REİS HİTABI ONUN ÜZERİNDE HEP ŞIK DURDU

“Teşrinlerin bu hüznü geçer ta iliklere,
Anlar ki yolcu yol görünür serviliklere”…
Bundan beş altı yıl evvel bir kitapta rastladığım Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sonbahar” şiirinde geçen bu mısralar çok dikkatimi çekmişti. Hem dünyanın hem de insanın sonbaharını tasvir eder mahiyetteydi. Bunu okur okumaz rahmetli Abdülkadir Kibar ile paylaşmıştım. “Bacanak, bu mısralar sanki tam bizi anlatıyor değil mi?” dediğimde gülümsemişti. Sonrasında ne zaman vücudumuzun bir yerinde bir sızı olsa birbirimize bu mısraları hatırlatır olmuştuk.
O günlerde bu iki mısra ikimiz için de,  çok iyi bildiğimiz ve iman ettiğimiz bir gerçeği ifade ediyordu. Fakat şu an rahmetli Abdülkadir için ayn-el yakin yaşadığı ve bildiği bir hakikat durumunda…
Yaşadıkları fikrî dönüşüme rağmen “reis” hitabı samimiyetinden bir şey kaybetmedi
Rahmetli ile aileye damat olacağı sıralarda tanışmıştık. Her haliyle asil bir duruşu vardı. Bir dönem iş ortaklığı yaptık. Yaklaşık iki yıl süren bu dönemde Abdülkadir’i daha yakından tanıma imkanı bulmuştum. Çok dengeli bir arkadaştı. Benim de çok önem verdiğim usul konusunda çok hassastı. Hayatının önceki dönemlerinde yaşadıkları onda ciddi bir hayat tecrübesi oluşturmuştu. Olaylara mesafeli yaklaşıyor, hemen içine dalmıyor, demlenmesini bekliyor, her şeyi iyice ölçüp biçiyordu.
Bir de şunu fark etmiştim ki Abdülkadir’in geniş bir çevresi vardı ve bu çevre kendisine özel bir saygı gösteriyordu. Ülkücü hareket içindeki mücadeleli yıllarını, Mehmet Kahraman’ın yayın yönetmenliğinde çıkardıkları Yazı dergisi ile insanlara ilan ettikleri o derin değişimlerini kısmen izlemiştim. Ülkücü hareket içinde kazanmış olduğu “Reis” sıfatının, fikrî bir değişim geçirmiş olsa da, kendisinin bu dönüşümünü tasvip eden veya etmeyen herkes tarafından aynı canlılıkta kullanılmakta olduğunu hayretle müşahede etmiştim.
Bu, rahmetli Abdülkadir’deki yüksek ahlakî özelliklerin ve insanî kalitenin üstünlüğünün göstergesiydi. Çubuklulu Şükrü Kibar Hoca’nın oğlu Abdülkadir Kibar, Yazı dergisini çıkarmaya sebep olan değişimi geçirmeden evvelki ülkücü döneminde de Müslümandı. Ahiret inancı tamdı. Âleme nizamat vermek istiyordu. Allah’a (c.c), Kur’ana ve Peygambere (a.s) saygısı en üst düzeydeydi. Felsefî tabirle ontolojik açıdan, yani Varlık teorisi açısından İslam dairesi içindeydi.
Ahlakî değerlere eski döneminde de maksimum önem veriyordu. Kul hakkına riayet ediyordu. Teşkilat parası veya malı, onu için adeta “Beyt-ül mal” hükmündeydi. Cebinde para olmasa da teşkilat parasını ne elliyor ne de elletiyordu.  Başkalarına nefsî olarak zulmeden kimseleri -arkadaşı da olsa- uyarıyor, gerektiğinde o zamanın usulü ile falakaya dahi yatırıyordu.
O dönemlerde “millet” tanımını, içinde bulunduğu çevrenin özelliklerine göre daha dar bir şeklide yapmışlardı. Kur’an’a ve Sünnete bağlılığı tam olmakla birlikte, onu anlamada kullandığı diğer ikincil kaynaklar ve etkilendiği kişilerin bakış açılarındaki farklılıklardan dolayı, o ve arkadaşları farklı bir yerde duruyorlardı. Yine felsefî terimle epistomolojik açıdan, yani bilgi kaynakları yönüyle bazı eksiklikleri bulunuyordu.
Yaşadıkları fikrî dönüşüm onlardaki bilgi kaynağı eksikliklerini yerli yerine oturttu. Kendileri istikamet bulurken, çevrelerinde kendilerini izleyen arkadaşlarına da rehber oldular.
Filistin askısı ve verdiği acıyı tasvir ederkenki yüz ifadesinden bir hayli etkilenmiştim
Cezaevi dönemleri ve işkence gördüğü devrelerde başını hiç öne eğmedi. Arkadaşlarını satmadı, aksine hiç alakası olmayan olaylar bile onun dosyasına yüklenirken sesini çıkarmadı. Yirmi beş yıllık akrabalığımız ve dostluğumuz döneminde, yıllar geçmiş olsa da bu nazik dönemleri ile ilgili ne ben ona detay sordum ne de o bana bir şey anlattı. Bazen çok yeri geldiğinde bile tebessüm eder geçerdi. Ben bu bilgileri onun yakın arkadaşlarının muhabbetlerinden çıkarmış ve ona karşı sevgim ve takdirim daha da artmıştı.
Kendisine zulüm ve işkence edenlerden bile onlara acıyarak ama çok yüzeysel bahsederdi. Bir kere, çok yeri geldiğinde zikrettiği Filistin askısını ve verdiği acıyı tasvir ederkenki yüz ifadesinden bir hayli etkilenmiştim. Devlet ve millet için samimi bir şekilde mücadele eden bu gençlere kim bu acıları reva görmüştü?
Daha önce de ifade etiğim gibi, Yazı dergisi çerçevesinde ifadesini bulan dönüşümde rahmetli Abdülkadir ve çevresinin, Kur’an-ı Kerim’i anlamada kullandıkları bilgi kaynaklarına verdikleri önem sıralaması değişti. Millet kavramını tarihteki yerine uygun bir tarzda algılamaya başladılar. Millet denince sadece Türk milletini değil İslam milletini anladılar. Komünistlere karşı savunmak için canlarını feda etmeye hazır oldukları “Devlet”in gücünü kullanan kesimlerin,  onları hapislere atması, saygı duydukları kesimlerin emirleriyle inanılmaz işkencelere maruz kalmaları onlarda yeni ufuklar açmıştı.
Rahmetli Abdülkadir ve arkadaşları bu fikrî dönüşümü bir dönem yalnız kalmaları pahasına gerçekleştirdiler ve farklı bir mücadeleyi yaşamaya başladılar. Abdülkadir, önem verdiği Kur’an ve Sünnet’in istediği insan tipine eskiden de uygun bir gençti, olgunluk döneminde de bu duruşunu aynen sürdürdü. Sahip olduğu ağırlığı ve nüfuzu eskiden de yanlış yollarda kullanmıyordu, sonrasında da hiçbir zaman kullanmadı.
İslami eğitim çalışmalarına hiç aksatmadan devam etti
1980 öncesi yalın bir şekilde ifade edileceği tarzda Ülkücü-Selametçi ayrımında Abdülkadir, bir dönemden sonra “ülkücü” tanımını kullanmamaya başladı, kendisini ifade etmek için Müslüman tanımı ona yetiyordu ve ömrünün sonuna kadar da bu tanım onu en güzel şekilde anlattı. Ülkücülük sıfatını bırakınca Selametçi de olmadı. Refleks olarak ben onun kendi dönemindeki ‘Ülkücü’ özelliklerini daima taşıdığını gözlemledim. Civanmert bir kişiydi, cesurdu, bir şeye yöneldiyse tüm benliği ile yöneliyordu, dostuna vücudunu siper ediyordu. Beraber olduklarının da böyle olmasını bekliyordu.
Yukarıdaki satırlarda onun “Reislik” sıfatını ve ağırlığını, devri geçtikten sonra da son nefesine kadar taşıdığından bahsetmiştim. Bu sıfatı hakkıyla temsil etti. Fakat onu hiçbir zaman bilerek yanlış yerde kullanmadı. Etrafında birçok kişi çok daha aşağı seviyede bir nüfuzu ucuza satmak, şahsî ikbali için kullanmak gibi basitlikler yaparken o, bu nüfuzu kullanmamak için azami gayret gösterdi.
Siyasi hareketlenmeler içinde kendisine birçok mevki teklif edildi. Hiç birine itibar etmedi. Sadece belli dönemlerde bazı gönüllü faaliyetlere katkıda bulundu.
Bir dönem Yeryüzü dergisini yayınlayan kadronun içinde yer aldı. Mazlum-Der İstanbul Şubesi’nin çalışmalarına katıldı.
Kendisiyle aynı fikrî dönüşümü geçiren dostlarıyla yaptığı İslami eğitim çalışmaları onun için her şeyin üstündeydi. Hiç aksatmadan bu çalışmalara devam etti.
Ticaret, siyaset ve örgütlü toplumsal organizasyonların üzerinde cereyan ettiği zeminin şartları bir çok yönüyle onun hassasiyetleriyle çeliştiği için, bu ortamların imkan ölçüsünde dışında durmaya çalıştı. Bu sebepten daha münzevi bir hayat yaşamaya gayret etti. İşinin çapını geliştirmedi. Veya para kazanma aracı olarak nüfuzun çokça kullanıldığı bir dünyada onun ilkesel duruşu işinin gelişmesini engelledi. Zenaat boyutunu fazlaca aşamadı veya aşmadı. Çok zengin olmadı ama başı daima dik durdu. Ama bu ona alabildiğince bir özgürlük, ciddi bir manevi güç ve saygınlık kazandırdı.
Hastalığı, vefatı, taziyesi çerçevesinde meydana gelen o müthiş sosyal hareketlilik
Hastalığı süresince Vakıf Gureba Hastanesi ziyaretçi ile doldu taştı. İnsanlar bazen sabah akşam uğrayarak hatır sorar oldular. “Kan veya trombosit lazım olacak” lafı edildiğinde hemen dört bir yanda listeler oluştu. İstanbul’un farklı semtlerinde her gün hatimler, Yasinler okundu, zikirler çekildi.
Hastane personeli, son dönemde bu tip bir hastaya rastlamadıklarından olsa gerek, her fırsatta hayretlerini ifade ettiler.
Derken emr-i Hak vaki oldu. Cenaze namazı çok sevdiği Üsküdar semtinin en köklü camilerinden Yeni Valide Sultan Camii’nde kılındı. Hayatının içinde belli bir süre de olsa yer alan her renkten insan koşarak cami avlusunu doldurdular. Hepsi Abdülkadir’i, “bizim Abdülkadir” olarak nitelendiriyordu.
Defin sonrası akşamla yatsı arası aynı camide Kur’an tilaveti oldu. Sonraki iki gece de oturduğu evin karşısındaki Balipaşa Camii’nde Kur’an okundu ve taziyeye gelenler ağırlandı. Vefatıyla birlikte camilerin bu tarz taziye ve dinî toplantılar için kalabalıklar tarafından değerlendirilmesi devrinin yeniden başlamasına vesile olacağını düşünmekteyim. Çünkü üç gece boyunca cami bahçesinde gerçekleşen buluşmalar, katılanlarda, ‘biz niye bu camileri ihmal ediyoruz’ sorusunun uyanmasına sebep oldu.
Hastalığı, vefatı, taziyesi çerçevesinde meydana gelen bu müthiş sosyal hareketlilik karşısında onu tanımayanlar şu soruyu soruyorlardı: “Kim bu kişi, sağlığında ne yapmış da insanlar onun hastalığı ve ölümünden bu kadar etkilendiler?”
Bu soruya en anlamlı cevap belki şudur: İstikamet üzere yaşamaya gayret etti, sahip olduğu ağırlığı yanlış bir yolda kullanmamayı önemsedi. İslami hassasiyetleri daima ön plana alan iyi bir aile babası oldu. Helalinden kazanmaya çalıştı ve tevazuu hiç elden bırakmadı.
Her daim Reis olarak yaşadı ve emaneti teslim etti.
Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.

Erhan Erken
Dunya Bizim
08 Ekim 2012 Pazartesi

GREV PAZARLIĞI

Odanın içinde sigara dumanından kesif bir tabaka oluşmuştu. Neredeyse 3 saattir süren toplantı hararetli konuşmalarla devam ediyordu. Çaycı en az yedi sekiz sefer dolu bardaklarla girmiş, boşlarla çıkmıştı. Sekreter, tembihli olduğu için her gün hiç durmadan çalan telefonun bile adeta sesi kesilmişti. Odada arada bir ses tonu yükseliyordu. Hatta bir iki defa taraflar karşılıklı olarak masayı yumruklamışlardı.

-%70 zam, üç maaş ikramiye ve aylık 195 saat çalışma, bundan bir adım geriye gidemeyiz.

-Kardeşim biz “baba”dan (Süleyman Demirel) daha zengin değiliz. O bile %35 veriyor. Biz ondan bile fazla verip %50 diyoruz. 2 maaş ikramiye, çalışma saati de 225. Yeter kardeşim, yeter yahu…

-Olmazsa greve gideriz, bütün işçiler bizden yana, daha fazla zorlamayın.

-Gidebilirsen git bakalım. İş oylamaya kalırsa burayı başın önünde terk edersin sonra…

İfadeler tehditkâr bir hâl almaya başlamıştı. Üç sendikacı ile fabrika sahibi, müessese ve personel müdürlerinden meydana gelen altı kişinin konuşması artık sonuç verir bir mecranın dışına çıkmıştı. Sendika temsilcileri, “Biz işçi kardeşlerimizle bir toplantı yapacağız, sakın mani olmaya kalkışmayın” diyerek masadan kalktılar. Fabrika sahibi Zeki Gülce, “Yapın bakalım, yalnız ben buradayım ve gözüm üzerenizde. Yanlışlık olursa çok kişinin canı yanar bilmiş olun…” şeklinde bir uyarıda bulundu.

Bu laflar hiç yenir yutulur şeyler değildi, fakat bazen sinirlerin gerilmesi insana neler söyletiyordu. Zeki Bey, tehdidin ağır kaçtığını hissetti. Hiç renk vermeden yerinden kalktı ve müdürlerine, 10 dakika sonra onları odasında beklediğini söyleyerek lavaboya gitti. Öğle ezanı yeni okunmuştu. Zeki Bey, “Abdest tazeleyeyim de namaz kılayım” diye düşündü. Beş dakika sonra yenilenmiş bir ruh haleti içinde odasındaydı. Seccadesini serdi, sekreterine namazda olduğunu söyledi. Sekreter hanım, neredeyse her gün öğle namazını ikindiye yarım sat kala alelacele kılan patronunun bu haline pek mana veremeden:

-Peki efendim, yalnız sizden telefon bekleyen birkaç arkadaşınız var.

-Beklesinler ne yapayım. Şu namazımı kılayım, sonra vakit kalırsa ararız. Ben unutursam hatırlatırsın.
Büyük bir edeple kıbleye yöneldi. Sanki 15–20 dakika evvel sendikacıların önündeki o sert adam kendisi değildi. Bir an için işinin dışında ayrı bir âlemdeymiş gibi bir duyguya kapıldı.

-Allahu Ekber…
​(…)

Namazın bitimine doğru müessese müdürü ve personel müdürü odaya girmişlerdi.

-Allah kabul etsin efendim!

-Tekabbel Allah!

-Amin, sağ olun. Kahve içer misiniz, arkadaşlar, sinirlere iyi gelir?

-Olur efendim, alalım. Bir dakika, siz zahmet etmeyin, ben sekretere söylerim.

-Arkadaşlar, bu adamlar herhalde toplantı yapacaklar. Sizden ricam, bir iki genç bulalım da videoya kayıt edelim. Yalnız mümkün olduğu kadar farklı açılardan almaya çalışalım. Çok hareketli tartışma anlarını da zumlasınlar.  Bir de kameraların gözükmemesine azami dikkat edelim.
Mümkünse fabrikanın çatısından veya yan komşudan rica edelim, onun balkonundan çekim yapalım, oldu mu?

İşçilere de sendikacılara da söylediklerimizi aynen ulaştırmaya çalışalım. Bunlar “yanlış yunluş” şeyler söyleyip çocukların kafalarını karıştırmasınlar. Hatta yaklaşan bayram için kendilerine ekstra bir şeyler düşünebileceğimizi de fısıldayalım, oylamaya giderlerse perişan olmaları lazım. İşçilerin yüzüne bakamasınlar.

-İşçilerin bazıları grev için çok ateşli, bunlar, diğerlerini ve özellikle de gençleri etkiliyorlar. Onlarla özel konuşsak mı?

-Yok yok şimdilik bu söylediklerim dışında hiçbir hareket yapmıyoruz. Hele bir enerjilerini boşaltsınlar, sonra bakarız…

Saat 15.00’e doğru başlayan toplantı tarzındaki gösteri, yaklaşık 1000 kişinin çalıştığı fabrikada 250 civarında işçinin bazen aktif, bazen de pasif katılımıyla bir saat kadar sürdü.

Saat 18.00’e doğru, fabrikanın reklâm filmlerinin, dia gösterilerinin yapıldığı odasında iki kişi, videodan öğleden sonraki gösteriyi izliyordu, Zeki Gülce ve çok güvendiği yardımcısı İlhan.

-İlhan, dörtte biri anca toplayabilmişler. Bu işi beceremeyecekler. Yalnız birçok kişinin canı yandığı ile kalacak.

-Evet, çok kuvvetli değiller. Farkındaysanız, işçileri fazla tahrik etmek istemiyorlar gibi geldi bana. Bu hallerini örtmek için araya birkaç sivri slogan katıştırmışlar. Onun ötesinde bir şey yok. Sahi siz hiç Altınyunus’a gider misiniz? Neden onu tutturmuşlar?

-Yok canım, bir kere önünden geçtik. İçini hiç bilmem. O tatil köyü bizim gibiler için değil ki. Fakat bak konuşmacı yine söylüyor: “Yazları Altınyunus tatil köyünde, Alanya sahillerindeki yalılarında yedikleri paralar maliyeti arttırmıyor da, size yapacakları zam mı maliyetleri artıracak…” Bak utanmaza bak…

-Ahmet Usta’yı görüyor musun? O kadar insanın arasında ne yapıyor öyle?

-Galiba ileri gidenleri ikaz ediyor.

-Herhalde, bakın bir tanesi onu itekleyip kenara çekiyor… Aaa, koca adamı tartaklıyorlar.

-Tartaklayanların başı da Hasan, görüyor musun?

-Hani o, ameliyatı için rahmetli babanızın ön ayak olduğu çocuk değil mi?

-Yaa, vay vicdansız vay. Onu da adam eden Ahmet Usta’dır biliyor musun?


Bu Ahmet Usta var ya, rahmetli babamın ilk ustasıdır. Eskiden aileden bir fert gibiydi. Devamlı geliş-gidiş yapardık onlarla. Beni de çok severdi. Bazen haftada bazen de 15 günde bir beni tekkeye götürürdü. Ben de çok sevinirdim. Gerçi kendisi Nakşî idi. Onun intisaplı olduğu hocaefendinin camiine de giderdik. Hatta hatırlarım, bazen onlar zikir yaparlarken ben kenarda bekler, o camiinin tonton müezzini ile sohbet ederdim. Beş altı sene evveline kadar o güzel insanları seyrek de olsa ziyaret ederdim, fakat bu aralar çok uzak kaldım…

Neyse nerden nereye atladık. Yani anlayacağın Ahmet Usta bizim ailenin emektar ustasıdır, baba yadigârıdır. Ona kalkan el, bize kalkmış gibidir. Hepsi görür gününü! Tazminatlarını hesaplayıp atalım. Ustabaşını itip kalkmak neymiş görsünler.

-Zeki Bey, bu işten bir şey çıkmaz. Biz bayramda yarım maaş ekstra ikramiye verelim. Zammı da %50 diye tüm işçilere duyuralım. Bunlar çözülürler.
-Evet evet haklısın. Söylediğin gibi hareket edelim.

(…)

Aradan 15 gün kadar geçti. Fabrikada grev için yapılan oylama işçilerin grevi istemediği ve yönetimin teklif ettiği ücret ve çalışma şartlarını kabul ettiği şeklinde bir eğilimi ortaya çıkardı. Sendika büyük bir prestij kaybetmişti. Greve gidileceğini hesaplayan, bunun için sendikayı ve işçilerin bir bölümünü çeşitli şekillerde kışkırtan aynı sektördeki bazı rakip firmalar, ortaya çıkan durumdan hiç hoşnut olmamışlardı. Fabrika yönetimi ise rahatlamıştı. Kendi aralarında konuştuklarında asgari ücretin biraz üstünde bir maaşla çalışın işçinin %50 bile zam alsa yine de geçinmesinin ne kadar zor olduğunu ifade ediyorlardı. Fakat “piyasa şartları”, “rekabet”… “Tüm ekonomik dengesizlikleri biz tek başımıza mı düzelteceğiz” gibi dayanaklar bularak hemen başka bir konuya geçiyorlar ve adeta bu noktada kendi vicdanlarından kaçıyorlardı.

Grev provaları yapıldığı günlerden birinde fabrikadan çıkarken temiz yüzlü, gençten bir işçinin yanına yaklaşıp söylediği sözler aradan günler geçtiği halde Zeki Gülce’nin aklından çıkmıyordu.

Ne demişti “Sizin dininize bağlı, hak ve adaleti kollayan bir insan olduğunuza inanıyorum. Menfaatime olduğu halde sendikayı desteklemedim.. İmkânınız müsait de bize hak ettiğimizi vermiyorsanız ahirette iki elim yakanızda olacaktır, haberiniz olsun.”

Bu laf adeta klişe gibi zihninde yer etmişti. Yeni aldığı ve Türkiye’de emsali az bulunan 500 SEL Mercedes’ine her bindiğinde veya yine geçen sene aldıkları Tekirdağ’daki yalıyı düşündüğünde o nurani yüzlü genç, gözünün önüne geliyor ve sanki “Bunlara benden kestiklerinle sahip oldun” diyordu. Fakat ruha huzursuzluk veren şeyleri geri plana atan beyin fonksiyonları hemen imdadına yetişiyor ve gencin siluetini hafızasının derinliklerine itiyordu.

Fabrika yönetimini ve özellikle de fabrika sahibi Zeki Beyi üzen bir diğer husus da grev provası niteliğinde düzenlenen toplantı sırasında ve sonrasında meydana gelen bazı olaylardı. Kardeşi gibi davrandığı bazı insanların yeri geldiğinde düşmanıymış gibi karşı muamelede bulunması onu çok sarsmıştı. Belki de ilk kez bu olayla birlikte, “tecrübe” denen şeyin insanlara olan güveni azaltmasına bizzat kendi üzerinde şahit olmuştu.

Babasının dört sene evvel vefatıyla birlikte fabrika yönetimini üstlenmişti, sağda solda buna benzer hadiseleri çok duymuş olmakla birlikte kendisinin karar merciinde olduğu ilk işçi direnişiydi bu. Yıllar önce liseye giderken bir gün rahmetli babası ona “Oğlum hayatta hayret etmemeyi öğrenmelisin” dediğinde, bu lafı hiç sevmediğini hatırlıyordu. Belki babası gibi ehl-i takva bir insanın bu tip bir söz söylemesi ona anlamlı gelmemişti. İnsanların birçoğu kendisinin yanında başka, diğer insanların yanında başka türlü konuşuyorlardı. Her zaman ilke edindikleri doğruları yoktu. Mesela bu Zeki Bey için eskiden hayret edilecek bir şeydi. Yine insanların bir kısmı, kendilerine yapılan iyiliklere karşı samimiyetsizce cevap vermek zorundaymışlar gibi davranıyorlardı. Bu da hayret edilecek bir husustu. Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkündü, fakat zamanla ne oldu, kendisinin de artık çok ekstra konular haricinde hayret etmediğini hissetmeye başladı. Tabii, bu hissiyatın insanlar arası ilişkiler için zararlı bir hâl olduğunu zihninin kenarından hiç çıkarmadı. Nasıl böyle bir değişime uğradığını düşünürken bir hususu fark etti. Eskiden Mecelle’de yer alan “Beraat-ı zimmet esastır” kaidesini kendisine şiar edinmişti. Bu kaideyi insanlara uyguladığı zaman da insanlar öz olarak temizdir, birkaç kirli insan için tüm insanları kötülememek gerekir diye düşünüyordu. Fakat tanıdığı insan sayısının süratle artması, üstüne üstlük maddi durumlarının iyi olması dolayısıyla etraflarında dolaşan riyakârların çoğalmasıyla “İnsanların kötü niyetli olması normaldir, ancak bir miktar teşrik-i mesainin ardından iyi niyetinden emin olduktan sonra o insandan bir şey beklenebilir” görüşü kendisinde yer etmeye başladı. Demek ki “tecrübe” ile kaya gibi sağlam denen kıstaslar değişebiliyordu. Yeni kazındığı halin iyi olduğu iddia edilebilir miydi? Kesinlikle hayır… Binlerce insanın ortasında, maddi açıdan süper denebilecek imkânlara sahip, fakat en yakınına bile “acaba” ile bakan bir “tecrübe.”

Bazen, yerin dibine batsın böyle tecrübe diye düşünmüyor da değildi? Fakat sürdürülen hayat, insana her zaman düşündüklerinin aynısını yaşama fırsatı veriyor muydu sanki? Bu noktaya geldiğinde ise “Ben galiba bu işi yapmaya, ama bütün olumsuzlarına rağmen kendi içinde tutarlı bir şekilde yapmaya mahkûmum” diyerek kararını pekiştiriyor ve “devam” diyordu.

(…)

Fabrikadaki gergin ortamdan yıpranan Zeki Bey, yaklaşan Ramazan ayından evvel kısa dönemli de olsa bir tatile çıkma ihtiyacı duymuştu. İlkokula giden çocuğunun yarı yıl tatilinde bu kaçamağı yapabileceklerini düşündü. Kış mevsimi için en iyi yer şüphesiz ki Uludağ’dı. Eskiden, kendi küçüklüğünde babası, annesi ile birlikte gezemeye gitmeyi düşündüklerinde akıllarına ilk olarak Bursa gelirdi. Babası Uludağ’daki otellerde hiç kalmazdı. Bursa’da Çekirge semtinde mütevazı bir otelde kalırlar, Uludağ’a da günübirlik çıkarlardı. Babası; “Bu oteller çok sosyetik, hem de içkili, bize göre değil” diyerek yıldızı biraz az da olsa, lokantasında içki verilmeyen Çekirge’deki oteli tercih ederdi.

Zeki Bey rahmetli babasını hassasiyetine hâlâ saygı duymakla birlikte, olaylara daha global baktığını düşünüyordu. Devlet örgütünün Tekel kurumuyla içki imal edip sattığı bir ülkede yaşamaya razı olmak, içkili bir otelde kalmaktan kendi görüşüne göre deha az problemli değildi. “Meseleleri genelde çözmedikçe detayda boğulmanın anlamı yok” diyerek bu çelişik noktayı atlıyordu. O zaman, Uludağ’daki babasının deyimiyle “sosyetik” bir mekânda tatil, onu babası kadar sıkmıyordu. Çünkü o daha büyük bir sıkıntının içinde hissediyordu kendini. Zihnî hesaplaşmasında bu tür bir kararla rahatlamasına rağmen mutlak manada rahatlayamaması kafasını kurcalayan en önemli hususlardan biriydi. Acaba babasının detaylardaki hassasiyeti insanı daima diri tutan bir hassasiyet miydi?

Zeki Gülce global bakışıyla atladığı bu çelişik noktadan sonra telefonu kaldırarak Uludağ’daki oteli arayıp yer ayırttı. Ailesiyle birlikte orada zihnî çelişkiler yaşadığı mekânlarda geçen 10 günden sonra tekrar İstanbul’a döndüler…

Kendisini biraz rahatlamış hissediyordu. Gezilerini on günle kısıtlamalarının sebebi biraz da yaklaşan Berat Kandili’ni İstanbul’da geçirmek istemelerindendi.

İstanbul’a döndükleri günün ertesi günü kandildi. O gün akşam namazı için fabrikanın mescidine inmeyi düşündü. İndiği zaman cemaat oluşmuş namaza durmaya hazırlanıyorlardı. Niyet edip imama uydu. İmam ilk rekâtta Fatiha’dan sonra Elemneşrahleke’yi okuduğunda Zeki Bey sanki eski günlere geri gitmişti. Ahmet Usta ile onun bağlı olduğu dergâha gittiklerinde namazdan sonra Hatm-i Hacegân yaparlarken bu sûreyi okuyorlardı. O sahne hiç güzünün önünden gitmez, ne zaman bu sûre okunsa hatırlardı.

Namaz bittiğinde, mescid çıkışında Ahmet Usta’nın koluna girdi.

-Ahmet Usta, bu akşam ne yapıyorsun?

-Hiç evlat, birazdan paydos var. Sonra eve gideceğim, çoluk çocuk bekler. Belki yatsıya Efendinin camiine giderim.

-Beraber gidelim mi?

-Olur, gidelim de, hayırdır ne oldu?

-Hiç, bir şey yok, canım öyle istedi.

Fabrikadan beraber çıktılar. Ahmet Usta’nın evine ve kendi evine telefon ettiler. Dışarıda bir şeyler yedikten sonra yatsı namazına camiye vardılar. Namazlar kılındı. Zeki Gülce, uzun zamandır uzak kaldığı bu havayı özlemiş olduğunu hissetti. Ahmet Usta’nın yanından ayrılmamaya özen gösteriyordu. Beraberce önce küçüklüğünün “tonton” müezzininin yanına gittiler. Müezzin, onu hemen tanıdı, kucakladı, hatırını sordu. Ondaki samimiyet ve içtenlik Zeki Beyi ürpertmişti. O kadar tabii bir sıcaklık vardı ki yüzünde, insanların birçoğunun yüzünde her gün aşina olduğu o riyakâr gülüşlerden çok farklıydı bu keyfiyet.

Biraz görüştüler ve Efendi’nin yanına gittiler. Ahmet Usta, Efendi’ye Zeki Gülce’yi tanıştırdı. “Rahmetli Hasan Gülce Bey’in oğlu, hatırlarsınız eskiden beraberce sizi ziyarete gelirdik.” Efendi, tanıdığını ima eder tarzda başını sallayıp gülümsedi. Zeki Bey elini öperken, o da diğer eliyle Zeki Bey’in yüzünü sıvazlıyordu.

-Nasılsınız evladım, dedi.

-Çok sağ olun Efendim, dua buyurunuz.

Dikkatlice yüzüne baktığında Efendi Hazretleri’nin saçlarının çok beyazlamış olduğunu fakat sanki ay parçası gibi parıldadığını fark etti.

Müsaade isteyip bir kenara oturdular. Birazdan Hatme yapılacaktı. Ahmet Usta katılıp katılmayacağını sordu.

-Yok ben şu kenarda oturup seni beklerim.

Eline bir tesbih alıp kenara doğru geçti. Bir yandan Kelime-i Tevhid çekiyor, bir yandan da uzun zamandır hissedemediği garip bir iç huzurunun sebebini düşünüyordu. Sanki bir tuhaf olmuştu. Yaklaşık bin küsur kişinin önünde tir tir titrediği, tekstil sektörünün patronu Zeki Gülce, soldan sağa doğru kayan her tespih tanesi ile sanki biraz daha ufalıyor, büzüşüyordu.

Aradan ne kadar geçtiğini kendisinin de bilmediği bir zaman diliminden sonra yüksek sesle “Elemneşrahleke” sûresinin okunduğunu işitti. Kafasını kaldırıp sureyi okuyana bakınca sanki başından aşağı kaynar sular döküldüğünü hissetti. Kur’an okuyan kişi, fabrikanın kapısında arabasına yaklaşıp kendisiyle konuşan gençti. Ne kadar da güzel okuyordu. Hocaefendi’nin yanında başı dik ve huzurlu bir sesle okuduğu her ayet-i kerime ile sanki ruhlara biraz daha sükûn veriyordu.

O anda serveti gözünde küçülüverdi. Bazen o destelerde para insanlara sahte bir huzur veriyordu, fakat bu huzurun objektif ekonomik değerlere ifade edilemeyen, insanın vicdanında hissettiği maliyeti çok büyüktü. Maaş verdiği ve fabrikasındaki 1000 küsur kişiden sadece biri olan insanın, Hocaefendi’nin yanındaki itibarı ve cemaatin huzur ve sükûn bulmasına sebep olan ihlâsı, milyarlarla satın alınamıyordu. Kafasında dönüp dolaşan tüm bu düşüncelerle ve kendi durumundan duyduğu mahcubiyet ile başını önüne eğerken Efendi Hazretleri ile göz göze geldiler. O anda Efendi’nin tatlı bir gülümseme ile başını hafifçe salladığını buğulu gözleriyle fark etti. Binlerce insanın Efendisi olan zatın kendisinin de Efendisi olması herhalde o anda vuku bulmuştu.

Ahmet Usta yanına gelip omzuna dokunduğunda Zeki Bey, hafif hafif hıçkırarak ağlıyor ve tespihine âdete kapanmış zikrediyordu.

ERHAN ERKEN

İktisat ve İş Dünyası Bülteni  Aralık 1993

OFİSTE NAMAZ VAKTİ

Ayşe Hanım, bana Hasan Beyi bağlar mısınız?

—Tabii, Ali Bey.
—Alo, Hasan Bey, Almanya’dan gelecek mallar ile ilgili akreditif açıldı mı?
—Banka ile mutabakat sağladık, tahmin ediyorum, yarın açılacak.
—O malın sigorta işlemlerini de takip ediyoruz değil mi?
—Evet efendim…

Sigorta işlemleri deyince arabasının kaskosunun zamanının geçmiş olduğunu hatırlayıverdi. Hemen sekreterinin numarasını çevirdi.

—Ayşe Hanım, bir arkadaş gönderelim de benim arabadan evrakları alıversin, geldiklerinde sigortacılara verelim. Kaskonun taksit süresi geçti, unutmayalım.
—Olur efendim, hemen ilgileniyorum.
—Bana bir de çay söyler misiniz?
—Fincanda değil mi?
—Evet, lütfen…

İşlerinin bir bölümünü rayına oturtmanın rahatlığı ile oturduğu koltukta arkaya doğru yaslandı. O sırada gözü duvardaki saate takıldı. Saat 17:00’ye geliyordu. İkindi namazını henüz kılmamıştı ve namaz kerahet vaktine giriyordu.

Doludizgin geçen zaman, içinde isteyip de yapamadığı birçok şeyi beraberinde götürüyordu. Talebeliğinden beri düzenli olarak kıldığı namazlarına, yoğun iş hayatı içinde bir türlü arzu ettiği önemi veremediğini düşünüp derin bir “of” çekti. Zaman mı çok hızlı geçiyordu? Yoksa yaşanan hayat mı farklı temeller üzerine oturmuştu da bu temellere uymayan işlere yer ve zaman bulmak bu kadar zorlaşıyordu?

Kapı çalındı, çayı gelmişti. Çayını içip namazını öyle kılmaya karar verdi. Bir sigara yaktı. Çaydan aldığı ilk yudum onu öğrenciyken kaldığı talebe evine götürüvermişti. Ne hoş günlerdi onlar, diye iç geçirdi. Bugünlerine göre maddi olarak çok zor şartlarda geçen, fakat iç huzuru itibariyle dingin ve çok daha az çelişkili olan o günlerini gıpta ile gözünün önüne getirdi.

Hayatın siyah ve beyaz tonları çok fazlaydı, gri tonlar ise ehemmiyetsiz bir yer tutuyordu. İki dakika evvel telaffuz ettiği sigorta, kasko, bankadan sağlanacak finansman gibi konular geçmiş dönemde üzerinde çok rahat hüküm verdiği veya okuduğu bir hükmün, tamam, işte doğru bu, diye taraftarı olduğu meselelerdi.

İktisat talebesi olduğu için kafa yorup araştırırken eline geçen bir kitapta okuduğu, sigorta ile ilgili menfî görüşler onu derinden etkilemişti. Hafızasını zorladı, yanılmıyorsa, dış ticarette ve özellikle deniz aşırı ülkelerle yapılan dış ticarette sigortaya cevaz verir mahiyette bir hükme, meşhur fetva kitaplarından birinde rastlamıştı. Fakat arabasın kasko sigortası ile ilgili kendisini rahatlatacak, gönlüne su serpecek bir bilgi veya bir iz hatırlayamıyordu. Devletin, vatandaşın malını koruyamadığı bir ortamda insanın kendisini garantiye alması lazım. Bu birikim, bu güç, Müslümanların gücü, onun korunması da lazım diye düşünerek, kendisini rahatlatacak argümanı buluyordu. Peki, buluyordu da, neden her seferinde kendi kendine bir daha, bir daha soruyordu? Her ay yatırdığı primin ne şekilde ve nerelerde nemalandırıldığını düşünmek kendisine ısdırap veriyordu da acaba bu huzursuzluğu oradan mı geliyordu?

Çalan telefonun zili Ali Bey’in çay yudumlaması ile başlayan geçmişe doğru yolculuğuna ve iç hesaplamasına bir virgül koyuverdi.

—Ali Bey, ………. bankasının müdürü ve yardımcısı geldiler. Saat 17.00’de randevunuz vardı, daha evvel hatırlatmıştım.
—Tamam Ayşe Hanım saat kaç, 16.58 mi? Sen iki dakika oyalayıver öyle içeri alırsın.

Ali Bey ikindi namazı için hazırlık yapmak üzere çoraplarını çıkarmış ve takunyalarını ayağına geçirmişti. Yine ortada kalıverdi. Yarınki akredifi açacak bankanın tepe yöneticileri idi gelenler. Kredi miktarı yüksekti. Gelenleri üstelik randevu de verilmişken bekletmek olmaz diye düşündü. Diğer yandan çok önemli bir diğer vazifeyi, ikindi namazını kaçırmak mevzu bahisti. Bu şekilde düşünürken çoraplarını giyip ayakkabılarını bağlamıştı bile. Ceketini, kravatını düzeltip evraklarını hazırlarken kapı çalındı. Sekreteri Ayşe Hanım, misafirlere yol göstererek içeri girdi.

Ali Bey, iç dünyasındaki hesaplaşmaları ustalıkla gizleyen mütebessim çehre ile misafirlerine doğru yöneldi.

—Buyurunuz hoş geldiniz…

—Ali Bey nasılsınız? Diyerek kendisine uzan iki el vardı karşısında. Bir tanesini tereddütsüzce ve hemen sıkıverdi.

—Siz nasılsınız Erdal Bey, şöyle buyurun rahat edin.

Diğer ele eli giderken bir anlık bir duraklama hali onun başka bir dünya ile olan bağlantısını hatırlatan bir ürpertiyi de beraberinde taşıyordu.

—Nasılsınız Aslı Hanım, hoş geldiniz.

ERHAN ERKEN

İktisat ve İş Dünyası Bülteni 1992

İS GORÜŞMESİ

Aynanın karşısında dikkatle boyun bağını bağlıyordu. Beyaz gömleğe lacivert rengin iyi gittiğini düşündü. Dikkatle, gömleğinin en üstteki düğmesini kapadı ve boyunbağını düğme görünmeyecek şekilde yerleştirdi. Aynada, çenesinin altında bazı yerleri iyi traş edemediğini fark etti. Traş makinesi ile oraları da aldı. Yüzünü kremledi. Bir de “after shave” sürerse iyi olacaktı. Geçenlerde aldığı yeni şişeden yüzüne bir güzel sürdü.

-Hanım, süeter giyeyim mi, yoksa böyle daha mı iyi?
-Yok, yok giyme, istersen yanına al, mülakattan sonra giyersin.

Ceketini, pardesesünü giydi, kasketini taktı. Ayakkabılarının tozunu fırça ile aldı. Tam giyiyordu ki çoraplarını fark etti. Koyu lacivert takım elbisenin altına kahverengi çoraplarını giymişti. Belki üç sene evvel kendisi için anlamı olmayan bu ayrıntıdaki uyumsuzluk canını sıktı.

-Lacivert çoraplarımı verir misin, bunları değiştireyim.

-Olur tabii, diyen hanımının getirdiği çorapları kapı ağzında giydi ve veda ettikten sonra, besmelesini çekerek kapıdan çıktı.

Sabah serinliği yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı. Rüzgârdan yüzünün adeta yandığını hissetti. Eskiden sakalı varken, bu tip bir yanmayı çok az hissederdi. Sanki onları kestikten sonra yüzü çıplak kalmıştı.

Sakalları aklına gelince elini gayr-i ihtiyari olarak yüzüne götürdü. Çenesine kadar sıvazladı. Senelerce taşıdığı sakallarını nasıl da kesmişti. “Ama ne yapayım, nereye gitsem diplomamla, not ortalamamla birlikte, sakalımın niteliğini araştırıyorlar ve bakışları değişiyor” diye kendi kendine söylendi.

Dört senelik İmam Hatip Lisesi’ni üç senede tamamlamış, İktisat Fakültesi’ni de hiç sene kaybetmeden ve iyi derece ile mezun olmuştu. Dışarıdan devam ettiği kurslarla İngilizcesini geliştirmiş ve detaylı bir muhasebe organizasyonunu bilgisayarda takip edebilecek donanımı edinmişti. Fakat tam bunlar, talebeliğinde hayâl ettiği iyi bir işe girebilmesi için yeterli olmuyordu, ona üzülüyordu.

İlk önceleri, her yere müracaat etmiyordu. Kendince yer belirliyor, ona göre talep geldiğinde görüşmeye gidiyordu. Bir müddet sonra önünde çok az alternatifin kaldığını görüverdi. Bir holdinge, ortaklıkları arasında banka bulunmasın diye özen gösteriyordu. İlk önceleri, böyle bir ilke tesbit ettiği an gönlünün ne kadar daralabileceğini düşünememişti belki de. Bu sayede büyük holdinglerin ve sermaye gruplarının münasebetleri ile alakalı geniş bir malumata sahip olmuştu.

Gireceği şirket grubunda içki imal edilmemesini de istiyordu. Bu sebepten, yazı makineleri ithal eden bir firmada çok iyi imkânlarla işe başlayacakken, işe başlayacağı firmanın bağlı olduğu grubun çok meşhur bir bira markasını bünyesinde barındırdığını öğrenmiş ve hemen işten çekilmişti. Kendi kendine şöyle düşünüyordu: “İçki satan bir bakkal veya marketten alış veriş etmemek hususunda bu kadar senedir sürdürdüğüm bir ilke kararı varken, nasıl olur da içki imal eden bir holdingde çalışabilirim.” Bu durumda ya başlangıç ilkelerini değiştirecekti ya da tercihlerini…

“Ah ilkeler ve acımasız gerçekler” diye mırıldandı. Kafasında bin bir düşünce ve fikrî jimnastikle birlikte yeni müracaat ettiği iş yerine varmıştı.

-Ahmet Bey ile görüşebilir miyim?

-Efendim isminizi alabilir miyim?
Hangi konuda görüşecektiniz?
-Hasan Soylu, iş konusunda müracaatım vardı ve kendisi bana saat 10.00’a randevu vermişti.

-Bir dakika bekleyin ben kendisine haber vereyim.

Sekreter hanım, kendinden emin tavırlarla yerinden kalktı ve içeriye doğru gitti. Hasan Bey, saatini kontrol etti, 10’a 5 vardı. İyi, tam zamanında gelmişim diye geçirdi içinden. kasketini eline aldı ve sekreter hanımın işaret ettiği bekleme yerine doğru yöneldi. Yürürken, duyduğu ayak seslerinden sekreterin geldiğini anladı.

-Ahmet Bey toplantıya giriyor. Biraz beklemenizi söyledi. Yarım saat kadar olabilir dedi.

-Peki, ben şurada bekliyorum, diyerek koltuklara doğru yürümeye devam etti. İçinden “Ya sabır” diyordu. Halbuki randevusuna yetişmek için ne kadar hızlı hareket etmişti. Söz, talebeliğinden beri beri kendisi için çok önemli idi. Herkesten de aynısını bekliyordu. Hem 10.00 diye Ahmet Bey söylemişti, fakat adam rahatlıkla kendi verdiği sözü hiçe sayıyordu. Eski devrelerinde olsa idi, ‘Daha ilk görüşmede verdiği sözde durmayan bir adamın genel müdür olduğu yerde çalışılmaz’ diyerek çeker giderdi belki, fakat zaman, insanlara hazmetmesini öğretiyordu.

Koltuğa oturdu. Gayr-i ihtiyari olarak elindeki kasketini sıkmıştı. Sanki tüm hıncını ondan alıyordu. Oysa o bezden, astardan yapılmış zavallı bir kasketti (!), ne günâhı vardı! İçinden bir ses şems-i siperlikli serpuşun hiç de elinde durduğu gibi mahzun ve zavallı olmadığını söylüyordu. Kendisi değil miydi, okul yıllarında özellikle kasket takmayan ve arkadaşlarına taktırmayan! Gerekçe olarak da yakın bir arkadaşının şu sözünü söylerdi:

“O kasketinden kan damlıyor sakın ha takma” Şimdi elinde büzüştürdüğü o kasket, okul döneminde karşı çıktığı sembollerden bir tanesi idi. O zamanlar, yünden bir bere takıyordu. İş hayatında berenin birçok insanı ürküttüğünü hissedip çıkarmış ve onun yerine kendi deyimiyle “Siperliğinden kan damlayan serpuşu” takmıştı. Acaba sembollere takılıp kalmak hatalı mıydı? Birçok insanın dediği gibi hayati konular dururken kasketin, kravatın lafını etmek gereksiz miydi? Veya tam tersi, basit semboller olarak insanın karşısında duran bu nesneler, medeniyet dönüşümleri içinde meselenin özünü ifade edecek nitelikteki köşe taşları mıydı?

Bazen bir kasket veya küçük bir bez parçası olan kravat insanı ne kadar derin konuların içine çekiyordu.

Hasan Bey yarım saat için oturduğu bekleme koltuğunda neredeyse bir saate yakın bekledi. Kendisine Ahmet Beyin müsait olduğunu söyleyen sekreter hanımı takip ederek genel müdürün odasına girdi.

Ahmet Bey oturduğu yerden ve bir yandan da telefonla konuşarak adeta yarım ağızla:

-Hoşgeldiniz, buyurun oturun.

-Hoş bulduk efendim.

Müdürün elini sıkarak, kendisine gösterilen koltuğun kenarına oturdu. Bu arada, telefon görüşmesini bitiren Ahmet Bey, önündeki tanıtım kâğıdına göz gezdirirken, ilk sorusu şöyle oldu.

-Demek liseyi İmam Hatip’te bitirdiniz.

-Evet efendim, Zeytinburnu İmam Hatip Lisesi mezunuyum.

-Fakat dışarıdan bakıldığında hiç İmam Hatip’liye benzemiyorsunuz. Üstelik İngilizceyi iyi bildiğinizi de yazmışsınız.

-İmam Hatip’liliğin sizce ayırıcı görüntüsü nedir acaba?

Ahmet Bey, bu soruya karşı, pek memnun olmadığını ifade eder tarzda yüzünü ekşitti.

-Neyse bırakalım bu konuyu. Okul dereceleriniz güzel, yalnız tecrübeniz tam arzu ettiğimiz seviyede görünmüyor. Yalnız, sıkı çalışarak bu açığınızı kapatabilirsiniz sanıyorum. Bir konuya daha dikkatinizi çekmek isterim. Birkaç sene evvel yine bir ‘İmam Hatip’li bir arkadaş ile çalışmıştık. Günde kaç sefer, namaz kılmak bahanesi ile ya dışarı çıkıyor, ya da ortadan kayboluyordu. Bu sebeple onu vazifeden affettik. Siz, bütçe koordinatör yardımcısı olarak çalışacaksınız. Böyle bir görevde bu tür sorumsuzluklara göz yumamayız, onu belirtmek isterim.

Hasan Bey sinirlenmeye başlamıştı.

-Ben şimdiye kadar çalıştığım yerlerde namazlarımı da işlerim gibi aksatmamaya gayret sarf ettim. Beni işe kabul edecekseniz, elbisem gibi, saçım gibi benden ayrılmaz bir parça olan ve günde en fazla yarım saat vakit alan namazlarımı da kabul etmeniz gerekir.

Bu cevap Ahmet Beyi biraz tedirgin etmişti.

-Ben söyleyeceğimi söyledim. Namaz için sık sık işinize ara vermenize müsaade edemem.

Hasan Soylu, bu son cümle ile birlikte beş altı saniye içine sığan uzun ve yoğun bir muhasebe süreci geçirdi. Borçlarını, iki gün sonra ödenmesi gereken kirasını, üç ay kadar sonra doğacak çocuğunu, bir de zihnine adeta çivi ile yazılmış olan “Allah en büyük rıızık vericidir” kavramını gözlerinin önüne getirdi.

-Ben sizin gönlünüzdeki insan değilim, hoşcakalın, diyerek ayağa kalktı.

Genel Müdür, bu cevabı beklemiyordu.

-Bu kadar ani karar vermeseydiniz, diyebildi.

Cevap vermeden, onun elini sıkan Hasan Bey, yüzünde hafif ama acı bir tebessümle müdürün yüzünü baktı ve odadan dışarı çıktı. Koridorda hem yürüyor, hem de iki eliyle zavallı kasketini sıkıyordu. Binayı terk ederken kenarda bir çöp tenekesi gördü. Oraya doğru yöneldi. Kapağını açtı. Kasketini hızla içine attı. Hırsını alamamıştı. Elini boynuna götürdü. Kravatını çıkardı onu da fırlattı.

Sokağın kenarından dönerken adamın birinin kendisine hayretle baktığını gördü. Bu soğukta kasketini atan, boyunbağını çıkarıp çöpe fırlatan bir insan, o adamın gözüyle her halde normal sayılamazdı.

Adama gülümsedi. İki eliyle omuzlarından tuttu. Biliyor musun arkadaş, Cemil Meriç ne diyor:

“Bütün camileri yıksak, bütün Kur’an’ları yaksak, biz yine Osmanlı’yız yani İslam.”

Anlıyorsun değil mi?

Oradan ayrılırken, adamcağız hâlâ, hayretler içerisinde başını bir yukarı bir aşağı sallıyordu.

ERHAN ERKEN

İktisat ve İş Dünyası Bülteni Şubat 1993

İktisat ve İş Dünyası Bülteni 1992

DEGİSİK BİR İS ADAMİ TİPLEMESİ

Her zamanki mahcup tavrıyla kapının önünde göründüğünde mesai henüz yeni başlamıştı. Selâm vererek odaya girmek için izin istedi. Hüsn-i muhabbetle mukabele gördü ve buyur edildi. Koltuğun yanına ilişir gibi çekine çekine oturdu.
İlk dakikalarda daima böyle yapardı. Hemen kalkıverecekmiş gibi bir kenara büzüşür, ilerleyen dakikalarda ise oturduğu yere yavaş yavaş yerleşirdi. Dakikalar saatleri kovalayarak geçerken o, o güne mahsus stratejisini uygulayabileceği en uygun noktaları dolaşarak, çaycısından ustabaşına, müdüründen şoförüne kadar hemen hemen ilgili tüm kişilerle temasını kurar, hedefine adım adım yaklaşır ve gitmesi gereken saatte              -genellikle- hedefine tamamen ulaşmış bir şekilde işyerini terk ederdi.
Fısıltı tarzında bir sesle hâl hatır sorduktan sonra, bugünlerde kendisi için ayrılan malların yetersiz olduğunu söyleyerek söze başladı. Başka kişilere fazlaca mal verildiğini, mal verilen kişilerin fason olarak kutu yaptırdıkları ailelere fazla işçilik ödeyerek bu malları mamul madde haline çevirdiklerini ve kendi piyasasını bozduklarını söyledi.
Tatlı tatlı konuşmasının arasında bu anlattığı konuya canının sıkıldığı hissediliyordu. Anlaşılan onun mal almadığı bir iki hafta boyunca yine onun çevresinden gelen kişilere mal verilmesine kızmıştı. Üstelik mal alan kişiler imalat sırasında işçilik fiyatlarını artırıyorlardı. Kendisi büyük ölçekli çalıştığından işçiliklerin artmasıyla maliyeti de artıyor ve özellikle Anadolu’ya satışı zorlaşıyordu. Bunu önlemeye gayret ettiği belliydi.
Birdenbire,
-Niçin tüm malınızı bana vermiyorsunuz? Ben hiç kimse yokken sizin malınızın tümünü almıyor muydum? Sizinle yıllık anlaşma yapalım ama benden başkasına da kesinlikle mal vermeyin. Tamam mı? Diyerek konunun çehresini değiştirmeye başladı.
-İyi de herkesi devreden çıkardıktan sonra ya sen bu malları satın almaz da bizi ortada bırakırsan. Biz de alternatiflerimizi kaybederek sana muhtaç hale düşersek
-Tamam, endişelerinizde haklısınız, o zaman anlaşma yapalım. Mesela size şöyle bir teklif sunayım; Benim bir kamyonetim var. Onu size vereyim. Siz de bana karşılığında mal verin, olur mu? Yalnız tek şartım var; başka kimseye mal vermeyeceksiniz.
Mal karşılığı alış-veriş yeni teklif ettiği bir şey değildi. Eskiden de bir dönem beyaz eşya karşılığı mal aldığı olmuştu. Hesabı kabardığı bir gün damdan düşer gibi şöyle sormuştu.
-Ağabey, buzdolabı ister misin? Sana bir derin dondurucu getireyim.
-Oğlum sen beyaz eşyacı mısın? Nereden çıktı bu iş?
-Sadece dolap değil, istediğin her şeyi getiririm. İster kendin kullanırsın, istersen işçilerine vadeli olarak satarsın. Hem onlar mal sahibi olurlar, hem de sen maaşlarından keserek paranı tahsil edersin.
-Bak bir şey daha söyleyeyim, sana fason iş bastıran ajanslara da promosyon olarak bu malzemeleri teklif edebilirsin. Mesela “x” liralık iş yaptırana bir fırın, “2x” liralık sipariş verene televizyon hediye etmek gibi.
Fikir güzel ama değil mi?
-Dehşet bir fikir de, sen bizi beyaz eşya satıcısı yapacaksın bu gidişle. Bu senin anlattıklarını ülkenin en hatırı sayılır kuruluşları bayilerine uyguluyor. Maşaallah senin bilmediğin hiçbir şey yok! Barter ticareti, promosyon, tekel oluşturma…
-Ağabey sana zararı var mı? Bir kere malını satacaksın. Karşılığında aldığın malları teşvik unsuru şeklinde kullanarak işlerini artıracaksın. Üstelik, evine yeni bir şeyler götürüp hanımını sevindireceksin. Sana kalsa para verip dolap filan almazsın. Bu sayede eşyalarını yenileyeceksin.
Bu diyalogdan bir hafta sonra işyerine 4-5 adet fırın, birkaç çamaşır ve bulaşık makinesi bir de buzdolabı getirmişti. Hakikaten dediklerini yaparak birçok kimseyle birlikte ailemizi de mutlu etmiş, imalatımızın artmasına da katkıda bulunmuştuk.
Tabii bu arada yeni bir finansman yöntemi daha keşfetmiştik. Bize gelen beyaz eşyaların, oturduğu semtte yeni açılan bir mağazadan en uzun vade ile alındığını, bize nakit ödeme gibi sayılarak hem zor zamanında ona nefes aldırdığını, hem de uzun dönemli bir alım avantajı sağladığını fark ettik. Beyaz eşya satıcısına ise aylık taksitler yerine ne verdiği hususu bizim için hep meçhul olarak kaldı.
Kamyonet teklifinin arkasından bu yaşadıklarımız aklımıza gelince teklife bakışımız yumuşamıştı.
-Tamam, fikir olarak güzel, yalnız kamyoneti bir kontrol ettirelim sonra bakarız, diyerek konuyu geçiştiriverdik.
Bizim o gün için kıvama geldiğimizi görerek fazla uzatmayan dostumuz, bu sefer fiyatlara doğru konuyu çevirmeye başladı. Bizimle dönemlik değil ton bazında anlaşma yapmak istiyordu.
-Hayrola niye böyle? Dediğimizde ise cevap hazırdı.
Merkez Bankası tarafından alınan tedbirlerin faize yatırılmış mevduatın çözülmesine yol açacağını, bunun da altın satışlarını müsbet yönde etkileyeceğini düşündüğünü ifade ediyordu. Bizden hammadde olarak alıp, fason olarak kurdurup sattığı kuyumcu kutularının satışlarında artma beklediğini, yaz sonuna kadar satabileceği mal kadar bağlantıyı yapmak istediğini belirtiyordu.
“Çantadan” esnaf olan, tahsil derecesinin çok fazla olmadığını bildiğimiz bu Anadolu delikanlısı ekonomik trendlerle ilgili de ciddi malumat sahibiydi. Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi hocamız Demir Demirgil’in (toprağı bol olsun) derslerinde zor bela kavradığımız, faiz, para, altın ve yatırım arasındaki ilişkileri ve dengeleri bizim arkadaşımız pekala kurabiliyordu.
Evet, dediklerinde doğruluk payı olabilirdi.
-Ton olarak anlaşabiliriz. Yalnız kamyonet işi olmayabilir. Bize anlaşma tutarına yakın çek getirebilecek misin?
-Bakarız, diye cevaplarken bir yandan da çekleri nereden bulacağını, hangi atraksiyonları yaparak bu meseleyi çözeceğini düşündüğü belliydi. Hesaplarını hep kafasından yapan, yaptığı hesaplarda da bilgisayar ile pek de ters düştüğü görülmeyen müşterimiz, çek operasyonlarında pek mahirdi.
Yıllarca kayınpederinin hatır çeklerini kullanırken, kayınbiraderinin bir yanlışından dolayı çek kaynakları kurumuştu. Uzunca bir süredir başka başka kişilerin çeklerini kullanıyordu. Kim bilir, onların da ne tür işlerini çözüyordu. Aynı isimli çekler gelip şüphelendiğimizde yeni kaynak bu mu diye sorardık. Her seferinde de:
-Sizi niye ilgilendiriyor? Arkasını ciro etmiyor muyum? Bana güvenmiyorsanız onu söyleyin, derdi.
Laf buraya gelince daha fazla uzatamayacağımız için orada bırakıyorduk.
-Adana’dan yüklü bir ödeme bekliyorum, gelince daha rahat konuşuruz. Tahmin ediyorum ki bir iki hafta içinde gelecek.
Bu arkadaşımızın en problemli yönü olan zaman mefhumuna gelince işler her zamanki gibi karışacağa benziyordu. Şimdiye kadar zamana uyduğu pek görülmemişti. Bir hafta diyorsa onun bir ay olmayacağını kimse garanti edemezdi. Bir ay sonra geldiğinde bütün kusurlarını kabul edip, boynu bükük bir şekilde durarak kendisini affettirir ve yine çeşitli imtiyazlar kopararak giderdi. Artık alışkanlık haline gelen bu hale karşı sürekli nasihatimiz şuydu:
-Oğlum sözünü yerine getirmiyorsun. İyi hadi buna alıştık. Peki bir telefon dahi edemez misin? Yine:
-Doğru haklısınız. Bakın artık cep telefonu alıyorum. Beni istediğiniz zaman bulacaksınız.
Birkaç ay evvelki bu söz bizleri çok sevindirmişti. İlk günler her aradığımızda kendisini telefonun başında buluyorduk. Fakat son günlerde telefon uzun uzun çaldıktan sonra karşımıza çocuğu çıkmaya başladı.
-Alo, evladım babanı verir misin?
-Anne, babamı arıyorlar…
Anlaşılan aramalar sıklaşınca sekreter kullanmaya başlamış ve yenge hanımı bu göreve getirmişti. Demek ki yine eskisi gibi biz onu istediğimizde bulamayacaktık. O ne zaman isterse bize ulaşacaktı.
Son anlaşmamızın nereye varacağı henüz netlik kazanmadı, fakat bu arkadaşımız ile ilgili her tecrübemiz bize yepyeni şeyler öğretmeye devam etti.
Evvelki dönemlerde başımızdan geçen bir olay daha var ki onu da zikretmeden geçemeyeceğiz.
Bütün tedbirlerimize rağmen bize borcunun çok olduğu dönemlerden birindeydik. Ne gelip borcunu ödüyor, ne de onun dışında başka kimse gelip yüklü mal alıyordu. Elimizdeki kutular dağ gibi birikmişti.
Derken birdenbire, işyerimize kutu almak için gelen giden sayısında artma olmaya başladı. Gelenlerin de çoğu bizimkinin tanıdıkları idi. Her gelene onu soruyor, gelip borcunu ödemesi gerektiğini söylüyorduk.
Derken, şuna inandık ki, bizimki sıkışmış, borcunu ödeyemiyor, diğerleri üzerinden mal alıp o sayede ticari faaliyetine devam ediyordu. Anlaşılan, işleri kıpırdamaya başlamıştı.
Bir dönem böyle gittikten sonra ansızın çıkageldi.
Her zamankinden daha mahcuptu. Bizi yumuşatabilmek için dört beş sefer gelip gitmesi gerekti. O da, biz de biliyorduk ki yumuşama elbette olacaktı. Her iki taraf da öne geçmeye çalışıyordu.
Sonuçta, krizi çözmüştük fakat bir şey daha öğrenmiştik ki, grup çalışması her faaliyette olduğu gibi ticarette de çok önemliydi. Hem gruplar oluşturulmalı, hem de işin cinsine göre alt bayiler, alt mal tedarikçileri edinilmeliydi. Sıkışıklıkların aşılmasında kullanılabilecek yollardan birisi de kuşkusuz buydu.
Özetle ifade etmek gerekirse, sözünde durmaması dışında bu müşterimizle yapılan alış verişlerin bize kazandırdığı çok şeyler olmuştur.
Öncelikle, tahsil ve terbiyenin yanında “piyasa tecrübesi” denen şeyin önemini yakînen gördüğümüz canlı bir örnekti o. Ayrıca işini iyi bilmek, onu her veçhesiyle takip etmek, konjonktürden kendi işlerimiz için en iyi şekilde faydalanmak yine bu arkadaşımızın bize verdiği derslerden bir kaçıdır.
İş hayatında nerede esneyip nerede atağa kalkacağını bilmek, elindeki kozları en iyi noktada ortaya çıkarmak gibi konularda da küçük tecrübelerimiz bize büyük dersler kazandırmıştır.
Hangi tahsil zincirinden geçersek geçelim, hangi engin tecrübeleri yaşarsak yaşayalım, yine de arz üzerinde yaşayan insanlar içinde en ummadığımız birilerinden dehşetengiz malumatlar öğrenebileceğimizi unutmamalıyız.
Akıllı insan yalnız kendi aklını kullanan insandır.
Dahi insan ise başkalarının da aklını kullanabilen insandır…

AYNA

Aynanın karşısında elinde makasla sakallarını düzeltiyordu. Esasında bu bir düzeltme mi yoksa başka bir şey mi diye kendi kendine sormadan da edemiyordu.
Önce fazlalıkları almıştı. Daha sonra “haydi biraz daha kısaltayım” diyerek tekrar kesmeye koyulmuştu. Yarım saattir bir oradan bir buradan diyerek neredeyse yüz etinin görüneceği bir seviyeye indirmişti sakallarını.

Talebeliğinden itibaren bıraktığı, bazı devreler çok büyük misyon yüklediği, kimi zaman özenle bağladığı sarığın altından duruşunu keyifle izlediği sakalı, son yıllarda aynada gözüne fazlaca dokunmaya başlamıştı. Sosyal hayatın içine çokça girdiğinden midir, “konjonktür” denilen o meçhul çevre şartlarından mıdır, gittikçe sıkça takmaya başladığı kravatın üzerinde pek de yakışır durmadığı için midir, nedir bilinmez, her geçen gün daha bir sorguladığını hissediyordu sakalını.

Hem öğrencilik dönemlerinden beri kendisine eşlik eden birçok arkadaşı da çeşitli sebeplerle sakallarını kesmişti. O sebepler, vakti zamanında kendi ölçülerine göre “muteber” gördükleri sebepler mi, yoksa ‘sudan’ şeyler mi, orasını pek kurcalamak istemiyordu.  Sonuç olarak arkadaşlarının büyük çoğunluğu hali hazırda tıraşlı durumdaydı.

Bütün bu karmaşık duygular içinde biraz daha keseyim, biraz daha keseyim derken sakalı, sakallıktan çıkmış adeta tüyleri yolunmuş kuşa dönmüştü. O sırada mutfaktan, içerideki odada kurulu sofraya tabakları taşıyan hanımı, beyinin ayna karşısındaki halini fark etmiş ve adeta irkilerek:

—Aaa Hasan, bu ne hâl, ne yapmışsın sakallarını? Dedi.

—Hiiç, sadece düzeltiyorum…

—Ne düzeltmesi canım, hiç bir şey kalmamış ki. Ya bırak, adam gibi sakala benzesin, ya da tamamen kes, biraz da o şekilde dolaşırsın, değişiklik olur.

—Bu kadar seneden sonra olur mu? Yıllarca sakalları muhafaza et. Delikanlılık çağında ısrarla bırak. Okuldayken, yeni işe müracaat ederken, yok şu kuruma resim verirken, yok başka bir yerde bulunurken bu işin adeta mücadelesini ver, sonra “şıp” diye kesiver. Hadi kestiğin zaman çok daha önemli bir işe yarayacaksa neyse ama şu anda o tür bir sebep de yok.

—Esasında doğru söylüyorsun da, şartların değiştiğini de göz ardı etmemen lazım. Artık yaşın ilerledi, olgunlaştın. Çok daha önemli vazifeler seni bekliyor. Topluma hizmet edebileceğin, bu sayede yıllardır edindiğin birikimini daha geniş kitlelere aktarabileceğin fırsatlar önüne çıkacak gibi görünüyor. Peygamberimizin (s.a.v) sünnetini bu tür bir yolla ifa etmek de yabana atılır bir tercih değil gibi düşünülebilir. Bunları sen de biliyorsun. Önüne bu tür fırsatlar çıktığında (ki yakın zamanda çıkacak gibi) dış görünüşünün -imaj mı deniyor?- daha geniş bir yelpazeye açılabilecek türde olması, tahmin ediyorum ki tercih edilir bir husustur. O noktada keseceğine şimdi kesmen bence daha uygun olabilir.

—Yahu hanım, sen neler söylüyorsun. Kafamı allak-bullak ettin. Gerçi, zaten allak bullaktı da belki benim dillendirmekten ürktüğüm şeyleri ‘pat’ diye söyleyiverdin.
Yarım saattir şu ayna karşısında neler çekiyorum. Tam yarama tuz bastın adeta. Esasında sana hak vermemek elde değil.

***
—Evet, daha önemli hizmetler için insanın bazen kendinden fedakârlık etmesi gerekiyor, galiba.

Bu diyalog “kökten kesme” kararı almasında önemli bir dayanak noktası olmuştu. Hasan, aynaya doğru döndü. Aynanın yanındaki dolaptan, evlenirken hanımı tarafından kendisine hediye olarak getirilen tarihî tıraş takımını çıkardı. Yanaklarını sabunlamaya başladı.
Tıraş makinesinin sakallarını keserken çıkardığı her ses adeta kulaklarını çınlatıyordu.
Bu sadece basit bir sakal tıraşı mıydı?
Yoksa bir hesaplaşmanın neticelendiği bir an mıydı?
Veya üzerine o büyüklükte bir anlam yüklenemeyecek boyutta daha alt bir problem noktası mıydı?

Kafası bu sorularla karman-çorman olan Hasan, büyük bir itina ile bitirdiği “işi”nin sonunda yanaklarına ‘after shave’ini sürerken yeni yüzüne aynada anlamlı anlamlı bakıyordu…