Fatih Çırçır çevresinde zaman içinde bir yolculuk

Çırçır’ın konumu

Fatih ilçesi’nin İstanbul’un en eski yerleşim bölgelerinden biri olduğu herkesin malumudur. Bu yazımızda Fatih ilçesinin sınırları içinde bir semt olan Çırçır’ı merkeze alarak, belli bir dönemdeki insan-mekan ilişkilerini, bazı hatıraları ve yaşanmış olayları nakletmeye çalışacağız.
Çırçır, eski adları ile ifade edersek Haydar, Zeyrek, Unkapanı Cibali ve Gelenbevi ile komşu bir bölge.
Bilmeyeneler için önce bu semte nasıl ulaşılır kısaca onu tarif edelim.
Fatih Camii’ni hareket noktası olarak alırsak, öncelikle cenaze kapısından çıktıktan sonra İtfaiye istikametine doğru yaklaşık 100-150 metre kadar yürümeye başlamanız gerekiyor. Eğimi fazla olmayan yokuşun bitimine doğru eskiden askerlik şubesi, şimdi ise Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’ne ait olan binanın köşesinden sola doğru sapıyorsunuz. Ondan sonra Bozdoğan kemerinin altından geçerek yaklaşık 300-400 metre kadar daha yürüyorsunuz. Vardığınız yer Çırçır semti oluyor. Çırçır’ın merkezinden sağa doğru devam ederseniz ineceğiniz yokuş sizi Zeyrek’ e ve Unkapanı’ndan yukarı çıkan ana yola kadar götürecektir. Bu yol üzerinde biraz sağa doğru giderseniz, restorasyonu yeni bitmiş olan Molla Zeyrek Camii’ni (eski Pantokrator Manastır Kilisesi) ve Belediye tesislerini de görebilmeniz mümkün.

Çırçır eskiden Sinanağa Mahallesi olarak da bilinirdi. Burasının yazıya konu olmasının en önemli sebebi Rahmetli babamların çocukluk ve gençlik dönemlerinde burada oturmuş olmaları ve sonrasında da o semt ile ilişkilerinin bir şekilde devam etmesidir. Bizler orada yaşamamış olsak da, babam ve ailesinin hayatlarının önemli bir kısmı burada geçmişti. Bir sonraki nesil olarak bizlerle en önemli ilgisi de, nüfus kağıtlarımızın mahallesi ibaresinin karşısında Sinanağa yazacak kadar oraya ait olduğumuz bir yer. Fatih Belediyesinin semtlerin isimleri ve sınırları üzerinde yaptığı bir dizi değişiklikten sonra Sinanağa mahallesinin adı Zeyrek olarak değişti. Bu değişiklikten sonra, yukarıda Çırçır’ın komşusu diye zikrettiğim semtlerin şu an hangisi hangi mahalle adları ile anılıyor inanın onu bilemiyorum

Rumeli’den Türkiye’ye göç

Babamın ailesi, Rahmetli dedemlerin Rumeli’deki hayatlarından başlayarak bu semte gelene kadar bayağı hüzünlü bir zaman dilimi geçirmişler:
Rahmetli Osman dedemler ( yani babamın babası) yine Rahmetli babamın anlattığına göre 17 yaşına kadar Selanik’in 40-50 km yakınlarında Kılkış denen bir yerde babaları Topal Ahmet adıyla bilinen büyük dedemin çiftliğinde yaşarlarmış. Ahmet dedenin ölüm tarihini tam olarak bilemiyoruz lakin anlatılan olaylarda adı geçmediği için daha erken bir zamanda vefat ettiğini düşünüyoruz.

Balkan Savaşı patladığında Bulgarlar onların bölgesine doğru gelmeye başladıklarında Rahmetli Osman dedem, kardeşlerini ve annesini de alarak trene binip Selanik’e gelmişler. Gelmişler diye söylüyorum ama daha doğru ifade edersek eşyalarından ne alabildilerse yanlarına alıp onlarla birlikte kaçmışlar.

2012 yılında ( ailece ayrılışımızın yüzüncü yılında) bir seyahat vesilesiyle gidip babamın bahsettiği tren hattını ve gar binasını bulup resimlerini çekmiştim. Bu benim için çok hüzünlü bir seyahatti. Bizim Kilkis diye bildiğimiz yerde şu an Christona diye bir tabela gördüğümde bu hüznüm daha da artmıştı.
Dedemler Selanik’te bir dönem kaldıktan sonra Balkanlardaki hazin geri çekilişimizin bir sonucu olarak anavatana doğru hicret etmişler ve Manisa’ya yerleşmişler. Bu arada mübadele dolayısıyla kendilerine başka bir bölgede verilen yerleri Manisa ile değiştirmek için belli bir uğraş vermişler ve en son orada karar kılmışlar.
Babaannem de Selanik’den bu göç vesilesiyle Türkiye’ye gelen bir ailenin çocuğu. Osman dedemle babaannem Saime hanım Selanik’de iken ailelerin anlaşması ile nişanlanmışlar. Tam o sıralarda göç olayı başladığından nikah Selanik’de kıyılamamış. (Ailenin bir kısmı ise Selanik’te nikah kıyıldı fakat beraber oturmaya Manisa’da başladılar diye de naklediyor)
Babaannemin ailesi Türkiye’de ilk olarak Konya tarafına yerleştirilmiş. Oraya giderken tren yolu üzerinde babaannemi dedemlerin ailesine teslim etmişler. Bu değişim Rahmetli babamın dediğine göre Adapazarı civarında olmuş. Ailesi Konya’ya devam etmiş, babaannem ise müstakbel ailesinin büyükleri ile Manisa’ya gitmiş. Babaannem küçüklüğümüzde bir kere anlatmıştı; Bu yolculuktan yaklaşık bir iki hafta sonra Manisa’da dedemi alıcı gözüyle ilk defa pencereden görmüş. ‘ Eh diyordu baktım eli yüzü düzgün bir adam. Şükrettim.’ Düşünüyorum da ne büyük bir teslimiyyet. Ve ne hazin olaylar.
Daha sonra nihai evlilik töreni Manisa’da olmuş. Babaannemin ailesi de daha sonra Manisa’ya gelmişler. Oradan da İstanbul’a.
Osman dedem Manisa’da diğer kardeşleriyle geçim derdine düşmüş. Fakat bir türlü istediği düzeni tutturamayınca 1933 yılında İstanbul’a gelmeye karar vermiş. Diğer kardeşleri Manisa’da kalmışlar. Adamcağızın hayatında üçüncü hicreti. Rahmetli babam 1930 doğumlu idi. Demek ki o sıralarda 3 yaşındaymış.

İstanbul’da ilk ikamet ve Çırçır’a geliş

Yine babamın anlattığından aklımda kalana göre bir dönem Aksaray’da oturmuşlar. Daha sonra Mercan’da dedemin Manisa’dan arkadaşı olan, Hafız Ali adıyla maruf kuyumculuk ve mühürcülük yapan zenaatkar bir kişinin evine taşınmışlar. Hafız Ali bey aynı zamanda ilmi çalışmalar yapan ve tecvitli Kur’an-ı Kerim hazırlamış bir zat idi ki daha sonra o Kur’an-ı Kerim basıldı. Bu Kur’an-ı Kerimde tüm tecvit uygulamalarını farklı renklerle göstermişti.
Hafız Ali bey bir dönem Kapalıçarşı’da Hacı Hüsnü Uğurlu adıyla kuyumcu dükkanı bulunan Hüsnü beyin de kayınpederi idi. Hüsnü bey, yakın dostlarımız olan ve şu an Kapalıçarşı Dernek Başkanlığı yapan Fatih Kurtulmuş’un dedesi. Fatih Kurtulmuş’un babası Hilmi amca’nın iki erkek kardeşi daha var. Onlardan bir tanesi Prof. Dr. Numan Kurtulmuş beyin babası Rahmetli Doktor Niyazi Kurtulmuş bey. Niyazi Kurtulmuş bey ve ailesi, Rahmetli olan kayınbiraderi Operatör Dr. Asım Taşer bey ve ailesi ile birlikte Çırçır kulübünün üst sokağında bir evde otururlardı. O bina hali hazırda yine aile apartmanı olarak işlev görüyor.
Hatırladığım kadarıyla Dr. Asım bey bizim aile çevresinde bir çok büyüğümüzün ameliyatını yapmıştı. Eski dönemlerde ameliyat kararı daha zor verilirdi fakat Asım bey amca gerekiyor dediğinde onun kararına itibar edilirdi.
Hafız Ali beyin evine dönersek, o ev Mercan Uzunçarşı’da şu an daha çok çanta ve deri mamulleri satılan dükkanların olduğu caddenin ortalarında, içeriye doğru adeta cep gibi uzanan küçük bir sokakta imiş. Babamın tarifine göre bir kere gidip o sokakta detaylı bir gezinti yapmıştım. Eskiden meskun mahal olan bu bölge şimdi tamamen iş yeri durumunda.
Mercan’dan sonra Vefa ve Zeyrek arasında birkaç ev değiştiriyorlar ve son durakları ise Çırçır oluyor Oturdukları ev şu an hala mevcut. Çırçır’da meydandaki kahvehaneden yukarı doğru çıkarken sağa tarafta tek katlı bir ev.

Sonraları o ev satılmış ve Rahmetli babaannemin uzun süre oturduğu yine Fatih’te, Yavuz Selim caddesi üzerinde bir apartman dairesi şekline dönüşmüş. Çocukluğumuzda o ev tüm ailenin önemli bir toplanma yeri idi.

Çırçır semtine nasıl gideriz sorusuna cevap sadedinde ilerlerken bir miktar aile tarihine de değinmiş olduk. Şimdi ileride gerektiği yerlerde tekrar temas etmek üzere bu bahsi biraz tehir edip Çırçır semtine doğru yolumuza devam edelim.
Yukarıda bahsettiğim İtfaiye’den gelirkenki yol üzerinden semte doğru giderken karşınıza önce Çırçır amatör futbol kulübünün binası çıkıyor. Bahçeli bir bina. Biraz derine indiğinizde buranın eski bir medrese olduğunu öğreniyoruz.. Adı Haliliye Medresesi. 1949’dan bu yana Çırçır Spor Kulübü olarak kullanılmakta. 19. yüzyıl medreselerinden birisi olan eser, kullanılma amacı itibariyle de maalesef medrese özelliğini kaybetmiş durumda.

Bu binanın hemen yanı başında da Şeyh Süleyman Mescidi var. Yakın zamanda onarım gören bu Mescid 15. yüzyılın sonunda tekkeye; 18. yüzyılın ikinci yarısında camiye çevrilen bir yapı, Hellenistik ve Roma dönemlerinin nekropol sahasında yer almakta.
Çeşitli kaynaklarda bu binanın ilk olarak 4 veya 5’nci yüzyıllarda mezarlık olarak inşa edildiği belirtiliyor.
Haliliye Medresesi şimdiki adıyla Çırçır Kulübünün hemen karşısında şu an onarım görmüş olan Hacı Eyyübzade Şükrü Bey Çeşmesi bulunuyor ki çok nefis bir eser.

Rahmetli Babamın çevresi

Babamların yetişme çağlarında bu konulardaki hassasiyet fazla olmadığından Haliliye Medresesini o dönem çok önem verdikleri Çırçırspor için vakıflardan uzun dönemli olarak futbol kulübü için tahsis ettiriyorlar. O harap binayı elden geldiğince onarıp kulüp lokali olarak kullanmaya başlıyorlar
Rahmetli babam gençliğinde İstanbul’un bilinen futbolcularından birisi imiş. Takımın da yıllarca kaptanlığını yapmış. Hatta daha sonraki yıllarda ben küçükken ( tahminen ilkokul çağlarımda) bu kulübün başkanlık görevini de yürütmüştü.

Babamın kulüp başkanlığı dönemi benim için çok verimli bir dönemdi. Ne zaman Çırçır futbol takımı için bir malzeme siparişi verse onların küçük boylarından bana da yaptırırdı. Ben de bu vesile ile farklı farklı spor malzemeleri kullanırdım.
Hatırladığım kadarıyla kulüp başkanlığı dönemi babamın ağabeyleri tarafından hiç iyi karşılanmıyordu. Çünkü amatör kümede bir takımın başkanlığı haddinden fazla maddi ve manevi yük getiriyordu. Bu konuda rahatsız olan büyük amcamların ısrarlarına daha fazla dayanamayan babam semtten gelen karşı baskıya rağmen belli bir dönem sonra bu görevden affını istedi. Gerçi görevi bıraktıktan sonra da kulüp ile ilişkisini devam ettirmiş mahalleli kadim dostlarıyla birlikte Çırçır için daima gayret göstermiştir.

O dönemin insanlarına baktığımızda bu mahalle kültürü; yani semtin ortak değerlerine olan gönülden bağlılık, okul, mescit, spor kulübü vs gibi yerlerin sürekli bakılıp gözetilmesi özellikle köklü semtlerde çok yaygındır. Ben bunu Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş kişilerin İstanbul’da kurdukları kendi köy dernekleri ile olan ilişkisine benzetirim. Babamın kendini ait hissettiği bir köyü bir memleketi yoktu. Manisa’dan da çok küçük yaşta ayrıldığından orası ile bu tarz bir yakınlığı bize aksettirdiği kadar bulunmamaktaydı. Manisa ile tek bağlantısı mübadele zamanında aileye verilmiş yerlerden arta kalan yaklaşık 60’ın üzerinde hissesi olan bir arsaydı. Vefat edene kadar o arsanın satılmasını bekledi. Sonucunu göremeden Rahmeti Rahmana kavuştu. Dünya hali böyle bir şey. Dünyaya ait olan şeyler burada kalıyor ve siz onları bir gün terk edip gidiyorsunuz. Onun için Çırçır’ın babamın gözünde önemi çok büyüktü. Onun bir nevi memleketi veya köyü gibiydi.

Ben çok küçükken pazar günleri Rahmetli babam bir yolunu bulur ve bizleri pazar gezmesine götürüyorum diye Çırçır’ın maçlarının olduğu semtlere götürürdü. Hem bizleri gezdirir hem de takımı ile birlikte olurdu. Bazen de o zamanki deyimi ile takımın tekaüt maçlarında forma giyer ve sahaya çıkıp oynardı. ( Şimdi bu tekaüt kelimesi yerine veteran kavramı kullanılıyor)

Futbola olan merakı ileriki yıllarda da aynı tarzda devam etti. Rahmetli sıkı bir Beşiktaş taraftarı idi. Beşiktaş’ın sadece futbol maçlarını değil hentbol maçlarına kadar tüm takımlarının neticeleri ile sevinir veya üzülürdü. İkinci önemi takımı da Çırçır idi. Hangi kümede olursa olsun hafta sonları Çırçır ne yapmış diye eski dönemlerde radyodan, gazeteden, sonraki yıllarda da televizyondan maç sonuçlarını takip ederdi. Spor haberlerinde Çırçır ihmal edildiğinde de içten içe kızardı.
Babamın ilişki ağında eski futbolculuk dönemindeki dostluklarının çok önemli bir yeri vardı. Bazen çok alakasız yerlerde birilerini görür ve onunla gayet samimi bir şekilde muhabbet ederdi. Baba bu kim dediğimizde, mesela Eyüp takımında sol haf oynardı. Maltepe’de santrafordu. Birinci kümede maçlarımız yöneten şu hakemdi, derdi.

Çırçır semtini tanımaya devam edelim…
Çırçır Kulüp Binası veya esas adıyla Haliliye Medresesinin karşısında bulunan Hacı Eyyübzade Şükrü Bey Çeşmesinin hemen arkasındaki evin giriş katında babamın kadim dostu Rahmetli Doktor Osman Nuri Sükas’ın muayenehanesi bulunurdu.

Osman amca bizim sülalenin doktoru idi. Uzun yıllar hiç değiştirmediği kocaman bir siyah çantası vardı. İçinde tenekeden iğne kutusu, acil ilaçlar, tansiyon aleti ve sair malzemeleri ile aileden kimin rahatsızlığı olursa gider ve muayeneye gelemeyecek hastaları evlerinde muayene ederdi
Kendi muayenehanesinde ise o zamanlar öyle her doktorda bulunmayan, ayna diye tabir edilen bir cihazı vardı. Genelde elleri ile muayene eder, icap ettiğinde hastasını aynanın önüne geçirirdi. Bu ayna dediğimiz alet bir tür röntgen fonksiyonu görür ve Osman amca insanların içini sanki röntgen gibi veya bugünkü ultrason cihazı gibi seyreder ve teşhisini koyardı. Biz baktığımızda derin bir siyahlık görürdük fakat Osman amca o karanlık içinde kendisine lazım olan şeyleri nasıl ayırdederdi, çok merak ederdik.
Ailemizden hemen herkesin vücut özelliklerini bilirdi. Kimin şekeri var, kim kalp hastası, kim hangi rahatsızlıkları geçirmiş hemen hepsinin safahatından haberdardı. Cuma günleri Dr. Osman amcanın halk günüydü. Durumu iyi olmayan semt sakinleri o gün muayeneye gelirlerdi. Osman amca ilaç tanıtımı yapanların getirdikleri numune ilaçları genelde tedavi ettiği gariban hastalarına verirdi.

Çırçır’da bizim bildiğimiz kadarıyla hemen herkesin bir lakabı vardı. Mesela babamın lakabı Çakır idi. Kendi mahallesinde o Necdet değil bizim Çakır olarak anılırdı. Muhtemelen gözleri mavıye yakın açık renkli olduğundan ona bu ismi takmışlardı.

Bazı kişilerin lakabı ise meslekleri ile ifade edilirdi. Kasap Naci, Bakkal Kemal, Kahveci Yusuf gibi. Bakkal Kemaller diye aile arasında ismi geçen o ailenin oğulları şu an Çırçır’da babalarının bakkal dükkanlarını hala işletiyorlar. Yazının başında bahsettiğim kahvenin sahipleri önceleri Halid ağabey sonra da oğlu Yusuf bey idi. Babamlar için ise onların Kahveci Halid abi veya Kahveci Yusuf’du. O kahvehane de semtte hala faal olarak bulunuyor.
Babamın iki dayısı Osman ve Mehmet dayılar, anneleri yani bizim nine dediğimiz Pakize hanım, Osman dayının hanımı Behiye yenge ve oğulları İlhan ve İbrahim ağabey de Çırçır’da otururlardı. Onların en son oturdukları ev Babaannemin evinin iki sokak arkasındaki Hasan baba sokağındaydı. Bizler çocukken o eve çok fazla gittiğimizi hatırlarım. Büyük yenge olan Behiye yengemiz de Çırçır’lıydı ve onun da semtte geniş bir ailesi vardı.

Babamın anneannesi Pakize hanım gençliğinde Selanik’de öğretmenlik yapmış o devir için tahsilli ve münevver bir kişiydi. Aile arasında anlatıldığı kadarıyla Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde hanım ile de tanışırmış ve onlarla Selanik’te aynı mahallede otururlarmış. Ondan gelen rivayette Zübeyde hanıma “Zübide Molla” dediklerinden bahsederdi. Pakize hanımın nikah evrakından gördüğümüz kadarıyla Selanik’de Hacı İsmail adlı bir mahallede otururlarmış. İnşallah bir gün o mahallenin bu gün nereye karşılık geldiğini öğrenebiliriz.

Osman ve Mehmet dayılar, bir dönem Kıztaşı’nda bakkal dükkanı işletmişler. Bir dönem de bugünkü Sirkeci Garının içerisinde bir kahvehane açmışlar. Daha sonra Osman dayı kalp hastası olduğundan o işe devam edememişler. Küçük dayı İsmail Kazgan daha okumuş bir kişi idi. Banka memuru olarak başladığı hayatında son görevi Osmanlı Bankası Krediler Umum Müdür idi. Çok akıcı bir şekilde Fransızca konuşurdu. Ağzından hiç düşürmediği piposu onun adet mütemmim bir cüzü idi.

İki büyük amcamın (Ahmet ve Necati Erken), ki onlar babam kadar semtin iç dünyasına fazla girmediklerinden, bildiğim kadarıyla lakapları yoktu. İş hayatlarına yukarıda biraz detaylı olarak bahsettiğim Hafız Ali beyin damadı Hacı Hüsnü Uğurlu’nun yanında Kuyumcu imalatı yaparak başlamışlar. Daha sonra kendi işlerini açmışlar. Onların en önemli hamleleri Kuyumcuların bilezik ve yüzüklerinin üzerine desen yaptıkları bir makinayı bizzat kendi gayretleri ile imal etmeleri olmuştu. Hayatlarının sonraki dönemlerinde hep bu makinayı yapıp sattılar. Kapalıçarşı’da Sıra odalar diye bilinen bir yerde atölyeleri vardı. 1985 yılında işi bırakıp emekliye ayrıldıkları zamana kadar Türkiye’de bu alanda ciddi bir rakipleri olmadı. Adeta alanlarında tek tabanca gibi idiler. Eski dönemde Kuyumcu imalatı işini yapacak olanlar muhakkak onların makinalarından edinmek zorundaydılar. Onların işi bıraktıkları dönemlerde bu sahada CNC türü makinalar ülkeye gelmeye başlamıştı.

Babamın da kuyumculuk işine girmesi ağabeylerinin açtığı bu yoldan olmuştu.

Rahmetli dedemin teşebbüsleri

Osman dedem Rahmetli babamın anlattıklarından aklımda kaldığı kadar İstanbul’da bir çok iş yapmayı denemiş. Bir dönem Aksaray’da uzunca bir süre İSKİ’nin bulunduğu yere yakın bir yerde bir bakkal dükkanı açmış. Bu herhalde ilk işlerinden bir tanesi. İlk başlarda çok iyi giden işler bizim bakkal dükkanının yakınlarında daha büyük başka bir bakkal veya bugünkü karşılığı olarak bir market açılması ile durgunluğa girmiş. İktisadi hayatta kurallar her dönem benzer şekilde işliyor. Nasıl ki bugün büyük marketler ve AVM’ler bulundukları muhitte küçük esnafın işlerine menfi tesir ediyorsa o zaman da herhalde aynısı vuku bulmuş. Dedem bu rekabete dayanamamış ve dükkanını kapatmış.
Yine bir dönem birkaç ortakla birlikte peynir ve yoğurt imalatına girmiş. İzmit civarında imalat yapıp mavnalarla ürünlerini Eminönü’ne getiriyorlarmış. Fakat o iş de istedikleri gibi olmamış. Bu aralar sıhhati bozulmaya başlamış ve bugün Eminönü’nde, İstanbul Ticaret Üniversitesinin bulunduğu bölgede mevcut olan karpuz halinde, bir ortağı ile birlikte çay ocağı işine girişmiş. Babamla ondan bir büyük amcam ilkokula giderlerken dedemin çay ocağına yardıma giderlermiş. Babamın anlattığına göre bir gün öğretmenleri iki kardeşi kenara çekip; bana bakın böyle giderse ben size bir tane karne vereceğim. Okula gün aşırı geliyorsunuz böyle olur mu demiş. Çünkü aralarında bir yaş olmasına rağmen iki kardeş de aynı sınıfta imişler ve bir gün biri ertesi gün öbürü sabah çay ocağının ateşini yakmak için babalarının yerine işe gidiyorlarmış.
Babam daha sonra da vefatına kadar dedemin yanında devam etmiş.

Dedem 1947’de vefat edince babamlar çay ocağını ortaklarına devretmişler ve ondan sonra babam başka alanlara kaymış

.

Taksicilik ve bir dönem Fatih Kıztaşı’nda bakkallık yapmış. Bugün Fatih Akşemseddin Caddesi üzerinde şimdi kurucunun çocukları tarafından işletilen Barbaros Muhallebicisinin ilk dükkanı da Kıztaşı’nda imiş ve babamla dükkan komşusuymuşlar.

Rahmetli babam evlenmeye yakın zamanlarda (1960’ları başı) amcamların da teşviki ile Kapalıçarşı’da Kuyumcu dükkanı açmış ve 1977yılına kadar burada Kuyumculuk yapmıştı. Daha sonra Fatih Yavuzselim’de bir yer satın aldı ve Emniyet amirliğinin karşı sırasında yine Kuyumcu Dükkanı açtı. 1980’li yılların anarşik ortamında, çokça vuku bulmaya başlayan hırsızlık olaylarından çekinerek o dükkanı 12 Eylül ihtilalinden az zaman evvel kapattı. Dükkanı da önce kiraya verdi, birkaç yıl sonra da sattı.

Dört erkek kardeş olan babamların en küçükleri olan Necmi amcam da bir dönem kuyumcu imalatı yapmıştı. O da çok farklı ve ilginç işlerle iştigal etmişti. Hatta bir dönem Almanya’ya bile çalışmaya gitmişti. Onun ilginç işleri arasında bugün kalabalıktan adeta adım atılamayan Şirinevler de bir yazlık sinemayı bile hatırlarım. Genişçe bir çayırlığın ortasında bir yazlık sinema. Kimbilir şimdi Şirinevlerin hangi noktasına tekabül ediyordur? Necmi amcamın bir ara, yine Fatih’de Atpazarına yakın bir yerde şirin bir kahvehanesi vardı. Bu kahvehane işi demek ki bir zamanlar bizimkilerin yaygın olarak tercih ettikleri bir iş imiş.

Yine lakaplar

Lakaplar bahsine geri dönersek Necmi amcamın da lakabı hatırladığım kadarıyla Hortum Necmi idi. Ona niye bu lakabı taktıklarını hiç öğrenememişizdir. Babamın anlattığına göre Necmi amcam da çok iyi futbol oynarmış. Fakat o babam kadar bu alanda sebat etmemiş. Daha keyfine göre oynarmış.

Babamın arkadaşları içinde lakapları ile hatırladıklarım arasında enteresan kişiler var. Albay Pırpır Nihat, biraz esmerce olduğu için kendisine pek de hoş olmayan bir isim takılmış olan Çingene Bahattin. Saçları hafif kızıla çalan bir renkte olduğundan Kırmızı Vasıf. Deniz Yollarında bir vazifesi olan Kaptan Emin..
Vasıf amca bir gün babam yokken Fatih’teki Kuyumcu dükkanımıza gelmiş ve Çakır yok mu diye sormuştu. O ana kadar kendisinin tanımıyor, ismini bilmiyorduk. Çok samimi olduğundan ve Çakır diye hitap ettiğinden Çırçır’dan olduğunu keşfetmiştik. Adını sorduk o da ‘Kırmızı’ demişti. Babama söyleyince hemen tanımış o bizim ‘Kırmızı Vasıftır’ demişti. O dönemin enteresan lakaplı kişileri arasında yine babamların arkadaşı olan Karagümrük’lü Gardrop Fuat’ı ve Yaylı Ferit diye zikrettikleri bir amcayı da Rahmetle anmamız gerekiyor.

Mahalleli dayanışması
Semtten herhangi birisinin çocuğu askere mi gidecek hemen Albay Nihat amca devreye sokulur ve gideceği yerde tanıdığı var mı araştırılırdı. Genelde de hep birilerini bulurdu. Sanki tüm mahallenin çocukları onun öz be öz yeğeniydi. Babamla birlikte şehir aşırı yerlere bile gidip askerlikle ilgili semtin çocukları için gayret gösterirlerdi.
Vergi dairesinde birisinin işi mi var; ilgili kişi Bahattin amca idi. Bir ara yanılmıyorsam Fatih Vergi Dairesi Müdürlüğü de yapmıştı. Meşruiyyet dairesinde ne yapılabilirse, o bir şekilde yardımcı olurdu.
Belediyede bir mesele olduğunda o zamanlar Şube müdürü veya üst düzey bir müdür olan Enis ve Behiç amcalar kesinlikle devrede olurdu. Behiç amca ABD’de Mühendislik okumuş ve babamın iftiharla anlattığı gibi su mühendisleri arasında 160 kişi içinde kendi alanında birinci olmuş bir kişiydi. Babam konu belediye ve o zamanın deyimiyle ‘sular idaresi’ ile ilgili bir yere geldiğinde hemen bu olaydan bahseder ve sanki kendisi veya çocuklarından birisi birinci olmuş gibi çok keyifli bir tarzda detaylı olarak anlatırdı.
Belediye ile konularda yine ismi çok geçen kişilerden biri de babamın Fethi abi dediği kişiydi. Fethi abi kulüp ile de çok ilgilenirdi. Ve semtte saygın bir yeri vardı.
İtfaiyede işi olanlar için İtfaiyeci Zeki amca semtin o kurumdaki en önemli yardımcısı idi. Yanlış hatırlamıyorsam bir ara İtfaiye Müdürü de olmuştu.
Spor camiası içinde bir hayli şöhreti bulunan Güngör Tetik veya nam-ı diğer Arap Güngör de Çırçır’lıydı ve babamın yakın bir arkadaşı idi. Başarılı bir futbolculuk kariyerinden sonra biz kendisinin adını duyduğumuz zamanlarda antrenörlük yapardı. Birçok birinci lig takımını çalıştırmıştı. Babam istikbal vadeden ve kendisinin futbolunu beğendiği bir kaç kişiyi bu Güngör hocaya götürmüştü. Onların içinden daha sonra çok meşhur olan bir iki tanesinin de çıktığını hatırlarım. Çünkü Rahmetli babam onları televizyonda her gördüğünde bak bu çocuğu ilk defa Arap Güngör’e ben götürdüm diye keyifle bahsederdi.
Bir keresinde yaz aylarında düzenli olarak gittiğimiz ve senenin 5-6 ayını geçirdiğimiz Florya Şenlikköy’ün, semt takımında beraber top oynadığımız Ercan isimli çok iyi kaleci olan bir arkadaşımı Güngör beye göstermesi için babama söylemiştim. Bahsi geçen arkadaşımın kaleciliğini babam da beğenirdi. O arada benim için de devreye girmesini istemiştim. Hep beraber bir gün Güngör beyin o zamanlarda çalıştırdığı İstanbulspor antrenmanına gittik. Güngör bey Ercan’a antreman maçı için hazırlanmasını söyledi. Baba beni denemeyecek mi diye sordum. Daha sonra alacakmış bekleyelim dedi. Ben de heyecanla beklemeye koyulmuştum.
Bütün maç boyu ümitle bekledim fakat denemeye alınmadım. Bir hayli bozulmuş ve Güngör amcaya kızmıştım. Sonradan ‘arkadaşıma kızma, ben ona Erhan’ı sakın antremana alma, bir de beğenirsin sonra futbolcu falan olur okuluna devam edemez, ben taraftar değilim dedim’, diye bana açıklama yapmıştı. Adamcağız da ne yapsın benim hiç yüzüme bakmamış ve soyundurmamıştı. Yani Necdet baba benim okuluma engel olabilecek her şeyden beni sakındırmak isterdi. Okuluma devam etmem onun için her şeyden önemliydi.

Babamın kuyumculuk yaptığı dönemlerde, nişan ve düğün töreni olan Çırçır’lılar genelde bizim dükkana bir şekilde uğrarlardı.. Semtin insanları en iyi kaliteyi, alabilecekleri en ucuz fiyata bizim dükkandan alabilirlerdi. Kapalıçarşı’da olduğu gibi Fatih’te de bu olay dükkancılığının son dönemlerine kadar devam etmiştir. Babam bu düğün alışverişleri sürecinde paralarını denkleştiremeyen birçok kişinin imdadına yetişirdi. Alış veriş yapılır ve birçok kere tutarın ya bir kısmı ya da tamamı babamın defterine yazılırdı. Altının gramı sürekli değişiyor olsa da babam Çırçır’dan gelen kadim dostlarına hiç hayır diyemezdi. Sonradan onları peyder pey toplamaya çalışırdı. Bugünün dünyasında pek görünmeyecek garip bir ilişki. Samimi, hesapsız, adeta birbirleri için yaşayan bir topluluk.

Yine Çırçır’dan tanıdığı Kemal Büyüksakarya adlı bir Trafik Müdürü vardı. Babam ona dayı, o da babama yeğenim derdi. Çırçır’ın yetiştirdiği üst düzey bir bürokrattı. Bir ara İstanbul Trafik Şube Müdürlüğü de yapmıştı. İstanbul trafiğinde hem babama hem de tüm Çırçır’lılara çok yardımcı olduğunu hep işitmişimdir.

Fakat her yerde birileri var dediğimde şu hassasiyeti de belirtmek isterim. Bu insanlardan hiç bir zaman haksız muamele istenmezdi. Sadece istenen işlemlerin usul dairesinde biraz hızlanabilmesi ve çözümü için destek talep edilirdi. Daha ötesi ne talep edilir ne de onlar tarafından yapılırdı.
Yine babamdan duyduğum, Çırçır’dan yetişmiş o zamanlar ikinci şubede bir polis memuru vardı. Adı ilginç: Yanağı Kesik Burhan. Muhtemelen yanağında çocukluğundan beri gelen bir yara izi vardı ve bu hemen lakap haline gelivermişti. Kuyumculuk işinde sürekli hırsızlık mallarla ilgili sorunlar olurdu. Babam bu konuda çok hassas olmasına rağmen sanki sakınan göze çöp batar misali bir çok kere başına bu tarz olaylar gelmişti ve bu hal onun çok canı sıkardı. Belki de işi nisbeten genç yaşta bırakmasının önemli sebeplerinden biri de buydu. Bu yanağı kesik Burhan bey, babamları çok eskiden tanıdığından ve esnaflığına güvendiğinden bu tarz problemli durumlar olduğunda da onların lehine şahadette bulunurdu. Bunlar o dönem için çok kıymetli şehadetlerdi.

Bir otomobil elektrikçisi arkadaşları vardı, ismi bana çok ilginç gelirdi; Voksol Adnan. O zamanlar Wauxall adlı bir İngiliz arabası vardı ve Adnan beyin arabasının markası Wauxall’du. Tabii lakabı da hemen o olmuştu.
İlginç lakaplı arkadaşlarından birisi de Cımbız Cavit idi. Zayıf bir kişi olduğundan ona bu lakabı münasip görmüşlerdi. İlave olarak, Hamsi Burhan, Dayı Zeki, Deve Seyfi lakaplı arkadaşlarını da zikretmeliyim.
Rahmetli babama ciddi ciddi Baba diyen ben ve kardeşimden başka 3 arkadaşı daha vardı. Yaşları babamdan biraz küçüktü. Genç yaşta vefat Alloş dedikleri Alaaddin beyi babam çok severdi. Aniden hasta olup vefat etmesi babamları çok etkilemişti. Diğer sevdiği bir evladı Barbaros amca idi. Barbaros amca çok iyi top oynarmış. Babam onun bir kaç takıma transferi için uğraştığını söylerdi. Menajeri gibi onun adına transferi için ilgili takımların yöneticileri ile konuşurmuş. En son Gemlik spora transfer olmuş ve evlenip orada yerleşmiş. İş yeri de oradaydı. İstanbul’dan Bursa civarına her gidişimizde muhakkak Barbaros amcanın oradaki Şarküteri dükkanına uğrardık. O da bizi kapılardan karşılar babamın bütün yalvarışlarına rağmen arabanın içine koyabildiği kadar zeytin ve peyniri zorla bir kenara bırakırdı.
Üçüncü evladı Orhan abi aynı zamanda Necmi amcamın bacanağı idi.
İlginç olan, hiç biri bu lakaplarından dolayı en ufak bir menfi tavır takınmaz ve hoşnutsuzluk göstermezlerdi.. Adeta lakaplar üzerlerine yapışmış gibiydi.

Hacı Hasan Camii, Gönenli Mehmet Efendi ve Sadrettin Hoca

Çırçır da yetişmiş eski hocalardan en önemlilerinden biri Rahmetli Gönenli Mehmet Efendi idi.

Mehmet hoca bir dönem Hacı Hasan Camiinde imamlık da yapmış. Benden yaşları büyük olan Babamın dayı oğulları İlhan ve İbrahim ağabeyler, Rahmetli Gönenli’nin adı geçtiğinde kendisinden elif ba okuduklarını zikrederler.

Onun oğlu Rahmetli Vehbi bey babamların arkadaşıydı. Babamın anlattığına göre o dönemin nerdeyse tüm gençleri gibi o da futbola meraklı imiş. Babasının ise bu işe pek de taraftar olmadığını söylerdi. Gönenli Mehmet Efendi, babamların ifadeleri ile Mehmet amca, gelmeye yakın oğlunu yakalamasın diye futbol maçlarına çok dikkat ettiklerini tebessümle anlatırdı. . Gönenli Mehmet efendiden demek ki hepsi de çekinirlermiş. Babamdan duyduğumuz, Vehbi bey o zamanların bilinen kumaş mağazalarından Sultanhamam’daki Gürtoplar’ın da sahibiymiş.

Çırçır’dan bahsedilen bir yazıda o semtte uzun yıllar oturmuş olan ve 2004 yılında Rahmet-i Rahmana kavuşan Sadrettin Yüksel Hoca’dan da bir kaç cümle ile de bahsetmemiz gerekir. Sadrettin Hoca 1963 yılında Çırçır’a gelmiş ve vefatına kadar burada ikamet etmiş, gerek ilmi, gerekse de duruşu ile ciddi etki oluşturmuş bir İslam alimi idi.
Rahmetli Babamın Rahmetli Sadrettin Hoca ile direk teması olmamıştı. Çünkü Rahmetli Babam 1960 yılında annemle evlenince semtten ayrıldığından ve sonraki gidiş gelişleri daha çok ilk gençlik yıllarının arkadaşlık ve dostlukları üzerinden devam ettiğinden aralarında bir ünsiyet oluşmamıştı. Dolayısıyla bu yazı içerisinde beraberce yaşadıkları bir hatıradan bahsetmemiz mümkün olmadı.
Benim ise Rahmetli’nin oğullarıyla belli düzeyde bir hukukum olmuştur. Aynı üniversitede okuduğumuzdan oğulları Edip ve Nedim Yüksel ile 80’li yılların başında tanışmış ve babamların eski semtinde oturduklarını öğrenmiştim. Babam bu tanışıklıklardan bahsettiğim zaman Sadrettin Hoca’yı gıyabında tanıdığını ifade etmişti. Rahmetli Şehit Metin Yüksel, ablaları Rahmetli Süreyya hanım ve diğer kardeşleri Nedim ve Müfit Yüksel, hepsi de dini gayretleri en üst seviyede olan kişiler olarak kendi üslupları ile hizmet etmişler ve etmeye devam ediyorlar. Edip Yüksel ise daha sonraları babasından ve kardeşlerinden daha farklı bir yol tutturarak şu an hayatını yurt dışında sürdürüyor.

Çırçır ile ilgili bu yazı çerçevesinde nakledebileceklerim şimdilik bu kadar. Babamların dönemindeki Çırçır acaba bu gün nasıl? Yukarıda anlatmaya çalıştığım o mahalle kültürü hala devam ediyor mu?
İsimlerini andığımız o amcaların nesilleri şu an acaba nerelerdeler? Çırçır’da yaşayanlar babalarının ve dedelerinin Çırçır’ı ile bugün arasında ne tür yakınlıklar kuruyorlar?
Bu soruların da cevapları belki başka bir yazının konusu olabilir
Çırçır’da yaşamış ve ahirete göçmüş tüm büyüklerimize Allah’dan Rahmet diliyorum
Kalanlara da hayırlı ve uzun ömürler temenni ediyorum

Şehir ve Kültür dergisinin 54 ve 55’nci sayılarında iki bölüm kalinde yayınlanmıştır

‘İbrahim Müteferrika’dan Dijitale Matbaacılık Sektörü’ Paneli İTO’da yapıldı

 

 

 

 

Kökü geleneksel matbaacılık faaliyetlerine dayanan eski ve bir o kadar da önemli bir sanayi sektörü olan basım sanayi bugün, teknolojik gelişim ve baş döndürücü hızla devam eden dijital dönüşümler karşısında bir yanıyla varlığını sürdürme, bir yanıyla da yeni düzene uyum sağlama ve gelişme mücadelesi vermektedir.

Basım ve yayın sektörünün içinde bulunduğu bu durumu etraflıca  değerlendirmek ve çözüm önerileri geliştirmek amacıyla tasarlanan faaliyetlerden biri olarak, İstanbul Ticaret Odası Basım Yayın Komitesinin önerisi ile “İbrahim Müteferrika’dan Dijitale Matbaacılık Sektörü” adıyla bir panel düzenlendi.

İstanbul Ticaret Odası Başkanı Sayın Şekib Avdagiç, bu  çalışmaya ev sahipliği yaptı. Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Sayın Hasan Büyükdede önemli işleri arasında zaman ayırıp toplantıya katıldı ve sektör mensuplarıyla birlikte oldu. İlave olarak İstanbul Sanayi Odasının değerli başkanı Sayın Erdal Bahçıvan da Oda bünyesindeki ilgili komite temsilcileriyle birlikte toplantıya katkı sağladı.

Toplantıda ayrıca Matbaacılık sektöründe faaliyet gösteren birçok mesleki teşekkülün temsilcisi hazır bulundu

Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı ve İstanbul’un iki büyük odasının başkanının sektörel bir toplantı için bir araya gelmesi toplantıya verilen önemi göstermesi bakımında ümit vericiydi. Ayrıca Bakan Yardımcısı Büyükdede toplantının sonuna kadar salonda kaldı ve aldığı notlara istinaden panelin kapanış konuşmasını yaparak dile getirilen hususlarla ilgili düşüncelerini paylaştı.

Yine Sanayi ve Teknoloji Bakanlığından Tüketim ve Tüketici Ürünleri Daire Başkanı Ziynet Berna Orhan panelde konuşmacı olarak yer aldı, matbaacılık, ambalaj ve kağıt sanayilerinin genel durumları hakkında bilgi verdi

Panelde İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Celaleddin Aktaş teknolojik gelişmelerin ve özellikle dijitalleşmenin matbaacılık sektörü içindeki yeri ile ilgili farklı bir bakış açısı ortaya koydu. Dijitalleşmenin klasik matbaacılığın bir rakibi olarak algılanmaması gerektiğini, her alanda olduğu gibi matbaacılık alanında da önemli bir gelişme fırsatı olarak değerlendirilmesinin yararlı olacağı üzerinde durdu. Celaleddin beyin açıklamaları üzerine yapılan bir yorum konuyu daha iyi ortaya koyması açısından tebessümle karşılandı. Klasik Matbaacılık ve dijitalleşme çay ve kahve gibi iki alternatif içecek olarak düşünülmemeli. Olsa olsa çayın yanındaki bir bisküvi veya sade kahvenin yanındaki bitter çikolata gibi ele alınmalı…

İki duayen Ekonomi Gazetecisi Celal Toprak ve Hakan Güldağ ise dijitalleşmenin özellikle habercilik alanında yani gazetecilik mesleği itibariyle zaman içinde matbaanın önemini azaltacağını fakat başka sahalarda matbaacılık sektörünün öneminin daha da artacağını tahmin ettiklerini ifade ettiler. Özellikle ambalajlama konusunda yıllar içinde ortaya çıkan gelişmenin sektöre ciddi bir katkı sağlayacağını vurguladılar

İSO Basım Yayın Komite Başkanı Zekeriya Acar sektörün daha önce ( 80’li yılların sonlarında) tipo baskı tekniğinden ofset sistemine geçerken yaşadığı tecrübelere benzer bir tecrübenin bugün ve önümüzdeki kısa süre içinde dijitalleşmeye geçerken de yaşanacağının belirgin hale geldiğinden bahsetti. Bu geçiş sürecine hazırlıklı olunmasını, devletin ve mesleki teşekküllerin bu süreçte sektör mensuplarına ciddi oranda destek sağlamaları gerektiğini vurguladı

18’nci Yüzyıldan itibaren ülkemizde faaliyette olan Matbaacılık Mesleğinin stratejik bir sektör olduğu ve Türkiye’de modernleşme tarihi içinde önemli bir fonksiyon gördüğü, gerek toplantıyı organize eden komitemiz gerekse de katılımcılar tarafından paylaşılan ortak bir görüş olarak ortaya çıktı.

Bilindiği üzere Matbaacılık sadece kartvizit, düğün davetiyesi, kitap, gazete veya dergi basımı ile ilgili bir meslek değil. İlk bakışta Matbaacılık denilince birçok kesimde  böyle bir algı oluşmakta. Oysa Matbaacılık mesleği çok daha geniş bir alana hitap ediyor. Kitap, dergi, gazete baskılarına ilaveten, firmaların ve kişilerin kurumsal kültür ve reklamcılık alanında kullandıkları bir çok materyalin üretimi, ilave olarak her geçen günü daha da genişleyen bir ambalaj sanayi de bu sektörün kapsama alanı içinde yer alıyor. Bahsettiğimiz alanlarda ofset dışında flekso, tiefdruk vs türü baskı teknikleri ve baskı sonrası bir dizi teknik kullanılmakta. Dijital baskı makineleri de zaman içinde bu sahada yerlerini almaya başladı. Zikri geçen alanlarda dev tesislerimiz bulunuyor ve gelişmeye devam ediyorlar. İhracatımızda da ambalaj ve etiketleme ciddi önemi olan iki alan ve bunlar da matbaacılık sektörü içinde değerlendirilebilecek alt başlıklardan bazıları.

Böyle olunca da dijitalleşme ile birlikte çok kaba bir bakışla değerlendirildiğinde klasik tarzda makinelerle faaliyet gösteren sektörel çalışmalar tamamen devre dışı kalmayacaklar gibi görünüyor. Fakat buna rağmen teknolojik gelişmeler ve özellikle de dijitalleşme mesleğin içinde birçok şeyi değiştiriyor ve değiştirmeye de devam edecek gibi tahmin ediliyor

Bu sektör içerisinde uzun süredir yer almakta olan kişiler mesleki serüvenleri içinde bu değişimi çok yakinen gördüler, yaşadılar ve yaşamaya da devam ediyorlar. Zekeriya Acar’ın da açıklıkla belirttiği gibi tipo baskıdan ofsete geçerken, tüm safhaları ile  yüzde yüz aynı olmasa da benzer bir değişim yaşanmış ve eski tesisler hızlı bir şekilde devre dışı kalmışlardı. Son dönemlerde yıllardır hizmet veren bazı gazetelerin ve dergilerin artık kağıda basılmayıp sadece dijital alanda yayınlarına devam etme kararı vermeleri geçmiştekine benzeyen bir sahneyi hatırlatıyor. Aynı zamanda kitap yayıncılığında dijital baskıların ve e-kitabın süratle devreye giriyor oluşu da önemli bir gösterge olarak ortaya çıkıyor. Burada hayati olan nokta, değişimi yaşarken onun ne düzeyde olduğunu, hızını ve yönünü kavrayabilmek, yorumlayabilmek, yeni çözümler geliştirebilmek ve çevremizde bu konu ile ilgili kesimlerle bunları süratle paylaşabilmek

Tabii bu değişimler birinci derecede şu an ilgili mesleği yapmakta olan kişileri etkiliyor. Onların değişimin hızına ve niteliğine göre kendilerini ve tesislerini değiştirmeleri, geliştirmeleri ve yeni durumlara adapte olabilmeleri gerekiyor ki bu da hiç de kolay bir durum değil. Yılların birikimiyle ortaya çıkan  üretim bantlarının ve üretim ilişkilerinin bir anda değiştirilmesi hakikaten zor bir şey. Bunları yalnız başlarına yapamayacakları durumda da gerek devletin gerekse sektörel oluşumların onlara destek olmaları şart. Bu süreçte belki farklı birleşme ve kümelenme çalışmalarının da kurgulanması icap ediyor. Bahsettiğimiz noktaların hemen hepsi önemli başlıklar.

Diğer yandan, bu önemli sektörün nitelikli insan sermayesinin  oluşması ciddi bir ihtiyaç ki bu alan basım ve yayınla ilgilenen firmaların dışında  eğitimciler, öğrenciler ve onların ebeveynlerini de yoğun bir şekilde ilgilendiriyor. Tüm bu kesimler için de doğru yaklaşımlar ve politikalar üretilebilmesi gerekiyor.

Matbaacılık mesleğinin ihtiyacı olan elemanların yetişmesi için Lise ve Yüksekokul seviyesinde çok sayıda eğitim kurumu bulunuyor. Fakat bugün için buralara öğrencilerin ilgisi istendiği oranda değil. Ayrıca yapılan araştırmalarda öğrencilerin meslek lisesi sonrası mesleğe devam konusunda çok istekli olmadıkları göze çarpıyor. Bu tesbitin detayına inildiğinde de sektörün kamuoyundaki bilinirliliği ve imajı açısından bazı sorunlar olduğu izlenimi uyanıyor. Tarihi ve stratejik önemi olduğuna inandığımız bir sektörün kendini istediği oranda anlatamıyor oluşu süratle çözülmesi gereken bir sorun olarak ortada duruyor. Yine matbaacılık sektörü çok değişik alanlarla ilişki ve işbirliği içinde olduğu için Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı içerisinde tek bir dairenin veya genel müdürlüğün ilgi alanı içine giremiyor. Bu da sektörün sorunlarını dile getirmede muhatap sıkıntısı çekmesine neden oluyor

Bu panel vesilesiyle bu noktalar daha detaylı bir tarzda ortaya çıkmış oldu ve sorunların altı çizildi.

Panel vesilesiyle yaklaşık 12 yıldır İstanbul Ticaret Odasının hedefleri arasında yer alan ve Basım Yayın Meslek komitesi tarafında dikkatle takip edilen KİTAPKENT meselesi de yeniden gündeme geldi. Bakan Yardımcısı Hasan Büyükdede gerek İstanbul İl Genel Meclisindeki Meclis Başkanı gerekse de İTO’daki Meclis Başkan Yardımcılığı görevleri sırasında bizzat içinde yer aldığı KİTAPKENT çalışmasını bu sefer Bakan Yardımcısı olarak daha bir dikkatle takip ettiğini vurguladı. İTO Yönetimine, yapacağı çalışmalarda elinden gelen desteği göstereceğini beyan etti. İTO Başkanı Şekib Avdagiç de KİTAPKENT konusunu yeni dönemde öncelikli projeler arasında ele alacaklarını tekraren ifade etti. Bu niyet ikrarları toplantının ilave müspet sonuçları olarak kayda geçirilecek noktalardı.

İbrahim Müteferrika’dan Dijitale Matbaacılık Sektörü paneli, başlangıçta düşünülen hedeflere varma açısından olumlu bir ilk adım olarak gerçekleşmiş oldu.

Bu çalışmada emeği geçenlere ve toplantıya katkı sağlayan tüm katılımcılara sektörümüz adına teşekkür ediyoruz