Meselemiz sadece McKinsey mi?

 

Türkiye’nin Yeni Ekonomik Programının (YEP) devreye girmesi ve bu programın denetiminin McKinsey adlı bir Amerikan şirketine yaptırılacak olması kafaları iyice karıştırdı. 

Biz de bu konu ile yorumlarımıza  bir kaç soru ile başlayalım:
Bu tarz bir danışmanlık alınması ve yeni programının denetiminin yaptırılması bizatihi kötü bir eylem mi?
Tercih edilen firma işinin ehli bir firma değil mi?
Maksat amaca uygun bir denetim yaptırılması ise pekala olabilir ve bu da kötü bir şey değildir.
Ayrıca seçilen firma işinin ehli bir firma ise, ki bu işin kriterlerine göre değerlendirildiğinde uluslararası düzeyde saygınlığı olan ve tercih edilen bir firma, neden yaptırılmasın.
Üstelik bahse konu firma, daha önceleri de Türkiye’de hem kamu hem de özel sektörde ciddi işler almış bir kuruluş.
Firmanın yapısı, arkasındaki sermaye yapılanmasını bu tartışmada özellikle değerlendirme dışı bırakıyorum. Çünkü konu finans, uluslararası sermaye gibi noktalara geldiğinde bunların arka bahçelerinin nereye açıldıkları gün gibi aşikar.
Fakat tüm bunlara rağmen gönül şunu isterdi ki, her konuda milli ve yerli olmanın çok öne çıkarıldığı böylesi bir dönemde danışmanlık ve denetim firmasının da özellikle yerli ve milli olması tercih edilmeliydi
Bu tarz bir tercih tutarlılık noktasında pek isabetli olmadı. Bizim gördüğümüzü hükümet göremedi mi? Gördü de bizim bildiğimizin dışında bu tercihte başka saikler mi rol oynadı? O konuda yeterli malumata sahip değiliz.

Bir ay önce ABD ile neredeyse köprüleri atma safhasına gelmiştik

Malum olduğu üzere, bundan daha bir ay evvel ABD ile ciddi bir sorun yaşamışken ve daha bu sorun tam olarak vuzuha kavuşmamışken, ABD’nin finansal açıdan adeta simge kuruluşlarından birisiyle, üstelik de ekonomik muhtevalı bir ilişkiye girmek izahı çok zor bir durum ortaya çıkardı. Bir ay evvel doları boykot etmeyi, I Phone’ları kullanmamayı, Starbucks’ları nerede ise ülke dışına kovalamayı, WhatsApp’ları terkedip Bip’e geçmeyi hararetle savunmamış mıydık? Firma listeleri yapıp yabancılarla bir şekilde ortaklığı olan bir çok firmayı töhmet altında bırakmamış mıydık?
Bunların pek de doğru olmadığını ve hadi yapılmaya karar verildi ise bile, yapılış maksadını fazlasıyla aştığını düşünmekle birlikte, maalesef bu davranışlar kısa bir süre önce ülkemizde vuku buldu.
Bütün bunların akabinde, ekonomik anlamda girilen dar boğaza bir çözüm getirebilmek amacıyla hemen ekonomiye fren yapan bir politika ilan edilmesi (YEP) ve uluslarası finans çevrelerinin adeta barometresi gibi bir kuruluşla anlaşma yapılması, zihinlerde IMF çağrışımlarının uyanmasına yol açtı. Bu kadar ani bir tavır değişikliği sonrası şartlar aynı olmasa da insanların aklına bu tip çağrışımların gelmesi çok tabii idi. Eh muhalif unsurlar da bu tip bir algı uyanmasına ustaca katkıda bulundular. Bu da onların arayıp da bulamadıkları bir fırsattı.

Türkiye 16 yıldır Ak Parti tarafından yönetiliyor
Hükümetin ilgili bakanları ise bu tarz yorumlar yapanları sert bir şekilde eleştirdi. Fakat eleştirmek yerine;

Türkiye Ekonomisi 16 yıllık bir Ak Parti iktidarı sonrası nasıl böyle bir çizgiye geldi?

Hükümetin burada ne tür eksiklikleri oldu?

Danışmanlık ve süreci denetlemek ( kontrol etmek) üzere ilişki kurulan McKinsey firması neden bu tarz bir seçimle gündeme geldi?

ABD ile ilişkilerdeki bu makas değişikliğinin bundan sonra alması muhtemel şekil nasıl olmalı?

gibi konularda daha açık izahatlar verilseydi, muhtemelen çok daha isabetli olurdu. Üstelik reel ekonomi alanında döviz ve faiz yükselmelerinden dolayı ciddi sıkıntı çeken firmalara yönelik;    ‘biz sizin sıkıntılarınızı anlıyoruz, şöyle şöyle tedbirler düşünüyoruz’ deselerdi halkın hiç olmazsa sözle derdine derman olabilirlerdi.
Oysa; ‘kriz filan yok, bu laflar spekülatif laflar, yanlış ve hatta düşmanca algılar oluşturuluyor’, sözleri sıkıntı çeken insanları daha da bunalttı ve bunaltmaya devam ediyor.
Bu insanların içinde hükümete ve icraatlarına muhalif bulunanlar olabilir fakat çoğunluğu bu iktidarın hasmı değil ki? Bu insanlar yıllardır destekledikleri iktidarın yönetimi altında ortaya çıkan bir ekonomik sıkıntı ve daralma sürecinin nedenleri ile ilgili daha açıklayıcı izah ve tedbir beklerler ki bu da haklarıdır. Çünkü ekonomik buhran döneminde insanlar yıllardır elde ettikleri birikimlerini kaybediyorlar. Hükümette bulunan veya bürokratik kademelerde yer alanların büyük bölümünün bu tür sıkıntıları ayn-el yakin bilebilmeleri maalesef mümkün olmuyor ve o sebepten de çoğu zaman sıkıntıların derecesini farkedemiyorlar. Çünkü ekonomik sıkıntı onların aile bütçelerini birinci derece etkilemiyor.

İş dünyası ve gönüllü kuruluşlar hiç de rahat değil

İş dünyasının çok önemli kesimi, sivil toplum kuruluşlarında ülke meselelerine kafa yoran insanlar ve halkımızın içinde bu işleri dert edinenler, içinde bulunulan bu hali kendi aralarında sessiz ve derinden müzakere ediyorlar. Büyük çoğunluğunun içi rahat değil. Çok hızlı değişen söylemler ve dost, düşman, müttefik tanımları onları rahatsız ediyor. Bu hali, pek azı müstesna, yüksek sesle dillendiremiyorlar. Hükümete her halükarda destek olmayı seçmiş fakat bunu yaparken bazen kaş yapayım derken göz çıkaran kişilerin söylemleri ise bahsi geçen samimi ve sessiz çoğunluğu tatmin etmiyor.

Özet olarak bence burada dikkat çekici noktaların başında kısa süre içerisindeki özellikle ABD ve Avrupa ülkelerine karşı takınılan tavırlardaki çok ciddi söylem ve politika değişikliği gelmektedir.
Bu değişimin sebepleri daha anlaşılabilir bir tarzda izah edilebilmelidir. Şayet bu tavırlar, duruma göre değişebilen politik tavırlarsa o zaman bu tavırları alırken halkı sanki bu politikalar artık her daim uygulanması gereken politikalarmış gibi motive etmek, hatta bu motivasyonun dozajını fazlaca arttırmak ne kadar isabetlidir?
Bu hızlı değişimler karşısında geniş kitleler önemli ölçüde açmaza düşüyorlar. Hem kendi konumlarını hem de sevdikleri insanların değişimlerini izahta zorluk çekiyorlar.

İlave olarak Türkiye ekonomik anlamda dengelerini muhafaza etmek ve de kalkınmak için dış sermayeye ihtiyaç duyuyor ise bu tarz sert değişimler o sermaye kesimlerinin de kafalarını karıştırıyor. Sonrasında ise bu karışıklığı gidermek için yine sürpriz kararlar almak zorunda kalıyoruz bu da ayrı sorunlara yol açıyor.

Son olarak hükümet yetkililerinin, ekonomik anlamda ortaya çıkan ve yeni bir ekonomik program uygulanmasına ihtiyaç hissettiren menfi gelişmelerde, kendi hatalarını da açıklıkla ortaya koyan ve bu sıkıntılarda ciddi olarak zarar gören vatandaşın dertlerini ciddiye aldıklarını ifade eden bir söylem içine girmelerinin meseleleri daha kolay çözmek açısından yararlı olacağını düşünmekteyim.
Velhasıl konuştuğumuz konu ülkemizin yeni ekonomik programının uygulanma safhalarını denetlemek üzere bir danışman firma seçmek gibi görünse de bunun çevresinde ve arka planında çok girift meseleler bulunuyor
Allah ülkemizi ve İslam ümmetini sıkıntılardan muhafaza etsin (2 Ekim 2018)

Son gelişmeler üzerine bir kaç ilave not:
Bu yazının ilk kaleme alındığı tarihten sonra da Mc Kinsey ile yapılan anlaşmayla ilgili tartışmalar devam ediyor. Söz konusu firmanın denetim ağırlıklı mı yoksa sadece bir danışmanlık firması mı olduğu konusu son günlerde bir hayli öne çıktı. Bizim yazımızın ana ekseni hükümetin önceki aylardaki söylemlerinin hemen akabinde ABD menşeli bir firma ile bu tip çok stratejik bir bağlantı kurmasının tutarsızlığı üzerine olduğundan bu tartışma esas itibariyle değerlendirmemizi birinci elden etkilemiyor.
McKinsey daha çok yönetim danışmanlığı yönü ağırlıkta bir firma olarak biliniyor. Fakat ilgilendiği kamu ve özel firmalara yönelik inceleme ve tavsiyelerinin sürecini ve sonuçlarını da kontrol eden ve denetleyen bir yönü de var. Firmanın kendi web sitesinde “müşterilerimize nasıl yardımcı oluyoruz” başlığındaki bölümde bu çerçevedeki kontrol ve denetim örneklerine yer verilmiş.
Ayrıca McKinsey ile anlaşma yapıldığı açıklaması sırasında Sn. Bakan Albayrak’ın kullandığı ifadeler de bu tür bir algıyı kuvvetlendirmişti
İlk açıklamasında “Yeni ekonomi programı bünyesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi’ni işaret eden Albayrak “Uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek” demişti.
Anlaşılan denetim sözcüğü üzerinden IMF ve Duyun-u Umumiye benzetmeleri zihinleri karıştırdığından danışmanlık vurgusu son açıklamalarda fazlaca öne çıkarılıyor.
Biz ise yerli ve milli vurgusu ile yakın zaman önceki ciddi ABD firmaları ve ürünleri karşıtlığının, son olaydaki tam zıddı davranışlarla beraberce nasıl izah edilebileceği üzerinde durmaktayız. Her durumda fikr-i takip ve tutarlılığın önemli olduğunu bir defa daha vurgulamakta yarar görmekteyiz (4 Ekim 201)

Balkan Dosyası 2

Balkanlar, basit bir tarifle Adriyatik’le Karadeniz arasındaki bölgeye verilen isimdir. Adı geçen bölge içinde bugün 12 devlet bulunmaktadır. Romanya ve Moldova bazen Balkan ülkeleri arasında sayılmakta, bazen de tanım dışında bırakılmaktadır. Tabii Slovenya da yapısı itibariyle birçok kereler Balkanlar’dan daha çok Almanya ve Avusturya’ ya yakın bir bölge olarak tanımlanmaktadır.

Fakat biz tarihten günümüze gelen daha derin bir çizgiden bakarsak bu 12 ülkeyi de Balkanlar olarak niteleyebiliriz. Osmanlılar bu bölgeye Avrupa-i Osmani veya Rumeli-i Şahane demekteydiler.

Osmanlılar sonrası kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti döneminde Balkanlar ve Rumeli belli bir döneme kadar tarihteki önemine uygun tarzda bir ilgi göremedi. Fakat özellikle son dönemlerde Türkiye’nin kendi gönül coğrafyası ile irtibat kurması süreci ile birlikte Balkanlar veya başka bir deyimle Rumeli yeniden ilgi odağımız haline geldi.

Bugün bu ilginin sadece tarihi bağların ötesinde daha anlamlı ilişkiler kurulabilecek bir coğrafya olduğu hususunda hemen herkes fikir birliği etmiş durumda

Dünya Bülteni ve Dünya Bizim haber ve kültür sitelerimizde bizler de Balkan coğrafyası ve oralarda yaşayan kardeşlerimizle imkanlarımız ölçüsünde ilgilenmeye çalışıyoruz.

Bu çerçevede haberlerin ötesinde çok sayıda makale, analiz ve röportaj sitelerimizde yer alıyor.

Sitelerde yer alan bu yazıları belli başlıklar altında topluca sunmanın ilgilenenler için daha faydalı olacağını düşünerek bir çalışma yaptık

Birinci dosyamızda daha çok Balkan şehirleri ile ilgili yayınlanmış yazıları ve bölgedeki çeşitli kavimlerle ilgili analizleri bir araya getirmeye çalışmıştık.

Bu ikinci dosyamızda Balkanlarda yaşamış olan önemli Müslüman Şahsiyetlerle ilgili yazıları, hatıraları, Balkanlar konusuyla teorik ve/veya pratik olarak ilgilenen bazı ilim adamları ve gayretli dostlarımızla yapılan röportajları ve dikkatimizi çeken bir kısım yazıları derlemeye çalıştık.

BALKAN DOSYASI 2

Balkan Dosyası 1

Balkanlar, basit bir tarifle Adriyatik’le Karadeniz arasındaki bölgeye verilen isimdir. Adı geçen bölge içinde bugün 12 devlet bulunmaktadır. Romanya ve Moldova bazen Balkan ülkeleri arasında sayılmakta, bazen de tanım dışında bırakılmaktadır. Tabii Slovenya da yapısı itibariyle birçok kereler Balkanlar’dan daha çok Almanya ve Avusturya’ ya yakın bir bölge olarak tanımlanmaktadır.

Fakat biz tarihten günümüze gelen daha derin bir çizgiden bakarsak bu 12 ülkeyi de Balkanlar olarak niteleyebiliriz. Osmanlılar bu bölgeye Avrupa-i Osmani veya Rumeli-i Şahane demekteydiler.

Osmanlılar sonrası kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti döneminde Balkanlar ve Rumeli belli bir döneme kadar tarihteki önemine uygun tarzda bir ilgi göremedi. Fakat özellikle son dönemlerde Türkiye’nin kendi gönül coğrafyası ile irtibat kurması süreci ile birlikte Balkanlar veya başka bir deyimle Rumeli yeniden ilgi odağımız haline geldi.

Bugün bu ilginin sadece tarihi bağların ötesinde daha anlamlı ilişkiler kurulabilecek bir coğrafya olduğu hususunda hemen herkes fikir birliği etmiş durumda

Dünya Bülteni ve Dünya Bizim haber ve kültür sitelerimizde bizler de Balkan coğrafyası ve oralarda yaşayan kardeşlerimizle imkanlarımız ölçüsünde ilgilenmeye çalışıyoruz.

Bu çerçevede haberlerin ötesinde çok sayıda makale, analiz ve röportaj sitelerimizde yer alıyor.

Sitelerde yer alan bu yazıları belli başlıklar altında topluca sunmanın ilgilenenler için daha faydalı olacağını düşünerek bir çalışma yaptık

Bu dosyada daha çok Balkan şehirleri ile ilgili yayınlanmış yazıları ve bölgedeki çeşitli kavimlerle ilgili analizleri bir araya getirmeye çalıştık.

Bu dosya dışında başka başlıklar altındaki diğer dosyaları da inşallah hazırlandıkça istifadenize sunacağız

BALKAN DOSYASI 1

Türkiye’de Kağıt İmalatı

Son günlerde dövizdeki aşırı yükselme dolayısıyla özellikle yayıncılık sektöründe ciddi bir sıkıntı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ayrıca bazı gazeteler gazete kağıdındaki problemlerden dolayı yayınlarına kısmi olarak ara vermek zorunda kalmışlardır. Bu tartışmalar sırasında 1990’lı yılların ikinci yarısında  özelleştirme sürecine giren, başta İzmit’teki olmak üzere yurt sathındaki bazı fabrikaları kapanan, ancak bir kaçı özelleştirildikten sonra faaliyetine devam edebilen SEKA konusu gündeme gelmiş, özellikle gazete kağıdı ve kitap yayıncılığındaki bu daralmanın ve problemlerin ortaya çıkmasına SEKA’daki sürecin birinci derecede sebep olduğu ifade edilmiştir.

SEKA bir kaç fabrikası ile ve genelde ürettiği üçüncü hamur kağıtlar ile yayıncılık sektörüne önemli oranda hizmet vermekte olan bir fabrikamızdı. Lakin SEKA’nın ürünleri de istenen kalitede değildi ve bu yüzden de kitap üretimi sırasında çok çeşitli sıkıntılar oraya çıkmaktaydı. Üstelik üretim tesislerinin gelişen şartlara göre  kendini yenileyemesi ve fazla maliyetli bir çalışma içinde olması da ayrı bir sorundu. KİT mantığı ile çalışan bu fabrikalar eldeki verilere göre ciddi oranda zarar ediyordu.

SEKA’nın kitap kağıdı diye tabir ettiğimiz kağıdın dışında diğer kağıt türlerinde de üretimleri bulunmaktaydı. Bugün, eskiden SEKA’nın olan bazı tesislerin özelleştirildikten sonra daha verimli bir şekilde işletilmekte olduğunu müşahede etmekteyiz. Bazı tesisler ise yukarıda da belirttiğimiz gibi tamamen devre dışı kalmış bulunmaktadırlar.

Yayıncılar için o dönemlerde tercih edilen yöntem, kitap üretiminde üretim rakamının büyük kısmının üçüncü hamur yapılması, bir bölümünün de birinci hamur olarak basılmasıydı. O günleri yaşayanlar, üçüncü hamur ile yapılan baskıların kağıt kalitesinden ne yayıncılar, ne matbaalar ne de okuyucuların memnun olmadığını hatırlayabilmektedirler.

Yine de, SEKA gibi önemli bir üretim gücünün, bilgi ve tecrübenin elden çıkması ve kağıtla ilgili bazı kalemlerde yerli selüloz üretiminin yeterli oranda yapılamaması, üzerinde dikkatlice durulması gereken bir sorundur. SEKA fabrikalarının çoğunun özelleştirmeden sonra özellikle odun hammaddesi tedarik şartları, fiyat istikrarsızlığı ve yüksek enerji giderleri gibi sebeplerle selüloz üretiminden çıkması kağıt üretimi için önemli bir eksiklik olarak önümüzde durmaktadır. Şu an Türkiye’de sadece eski bir SEKA tesisi olan Çaycuma OYKA tesislerinde selüloz üretimi yaspılmaktadır. Bu sorunun hem stratejik önemi hem de fayda zarar analizlerinin beraberce yapılarak değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

TÜRKİYE’NİN AĞAÇ VE ORMAN DEĞERLERİ

Kağıt üretimi konusu gündeme geldiğinde kağıdın birebir ilişkide olduğu ağaç ve orman ürünleri konusunun da beraberce mütalaa edilmesi gerekiyor. Orman Genel Müdürlüğünün verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 22 Milyon hektar orman alanı bulunmaktadır. Bu toplam Ülke yüzölçümünün %28’i seviyesindedir. Konunun uzmanlarının ifadelerine göre bu alanın en azından 10 milyon hektarının rehabilitasyona ihtiyacı bulunmaktadır

Eurostat Orman İstatistiklerinde yer alan verilere göre Türkiye’deki orman  alanlarındaki dikili ağaç varlığının miktarı son 18 yılda yaklaşık % 50 artarak 1  milyar 600  milyon metreküp olarak tesbit edilmiş durumdadır. Yıllık artım da yaklaşık 46 milyon m3 dür. Bu artımın sadece % 50’si kadarı(20 milyon m3) istihsal edilmekte ve orman ürünleri sanayiinde kulanılabilmektedir. Fakat bunun yanında yaklaşık 10 milyon hektar orman alanının da verimli hale getirilmesi gerekmektedir ve Orman genel Müdürlüğü bunu sağlama yolunda ilerlemektedir. Çünkü Orman Genel Müdürlüğü son 18 yılda verimli orman alanlarını 8 milyon Hektardan 12 milyon hektara çıkartmayı başarmışlardır.

Bu konuda görüşlerine başvurduğumuz TORİD ve Ulusal Ağaç Birliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri Celaleddin Akça’nın belirttiğine göre bir taraftan orman alanlarının arttırılması, diğer yandan orman servetinin ihtiyaca ve ülkenin çıkar ve tercihlerine göre yeniden planlanması çok önemli. Ormanlarda yeni yapılacak ağaçlandırma faaliyetlerinde  tercih edilecek ağaç cinslerinin de bu planlamalara bağlı olarak seçilmesi de diğer önemli bir husus. Diğer tarafta, Masif Ahşap sektörünün üretim ve kullanım alanlarının doğru planlanmaması sebebiyle zamanla geri kalması ve lif/Yonga sanayiinin gittikçe artan kapasitesi ile orman ürünleri sektöründe dengesiz bir hammadde kullanımı ortaya çıktığı görülmektedir.

Bu bilgilerden anlaşıldığına göre ormancılık konusunda verimli alanlarımız ve servetimizde önemli artışlar söz konusu ve süreç artan bir ivme ile devam ediyor. Bu gelişmenin selüloz üretimi de dikkate alınarak yeniden planlanması gerekiyor.

SELÜLOZ ÜRETİMİNİN ÖNEMİ

Bu konu daha kapsamlı bir analizi gerektirdiğinden burada bir virgül koyarak tekrar kağıt ile ilgili bölümümüze dönersek:

Ülkemizde kağıt sanayiinin geliştirilmesi ve mamul malda dışa bağımlılık azaltılmak isteniyorsa bununla ilgili en önemli madde olan selüloz imalatı için gerekli hammaddenin yetiştirilmesi ve temini şart.
Türkiye’nin önemli kağıt fabrikalarından Mopak’ın sahibi Mehmet Ali Malay’ın 23 Eylül Pazar günü Hürriyet gazetesinde Vahap Munyar’a belirttiğine göre ülkemizde “endüstriyel orman plantasyonları ve ağaç tarımının’ yeniden planlanması büyük önem taşıyor.

Bu gerçeği TORİD ve Ulusal Ağaç Birliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri Celaleddin Akça da teyit etmekte:
‘Ülkemizin dört bir yanında çam, kayın, köknar, sedir, meşe, akasya, kavak ve okaliptüs türü endüstriyel plantasyonlar kurulabilir, ağaç tarımı yapılabilir.
Selüloz ve kâğıt sanayisinde en çok kullanılan İğne yapraklı türlerden, örneğin “pinus radiata” (çam), yapraklı türlerden Kayın, kâğıt sanayi için geliştirilmiş “okaliptüs grandis” veya “okaliptüs globulus” türü ağaçlar ekilebilir ve belli bölgelerde yetiştirilebilir. Bunlarla ilgili yeni çalışmalar başlatılması çok elzem görünüyor.’

Burada verilen diğer bir bilgiye göre ‘iklimi bize benzer ülkelerde “pinus radiata” 15-20 yılda, “okaliptüs grandis” 7-8 yılda, “okaliptüs globulus” 10-12 yılda kesimlik hale gelebiliyor.
Bu plantasyonları ve özel ağaçlandırmayı teşvik için dikimi yapılan ağaç oranında yetişmiş ormanlardan uygun oran ve şartlarda yapılacak dikili tahsislerin de etkili olacağı öngörülmektedir.
Akça’ya göre şayet selüloz imalatına uygun ağaç yetiştirilmesi yeterli oranda gerçekleştirilemese de, mamul selüloz yerine selüloz üretimine uygun ağaç (odun/yonga) ithalatı yapılabilir ve ülkemizde selüloz üretimi bu şekilde gerçekleştirilebilir. Bu sayede ilave istihdam ve katma değer sağlanır, ithalata ödenen rakamlar ciddi boyutlarda azaltılabilir. Japonya, Çin ve birçok Avrupa ülkesi buna örnektir.

Yerli üretime ve kaynak gelişimine destek olacak şekilde yurt dışında plantasyon sahaları kiralanarak ağaç yetiştiriciliği ve tedariki de incelenmeye değer bir imkândır. Başka bir kaynak da Orman zengini Rusya ve Ukrayna gibi komşu ülkelerden çok yıllık orman alanları kiralanıp tercihen kendi işçi ve ekipmanımızla işletilerek hammadde temini cihetine gidilebilir.’ Bu da değerlendirilebilecek bir alternatiftir.

Bu konuda  M. Ali Molay da bahsi geçen yazıda “  Devletin, orman ve hazine arazilerinin şahıslara ve tüzel kişilere 49, 69, 99 yıllığına kiralanabilmesinin önünün açılması gerektiğini bunun için de Anayasa tadilatı gerektiğini ‘ belirtiyor. Bu tarz bir düzenleme ile özel sektör de ormanların yönetiminde söz sahibi olabilmelidir.

Malay’a göre ‘Kâğıt üretimi için gerekli odun hammadde teminini garanti altına almayan hiçbir yerli ve yabancı yatırımcı büyük ölçekli kağıt yatırımı işine girmez. Ayrıca bugün yeni bir selüloz ve kâğıt yatırımı, kapasiteye, büyüklüğe bağlı olarak en azından 800 milyon ile 1 milyar dolarlık bir yatırım maliyetine ihtiyaç duymaktadır.’

Munyar’ın yazısında belirtildiği üzere TOBB Türkiye Kâğıt ve Kâğıt Ürünleri Sanayi Meclisi’nin toplantısında da şu tarz bir gerçek ortaya çıkmış

-‘Selüloz ve kâğıt ithalatını tümüyle frenlemek için toplam olarak en azından 2-2,5 milyar dolarlık bir yatırım gerekiyor. Bunu özel sektör kuruluşlarının tek başlarına karşılaması pek mümkün görünmüyor’. Fakat iyi değerlendirilirse Orman Ürünleri Sektörü selüloz ve kağıtta dahil edilerek ülke kalkınmasında lokomotif sektörlerden biri olma potansiyeline sahiptir.

Buraya kadar özetle belirtilen tespitlere göre öncelikle ağaç ve orman ürünlerinin gerek üretimi gerekse de bu üretimin dağılımı konusunda üst düzeyde önemli bir planlama ve koordinasyon şart. Yurt dışında bu konuda öne çıkmış ülkelerde (bunların içinde Kanada ve Finlandiya başı çekiyor) bu sahada verimli bir şekilde çalışan üst izleme, araştırma, yönlendirme ve koordinasyon birimleri mevcut. Ayrıca kâğıt sanayiinde de Devlet ve özel sektörün verimli işbirliği modelleri ortaya koyabilmeleri gerekiyor. İlave olarak Ormanların işletilmesinde özel sektörün de devreye girmesine imkân verecek anayasal değişiklikler yapılması gerekiyor
Bu genel girişten sonra kâğıt konusunda bazı bilgileri paylaşmanın gerekli olduğuna inanmaktayız:

KAĞIT ÇEŞİTLERİ

Hayatın her safhasında çok çeşitli maksatlarla kullanılan kağıt, ağırlığına (gramajına), kullanılan hamurun cinsine, dolayısıyle yırtılma ve patlama mukavemetine ve buna benzer diğer özelliklerine göre çeşitli sınıflara ayrılabilir. Fakat genel hatları ile şu şekilde tasnif etmek mümkündür:

Yazı tabı kağıtları (1, 2 ve 3. hamur kağıtlar , ofset kâğıdı, aydınger kâğıdı vb.),
Sargılık kağıtlar,
Kraft torba veya çimento torba kağıdı ,
Temizlik kağıtları ve hijyenik kağıtlar, tuvalet kağıdı,
İnce özel kağıtlar ( sigara kağıdı vb.),
Oluklu ambalajında kullanılan kağıtlar ( fluiting, testliner, imitasyon kağıtlar ),
Kartonlar ve mukavvalar
Bir başka sınıflandırma ise:

Kültürel kağıtlar ,
Endüstriyel kağıtlar şeklinde olabilir.

TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA KAĞIT SEKTÖRÜNE MAKRO BAKIŞ

Türkiye Kağıt Sektörü ve Rekabet Gücünün Değerlendirilmesi başlığı ile 2018 yılında İstanbul Ticaret Odası tarafından İstanbul Düşünce Akademisi eliyle yaptırılan ve Kalkınma Bakanlığı ve İstanbul Kalkınma Ajansının desteklediği bir araştırmada bir çok önemli tesbit yer alıyor.

Bu araştırmada Dünyada genel anlamda kağıt başlığı altındaki üretim hacminin 400 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Yine aynı araştırmaya göre Dünyada kağıt tüketiminin 400 milyon ton civarında olduğu hesaplanmaktadır. Ülkemiz kağıt tüketiminde dünya ölçeğinde 16’ncı sırada yer almaktadır.
Türkiye’de yaklaşık 6 milyon ton civarında kağıt tüketilmektedir. Kağıt Sektörünün üretim kapasitesi ise 3,8 milyon tona ulaşmış durumdadır. Türkiye’de kağıt ihtiyacını sağlamak için yurt dışına ödenen rakam yıllık 3 milyar dolar civarındadır.

Ülkemizde son verilere göre 48 adet kağıt fabrikası bulunmaktadır.
Türkiye kağıt ve kağıt imalatında yaklaşık 2400 firma faaliyet göstermektedir.
Sektörde 100 kişi ve üzerinde çalıştıran %5’lik kısım sektör cirosunun % 67,1 ‘ ine sahiptir.

KOBİ’lerin toplam ciro içerisindeki payı giderek azalmaktadır. Sektörde küresel alanda toplulaşma yaşanmakta olup rekabet için ölçekler sürekli büyümektedir. Türkiye’de ise ölçek ekonomisine sahip az sayıda firma yer almaktadır. Sektörde teknolojik ve ekonomik gelişmelerin etkisiyle giderek yatırımların daha büyük sermaye gerektirmesi nedeniyle bu eğilimin gelecek yıllarda da devam edeceği değerlendirilmektedir.

Tabii kağıt denince yukarıda saydığımız tüm çeşitler kağıt kavramının içinde değerlendirilmektedir. Üretilen kağıtlarla ilgili sadece bir fabrikamız kendi selülozunu üretebilmektedir. Diğer üretim alanlarında gerekli olan selüloz ise tamamıyla yurt dışından ithal edilmektedir. M. Ali Malay’ın verdiği rakama göre yılda yaklaşık 1,5 milyon ton selüloz ithal edilmektedir

Karton ve oluklu mukavvanın imalatında girdi olarak önemli yer tutan atık kağıtta geri kazanım oranı gelişmiş ülkelerde % 70-75 iken Türkiye’de bu oran yaklaşık % 40-45 seviyelerindedir.

Üretim maliyetlerinin yaklaşık % 25’ini oluşturan enerji maliyetleri Türkiye’de yüksektir. Emek maliyetlerinde de Asya ülkelerine göre yüksek, gelişmiş ülkelere göre daha düşük kalmaktadır. Pazarlama halkasında dünya devi olan büyük firmalar ile rekabet edebilirliği göreli olarak daha zayıf durumdadır. Ancak bu noktada yurtiçi pazarın avantajları kullanılabilir. Bölgedeki coğrafi ve tarihsel konumu bu konuda olumlu bir durumdur.

KARTON VE OLUKLU MUKAVVA

Kağıt üretiminde en yüksek paya sahip olan oluklu mukavva imalatında yabancı firmalar satın alma veya ortaklık yoluyla sektöre girmiş bulunuyorlar.

Oluklu mukavva imalatının yaklaşık %95’i iç pazara satılmakta olan sektör, teknoloji ve kalite açısından Avrupa standartlarını yakalamıştır. 2023 yılında 4 milyon ton üretime ulaşacağı tahmin edilen oluklu mukavva üretimi Türkiye kağıt endüstrisinin yıldızı ve en parlak segmentidir.

Türkiye’de oluklu mukavva tüm üretim kapasitesinin yaklaşık yarısı ile en yüksek üretim kapasitesine sahiptir. İkinci geniş kapasiteye %18,3 payı ile karton ürünleri sahiptir. Üçüncü sıra da % 16,6 payı ile temizlik kağıtları grubu yer almaktadır.

Oluklu mukavva sektörün en fazla tüketilen ürünüdür. 2013 yılında Türkiye ‘de 2,3 milyon ton oluklu mukavva tüketilmiştir.

DİĞER KAĞIT TÜRLERİ

Yazı ve baskı kağıt ve kartonları toplam tüketimden sırasıyla %21 ve % 18 oranında pay almıştır. Temizlik kağıtları tüketimi 2007-2013 arasında yıllık bazda % 9,3 oranında artmış ve 402 bin tona ulaşmıştır.

Gazete ve kraft torba kağıdı pazarı ise son yıllarda daralmaktadır.
Türkiye kağıt-karton sektöründe kağıt-karton ambalaj ürünleri, oluklu mukavva ve ev ve temizlik kağıtları üretiminde rekabetçiliğe sahiptir.

Ülkemizde yazı ve baskı kağıtları üretimi yetersiz kalmaktadır. İthalatı en çok yapılan ürünlerin başında yazı ve baskı kağıdı gelmektedir. Kültür yayınlarında kullanılan kağıtların da neredeyse tamamı yurt dışından ithal edilmektedir.
Gazete kağıdında Türkiye bugünkü şartalar içerisinde tamamen dışa bağımlıdır.
Temizlik kağıtları dışında tüm kağıt çeşitlerinde yurtiçi üretim iç talebi karşılamada yetersizdir.
.
Bu bilgiler çerçevesinde bakıldığında son günlerde artan döviz fiyatlarının sektörü neden ciddi bir şekilde etkilediği daha iyi anlaşılabilmektedir..
Eğitim, kültür ve gazete yayıncılığı alanlarında ise yurt içi üretim çok yetersiz olduğundan ve dışa bağımlılık daha yoğun olduğundan kamu oyunda hissedilen etkinin derecesi de daha yoğun olmuştur.

Türkiye’de kişi başı kağıt tüketimi 75 kg/yıl olup dünya ortalaması olan 57kg’dan
yüksek, gelişmiş ülkelerin ortalamasının çok altındadır. Bu nedenle ekonomik gelişmeyle birlikte kağıt tüketimi artacaktır. Üretim kapasitesi arttırılmazsa mevcut kağıt üretim açığının ve bunun sonucu olarak ithalatın da artacağına kesin gözüyle bakılmaktadır

TÜRKİYE’DEKİ BAZI KAĞIT – KARTON TESİSLERİ VE KAPASİTELERİ

Türkiye’de 48 adet olarak belirtilen kağıt fabrikaları içinde ilk etapta akla gelenleri şu şekilde sıralamak mümkündür.
( Burada sıralanan fabrikalar daha çok birinci hamur ve oluklu mukavva üretiminde kullanılan kağıtları üreten fabrikalardır. Diğer kağıt ürünleri bu listeye dahil edilmemiştir.)

1/ Alkim 80000 ton/ yıl Birinci hamur kağıt

2/ Kombassan kağıt yaklaşık 30000 ton/ yıl birinci hamur, genelde fotokopi kağıdı üretiyor, defter üretimi de mevcut

3/ Toprak kağıt; 40000 ton/ yıl üretim kapasitesi olan birinci hamur üreten fabrika; iflas sürecinde

4/ Albayrak VARAKA ( eski Seka Balıkesir ) Yıllık 200,000 ton gazete kağıdı, 150 bin ton beyaz testliner ve 350,000 ton kuşe karton üretmesi planlanıyor

5/ VE GE kağıt  Birinci hamur 70,000 ton/ yıl

6/ Mopak Kemalpaşa fabrikası
Yılda 40.000 ton sıvamasız 1. hamur kağıt üretim kapasitesi
Yılda 100.000 tonun üstünde kağıt işleme kapasitesi (fotokopi kağıdı, okul defteri, bilgisayar süreli formu vb ürünler)

7/ Mopak Dalaman fabrikası
Yılda 140.000 ton oluklu mukavva kağıdı üretim kapasitesi
Yılda 40.000 ton kuşeli kağıt üretim kapasitesi
Yılda 140.000 kuşeli karton üretim kapasitesi
Atık kağıt üretim üniteleri: Deinking ve OCC

8/ Mopak Taşköprü
Yılda 7.500 ton selüloz üretimi
Yılda 25.000 ton sigara ve filter uç kağıdı üretimi

9/ Kartonsan 250000 ton/ yıl kuşa kaplı kromo karton

10/ Muratlı Karton ( eski Kombassan) 90000 ton/ yıl kuşeli kromo karton üretim kapasitesi

11/ Modern Karton 1,250,000 ton/ yıl oluklu mukavva kağıtları: fluiting, testliner, modkraft, imitasyon

12/ Halkalı 40000 ton/ yıl; fluiting, testliner, mukavva

13/ Mondi Tire Kutsan; 130,000 ton/ yıl; testliner, kraft liner, imitasyon kraft

14/ OYKA  Kağıt ( eski SEKA Çaycuma) 100000 ton/ yıl kraft kağıt 220 milyon adet / yıl kağıt torba.  (Ayrıca kendi bünyesinde selüloz üretimi de bulunmakta )

15/ Kipaş/ Kahraman Maraş   425,000 Ton/ yıl Ürünler: Testliner, fluiting

16/ Kahramanmaraş Kağıt Sanayii  Oluklu mukavva kağıtlar 150,000 Ton/ yıl
Gazete kağıdı  90,000 Ton/ yıl

Bu liste ile alakalı şunu da ilave etmek gerekir ki yukarıda belirtilen üretim rakamları fabrikaların kurulu kapasitelerine göre belirtilen rakamlardır. Rakamlar fabrikaların kendi web sitelerinden veya kamuoyuna yansıyan rakamlarından alınmıştır. Bu fabrikaların bazıları üretimde yazılı olan rakamları sağlamakla birlikte bir kısmı kurulu kapasitelerinde belirtilen üretimi yapmaktan uzaktır. Ayrıca Toprak Kağıt finansal nedenlerden ötürü üretim dışı bir haldedir. Albayrak Varaka fabrikası da henüz üretime geçememiştir.

KAĞIT SEKTÖRÜNÜN REKABET KAPASİTESİ NASIL ARTIRILABİLİR

1. Dünyadaki kağıt üreticilerinin ve Türkiye’nin kağıt imalatı, kağıt çeşitlerine göre mukayeseli olarak incelenerek ve irdelenerek Türkiye’nin çeşitli kağıt gruplarına göre kağıt imalatındaki durumu belirlenmelidir,

2. Ortaya çıkacak durum  çerçevesinde rekabetçi olunabilecek kağıt çeşitlerinin belirlenmesi gerekmektedir,

3. Kağıt çeşitlerine göre politika farklılaştırmasını da içeren Kağıt Sektör Politikası devlet, sektör temsilcileri ve üniversite işbirliği ile oluşturulmalıdır,

4. Sektör politikasına göre desteklenmesi kararlaştırılan yatırımlar için başta finansman kolaylığı ve avantajları olmak üzere gerekli destek ve teşvikler sektörel bazda belirlenerek sağlanmalıdır,

5. Üretim proseslerindeki benzerliğe ve bazı farklılıklara rağmen kağıt çeşitlerinin dünyadaki arz ve talebi, rekabet koşulları ve gelişme potansiyelleri ayrıdır. Bu nedenle ayrı ayrı ele alınmaları, toptancı yaklaşımdan kaçınılması gereklidir,

(Kağıt sektörü yekpare bir tarzda düşünüldüğünden ve detayları hususunda yeterli bir bilgilenme bulunmadığından dolayı bu konuda kamuoyunda yapılan tartışmalar da tabiidir ki toptancı bir tarzda oluşmaktadır. Bu hatanın ortadan kalkması için konu üzerinde daha detaylı bilgilendirilmelerin yapılması önem arzetmektedir,)

6. Sektör politikası çerçevesinde desteklenecek üretim çeşitleri için başta hammadde ve girdi politikaları, teknoloji politikaları, enerji politikası, insan gücü planlanması ve yetiştirilmesi gibi tüm alt politikalar belirlenmeli ve uygulanmalıdır

7. Türkiye’nin önemli bir rekabet gücü kazandığı temizlik kağıtları ve oluklu ve karton kutu kategorisinde rekabet gücünün sürdürülebilirliği için konunun kısa vadede aciliyetle irdelenmesi ve incelenmesi hiper rekabetin olduğu günümüzde büyük önem taşımaktadır,

8. KOBİ’lerin mevcut yatırımları ülke için bir milli değerdir. Sektörde büyük firmaların yaratacağı yoğunlaşma ve temerküzün artması, teknolojik gelişmeler ve büyük yatırım gerekliliği nedeniyle rekabet şansları azalıp yok olma tehdidi ile karşı karşıyadırlar. KOBİ’lerin rekabet edip yaşayabilmesi için desteklenmesi ve bu konuda bir politika oluşturulması, gerektiği değerlendirilmektedir.

9. Sektörün ana hammaddesi olan selüloz/kağıt hamuru konusunda Türkiye tamamen dışa bağımlı bir haldedir. Bu durum rekabeti engelleyen bir keyfiyettir. Öncelikle selüloz/kağıt hamurunun ülkemizde imalatı konusunda ülkenin genel ağaç ve orman ürünleri politikalarında gerekli düzenlemeler ve gelişmelerin sağlanması gerekmektedir,

10. Yaklaşık 3 milyar dolarlık ithalat satıcı pazarlar açısından da önemli bir değer olup tedarik imkanları örgütlü olarak ele alınarak var olan veya oluşturulacak birlikler vasıtası ile alım planları ve tedarik şartları kaliteden fiyata ve ödeme şartlarına kadar planlanarak daha uygun fiyatlara daha kaliteli ve düzenli alımlar gerçekleştirilmelidir,

11. Enerji fiyatlarının yüksekliği ve yatırım finansman maliyetleri önemli iki diğer sorundur.
Bu sorunların milli bir kağıt politikası çerçevesinde yukarıda belirtilen analizler çerçevesinde değerlendirilmesi ve gerekli politika ve uygulama önerilerinin geliştirilmesi önerilmektedir.

SONUÇ OLARAK

Kağıt dediğimizde tek bir üründen bahsetmek mümkün değildir. Kitap ve gazete gibi eğitim ve kültür sahalarında kullanılan kağıt çeşitlerinden, endüstrinin farklı alanlarında ve hayatın birçok cephesinde kullanılan çeşitli nitelikteki kağıt, karton ve ondula grupları kağıt başlığı altında değerlendirilmektedir.

Döviz fiyatlarının son dönemlerde aşırı yükselmesiyle özellikle yayıncılık alanında maliyetlerin çok artması, kamu oyunda kağıt konusunu ciddi bir oranda öne çıkarmıştır. Bu tartışmalar sırasında bazı önemli kağıt kalemlerinin yurt içinde üretilemiyor oluşunun ortaya çıkması üzerine de bu tartışma çeşitli cepheleriyle daha fazla ilgi uyandırmaya başlamıştır.

Bu yazımızda öne çıkan veriler ve gündeme getirilen çeşitli tesbitler ışığında Ülkemizde milli bir kağıt politikası oluşturulması isteniyorsa bunun için öncelikle devlet, ilgili sektörler ve üniversitelerin ortak bir çalışma başlatması ve sorunların çözümü için bir eylem planının oluşturulmasının gerekli olduğu görülmektedir.

Bir diğer önemli tesbit de şudur ki; Kağıt üretimi ile ilgili çalışmalar öncelikle ülkenin genel ağaç ve orman ürünleri politikaları ile sıkı sıkıya bağımlıdır.

Aynı zamanda, Türkiye’de orman ve ağaç yetiştirme politikalarının önemi burada kağıt başlığı altında vurgulanmakla birlikte esasında daha genel bir çerçevede de ele alınmalıdır. Ayrıca yapılan araştırmalar ve sektördeki uzmanların görüşlerine göre ağaç ve orman ürünleri alanında ( kağıt da dahil olma üzere ) politikaların ve uygulamaların takibi için bir üst izleme, araştırma, yönlendirme ve koordinasyon yapısının oluşturulması elzem görülmektedir.

Çünkü ağaç yaşayan, yenilenebilir, sürdürülebilir, doğal bir değerdir. Ayrıca ülkenin kayda değer en önemli  yer üstü zenginliğidir. Hem ülkenin nefes almasına, su kaynaklarına ve çevre sağlığına önemli katkılar sağlar, hem barınma ve günlük hayatta kullanım açısından çok sıhhatli, çevre dostu bir çok malzeme ve hizmet sunma özelliğine sahiptir. Hem de ağaca ve ormana bağlı çok önemli sanayi üretimleri oluşturulmasına imkan sağladığından bu konunun bahse konu başlıkları da kapsar tarzda bütüncül bir bakışla değerlendirmesinin önemi inkar edilemez.

Ayrıca atık kağıt konusu da kağıt üretiminde üzerinde hassasiyetle durulacak diğer önemli bir konudur.

Milli bir kağıt sanayii kurulabilmesi için ciddi bir sermaye gerekmektedir. Bu sebepten Devletin, gerek teşvikleri gerekse de üst düzeyde yönlendirmesi ile bu konuya birinci elden dahil olması da diğer önemli gereklerden birisidir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Bu yazının hazırlanmasında Türkiye Kağıt Sektörü ve Rekabet Gücünün Değerlendirilmesi Araştırması, Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü Raporu, Eurostat Orman İstatistiklaeri 2015 verileri, Hürriyet Gazetesinde 23 Eylül tarihli nüshasında yer alan Vahap Munyar’ın yazısı ve o yazıdaki Mehmet Ali Malay’ın görüşleri, TORİD (Türkiye Orman Ürünleri Sanayicileri ve İşadamları Derneği) ve Ulasal Ahşap Birliği Yönetim Kurulu üyesi ve Genel Sekreteri Celaleddin Akça’nın değerlendirilmeleri ve zikri geçen Kağıt ve karton fabrikalarının web sitelerinden yararlanılmıştır. Katkıları için çok teşekkür ediyorum.

Dünya Bülteni 24 Eylül 2018

Son ekonomik gelişmeler üzerine

 

Bu yazı ekonomide baş gösteren ciddi döviz artışı ve onun oluşturduğu ortam üzerine bir facebook paylaşımı olarak kaleme alınmıştır

SON GELİŞMELER ÜZERİNE YAYINCILAR MATBAACILAR VE GENEL OLARAK ÜRETİM YAPANLAR ACABA NE HALDELER?

İstanbul Ticaret Odasında (İTO) yayıncı ve matbaacıları temsil ediyoruz. Türkiye’de kağıt üretiminin çok az oluşundan dolayı kağıt ithalatı yoğun. Bu ara dövizdeki yükseliş özellikle kağıt fiyatlarını çok arttırdı. Matbaacı, yayıncı ve tabii olarak okur bu durumdan menfi etkileniyor ve zaman içinde de, daha çok etkilenecek gibi görünüyor.

Türkiye’nin Ekonomik dengeleri genel olarak kendi dinamiği ile bu şokları karşılayabilir. Fakat reel sektörde iş yapan üreticiler bu tür ani değişikliklerde büyük sıkıntıya düşüyor. Yayıncı kağıt bulamıyor, matbaacının ithal girdileri artıyor. Hammaddeciler hemen nakit istemeye başlıyorlar.

Ekonominin belli bir istikrar içinde süreceğine inanıp makina alan ve dövizle borçlanan firmalar bu artışlarda kara kara düşünüyorlar. Faizlerdeki artış finansmanı yeterli olmayan üreticilerin maliyetlerini arttırıyor. Hacmi nisbeten küçük işletmeler için bunlar hepsi büyük dert.

Ülkemizde KOBİ diye nitelenen işletmeler ekonominin büyük bölümünü oluşturur. Fakat krizler, şoklar veya ani ekonomik değişimler hep o zümreyi hırpalar. Devlet vergi borçlarında af, KOSGEB, Kredi Garanti Fonu desteği vs gibi hamlelerle bazı pansumanlar yapar fakat yeterli olmaz.

Ülkede üretim ikliminin geliştirilmesi çok önemli bir iş. Bunun üzerinde çok detaylı kafa yormak ve yapısal bir değişim yapabilmek şart. Düşünün SEKA gibi bir kağıt üretim devi kapandı ve biz o boşluğu dolduramıyoruz. Bir çok teşebbüs başarısız oldu. Döviz artınca sorunlar daha net olarak farkedildi.

Yerli ve Milli sanayinin gelişmesi için Devlete çok iş düşüyor. Bir zamanlar Rahmetli Erbakan sanayi hamlesinden bahsederken onunla alay edenler şimdi acaba neredeler? Biz yıllarca üretim önemlidir, sanayici ülkenin temel direğidir derken, üretimi maliyetleri daha düşük olan başka ülkelere bırakalım onun yerine hizmet sektörünü canlandıralım diyenleri de şu an hatırlamamız gerekiyor.

Reel sektörde iş yapanlar, üreticiler, sanayiciler, bence bu ülkenin gizli kahramanları arasındadırlar. Ama onlara şüpheyle bakanlar, hırsız ve üçkağıtçıymış gibi davrananlar artık bu bakış açılarını yeniden değerlendirmeliler. Yerli ve Milli sanayi büyük ölçüde yine bu kesimler eliyle gelişecek. Onlara köstek değil destek olunmalı.

Tabii reel sektörün içinde var olan ayrık otlarını ayıklamak da çok önemli. Samimi olmayanlara alan açılmamalı, kötü niyetlilere imkan verilmemeli ki temiz insanlar işlerine devam edebilsin ve desteklerden hakkıyla istifade edebilsin. Devlete ve odalara bu sahada çok iş düşüyor..

Facebook 25 Ağustos 2018

Nefs-i İstanbul’un Bir Müze Şehir olmasına rızanız var mı?

En az 20 yıldır Nefs-i İstanbul denen bölgenin; yeni deyimle tarihi yarımadanın yaşayan bir müze haline getirilmek istendiğini, buna dur dememiz gerektiğini bir çok platformda haykırdık. Maalesef bu konuda bir hayli mesafe aldılar. İş işten geçtikten sonra aah vaah demek beyhude

Cağaloğlu Çatalçeşme sokağının kenarlarına demirler çakıldığı anda oranın artık turistlere ayrıldığı belli olmuştu. Osmanlı Arşiv binası otel oldu. Defterdarlık binasının otel olması niyeti de ayrı facia idi.Yollar trafiğe kapandığında o bölgedeki kitapçıların gidecekleri belliydi

Sultanahmet, Süleymaniye ve Beyazıt Camilerinin etrafında ikamet eden insan kaldı mı? Oralar artık turizme hizmet eder hale geldi. Bundan sonraki büyük hedef Fatih Camiinin etrafını insandan arındırmak. Uzun vadeli hedefin bu olduğunu tahmin ediyorum. İnşallah orayı kurtarırız

Kapalıçarşının etrafındaki tarihi hanların turistik otellere dönüştürülmesi hayalini kuranlar çoğunlukta. Yarın buraların otel olmasından üzüntü duyacaksanız şimdiden meseleye eğilmek gerekir. Bu büyük planları yapanlar bunları içimizden insanlara uygulatıyorlar. Yabancıya değil

Sultanahmet ve Cağaloğlu tarumar edildikten sonra sadece Çatalçeşme sokağını nostaljik bir yayıncı sokağına çevirmek vicdan azabını hafifletmekten başka bir fonksiyon görmeyecektir. Kendimizi kandırmayalım. Olaya daha yukardan bakıp Nefs-i İstanbul’un bütününe odaklanalım

2010 İstanbul Kültür Başkenti Projesinin nasıl ve ne niyetle başladığını sonrasında binbir gayretle ne şekle dönüştürülebildiğini akl-ı selim ile bir daha düşünelim. Projeler kurgulandığı zamanda farkına varmaya çalışalım. İş işten geçtikten sonra harekete geçmek maalesef yeterli fayda sağlamıyor

Ülkemiz için turizm geliri çok önemli. Fakat güzelim İstanbul’u turizm ve finans şehri yapma hedefiyle kimliğinden uzaklaştırmayalım. Medeniyetimizin bayraktarı bir şehir olarak insanıyla, kültürüyle ve canlılığıyla muhafaza edelim. Bu konuda ne olur iş işten geçmeden uyanalım.

Facebook 19 Ağustos 2018

Kuran-ı Kerime başlama ve Arapça derslerimizin tarihçesi

Kur’an-ı Kerim ile ilk tanışmam çok küçük yaşlarımda aile içinde olmuştu. Evde belli geceler Kur’an okuyan anne ve babam Kitabımızla ilk görsel ve zihinsel temasımın sağlanmasına sebep olmuşlardı. Bir de aynı binada bizim üst dairemizde oturan Rahmetli Salih dedemin ve anneannemin kendi odalarında sürekli Kur’an okurkenki görüntülerini zihnimdeki çok canlı bir manzara olarak hatırlarım.

İlave olarak Rahmetli Salih dedem her Kadir gecesinde imkan nispetinde tüm çocuklarını, damatlarını ve torunlarını toplar ve bir hatim cemiyeti düzenlerdi. Dedem tüm torunlarına büyüğünden küçüğüne göre uzun ve kısa sureleri okutur ve en son kendisi duasını yapardı.  O ana kadar hatim indirmiş olanlar dedeme bildirir ve o da hepsini zikrederek bu hatimlerden hasıl olan sevabı başta Peygamber Efendimiz (as) olmak üzere tüm Peygamberlere, onlara ittiba edenlere ve yine aileden tüm geçmişlerimize armağan ederdi.  Hatim duası sonrasında da ayranlar ikram edilir ve büyükler kendi aralarına sohbet eder küçükler de yaş durumlarına gore oyuna dalarlardı.  Bu tören benim zihnimde önemli bir yer etmiştir. Bizler de küçücük yaşlarımızdan itibaren bir gün hatim indirerek dedemin töreninde elinde bir değer ile yer almayı arzu ederdik.

İlkokula daha başlamadan kendi gayretlerimle Türkçe okuma ve yazmayı öğrenmiştim. Yaz aylarında yazlık için gitmekte olduğumuz Florya Şenlikköydeki yaz Kur’an Kursuna o yıl benden 3 yaş büyük olan  amca kızım ile birlikte gitmek istemiştim. . O zamanlar Şenlikköy camii şu an kullanılmayan, köyün daha yukarılarında kiliseden bozma bir yerdi. Küçük bir bahçe içinde şirin bir mescitti. Daha sonra 70’li yıllarda şu anki büyük camii yapılmıştı.

Babamlara o yıl kursa gitmek ciddi baskı yaptığımı hatırlıyorum. Mademki okuma yazma öğrenmiştim, Kur’an da öğrenebilirdim. Kendimce böyle düşünüyordum. Fakat Kursa ilkokula başlamayanları almıyorlardı. Rahmetli babam camiinin imamına biraz da ısrar ederek okuma yazma bildiğimi ve dersleri takip edebileceğimi söylemiş ve bir şekilde ikna etmişti. İlk Arapça öğrenme dönemim o yıl başlamıştı. Elif bayı büyük bir gayret ile sökmüş ve o yaz Kur’ana geçmiştim.

Daha ileri senelerde de yine aynı camideki kursa devam etmiş, kurs dışında da yine Rahmetli Salih dedeme sürekli Kur’an okuyarak okumamı geliştirmiştim. İlk hatimimi indirdiğimde de rahmetli dedemin kadir gecesi törenlerine artık bitirdiğim hatimimle iştirak eder hale gelmiştim. Rahmetli dedeciğimin hem aileyi bir arada tutabilmek hem de bizleri teşvik etmek için bulduğu güzel bir yoldu bu?

O yıllarda Şenlikköy Camiinin genç bir İmamı vardı. İsmini hala hatılarım; Zühtü Genç. Babamın bu tür durumlarda sürekli kullandığı şekliyle;  öldüyse Allah rahmet etsin sağ ise Allah hayırlı ve uzun bir ömür versin. Benimle Kur’an derslerinde özel olarak ilgilenirdi. Ayrıca Dini Bilgilerimin de gelişmesi için gayret ederdi. Okuduğumuz bölümlerin manalarını da imkan ölçüsünde açıklamaya çalışırdı. Bu şekilde bir tür Arapça dersi de veriyordu. İlk tecvit  ve kıraat çalışmalarını da Zühtü hoca ile birlikte yapmıştık. Mavi kaplı bir tecvit defterim vardı kiuzun yıllar onu hatıra olarak saklamışımdır. Arapça harfleri tam mahreçlerinden çıkarabilmem konusunda da kendisi titiz bir gayret gösterirdi.

Sünnet olacağım yıl onunla sünnet düğününde duasını yapacağımız bir hatim hazırlamıştık. İlave olarak bana aşır olarak kendi düğünümde okuyabilmem için Enfal suresinin başlangıcından bir bölümünü ezberletmişti.. Düşünüyorum da manası itibariyle Enfal suresini seçmesi bile bir tür dersti sanırım. Allah ondan razı olsun, bana her anlamıyla çok faydası olmuştu.

Lise yıllarımda Osmanlıca’ya merak sarmıştım. Lise ikinci sınıfta Mehmet Şevket Eygi ağabeyin delaletiyle o zamanlar Çemberlitaş’ta bulunan Belediye Kütüphanesinin Müdürü Mahmut Hoca’dan bir dönem Osmanlıca dersi almıştım. Harflere aşina olduğumdan Osmanlıcayı kolay sökebiliyordum. Tabii kelimeler ve kavramların manalarına nüfus edebilmek için çokça kitap okumak gerekiyordu. Beyazıt’daki Beyaz saray kitapçılar çarşısında Enderun kitabevi sahibi rahmetli İsmail ağabeye ve yine o devirler sıkça gittiğimiz sahaflar çarşısına hemen her ziyaretimde birkaç Osmanlıca kitap almaya çalışıyordum. Bazen çözebiliyor bazen de zorlanıyordum ama bu temrinler belli bir mesafeyi de almamı sağlıyordu.

Lise üçüncü sınıftan itibaren o zamanlar aynı dertleri paylaştığımız bir gurup arkadaşımızla beraber Türkçe kaynaklardan dini bilgileri edinebilmek için bir çalışma başlatmıştık. Önce 8 kişilik bir çekirdek gurupla 4-5 yıl süren uzunca bir ders dönemi geçirdik. Hafta içi okumalarımız yapıyor hafta sonunda neredeyse tam gün birimizin evinde toplanıyor ve beraberce okuduklarımızı mütalaa ediyorduk. Hepimiz için çok verimli yıllardı. Tabii okumalarımızın içinde tefsir de vardı. Bu tefsir çalışması Arapça konusunda da bizleri kısmen geliştiriyordu.

Lise son sınıfta Kur’an-kerimi ezberlemeye yönelik derin bir istek duymaya başlamıştım. Madem ki Müslümandık ve Kur’an bize hitap ediyordu, o zaman lazım olduğu zaman gerekli ayetleri hemen hatırlayabilmeliydik. Fakat ileri yaşlarda bu tip bir işe girişmenin zorluğu da ayrı bir caydırıcı unsurdu.

Gençliğin de verdiği heyecanla Nuruosmaniye Camiinin hemen bahçesinde yer alan Nuruosmaniye Kur’an Kursuna babamla beraber müracaat etmiştik. Rahmetli babam o Camiinin imamı ve müezzinlerini iyi tanırdı. Orayı seçmemizin bir sebebi de o Kuran Kursu İstanbul tarzı okumanın pirlerinden olan Rahmetli Hasan Akkuş hocanın talebelerinin toplandığı bir yer olmasıydı. O dönemin kurra hafızlarının en önemlilerinden rahmetli Abdurrrahman Gürses hoca Nuruosmaniye Camii hoca ve müezzinlerine belli zamanlarda gelir ve usul dersi verirdi

O kursta benimle Nafiz Hoca ilgilendi. Yaklaşık 4-5 ay kendisiyle ezber yaptık. Daha doğrusu benim hafızlık merakımın ne kadar gerçek olduğunu hem kendileri hem de benim test etmemi istiyorlardı. Bu süreçte bayağı kolay ezberliyordum. Bir oturuşta yaklaşık 2-3 saat içinde bir sayfayı ezberime alabiliyordum. Fakat ikinci ve üçüncü sayfalara geçildiğinde evvelki aylardaki ham olan sayfaların pişmişlerini yeniden ezbere okumak bayağı bir zor olay halini almıştı.

Derken Nafiz hoca başka bir göreve getirildi ve benimle ilgilenemeyeceğini ifade edince ben de ezber çalışmalarıma bizim evin yanı başındaki Kumrulu Mescidin İmamı Hasan Kılıç hoca ile beraber yapmayı arzu ettim. O yıl okumakta olduğum Galatasaray Lisesi yeni bitmiş, sınavları kazanarak girdiğim Boğaziçi Üniversitesindeki dönemimin başlayacağı yıldı. Boğaziçi’nde de ilk yıl İngilizce hazırlık okuyacaktım.

Hazırlık sürecinde hem İngilizce öğrenmek hem de ezber yapmak bayağı yorucu oluyordu. Bu sebepten ezber çalışmalarıma benim için çok zor olan bir düşünme sürecinini akabinde ezberlere ara vermek zorunda kaldım. Hasan hoca bu işin zor olduğunu bana defaatle söylemesine rağmen yine de şevkimi kırmamaya çalışıyordu. Ben hocam bu işi tam kesmeyelim ama bir dönem ara verelim deyince o da razı oldu. Daha doğrusu onun tahmini doğru çıkmıştı. Ben ezbere biraz geç başlamıştım ve mevcut şartlarda bu çalışmayı sürdürmek hakikaten çok zordu.

O ara 12 Eylül ihtilali olmuş ve Türkiye yeni bir döneme girmekteydi. Bizler Lise yıllarımızın son zamanlarında yukarıda kısaca değindiğim arkadaş gurubumuzla başladığımız o kendimizi geliştirme yolunda kitap okuma çalışmalarımıza aralıksız olarak devam etmekteydik. İslami kitapları okurken Arapça bilme konusundaki eksikliğimiz, önümüzde hep ciddi bir engel gibi duruyordu. Bu sebepten sohbetlerimizde  en önemli başlıklardan biri de Arapça öğrenmek ve Dinimizi kendi öz diliyle kaynaklarından tahsil etme hedefiydi..

Bu hedefe yönelik olarak ilk Arapça öğrenme deneyimim İsmail ağa Camii çevresinde olmuştu. Önce yakın bir dostum kendisinin okumuş olduğu Emsile adlı sarf kitabından bana ilk dersleri vermişti. Klasik usulde nasara, yensüru, nasran ile başlayan emsile derslerini büyük bir iştiyakla bitirmiştim. Daha sonra o dönemlerde İsmail ağa Camii’nin müezzini olan Rahmetli Hasbi hocayla derslere devam ettik. Dört kişilik güzel bir arkadaş gurubumuzla Hasbi Hocanın Caminin bahçesinde merdivenle çıkılan odasında Emsile ve Bina adlı gramer kitaplarını okuduk. Hasbi hoca Arapça öğretirken bir yandan da yeri geldikçe bizleri çeşitli konularda bilgilendiriyordu. Zevkli derslerdi.

Hasbi hocanın dersleri dışında da imkan ölçüsünde ya İsmail ağada, yada evimizin yakınındaki Kumrulu Mescid camiinin, İmamı  Hasan Kılıç ve müezzini Kadir Temir hocaların çeşitli kitap okuma guruplarına katılıyordum.. Buralarda okuduğunuz ilk Arapça kitaplarından aldığımız temel bilgilerle ibareleri çözülebilme temrinleri yapıyorduk.

Daha sonraki ikinci ciddi Arapça halkamız Hayrettin Karaman Hocanın delaletiyle bize ders vermeyi kabul eden Sadrettin Gümüş Hoca ile oldu.

12 Eylül ihtilali sonrası ortalık nisbeten durulmuş, sıcak mücadelenin içinde yer alan bir çok arkadaşımız Rahmeti Rahmana kavuşmuş, yaşıtlarımız olan çok sayıda arkadaşımız ya cezaevlerinde ya mahkeme köşelerinde telef olmuştu. Bizim nesil için önemli bir sarsıntı döneminin içinden geçiyorduk.

Boğaziçi Üniveristesinde de adeta fırtına sonrası durulan bir ortamda bir yandan derslerimize devam ediyor bir yandan da kendimizi farklı alanlarda yetiştirmeye çalışıyorduk. Yukarıda da belirttiğim gibi içinde bulunduğum arkadaş gurubuyla birlikte sıcak çatışmaların kısmen dışında durmuştuk. Ülkemizin ve İslam Dünyasının daha iyi bir noktaya gelebilmesi için hem kendimizi hem de çevremizi en iyi şekilde yetiştirebilmenin önemli olduğu tesbitinin gereğini yapmaya gayret ediyorduk.

İşte bu süreç içinde Sadrettin Hoca ile derslere başlamıştık.

Yanılmıyorsam 1982-83 yıllarıydı. Yeni evlenmiştim. Üzerime bir başka sorumluluk daha almıştım.

Okul dışındaki zamanlarımda haftanın bir kaç günü bazen bugünkü Marmara İlahiyatın şimdi yıkılan Camiinin altındaki salonda, bazen de Sadrettin Hocanın Ümraniyedeki evinde ders yapıyorduk. Genelde hafta sonları Hocanın evine gidiyorduk. Özellikle Pazar sabahları Sadettin Hoca saatlerce bizlerle uğraşıyordu. Şimdi düşünüyorum da ne fedakar bir insandı. Allah ondan razı olsun.

Sadrettin Hoca medrese eğitimi almış, Hafızlığı da olan ve o zamanki hocalar içinde klasik Arapçaya en iyi bilen kişilerden biriydi. Bizlerle bir yıl kadar ilgilendi.

Onunla Emsile, Bina ve Avamil adlı Arapça dil bilgisi kitaplarını yeniden ve detaylı bir şekilde okumuştuk. Başka kitaplardan da tatbikatlar yapmıştık Sağolsun çok özverili bir kişiydi, severek ders veriyordu. Onunla yaptığımız derslerde en çok dikkatimi çeken noktalardan birisi Bina adlı kitabın ana metninin yan taraflarındaki şerhleri ve açıklamaları bile harfi harfine ezbere biliyor oluşuydu. Hafızlığın insanın bazı melekelerini olabildiğince geliştiren bir süreç olduğunu Sadrettin Hoca’da aynel yakin görmüştük.

İlk yılın sonunda Sadrettin Hoca’nın İlahiyattaki ders programı yoğunlaştığından bizlerle ilgilenemeyeceğini söylemesi o ders gurubunun sona ermesini de beraberinde getirdi. İçimizden bazı arkadaşlar yine Hayrettin Hoca’nın delaletiyle o çevreden başka bir hoca ile bu derslere devam ettiler.

Bu devrelerde kısa dönemli bir Kızıl Minare Camii denememiz de olmuştu. Kızıl Minare Camii Fatih’de Horhor Caddesinin Aksaray tarafına doğru küçük bir Mescittir. Bizim zamanımızda oranın İmamı Mahmud Bayram Hoca idi. Mahmud Hoca ileri yaşına rağmen çok gayretli, gençleri çok seven, onları sürekli yüreklendiren bir kişi idi. Bizim gurubun ilk rehber hocalarından biriydi. İçimizden bazı arkadaşlarımızın onunla devam ettikleri haftalık hadis dersleri de vardı.

Kısa bir süre onunla Kızıl Minare Camiinin üst katında Arapça dersi yapmıştık. Fakat Hoca geniş çevresi olan ve her tarafa yetişmeyi kendine adeta vazife bilen bir kişiydi. Nerede kendisine ihtiyaç duyulduğunu hissederse veya ona hissettirilse oraya koşuyordu. Bu koşuşturmaların bir kaç tanesi dolayısıyla bizim derslere gelişinde bazı çakışmalar ortaya çıkınca; çocuklar ben ahir ömrümde her yere yetişmek istiyorum. Sadece bir gurupla ilgilenmem bu çerçevede galiba pek mümkün olmayacak. Düzenli ders yapabilmeniz için size daha yerli yurtlu bir hoca ve program bulmalıyız dedi ve bundan sonra yeniden farklı arayışlara girdik..

Benim bundan sonraki ders grubum Şehremini’nde Odabaşı Caminin yan odalarından birinde bir dönem devam eden İbn-i Akil’in kitabından takip ederek yaptığımız Arapça dersleriydi.

Rahmetli Hasan Karakaya adlı Arapçayı  ve İslami ilimleri çok iyi bilen bir hocamızla bu derslere haftanın bir kaç günü devam ettik. İbn-i Akil’in kitabı dışında tatbiki olarak Müslim adlı Hadis kitabından, hocamızla birlikte hem bilgi dağarcığımızı geliştiriyor hem de gramer bilgilerinin uygulamasını yapıyorduk.

Fakat devam ettiğimiz gurupta Arapça seviyeleri biraz farklı idi. İçimizde daha evvel bayağı mesafe almış arkadaşlar da olduğundan gurubun insicamı istediğimiz gibi sağlanamıyordu. Üstelik okuduğumuz kitap 1000 beyitte Arapça öğrenilmesini sağlayan bir metod uyguladığından benim için bayağı ağır bir kitaptı.

Benimle birlikte bir kaç arkadaş belli bir yerden sonra takipte bir hayli zorlandık ve dersten ayrılmak zorunda kaldık

Bu Arapça ders halkalarımız bir kaç sene daha yoğun bir şekilde ama farklı hocalar ve dur kalklarla süren bir devre olarak devam etti ama maalesef hedeflediğimiz o ileri noktaya bir türlü ulşamadı.

Tabii, tüm derslerin İngilizce olarak sürdürüldüğü üniversiteye devam ediyor oluşum, evlilikle ilgili mükellefiyetler, bir müddet sonra Allah’ın bahşettiği bir bebek, evin geçimi için yaptığımız küçük çaplı da olsa ticari aktiviteler gibi her biri ayrı bir uğraş konusu olan meşguliyetler içinde Arapça gerektiği mesafeyi bir türlü alamıyordu..

Ama her zaman kaldığımız yerden yeniden başlayacağız niyetiyle tamamen de kopamadığımız bir kızıl elma olarak hedeflerimiz içindeki yerini muhafaza etti. (Şimdi bakıyorum da içten içe hala muhafaza ediyor)

Arapçayı geliştirmem gerekiyordu. Ne yapalım ne edelim diye düşünürken bir arkadaşımızın tavsiyesiyle Arapçaya vakıf bir hocanın  İzhar adlı nahiv kitabını okuttuğu uzunca bir dersin kasetlerinin olduğu haberini aldık. Üstelik bir arkadaşımız bu kasetlerden yine küçük bir gurupla bir miktar çalıştıklarını ve çok iyi netice aldıklarını söylemişti.

Kudret Büyükcoşkun, Mustafa Büyükabacı, Enes Yıldız ve ben İzhar derslerini akşam saatlerinde beraberce yapmaya karar verdik.

Mustafa ile Enes o zamanlar bir yandan yüksek lisansa devam ediyorlar akşamları da Fatih’de Sarıgüzel de bir talebe evinde ikamet ediyorlardı. Biz de Kudret ile Fatih’te kısmen yakın mahallelerde oturuyorduk.

Kudret haftanın bir kaç akşamı hanımı ve küçük kızı Zeynep ile bize geliyor, hanımı ve çocuğu bizde kalırken biz de onunla Sarıgüzeldeki eve gidiyor geç saatlere kadar çalışıyorduk.

Pratik bir teyp, sağolsun Mustafa ve Enes’in çay ikramı, kasetler ve dört öğrenci. Bu İzhar dersleri hakikaten çok doyurucuydu.

Neredeyse bir kış boyunca bu dersler devam etti. Biz tam sonuna gelemesek de bayağı bir bölümü beraberce çalışmıştık. Çok sıkıştığımız bazı noktalarda dışardan da sorarak müşküllerimizi çözüyorduk. Sonuçta ciddi bir seviye kazandığımızı söyleyebilirim.

Ama o istediğimiz ve hayal ettiğimiz noktada mıydık?

Maalesef henüz oraya ulaşamamıştık

Bulunduğumuz yer tam bir eşik noktasıydı. Bundan sonra yoğun olarak ibare çözmeye çalışmamız, öğrendiklerimizi uygulamamız, kelime ve cümle kalıplarını geliştirmemiz gerekiyordu.

İşte o noktalarda bizim yoğun Arapça dersleri artık devam edemezbir noktaya geldi.

Şimdi geriye dönüp baktığımda o eşik noktasının hayati bir yer olduğunu ve onu aşabilmiş olsaydık tahminimce daha güzel bir menzile ulaşabileceğimiz tesbitini yapabiliyorum.

Ondan sonraki yıllarda yani doksanlarda Rahmetli Metin Balkanlıoğlu ile bir kaç kış süren düzenli tefsir okumalarımız olmuştu. Bu okumalar tam bir Arapça dersi değildi. Fakat tefsir öncesi hazırlık, ders sırasında ve sonrasındaki tekrarlarda dolaylı olarak Arapça bilgilerimiz gelişmekteydi. Ama yine vurgulamam lazım ki bunlar olması gereken bir Arapça dersi hüviyetinde değildi.

İnsanlar ne kadar gayret ederse etsinler takdirden öte bir şey olmuyor.

Tabii burada kendimiz dışında bir kabahatli aramak durumunda olduğum anlaşılmasın. Sadece bu yazıyı okumakta olan ve bizimle aynı hedeflere varmayı düşünen insanlara ve gençlere bir ufuk, bir kapı açabilmek için bunları söylüyorum. Bu tecrübeleri okusunlar ve daha doğru yollar bulabilsinler arzu ediyorum.

Geçen günlerde incelediğim Genç Dergisinin Haziran 2018 sayısının ana konusu Arapça öğrenimi ile ilgiliydi. O dergideki bir çok yazıyı dikkatle okumaya çalıştım.

Arapça öğrenimi ile ilgili bizim dönemimize göre çok güzel gelişmeler olduğunu farkettim. Genç nesilden bir çok kardeşimizin bizim aşmaya çalıştığımız o eşiği başarıyla aşmış ve aşmakta olduklarını farkettim. Bu bana büyük bir mutluluk verdi. Ve ben de kendi serencamımızı yeniden hatırlayarak kaleme almayı düşündüm.

Arapça ile ilgili hedefim sona erdi mi? Hayır. Can bedende durduğu müddetçe doğru bildiğimiz yolda sebat etmek önemli.

Şu an Arapça çalışmalarıma kendi imkanlarımla az da olsa devam etmeye çalışıyorum.

Ne mi yapıyorum?

Yerine göre bazen Kur’an-ı Kerimi detaylı bir mealiyle okumaya gayret ediyorum. Hem orjinalini hem de mealini kelime ve kavramlara özellikle dikkat ederek hem okuyor hem de bir tür çalışıyorum. Bazen de bir hadis kitabına başvuruyorum. Onu da yine hem Arapçasından hem de Türkçe izahı üzerinden okumaya çalışıyorum. Bu çalışmaların Arapça konusundaki müktesebatımı bir miktar ilerlettiğini de görüyorum.

Fakat olması gerektiği gibi bir çalışma mı?

Hayır yeterli değil.

En azından meseleden kopmadan ve her gün az da mesafe alarak devam edebilme durumunda bulunmak da bir mesafedir diye düşünüyorum

Ama şu noktadaki görüşümü de daima muhafaza etmekteyim. Bunca yıldan sonra daha doğru yöntemler bulmak, zamanı daha verimli kullanmak ve geçmişte aşılamayan eşikleri aşabilmek gerekiyor. Tıpki genç nesilden çok sayıda arkadaşımızın aştıkları gibi.

İnşallah Emr-i Hak vaki oluncaya kadar bu hedeflere varmayı başarırız…

Gelişmeler bizi hangi bilgiye ulaştırıyor

Eski dönemlerde en sağlam iletişim yolu olarak vasıflandırılan yol, ‘ru be ru’ (göz göze) diye tarif edilen bire bir ilişki usulüydü. Mesela hadis rivayetinde en muteber yola sema metodu adı verilirdi. Sema metodu, talebenin hocasından hadis-i şerifin metnini ve senedini bizzat öğrenmesine verilen ad idi. İlimde icazet sistemi de bu tarz bir usuldü. Hoca talebeye ilmi meseleleri bire bir anlatır ve öğrendiğine emin olduktan sonra ona icazet vererek bu ilmi onun da talebelerine öğretmesine imkan tanırdı. Sema ve icazet yoluyla hocadan talebeye geçen ilmin en üst noktasında Hz. Peygamber Efendimiz (a.s)bulunmaktaydı. Dolayısıyla ilmin kaynağı sahih bir yere dayanmaktaydı.

Tüm zenaatlarda bir nevi diploma manasındaki icazet kurumu da aynı mantıkla kurgulanmıştı. Hocası bire bir çalışma yaptığı talebesinin o zenaat ile ilgili gerekli teknik ve ahlaki bilgiyi aldığına tam olarak kanaat getirdiğinde ona öğrendiklerini başkalarına da öğretebilmesi için icazet verirdi ki günümüzde de bu sanatlarla iştigal edenler aynı usulü kullanıyorlar.

Müzikte ise bu mantığa uygun olan nakil yolunun adı meşktir. Bu mekanizma içerisinde hoca talebesine eserleri bire bir tüm incelikleri ile öğretir. Musiki aleti ile beraberce çalar veya söylerler. Sonrasında hocası veya üstadı talebenin öğrendiklerini tatbik etmesine nezaret eder. Sonuç itibariyle yeterli bir düzeye gelindiğine kanaat getirildiğinde üstad veya hoca, talebesine icazet verir ve onun bu öğrendiği eserleri kendisinden talep edenlere öğretmesine izin verir.

Hem ilim aktarımı hem ahlaki eğitim

Burada fark edildiği üzere hem bir ilim aktarılıyor, hem de ahlaki bir eğitim verilebiliyor. Hoca bu eğitim sırasında talebesini ahlaki anlamda da eğitiyor, ona yol ve yordam gösterme imkanı buluyor. Hocasını bir rol model olarak gören talebe de her yönü ile ona benzemek istiyor.

Özetle eskilerin deyimi ile ‘hem kal ile hem de hal ile’ eğitim yapılıyor, ilim, zanaat, maharet ve mesaj, ruhu ile birlikte nakledilebiliyor.

Daha sonraki dönemlerde ise daha çok kitlesel öğretim yaygınlaşmaya başlıyor. Okullarda, üniversitelerde sınıflar, anfiler, konferans salonları bu tip bir aktarım yolu olarak kullanılıyor. Musiki notalara geçiriliyor. Sanat çalışmaları okullarda, dersliklerde çeşitli metinler üzerinden talebelere topluca öğretilmeye başlanıyor.

Tabii bu anlattığımız süreçler uzun dönemlerde ortaya çıktı. Yüzyıllar içinde çeşitli evrelerden geçerek şekil buldular ve hâlâ her gün yeni bir evreye geçiyorlar.

Gelişme, ama nasıl?

Yazı ve mesaj alanındaki gelişmeleri de tıpkı yukarıdaki gelişmeler gibi bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçirebiliriz. Önceleri taşa, kile, daha sonraları kağıdın bulunması ile papirus kağıdına, aharlı kağıda yazılan metinler sonraları matbaanın icadı ile birlikte matbaa makinaları ile çoğaltılmaya başlandı. Burada da metni kağıda yazan ile onu daha sonra farklı mekanlarda okuyan arasındaki mesafe zamanla açıldı. Bu süreç aslında bire bir nakildeki gibi karşılıklı ve interaktif bir ilişki değil, aslında kısmen tek taraflı bir iletişim olarak ortaya çıkıyor. Bu tür ilişkilerde bire bir temas azalıyor. Farklı bir iletişim yolu yaygınlaşıyor.

Bu arada bilgi ve mesajın yaygınlaşmasında sinema, radyo ve televizyonlar da önemli bir mecra. Bu bahsettiğimiz araçlar hâlâ önemini yitirmiş değil. Fakat bu mecralar her geçen gün bir çok yeniliği bünyesine ilave etseler de, genelde daha eski bir mantıkla, yani tek yönlü iletişim ve etkileşimi sağlayan araçlar. Mesajın kaynağı muhataplarına bilgiyi tek taraflı olarak aktarıyor.

Bu alanlar teknolojinin gelişmesi ile birlikte toplumlarda etkisini daha da arttırıyor ve muhtemeldir ki daha da artıracak gibi görünüyor. Mesela insanları adeta filmin içine çekerek onu filmin parçası haline getiren teknolojiler, filmin içine konulan gizli mesaj türü teknikler ve her gün yenisi gelişen yollar bu tür iletişimin etkisinin devam edeceğini gösteriyor.

Tüm bu bahsettiğimiz hususlar bir yönü ile bakıldığında birer gelişme örneği. Fakat tüm bu gelişme olarak nitelenen konular bünyelerinde bir çok eksiklikleri de barındırıyorlar.

Teknolojinin gelişmesiyle doğru bilgi kadar yanlış bilgi de yayılıyor

Bilgisayarın ve buna dayalı iletişimin ortaya çıkışı ile başka noktaların da gündeme geldiğini görmekteyiz. Hatırlarsak önce ICQdiye bir araç ortaya çıkmıştı. Bilgisayar üzerinden insanlar bir diğeri ile bire bir yazı yoluyla ilişki kurmaya ve mesaj aktarmaya başladılar. Daha sonra benzer ve daha gelişmiş bir yol olan MSN hayatımıza girdi. Sonra Bing’e dönüştü. Twitter, facebook, linkedin gibi yeni mecralar, insanlar arasında bu sefer sanal âlemde bire bir ilişkiyi tekrar canlandırdı. Whatsaptelegramyine bu cümleden birebir ilişki türleri olarak hayatımızda yer bulmaya başladı. Sesli ve görüntülü bir ilişki imkanı sağlayanSkype da adeta göz göze ilişkiyi sağlayan bir önemli gelişme olarak dijital dünyada yerini alıyor.

Bahsettiğimiz bu mecralar sanki eski dönemdeki birebir ve diz dize ilişkiye benzer tarzda insanların teke tek temas etmelerine imkan tanıyan araçlar ve yollar olarak zikredilebilir. Ama bu yolların, eski dönemde o önemsediğimiz hal ile eğitim ve ilişkiyi yeterli düzeyde sağladığını iddia etmemiz fazla iyimser bir yorum olabilir. Fakat kısmen de olsa birebir düzeltme ve ilişkiyi kontrol edebilme imkanını bünyesinde barındırdığını söyleyebiliriz. MSN’nin ilk çıktığı dönemlerde kendi çocuklarımın ve yeğenlerimin bazen dijital kanal üzerinden etkileşime girdikleri ağabeylerinin olduğunu müşahade etmem bende bu tip bir algıyı oluşturmuştu. Dijital anlamdaki ağabey sanki özel bir hoca gibi çocuklara etki edebiliyordu.

Dijital dünyada ortaya çıkan bir çok bilgi edinme aracı, bilgiye ulaşmada önemli bir kolaylık sağladı. İlkönce Altavisa, daha sonra Yahoo ve son dönemde her gün yeni bir gelişme ile karşımıza çıkan Google, dijital âlemde kaydedilmiş bilgiye ulaşmada büyük bir imkan sağladı. Burada da internet üzerindeki dijital bilgi kaynakları, onlarla temas eden insanlara tek taraflı olarak ve kitlesel düzeyde bir bilgi aktarımı sağlayabiliyor.

Mesela geçenlerde bizim Worldbulletin isimli sitemizin Facebook sayfasında bir haftada ulaşılan rakamlar, bu mecraların yaygınlığı açısından ciddi fikir verici bir mahiyettedir. Facebook sitemizle bir haftada 15 milyon kişiye ulaşıldı ve yaklaşık 2.5 milyon etkileşim alındı. Bu ulaşım ve etkileşimde en önemli noktalar da Uzakdoğu ülkelerindeki insanlar oldu. Bu rakamların bize gösterdiği gerçek; teknolojinin gelişmesi ile birlikte ne kadar yaygın bir alana bilgi ve mesaj gönderebilme imkanına sahip olunabildiği.

Şayet bu bilgi doğru bir bilgi ve yorumsa büyük bir alanı müsbet manada etkileyebiliyor. Fakat bir de bu bilgi ve yorumun yanlış ve yanlı bir bilgi ve yorum olabileceğini düşündüğünüzde, o zaman ortaya çıkabilecek tahribatın boyutlarının da ciddiyetini tasavvur edebilirsiniz.

Böylesi bir iletişim gücü bugüne kadar hiç olmadı. Ve bu iletişim gücü de her geçen daha da artıyor. Bu hal, bir yönüyle bakıldığında çok ciddi bir gelişme. Ama kontrol edilemezse, çok büyük eksiklikleri de bünyesinde barındırabileceği muhakkak.

Maksat doğru, nitelikli ve derinlikli bilgiye ulaşmak mı?

Ayrıca, dijital alanda üretilen malzemenin yaygınlaştırılması için bu araçlar arasında çok ciddi bir ilişki oluşmaya başladı. Herhangi bir siteye veya bloga ne kadar ziyaretçi geliyorsa Google gösterimlerinde o ölçüde önde çıkılıyor. Bunun için tüm sosyal medya araçları devreye giriyor. Hepsi birbirini köpürtüyor. Çok ziyaret daha üst sıra, daha üst sıra daha fazla ziyaret, çok kullanıcılı olmak daha çok mesaj yayabilmek, daha çok mesaj yayabilmek için daha fazla paylaşım gibi bir döngüyü tetikliyor.

Bu hız ve daha fazla kişiye ulaşabilme isteği bazen bilginin niteliğini ve derinliğini etkiliyor. Sayılar ve nicelik bu kaynaklara sahip olanları etkileyebiliyor ve daha fazla yere ulaşma isteği, niteliğin ikinci plana itilmesi tehlikesinin de beraberinde getirebiliyor. Peki burada nitelik ve nicelik dengesi her zaman kurulabiliyor mu?

Nicelik ve tekniğin daha fazla önemsenmesinden dolayı içerik bazen istendiği gibi olamayabiliyor. Nicelik, yani rakamlar önemli olunca o zaman esas odaklanan nokta değişebiliyor. Şu sorular ve cevapların üzerinde daha fazla duruluyor: İzleyici sayısı artıyor mu? Sosyal medya ve Google’dan izleyici geliyor mu? İnsanlar ilgi duyup daha çok paylaşıyorlar mı?

Bu sorulara müsbet cevaplar geldiğinde işte o zaman maksat hasıl oluyor gibi bir durum ortaya çıkıyor. Fakat bu noktada şu soru çok önemli. Maksat ne olmalı? Maksat doğru, nitelikli ve derinlikli bilgiye ulaşmak ise bu maksat gerçekleşmiyor. Bu ise büyük bir eksiklik olarak ortaya çıkıyor. Maksat daha çok izleyici ve etki altına alınacak olarak düşünüldüğünde, o zaman maksata ulaşılmış oluyor. Olayı gelişme ve eksiklik çerçevesinde ele alacaksak bu detaylar üzerinde hassasiyetle durulması gerekiyor.

Gelişmeler bizi hangi bilgi’ye ulaştırıyor?

Daha önceki cümlelerimizde bilgiye ulaşım çok kolaylaşıyor ve hızlanıyor diye bir ifade kullanmıştık. Bu noktada şu soruyu da ısrarla sormamız gerekiyor. Gelişmeler bizi hangi bilgi’ye ulaştırıyor? Bu yolla insanlar ancak dijitalize edilebilmiş bilgiye ulaşılabiliyorlar. Dijital hale gelmemiş bilgiye ulaşma imkanları ise maalesef yok. Bu da önemli bir eksiklik olarak karşımıza çıkıyor.

Mesela geçtiğimiz yıllarda, ölüm yıl dönümünde kendisi ile ilgili detay bilgi edinebilmek için Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu adında bizzat tanıdığım çok önemli bir kişiyi dijital âlemde aramak istemiştim. Hayretle müşahede ettim ki Google’da kendisi ile ilgili en ufak bir kayıt bile yoktu. Yine geçen yıllarda Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından basılmış 40 Vakıf Adam isimli bir kitapta ismi geçen ve camiamıza çok büyük hizmetler etmiş kişilerin büyük çoğunluğunun da isimleri bu mecrada bulunmuyordu. Çünkü bunların büyük bir kısmı 2000’lere varmadan Rahmet-i Rahmana kavuşmuş kişilerdi. Bu küçük araştırmadan elde edebileceğimiz sonuca göre, bu ve buna benzer noktalar dijital âlemdeki gelişmelerin bünyesinde bulunan büyük eksikliklerden bir bölümü. Bu örnekleri çoğaltabilmemiz mümkün.

Bu tip çalışmalar içinde bulunan bizim gibi bir çok site, bu tür bilgiler üretip dijital sitemin içine dahil etmeye çalışıyorlar. Fakat bu çabaların ne kadar yeterli olabildiği üzerinde detaylı olarak durmak gerekiyor.

Yine bir başka önemli örnek olarak, büyük ve tarihi mahiyetteki bilgi kaynaklarını bu mecrada yeterince bulabilmek mümkün değil. Beyazıt Kütüphanesi‘nin içinde bulunan eserlerin büyük bir kısmı Google’da henüz yok. Süleymaniye Kütüphanesi, Ali Emiri Kütüphanesi ve bu seviyede sayılacak yerlerdeki eserleri bulmak da imkan haricinde… Bu saydıklarımız önemli eksiklikler olarak not edilmelidir kanaatindeyiz.

Demek ki bu sistemlere veri üretenler buralara hangi bilgileri koyuyorlarsa veya onların öncelik verdikleri bilgiler nelerse bu mecralarda o bilgilere rastlama imkanı bulabiliyorsunuz. Bunun farkında olmamız ve bu inceliğe dikkat etmemiz gerekiyor.

Bu alanların daha verimli, zengin ve derinlikli içeriğe sahip olmasını istiyorsak çokça çalışıp içeriği zenginleştirmek ve bu içeriğe kendi önemsediğimiz derinlikli bilgileri ve doğru yorumları koymamız gerekiyor.

Derinlikli bilginin yayılmasına da çalışılmalı

Bu teknolojik gelişmeler yukarıda da kısaca işaret ettiğimiz gibi derinlikli bilginin önemini maalesef azaltıyor. Kolay paylaşılabilen kategorize edilmiş bilgiler öne çıkmaya başlıyor. Bu yol, bir konu hakkında sathi ve çabuk bilgi edinmek için yararlı. Bu da, bir açıdan bakıldığında gelişme. Fakat sürekli bu tür bilgileri öğrenmeyi talep eden kişiler için ise sürekli sathi bilgilerle muhatap olmaları neticesini getiriyor. Bu da ciddi bir eksiklik.

Geçenlerde ortak bir proje çerçevesinde temas ettiğimiz bir İngiliz dijital medya uzmanı, sitelerimizin daha çok 2005’li yılların öncesindeki bakış açısı ile düzenlenmiş olduğu tesbitini bizlerle paylaştı. ‘Şimdi çok daha resimli, az metinli ve kısa maddeler halinde ifade edilen bilgilere ihtiyaç var. Daha çok takip edilebilmek için sitelerinizin buralara yönelmelisi gerekiyor’ dedi. ‘Çünkü Google bunu istiyor. Facebook bunu istiyor, 140 karakterli Twitter bunu istiyor’ diye sözlerini sürdürdü.

Bu bir yönüyle bakıldığında çok doğru bir tesbit. Dijital medyayı kullananların talepleri buralara doğru evrilmeye başladı. Dijital alanda hizmet edenler de bu talebi sürekli olarak bu yöne doğru kanalize ediyorlar. Yani talep ve arz birbirlerini aynı yöne doğru yönlendiriyor. Tabii bu tesbitin mutlak manada doğru ve insanlık için faydalı bir yöneliş olduğunu iddia etmiyoruz. Fakat şimdilik realite bu çerçevede ortaya çıkıyor. İlave olarak Facebook ve Twitter’da yeterli oranda resim paylaşılmazsa etkileşim alınamıyor. O zaman bu talep insanları bu yöne doğru yönlendiriyor.

Burada şu soruyu sormamız mümkün. Acaba bu durum, dijital alanın hatalı kullanımına ve dolayısıyla eksikliğe doğru bir yönlendirilme mi? Bu soruya karşı şu cevabı verebiliriz: Evet, gelişme diye nitelenen bu durum sayesinde sathi bilgiye yönelme daha çok yaygınlaştı.

Başka bir açıdan bakıldığında Power point sunumlarının mantığının da bu yönde olduğunu gözlemlemek mümkün. Aynı zamanda malumatfuruşluk had safhada. Fakat derinlikli bilginin talebi arzu edildiği ölçüde değil. Oysa ikisi de olabilmeli, nicelik uğruna nitelik feda edilmemeli. Yaygın bilgi önemli ki mevcut gelişmeler buna imkan veriyor. Ama derinlikli bilginin yayılmasına da çalışılmalı. Onun için gerekli araçlar üzerinde de dikkatlice durulmalı….

Gelişmeler ve eksiklikler çerçevesinde ciddi bir fayda zarar analizi yapılmalıdır

Dijital iletişim yöntemi insanları sanal âlemde birebir ilişkiye geçirme noktasında başarılı olsa da, yan yana duran insanların bire bir ilişkisini köreltiyor. Akıllı telefonlardaki ilişkiyi önemseyen insanlar yanıbaşındaki kişilerle çoğu kere sağlıklı ilişki kuramıyor. Bu keyfiyet, üzerinde özellikle durulması gereken çok ilginç bir gerçek.

Dijital alanda yerleşik olan ilişki türü, çoğu zaman dilin sağlıklı kullanımını da köreltiyor. Yetişen gençlik, fikirlerini düzgün cümlelerle, nitelikli bir dil ile ifade etmeyi önemsiz görüyor. Bu orta ve uzun vadede dilimizi ve edebiyatımızı menfi tarzda etkileyebilir. Özellikle genç nesillerin bu durumdan menfi etkilenme oranı daha çok olacaktır endişesini duymaktayız. Bu halin de önemli bir eksiklik olduğunu düşünmekteyiz.

Dijital gelişmeler insanların birbirleriyle kuracakları ilişkilerde onlara çok ciddi bir zaman tasarrufu sağlıyor. Bu durum önemli bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor.

Peki bu insanlar bu sayede sahip oldukları veya bir başka ifade ile arttırdıkları bu zamanı nerede kullanıyorlar? Maalesef yine bu dijital aletlerle ve bu tarz suni ve çoğu kere gereksiz uğraşlarla bu zamanlarının daha fazlasını yitiriyorlar. Bu da maalesef ciddi bir eksiklik olarak ortada duruyor.

Bu gelişmeler ve eksiklikler çerçevesinde ciddi bir fayda zarar analizi yapılmalıdır. Nihayetinde, insanlık olarak kârda mı yoksa zararda mıyız?

Sağlıklı düşünmeyi sağlayacak duraksama aralıkları oluşturmalı

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, her dönemde bu tür iletişim araçlarıyla insanların birbirlerine aktardıkları bilginin ve mesajın niteliğinin çok daha önemli olduğuna inanmaktayız.

Bilgi ve mesaj doğru olmalı, insanın bu dünyada sahip olduğu ve kendisine bir kere bahşedilmiş olan ömür nimeti içinde hakikaten yararlı, insanın hem dünyasına hem de ahiretine müsbet manada tesir eden bilgi ve mesajların nakledilmesine yaramalıdır. İnsanların bu hayatta var oluş gayesine uygun gelişmelere yol açabilmelidir

Hayatı kolaylaştırıcı tüm yenilikler ve tabii ki konumuz olan dijital alandaki tüm bu ‘gelişmeler’ hayatı çok hızlandırdı. Bu hız aynı zamanda insanların dikkatlerini dağıtıyor. İnsanların, hayatın hızlı akışının adeta dışına çıkıp, hem kendilerine hem de etraflarına bakabilmeleri gerekiyor. Günlük hız içinde ne yapıp edip sağlıklı düşünmeyi sağlayacak duraksama aralıkları oluşturmak icap ediyor. Hayatın daha anlamlı geçebilmesi için bu önemli bir zorunluluk.

Müslümanlar için günde 5 vakit namaz, yıl içinde Ramazan ayındaki oruç, ömürde en az bir kere yapılacak Hac ibadetleri, esasında bir yönüyle insanları hayatın gayesi üzerinde düşündürten, hayatın hızını kontrol altında tutmalarını sağlayan hususlar olarak, bir çok faydasının yanında bu tür bir zenginlik de kazandırıyor kanaatindeyim.

Esas gaye muhakkak ki yaratılış sebebimize uygun bir hayat yaşamak. Bahsi geçen teknolojik gelişmeler insanları böyle bir noktaya götürmüyorsa burada çok temel bir eksiklik var demektir. O zaman da bu uğraşlar ve kazanımları esasında yararlı değil içinde çokça eksikliği barındıran uğraşlar olarak nitelendirmemiz mümkündür.

Dünya Bizim 17.03.2015

Öncesi ve Sonrası ile Balipaşa Camiinde Bir Yatsı Namazı

Fatih’de oturmakta olduğumuz evin civarında birçok cami ve mescid yer alıyor. Akşemseddin ve Hırka-ı Şerif Camileri bize daha yakın iken, Mesih Ali Paşa ve Balipaşa Camilerine gidebilmek için bir miktar yürümek gerekiyor. Ezanlar başladığında şayet evde iseniz sanki birkaç caminin ezanının odanın içinde okunduğunu zannedersiniz. Güzel sesli müezzinler o kadar içten namaza davet ediyorlar ki geçerli bir mazeretiniz olmayıp da gidemediğiniz zaman adeta vicdan azabı çekiyorsunuz.

Cuma akşamı evde Brezilya- Belçika maçına bakarken ani bir kararla Yatsı Namazı için Balipaşa Camiine gitmeye niyetlendim ve hemen kalkıp hazırlandım.
Apartmanın sokak kapısından çıkıp yokuştan aşağıya doğru inerken nedense bu akşam çevremle normalin dışında biraz daha fazla ilgilenmekte olduğumu fark ettim. Ezana daha vakit olduğundan sağa sola bakınarak yavaşça yürüyordum. İlk önce apartman komşumuz olan mahalle bakkalı Fuat beye bir selam ettim. Eve gelip giderken adeta tekmil vermek gibi bir fonksiyonu olan bu uğramayı aksattığımda sanki komşum darılacakmış gibi bir hisse kapıldığimdan bu akşam da önünden geçerken selamı ihmal etmedim.
Bu bölgede son yıllarda çok fazla berber ve kuaför açıldığını naklederek ilk sosyolojik tespitlerime başlayabilirim. Bu dükkanların büyük bölümü de genelde Arap müşteriler için dizayn edilmiş. Bizim evin altında bile ön tarafından iki adet büyük hanım resminin vitrinin neredeyse tamamen kapladığı bir kuaför açıldığını söylersem işin hangi boyuta vardığını kavrayabilirsiniz.. Tahmini olarak 200-250 metrelik bir yürüyüş mesafesi içinde 7-8 adet berber ve kuaför bulunuyor. Bir tanesi hariç hepsi son birkaç senede açıldı. Sanki bu Arap kardeşlerimizin erkekleri ve gençleri sabah akşam traş oluyor, hanımları ise saçlarını yaptırıyorlar.

Bizim caddenin Akşemseddin Caddesi ile buluştuğu noktada Hadramut adlı grubun bir Yemen lokantası var: Hadramut Yamani.. Günün her saati içi ve önü kalabalık. Sadece o mu? Ana yolun yukarısına ve aşağısına doğru son yıllarda büyüklü küçüklü çok sayıda Suriye, Filistin ve Yemen lokantaları açıldı. Damak tadı iyi olan benim ortanca oğlum bunlardan bazılarının kendi ülkelerinde şöhrete sahip lokantalar olduklarını ifade ediyor. Ben genelde bu yörelerin baharatlarından hoşlanmadığımdan bu lokantalar ilgimi hiç mi hiç çekmiyor.
Yine Akşemseddin caddesi üzerinde birkaç adet Şam menşeli tatlıcı da var ki, bu konu ilgi alanıma girdiğinden bazılarının mamüllerinin bir hayli güzel olduğunu ifade etmeliyim. Bir vesile oluşturup tatmanızda yarar var.
Camiye giderken yemek ve tatlı muhabbetine çok fazla dalmamaya çalışarak Balipaşa Camiine doğru yolumuza revan olabiliriz diyeceğim ama ana yolu aşıp karşıya geçtiğimizde yine yemek konusuna bir ufak değinmek gerekecek. Burada günün her saati önü kalabalık olan bir felafilci dükkanı var. Yanında da yine bir Şam tatlı dükkanı.

Devam ediyoruz ve sağ yanımızda bir zamanlar Galip bey diye bir arkadaşın kurmuş olduğu Aslan Çiftliği adlı süt ürünleri dükkanı bulunuyor. Yoğurt, süt, kaymak konusunda yıllardır başarıyla hizmet veren yerli ve milli bir firma. Karşısındaki Balipaşa Fırını bugüne kadar birkaç sahip değiştirmiş olsa da küçüklüğümden beri aynı yerde hizmete devam ediyor. Balipaşa fırınını geçtikten sonra biraz ilerde büyük amcamların eskiden oturdukları evin bulunduğu yere geliyoruz. 142 Numarada, Rahmetli Salih dedem tarafından 50’li yıllarda inşa edilmiş, Ahmet amcamın Erken apartmanı bulunurdu. O evin her bir katında amcam ve çocukları otururdu ve bizler de ailecek oraya çok fazla gider gelirdik. Birkaç yıl evvel o evi sattılar. Yeni sahipleri de komple yıkıp yerine daha modern görüntülü bir ev inşa ettiler. Cami yolunda içime hüzün dolan manzaralardan birini görerek geçmişe doğru yolculuğa başladım. Erken Apartmanının altında 80’li yılların ikinci yarısında amcamın oğlunun Dantel markasıyla duvar kağıdı satışı yaptığı bir dükkanı bulunurdu. Rahmetli babam da kendi kuyumcu dükkanını sattıktan sonra bir dönem o dükkanda yeğenine yardımcı olmuştu. Bizler de bu vesileyle oraya çokça giderdik. O dükkanda biraz evvel bahsettiğim Dantel’den önce 80’li yılların başlarında Tanzim market adıyla bir iş yeri açılmıştı. O dönemde bu tarz marketler pek yoktu. Kasap ve şarküteri bölümü ile birlikte o devrin şartlarına göre bir hayli büyük bir marketti ve kendisinden sonra hızla açılacak bu tip iş yerlerine bir tür örneklik oluşturmuştu. Marketin sahipleri olan Avni ve Nevzat beylerin ikisi de babamın ve amcamların yakın ahbabı idi
Şimdi onun yerinde ve hemen yanı başında bir hanım bir de erkek kuaförü var. Gecenin geç saatlerine kadar içinde insanların bulunduğu rengarenk ışıklı dükkanlar.

Bu tanzim market daha sonra hemen karşı binanın altına geçmişti. Orası daha da büyüktü. İnsanlar arabalarıyla uzaktan da olsa gelir ve burada ciddi alışveriş yaparlardı. Eş dost ve tanıdıkların toplandığı bir marketti.
Bu aile hatıraları bol olan bölgeyi geçtikten sonra hemen sol tarafta Şam menşeli bir kahveci dükkanı açılmış. Beyoğlu Kahvecisi adlı dükkan hem gidişte hem de dönüşte dolu idi. Onu geçtiğimizde birbirimizi gördüğümüzde baba dostu diye selamlaşıp kucaklaştığımız Ali beyin Çapaloğlu gıda adlı bakkal market arası bir dükkanı bulunuyor. Kendisi kapı önündeydi ve yine o mutad baba dostu hitaplı sarılmamızı yaptık ve yola devam ettim.
Camiye varmadan son köşede de yine Şam menşeili başka bir kahveci dükkanı açılmış ki onu bu gece fark ettim.

Ve nihayet Balipaşa Camiine vasıl oldum. İçeri girdiğimde birkaç kişi vardı ve ezanla beraber Cami dolmaya başladı. Dikkatlice bakınca cemaatın neredeyse üçte biri arap kardeşlerimizdi. O an birkaç akşam evvelsini hatırladım. Hafta başında yatsı namazı için gittiğim Hırka-ı Şerif Camiinde bu oran neredeyse yarı yarıya idi. Hırka-ı Şerif civarında Arap nüfus oranının şahsi gözlemlerime göre daha fazla olduğunu tahmin ediyordum. Cami cemaatı oranlamasında da bu tahminim sanki kuvvetlenmiş oldu. Tabii Camideki cemaat oranı aynen nüfus oranı gibi anlaşılırsa doğru bir tesbit olmaz. Burada yapabileceğimiz yorum Arapların Camiye gelme oranlarının daha yüksek olduğu şeklinde olabilir. Yoksa Balipaşa Camii civarındaki nüfusun üçte biri Arap veya Hırka-ı Şerif mahallesinin yarısı Arap nüfus gibi bir iddia gerçeği yansıtmaz.
Cami içinde sağa sola bakındıkça birçok hatıram adeta peş peşe zihnime üşüştü. Büyük amcam, onun çocukları, damatları ve sonrasında da torunları genellikle bu camiye giderlerdi. Onun bir küçüğü olan rahmetli Necati amcam ve babam da çoğu kereler namazlarını burada kılarlardı. Caminin hemen karşısında Mahmut Erol Kılıçların Kılıç apartmanı yer alıyordu ki aileden çok az kişi kalmış olsa da bina hala orada duruyor. O bina ile ilgili de ne çok hatıram vardır. Mahmud’un kendisi, babası Şevki bey amca, amcası Ziya bey amca, ağabeyi Erdal Kılıç da bu caminin müdavimleri arasındaydı. Biz küçükken o caminin müezzini Osman amca, imamı da Sarı İmam lakabıyla maruf bir hoca efendi idi. Kadim dostumuz Candan Karlıtekin’ler de eskiden bu Caminin bir alt sokağında otururlardı. Kendisi ile ne zaman Fatih ve Balipaşa muhabbeti açsak hemen Rahmetli Sarı İmam ile Osman amcayı yad ederiz.
Daha sonra müezzin mahfiline Sıtkı ağabey ve Mustafa ağabey geçmişlerdi. Sıtkı ağabeyin Kur’an tilaveti çok güzeldi. Benim iki oğlumun sünnet düğünlerinde Sıtkı ağabeye rica etmiştim o da beni kırmamış ve düğün töreninin yapıldığı salona gelip Kur’an- ı Kerim ve ilahi okumuştu. Onu uzun zamandır göremediğimi düşündüm. Ne iyi ve dost canlısı bir insandı. Hemen Çapaloğlu Gıda Ali beye sordum. Sağolsun vazife edindi ve bana adresini bulacağını söyledi ki bu akşamın çokça sevindiğim anlarından biri idi.

Namaz aralarında gözüm hep cemaat içinde acaba o eski tanıdıklardan birini görür müyüm diye arandı durdu. Sonrasında düşündüm ki bu anlattığım kişi ve olayların geçtiği yıllar en erken 90’lı yıllar ve neredeyse 25 sene geçmiş. Tabii kimseye rastlayamadım.
Benim rahmetli bacanağım Abdulkadir Kibar da bir ara Balipaşa Camiinin hemen karşısındaki bir evde oturmuştu. Hatta vefat ettiğinde de orada idiler ve cenaze gecesi Camide dua yapıp arkadaşları ve dostlarıyla toplaşmıştık. Tabii bu olay da hüzünlü bir zaman dilimi olarak bu akşam hatırıma gelen olaylardan biriydi.
Bu duygular içinde Camide adetimin dışında uzunca süre kaldım. Tesbih, dua aşr-ı şerif hepsini ikmal ettim. Sanki girdiğim bu zaman tünelinden çıkmak istemez gibi bir halet-i ruhiye içindeydim.

Neyse cami boşalırken ben de çıktım. Yürürken bu yol üzerinde acaba başka neleri hatırlamam gerekir diye de düşünüyordum. Son hatırladığım babamın arkadaşı Çırçır’lı doktor Osman Nuri Sükas’ın da bir zamanlar bu cadde üzerinde oturduğu oldu. Rahmetli Osman amca en büyüğünden en küçüğüne bizim tüm ailenin doktoruydu. Neredeyse herkesin her şeyini bilirdi. Geçirdiği hastalıklar, içtiği ilaçlar, tansiyonu, şekeri, kalp çarpıntısı ve dahi aklınıza ne gelirse. Ne zaman icap etse çağrılır o da hiçbir zaman yüksünmeden gelir ve ne gerekiyorsa yapardı. Koca bir doktor çantası, içinde gerektiğinde ocak üzerinde iğneleri kaynattığı teneke bir kutu, tansiyon aleti ve acil bir durum olduğunda kullanabileceği bazı ilaçlar. Osman amca aile büyüklerinden çok dua almış bir adamdı. Allah rahmet eylesin
Camiden eve gelene kadar bu hatıraların daha alt detaylarını da hatırlamaya çalıştım. Zamanın ne kadar çabuk geçtiğini bir defa daha kendi kendime tasdik ettikten sonra bu hatırladıklarımı unutmadan hemen yazıya geçeyim diye bilgisayar başına oturdum.

Bu yazıda yer alan tüm ölmüşlerimize Rahmet geride kalanlara ve bu yazıyı okuyanlara da sıhhat ve afiyet diliyorum.