Hanım Teyze’nin tek katlı küçücük bir evi vardı.

Daha sonra Kur’an kursu yapılınca o evler yıkıldı ve aralık kapandı.

Kumrulu Mescid’in yanındaki Çalıkoğlu Apartmanı halen mahallenin büyük apartmanlarından biri olarak varlığını sürdürmekte. Bu bina biz çok küçükken yapılmıştı. Annemlerin anlattığına göre orada eskiden genişçe bir arsa ve arsanın içinde annemin teyzemlerle birlikte Kur’an dersi aldıkları hocaannelerinin evi varmış. Şeflik döneminin ağır şartlarında  korka korka hocaanneye gidip Kur’an dersi aldıklarını annem ve teyzemler bir araya geldiklerinde bizlere anlatırlardı

Birlik Apartmanı, 1970’ler

O ev yıkıldıktan sonra oraya bir marangozhane açılmış ve daha sonra da Çalıkoğlu Apartmanı inşa edilmiş. Çalıkoğlu Apartmanı, Mustakimzade Sokağı’nın bittiği ve Nişanca Caddesi’nin başladığı nokta idi.

Çalıkoğlu’nun yanında Necmiye Hanım Teyze ve kızı Fahire Abla’nın oturduğu iki katlı bir ev vardı. Daha sonra orası yıkılıp yerine şimdiki apartman yapıldı. O evin yanında rahmetli Ahmet Dayı’mın kayınpederi olan rahmetli Şakir Amca ve hanımı Safiye Hanım Teyze’nin oturduğu iki katlı kagir bir ev bulunuyordu.

O evi nedense çok severdim. Basık tavanlı, içinde ahşap bir merdivenin bulunduğu, küçük bir de bahçesi olan şirin bir evdi.

Bizim evin karşısındaki çeşme; yıl 1964-65.

Ve bizim aile evi: Birlik Apartmanı

Şakir Amcaların evinin yanında bizim ailecek oturduğumuz Birlik Apartmanı bulunuyor. Bizim ev 1960’ın başında o zamanın deyimiyle kendisine Salih Kalfa diye hitap edilen ve bir nevi inşaatçılık yapan dedem tarafından yapılmış. Daha evvel orada iki katlı ahşap bir ev varmış ve rahmetli Salih dedem, anneannem, annem ve kardeşleriyle o evde ikamet ederlermiş.

Yeni yapılmış haliyle Birlik Apartmanı’nda biz, teyzemler, dayımlar ve dedemler ayrı ayrı katlarda otururduk. Uzun bir süre bodrum katı hariç, aile dışında evde yabancı bir kimse oturmadı. Daha sonra bizim çekirdek ailenin nüfusu artınca babam en üste bir kat attı. Biz oraya taşındık ve giriş katı ben evleninceye kadar kiraya verdik. Ben o giriş katta evlendim ve yaklaşık 13 yıl o evde oturduk. Bizden sonra rahmetli babamlar o kata geçtiler.

Rahmetli dedem… 

Şu an Birlik Apartmanı hâlâ o eski iç yapısıyla mevcudiyetini sürdürüyor. Eski neslin büyük bölümü rahmetli oldu. Onların yerini bazı katlarda çocukları ve torunları aldı.

Kumrulu Mescid’in karşı tarafı

Şimdi bir de yolun karşı tarafına bir bakalım.

Kumrulu Mescid’in karşı tarafında, Mustakimzade Sokak’ın Serin Sokak’la buluştuğu yerin hemen başında iki katlı bir ev, yanında da Marangoz Özcan Ağabeylerin evi vardı. Özcan Ağabey, mahallemizin usta bir marangozu idi. Beş vakit namazını Kumrulu Mescit’te adeta ezberlediğimiz, ilk safın sol tarafında kılardı. Yeni evlendiğim zaman benim çizimime göre özel olarak yaptığı kütüphaneyi hâlâ büyük bir zevkle kullanırım. Yaklaşık 30 küsur yıl geçmesine rağmen en ufak bir deformasyona uğramayan, hem estetik hem de sağlam bir sanat eseri.

Sokakta köşenin yanında, altında rahmetli Bakkal Yusuf Kalyoncu Ağabey’in dükkânının olduğu bir ev ve onun yanında da demirden bir bahçe kapısı olan otobüs ve minibüs garajı bulunuyordu. Daha sonra o garajın yerine bugünkü kocaman İstifoğlu Apartmanı ve yanındaki daha dar yüzlü ev yapıldı. İlk gençlik yıllarımızda İstifoğlu’nda birçok arkadaşımız otururdu ve arka bahçesinde minyatür kale maç yapardık.

Tabii İstifoğlu’nun girişinde müteahhit Ethem İstif’in bürosu da (ki bugün onun yerinde Eczacı Fatih Güner Bey’in işlettiği Kumrulu Eczanesi yer alıyor) bizim kış günlerinde vaktimizin en çok geçtiği yerlerden biri idi. Ethem Bey’in yeğeni Burhan Ağabey o büroda durur ve bizleri güler yüzü ve ikramları ile orada ağırlardı. Dondurmacı Halid Bekiroğlu, ağabeyi Rahmetli Hamza, kadim dostum Halid Köseoğlu, Rahmetli Hüseyin DoğanHalil, Ahmet  ve daha bir çok isim o büroda soğuk kış günlerinde çokça vakit geçirmişizdir

Bakkal Yusuf Ağabey ve beraber çalıştıkları kardeşi Mehmet Ağabey, daha sonra dükkânlarını İstifoğlu’nun yanındaki evin altına taşıdılar. O bakkal dükkânının önü ve yolun yapıldığı sırada kesilen büyük ağacın altı, güzel havalarda mahalle gençlerinin toplaştığı bir mekândı.

O devirlerde İstanbul’da henüz büyük marketler ve AVM’ler açılmamıştı. Mahalle bakkalları çok önemli fonksiyonlar görürlerdi. Bakkal Yusuf’un en önemli özelliği ise veresiyeci bakkal olmasıydı. Yusuf Ağabey’in eskiden öğrencilerin Matematik derslerinde kullandıkları türde sarı kağıtlı bir defteri vardı ve hesapları buraya yazardı. Genelde memur ve maaşlı komşular bu bakkaldan alışveriş ederlerdi.Yusuf Ağabey’in dükkânının yanında Çarşamba Sokak ve sokağın diğer yanında iki katlı teneke kaplamalı bir ev bulunurdu. Ben ilkokulu Çarşamba’da annemin de okumuş olduğu eski adıyla 60’ıncı İlkokul, bugünkü

ismiyle Muallim Yahya Efendi İlkokulu’nda okudum. Her sabah Bakkal Yusuf’un üst katında oturan arkadaşım Mert’e uğrar, onu evden alır ve beraberce Çarşamba Sokak’tan aşağı iner, Silistre Sokağı’ndan kıvrılarak arka taraftan okulumuza giderdik.

Müteahhit rahmetli Şükrü Bey’le aramızdaki nahoş olay

Teneke kaplı evden söz açılınca çocukluğumda beni derinden etkileyen bir olayı nakletmeden geçemeyeceğim. Teneke kaplı tabir ettiğim evin yıkılması ve yerine yeni bir binanın yapılması gündeme gelmişti. O inşaatı sonradan rahmetli olan Şükrü Bey isminde uzun boylu ve yapılı bir Karadenizli müteahhit yapıyordu. İnşaat yapıldığı sırada kumlar ve tahtalar sokağın başına saçılıyor, biz çocuklar geçip giderken veya sokakta oynarken tabiidir ki bu inşaat malzemeleri ile belli bir ünsiyet kuruyorduk. Yine sokakta oynadığımız ve kumlara yakın bulunduğumuz bir gün, arkadaşların birdenbire kaçıştığını görüp pek mana verememiştim. Meğer benim arkamdan büyük bir hışımla Şükrü Bey geliyormuş. Hepsi kaçınca ben bir arkama baktım ki Şükrü Bey dibimde. Beni tuttuğu gibi bir salladı ve yanılmıyorsam bir tane de tokat attı. Çok bozulmuştum. Halbuki ne genelde ne özelde hiç birimizin o kumların dağılmasında bir kusuru yoktu ama herkes kaçmış, sopayı ben yemiştim.

Tabii bir yandan adama bağırarak bir yandan ağlayarak eve gittim.

Rahmetli Salih dedem…

Eve girer girmez baktım ki rahmetli Salih Dedem sesimi duymuş ve aşağıya inmişti. Ne olduğunu sordu ve çok hiddetlendi. Apar topar kapının önüne çıkıp Şükrü Bey’in karşısına dikildi. Aralarında büyük bir cesamet farkı olmasına rağmen kahraman dedeciğim Şükrü Bey’e bağırıp çağırıyor, ‘Sen benim torunumu nasıl döversin’ diyordu. Bir ara Şükrü beyin ‘bak amca, yaşlı başlı adamsın benim canımı sıkma’ dediğini duydum. Dedem bir adım geri atmadan ‘bana bak, beni genç zannet ve ne yapabileceksen yap bakalım’ deyip diklendiğini gördüm.

Neyse mahallenin sakinleri araya girdiler. Dedeciğimi sakinleştirdiler, olay geçiştirildi. Rahmetli dedem genelde yumuşak gibi görünmekle birlikte ani parlayan ve kızdığı zaman önünde zor durulacak türde sert bir Rumeliliydi. “Evladım bak bizim Arnavutlar bir pire için yorgan yakar, onları hiç kızdırmamak lazım” derdi.

Mahallemizi anlatmaya devam edelim…

Kaybolan komşuluk ilişkileri

Teneke kaplı evin yanında kadim dostumuz Göktürk ve rahmetli Bozkurt İnan’ın anneanneleri rahmetli Hacer Hanım Teyze’nin iki katlı evi vardı. Hacer Hanım Teyze, annesi ve kızları ile o evin girişinde otururdu. Yanlış hatırlamıyorsam evin üst katlarını da kiraya verirlerdi. Hacer Hanım Teyze ve annesi ile anneannemler akrabadan ileri bir ilişkiye sahip idiler. Tabii kızları da annem ve teyzemlerin kadim dostları idiler.

Göktürk’lerin babası Reşat İnan Amca beni her gördüğünde tüm aile fertlerini sorar ve “bak Erhan, senin deden Salih Amca var ya, benim adıma yıllar evvel kayınvalidemden hanımımı o istemişti. O benim manevi baba gibi idi” der. Şimdi bu komşuluk ilişkilerinin ne kadarını şehir hayatı içinde görebiliyoruz, etrafımıza bir bakıp cevaplamamız gerek sanırım.

O evin yanında yine iki katlı dışarıdan merdivenli bir ev olan Doktor Halil Amcaların evi vardı. Bütün bu komşular birbirlerini çok iyi tanırlardı. Lise yıllarımda 12 Eylül öncesinin o nazik ortamında akşamları eve geç geldiğim zamanlar genellikle annemi bizim evin penceresinde beni bekler halde bulurdum. Fakat ilginç olan karşı komşumuz Halil Amca’nın hanımı rahmetli Nimet Hanım Teyze de genellikle benim gelişimi camda bekler ve uzaktan beni görünce anneme müjdeyi verirdi.

Halil Amcaların evinin yanında şu an altında Burpa Market’in olduğu bina eskiden bir marangozhane idi. Marangoz Mehmet Boztepe Amca tipik bir mahalle esnafının ötesinde gayet ciddi duruşlu, ağır bir hali olan çok efendi bir sanatkârdı. Marangozun önünde bir boşluk bulunur ve pazar günleri dükkân kapalı olduğunda orada küçük oyunlar oynardık. Tabii o mekânın önündeki çeşme de mahallenin önemli aksesuarlarından biri idi. Annemlerin anlattığına göre marangozhaneden evvel orada bir kömürcü varmış ki biz ona yetişemedik.

Bizim evden baktığımızda Mehmet Amca’nın tabelasını farklı bir ses tonu ile okuma temrinleri yapmamız bizim apartmandaki çocukların ilginç bir eğlencesiydi: ‘Emel Doğrama Mobilya İşleri Mehmet Boztepe 10’

Marangozhanenin yanında Sahibe Hanım’ın iki katlı evi vardı. Bizimkiler ahşap evi almadan anlatıldığında göre İkinci Dünya Savaşı yıllarında o evde otururlarmış. Sonra rahmetli Salih Dedem o evi satıp karşısındaki ahşap evi almış ve oraya geçmişler.

Rahmetli Ahmet Dayım ve annemin anlattığına göre mübadele yıllarından evvel dedemin babası Ömer Efendi artık Selanik’te oturamayacakları belli olunca Fatih’e göç etmeye niyetlenmişler ve ilk olarak Fırın Sokağı’nın aşağısındaki Cemali Sokak’ta bir ev alıp oraya yerleşmişler.

Daha sonraları bir dönem fırının karşısındaki Bakkalzade Sokak’ta bir başka eve geçmişler. Oradan şu an Yavuz Selim’deki kamu sağlığı merkezinin arkasına bir eve gelmişler. En sonunda da bugünkü Nişanca caddesine…

Ispanakçı Sokak

Sahibe Hanım’ın evinden sonra Ispanakçı Sokağı’nın girişi başlıyor. O sokağın içine girince ilk olarak sağ tarafta bir duvar vardı ki sokak maçlarında kale olarak kullandığımız bir yerdi. Bugünkü kadar araba geçişi olmadığından o sokakta biz erkekler rahatlıkla minyatür kale maç yaparken mahallenin kızları da ip atlar veya mendil kapmaca oynarlardı. Şimdi o sokaklarda bunları hayal etmek bile mümkün değil.

Daha sonra Şeref Nur Hanım Teyzelerin evi başlardı. O evde ben daha dünyada yokken bir dönem en büyük amcamların oturduğu söylenir.

Sokağın karşı tarafında, köşesinde evin reisinin bir saatçi dükkanı olduğu için “saatçilerin evi” diye bilinen büyük bir evi hatırlıyorum; dışı yeşil mozaik kaplı bir ev. Eski dönemlerde evlerin dış cephelerinde mozaik kaplanması herhalde moda idi ki çoğunun dış görünüşünden bunu anlamak mümkün. Daha sonra o yeşil mozaikli evin yerine yine büyük bir bina yapıldı. Annemlerin anlattığına göre ilk olarak orada iki katlı bir ev varmış.

Saatçilerin yanında hâlâ eski halinde duran rahmetli Yusuf Amca ve Sıdıka Hanım Teyzelerin evi vardı. Mahallenin en eski evleri herhalde bizim ev ile bu Yusuf Amcaların evi sanırım. Onların yanında bizim hanımın halası Mürüvvet Hala’nın oturduğu tek katlı bir ev bulunurdu.

Penceresi insanların beline gelen yükseklikte olan ve içeride oturanların cama çıktıkları anda sokakla haşır neşir olabilecekleri küçük şirin bir ev. Arkada da güzel bir bahçe.

Bir defterin izinde uzaklardaki akrabalarımıza ulaştık

O ev rahmetli kayınpederlerin de ilk olarak rahmetli baba ve anneleri ile beraber oturdukları evmiş. Debreli Feyzullah BeyMahmude Hanım ve çocukları bu evde otururlarmış. Debreli Feyzullah Bey’in şu an Arnavutluk sınırları içinde bulunan Osmanlı’nın büyük Debre’sinin bir parçası Peşkopi denen yerden İstanbul’a hicret etmiş olduklarını sanıyoruz. Bunun delili de onların üçüncü kuşak kuzenlerinin izini Peşkopi’de bulmamız. Feyzullah Bey memleketinde saraç işi yaparmış ve İstanbul’a ilk geldiklerinde bugün Saraçhanebaşı olarak adlandırılan, saraçların bulunduğu yerde bir dükkan açmış ve sanatını icra etmeye başlamış. Muhtemelen erken vefat etmiş ki biz onunla ilgili bu bilgileri çok seneler sonra aile albümlerini karıştırırken rastladığımız bazı yazılardan hareketle elde edebildik. Rahmetli kayınpeder pek anlatmazdı ama onun ağabeyi Abdullah Saraç Amca aile ilişkilerini sürdürmeye daha meraklıydı ve bizim de ilgili olduğumuzu hissedince görüştüğümüzde bize bazı şeyler naklederdi. Bir de onun her şeyi not ettiği bir defteri vardı. Yıllar sonra o defteri tekrar bulduk ve bunun üzerinden yürüyerek Peşkopi’deki akrabalara ulaşabildik.

Bizim aile ve hanımımın ailesi çok eskilerden mahalle komşusu ve yaş durumlarına göre birbirleri ile mahalle arkadaşı imişler. Rahmetli anneannem, hanımın babaannesi ile yakın arkadaşmış. Birbirlerine sabahları özel olarak kahve içmeye giderlermiş. Rahmetli anneannemde de Saraybosna doğumlu, sahip olduğu tüm özellikleri ile tipik bir Rumeli hanımıydı.

Çat kapı ziyaretler azalıyor

Eski dönemlerde yaşça daha büyük olan hanımların birbirlerine sabah kahvelerine gitme gibi bir adetleri vardı. Ben de rahmetli anneanne ve babaannemin bu alışkanlıklarını hatırlarım. Benim annemlerin zamanında bu adet yavaş yavaş ortadan kalktı. Niye diye düşündüğümde mahallede birbirlerine çat kapı gidebilecekleri insan sayısının azaldığı aklıma geliyor. Mahalleler daha bir kozmopolit yapıya büründüler.

Rahmetli Ahmet Dayım da mahallenin bilinen ismiyle kayınpederim Polis Cevat ile çocukluk arkadaşı idiler. Bir araya geldiklerinde kendi dönemlerindeki mahalleleri ile ilgili anlattıkları, bizim için çok ilginç bilgileri ifade eden şeyler olurdu.

Rahmetli kayınpeder, bahsettiğim arsanın yanı başında memuriyette kat ettiği gelişme ile birlikte yavaş yavaş bugünkü haline getirdiği evi yapmaya başlamış. Rahmetli, nerdeyse bir ömür o evi inşa etmeye çalıştı. Memur maaşı ile yıllar süren emeklerle, katları birkaç sene ara ile üst üste koyarak, o evi inşa etti. Nur içinde yatsın.

O evin yanında da yine kayınpederin diğer kardeşi olan İkbal Halaların evi bulunurdu. Bugün o aileden bir tek Süleyman Bayo Ağabey’in kaldığı o ev bir dönem hepsinin beraberce oturdukları bir aile evi konumundaydı. İkbal Hala’nın damatları da camianın bilinen kişileridir. Biri rahmetli olan Bahaeddin Özkişi ki vefatından yıllar sonra bile eserleri okunan ve üzerinde derinlemesine konuşulan bir kişidir. Diğer damat Süleyman Zeki Bağlan ise imam hatip nesline tarihi sevdiren hocalardan biri olarak bilinir.

Bu hızla devam edersek sokağın aşağısına kadar tek tek sayabilirim ama bu kadarla iktifa edip Nişanca Caddesi üzerindeki turumuza dönebiliriz.

Yeniden Nişanca Caddesi üzerindeyiz

Bizim evin yanında Bulgaristan muhaciri Terzi Mehmet Amcaların evi vardı. Onun yanında yine küçüklüğümüzde yapılan Baran Apartmanı. Baran Apartmanı’nda geçen yıllarda rahmet-i Rahman’a kavuşan sevgili arkadaşım Hüseyin Doğanlar otururdu. Ağabeyi rahmetli Hasan Doğan da (bir dönem Futbol Federasyonu başkanlığı yapmıştı) mahallemizin örnek efendi ağabeylerindendi.

(Rahmetli Hüseyin Doğan)

Baran Apartmanı’nın altında küçüklüğümüzde mahallemizin diğer bir bakkalı olan Adil Ağabey’in dükkânı vardı. Yanında bir tuhafiyeci ve köşede bir başka dükkân. Bina altında dükkân olunca yıllar içinde türlü türlü esnaflar gelip gidiyor. Benim bu çektiğim fotoğraf biraz 70’li yılların fotoğrafı. Aradan o kadar sene geçmesine rağmen neden ilk aklıma o kesit geliyor, bunun üzerinde başka bir vesile ile eğilmek gerekir sanırım.

Karşı tarafta bugün kocaman bir markete dönüşen mekânda o zaman mahallenin diğer bir kahvehanesi daha bulunuyordu. Burası biraz daha gençlerin buluştuğu bir mekândı. Mahalle bitirimleri burada bolca vakit geçirirler ve arada bir gürültülü kavgalar olurdu.

Kahvenin yanındaki evin altında bir marangoz daha vardı ve onun yanındaki ev de hatırladığım kadarıyla Köktürk Apartmanı idi.

Bu ismi niye iyi hatırlıyorum?

Mahallemizin ilk hanım eczacısı Süheyla Abla okulu bitirdiğinde orada eczane açmıştı da ondan. Bizi güler yüzü ile karşılar, ailedekilerin hatırlarını sorardı. Hatırladığım kadarıyla genç yaşta rahatsızlandı ve vefat etti. Allah rahmet eylesin.

Eczanenin yanındaki fırın ben bildim bileli fırındır. Son dönemlerde sahiplerinin değiştiği o fırının sahibi iki kardeşti hatırladığım kadarıyla. Birisinin ismi de Sabri idi. Daha sonra edindiğim bilgilere göre bahsettiğim Nişanca Fırını’nın daha eski sahipleri bizim hanımın rahmetli halasının kayınpederi Süleyman Şevki Bayo imiş. Onlardan sonra ailenin dışında başkalarına devretmişler.

Cami, mezarlık, çeşme ve ıhlamur ağaçları 

Fırından sonra bir sokak girişi geliyor ki adını fırından alan Fırın Sokak. Daha ileride şu an yıkıntı halinde duran güzel bir ahşap ev ve altında o zamanlar akan bir çeşme. Çeşmeli ahşap evin yanında da Keskin Dede Mezarlığı. Mahalleli o mezarlığın önünden geçerken her daim ölümü hatırlıyor. Ben de oradan geçerken mezarlıkta yatanlar için birer Fatiha okuyup kısa da olsa akıbetimi gözümün önüne getiririm. “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanacaklardır” sözünü hatırlarım.

Ahşap evin ve mezarlığın karşısında Nişancı Mehmet Paşa Camii yer alıyor.

Görüldüğü üzere, cami, çeşme, mezarlık, eski Osmanlı mahallelerinde birbirlerini tamamlayan bir üçlü. Caminin bahçesinde de güzel kokularıyla ıhlamur ağaçları.

Yani hayat ve memat bir arada ve iç içe…

Biz çocukken bu caminin imamı rahmetli Ahmet Hoca idi ve uzun bir süre orada imamlık yaptı. Bir de o camide Sezai Ağabey adında bir müezzin vardı ki sesi ve okuyuşu çok özeldi. Sezai Ağabey, mikrofonu sonuna kadar açar ve sesi neredeyse Yavuz Selim Caddesi’ne kadar ulaşırdı. Özellikle sabah namazlarında gayet uzun okurdu ve sanki tüm mahalleyi namaza kaldırmaya çalışırdı.

Hafız Osman Şahin

Ahmet Hoca’dan sonra birkaç imam daha geldi geçti. Hatta 1988-90 yılları arasında, halen Mushafları İnceleme Kurulu Başkanlığı yapan Hafız Osman Şahin Hoca da imam-hatiplik yapmıştı. Şu an cemaat tarafından çok sevilen Abdullah Hoca imamlık yapıyor. Müezzin de Ebubekir Hoca ki yakinen şahit olduğum üzere mahallelinin yoksulunu, dulunu, yetimini, muhtacını iyi takip eden ve onları imkânı nisbetinde gözeten bir kişi. Allah bu gibi din görevlilerimizin sayılarını arttırsın.

Sakalara yetiştim

Küçüklüğümden aklımda kaldığı kadarıyla, mahallede evlere ve başka sokaklara su taşıyan bazı sakalar, caminin karşısındaki o çeşmeden tenekelere su doldurur ve merkep üstünde o suları taşırlardı. Şimdiki çocuklar ve gençler sakalık denen mesleği ancak ‘google’a bakarak öğrenebilirler

Fırının karşı tarafında mahallenin bir diğer bakkalı Akif Ağabey’in dükkânı vardı. Akif Ağabey daha sonra işi tüpçülüğe çevirmişti. İstanbul’a henüz doğalgaz gelmediği devrelerde tüpçülük önemli bir meslekti. Yemekler tüple pişer, banyoda sular tüple ısınırdı. Bazı evlerde genel ısınma için de tüplü sobalar kullanıldığı olurdu. Tüp bitti mi evde hayat adeta dururdu. Her evin tüp markası farklıydı ve mahallelerde farklı markalara göre tüpçüler yer alırdı. Bazıları ise daha modern olur ve sistemli çalışırdı. Akif Abi kalender bir adamdı ve zaman mekan tanımaz, ne zaman tüp bitse anında koşar gelir ve insanların işini hallederdi.

Akif ağabeyden sonra orada uzun bir süre Nişanca Camii’nin önceki müezzini Osman Efendi güzel bir erkek giyim mağazası açtı. Şimdi ise o mekanda şık bir şarküteri yer alıyor.

Fırının karşı tarafındaki evlerden birinin altında ise uzun bir dönem bir berberin varlığını hatırlıyorum. Berberin camında da “Beyceğiz Mahallesi Muhtarlığı” yazardı. Eski dönem berberlerinin büyük bölümü mahallenin çocuklarının sünnetlerini de yaparlardı. Bu berber de bu tarz on parmağında on maharet olan bir kişi idi. Biz Kocadede Mahallesi’ne bağlı olduğumuz için orası ile hiç ilişkim olmamıştı ama demek ki oradaki berber olan bu zat aynı zamanda komşu mahallenin muhtarı idi. Beyceğiz Mahallesi Muhtarlığı’nı daha sonraları Nurettin Tekkesi’nin yakınlarındaki bir sokağın içine taşıdılar.

Sokak ve mahalle isimlerinin değişmesi

Fatih Belediyemizin 2000’li yıllardaki önemli bir icraatıyla semtimizdeki birçok mahalle birleştirildi ve tabii bu tarihi mahallelerin bazıları ortadan kalktı. Bunlardan biri de bizim yıllarca bağlı olduğumuz Kocadede Mahallesi idi; o da ortadan kaldırıldı ve bizim mahallemizin ismi yıllar sonra Atikali Mahallesi oldu.

Mahallelerin ortadan kaldırılması sürecinde bizim aile iki sefer darbe yedi. Biri Kocadede Mahallesi’nin Atikali Mahallesi’ne dönüşümü, diğeri de babamların yıllarca oturdukları ve nüfus kağıtlarımızda 2000’li yıllara kadar “mahallesi” hanesinin karşısında yazan Çırçır semtindeki Sinanağa Mahallesi’nin ortadan kalkması. Sinanağa Mahallesi de Zeyrek Mahallesi oluverdi. Tabii bu süreçte bizler sürekli nüfus kağıtlarımızı yenilettik.

Şimdilik son eklemeler

Mahallemizle ilgili son nakledeceğim husus bizim evin arka tarafıyla ilgili birkaç bilgi. Eskiden aile evimiz Birlik Apartmanı’nın arkası geniş bir arsa idi. Evden arkaya baktığımızda bu geniş arsa bize büyük bir ferahlık verirdi. Geniş bir boşluk, ilerde üç tane uzun ağaç, boşluğun kenar taraflarında birkaç küçük tek katlı ev. Tabii İstanbul’da yaşadığımızdan hiçbir yerin ilanihaye boş kalamayacağı mukadder. 70’li yılların başlarında oraya da sıra sıra evler yapıldı, evlerin önüne bir sokak açıldı ve o sokak Fatih Caddesi adıyla Fatih Camii’ne kadar uzayan genişçe bir yolun başı haline geldi.

Bu bölgedeki son bilgi de şu: Evimizin arka tarafındaki arsanın en ucunda genişçe bir boşluk vardı. O boşluk uzunca bir süre otopark olarak işletilmişti. Daha sonra oranın -şu an asılı tabelaya göre söylersek- eskiden Keskindede Mescidi olduğu ortaya çıktı. Şu an korumaya alındı. İnşallah oradaki o eski mescid bir gün yeniden ihya edilecek

.

Bahse konu olan yerde Vakıflar tarafından Keskindede Mescidi olarak tabela asılmış olsa da Müfit Yüksel‘in elde ettiği belgelere göre orasının Bakkalzade Mehmet Çelebi Mescidi olduğu da ifade ediliyor. Müfit Yüksel’in ortaya koyduğu belgelerden sonra tabelanın ne zaman değişeceğini hâlâ merak etmekteyim.

İhya edilmek üzere icraata başlanan mescidin karşısındaki duvara dikkatlice bakıldığında orada eskiden var olan bir çeşmenin de izleri görülüyor.

Fatih’te çocukluğumuzun geçtiği bölgede yaptığımız bu kısa gezintiyi o zamanlardan kalan resimlerle zenginleştirmeyi ne kadar isterdim. Fakat o devirlerde fotoğraf çekmek bu kadar yaygın olmadığından sadece bu gelişmeyi kelimelerle ifade edip tarihe bir küçücük not düşmek istedim. Kim bilir belki bir gün bu yazdıklarımı, temin edebileceğimiz tarihi resimlerle zenginleştirme imkânı bulabiliriz.

Anlatmaya çalıştığım bu bölgede rahmet-i Rahmana kavuşan tüm komşularımıza birer Fatiha okuyarak bitirmeyi arzu ediyorum. Sizler de iştirak ederseniz sevinirim…

Dünya Bizim, 17.08.2017

Eğitimde tarihsel bakışın önemi

Yıllar önce, Amerikan vatandaşı olan ve İngiltere’de ikamet eden Mustafa adlı bir Müslüman arkadaş ile tanışmıştım. Büyük oğlumun da arkadaşı olan bu kardeşimiz sonradan ihtida etmiş ve hem akademik anlamda hem de şahsi gayretleri ile kendini yetiştirmeye çalışıyordu ( halen de izlediğim kadariyle bu çalışmalarına devam ediyor.) Yanılmıyorsam 4 yıl kadar evvel bir ara İstanbul’a gelmiş ve bizim evde misafirimiz olmuştu. Mustafa’nın ana ilgi alanı İslami eğitimde müfredat konusu idi. Çeşitli ülkelerde ve topluluklarda farklı müfredat tipleri üzerinde araştırmalar yapıyordu.

Bizde kaldığı günlerde bana “Erhan bey sizin Türkiye’deki İslami eğitim çalışmalarında istifade etmeniz için çok önemli bir eğitim aracınız var, bunu eğitim müfredatlarınızda ne kadar değerlendiriyorsunuz bilmiyorum” demişti.

Nedir diye sorduğumda ‘tarih’ demişti. Sizin, eğitimi ile ilgilendiğiniz çocuklara, dinimizi anlatmada kullanabileceğiniz çok değerli bir tarihi mirasınız var. Buradan seçeceğiniz şahsiyetler ve olaylarla ilgili örneklerle İslami değerleri anlatabilmede çok önemli bir mesafe alabilirsiniz. Biz gerek Amerika’da gerekse de İngiltere’de yapmayı düşündüğümüz eğitim çalışmalarında bu tür bir değere maalesef sahip değiliz.

O zaman elimizde bulunan bu değerin dışarıdan bakan bir göz tarafından ne kadar kıymetli olduğunu düşünmüş ve acaba biz bunun değerini Mustafa’nın tesbit ettiği oranda bilebiliyor muyuz diye kendi kendime sormuştum.

Yıllarca süren eğitimle ilgili çalışmalarımız içinde uygulamaya çalıştığımız gibi tarihi değerlerimizin ve bu birikim içinde yer alan güzel örneklerin sıhhatli bir ayıklama ile birlikte önemli olduğu konusunda bizim de Mustafa kardeş ile hemfikir olduğumuzu görmekten memnuniyet duyduğumu belirtmek isterim. Esasında bu birikim o kadar değerli ki ondan en iyi şekilde istifade edebilmek için yapılacak tüm gayretlere değer diye de düşünmekteyim.

Tarihten ibret alabilmenin en güzel yollarından biri özellikle büyük bir bölümü bizim bulunduğumuz Orta Doğu diye tarif edilen bölgede cereyan eden Peygamberler Tarihi. Her peygamberin genel tebliğ vazifesi dışında neredeyse ayrı bir özel görevi, öne çıkan bir yönü bulunuyor. Davet şekli, davetine muhatap olan kesimlerle ilişkileri, çektikleri zorluklar v.s hepsi ciddi anlamda ibret alınacak olaylar.

Son Peygamber Hz Peygamber ( as)’ın hayatı, sözleri, davranışları diğer peygamberlere göre daha sağlam ve detaylı bir  şekilde tesbit edilip bizlere kadar nakledildiği için uygulamaya daha uygun bir değer ifade ediyor.

Sahabe-i kiramın davranışları da keza aynı şekilde bizim için önemli işaret taşları hükmünde.

Asr-ı saadetten sonra emanetin bizlere kadar geldiği zaman dilimine kadar bulunduğumuz topraklar üzerinde çok önemli tecrübeler yaşanmış. İkbal dönemleri olmuş, zeval dönemleri olmuş. Bazen varlıkla, bazen de yoklukla imtihan edilen atalarımız olmuş. Doğudan ve batıdan gelen silahlı saldırılara muhatap olmuşlar. Bu saldırılar silahla olduğu gibi bir çok kereler de fikir ve inanç hayatı ile ilgili olmuş.

Eski Yunan, daha sonraları aydınlanma düşüncesi, son dönemlerde pozitivizm, liberalizm, modernizm, kapitalizm, Marksizm, post modernizm v.s bir çok düşünce akımı farklı dönemlerde İslam dünyasını bir şekilde etkilemişler. O dönemin alimleri, düşünürleri ve fikir adamları bunlara karşı çeşitli fikirler ileri sürmüşler. Kendi kaynaklarını taramışlar, akıl yürütmüşler, metodolojiler geliştirmişler. İşte tüm bu saydıklarımız bizler için çok kıymetli birikimler.

Bunların peşine düşüp araştırmak, bulunduğumuz dönemlerdeki meselelerle mukayeseler yapmak da bizim sorumluluğumuz. Hem kendimizi hem de çocuklarımızı ve gençlerimizı bu mücadelelerle muhatap kılmak, hatıratları okumak, okunmasını tavsiye etmek, fikri tartışmaları takip etmek, kullandıkları kaynakları araştırmak, tarihten düşünsel manada istifade etmenin en önemli yollarından olarak zikredilebilir.

Akşamları saat 01.00 sularında Dünya Bülteni’nde yayınladığımız tarihte bugün sayfasını her okuduğumuzda tarihi süreçte ne kadar ibretli hadisenin cereyan ettiğini bir defa daha teyit etme imkanı bulabiliyoruz. Hakikaten tarihimiz birbirinden önemli ibretli olay, değerli insan, hareket, buluş ve bazen de tersinden bakılarak ibret alacağımız olaylarla, fikirlerle ve cereyanlarla dolu.

Burada bir hususun daha altını çizmenin yararlı olduğunu zikretmemiz gerekir. Sadece tarihe saplanmak, bugünün içinde devamlı tarihi yaşamak da sonuçları itibariyle bazı mahzurları bünyesinde barındıran bir husus. Her olayı kendi zaman dilimi içinde ve kendi şartları ile değerlendirebilmek önemli. Onları olduğu gibi bugüne aktarmak, her durum ve şartta iyi örnekler bile olsa hiçbir süzgeçten ve fikir mülahazadan geçirmeden günümüzdeki olayları değerlendirmek için kullanmak insanı bazen sıkıntıya sokabilir.

Tarih değerlidir fakat her şeyde olduğu gibi günümüzde istifade edebilmek için muhakkak yeniden bir değerlendirmeye ihtiyaç duyar. Tarihte yaşamış kişiler bizler için örnek alma açısından önemlidir fakat onların hepsi kendi yaşadıkları zaman dilimi içinde kendi imtihanlarını yaşamış ve dünyaya veda etmişlerdir. Bu insanların sınavları bazen bir diğerine benzese de hiçbir zaman birbirleri ile aynı değildir. Dolayısıyla asıl önemli olan, örnekler üzerinde fikir yürüterek onlardan ibret alabilmektir

Siyasi, sosyal ve ekonomik olayları yorumlarken onlara daima tarihle bağlantılı bir gözle bakmak, geçmişte buna benzer ne tür olaylar olmuş, o dönemdeki insanlar bu olayları nasıl değerlendirmiş diye araştırmak ve bugün için bir karar verilecekse bu tarihi malzemeyi bir değer olarak kullanmak yararlı bir davranış türü. Bu konunun önemini hem kendimize hem de bizden sonraki nesillere anlatabilmek bizleri birçok yanlıştan korur kanaatini taşımaktayız.

Tabii bunun için de okumak, doğru kaynakları kullanarak araştırmalar yapmak ve doğru bilgilerle mücehhez olmak gerekir. Okumadan ve araştırmadan sathi bilgilerle varılacak kararların sıhhati de tartışmalı olacaktır.

Eğitimde, yayın hayatında ve düşünce alanında tarihle bağlantılı olmak bizlere farklı ufuklar açar. Tabii sadece geçmişe takılmak, geçmişte yapılanlara öykünerek bugünkü gerçekleri ıskalamak, geçmişte yaşamış örnek kişileri bir tabu olarak görüp onları müsbet manada aşmak için uğraşmamak ise tarihin ve geçmiş birikimlerin yanlış değerlendirilmesi açısından hem kişisel hem de toplumsal manada zararlı bir tutumdur. Bu tür yanlışlardan da kaçmaya çalışmak gerekir.

Tarihi birikim, esasında çok önemli bir değer olmakla birlikte yine bu  birikim içinde yanlış anlamalar, yanlış uygulamalar, hurafeler ve bazen sapmaların da bulunduğu bir gerçek olarak önümüzde durmakta.. Onların da her zaman kolaylıkla ayıklanabildiği söylenemez. Nesiller boyunca devam etmiş ve bugüne kadar gelmiş bu külliyatın da ana kaynaklar ile sürekli mukayese edilmesi ve belli bir süzgeçten geçirilmesi de ayrı bir uğraş alanıdır.

Tarih içinde kısmen de olsa yer bulmuş bu yanlışlık ve sapmalarla uğraşmak istemeyen ve bazen de ondan kurtulmayı arzu eden birçok kişi ve çevrenin bazen bu önemli birikimi ve değeri bir değer değil bir yük olarak gördüğü de vakıadır. Mustafa kardeşin de doğru bir tesbit olarak bir değer olarak gördüğü ve İslami eğitimde önemli bir nokta olarak keşfettiği tarihi birikim, bahsettiğimiz kesimler için sıkıntılı bir birikimdir ki bunlarla ilgili tartışmalar İslam tarihi içinde bolca olmuş ve bugün de çeşitli şekillerde devam etmektedir.

Son olarak, Amerikalı Müslüman kardeşimiz Mustafa’nın ufkumuzu açan sorusu üzerinden başlayan tarihsel bakışın önemi ile ilgili yazımızı noktalarken bu alandaki farklı noktalara dikkat çeken bazı sözlere kısaca değinmekte yarar var: Bir tanesi, ‘Geleneği olmayanın geleceği yoktur’. Bir diğeri,  Mevlana’ya atfedilen ‘Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım’. Üçüncü olarak da, ‘ Eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı’

Bu sözler içinde “geleneği olmayanın geleceği yoktur” sözünü çok sıcak bulduğumuzu belirtmek gerekiyor. Tabii gelenek denince de sahih kaynaklarımızdan meydana gelen ve sapmalardan ayıklanmış bir geleneği kastettiğimiz anlaşılmalı. Mevlana’nın sözüne bakarken de Peygamber Efendimizin ( as) iki günümüzün aynı olmaması ve her günümüzün diğerine göre daha dolu ve yararlı geçmesi gerektiği prensibini anlamalıyız. Dün bitti, düne ibret nazarı ile bakarak bugünün sözünü söylemek lazım. Tabii bugünümüzü bu tarzda yani yeni fikirlerle geçirirsek bugünden yarına kalacak olan şeyler, bit pazarındaki değersiz ürünler değil işinin ehli  bir antikacıdaki nadir eserlerden biri olacaktır diye düşünmekteyiz.

Dünya Bülteni, 11.08.2017