28 Şubat Zorbalığına Elif Yuva’dan Bir Örnek

28 Şubat süreci, yaşı müsait olanların bizzat yaşadıkları, fakat 21 yıl önce vuku bulduğu için, Türkiye nüfusunun büyük bölümü için ise, sadece tarihi süreçte sürekli atıf yapılan bir olay olarak duydukları, sıkıntılarla dolu bir devre. Bu yazıda, Elif Yuva’dan dolayı 28 Şubat sürecinde yaşanılan bir kaç hadise naklediliyor.

28 Şubat süreci, yaşı müsait olanların bizzat yaşadıkları, fakat 21 yıl önce vuku bulduğu için, Türkiye nüfusunun büyük bölümü için ise, sadece tarihi süreçte sürekli atıf yapılan bir olay olarak duydukları, sıkıntılarla dolu bir devre. O tarihlerde Refah Partisi lideri merhum Necmettin Erbakan Başbakan ve Doğruyol Partisi lideri Tansu Çiller Dışişleri Bakanı idi. Yine merhum Süleyman Demirel de Cumhurbaşkanı. 28 Şubat 1997 günü Milli Güvenlik Kurulu toplanmış ve 8 saat süren bu toplantı sonrasında açıklanan kararlarla, irticaya karşı olduğu iddia edilen, ordu ve bürokrasi merkezli baskıların yoğunlaştığı bir döneme girilmişti. Türkiye siyasi tarihine geçen ve adeta bir dönüm noktası olan bu kararların uygulanması sırasında Türkiye’de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda önemli değişimler yaşanmıştı.

28 Şubat olarak kısaca ifade ettiğimiz bu dönemde, birçok alanda olduğu gibi özellikle eğitim sahasında da Müslümanlara yönelik ciddi bir baskı uygulanmaya başlamıştı. Bu yazıda bizim de o dönemde başımızdan geçen bir kaç olayı örnek olarak nakletmeyi arzu ediyorum.

Rahatsız edici bir baskın

O tarihlerde, 1987’den beri bir grup arkadaşımızla birlikte kurup işlettiğimiz okul öncesi eğitim hizmeti veren Elif Yuvamız Bakırköy-İncirli’de faaliyet göstermekteydi. E5’in hemen yanı başında, bugün de farklı kişilerin elinde yine çocuk yuvası olarak hizmet veren bir yerde. Özellikle 28 Şubat’ı takip eden süreçte kurumun bağlı olduğu İstanbul İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü memurlarının bize karşı tavırlarının daha da tatsız bir hale dönüştüğünü hissediyorduk. Evrakları teslim ederken, bir şeyler sormak durumunda kaldığımızda bu hal daha fazla açığa çıkıyordu

.

Bu tarihlerde bir gün, il sosyal hizmetlerin teftiş memurları normal prosedürün dışında sanki bir baskın havasında yuvaya gelmişlerdi. Beş katlı binanın her bir tarafını; sınıfları, oyun odalarını, idari kısımları, özetle kenar köşe diye tarif edebileceğimiz yerler dahil tüm mekanı rahatsız edici bir tarzda aramışlar, buldukları yayınlardan ve o zaman moda olan bant tiyatrosu kasetlerinden örnekler alıp gitmişlerdi.

Biz o sırada binada bulunmadığımızdan, olayları bize anlatan öğretmenlerimizin ve müdire hanımımızın çok korktuklarını farketmiştik. Yaşanan duygu, korku, endişe ve bir tür panikti.

Neler oluyordu? Bu davranışın sebebi neydi?

Bizi ürkütmeye çalıştıkları belliydi

Öğrenciler cephesinden bakıldığında ise dehşeti şöyle ifade edebilirim. Bizim henüz 5 yaşında olan üç numaralı oğlumuz, o yıl yuvaya gidiyordu ve akşam eve geldiğinde hararetli bir şekilde bu olayı bizlere anlatmıştı: “Bir kaç kişi böyle sinirli sinirli geldiler, sınıflarımıza girdiler, sert sert konuşuyorlardı. Öğretmenlerimiz ve bizler çok korktuk. Baba, anne, kimdi o kişiler? Niye okula baskın yaptılar?” Bu olayı anlatırken çocuğun gözleri hayretle açılıyor, sanki o anı bir daha yaşıyordu.

Çuvallara doldurulup götürülen malzemelerimizin içinde boyama kitapları, çocuklar için hafif dozajlı da olsa bir dini eğitim verebilme gayesiyle almış olduğumuz kitaplar, kasetler vardı. Arzu eden velilerin çocuklarına da Elifba öğretiyorduk. Tabii suç unsuru olarak onlar da alınmıştı. Gerçi bir kaç ay sonra malzemelerimizi geri aldık ama yuvamıza 3 gün kapatma cezası vermişlerdi. Mutad teftişte eksikler tespit edildiğinden bu kapatmanın verildiği ifade edilmişti. Ama olay hiç de normal değildi. Daha evvel de ufak tefek eksiklik olunca ikaz edilir, bizler de onları düzeltirdik. Bu baskın ve kapatma kararı ile tamamiyle bizi ürkütmeye çalıştıkları belliydi.

“Bizim var olma hakkımızı engelleyemezler”

Bu baskın üzerine o zamanın İstanbul İl Sosyal Hizmetler Müdüründen randevu aldık ve gittik. Ben kendisine şunu sormuştum: “Küçücük çocukların eğitim gördüğü, hatta kendi çocuğumun da içinde yer aldığı bu kuruma bu tarz baskın şeklinde gelmek size yakışıyor mu? Bizi 10 yıldır tanıyorsunuz ve biliyorsunuz. Her ay en ince ayrıntısına kadar rapor veriyoruz, arada gelip kontrol ediyorsunuz, bizim zihniyetimizi de biliyorsunuz. Saklamıyoruz ama kurallara da uymaya çalışıyoruz, bu şiddet niye?

Cevabı ilginçti: “Ben sizinle aynı görüşlere sahip değilim fakat sizin varlığınıza saygı duyuyorum. Yalnız bizim belli aralıklarla katıldığımız il güvenlik toplantılarında askeri kanat temsilcileri sizinkine benzer kurumlara müsamaha gösterilmemesini ısrarla vurguluyor. Biz yine de ayarlı davranmaya çalışıyoruz ama elimizden bu kadar geliyor. Kendinize dikkat edin, bir eksiğinizi gördüğüm an icabına bakmak zorundayım.”

Kendisine, “o askere lütfen bizim bu konuşmamızı nakleder misiniz; resmen ayıp ediyorlar. Bizim var olma hakkımızı engelleyemezler, biz bu ülkenin asli unsuruyuz. Siz söyleyemezsiniz beni lütfen çağırın toplantıya, ben kendim ifade edeyim” demiştim.

Müdür, “yahu kardeşim git işine, hem benim hem de kendinin başını derde sokma” der gibi başını sallamıştı.

Bunu söylediğimde 21 yıl evveldi ve ben 35 yaşındaydım. Gençlik başka bir şeymiş.

Serbest teşebbüse müdahale

Daha sonra, o zaman İstanbul Ticaret Odası (İTO) başkanı olan Mehmet Yıldırım Bey’e gittim. O tarihlerde ben de taze bir İTO Meclisi üyesiydim.

Özetle şöyle demiştim: “Mehmet Bey, İTO’da matbaa ve yayıncıları temsil ediyorum ama ben aynı zamanda çocuk yuvası da işletiyorum ve burası özel bir işletme, İTO’nun da üyesi.

Burayı sanki anarşistlerin mekânını basar gibi basıyorlar, yatakların altlarına kadar karıştırıyorlar ve adeta terör estiriyorlar. Bunu yapan, il sosyal hizmetlerinin kontrol memurları. Bu serbest teşebbüse müdahaledir. Lütfen bu konuda bir demeç verin. Bu hareketin yanlış olduğunu ifade edin.”

Mehmet Bey beni dinlemiş, hak verdiğini belirtmiş ve hissettiğim kadarıyla da üzülmüştü: “Erhan, seni anlıyorum. Fakat ben hükümettekilerle temastayım; kardeşim, onlar bile sesini çıkaramıyor, lütfen benden böyle bir konuda bir hareket bekleme.

Mehmet Bey’den de bu konuda ümit yoktu. Gerçi demeç vereydi ne değişirdi ama en azından belki bir küçük moral olurdu.

Sakalı kaptırmadık

Bu hadisenin dışında, ilerleyen günlerde, tesettürlü öğretmelerimizin başları açık resimleri istenmeye başlanmıştı. Belli zamanlarda Sosyal Hizmetler’e verdiğimiz bildirimlerde o tarihlerden sonra bu öğretmenlerimizin resimlerine özellikle dikkat ediyorlardı. Sadece yemek ve temizlik personelinin başını örtmeye hakkı vardı bu kişilere göre.

Zaman geçtikçe işin dozajı arttı ve bir ruhsat yenileme zamanında benim kurucu olarak ruhsata koyacağım sakallı resmim sorun oldu.

Yenilenecek ruhsatın son onay yeri olan Valilik makamı, benim sakallı resmimi kabul etmiyor ve belgeye imza atmıyordu. Vali bey, “traşlı resim göndersin yoksa onaylamam” diye haber gönderiyordu. Ortadaki memurlara şöyle demiştim: “Arkadaşlar, ben sivil bir kişiyim, devlet memuru değilim. Burası da özel bir eğitim kurumu. Tamam, siz ruhsat veren ve mevzuata göre bizi denetleyen makamsınız fakat benim kılık-kıyafetimi, sakalımı-bıyığımı hangi maddeye dayanarak sorguluyorsunuz ve hangi hakla bana ‘sakalsız resim vereceksin’ diyorsunuz?

Bu şekilde yaklaşık 2 yıl geçti. Ben sakalı kesmedim. Resmin üzerinde oynayalım diyenlere de aldırmadım. “Sakalsız resim vermiyorum kardeşim, gelsinler kapatsınlar bakalım” diye işi gerdirmiştim. Bugünden geriye baktığımda ve başka örnekleri de gördüğümde çok riskli bir iş yapmışız, onu da farkediyorum.

Mevzuatta yeri olmadığından mı, yoksa sıra başka yerlerden bize gelmediğinden mi bilinmez ama bu konuyu bir daha ‘kapatma sebebi’ yapmadılar veya yapamadılar. İkinci yılın sonunda hatırladığım kadarıyla vali değişti, şartlar biraz yumuşadı ve bizim ruhsat benim sakallı resimle birlikte onaylandı. Elhamdülillah bu olayda sakalı kaptırmamış olduk.

28 Şubat sürecinde Türkiye’de irili ufaklı, sonucu hafif veya ağır bu tarz çok sayıda hadise vuku buldu. Bu olaylar Türkiye tarihinde acı bir dönem olarak kayıtlara geçti.

Bu hukuksuzlukları yapanlar dünyada da ahirette de inşallah hesap verecekler. Geride kalanlara da bu olaylardan ibret almaya çalışmak kalıyor.

Allah bir daha bu tip günler göstermesin. Amin

Dünya Bizim, 28.02.2018

Eğitimde tarihsel bakışın önemi

Yıllar önce, Amerikan vatandaşı olan ve İngiltere’de ikamet eden Mustafa adlı bir Müslüman arkadaş ile tanışmıştım. Büyük oğlumun da arkadaşı olan bu kardeşimiz sonradan ihtida etmiş ve hem akademik anlamda hem de şahsi gayretleri ile kendini yetiştirmeye çalışıyordu ( halen de izlediğim kadariyle bu çalışmalarına devam ediyor.) Yanılmıyorsam 4 yıl kadar evvel bir ara İstanbul’a gelmiş ve bizim evde misafirimiz olmuştu. Mustafa’nın ana ilgi alanı İslami eğitimde müfredat konusu idi. Çeşitli ülkelerde ve topluluklarda farklı müfredat tipleri üzerinde araştırmalar yapıyordu.

Bizde kaldığı günlerde bana “Erhan bey sizin Türkiye’deki İslami eğitim çalışmalarında istifade etmeniz için çok önemli bir eğitim aracınız var, bunu eğitim müfredatlarınızda ne kadar değerlendiriyorsunuz bilmiyorum” demişti.

Nedir diye sorduğumda ‘tarih’ demişti. Sizin, eğitimi ile ilgilendiğiniz çocuklara, dinimizi anlatmada kullanabileceğiniz çok değerli bir tarihi mirasınız var. Buradan seçeceğiniz şahsiyetler ve olaylarla ilgili örneklerle İslami değerleri anlatabilmede çok önemli bir mesafe alabilirsiniz. Biz gerek Amerika’da gerekse de İngiltere’de yapmayı düşündüğümüz eğitim çalışmalarında bu tür bir değere maalesef sahip değiliz.

O zaman elimizde bulunan bu değerin dışarıdan bakan bir göz tarafından ne kadar kıymetli olduğunu düşünmüş ve acaba biz bunun değerini Mustafa’nın tesbit ettiği oranda bilebiliyor muyuz diye kendi kendime sormuştum.

Yıllarca süren eğitimle ilgili çalışmalarımız içinde uygulamaya çalıştığımız gibi tarihi değerlerimizin ve bu birikim içinde yer alan güzel örneklerin sıhhatli bir ayıklama ile birlikte önemli olduğu konusunda bizim de Mustafa kardeş ile hemfikir olduğumuzu görmekten memnuniyet duyduğumu belirtmek isterim. Esasında bu birikim o kadar değerli ki ondan en iyi şekilde istifade edebilmek için yapılacak tüm gayretlere değer diye de düşünmekteyim.

Tarihten ibret alabilmenin en güzel yollarından biri özellikle büyük bir bölümü bizim bulunduğumuz Orta Doğu diye tarif edilen bölgede cereyan eden Peygamberler Tarihi. Her peygamberin genel tebliğ vazifesi dışında neredeyse ayrı bir özel görevi, öne çıkan bir yönü bulunuyor. Davet şekli, davetine muhatap olan kesimlerle ilişkileri, çektikleri zorluklar v.s hepsi ciddi anlamda ibret alınacak olaylar.

Son Peygamber Hz Peygamber ( as)’ın hayatı, sözleri, davranışları diğer peygamberlere göre daha sağlam ve detaylı bir  şekilde tesbit edilip bizlere kadar nakledildiği için uygulamaya daha uygun bir değer ifade ediyor.

Sahabe-i kiramın davranışları da keza aynı şekilde bizim için önemli işaret taşları hükmünde.

Asr-ı saadetten sonra emanetin bizlere kadar geldiği zaman dilimine kadar bulunduğumuz topraklar üzerinde çok önemli tecrübeler yaşanmış. İkbal dönemleri olmuş, zeval dönemleri olmuş. Bazen varlıkla, bazen de yoklukla imtihan edilen atalarımız olmuş. Doğudan ve batıdan gelen silahlı saldırılara muhatap olmuşlar. Bu saldırılar silahla olduğu gibi bir çok kereler de fikir ve inanç hayatı ile ilgili olmuş.

Eski Yunan, daha sonraları aydınlanma düşüncesi, son dönemlerde pozitivizm, liberalizm, modernizm, kapitalizm, Marksizm, post modernizm v.s bir çok düşünce akımı farklı dönemlerde İslam dünyasını bir şekilde etkilemişler. O dönemin alimleri, düşünürleri ve fikir adamları bunlara karşı çeşitli fikirler ileri sürmüşler. Kendi kaynaklarını taramışlar, akıl yürütmüşler, metodolojiler geliştirmişler. İşte tüm bu saydıklarımız bizler için çok kıymetli birikimler.

Bunların peşine düşüp araştırmak, bulunduğumuz dönemlerdeki meselelerle mukayeseler yapmak da bizim sorumluluğumuz. Hem kendimizi hem de çocuklarımızı ve gençlerimizı bu mücadelelerle muhatap kılmak, hatıratları okumak, okunmasını tavsiye etmek, fikri tartışmaları takip etmek, kullandıkları kaynakları araştırmak, tarihten düşünsel manada istifade etmenin en önemli yollarından olarak zikredilebilir.

Akşamları saat 01.00 sularında Dünya Bülteni’nde yayınladığımız tarihte bugün sayfasını her okuduğumuzda tarihi süreçte ne kadar ibretli hadisenin cereyan ettiğini bir defa daha teyit etme imkanı bulabiliyoruz. Hakikaten tarihimiz birbirinden önemli ibretli olay, değerli insan, hareket, buluş ve bazen de tersinden bakılarak ibret alacağımız olaylarla, fikirlerle ve cereyanlarla dolu.

Burada bir hususun daha altını çizmenin yararlı olduğunu zikretmemiz gerekir. Sadece tarihe saplanmak, bugünün içinde devamlı tarihi yaşamak da sonuçları itibariyle bazı mahzurları bünyesinde barındıran bir husus. Her olayı kendi zaman dilimi içinde ve kendi şartları ile değerlendirebilmek önemli. Onları olduğu gibi bugüne aktarmak, her durum ve şartta iyi örnekler bile olsa hiçbir süzgeçten ve fikir mülahazadan geçirmeden günümüzdeki olayları değerlendirmek için kullanmak insanı bazen sıkıntıya sokabilir.

Tarih değerlidir fakat her şeyde olduğu gibi günümüzde istifade edebilmek için muhakkak yeniden bir değerlendirmeye ihtiyaç duyar. Tarihte yaşamış kişiler bizler için örnek alma açısından önemlidir fakat onların hepsi kendi yaşadıkları zaman dilimi içinde kendi imtihanlarını yaşamış ve dünyaya veda etmişlerdir. Bu insanların sınavları bazen bir diğerine benzese de hiçbir zaman birbirleri ile aynı değildir. Dolayısıyla asıl önemli olan, örnekler üzerinde fikir yürüterek onlardan ibret alabilmektir

Siyasi, sosyal ve ekonomik olayları yorumlarken onlara daima tarihle bağlantılı bir gözle bakmak, geçmişte buna benzer ne tür olaylar olmuş, o dönemdeki insanlar bu olayları nasıl değerlendirmiş diye araştırmak ve bugün için bir karar verilecekse bu tarihi malzemeyi bir değer olarak kullanmak yararlı bir davranış türü. Bu konunun önemini hem kendimize hem de bizden sonraki nesillere anlatabilmek bizleri birçok yanlıştan korur kanaatini taşımaktayız.

Tabii bunun için de okumak, doğru kaynakları kullanarak araştırmalar yapmak ve doğru bilgilerle mücehhez olmak gerekir. Okumadan ve araştırmadan sathi bilgilerle varılacak kararların sıhhati de tartışmalı olacaktır.

Eğitimde, yayın hayatında ve düşünce alanında tarihle bağlantılı olmak bizlere farklı ufuklar açar. Tabii sadece geçmişe takılmak, geçmişte yapılanlara öykünerek bugünkü gerçekleri ıskalamak, geçmişte yaşamış örnek kişileri bir tabu olarak görüp onları müsbet manada aşmak için uğraşmamak ise tarihin ve geçmiş birikimlerin yanlış değerlendirilmesi açısından hem kişisel hem de toplumsal manada zararlı bir tutumdur. Bu tür yanlışlardan da kaçmaya çalışmak gerekir.

Tarihi birikim, esasında çok önemli bir değer olmakla birlikte yine bu  birikim içinde yanlış anlamalar, yanlış uygulamalar, hurafeler ve bazen sapmaların da bulunduğu bir gerçek olarak önümüzde durmakta.. Onların da her zaman kolaylıkla ayıklanabildiği söylenemez. Nesiller boyunca devam etmiş ve bugüne kadar gelmiş bu külliyatın da ana kaynaklar ile sürekli mukayese edilmesi ve belli bir süzgeçten geçirilmesi de ayrı bir uğraş alanıdır.

Tarih içinde kısmen de olsa yer bulmuş bu yanlışlık ve sapmalarla uğraşmak istemeyen ve bazen de ondan kurtulmayı arzu eden birçok kişi ve çevrenin bazen bu önemli birikimi ve değeri bir değer değil bir yük olarak gördüğü de vakıadır. Mustafa kardeşin de doğru bir tesbit olarak bir değer olarak gördüğü ve İslami eğitimde önemli bir nokta olarak keşfettiği tarihi birikim, bahsettiğimiz kesimler için sıkıntılı bir birikimdir ki bunlarla ilgili tartışmalar İslam tarihi içinde bolca olmuş ve bugün de çeşitli şekillerde devam etmektedir.

Son olarak, Amerikalı Müslüman kardeşimiz Mustafa’nın ufkumuzu açan sorusu üzerinden başlayan tarihsel bakışın önemi ile ilgili yazımızı noktalarken bu alandaki farklı noktalara dikkat çeken bazı sözlere kısaca değinmekte yarar var: Bir tanesi, ‘Geleneği olmayanın geleceği yoktur’. Bir diğeri,  Mevlana’ya atfedilen ‘Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım’. Üçüncü olarak da, ‘ Eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı’

Bu sözler içinde “geleneği olmayanın geleceği yoktur” sözünü çok sıcak bulduğumuzu belirtmek gerekiyor. Tabii gelenek denince de sahih kaynaklarımızdan meydana gelen ve sapmalardan ayıklanmış bir geleneği kastettiğimiz anlaşılmalı. Mevlana’nın sözüne bakarken de Peygamber Efendimizin ( as) iki günümüzün aynı olmaması ve her günümüzün diğerine göre daha dolu ve yararlı geçmesi gerektiği prensibini anlamalıyız. Dün bitti, düne ibret nazarı ile bakarak bugünün sözünü söylemek lazım. Tabii bugünümüzü bu tarzda yani yeni fikirlerle geçirirsek bugünden yarına kalacak olan şeyler, bit pazarındaki değersiz ürünler değil işinin ehli  bir antikacıdaki nadir eserlerden biri olacaktır diye düşünmekteyiz.

Dünya Bülteni, 11.08.2017

Uzun tatil dönemi üzerine bazı düşünceler

Sıcak yaz günleri başladı. Halkın genel gündemine bakıldığında Mayıs ayının sonları ve Haziran ayı, yoğun olarak Ramazan-ı Şerif ve peşinden Bayram muhabbetiyle geçti. Bayram ile birlikte insanların büyük bölümünün memleketlerine doğru gidişleri, bu vesile ile tatil ve Bayram programlarının birleştirilmesi daha yavaş bir dönemin içine doğru yol almakta olduğumuzu gösteriyor. İş yerlerinde izinlerin de genelde yaz aylarına rastlatıldığı düşünüldüğünde bu konudaki eğilim daha net olarak ortaya çıkıyor.Vatandaş çoğunluğu itibariyle yaz rehavetine doğru meyilli olmakla birlikte dünyanın farklı coğrafyalarına baktığımızda farklı bir resimle karşılaşıyoruz.

Dünya siyaseti tatile aldırmıyor

Ortadoğu ve dünya siyasetinin bu mevsimsel yavaşlıktan pek etkilenmediğini görüyoruz. Katar krizi ve bu krizin çerçevesinde Orta doğuda yeni bir dengenin kurulmasına yönelik hamleler, Musul’da DEAŞ’a karşı devam eden ve sona doğru yaklaşıldığı izlenimini edindiğimiz mücadele, sınırımızın hemen güneyinde PYD güçlerinin ve onların üzerinden etki kurmak isteyen devletlerin durumlarını tahkim etme gayretleri, hepsi bu süreçler içinde cereyan ediyor.

doğu guta

Türkiye bir yanda Katar krizi çerçevesinde Orta Doğu ülkeleri arasındaki kutuplaşmada zor durumda kalırken, diğer yanda da Suriye denkleminde ABD ve Rusya politikaları arasındaki sıkışmadan sıyrılarak bu bölgelerdeki ağırlığını sürdürebilmek için çok dikkatli bir yol izlemek zorunda kalıyor.

Yaklaşık bir yıl evvel İsrail ile ilişkilerindeki ateşi söndürme ve kısmen belli bir sükunet dönemini sağlama gayreti içine giren Türkiye, İsrail’in gerek Kudüs gerekse de Gazze’de Müslümanlara karşı uygulamakta olduğu saldırgan politikalar üzerine deyim yerindeyse iki arada bir derede kalmış bir duruma düştü. Bir yanda üzerine düşen sorumluluklara karşı tavır alma mecburiyeti diğer yanda reel politikanın dayattığı bir tür cendere içinde yeterli hareketi gösterememe hali.

Balkanlarda, Kosova ve Arnavutluk’taki seçimler, Romanya’da hükümetin istifası ve yeniden kurulma çabaları yine o bölgelerdeki sıcak gündemlerden bazı örnekler olarak haber kaynaklarında yoğun bir şekilde yer aldılar

Pakistan ve Afganistan’da bombalı saldırılar bu ülkelerde uzun yıllardır devam eden iç sıkıntıların varlığını bizlere sürekli hatırlatan olaylar olarak son günlerde yine gündemimizdeki üzücü yerlerini canlı tutuyorlar.

Başlangıçta ifade ettiğimiz gibi normal vatandaş Ramazan, Bayram ve sonrasındaki sıcak yaz günleri ile birlikte daha sakin bir gündemi yaşayabilme planları yaparken dünyadaki gelişmeler kendi mecrasında ve bütün sıcaklığı ile devam ediyor.

Tatil dönemlerine yönelik ihmal edilmemesi gereken vazifelerimiz

Haziran ayının ortalarında Türkiye’de yaklaşık 20 milyon çocuk ve gencimizin devam ettiği okullar tatile girdi. Onlarla birlikte bir milyona yaklaşan öğretmenlerimizi ve tüm bu nüfusun ailelerini de içine kattığımızda rakam daha da büyüyor.

İlave olarak 6 milyon gencimizin devam ettiği yüksek öğretimdeki derslerin ve sınavların büyük bölümünün sona ermesi de yukarıdaki sayılara eklenince, nüfusun yaklaşık 1/3’ünü aşan kesimin kışın yoğun olarak devam ettikleri eğitim sürecinde önemli bir kesiklik meydana geliyor. Eylül ayının ortalarına kadar sürecek bu devre esasında bir hayli uzun bir dönem.

Eğitimciler bu kadar uzun bir süre devam eden bu kesikliğin çocukların ve gençlerin yetişmesinde ne kadar faydalı olduğu üzerinde çeşitli zeminlerde tartışıyorlar. Üzerinde kısmen uzlaşılan nokta, kış aylarındaki yoğunlukta olmasa da tatil dönemleri diye adlandırdığımız devrede eğitimin ve gençlerin yetişmesi ile ilgili çalışmaların bir şekilde devam edebilmesi gerektiği şeklinde.

Ülkemizde kış döneminde üzerinde yeteri kadar durulamayan ( gerçi son dönemlerde okullarda seçmeli ders şeklinde bir uygulama başlamış olsa da ) din eğitimi konusunda yaz ayları çocuklarımıza önemli bir imkan sunuyor. Neredeyse her Camide bu tarz Kuran Kursları açılıyor, farklı organizasyonların gayretleri ile özel muhtevalı değer eğitimi programları devreye giriyor.

kuran eğtimi

Tabii çocuklar ve gençlerin dersler ve sınavlarla birlikte sıkıntılı geçen kış aylarından sonra kendileri açısından tam da rahata ulaşacaklarını düşündükleri bir dönemde Din eğitimi ile meşgul olmaları veya anne babaları tarafından bir tür mecbur tutulmaları, onlar açısından pek de tercih edilecek bir durum olmayabilir. Bu da din eğitiminin verimini maalesef kayda değer bir oranda düşürebiliyor..

Fakat tüm bu gerçeklere rağmen, alt alta koyduğunuzda nüfusun 1/3’ünü aşan bir kitlenin kendi Dini hayatları ile ilgili lüzumlu bilgileri öğrenebilecekleri belki de en uygun zaman bu tatil dönemleri ve bu yaz dönemlerde devam ettikleri kurslar, organizasyonlar ve belli bir program dahilinde yapılacak okumalar.

Burada belki şu noktaya bir vurgu yapmak yerinde olabilir. Din eğitimi Milli Eğitim sistemi içinde özellikle talep eden aileler için İmam Hatipler dışında daha merkezi bir yer işgal edebilir hatta etmelidir.

Bu sayede Din eğitimi yoğun olarak yaz aylarına kalmaz ve tüm yıl içine yayılabilir. Bu konuda Din eğitimini, örgün eğitim içindeki nüfusun yüzde onuna bile varmayan orana sahip İmam Hatip okulları çerçevesinde değerlendirmek pek verimli bir bakış açısı değil.

Çocuklarımız okullardaki genel müfredat içinde, tercih edenler için daha yoğun ve Müslüman bir ferdin dinini yaşayabilmesine yetecek oranda bir Din eğitimini okullarda alabilmeliler. Bu hizmeti verebilmek için kimlikli, kişilikli ve ehil bir öğretmen kadrosunun yetiştirilmesinin de önemli bir ihtiyaç olduğu gün gibi aşikar

Bugün birçok araştırmada üzülerek gördüğümüz gibi toplumumuzda Dini bilgi oranı maalesef her geçen gün biraz daha azalmakta. Türkiye’nin dindarlaştığı algısı yoğun olarak yapılırken sahih dini bilginin aktarılması konusunda çok da ileri bir düzeyde olmadığımızın tesbiti, bu konuyu dert edenler için can sıkıcı bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Dini eğitimin Milli Eğitim sistemi içinde daha anlamlı bir yer alması ihtiyacını dile getirmek ve bunun sonuçlarını alabilmek biraz daha orta vadeli bir çerçevede gerçekleştirilebilecek bir hedef olmakla birlikte hemen bu yaz neler yapılmalı sorusunun cevabı üzerinde de birkaç kelimeyle durmakta yarar var.

Evet çocuklarımız tatile girdi. Bu konuda daha önceden planlamasını yapan aileler gerekli programlar içinde çocuklarının yer alması için bağlantılarını yaptılar. Yaz aylarında okunması gereken kitaplar ile ilgili bir çok yerde çeşitli listeler yer alıyor ve aileler de bunları eminim ki not ediyorlar. Şu ana kadar henüz gerekli teşebbüsleri yapmaya vakit bulamamış olanlar için ise ellerini çabuk tutmakta yarar var. Zaman hızla geçiyor.

Kimlerle istişare edilmeli?

Öncelikle çocuklarımızın yaş dönemlerine göre almaları gereken dini bilgilerin neler olması gerektiği ve bunların nasıl kazandırılacağı ile ilgili ortada görünen en yaygın organizasyon Diyanet İşleri Başkanlığı ve müftülükler, Bugün Türkiye’de sayıları 80000 civarında olan Camilerin büyük bir bölümünde Yaz Kur’an Kursları açılıyor. Tabii çocuklarımız için seçeceğimiz Caminin hocasının daha ehil ve bu konuda kendini yetiştirmiş bir kişi olmasına özellikle ehemmiyet vermek önemli.

Çocuklarımız için ilk Dini Bilgilerinin ötesinde daha detaylı bir Dini eğitim konusunu düşündüğümüzde tabiri caizse biraz daha ince eleyip sık dokumak gerekiyor. Tarihin bir çok döneminde rastladığımız bugün de bazı kötü örneklerini gördüğümüz sapkın bir Din inancı ve tarihi süreçte Peygamber Efendimizin (as) tarif ettiği büyük kalabalığın (icma-i Ümmet) dışında yaklaşımları olan ekollerden beslenmiş kişilerden ve gruplardan şiddetle kaçınmanın önemli olduğuna özellikle dikkat çekmek istiyoruz.

Bu noktadan hareketle, çocuklarımızın alması gereken bilgiler ile ilgili istişare edilecek ehil kişilerle tıpkı okullarından olduğu gibi bir dini eğitim müfredatı oluşturmak ilk başta gelen hedef olmalı kanaatini taşımaktayız. Bu bilgiler yıllara bölünmeli ve belli bir plan dahilinde çocuklarımızın yetişmeleri sağlanmalı. İnanıyoruz ki anne ve babalar için en önemli uğraşmaların başında bu husus gelmelidir. Bu konuda zaman kaybı en değer verdiğimiz çocuklarımızın hayata hazırlıksız başlamaları sonucunu getirir ki burada en büyük sorumluluk yine ebeveyne düşmektedir.

Çocukların en başta Kuran- ı Kerim ile hem hal olabilmelerini sağlayacak bir zemin oluşturulması çok önemli. O’nu orijinal harfleri ile okuyabilmeleri, manasını öğrenebilecekleri sahih kaynaklarla buluşturulmaları başta gelen ödevlerimizden biri.

Kur’anın insana verdiği mesajın detaylandırılması için en temel kaynaklarımızdan olan Hadis-i şerifler, onların bize ulaşması için büyük çaba sarfetmiş alimlerin derledikleri sahih hadis kitapları, yine dinimizi öğrenebilmek için bize kadar ulaşan önemli kaynaklarımız. Tabii sağlam bir siyer bilgisi de Rehberimiz olan yüce Peygamberin (as) hayatından örnekleri net olarak görmek açısından önemli.

Çocuklarımızın bu temel kaynaklarla buluşturulmaları ihmal edilmemesi gereken bir vazife.. Burada bahsi geçen kaynaklarla ilgili muhtelif yaş seviyelerine göre bir çok yayının eskiye oranla bugün daha fazla elimizin altında bulunabiliyor oluşu önemli bir kazanım.

Dinin aslına uygun olarak yaşanabilmesi için tarihi seyirde büyük bir gayret göstermiş alimlerin, imamların ictihatları, fıkhi mülahazaları yine bizler ve çocuklarımız için en önemli başvuru kaynakları.
Gençlik dönemlerimizde derslerinden istifade etme lütfuna eriştiğimiz Rahmetli Mahmut Bayramhocanın tabiriyle Tarikat-ı Muhammediye’nin Furkaniye kolu ve yine tarihi seyirde büyük kalabalığın içinde yer almış alimlerimizin bize tavsiye ettikleri Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat yolu bizim kendimize rehber olarak aldığımız ve tavsiye edebileceğimiz sağlam bir yol

mahmut bayram

Bu çerçevede yapılacak sistemli bir çalışma, bugün için ‘biz alim mi olacağız, niye bu kadar uğraşalım, çok derine inmeyelim’ gibi yanlış mülahazalara karşı çok gerekli olan bir gayet. Eskilerin ilm-i hal dedikleri bu ilimler asgari her Müslümanın hayatında dinini doğru anlamak ve yaşayabilmek için ihtiyaç duyması gereken bir seviye.

Herşeyin en iyisini detaylı bir şekilde öğrenmek arzusunda olan günümüz insanının dini ile ilgili bir hususta da aynı gayreti göstermesi gerektiğini hem kendimize hem de çocuklarımıza karşı ısrarla vurgulamamız gerekiyor…

Bunlara ilaveten çocuklarımızın edebiyat, sanat, tarih, ülkesindeki ve gelişmeleri doğru tahlil etmeye yarayacak seviyede sosyal ve siyasi malumatları da edinebilmelerini sağlayacak okumalar yapmalarını teşvik etmek, bu alanda onların ufuklarını açacak çevrelerle temas etmelerini sağlamak da yine ailelerin başlıca vazifeleri arasında sayılmalıdır.

Her nesil bir öncekinden daha iyi olabilmeli

Her anne ve babanın birinci hedefi çocuklarının önce kendilerini aşacak bir seviyeye gelebilmeleri sonra da bahsi geçen alanlarda rol model olarak öne çıkan şahsiyetleri önce anlayabilecek sonra onları da aşabilecek bir donanıma sahip olabilmelerini hedeflemek önemli.

Çocuklarımızın ve gençlerimizin hedeflerini yüksek tutmak, sonraki nesillerin mevcutları aşabilmeleri neticesini de beraberinde getirecektir. İki günü bir olanın tercih edilmediği, yarının bugünden daha iyi olması gerektiği temel düsturundan hareketle nesillerimiz de bir sonrakinin bir öncekini geçeceği bir tarzda yetiştirilmelidir.

Hangi mesleği yaparsa yapsınlar çocuklarımızın ve gençlerimizin o iş ve uğraşın temel felsefesi üzerinde de derinlemesine düşünmelerini sağlayacak sorular sormaları ve bunların cevaplarını aramaları, geleceği emanet edeceğimiz nesillerin kalitesini yükseltecektir. Hakikati arama yolunda sorgulayıcı ve araştırıcı bir gençlik hedefimiz olmalı

Özetle yaz ayları hem kendimiz hem de nesillerimiz için yeni bir tefekkür ortamını da beraberinde getirebilmeli, başlanmış çalışmalar hızlanmalı, henüz başlamamış olanlar için de hayırlı bir başlangıç olabilmelidir.

Kaliteli ve planlı bir şekilde okuyan, ait olduğu medeniyeti, onun temelinde yer alan Dinimizi en iyi şekilde öğrenmeye çalışan, içinde yaşadığı asrı doğru kavramaya yönelik gayretler gösteren, yine büyüklerimizin tavsiye ettiği zevk-i selime sahip bir nesil için anne, babalara, öğretmenlere, hocalara ve münevverlere büyük iş düşmektedir.

Büyük meydan okumalara karşı her dönemde mücadele etmiş, bugün de bu meydan okumalara farklı tonlarda muhatap olan bir ülkenin çocukları, üzerine düşen sorumlulukları başkalarına ihale etmemeyi, hep birilerinden bir şey beklememeyi, üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle kim var denilince ben varım diye ortaya çıkabilecek bir donanımı sağlamayı kendilerine ve çocuklarına hedef edinmelidir.

Kaliteli bir toplum ve ümmetin sadece kaliteli bir veya bir kaç lider veya ilmi önder ile değil ancak onlarla beraber gayret eden kaliteli bir insan topluluğu ile bu hedeflere ulaşabileceği hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalıdır.

Dünya Bülteni, 02.07.2017

Ahilik Donmuş Bir Yapı Değildir; Günümüze de Uyarlanabilir

”Ahilik ve fütüvvet yapıları içinde, bugün ve yarın da kullanılabilecek teorik ve pratik yönleri olan önemli değerler mevcuttur. Mesleki hayat içinde meslek ahlakı denen konu her devirde olduğu gibi bugün de büyük önem taşımaktadır. Geçmişte atalarımız mesleki ahlak konusunu bu tür organizasyonlar içinde sağlamaya çalışmışlardır.”

24-25 Ekim 2016 tarihlerinde Milli Eğitim Bakanlığı Mesleki Eğitim Genel Müdürlüğü’nün Antalya’da düzenlemiş olduğu iki günlük bir toplantıya iştirak ettim. Burada iki gün boyunca 70’in üzerinde katılımcı “mesleki eğitim“in farklı veçheleri ile ilgili sunumlar yaptı. İlk gün Milli Eğitim Bakanı ve üst düzey MEB yöneticileri de toplantıda hazır bulundular ve açılış konuşmalarından sonra bazı oturumları da izlediler.

Üç salonda yapılan oturumlarda ben de iki adet sunum yaptım. Bunlardan bir tanesi mesleki hayatta gittikçe adından daha çok bahsedilen mesleki yeterlilikler üzerindeydi. İkinci günkü oturumların birinde de “Ahilik Uygulamalarının Ahlaki Yönü ve Günümüze Uyarlanması” başlığı altında bir konuşma yaptım

Bu yazıda, zikri geçen konuşma ile ilgili bazı bilgileri paylaşmak istiyorum.

Medine Pazarı’ndaki üç önemli kural

Ahilik kurumu ve onun içeriğinde büyük önemi olan fütüvvetnamelerden bahsetmeden önce, Hz. Peygamber (as) ve halifeler döneminde iktisadi hayatla ilgili yaklaşımları gösteren birkaç örnek vermeyi uygun bulmaktayım. Bu konuda çalışma yapan birçok kişinin de paylaştığı üzere Hz. Peygamber (as), kendi döneminde iktisadi hayatı düzenleyen önemli uygulamalar yapmıştı. Bunlardan birisi de birçok çalışmada detaylı bir şekilde anlatılan Medine Pazarıuygulamasıydı.

Medine Pazarı’nda üç önemli kural öne çıkmaktaydı: 1. Pazarda hiçbir tüccar sabit yerler edinemiyordu (Burada tekelciliğe ve iktisadi hayatta köşelerin tutulmasına karşı bir yaklaşım vardı.) 2. Bu pazarda vergi alınmıyordu (Bu, idareye yönelik bir kuraldı. Maksat ticaretin canlı olmasıydı. Devlet vatandaşa zorluk çıkarmıyor, onların ticaretini kolaylaştırıyordu. Vergi [zekat, öşür] maldan ve edinilen servetten alınıyordu.) 3. Alışverişlerde genelde Müslümanların birbirleri ile alışveriş etmesi teşvik ediliyordu.

Emek sarfetmeden kazanç sahibi olmanın men edildiği bir ekonomik yapı

Ticari hayatta dikkat edilmesi gereken noktalarla ilgili, Hz. Peygamber (as) ve halifelerin davranışlarından seçtiğimiz birkaç örnek de, yaklaşımları göstermek açısından fikir verebilecek niteliktedir.

Bir gün Hz. Peygamber (a.s) bir buğday satıcısının yanına gelmişti. Elini buğday yığınının içine sokup ıslaklık hissedince, sebebini sordu. “Yağmur” cevabı alınca, insanların görmesi için niçin altını üste getirmediğini sordu. Sonra da “Bizi aldatan bizden değildir” dedi. Bu konu ile ilgili Hz. Ömer’in de bir sözü şöyleydi: “Bizim pazarlarımızda, alış veriş hukuku ile ilgili hükümleri bilmeyenler ticaret yapamaz. Aksi takdirde ister istemez faiz yer.” Faize karşı olmanın en önemli sebeplerinden biri, emek sarfetmeden kazanç sahibi olmanın men edildiği bir ekonomik yapı kurulmak isteniyor olmasıydı.

Yine Hz. Ömer şöyle der: “Bizim pazarımızda asla karaborsacılık yapılamaz. Bazıları ellerindeki fazla sermayeyi bizim bölgemize gelmiş rızk-ı ilahiye yatırarak karaborsacılık yapmaya yeltenmesin.” Hz. Ali de bir gün ticaret erbabına şöyle demişti: “Farklı cinsten hurmaları birbirine karıştırmayın.” Yine Hz Ali’nin, balıkhaneleri bayat balık satılmaması konusunda uyardığı rivayet edilmektedir. Bir başka örnekte de Hz. Ali’nin, aldığı bir hurmayı evdekilerin beğenmediği bir kızın isteğini yerine getirmeyen satıcıya, malı alıp parayı geri vermesini söyledikten sonra, şu sözleri sarf ettiği rivayet edilmektedir: “Ey tüccar topluluğu! Allah’tan korkun ve alışverişinizde iyilikle muamele edin ki Allah sizi de bizi de bağışlasın.”

Hz Peygamber (a.s) ve halifeler dönemi ile daha birçok örnek vermek mümkün olmakla birlikte bunlarla iktifa edip konunun devamına geçebilir ve Ahilik kurumuna doğru dikkatlerimizi yöneltmeye başlayabiliriz. Burada da öncelikle ahilikten önce tarihimizde önemli bir yer tutan ve ahiliğin bir öncü kurumu niteliğindeki Fütüvvet teşkilatı ve Fütüvvetnameler üzerinde kısaca durmayı yararlı görüyorum.

Fütüvvet sahibi olmak ne demektir?

Ahiliğin örnek aldığı ve çokça kullandığı nizamnamelere fütüvvetname adı verilmekteydi. Fütüvvetnamelerde dini ve ahlaki emirlerden bahsedilmekteydi. İslam öncesi Arap topluluklarında feta kelimesi; şecaat, iffet, cömertlik ve diğergamlık gibi üstün vasıfları ifade ederken eski asalet ve fazilet özelliklerini temsil ediyordu. Fütüvvet yapıları yaklaşık 9’uncu yy’dan itibaren başlamış ve 12’nci yy’da teşkilatlı bir hale gelmiş sosyal uygulamalardı.

Bu noktada bazı âlimlerin fütüvvetname ile ilgili tanımlarını nakletmek istiyorum:

Cafer es Sadık: ‘Bize göre fütüvvet ele geçeni tercihen başkalarının istifadesine sunmak, ele geçmeyen bir şey için de şükretmektir.’

Kuşeyri’de anlatıldığı üzere fütüvvet, dilencinin geldiğini görünce kaçmamaktır. İnsanlara eziyet etmekten kaçınıp bol bol ikramda bulunmaktır.

Sülemi’nin kitabında anlatıldığı üzere; fütüvvet, bir kimsenin başkalarının hak ve menfaatlerini kendi hak ve menfaatinden üstün tutması, başkalarına katlanması, hatalarını görmezden gelmesi, özür dilemeyi gerektirecek hallerden kaçması, sözünde durması, sadakat göstermesi, olduğundan başka bir şekilde görünmemesi, kendini başkalarından üstün saymamasıdır

Yine Sülemi’ye göre fütüvvet sahibi olmak; Adem gibi özür dileyici, Nuh gibi iyi, İbrahim gibi vefalı, İsmail gibi dürüst, Musa gibi ihlaslı, Eyyüp gibi sabırlı, Davut gibi cömert, HzMuhammed gibi merhametli olmaktır. Yine devamla, Ebubekir gibi hamiyetli, Ömer gibi adaletli, Osman gibi hayalı, Ali gibi de bilgili olmaktır.

Fütüvvetnamelerde adı sıkça geçen Hz. Ali ile ilgili de birkaç söz söylememiz icap ederse: Hz Ali, Peygamber’e (a.s) varis olan ve fütüvvet anlayışını en iyi temsil eden kişi olarak telakki edilmektedir. Bu sebepten Hz. Ali ideal bir feta kimliği ile bir sembol haline getirilmiş ve hemen hemen bütün fütüvvetnamelerde kendisine özel bir yer verilmiştir. “Ali’den başka feta, zülfikardan başka kılıç yoktur” sözü çokça telaffuz edilen bir sözdü. (Hz. Ali özellikle gençlik ve kahramanlık sembolüdür. Burada eğitimde rol model uygulamasını önemini görmekteyiz.)

Kimlere ahi denirdi?

Fütüvvetnamelerle ilgili bu kısa bilgilendirmeden sonra Ahilik konusuna gelebiliriz: “Ahi” sözcüğünün kökeni konusunda dil bilimcileri arasında görüş birliği yoktur. “Ahi” kelimesi, Arapça “kardeş” anlamına gelmektedir. Ancak, Divanü Lûgati’t Türk’te “Ahi” kelimesinin, eli açık, cömert, yiğit anlamına gelen “akı” kelimesinden türediği kaydedilmektedir. Ahiliğin bir diğer tanımı da şöyledir: “Hem sosyal hem de kültürel yapılara ait bir terim olarak; birbirini seven, birbirine saygı duyan, yardım eden, fakiri gözeten, yoksulu barındıran, işi kutsal, çalışmayı bir ibadet sayan, din ve ahlâk kurallarına sıkı sıkıya bağlı esnaf ve sanatkârların iş teşkilatı manasını da taşımaktadır.”

Ahilik, Selçukluların ve Anadolu Selçuklularının bazı dönemlerinde ticaret ve zenaat erbabının hem mesleki hem de ruhi dayanışmalarını beraberce sağlayan bir organizasyon olarak önemli bir fonksiyon görmüştür. Anadolu Ahiliğinin en önemli simalarından biri olan Ahi Evran, hem meslek erbabı hem de büyük bir sufi idi. Debbağ yani deri tabakçısı olup, aynı zamanda 32 mesleğin de piri olan Ahi Evran, kendi mesleği olan dericilik dalından başka 32 çeşit mesleğin gelişmesine öncülük etmiştir. Burada ticaret odalarının meslek komiteleri ile benzerlik kurmamız mümkündür. Bugün de mesela İstanbul Ticaret Odası’nda 81 meslek komitesi mevcuttur. Mesleki Yeterlilik Kurumu da 25 adet sektör kurulu oluşturmuştur.

Ahiliğin esaslarını benimseyen insanların, doğru, emanete saygı gösteren, cömert, tevazu sahibi, nasihat eden, hatalarından af dileyen fertler olmaları beklenmekteydi. Ahi olabilmek için ilk önce cömert olmak, namazlarını kazaya bırakmamak, haya ve edep sahibi olmak, dünyayı terk etmek ve helal kazanç peşinde koşmak gerekirdi.

Ahilik vasfını kaybettiren özellikler de bazı kaynaklarda şöyle zikredilmişti: 1/ İçki içmek 2/ Zina yapmak 3/ Münafıklık, dedikodu, iftira 4/ Gurur ve  kibir 5/ Merhametsizlik 6/ Kıskançlık 7/ Kin 8/ Sözünde durmamak 9/ Yalan 10/ Emanete hıyanet 11/ Cimrilik 12/ Kişinin ayıbını örtmemek, yüze vurmak 13/ Adam öldürmek.

Meslek pirleri

Ahilikte her mesleğin bir piri olduğu kabul edilirdi. Burada yine “eğitimde rol model”in ne kadar önemli olduğu bir defa daha vurgulanmaktadır. Terzilerin dükkânında “Her sabah besmeleyle açılır dükkanımız / İdris Nebîdir pîrimiz üstadımız” yazardı. Demircilerde  “Her sabah besmeleyle açılır dükkânımız / Davut aleyhisselamdır pîrimiz üstadımız” yazardı. Ustanın yapmış olduğu mesleği icrâ etmiş bir peygamber bilinmiyorsa, o mesleği yapmış olan bir Allah dostu meslek pîri olarak kabul edilirdi. Mesela kahvecilerin dükkanlarında, “Her sabah besmeleyle açılır dükkanımız / İmam Şazeli’dir pîrimiz üstadımız” diye yazardı.

Ahilikte üç şeyin açık, üç şeyin de kapalı olması özelliği

Ahilikte klasik olarak üç şeyin açık, üç şeyin de kapalı olması gerektiği ifade edilirdi. Bu maddeleri ifade ederken de bunların karşılıkları olarak şu değerlerin önemine dikkat çekilirdi:

* Ahi’nin eli açık olmalı: Kardeşlerinden ihtiyacı olanlara elindekileri verebilmeli, hayır ve hasenata yatkın olmalıydı. Veren el olmak makbuldü. (Cömertlik)

* Kapısı açık olmalı: Verme kültürüne uygun olarak herkese destek olması en önemli düsturlardan biriydi. Konuklara kapısı ve gönlü açık olmalıydı. (Konukseverlik)

* Sofrası açık olmalı: İnsanlara seve seve yediğinden ikram edebilmeli, fakirlere daima sofrasında yer vermeliydi. (Diğergamlık)

Gözü kapalı olmalı: Başkasının ayıbını görmeye, namahreme bakmaya ve kötülüklere  kapalı olmalıydı. (Ayıpları örtmek, harama bakmamak)

Irzı kapalı olmalı: Harama yaklaşmamalıydı. (Allah’ın hudutlarına saygılı olmak, neslin korunması)

Dili  kapalı olmalı: Kötü söz etmemeli, gıybet yapmamalıydı. (Dedikodu yapmamak, laf taşımamak, insanlarla alay etmemek)

Bu noktada bir Ahi babanın usta olan gence nasihati çok önemli:

Harama bakma, haram yeme, haram içme,
Doğru, sabırlı, dayanıklı ol, yalan söyleme,
Büyüklerinden önce söze başlama
Kimseyi kandırma, kanaatkar ol,
Dünya malına tamah etme.
Yanlış ölçme, eksik tartma.
Kuvvetli ve üstün durumda iken affetmesini,
Hiddetli iken yumuşak davranmasını bil ve

Kendin muhtaç iken bile başkalarına verecek kadar cömert ol.”

Ahi teşkilatında bir diploma töreninde yapılan dua da şu şekildeydi:

Taşı tut altın olsun.

Allah seni iki cihanda aziz etsin.

Tuttuğun işten hayır gör.

Erenler, pîrler hep yardımcın olsun.

Allah rızkını bol etsin, yoksulluk göstermesin, sıkıntı çektirmesin.

Bilginlerin dediklerini, esnaf başkanlarının nasihatlerini, benim sözlerimi tutmazsan; ana-baba, öğretmen-usta hakkına riayet etmezsen, halka zulüm edersen, kâfir ve yetim hakkı yersen, hülasa Allah’ın yasaklarından sakınmazsan yirmi tırnağım ahirette boynuna çengel olsun.

Ahi zaviyeleri bir nevi sosyal okul fonksiyonu görmekteydi

Ahiliğin diğer fonksiyonlarını aşağıdaki tarzda maddeleştirebiliriz:

1. İş hayatı ile ilgili

Mesleki Hiyerarşi: Yamak, çırak, kalfa, usta konumlarına geçişlerin kurallara bağlanması. Her basamakta en az 1001 gün kalma şartı vardı ve burada pişmek gerekiyordu.

Hammaddenin, üretimin, fiyatların kontrolü: O dönem için önemli olan kurallı ve kontrollü bir sistem öngörülmekteydi.

2. Sosyal güvenlik ve arabuluculuk: Bu fonksiyonda bireysellik önemli görülmüyordu. Birlik ve beraberlik ruhu, dayanışma önemseniyordu. Bu noktada, tasvir edilen özelliklerle, bireyselliğin öne çıktığı bugünkü toplumsal yapı üzerinde mukayeseler yapmanın önemi inkâr edilemez. Hangi özelliğin nereleri iyi, nereleri kötü bu tartışılmalıdır.

* Yiğitbaşı mesleki ihtilaflarda arabuluculuk yapardı. (Bu uygulama Ahilik sisteminde “tahkim” kurumunun önemini göstermekteydi.)

* Yardım sandığı, ihtiyacı olanlara yardım edilmesi için oluşturulurdu. (Bu çok önemli bir yapı. Bir tür sigorta fonksiyonu.)

*Düğünler ve organizasyonlar için mahallelerde ortak malzemeler olur ve onlar kullanılırdı. (Bu zenginlik, toplumdaki birlik ruhunu açık olarak göstermektedir. Bu özellik Anadolu’da bazı yörelerde hâlâ geçerlidir. Bugün şehirlerde maalesef dayanışma ruhu yerine bireysellik daha fazla hâkim olduğundan gençlerin evlilik yaşı da çok gecikmektedir.)

Faaliyetlerin imece usulü yapılmasını sağlayan ‘Yaran Odaları’ vardı. (Bugün gençler onlara hiçbir değer yüklemeyen kahvehane, bilardo salonu, pub vs. gibi yerlere gidiyorlar. Oysa yaran odaları hem görüştükleri hem de işlerini beraberce yaptıkları daha temiz mekânlardı. Bugün buna benzer fonksiyonu belki sektörel derneklerin gençlik yapılanmaları sağlayabilir.)

Ahi zaviyeleri bir nevi sosyal okul fonksiyonu görmekteydi. (Bugünkü sektörel dernekler ve vakıflar kısmen bu fonksiyonu görüyor ama çok yeterli değil. Birçoğunda bu fonksiyonlar tanımlanmamış.) Sürek avı, kılıç kalkan ve ok kullanma, ata binme öğretilmekteydi. (Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. Sporun ve vücudu zinde tutmanın önemini görüyoruz.) Aynı zamanda temel dini bilgiler ve ahlaki özellikler kazandırılmaktaydı, özetle dini ve manevi değer aktarım merkezi olarak işlev görmekteydi.

3. İdari ve askeri fonksiyonlar

Ahi organizasyonları sıkıntılı dönemlerde (Moğol istilası gibi)  askeri mücadelenin içinde bilfiil yer almışlardır. Osmanlı Devleti kurulurken ve Orhan Bey’in seçimi sırasında ağırlık koymuşlardır. Devletin gelişimi sürecinde Gaziyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum ve Abdalan-ı Rum’un yanı sıra Ahiyan-ı Rum organizasyonları da koordineli olarak bilfiil hizmet etmişlerdir. (Bu yapıyı bugün idarede var olan Bir tür Kamu Diplomasisi Kurumu’na benzetebiliriz.)

Ahi teşkilatının Osmanlı Devleti esnaf ve sanatkârı üzerindeki etkileri XV. yüzyılın ortalarından sonra azalmıştır. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da ticaret ve sosyal hayata aşağı yukarı 630 yıl yön verip ışık tutmuş olan Ahilik, örgüt olarak, kendi kural ve kurullarıyla, Sultan 3. Ahmet dönemine dek sürmüştür. Adı geçen bu Osmanlı Sultanı döneminde, 1727 yılında “Lonca” veya “Gedik” denen bir uygulamaya geçilmişti.

Bundan sonraki benzer yapıları nakletmek konumuzun kısmen dışına çıkacağından tarihi gelişmeyi burada nihayete erdirerek konuyu şöyle toparlamak istiyorum:

Ahilik ve fütüvvet yapıları bugüne de yol gösterebilir

Geçmişimizde var olan birçok organizasyon gibi Ahilik yapısı ve onun bir tür içeriği olan Fütüvvetnameler geçmişte uygulanmış, kısmen nostaljik bir yönü yönü öne çıkarılan fakat bugün için canlılığı olabilecek ve bu yönleri ile örnek teşkil edecek yapılar olarak maalesef görülmemektedir. Aksine, bu yapılar genelde tarihi ve folklorik yapılar olarak ele alınmakta ve onların içeriklerine olması gerektiği derecede ehemmiyet verilmemektedir.

Oysa Ahilik ve Fütüvvet yapıları içinde, bugün ve yarın da kullanılabilecek teorik ve pratik yönleri olan önemli değerler mevcuttur. Mesleki hayat içinde meslek ahlakı denen konu her devirde olduğu gibi bugün de büyük önem taşımaktadır. Geçmişte atalarımız mesleki ahlak konusunu bu tür organizasyonlar içinde sağlamaya çalışmışlardır. Tabiidir ki tarihte ve kendi döneminin şartlarında oluşmuş hiçbir yapının daha sonraki dönemlerde aynen uygulanması mümkün değildir. Fakat dikkatli gözler, bu yapılar içinde değişmeyen değişken tarzında her devirde geçerli olabilecek noktaları ortaya çıkarıp uygulanabilir hale getirebilir. Üstelik geçmişte bir dönem başarıyla gerçekleştirilen bir uygulama örneği olduğundan, sıfırdan başlanacak bir organizasyondaki deneme yanılma riski de ortadan kalkmış olacaktır.

Ahilik yapısı içinde var olan yamak – çırak – kalfa – usta hiyerarşisi, bugün Mesleki Yeterlilik Kurumu çatısı altında uygulanmaya çalışılan sekiz basamaklı yeterliliklere benzetmektedir. Bugün uygulanmaya çalışılan yeterliliklerin ilk dört basamağı ahilikteki bu dört basamağa benzetilebilir. Bugünkü basamaklarda meslek elemanlarının o basamaktaki bilgi, beceri ve yetkinliği tarif edilmektedir. Bunlara ilave olarak tanımın içine ahlaki yeterlilik kavramının da ilave edilmesi büyük önem taşımaktadır. (Bilgi, beceri, yetkinlik ve ahlaki yeterlilik)

Bu dört basamağın da (yamak, çırak, kalfa ve usta) ahlaki yeterlilikleri düzenlenirken geçmişteki yamak, çırak, kalfa ve usta dönemlerindeki ahlaki eğitimin iyice incelenmesinin ve buralardan referans bulunmasının yararlı olacağı muhakkaktır. Tabii meslek liselerinde ve meslek yüksekokullarında da Ahiliğin ve Fütüvvetnamelerin içeriğinin detaylı bir şekilde, tarihimizdeki güzel bir uygulama modeli olarak anlatılması da ciddi bir önem taşımaktadır.

“Mesleki eğitim”de “rol model”in önemi

Ayrıca her tür eğitim çalışmasında önemli olduğu üzere toplumda öncelikle yetişkinlerin arzu edilen ahlaki özelliklerle donanmış olması gerekmektedir. Yetişkinleri bu özelliklerle donanmış olmayan bir toplumun gençlerden bunları beklemesi doğru ve haklı değildir.

Türkiye’de bugün gençlere rehberlik eden ve onların eğitimi ile birinci derecede ilgilenen yaklaşık bir milyon öğretmen bulunmaktadır. Öğretmenlerimizin büyük sorumlulukları olduğu muhakkaktır. İş hayatında KOBİ’ler de dâhil olma üzere yaklaşık olarak bir buçuk milyona yakın işletme varlığını sürdürmektedir. Bu işletmelerin patronları ve üst düzey yöneticileri, gençlerin ahlaki normlarla yetişmesi için önlerindeki önemli örnekler olarak durmaktadır.

Üniversitelerde öğretim üyesi olarak yaklaşık 150.000 akademisyen mevcuttur. Türkiye’de 350’nin üzerinde oda ve borsa bulunmakta, bunların başkanları, yönetimleri ve sektörlerin üst düzey şahısları da yine toplumun idareci kesimini temsil etmektedir. Tabii siyaset mekanizması ve burada önde bulunan tüm zevat toplumda öncü rolü oynayan kesimlerdir.

Tüm bu kişilerin yukarıda saydığımız ahlaki meziyetlere sahip olması gerekir ki onlara bağlı olarak eğitim gören yaklaşık 18 milyon öğrenci, üniversitelerdeki altı milyona yakın talebe ve iş hayatındaki yaklaşık 27 milyon civarındaki çalışanın ahlaki özelliklerini bulunduğumuz noktadan daha ileriye götürme imkânına sahip olabilelim.

Bu çalışmamız, eğitimin her safhasında olduğu gibi “mesleki eğitim”de de “rol model”in önemini çok çeşitli örneklerle vurgulamaya çalışmaktadır. İş hayatında her dönem geçerli olabilecek ahlaki özellikler ile ilgili de geçmiş tarihimizde çokça uygulamalar bulmak mümkündür.

Sonuç olarak, zengin bir tarihi ve geleneği olan bir milletin fertleri olarak bugünkü sorunlarımıza bakarken geçmişteki zenginliklerimizden de yararlanmaya çalışmak ciddi bir toplumsal ödev olarak önümüzde durmaktadır.

Dünya Bizim, 09.11.2016

Yeni bir eğitim dönemine başlarken

2016-2017 Eğitim yılı bugün başlıyor. Tüm eğitim camiamıza, çocuklarımıza ve ailelerine hayırlı olsun. Tahmini olarak 17,5 Milyon öğrencimiz bugün ders başı yapacaklar. Onları eğitmekle vazifeli  1 milyona yakın öğretmenimiz de keza yeni eğitim dönemine heyecanla giriyorlar.

Ülkemizin geleceği olan çocuklarımızın en iyi ve verimli bir şekilde yetişmeleri için hem Devletin hem de ailelerin her zamankinden daha fazla gayret etmeleri gerekiyor.

Okulların fiziki yapıları, derslik sayılarını arttırılması, ders araç gereçlerinin modernleştirilmesi, kitapların baskılarının güzel bir şekilde yapılması ve zamanında öğrencilerin ellerine ulaşması, derslerde yeterli öğretmenin temini gibi hususlar eğitimin kalitesi açısından önemli. Fakat bundan daha da önemli olan eğitimde içerik sorunu.

EĞİTİMDE İÇERİK SORUNU

Kitapların ve ders materyellerinin içerikleri konusunda bütün iyi niyetli çabalara rağmen henüz istenen bir düzeyde olmadığımız konusunda, dert sahibi uzmanların ittifak ettikleri hususu, hoşumuza gitmese de önümüzde duran bir gerçek. Bu konuyu aciliyetle çözebilmemiz şart.

Türkiye’nin ulaşmayı düşündüğü genel hedefleri doğrultusunda eğitim sisteminde müfredatların yeniden ele alınması, bunların ana okullarından lise sona kadar birbirini tamamlar mahiyette yeniden düzenlenmesi Milli Eğitim Sistemimizin Kızıl Elmalarından biri olmalı

Bu toplumun çocuklarının yarın dünya ölçeğinde rekabet edecekleri ülkelerin çocuklarından ve gençlerinden her anlamda daha iyi yetişebilmeleri gerekiyor. Onların büyükleri olarak bizim onlara karşı en önemli vazifelerimizden birisi de bu. Onun için çocuklarımızın sadece ülke gerçekleri değil dünyanın gerçeklerine göre de eğitilmeleri gerekiyor. Bu da her kesime büyük bir sorumluluk yüklüyor.

Bu açıdan çocuklarımızın yetiştirilmesinde en önemli hizmeti gören öğretmenlerimizin de seviyesi çok önemli. Onların daha iyi ve kaliteli yetiştirilmesi eğitimin kalitesi için olmazsa olmaz şartlardan biri. İlave olarak öğretmenlerimizin,  milletimizin hedeflerine uygun bir idealizmle donanmış olmaları gerekiyor ki bu idealizm çocuklarımıza da sirayet etsin. Çünkü öğretmenlerimiz öğrencilerimizin önlerindeki en önemli rol modellerinden birisi.

ÇOCUKLARIN VE GENÇLERİN MANEVİ EĞİTİMİ

Diğer önemli bir nokta da öğrencilerimizin toplumun manevi değerleriyle örgün eğitim sistemi içinde tanışabilmeleri ve hem hal olabilmeleri. Manevi eğitimin büyük ölçüde İmam Hatip Okullarına ve Kuran Kurslarına bırakıldığı bir sistemde İmam hatiplere ve Kuran Kurslarına gitmeyen çocuklarımızdaki bu boşluğun yanlış dini ve manevi değerlerle doldurulacağı tabiidir. (Tabii İmam Hatipler ve Kuran Kurslarının kalitesi konusunda da gayretlerin artarak sürmesini önemli buluyoruz)

Son dönemlerde sıkça telaffuz edilen ve nüfusunun % 90’ın üzerinde bir kısmının Müslüman olduğu bir toplumda heyecan uyandıran ‘Dindar bir Nesil idealinin’, özellikle Milli Eğitimin içine verimli bir şekilde nüfuz edebilmesi önemli sınavlarımızdan birisi. Bunun gerçekleşebilmesi için Milli Eğitimin tüm kadrolarının ve ailelerin el birliği etmesi gerekiyor. Burada ailelerin taleplerini sürekli canlı tutmaları bu ideale ulaşmada başarıyı sağlayacak hususlardan en önemlisi

MESLEKİ EĞİTİM

Mesleki eğitim de toplumumuzun diğer bir sorunlu alanı. Piyasanın kaliteli meslek elemanına ihtiyaç duyduğu, meslek okullarından çıkan gençlerin ise piyasa gereklerine göre tam olarak yetiştirilemediği ve iş bulamadığı bir sistemde, iş dünyasını bu çalışmanın içine daha fazla çekebilmemiz önemli bir hedef. Türkiye’de iş dünyası içindeki 27 milyon civarında iş gücünün yaklaşık 17-18 milyonu henüz orta okul seviyesinde. Bu çalışan kesimin eğitilmesi de Türkiye’deki iş gücünün verimi açısından çok önemli. Tabii okumakta olan gençlerin de kaliteli olarak yetişmesi bu oranı süratle arttıracaktır. Türkiye maalesef henüz 28 Şubat döneminde İmam Hatiplerle beraber meslek okullarına vurulmuş olan darbenin tahribatını tam olarak ortadan kaldıramadı. Bu darbeyi vuranlardan bu topluma verdikleri zararları nasıl tazmin edeceğiz bilemiyorum.

Mesleki Eğitim içinde de değerler konusunu en iyi şekilde işleyebilmemiz gerekiyor. Her yıl Ahilik haftaları düzenlemekle ve eski dönemlerdeki uygulamaları seremoni tarzında tekrar etmekle mesleki eğitimde ahlaklı bir iş gücü ortaya çıkarabilmemiz mümkün değil. Ahilik düşüncesini ve o mükemmel sistemin getirdiği, iş hayatına hem işini iyi bilen hem de ahlaki donanımı yeterli elemanlar sunabilen bir sistemi günümüz şartlarında nasıl oluşturacağız sorusunun cevaplarını en iyi şekilde verebilmemizin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Gençlerimizi bilgi, beceri, yetkinlik ve ahlaki değerlerle mücehhez olarak yetiştirebilen bir mesleki eğitimin ülkemizin ekonomik ve sosyal gelişimi için gerekliliği tartışılmayacak bir gerçek. İnşallah hem iş dünyamız hem de Milli Eğitim Sistemimiz yeni eğitim döneminde bu konuda daha büyük bir gayretin içinde olur

AİLE VE TOPLUM DA ÇOK ÖNEMLİ

Çocuk ve gençlerin eğitiminde aile ve toplum da çok belirleyici bir role sahip. Anne, babalar, aile büyükleri, gönüllü teşekküllerin yöneticileri , kamu yönetiminde hizmet veren kişiler her hareketleriyle gençlere örnek olduklarını bilmeleri olmazsa olmaz bir gereklilik. Kendileri ahlaki açıdan sorunlu büyüklerin gençlerin yetişmesi konusunda şikayet etmeye hiç haklarının olmadığını idrak etmeleri gerekiyor. İyi bir gençlik isteniyorsa onların önlerindeki büyüklerin ahlaklı ve çalışkan olmaları şart.

Toplumumuzun özellikle gençleri yakın bir zamanda karşı karşıya geldiğimiz 15 Temmuz Darbe girişimi sırasında çok önemli bir sınav verdiler. Vatan savunması konusunda büyük bir duyarlılık gösterdiler. Tankların, silahların önüne kendilerini siper ettiler. Genç yaşlarında gözlerini kırpmadan şehit oldular. Yıllarca tarih derslerinde anlatılan Çanakkale ruhunu aynel yakin yaşadılar ve yaşattılar. Bu hal, eğitim sistemimizden çokça şikayet eden bir toplum olarak bizde  geleceğe yönelik ciddi bir ümit oluşturdu. Demek ki bu toplumun mayası ve genlerinden gelen özelliklerinin önemli bir kısmı hala muhafaza edilmiş bir halde duruyor. Tarih şuurunun ve kökü samimi Dini inanca dayanan şehadet kavramına verilen önemin ne kadar değerli bir şey olduğu, karşı karşıya kaldığımız bu alçakça saldırıda bir kere daha ortaya çıktı.

EĞİTİMDE 15 TEMMUZ RUHUNUN ÖNEMİ

Yeni bir eğitim dönemine başlarken, 15 Temmuz Ruhunun, ahlaki eğitim ve değerlerin eğitim sistemi içerisine daha iyi yerleştirilebilmesi konusunda adeta bir kaldıraç vazifesi göreceğini umuyor ve diliyoruz. İnşallah bazı şer hayır getirir özdeyişi çerçevesinde bu menfi olay toplumun eğitiminde de bir çok hayırların ortaya çıkmasına vesile olur. Tabii bu gelişme, bu konuyla vazifeli olanların çok daha fazla gayret göstermeleri gerekliliğini  daha da önemli kılmaktadır.

2016-2017 Eğitim yılının tüm Eğitim camiasına, ailelere , çocuklarımıza ve toplumumuza hayırlar getirmesini diliyorum

Dünya Bülteni, 19.09.2016

Daha iyi bir eğitim sistemi için anlamlı sorular sormak

27-29 Mayıs 2016 tarihlerinde Gaziantep Üniversitesi ve Şahinbey Belediyesinin ortaklaşa düzenlediği Eğitim Sempozyumunun Eğitim ve İnsan başlıklı panelinde, Erhan Erken tarafından sunulan tebliğin metin haline getirilmiş şeklidir.

Öncelikle eğitimle ilgili çok fazla tarif bulabilmek mümkün. Bunların arasından ilginç gelebilecek bir kaç tarifi naklederek başlayabiliriz

Eğitim, insanoğlunun yaratılışında mevcut olan kabiliyetlerinin ve özeliklerinin (bu özellikler ruhi, bedeni ve zihni mahiyette olabilir) gelişmesini sağlar

Kınalızade’nin tarifine göre ‘kişiyi dini ve dünyevi vazifelerini hakkıyle yerine getirebileceği bir hale ulaştırır.’

Eğitimin diğer bir önemli yönü: Nesiller arasında kültür aktarımını sağlamak.

Bir başka yönü de: İnsanoğlunun becerisini geliştirmek ve onu meslek sahibi yapmak

Modern dönemlerdeki kullanımıyla eğitim, iyi yurttaş yetiştirme ve tebaayı denetleme aracı olarak kullanılmaya da çalışılmıştır. Altusser ve Gramchi gibi Marksist eğilimli bazı düşünürler ise Eğitimi Devletin İdeolojik bir aygıtı olarak değerlendirmişlerdir

Türk Milli Eğitiminin ulaşmak istediği nokta 1973 yılında çıkarılan 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununda şöyle belirtilmektedir; iyi vatandaş, iyi insan, iyi meslek sahibi birey yetiştirebilmek

Bununla birlikte bazı tartışmalarda eğitimde ‘iyi vatandaş’ veya bunu daha çok memur yetiştiren zihniyet olarak ele alan düşünceye karşı kendi ayakları üzerinde duracak, biraz daha pragmatist bir insan tipi oluşturma hedefinden de bahsedilir.

Son dönemlerde girişimci insan tipi yetiştirme konusu da bu hedefler içinde yer almaya başladı

……..

İnsanoğlu doğduğu andan itibaren bir eğitim sürecinin içine girer. Sürekli bir şeyler öğrenir. İlerleyen zamanlarda bu öğrenen varlık öğretmeye de başlar. Bir birikimi birilerinden alır ve bu birikimi başkalarına aktarır.

Osmanlıya kısaca göz attığımızda Medreselerin verimli olarak hizmet gördüğü dönemlerde bir öğrencinin okuduğu mekandan ziyade ders aldığı Hoca’nın isminin daha önde olduğunu görüyoruz. Tabii bu dönemlerde daha çok diz dize eğitim önemli. İcazet, meşk gibi ilim ve sanat aktarım yolları eğitim yöntemi olarak yaygın olarak kullanılmakta

Eğitim olarak tanımladığımız bu aktarım mekanizmasının zamanla kitleselleştiğini görüyoruz. Buna yönelik de çeşitli yapılar ortaya çıkıyor. Tarihi sürece çok detaylı olarak girmeden günümüze doğru hızlıca gelirsek, son dönemlerde en belirgin tanımlamayla örgün eğitim kurumlarının oluştuğunu görüyoruz. Onların yanında da yaygın eğitim kurumları gelişiyor. Bunların dışında da daha bireysel, daha bağımsız, bazen de okulsuz bir toplum arayışına varacak tarzda oluşumlar meydana çıkıyor.

Bir eğitim çalışmasında önemli nokta öncelikle onun nasıl bir felsefi yaklaşıma sahip olduğudur. Nasıl bir toplum hayali kuruyor ve toplumun oluşması için nasıl bir insan tipini gerekli görüyor.

EĞİTİM FELSEFESİ GENEL OLARAK ŞU SORULARA CEVAP ARAMAYA ÇALIŞIR;

•İnsan nedir?

•Eğitim nedir?

•Eğitimin amacı nedir?

•Kimler, niçin eğitilmelidir?

•Eğitimin içeriği ne olmalıdır?

•Ne ne kadar öğretilmelidir?

•Eğitimde insana ne kazandırılmalıdır?

Eğitimle ortaya çıkması arzu edilen insan tipinin hangi bilgilerle, hangi becerilerle, hangi yetkinliklerle donatılmış, hangi ahlaki özelliklere sahip olarak yetişmesi gerekiyor? Bu özelliklere sahip olan insanın nasıl bir estetik derinliği olmalı sorusunun da cevabı önemli.

Eğitimin amaçları, içeriği, öğretim yöntemleri, benimsenen felsefeye göre biçimleniyor.

Çeşitli felsefi akımların, varlık, bilgi, değerler, ahlak, insan ve insanın eğitimine ilişkin bakış açıları eğitimi şekillendirmektedir….

Varlığı ve insanı tanımlamak için uğraşan tüm düşünce ekolleri ve onların alt birimi olan eğitim felsefeleri çok sayıda sorular sormuş ve bunları cevaplamaya çalışmışlar…

TEMEL SORULAR ŞUNLAR OLMUŞ

Öncelikle en mühim soru: Varlığın sebebi nedir? İnsan niçin vardır? İnsanın varlığına karar veren güç veya saik kimdir veya nedir?

Biz bu konuda bir aydınlığa kavuşabilmek için hangi bilgi kaynaklarını kullanmalıyız?

Ondan sonra nasıl bir aksiyon almalıyız, yani amellerimiz nasıl olmalıdır?

Bizim ait olduğumuz inanç sistemi ve medeniyet bu soruları ( benim cümlelerimle) özetle şöyle cevaplamış… :

Allah mutlak hakimdir ve insanlar O’nun kuludur.

Kainat, insana hizmet eden bir yerdir.

Dünya ve Ahiret diye birbirini tamamlayan iki varlık alemi mevcuttur. Bunların ayrı ayrı değil, bir ve beraberce değerlendirilmesi gerekmektedir…

Bu temel bilgileri nereden öğrenmeliyiz?

Öncelikle Kitap’tan yani Kur’an-ı Kerim’den ve Kur’anı bize ulaştıran Peygamber (a.s)’ın sözlerinden ve fiillerinden. Kur’an’ın bize ulaşmasını sağlayan en önemli vasıta ise vahiydir..

İlave olarak bunları anlamlandırabilmek için yine bu iki kaynaktan anladığımız fıkhetme gibi temel bir bilgi kaynağımız daha var. Yani aklı kullanmak da çok önemli…

Burada tarih içinde bazı yorum farklılıkları ortaya çıkmış. Kaynakların önem sırasını farklı gören ekoller olmuş… Ama ana omurgadan sapmadıkça ihtilafta rahmet vardır diye mesele kısmen çözülmüş.

Bunlar değişmeyen değişkenler. Yaşanan hayat ve o hayatın içindeki her kurum, yapı, sosyal, siyasal, iktisadi vs her sistem bu temel argümanlar çerçevesinde oluşturulmalı ki ana varlık teorisine uygun olsun. Tabii insan eğitimi ile ilgili temel yaklaşımlarımız bu ana kaynaklara bağlı olarak şekillenmeli ki istikamet üzere olabilelim

Bunun dışında farklı görüşler ve felsefi yaklaşımların da var olduğunu görüyoruz.

Hristiyanlıktan kaynaklanan ve tarih içinde eğitim kurumlarının arka planında çok etkili olmuş bir dalga var. Bu dalga içinde kilise çok etkili ( Batıdaki eğitim kurumlarının temelinde genellikle kilise var) Misyoner okulları özellikle bizim coğrafyamızda çok çalışmış, hala da çalışmadıkları söylenemez. Fakat onlar da kuruluş felsefelerinde belli değişiklikler yapmış durumdalar.

Batıda Din, mevcut durumu itibariyle, temelde etkin olsa da gittikçe hayatın içinde kenara sıkışmış bir durumda, adeta dekoratif bir figür gibi. ( Bizde ise nasıl olduğuna dair üzerinde çokça düşünmeliyiz) Laiklik akımı dinin toplum içindeki yerini gittikçe daraltmış.

Laikliğin bizim gibi toplumlarda gelişmesi ile bizde de bu durum yaygın olarak yerleşmiş durumda…

Özellikle batıdaki aydınlanma dönemi sonrası ortaya çıkan çeşitli yaklaşımlar var: Bunlar daha çok materyalist ve pozitivist yaklaşımlar…

Bu yaklaşımların merkezinde genellikle insan aklı var. RATİO veya US

Üniversitede politik sosyoloji diye bir ders almıştık. Oradaki hocamızın çözümlemesi benim zihnimde çok derin bir yer etmişti. Hocamızın anlatımına göre ‘ Batı’da ortaya çıkmış olan bu tür düşünce ekollerinde hakikatın temeli Ratio’dur. Dinde Vahyin aldığı yeri Bilim alır. Bu ekollerin peygamberleri de Bilim adamlarıdır ‘derdi..

Mesela şu anda dünyaya büyük bir oranda egemen olan Liberal bir yaklaşım var. Onun temelinde ise insanı tüm bağlardan kurtaralım ve özgür kılalım görüşü hakim. Bu özetle ifade etmek gerekirse insanı ve onun aklını merkeze alan bir yaklaşım. Burada bizdeki Hududullah’ın bir önemi yok gibi görünüyor.

Bunu geliştiren bir diğer düşünce ekolü: İnsanın maksimum haz almasını sağlayan bir düşünce tarzı.. ‘En fazla sayıda insanın en fazla mutluluğu’ ( Jeremy Bentham)( faydacı teori)

Bu teoriye göre tek gerçek hayat. Ölüm sonrasının bir hükmü yok.

Tabii yine materyalist bir temele oturan Marksist yaklaşım da önemli bir etki oluşturmuş.

Bunları çok fazla çeşitlendirebiliriz… ( Özetle şöyle sıralayabiliriz)

İdealist felsefe/Platon, Kant, Hegel/ Fikir, ruh önde. Eğitim bireyin özelliklerini ortaya çıkarmalı kendisini keşfetmesini sağlamalı

Realist felsefe/ Descartes, Spinoza/ Gerçek, insanın zihni dışında var. İnsan ona uyabilmeli

Pragmatik felsefe/ John Dewey./ İnsan ve yaşama pragmatik yaklaşır. Bireyi güçlü, ehliyetli verimli yetiştirmek gerekir. Birey değişen şartlara uyabilen bir tarzda yetişmelidir

Varoluşçu felsefe/ Nietche, Sartre/ İnsan kendini keşfedebilmelidir. Eğitimin amacı özetle bu. Bireyi merkeze alır ve ona bir bütün olarak bakar. Standartlaşmaya karşı. Eğitim bireysel bir çabadır..

Eğitim felsefesi alanında ise…

Daimicilik (Perennializm)

Esasicilik (Essentializm)

İlerlemecilik (Progressivizm)

Yeniden kurmacılık (Recontructionizm)

Varoluşçu eğitim vs.

Konumuz sadece felsefe ve buna bağlı eğitim felsefesi olmadığı için bu bahsi burada nihayete erdirmek ve daha genişçe bilgi almak isteyenleri bu konuda var olan yoğun bir okuma listesi ile baş başa bırakmamız gerekiyor.

Yeniden kendi eğitim tarihimize dönersek; Tarihi sürecimiz içerisinde başlangıçtaki varlıkla ve kaynaklarla ilgili ana tercihlerimizde hiçbir tereddütümüz yokken (veya çok daha azken dersek belki daha doğru olur), kendi içinde dengeli bir yapımız vardı.

Yaklaşık 200 yıldır gittikçe artan bir düzeyde Batı medeniyetinin etkisine giren bir coğrafyanın içindeyiz. Bu süreçle birlikte o bahsettiğimiz dengeli yapıda önemli değişiklikler meydana geldi.

Bugün için şu soruyu sormamız önemli diye düşünüyorum:

Bu coğrafyada yetişen insanlar ve toplumlar olarak bizi ciddi olarak etkileyen bu dalgaya karşı tavrımız ne olmalıdır?

Bir dönem Batılı akımlar ve oradan gelen düşünceler adeta topyekün kabul edilme yoluna gidildi. Başta aydınlar olmak üzere toplumu yöneten ve yönlendirenler bu akımlardan etkilendiler ve başka bir medeniyetin adeta gönüllü takipçileri ve zamanla muallimleri ve uygulayıcı oldular.

Onlar eliyle toplum değiştirilmeye çalışıldı. Hatta bu değişim istek dışı ve bir anlamda zorla oluşturuldu. Burada da en önemli enstrüman eğitim oldu.

Batı tipi okullar açıldı. Bu felsefi ekollerin temsilcilerinin etkilediği aydınlar ülkede daha çok materyalist bir hava estirdiler. Fransız devriminin havası, ideolojiler çağı çok etkili oldu

Bu yüzyılın başında ise geçmişle aramızda ciddi bir kopukluk oldu..Dil değişti, yazı değişti, tarihe bakış değişti ve adeta rota değişimimiz daha keskin bir hal aldı.

Yeni bir limana dümen kırdık.

Temel varlık ve ilgi teorilerimizi değiştirmeye yönelik ciddi bir dönüşüme uğradık

Bu, halkın temel görüşlerini ve düşüncelerini değiştirmeye yönelik bir önemli devreydi

Eğitim sistemi buna göre kurgulandı

Batıdaki bir çok görüşün ülkemizdeki takipçileri oluştu.

1869’daki Saffet Paşa’nın Maarif Nizamnamesinin, Emrullah efendinin toplumu yukardan aşağı değiştirmeyi savunan ve önceliği yüksek eğitime önem veren Tuba Nazariyesinin, Satı Efendinin eğitimde aşağıdan yukarı gelişmeyi savunan teorisinin, Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyet düşüncesinin, hasılı neredeyse hepsinin arka planında batılı bir veya birkaç düşünürün fikirleri vardı.

Mesela Cumhuriyet sonrası Türkiye’ye davet edilen John Dewey ile birlikte onun fikirleri ilk dönem tepe yöneticilerini etkiledi ve eğitimde Amerikan yaklaşımına geçişin temelleri atıldı. Daha birçok batılı düşünürün çeşitli seviyelerde etkileri oldu.

Aradan yıllar geçti,

Bu dönemlerde on yılda 15 milyon insan yarattık her yaştan diye marşlar bestelendi. Köy enstitüleri açıldı. Dini eğitim bir dönem neredeyse topyekün yasaklandı. Buna rağmen büyüklerimizden öğrendiğimize göre, 50’li yıllarda ezan yeniden aslı gibi okunduğu gün insanlar bu sesi ağlayarak dinlemişlerdi

Şimdi geldiğimiz noktada şu soruyu sormak ve cevabını aramak çok önemli ve gerekli: Toplum bu tercihlerden ve değişimlerden memnun mu? Memnun ise ne kadar memnun?

Burada şunu görebiliyoruz: Altusser veya Gramchi’nin hayal ettiği tarzda Devletin ideolojik aygıtı olarak kullanılmaya çalışılan eğitim, her zaman toplumu istendiği gibi yukarıdan aşağı değiştiremiyor. Vesayet veya baskı bu değişimi tam olarak gerçekleştiremiyor.

Peki etkilemiyor mu?

Ciddi olarak etki yapıyor ama sonuçları yine de her zaman uygulamayı yapanların kurguladığı gibi oluşmuyor. Burada sonuçlara etki eden başka bir şeyler var.

Yani bugün herhangi başka birisi de kendi felsefi yaklaşımına göre bir toplum hayal edip bunu baskı yaparak ne kadar uygulayabilir?

Demek ki bu yöntem çok sağlıklı değil gibi görünüyor.

Bu gün için de görünen o ki toplum öz değerlerinden tam manasıyla kopmak istemiyor. Tüm aksi gayretlere rağmen özüne yöneliş sürüyor. Mesela toplumda Allah’a inanma oranı yaklaşık yüzde 80’lere varıyor. ( gençlikle ilgili bir araştırmanın sonucu) Toplum aynı oranlarda Peygambere (a.s) saygı gösteriyor. İyi kötü bayram namazına gitme oranı yüzde 75-80. Cenazelerin camilerden kalkma oranı da çok yüksek seviyede. Toplumda inancı olmadığını iddia eden insanların çok büyük bir kısmının naaşı, vefatından sonra cenaze namazı kılınmak üzere camilere geliyor.

Bilgi kaynaklarımız olan Kur’an ve Sünnet’e sathi düzeyde de olsa bir saygı var.

Fakat Batılı etkilenme de yoğun. Şeklen veya lafzen görünen yönelişin içi çok dolu değil. Kitleler doğru ve sahih bilgiyi nerelerden elde edebileceğini tam olarak bilemiyor

1999 Yılında Devlet ilk defa Osmanlının kuruluşunun 700’üncü yılını kutladı. Ömrümüzde gördüğümüz en stratejik olaylardan biriydi. Tarihimizle kısmen barışma işaretiydi bu.

BU NOKTADA BAZI SORULAR SORMALIYIZ?

Türkiye’nin geldiği bu noktada bizim eğitim felsefemizin ne olması gerekiyor?

Bu felsefe nasıl tespit edilecek?

Burada toplumda nasıl bir konsensüs sağlanacak?

Toplumun önem verdiği değerleri eğitim sistemimizin içine nasıl taşıyacağız?

Bugün bu değerlerin ne kadarı eğitim sisteminin içinde yer alıyor?

1982 Anayasası ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi mecburi yapıldı. Fakat bu Dini öğrenmek isteyenlere sağlıklı bir imkan tanımıyor. Son yıllarda seçmeli derslerle bu imkanı kısmen sağlandı.

Fakat bu ne derecede ihtiyacı karşılıyor?

Bu dersleri sağlıklı verecek öğretmen kadromuz yeterli mi?

Toplum içinde yaptığımız gözlemlere göre bunun pek de yeterli olmadığını müşahede ediyoruz

Globalleşen dünyada ve Batının her şubesi ile o din dışı etkileri toplumlara taşıdığı, adeta içine zerk ettiği bir dünyada bizler ve nesillerimiz kendi öz değerlerimizi nasıl koruyacağız?

Eğitim sistemimiz nasıl kurgulanmalı ki bu dış dalgalara karşı insanımızı etkilenmekten koruyalım ve biz de karşı dalga oluşturacak bir insan tipi oluşturalım?

Bunu sağlamak için öncelikle felsefi düzlemdeki gayretlerimiz hangi esaslara dayalı olmalı?

Bu felsefi gayretler ile birlikte bunun uygulanmasında sadece elitleri ve aydınları mı öncelemeliyiz? Yoksa aşağıdan yukarıya doğru mu bir yöntem izlemeliyiz? Yoksa ikisini de dengeli mi yapmalıyız?

Bu noktada Devlet nerede olmalı? Daha önceleri olduğu gibi yukarıdan aşağı belirleyici ve vesayetçi bir devlet yapısı ne kadar sıhhatli?

Aile nerede olmalı, elitler nerede olmalı? Sivil toplum nerede olmalı?

Bugüne kadar bunların halka sorulduğunu kimse iddia edemez. 28 Şubatta insanlar devletin yaptığı seçme sınavı ile İmam hatiplere gönderdikleri çocuklarını üniversiteye giriş imkanları ellerinden alındı diye bu okullardan almak zorunda bırakıldılar. Almayanların çocukları üniversitelerde doğru dürüst yerlere giremediler.

Meslek lisesine giden çocuklar bir dönem büyük haksızlığa uğradılar.

Geçmişteki bu adaletsizlikler son dönemlerde büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.

Şimdi yeniden bir eğitim sistemi kurgulamaya çalışırken farklı felsefi yaklaşımlara sahip insanların talepleri sistemde nasıl yer alması gerekiyor?

Özellikle toplumumuzun ciddi bir değişime uğradığı ve dış etkilere açık olduğundan hareketle çoklu ve seçmeli bir bakış açısı çok daha tercih edilebilir olarak görünüyor.

Tek tip yaklaşımlar, içinde bir çok tehlikeyi barındırıyor..

Burada kamu otoritesi tarafından, insanların üzerinde ittifak ettiği veya uzlaştığı noktalara uygun olarak bir yapının belirlenmesi daha anlamlı bir tercih olarak görünüyor.

İdarecilerin kendinden menkul, yönlendirici, baskıcı bir tavrı olmamalı, onların yaklaşımları aksine kolaylaştırıcı olmalı..

Farklı taleplere göre o insanların ve toplulukların isteklerine uygun cevaplar ve çözümler bulabilme yolları aranmalı.

Tabii bu öncelikle Anayasanın başlangıç ilkelerinden başlamalı ve sonrasında da bu minvalde kurgulanabilmeli

Eğitimde yetiştirilecek insan tipinin vasıflarına kadar gelmeli

Buralarda Devlet, aydınlar ve aileler hepsi etken olabilmeli

Bu ana tercihlerde uzlaşma sağlandıktan sonra diğer konulara geçilmeli..

Çocuklarımızın okudukları kitaplar sadece Talim Terbiye Kurulunun içindeki bir avuç kişinin inhisarında olmamalı..

Yüksek öğretim sadece YÖK sisteminin tepe yönetiminin yönlendirmesi altında çalışmamalı.

Eğitim alan kitlenin arzu ve istekleri sistemde bir yerlerde karşılık bulabilmeli…

Tabiidir ki bu hususların sağlanabilmesi için top yekun bir sistem oluşturulmalı.

 

Burada öncü gruplar yani hem işin felsefi yönü ile ilgilenenler hem de eğitimciler, yani hocalar, muallimler veya öğretmenler hangi özellikler ile donatılmış olmalı?

Çocuk, eğitimci veya eğitim kurumu, aile, çevre, devlet gibi tüm unsurlar içinde eğitimin alacağı yönü hangileri ne kadar etkilemeli? 

Sorularımıza devam edelim;

Eğitimde araç, gereç, kitap, yeni malzemeler olarak bilgisayar, akıllı tahta vs üretilmesinde hangi kıstasları öne alacağız? Burada aletlerin biçiminden öte içeriklerinin çok önemli olduğunu hiçbir durumda göz ardı etmememiz gerekiyor.

Her öğrenciye tablet vermek, hepsini bilgisayar sahibi yapmak tamamen şekilsel bir durum. O aletlerin taşıdığı bilginin üretilmesinin o aletten çok daha önemli olduğunu ihmal etmemek gerekiyor.

Eğitim yapılacak mekanların mimari özellikleri konusunda nelere dikkat edeceğiz?

Bu husus da çok önemli. Derslikler, onların yapısı, bahçe düzenleri çocukların en iyi eğitimi almalarına imkan verir bir tarzda olmalı. Mesela, Oxford’daki kolejlerde tüm yapıların bir şapel etrafında yerleşmiş olduğunu görmek mümkün. Bu eğitim kurumunun felsefesi ile ilgili temel bir tercihi gösteriyor

Her eğitim kurumunda kütüphaneler merkezi bir yere yerleştirilmeli..Çok şık ve çocukların kitap okumasını ve araştırma yapmasını teşvik eder bir tarzda olmasına özel önem verilmeli

Galatasaray Lisesi’nde Selim Sırrı Tarcan adıyla anılan iç basket sahasının eskiden okulun mescidi olduğunu oradan mezun olan çok kişinin bilmediği söylenir. Osmanlı’nın batıya açılan pencere olarak tanımladığı bu Sultani’de mescit çok merkezi bir yerde bulunuyor. Daha sonra minberi de kapatılıp spor salonu yapılıyor.

Boğaziçi Üniversitesi gibi bireysel özgürlüklere çok fazla önem verdiğini iddia eden bir okulda mescit, öğrencilerin yıllarca süren taleplerine rağmen ancak bu yıl açılabildi…

İngiltere’deki bir başka önemli okul olan UCL (University College London) de öğrencilerin gruplar halinde ders çalışmalarını sağlamak için sınıfların büyüklükleri belli bir oranda tutulmuş. Bu mimari yapı gurup çalışmalarını destekler mahiyette kurgulanmış.

Özetle mimari kurgu ve yapı eğitimde önemli bir yer tutuyor veya tutması gerekiyor.

Dil konusunda birkaç şey söylemek gerekiyor. Öncelikle çocuklarımız ana dillerini iyi öğrenmeliler ki kendilerini ifade edebilmeliler. Sığ düşünmemeliler. Bunun yanı sıra yabancı dillerin öğrenilmesinin de önemli olduğu inkar edilemeyecek bir gerçek. Eğitimde yabancı dil konusunun son yıllarda bayağı önem kazandığını gözlemleyebiliyoruz.

Fakat tüm bu gelişmelere rağmen bu noktada nerelerdeyiz? Bunu İyice analiz etmek gerekiyor.

Globalleşen dünyada bu konuda daha çok mesafe almanın gerekli olduğu ilk bakışta göze çarpıyor ama daha fazla incelenmesi de önemli.

Çocuklarımız İstanbul’da, Ankara’da, Gaziantep’te olduğu kadar Londra’da, New York’da, Tokyo’da, Dubai’de ve Afrika’da da hayatlarını sürdürecekler. Oralardaki insanlarla farklı başlıklar altında temas edecekler. Özellikle başta İngilizce ve kardeş coğrafyalarla daha iyi temas için Arapça çok önemli diller.

Geçenlerde medyada yer bulan bir görüşün derinlikli düşünen çok sayıda kişiyi şaşırttığını bu vesile ile zikretmenin önemi üzerinde bir miktar durmak gerekiyor: Bu konuşmada zikredilen; ‘Batı dilleri ile ilgili, onların dillerini öğrenenlerin, dillerini öğrendikleri milletlerin ve toplulukların kültürel olarak tam etkisi altına girer’ tezinin ben eskimiş bir tez olduğu kanaatindeyim. Burada asıl olan iç donanımdır. Bugün İslam Ülkelerindeki eğitim sistemleri kimler tarafından ve kimlerin etkisiyle şekillenmiştir, bunu dikkatlice değerlendirmek gerekir.

Eğitimde tarih şuurunun çok önemli olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Son dönemlerde bu alanda ciddi bir gelişme görülüyor. Fakat bunun popüler tarih düzeyinden daha detaylı tarihi analizlere doğru evrilmesinin gerekli olduğu aşikar.

Bu konuda toplum olarak yeterli bir düzeyde miyiz? Mesela tarihimizi daha iyi öğrenebilmek için Osmanlıca bilme oranımız hangi seviyede?

Mehmet Şevket Eygi ağabeyin lise yıllarında iken kendisi ile ilk tanıştığımızda bize sorduğu soru çok önemliydi.

Okuman yazman var mı? Yani Osmanlıca biliyor musun?

Yeni nesillere her dönem bu soruyu sormanın önemli olduğuna inanıyorum

Amerikan asıllı mühtedi bir dostumuz var. Eğitimde müfredatlar üzerine çalışıyor. Bir seferinde bana ‘ sizin tarihi zenginliğinizin çocuklarınızı bilinçlendirme konusunda ne kadar değerli olduğunun farkında mısınız’ diye sormuştu. İlave olarak ‘Ben bir Amerikalı olarak Amerikalı Müslüman çocuklara yönelik geliştirdiğim müfredat çalışmalarında bu noktanın eksikliğinden dolayı çok zorlanıyorum’ demişti…

Formel eğitim ne kadar önemli olacak, yaygın eğitim ve hayat boyu eğitim ne kadar etkili olmalı?

Burada son dönemlerde yaygınlaşan hayat boyu eğitim çabalarının çok önemli olduğunun altını çizmek gerekiyor. Formel eğitim ( örgün eğitim) yanında özel programlı eğitim çabalarının da önün açılması eğitimde bir hayli mesafe alma imkanı sağlayabilir

Mesela 10 yıldan fazladır çeşitli şehirlerde ve ilçelerde uygulamaya çalıştığımız Bilgi Merkezi, Bilgi evi faaliyetlerinin yaygınlaşmasının da çok önemli olduğunu düşünüyorum

Bizim bu çalışmamızda değerler eğitiminin çeşitli sportif ve sanatsal branşlarla birlikte çocuklara verilmesinin çok verimli olduğunu yakinen müşahade etmiş bulunmaktayız. Okumaya yöneltme, kendine güvenli, sorgulayan, araştıran, bilgiyi kimlerden ve hangi kaynaklardan aldığına dikkat eden bir insan tipi oluşturma noktasında bu Bilgi evi çalışmaları en verimli olacak şekilde kurgulanmalı ve uygulanmalı diye düşünüyorum.

Mesela ABD’de çocukların özel yetenek çalışmaları üniversite giriş kriterleri içinde belli bir yere sahip. Bizde de bu yönde bir çalışmanın başladığını görmek ümit verici bir gelişme.

Eğitimle ilgili Sorularımıza devam edelim;

Türkiye’nin 2023 ve 2071 gibi hedefleri var. Bu hedeflerin tüm yönleri ile yeniden gözden geçirilmesi, toplumun bu yıllara yönelik olarak nasıl şekillenmesi ve ne tür bir insan unsurunun gerekli olduğu hususu çok önemli. Bu çerçevede kararlar alınırken toplumsal bir konsensüs sağlanması da dikkat edilmesi gereken bir diğer husus. Burada eğitim açısından bakıldığında MEB, YÖK, Mesleki Yeterlik Kurumu ve sair kurumlarımız ve STK’larımız nasıl bir işbirliği içinde olmalı? Mevcut durumu yeterli görüyor muyuz?

Mesleki eğitim; bunun hem teknik hem de ahlaki boyutunu sağlayacak kurumlarımızın nasıl bir çerçeveye oturması gerekiyor?

Tarihteki hisbe kurumu, ahilik yapısı, fütüvvet geleneği ve oradan devam eden lonca yapılanmasından bugüne hangi dersleri alacağız?

Ahiliğin üç şeyin kapalı ve üç şeyin açık olması prensibi çok değerli.

ÜÇ ŞEY AÇIK OLMALI: ELİ, KAPISI, SOFRASI

ÜÇ ŞEY KAPALI OLMALI: GÖZÜ, IRZI, DİLİ

Bu hususun meslek ahlakı çerçevesinde toplumumuzda hayli ihmal edildiğini, eskiden meslek elemanı yetiştirmenin tabii uzantısı olan bu hususun şimdi pek de gündemde olmadığını üzülerek izliyoruz…

Eğitim seviyesi neredeyse ortaokul seviyesinde olan iş hayatındaki yaklaşık 27 milyon çalışanımızın hem mesleki hem de ruhi eğitimini hangi mekanizmalarla sağlayacağız?

Prof. Dr. Oğuz Borat’ın bir sohbette yaptığı tesbite göre bunun yaklaşık 17 milyonu ortaokul düzeyinde bir tahsile sahip. Öncelikli hedefimiz bunların öğrenim seviyelerini yükseltmek olmalı. Buna dayalı olarak bir dönem İTO’da MEB ve İL GENEL MECLİSİ ile ortaklaşa olarak yaklaşık 10000’in üzerinde kişinin faydalandığı sertifika programı yapılmıştı.

Şimdi TOBB buna benzer programı yurt sathında yapmaya çalışıyor. Bu kıymetli bir çalışma ve yaygınlaşması gerekiyor.

TOPLUMUZDAKİ DİNİ EĞİTİMLE İLGİLİ DE BAZI SORULARI SORMAMIZ GEREKİYOR

Bugüne kadar orta öğretim ve yüksek öğretimde örgün eğitim içinde Din Eğitimi ne kadar yer buldu?

Ve hali hazırda buluyor? Bunu iyice sorgulamalıyız.

Son dönemlerde müfredatın içinde yer bulmaya başlayan DEĞERLER EĞİTİMİ çalışmalarının çok önemli olduğunun altını çizmeliyiz.. Dinin içinde de tamamıyle yer bulan temel insani değerlerin eğitim müfredatının içinde yer alması her görüşten insanın olumlayacağı bir şey. Tabii bunları olumlamayan kişilerin çocuklarına da bunları illa vereceğiz diye bir zorlamamız da olmamalı.

Kur’an kursları Din eğitiminde ne kadar ve ne seviyede yer tutuyor? ( Kur’an Kursları ve hafızlık eğitimi)

Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı ve buraya bağlı Camiiler (ki sayısı 80000 civarında , 100000 kişilik bir kadro ile hizmet görüyor) halkın Din eğitimini ne kadar karşılayabiliyor? Bu mecranın halkın yaygın dini eğitimi alabilmesi için çok büyük bir potansiyel olduğunu inkar edemeyiz. Fakat burada Cami dilinin üzerinde çok ciddi oranda çalışılması gerektiğinin altını çizmek gerekiyor. Vaaz ve sohbet dili özellikle gençleri muhatap alır ve onların da gündemini yakalayacak tarzda düzenlenmeli ki arzu edilen yararlar sağlanabilsin.

Örgün eğitimdeki Din ve Ahlak Hocaları ile Din eğitiminde vazife gören insanlarımızın ( imamlar, vaizler, Kur’an-Kursu Hocaları ) yetişmesi ile ilgili ne tür çalışmalar yapılıyor?

Bu çalışmalar yeterli mi?

Burada Devletin yanında, halkın arzusu istikametinde belli bir çerçevesi çizilmiş alanlarda bu hizmetleri gönüllü kuruluşların da yapmasını sağlamanın yollarını açmak daha verimli olur mu sorusunun açıklıkla sorulması önemli?

Ülkemizde genel anlamı ile öğretmen yetiştiren kurumlar ne kadar verimli?

Bugün Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde yaklaşık 850,000 öğretmen bulunuyor. ( Toplamda 920,000) 150,000 civarında da akademisyen var. Örgün eğitimde 600,000 civarında derslik ve 70,000 civarında okul var

20 Milyona yakın çocuğumuz okullarda okuyor. Bu büyük sistemde kilit role sahip kesim öğretmenler ve bunların öğretmenlik vasıflarına sahip olmaları ve yeterli donanıma kavuşmalarını önemi inkar edilemeyecek bir gerçek.

EĞİTİMİN DÖNÜŞTÜRÜCÜ ETKİSİ ÜZERİNE DE BAZI ÖRNEKLER VERMEK ÖNEMLİ:

Eğitimin önemi bilinmesine rağmen yine de tarih içinde eğitimin dönüştürücü etkisini net olarak gördüğümüz bazı olayları kısaca hatırlatmak yararlı olacak:

1/ Peygamber Efendimiz (a.s) dönemindeki Ashabı Suffa ve Erkamın evi yoğun bir eğitim faaliyetinin toplumu ve sonraki asırları dönüştürücü rolu üzerinde önemli bir örnektir.

2/ Amerika’da 1800’lerin başında kurulan American Board adlı Misyonerlik kurumu Amerikalıların bu tarz faaliyetlerinde önemli bir dönüm noktası oluyor. Bunları büyük vakıflar finanse ediyorlar

Amerikalıların 1850’lerin ortalarından itibaren Osmanlı topraklarında kasabalara ve köylere kadar kurdukları ağ çok ilginç

Özellikle bu yabancı okulların gerek tüm talebelere yönelik gerekse de özellikle hanım kızlara yönelik yerleştirmek istedikleri temel bazı görüşler var. Feminizm, ulus-devlet düşüncesi, laiklik ve sair gibi. Bu okullar bu görüşleri yaymada kendi dönemlerinde bir hayli muvaffak oluyorlar…

Mesela Protestan kökenli olanlar daha çok Bulgarlar, Ermeniler, Kürtler ve Arnavutlar üzerine odaklarınıyor ve bunda da istedikleri etkiyi sağlamada başarılı oluyorlar

Yine Osmanlı’daki Amerikan okullarının özellikle Arap Milliyetçiliği, Balkan ve Ermeni ayaklanmalarında etkin rol oynayan öğrenciler yetiştirdiklerini görüyoruz.

3/Bir sohbetimizde Dr. Alim Arlı, şu misali vermişti: İkinci Dünya Savaşı sırasında Batılı ülkeler birbirlerini çok yoğun bir şekilde tahrip ettiler. Bu savaş sonrası dönemde insan nesli nasıl bu kadar cani olabildi sorusu idareciler ve eğitimciler arasında çokça dile getiriliyor. Bunu azaltabilmek için ders programlarına bir tür insanlık dersi koyalım görüşü ortaya çıkıyor. Humanity adı verilen dersler bundan sonra müfredatlara daha fazla dahil edilmeye başlanıyor. Bunun da kısmen insanlara müsbet manada tesir ettiğini farkedebiliyoruz. Tabii ne kadar muvaffak oldu bu da tatışılabilir

4/ Osmanlı’da 1830’larda oluşturulan Tercüme odaları içinden çıkan bir avuç genç daha sonraki yıllarda Osmanlı’daki batılılaşma hareketlerinde çok dönüştürücü bir etki yapmıştır… Tercüme odaları bu çerçevede özel olarak incelenmelidir.

Bu misaller daha da çoğaltılabilir..

SONUÇ OLARAK

Bugüne kadarki eğitim ile ilgili çalışmalarda yukarıdakiler gibi hatta çok daha da geliştirilebilecek birçok sorunun cevabını bulma yönünde çalışmalar yapıldı.

Bu soruları daha önceki dönemde de kendi aralarında sormuş ve cevapları hususunda çeşitli tartışmalar yapmış bir geleneğin devamı olduğumuzu söyleyebiliriz. Bizden evvelkiler de çokça düşünmüşler, yazıp çizmişler bizlere bir hayli malzeme bırakmışlar.

Keza batılılar da öyle; orada da incelenecek bir hayli malzeme mevcut..

Geçmişten bugüne, bu konularla ilgili bizden evvelkiler neler demişler, bugünküler neler diyorlar diye imkanımız nisbetinde öğrenmeye çalışmak çok önemli bir uğraş.

Esas hedefimiz kendimize ait dört başı mamur, eskilerin deyimi ile ‘efradını cami ağyarını mani’ bir teorik çerçeve ve uygulama planı çıkartabilmek. Bu hedefimizden hiçbir zaman vazgeçmemek gerek.

Fakat bu noktaya istendiği ölçüde ulaşılamamış olsa da daima daha doğruyu bulabilmek için sormak, sorgulamak ve olabildiğince anlamlı cevaplar bulabilmek gerekiyor.

Eğitim ihtiyacı azalmıyor artıyor. O zaman olabildiğince etraflıca sorular sormaya, soru kalitemizi arttırmaya ve çevremizde bu sorulara belli bir felsefi yeterlilik, oturmuşluk, kuşatıcılık çerçevesinde bakabilen, analitik düşünebilen kişilerden bütüncül veya bir bütünün parçası olabilecek cevaplar bulup, bunları yerli yerine oturtmaya çalışmamız şart. Uygulama mecburiyetinde olduğumuz durumlarda da bu yöntemlerle yönümüzü bulmaya gayret etmemiz gerekiyor.

Tüm bunlardan sonra geldiğimiz noktada Eğitim felsefesinin önemi her şeyin ötesinde.

Umuma yönelik bir yapı kurulacağı zaman bu konuda mutabık kalınacak bir yöntem bulmak öncelikli mesele. Devlet burada emredici değil organize edici olmalı. Sivil toplum kendi önemsediği değerleri birbirlerine anlatarak birbirlerini ikna etmeye çalışmalı. Bunun için gönüllü çalışmalara çok büyük vazife düşüyor. Üniversitelere çok büyük vazife düşüyor. Bugün 80000 civarında doktora çalışması yapan gencimizin bu çalışmaları çok önemli. Bunların yönlendirilmeleri çok önemli…

Önce bilgi sahibi olmalı sonra kanaat sahibi olmalıyız ki fikirlerimizin bir değeri olsun.

Bilen insanların birbirlerinin İkna etmeleri sonucu oluşacak konsensüsün de genele uygulanması çok değerli olur kanaatini taşımaktayım.

Bu mümkün mü?

İdeali böyle fakat uygulamalar maalesef her zaman istenildiği gibi olamayabiliyor.

İNŞALLAH BUNU BAŞARIRIZ.

Dünya Bülteni, 07.06.2016

Çocuk eğitiminde teoriden pratiğe bir uygulama

Elif Yuva, Bayram Yuva ve Bilgi Evleri faaliyetleri, bir neslin, hatasıyla, sevabıyla, hayalleriyle ve gayretleriyle vücut vermeye çalıştığı bir eğitim çalışması örneğidir

12 Eylül 1980 darbesi sonrası; yeni bir dönem

Yoğun toplumsal çalkantılar ve sıkıntılı bir sürecin sonrasında meydana gelen 12 Eylül 1980 darbesi ile Türkiye’de yeni bir dönem başlamıştı. 80’li yılların ilk yarısında, fırtına sonrası meydana gelen kısmi bir sükunet ortamına benzeyen bir hal içerisindeydik. Altmışlı yılların başlarında doğan benim neslim için bu dönem, üniversite yaşamına adapte olunan ve sonrasındaki hayata hazırlanılan bir devreydi.

1980 öncesi yaşanan kanlı ve sıkıntılarla dolu dönem sona ermiş, gençliğin bir bölümü cezaevine düşmüş, idam edilenler olmuş, kimileri yurt dışına gitmiş, kimileri çeşitli köşelere savrulmuştu. Tedirginlik had safhadaydı. Yeni anayasanın Türkiye’ye ne getireceği, siyasi sistemin bundan sonra nasıl şekilleneceği merak konusuydu.

İran devrimi sonrası Orta Doğu’da yeni dengeler oluşmakta, İkinci Dünya savaşı sonrası kurulan çift kutuplu dünya sistemi başka bir evreye geçeceği yönünde sinyaller veriyordu.

Bir yandan da hayat devam ediyordu. Üniversitenin ilk yıllarında evlenmiştim ve üçüncü sınıfta da çocuğum olmuştu. Benim yaş dönemimdeki yakın arkadaşların bir bölümü de benden sonra kısa aralıklarla dünya evine girdiler. Arkadaş ziyaretlerimizin içine zamanla minik minik yavrular da dahil olmaya başlamıştı.

İçinde yer aldığımız arkadaş çevresi, talebelik dönemlerinde de okumaya ve kendini yetiştirmeye önem veren bir topluluk idi. Genelde hanımlarımız da aynı hassasiyete sahip hayat arkadaşlarımızdı. Kendimizi geliştirmeye önem verdiğimiz gibi çocuklarımızın da en iyi şekilde yetişmesine önem vermek istememiz tabii idi. Arkadaş sohbetlerimizde ve kendi iç okumalarımızda belli bir zaman sonra çocuk eğitimi de önemli bir yer tutmaya başlamıştı.

İlk çocuklarla birlikte yeni bir eğitim modeli arayışı

Derken aynı yaşlarda çocukları olan aileler olarak haftada birkaç gün çocukları bir mekanda toplayıp onları kendi değerlerimize yönelik olarak eğitmek üzere bir karar verildi. Hanımlar aralarında iş bölümü yaptılar ve amatörce ama aynı zamanda da heyecanlı bir eğitim süreci başladı.

Bu süreçle birlikte çeşitli müzakereler, birbirini ikna çalışmaları, hatta kısmen tartışmalar da peşi sıra gelir oldu.

Sonuçta 1986 yılında bizim o zamanlar yazlık olarak kullandığımızBasınköy’deki evin bir katını büyüklerin de rızasını alarak yuva olarak kullanmaya karar verdik. O evde aileye yardımcı olarak oturan hanım, binanın kömürlü olan kaloriferini yakacak, temizliği ve yemekleri yapacak, daha sonra vefat eden İkbal kardeşimiz öğrencilerin geliş gidişlerine nezaret edecek, hanımların iş bölümü ile deruhte ettikleri hocalık trafiğini ayarlayacak ve tabii daimi öğretmen olarak bulunacak, erkekler de daha çok lojistik faaliyetleri yerine getireceklerdi.

Beş arkadaş olarak aldığımız klasik tipteki Wolksvagen minibüs de çocukların servislerini yapacaktı. Bu kutlu ve heyecanlı eğitim serüveni böylece başladı. Bir yaş grubu iki gün, daha büyük olan bir başka yaş grubu da üç gün olarak Basınköy’e devam ediyorlardı.

Tabii işler burada anlatıldığı gibi her zaman tıkır tıkır işlemiyor, daha önce tahmin edemediğimiz bir çok problem de ortaya çıkıyordu. Kalorifer bozuluyor, pek de yeni olmayan minibüs arıza yapıyor, bazen hocaların geliş gidişleri aksıyor ama tüm bunlar özveri ile hallediliyordu.

Ana okulu çalışmamız duyuldukça yeni yeni talepler de ortaya çıktı ve ikinci yıl evin diğer katı da öğrenime tahsis edildi. Talebe sayısı hızla arttı. Derken bu işin başına o zamanlar pedagojiyi yeni bitirmiş ve şu an hâlâ Bayram Yuva’da müdürlük yapanAfife hanımı getirdik. Artan talebe sayısına paralel olarak bu halkanın dışından öğretmenler aldık.

Basınköy’deki çalışma resmi olmadığından ihtilal sonrası dönem için önemli bir endişeyi de barındırıyordu. Aile çevresi korkularını ufak ufak izhar ediyor, tabii bu durum ilk önceleri bunları önemsemeyen bizleri de içten içe ürkütüyordu.

1989 yılı itibariyle yer arayışlarımız başladı ve o yıl Yenikapı’da daha önceleri de yuva olarak kullanılan bir mekanı kiralama kararı vermemize yol açtı. Resmiyet işlemlerine başladık ve Elif Yuva yeni mekanında faaliyete geçti.

Eğitim modeli uygulanırken ilk tartışmalar

Bu süreçte başta da belirttiğim çeşitli tartışmalar da içten içe ortaya çıkıyordu. İlk ihtilaf, kurumsallaşma sürecinde gündeme geldi. Kurumsallaşma ile çalışma kısmen İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’nün kontrolü altına giriyordu. Bu müdürlük kadro yetersizliğine binaen yuvaları tam manasıyla kuşatamamakla birlikte yine de ona bağlıydık ve bu da bazı arkadaşlarımızda rahatsızlık uyandıryordu. Ama resmiyet olmaması da farklı riskleri taşımaktaydı. Bir karar verilmesi gerekiyordu. O kararın kurumsallaşma noktasında verilmesi diğer görüşü savunan arkadaşların bir miktar kırılıp kenara çekilmesini de beraberinde getirdi.

Diğer önemli tartışma alanımız kendi yetkinliğimiz üzerinde oluştu. Bir kısım arkadaşımız, “bu işi bu kadar büyütmeyelim; çünkü biz henüz bu eğitim konusunu teorik manada oturtamadık, milletin çocuklarını da alıp eğitiyoruz, ciddi bir vebal altındayız” görüşünü savunuyorlardı. Ayrıca “Türkiye’de hızlı bir şekilde gelişen ve yerleşen kapitalist sistem, hanımları annelikten uzaklaştırıyor ve çocukları suni bir kurum olan yuvalara doğru yönlendiriyor, biz de bu faaliyeti geliştirerek bu gidişe daha çok yol veriyoruz” görüşünü ileri sürüyorlardı. “Biz bu yuva sistemini daha fazla yaygınlaştırmayalım ve dikkatimizi daha çok anneleri eğitme üzerinde yoğunlaştıralım” yaklaşımı da yine bu zikrettiğim arkadaşların görüşleri arasında önemli bir yere sahipti.

Bu arkadaşlarımızın bir bölümü anne eksenli eğitim çalışmalarını daha sonra sistematik bir hale getirdiler ve günümüze kadar istikrarlı bir şekilde bu çabalarını devam ettirdiler. ‘Her anne bir okul’ ve ‘kadından topluma eğitim seminerleri’ adlarıyla sürdürülen çalışmalarda binlerce anne ve anne adayı bu faaliyetlerden istifade ettiler.

Arkadaşlarımızın ileri sürdükleri fikirlerin önemli bir kısmı bizim de iştirak ettiğimiz hususlar olmasına rağmen, menfi gelişmelerin onları reddetmemizle durmayacağı, bizim bunlara karşı daha proaktif bir tavır geliştirmemizin gerekli olduğu görüşü zamanla daha fazla etkili oldu.

Buradan hareketle gelişen ve bizim de içinde yer aldığımız görüşe göre durumu şu şekilde yorumluyorduk: Çocuklarımız hızla büyüyor. Toplum zaten menfi bir çok yönü ile bu çocukları eğitiyor, etkiliyor. Biz hiç olmazsa bu zararlı etkilere karşı çocuklarımızı korumaya çalışalım. Ayrıca çocuklarda daha sonraki yıllarda kendilerini korumalarını sağlayacak özellikler geliştirmeye gayret edelim ki menfi etkilerle kendi kendilerine mücadele etmeyi becerebilsinler. Hatta kendi inandıkları değerleri merkeze alarak zamanla farklı açılımlar da ortaya çıkarabilsinler.

Bu ana hassasiyet ile, “bir yandan hızlı bir şekilde kendimizi özellikle çocuk eğitimi konusunda daha fazla geliştirelim, diğer yandan da kendi inançlarımız çerçevesinde ilk etapta çok da iddialı olmayan bir müfredatla, başta kendi çocuklarımız olmak üzere ulaşabildiğimiz kadar çocuğun eğitimini sürdürelim” görüşünü savunuyorduk. Geçen zaman içinde ulaştığımız daha farklı noktalar olduğunda, onları da eğitim sistemimiz içine dahil edelim. Burada dünyanın ilk kuruluşundan kıyamete kadar Rabbimizin bizlerden beklediği ana vazifeleri değişmeyen değişkenler olarak ele alalım, onların dışındaki teknik hususları ise daha çok değişebilen değişkenler olarak değerlendirelim. Fakat bu değişebilen değişkenleri de sürekli olarak sabitlerimiz ile test edelim ki zaman içinde yanlış noktalara savrulmayalım gibi temel bir hareket noktamızın bulunduğunu da belirtmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

İlave olarak geçmişimizde varlığını bildiğimiz sıbyan mektepleri örneği de, atalarımızın her mahallede bu tarz eğitim kurumları açarak çocukları buralarda eğitmeye çalıştıklarını bizlere göstermekteydi. Yuvalar, gelişen kapitalist sistemin sonucu olarak ortaya çıkan ve kısmen de yayılma istidadı gösteren yapılar olmasına rağmen “biz klasik yuvacılık yapmayalım, çocukları ailelerinden koparmayalım ve onları aileleri de işin içine katarak eğitelim” diyorduk. “Bunun için sık sık aile görüşmeleri yapalım, onlara yönelik seminerler düzenleyelim, onlara eğitimle ilgili okuma listeleri hazırlayalım” gibi çalışmaları da yapmaya önemsiyorduk.

Bu çalışmanın diğer zor bir yanı da yapı geliştikçe ortaya çıkan nitelikli eğitimci ihtiyacıydı. Faaliyet küçük iken birkaç hoca yeterken Yenikapı Elif Yuva ile birlikte adedi on’lara varan eğitimci talebimiz oluyordu. Bu eğitimcilerin eğitimi de ayrı bir sorundu.

Eğiticileri eğitme çalışmalarımız

1989 yılında öğretmenlerimiz için ilk meslek içi eğitim programını hazırladık ve uyguladık. Çok nitelikli bir seminerci kadrosu öğretmenlerimize eğitim dönemi başlamadan ciddi bir eğitim verdi.

Bu eğitim programı içinde sadece çocuk eğitiminde dikkate alınması gereken gelişim psikolojisi, eğitimde program uygulaması, oyun ve ilgiler, disiplin, vs. gibi teknik konuları ele almıyorduk. Temel İslami bilgiler, estetik ve güzel sanatlara bakış, sosyal değişim ve eğitim, genel bir eğitim programı içinde okul öncesi eğitimini yeri, ana hatları ile Cumhuriyet döneminde uygulanan eğitim programları, eğitim kurumlarında örgütsel davranış ilişkileri gibi daha kapsamlı meseleleri uzman kişiler kanalıyla işleyerek öğretmenlerin farklı bir bakış açısına sahip olmalarına önem vermiştik.

Elif Eğitim Hizmetleri adıyla bu meslek içi eğitim programlarını daha sonra bir çok kere tekrarladık. Yaklaşık 50 saatlik bu programı önceleri yuvada, daha sonra Bilim Sanat Vakfı’nın Fındıkzade’deki mekanında ve bir sene de Bayrampaşa Belediyesi’nin salonunda yaptık. Meslek içi eğitim seminerlerimiz sonunda katılanlara bir de sertifika veriyorduk. Verdiğimiz belgede katılan arkadaşın hangi dersleri kimlerden kaç saat olarak aldığı belirtiliyordu. En altında da Elif Yuva’nın mührünü basıyorduk. O dönemde yapılan bu eğitim çalışması ve verilen sertifika, daha sonraki senelerde açılan birçok yuvaya giden öğretmenler için değerli bir referans belge niteliği taşıdı.

Eğitimde kitabın ve diğer eğitici materyalin önemi

Eğitimde kullanılacak materyal de diğer bir sorunlu alan idi. Bugün çok gelişmiş olan çocuk yayıncılığı alanında o dönemlerde faaliyet gösteren kurum sayısı birkaç tane idi. Kendi inançlarımız çerçevesinde materyal hazırlayan tek tük birkaç yayınevi vardı ve onların da ürünleri kuşatıcı olmaktan uzaktı. Bu alanda nerede ne var diye ciddi bir arayışa gittik ve ilk yıllarımızda bu ürünlerin hepsinden birer ikişer alarak yuvanın bir sınıfında bunları velilerimize sergiledik. Bu malzemeleri alın ki bunları eğitimde çocuklarımız için kullanalım diye onları teşvik ettik.

O dönem dünyanın dört bir yanındaki çocuk yayıncılığı yapmakta olan kurumlara yazı yazarak onlardan kataloglar istedik. Arzumuz, eğitim çalışması yanında bu malzemeleri ya hazırlayan kurumlar oluşturmak ya da var olan kurumlarımızı teşvik etmekti. Gelen bu materyelleri birçok yayınevi ile paylaştık. Bugün internet yardımıyla bir tıklama kadar yakınımızda bulunan bu bilgiler o günün şartlarında uzun postalama süreçleri sonucunda elimize ulaşabiliyordu.

O dönem, çocuklarımız için kendi hassasiyetlerimizi taşıyan boyama kitabıbulamadığımızı söylesem durumun nezaketini anlatmaya yeter sanırım. Bu ihtiyaca binaen yuvamızda çocuğu olan ressam ve karikatüristKemal Güler’e ilk boyama çizgilerimizi yaptırdık. Kemal Bey güzel bir çizgi karakteri oluşturdu ve önceleri bu çizimler fotokopi ile çoğaltıldı. Ve çocuklar çoğaltılmış resimleri boyadılar. Sevimli çizgi kahramanımız dışında farklı haritalar ve Kur’an öğretimi için harfler de boyama materyallerimiz arasında yerini alıyordu.

Daha sonra bizim matbaada Kemal Güler’in oluşturduğu çizgi kahramanımızdan esinlenerek bir seri boyama kitabı hazırlayıp bastık. Bu seride sevimli çocuğumuzun, “Namaz Kılıyorum”, “Oruç Tutuyorum”, “Hacca Gidiyorum” gibi dini muhtevalı çizgilerini öğrencilerimiz büyük bir keyifle boyuyorlardı.

Bu kitaplar o kadar rağbet gördü ki sadece maliyeti alınarak insanlara dağıtıldı ve birkaç bin baskı yaptı. Hem öğrencilerimiz hem de duyan bilen insanlar alıp çocuklarına boyama yaptırdılar. Bu serinin rağbet görmesi, bu alana işi yayıncılık olan bir çok kişinin de girmesine sebep oldu.

O devrede bant tiyatrosuda yeni yeni gelişiyordu. Bu alanda da hatırı sayılır güzel örnekler ortaya çıktı. Şimdi mevcudunu bulabilmenin bile pek mümkün olmadığı o kasetler kendi döneminde çok önemli bir işlev görüyordu.

Okul öncesi eğitimde kendi müfredatımızı oluşturma çalışmaları

Yuva çalışmasının diğer kıymetli bir yönü de yıllar içinde geliştirilen bize has bir müfredatın ortaya çıkması idi. Bir gurup hanım arkadaşımız yoğun bir çalışma ile hedef konuları temel alan ve her konu içinde değer aktarımını işin merkezine oturtan bir program hazırladılar. Bu programda kullanılmak üzere öğretmenlere yol gösterecek ve onların eğitimde kullanabilecekleri materyalleri tek tek tesbit ettiler, hedef konulara göre tasnif ettiler ve dosyaladılar. Yuvaya gelen öğretmenlere ilk etapta eğitim verilerek bu dosyalardaki malzemeyi nasıl kullanacakları öğretiliyor ve ondan sonra öğrencilerle temasına yol veriliyordu. Tabii ilk dönemde malzemeler bütünüyle mükemmel olmadığından sıkıntılı noktaları da öğretmenlere anlatılıyordu. Malzemenin yeterli olmadığı dönemde eğitim çalışmamız bu tarz ciddi bir zorluğa da katlanmak durumundaydı.

Daha sonraki yıllarda çeşitli gruplar ve cemaatler kendi yuvalarını açmaya başladılar. Bir çoğu bizim hazırlamış olduğumuz program dosyalarından istifade ettiler. Elif Yuva bu alanda gerek müfredatı gerekse yetişmesine katkıda bulunduğu hocaları ile önemli bir işlev gördü.

Bu arada 1993 yılından itibaren İkbal adlı bir aile bülteni de çıkarmaya başladık. Bu bültende eğitim alanında yapılan çalışmalar anlatılıyor, özgün makaleler kaleme alınıyor ve velilerin dikkatleri çocuk eğitimine çekiliyordu. Tabii aile seminerleri ve çeşitli dönemlerde “Eğitim Sohbetleri” adıyla aileleri eğitici programlar da imkanlar nisbetinde devam ediyordu.

Elif Yuva’nın şu sloganı eğitim yaklaşımını net olarak ortaya koyan bir mahiyette idi: “Çocuğunun eğitimine önem veren aileler, gelin görüşelim, yavrunuzu beraberce eğitelim.”

Yılların geçmesi ile birlikte ilk çocuklar büyüdü ve okula başladı. Bu sefer bizler de Çocuk Kulübü adı altında hafta sonu programları yapmaya başladık. Okula giden çocuklar hafta sonu yuvaya geliyor ve burada onlara bir taraftan sosyal, kültürel ve sportif aktiviteler yaptırılıyor, bir yandan değer eğitimi veriliyordu.

Çocuk kulüplerinden bilgi evlerine

Daha çok 2005 yılından itibaren yaygınlaşmaya başlayan bilgi evlerinin temelinde de bizim bu çocuk kulüplerinin yattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü Bayrampaşa’da belediyenin sırf bu iş için inşa ettiği güzel bir mekanda başlayan ve değer eğitimini sosyal aktiviteler içinde veren ilkbilgi evi yine bizim tarafımızdan faaliyet başlatılmıştı. Bu çalışmada büyük katkısını gördüğümüz kendisi de eğitimci olan Sn. Hüseyin Bürge’nin ve yakın çalışma arkadaşlarının emeklerini de özellikle zikretmenin bir vefa borcu olduğunu ifade etmeliyim.

Okul öncesi çalışmamızın genel prensipleri

Elif Yuva ile başlayan okul öncesi çalışmasında önem verdiğimiz temel noktaları şu şekilde özetleyebiliriz:

Öncelikle yapılan faaliyet çocuk merkezli bir çalışma olmalıdır. Burada çocuğun kendine güven kazanması önemlidir. Değerlerin ve kavramların onlara verilmesi sürecinde bu yavrularımız hiçbir zaman korkutulmamalı ve daha sonra öğrenme safhasına geçerken dini meselelere ve kavramlara sevgi ile bakabilmelidir. Yoğun öğretimden ziyade ilk aşamada eğitim daha önemli olmalıdır.

Eğitim çalışması salt para kazanma amacıyla yapılacak bir faaliyet olarak düşünülmemelidir. Burada esas önemli olan bir neslin inşasıdır.

Ayrıca okul öncesi dönem çalışmamızda bizimle temasa geçen aileler, çocuklarını bizlere sadece bakılmaları için değil, onları beraberce eğitebilmemiz için getirmelidir.

Nasıl ki hayatın her safhası dinle ilgili ise, işlenen her konuda o konu ile ilgili değerler çocuksu bir dille ve üslupla onlara hissettirilmelidir. Bunun için öğretmenlerin eğitimi çok önemlidir. Çocuk eğitimi için vazife alacak her öğretmen bu bakış açısı ile ciddi bir eğitimden geçirilmelidir. Bu eğitim sürekli olmalı, onların da kendilerini geliştirmeleri için gerekli toplantılar ve okumalar süreklilik arz etmelidir.

Eğitimin diğer önemli bir unsuru ailedir. Aileler yapılan eğitim ve hedefleri ile ilgili ciddi bir şekilde bilgilendirilmeli ve yuva ile bağlantı içinde olması istenmelidir. Aile görüşmeleri ve seminerleri de eğitimin diğer önemli bir unsuru olarak sürekli olarak yapılmalıdır.

Gerek Elif Yuva’da gerekse de daha sonra açılan Bayram Yuva’da çocuklarla ilişki yuvadan sonra da kesilmemiş ve mezun çocuklarımız senede en az bir kere toplu programlara çağırılmış, verilen eğitimin onlarda ileriki yıllarda nasıl bir etki uyandırdığı imkan nisbetinde izlenmiştir. Uzun yıllar her bayram onlara bayram tebriği gönderilerek eski hatıralarının canlı tutulmasına gayret sarfedilmiştir.

Burada önemli olan diğer bir nokta da mekan konusudur. Elif Yuva çalışmasında bu başlık altında uzun yıllar çok da istediğimiz bir noktaya varamadığımızı üzülerek ifade etmem gerekir. Yenikapı binası, içi gayet güzel, semt olarak pek iyi olmayan, aynı zamanda güzel bir bahçesi bulunmayan bir mekandı. Oysa eğitimde ve özellikle küçük çocukların eğitiminde bahçe çok önemlidir. Fakat daha sonra taşınılan Bakırköy’deki mekanımız ise bahçe olarak İstanbul’da o dönem az bulunur özellikte bir mekandı. Fakat oranın da iç düzeni ideal yuva düzenine uygun değildi. Binanın iç yapısı üzerinde çok çalışıldı fakat bizim hayal ettiğimiz güzelliğe bir türlü ulaşılamadı.

Mekan konusundaki en güzel yerimiz 2001 yılı ile birlikte Bayrampaşa Belediyesi’nin bize tahsis ettiği Bayram Yuva isimli yuva oldu. Burada iç düzeni ve bahçesi ile ideale yakın bir eğitim imkanı ortaya çıktı. Bu yuvamız halihazırda özetlediğimiz eğitim ilkeleri ve ideal mekanı ile faaliyetini sürdürmektedir.

Sonuç olarak

Elif Yuva, Bayram Yuva ve Bilgi Evleri faaliyetleri, bir neslin, hatasıyla, sevabıyla, hayalleriyle ve gayretleriyle vücut vermeye çalıştığı bir eğitim çalışması örneğidir. Yüzlerce öğretmenle, onlarca idareciyle çalışılmış, bir yandan onlara katkı sağlarken bir yandan da onların katkılarıyla kendini geliştirmiştir. Çalışmanın bir döneminden sonra Bayrampaşa Belediyesi bu işe ciddi bir katkı sağlamıştır.

Bu çalışmalarımız, özgün müfredatlarıyla kendilerinden sonra ortaya çıkan bir çok yapıya ilham vermiş, eğitimde çocuğu merkeze alan ve onu aile – öğretmen işbirliği ile eğiten bir bakış açısı ortaya konmuştur.

Bir velimizin yıllar evvel söylediği gibi “siz bize, çocuklarımızın eğitimine ciddi bir dikkat sarf etmemize ve onlar için harcama yapmamıza sebep oldunuz, bizleri bu konuda teşvik ettiniz, bu bile varlığınızı anlamlı kılmaya yeter” yorumuna muhatap olmuştur.

Elif Yuva çalışmasının uzantısı olan çocuk kulübü faaliyetleri, daha sonra sistemli bir hale gelerek büluğ çağı öncesi bir destek kurumu olarak ortaya çıkan bilgi evlerine ciddi bir teorik ve pratik katkı sağlamıştır. Bugün okul dışı zamanlarında hem ders takviyesi, hem de sosyal, kültürel ve sportif faaliyetler içinde aynı zamanda değer eğitimi alan çocuklarımızın gelişmesinde az da olsa katkı sağlamış olmak, yaklaşık 30 sene evvel başlayan değer bazlı bir eğitim çalışmasının güzel bir meyvesi olarak görülebilir.

Bu uzun soluklu çalışmaya katkı sağlayan herkese, bu çalışmadan istifade etmiş çocuklar ve aileleri adına teşekkür ediyorum. Bu çalışmaların Allah indinde de makbul bir faaliyet olarak yerini alabilmesi en büyük duamızdır.

Dünya Bizim, 26.10.2015

Bir yaygın eğitim modeli: Bilgi Merkezleri

Bilgi Merkezi ve Bilgi evi kavramları daha çok 2005 yılı sonrasından literatürümüze giren bir kavram. Genellikle Büyükşehir veya İlçe Belediyelerin gerçekleştirdiği bir tür eğitim faaliyeti. Belediyelerin dışında bazı yerlerde gönüllü teşekküllerin de bu tür kurumları açıp işlettiklerini görmekteyiz. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde tanımlanmış olan Etüd Eğitim Merkezlerinin işlevlerinin bir bölümünü yerine getiriyorlar. Öğrenciler bu kurumlarda okul dışı zamanlarında okul derslerini çalışıyorlar. Bunun dışında yine eskiden var olan Halk Evlerinin yaptıkları bazı kültürel aktivitelerin de bu kurumlar bünyesinde yapıldığını görmekteyiz.

Bilgi Merkezi ve Bilgi Evlerinin tek tip bir çalışma düzeni bulunmamakta Belediyeden Belediyeye veya uygulamakta olan gönüllü kuruluşa göre değişen uygulamalara rastlanılmakta. Fakat görebildiğimiz kadarıyla standart bazı bölümler hemen her kurumda bulunuyor. Mesela hepsinde devam eden öğrencilerin yararlanabilecekleri bir kütüphane ve ders çalışma salonu mevcut. Ayrıca öğrencilerin kullanabilecekleri bilgisayarların bulunduğu bir salonu da hemen her kurumda görebilmemiz mümkün. Bir zamanlar mahalle aralarında çokça gördüğümüz ve bazılarının kontrol dışı çalıştıkları internet kafelerin yerine, yine mahalle aralarında ama kontrollü çalışan bilgisayar salonlarının önemli bir fonksiyon göreceğini düşünmüş bu kurumları kurgulayanlar.

Genelde Bilgi evi adıyla çalışan bu kurumlarda bir çok kültürel ve sanatsal aktiviteler de düzenleniyor. Kurumun büyüklüğüne göre bu aktiviteler çeşitlenebiliyorlar.

Bu yazımızda İstanbul’da Bayrampaşa Semtinde Bayrampaşa Belediyesi bünyesinde uygulamaya başladığımız daha sonra da başka bölgelere taşıdığımız bu tarz bir çalışmanın detaylarını anlatmaya çalışacağız.

BAYRAMPAŞA BELEDİYESİ BİLGİ MERKEZİ VE BİLGİ EVLERİ

Bayrampaşa Belediyesi Bilgi Merkezi 2005 yılının Mayıs ayında faaliyete başladı. İstanbul’daki bu tarz ilk kurumlardan biri olan Bilgi Merkezi 350 metre kare bir alan üzerinde iki bodrum ve yer üstünde üç kattan meydana geliyor. En alt bodrumda 90 kişilik mini bir tiyatro salonu, onun üzerinde özellikle kış aylarında antrenman yapılan bir spor salonu yer alıyor. Giriş katta 15 bilgisayarlık bir bölüm, rehberlik, idare odaları ve bekleme bölümü var.

İkinci katta aynı anda 90 öğrencinin etüt yapabileceği 4 adet sınıf bulunuyor. En üst katta genelde öğretmenlerin ve öğrencilerin yararlanabileceği temel eserlerin yer aldığı 3000 kitaplık bir kütüphane ve küçük bir kantinle birlikte kafeterya alanı mevcut.

Bilgi merkezinin etrafında minyatür bir halı saha ile özel zeminli bir basketbol sahası da kuruma devam eden çocukların istifadesi için tahsis edilmiş durumda

Bilgi Merkezinin bu merkez binasının dışında üç ayrı mahallede de şubeleri bulunuyor. Bu binalara ise Bilgi Evi adı verilmiş. Bilgi merkezi ve bilgi evi farkını anlatırken hastane ile sağlık ocağı benzetmesi meramı daha iyi anlatabilmek için iyi bir örnek olarak gözüküyor.

Bayrampaşa’daki bu yapıda Merkez adı verilen binada 500, diğer üç şubede de toplam 500 olmak üzere yaklaşık 1000 çocuğa hizmet veriliyor.

Yukarıda bahsettiğimiz bir çok bilgi evine devam eden çocuk sayıları çok daha fazla iken burada çocuk sayısı özellikle daha dar tutuldu. Sebep ise çocuklarla daha yoğun bir ilgilenme imkanını bulabilmek.

BİLGİ MERKEZİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Kuruluşundan bu güne yürüttüğümüz Bilgi Merkezi ve Bilgi evleri çalışmasının genel gayeleri üzerinde özetle durmamız gerekirse şu noktaları belirtmemizin yararlı olacağını düşünüyorum:

Bilgi Merkezi ve Bilgi Evi klasik manada bir kurs veya dershane değildir

Örgün Eğitime Yardımcı (destek) bir eğitim kurumudur

Çocuklarımızı sokaktan kurtarır, okul hayatlarına yardımcı olur.

Çocuklarımızın zihnen, bedenen ve ruhen gelişmelerine katkıda bulunur.

Aileleriyle birlikte çocuklarda belli farkındalıklar oluşması için çalışır

Toplum ve insanlık için faydalı değerlerin aktarılmasını sağlar

Çocuklara daha çok öğrenmeyi öğretmeyi amaç edinmiştir

Çocuklarımızın kendilerini keşfetmesine yardımcı olur.

Onların sosyalleşmelerine katkıda bulunur. Zamanlarını planlı ve programlı kullanmalarını sağlar.

Yaratıcı ile, diğer insanlarla, çevresiyle ve kendisiyle dost ve barışık nesiller yetişmesi için çalışır

Evleri ve Okulları dışında çocukların ÜÇÜNCÜ ADRESİ olmaya çalışır

Bayrampaşa’daki Bilgi merkezi ve Bilgi evlerine 9 ila 15 yaş arası çocuklar kabul ediliyor. Yani dördüncü sınıf ile sekizinci sınıf arasındaki çocuklar. Çocuklar kuruma ilk olarak kayıt için aileleri ile birlikte geliyorlar. Bu görüşmede Rehberlik birimi ile birlikte çocuğun özellikleri ile ilgili veli ile de görüşülerek 1 Etüd ve onu dışında maksimum 3 kültürel ve/veya sportif kulüp için kayıt alınıyor ve çocuğun haftanın hangi günleri ve saatlerinde bu faaliyetlere iştirak edeceği kararlaştırılıyor. Bu çalışma için özel olarak yapılmış bir bilgisayar programı delaletiyle kayıt yapılıp her çocuğa üzerinde programı yazılı resimli bir kimlik kartı düzenleniyor. Çocukların bu kartları kurumda bulunuyor ve içeri girerken kartlarını alıp boyunlarına asarak faaliyetlerine katılıyor, çıkarken de yine kartlarını danışmaya teslim ediyorlar.

Kuruma devam eden çocuklar buradan haftada yaklaşık 15 ila 18 saat arası yararlanıyorlar.

BİLGİ MERKEZİNDE FAALİYET GÖSTEREN KULÜPLER

Bilgi Merkezi ve Bilgi evlerinde öğrencilerin aralarında seçim yaptıkları kulüpler ve fonksiyonlarını şöyle özetleyebiliriz;

Etüd Çalışmaları;

Öğrencilerimiz, okulda başarı sağlamaları için etüt yapıyorlar. Sayısal ve sözel alanlardaki öğretmenler nezaretinde devam eden çocukların derslerine yardımcı olunuyor.

Ortak sınavları olanlar bir mekana alınarak onlarla daha yoğun ilgileniliyor

Bu yıl kurumda yeni bir deneme yapıldı. Daha önceki yıllardakinin dışında özellikle ikinci 4 içindeki öğrencilere Türkçe, Matematik, Sosyal ve Fen alanlarında ayrı ayrı gruplar oluşturuldu ve düzenli aralıklarla testler yapıldı. Özellikle yardımcı kurslara gidemeyen çocuklar için destek sağlandı.

Normal işleyiş itibariyle Bilgi merkezi ve Bilgi evlerine bir kurs veya dershane olarak bakmıyoruz. Velilerimizin de böyle bakmamalarını arzu etmekteyiz. Bu kurumları çocuklarımızn fikren, bedenen ve ruhen gelişmesini sağlayacak yerler olarak görmekteyiz.

İngilizce Kulübü

Bu kulübümüzde öğrencilerimizin hem okuldaki ingilizce derslerine katkı yapmak hem de pratik ingilizcelerini geliştirmek hedeflenmektedir.

Bilgisayar kulübü

Bilgisayar kulubu adı altında özellikle eğitim ve öğretim hizmetleri sırasında öğrencilerimize bilgisayarın en yüksek katma değeri sağlaması amacına uygun faaliyetler yürütülmektedir.

Geleneksel Sanatlar Kulübü

Bu kulup çerçevesinde öğrencilere ebru sanatı tanıtılmakta ve uygulamalar yapılmakta. Kulübe devam eden çocuklarımızla bu alanda kabiliyetleri ve istekleri çerçevesinde uygulamalı çalışmalar yapılmaktadır.

Tiyatro kulübü

Bu kulübe devam eden öğrencilerimiz, seslerini daha etkin kullanmayı, vurgulamaları yerinde yapmayı öğreniyor, vücut dilini geliştiriyorlar. Ayrıca belli aralıklarla çeşitli piyesleri sahneye koyuyorlar.

Resim kulübü

Resim kulübünü seçen öğrenciler, hayatımızı güzelleştirip, zenginleştiren objeler ve renklerin estetik ve ahenkli birlikteliğini temel alan güzel sanatların uygulanması ve yaygınlaştırılması hedefine yönelik olarak eğitim alıyorlar

Müzik kulübü

Bu kulüpte çocuklar öncelikle ritm duygusunu kavrıyorlar. Genelde bu çalışma içinde bir enstrüman çalabilmeyi ve onunla bireysel veya topluca çeşitli eserleri meşketmeyi öğreniyorlar. Kulübümüzde gitar, bağlama ve ud gibi enstrümaları öğrene çocuklarımız yer alıyor. Bu kulüpte ilerleyen yıllarda musiki alanında derinleşme artıyor

Edebiyat-Basın Yayın Kulübü

Bu kulüp bünyesinde çocuklarımızın dergilerle ve kitaplarla daha fazla haşır neşir olmaları bu alanda kendi bireysel değerlerinin farkına varmaları amaçlanıyor. Geleceğin şair ve edebiyatçılarının yetişmesi için gayret sarf ediliyor.

Satranç kulübü

Bu kulüpte öğrencilerimize, zihin geliştirme ve dinlenmeyi beceriye dönüştürme imkanı sunuluyor.

Spor Kulüpleri

Basketbol, Futbol, Jimnastik ve Tekvando, bölümlerinden oluşan spor kulüplerini; zinde, sağlam ve özgüvenli bir gençliğin yetişmesinde önemli bir unsur olarak görmekteyiz.

İzcilik kulübü

Bilgi merkezi’nde kurulan İzcilik kulübü ile çocuklarımıza doğa bilincini kazandırmanın yanında, disiplini, çevreye saygıyı, paylaşmayı, ortak çalışmayı ve sorumluluk duygusunu geliştirmeyi hedefliyoruz.

Bilgi Merkezi’ndeki İzcilik çalışmaları için bu alana özgü bir dernek ve izci kulübü oluşturulmuş ve İzcilik Federasyonuna bağlı olarak çalışmalar yürütülmeye başlanmıştır.

Bilgi Merkezi ve Bilgi Evlerinde bu güne kadar ilave başka kulüpler de açıldı. Mesela bir dönem Sinema kulübü çerçevesinde çocuklara sinemanın arka planı ile ilgili uygulamalar yaptırıldı. Yine bazı dönemlerde Gezi kulübü adı altında özellikle İstanbul’un tarihi ve kültürel yerlerine düzenli geziler yapıldı ve belli aralıklarla yapılmaya devam ediyor. Bu gezi dizileri öncelikle Eyüp Sultan hazretlerinin ziyareti ile başlamakta her biri birbirinden zengin tarihi ve kültürel zenginliğe sahip İstanbul’un farklı mekanlarında devam etmekte.

Bilgi Merkezinde belli dönemlerde talep üzerine folklor kulübü de açılmış ve çeşitli yörelerin oyunları üzerinde çalışmalar yapılmıştır

Bilgi merkezi ve Bilgi evlerinde Kulüp Başlığı altında yapılan bir diğer çalışma da Mezunlar Kulübü. Yukarıda da ifade edildiği gibi ilköğretimin ikinci aşamasını bitiren ve liseye başlayan çocuklarımızın bu kurumlarla düzenli ilişkisi sona ermektedir. Fakat çocukluktan gençlik çağına geçen bu mezunlarımızın gelişimlerini bir nebze de olsa takip edebilmek için zaman içinde bir Mezunlar çalışması yapmanın gerekli olduğu ortaya çıktı. O zaman başlayan bu faaliyet yaklaşık ayda bir yapılan toplantılar, geziler, kitap okuma, sinemaya gitme, piknik yapma tarzı faaliyetlerle gerçekleşen bir Mezunlar Kulübünün oluşumunu sağladı.

Şu an için içlerinde üniversiteye gidenlerin bile bulunduğu eski mezunların ilgili olanları ile ilişkiler devam etmekte hatta bir bölümü ile kurumda staj, bazı kulüplerde asistan öğretmenlik gibi başlıklar altında beraberliğimiz sürmektedir.

DEĞERLER EĞİTİMİ PROGRAMI

Yazımızın bu bölümünde , Bayrampaşa Bilgi merkezi ve Bilgi Evlerinde uygulanmakta olan programın belki de en önemli ve ayırıcı yönü olan değer aktarımı için kullanılan 30 civarinda medeniyet perspektifimizi yansitan kavramdan bahsetmek istiyorum

Tesbit edilmiş olan bu kavramlar Milli Eğitim Müfredatında yer alan belirli günler ve haftalarla bire bir eşleştirilmekte ve ilgili kavramlar kendi haftalarında etütlerde ve tüm kulüplerde yoğun olarak işlenmektedir. Okulunda aynı haftadan haberdar olan öğrenci o hafta ile ilgili kendisine değer katacak olan kazanımları da Bilgi evinde sevdiği kültürel ve sportif faaliyeti yaparken kazanabilmekte, içinde bulunduğu zaman dilimine farklı bir pencereden bakabilmektedir.

HAFTALAR VE KAVRAMLAR

Okulların ilk haftası genellikle ilköğretim haftası olarak tanımlanır ve bu haftada öğrenciler hocalarıyla ve okula yeni gelenlerle tanışırlar.

Bilgi merkezi ve Bilgi evlerinde bu haftanın kavramı Tanış Olalım ve Selamın Önemi olarak seçilmiştir. Çocuklarımız bu haftada insanlara tebessüm etmenin ve selam vermenin Allah tarafından da çok sevilen bir eylem olduğunu, Peygamber Efendimizin ( a.s) ‘Selamı yayınız’ demiş olduğunu öğrenirler. Selamın toplumda barış ve huzur ve içinde bir arada yaşamanın ilk adımı olduğunu, bu basit kelimenin ve eylemin aslında içinde çok büyük anlamlar taşıdığını kavrarlar ve sadece öğrenmekle kalmayıp uygulamaya da geçerler

Selamla başlayan eğitim dönemlerinde daha sonraki haftalarda ele alınan kavramları şu şekilde listeleyebilirz.

Ahilik haftası: İş ve Meslek ahlakının önemi

Tüketiciyi koruma haftası : Hiç kimsenin hakkını yememe ama kendi hakkını da yedirmeme

Cumhuriyet Bayramı haftası : Millet kavramının tanımı, Cumhuri idarenin özellikleri, her konuda olduğu gibi toplumsal hayatın sürdürülmesinde de istişarenin önemi

Kızılay Haftası : Yardımlaşma, Paylaşmak ve Cömertliğin erdemi

Kurban Bayramı ve Hacc haftası : Allah’a teslimiyetin kutsallığı, Hacc ibadetinin insalık açısından kazanımları

Sağlık haftası: Ruh ve beden temizliği

Öğretmenler günü ve haftası : Öğrenmek ve öğretmek fiillerinin önemi . Bu faaliyeti gerçekleştiren öğretmenlerin tarih boyunca ne kadar önemli bir vazifeyi ikmal ettikleri

Mevlana haftası : Hoşgörü

İnsan hakları haftası: Hak ve hukukun önemi. Kul hakkının ne kadar mühim olduğu. Ahiret aleminde bizleri boynussuz koçun boynuzludan hakkını alacağı alacağı bir günün beklemekte olduğu

Tutum, yatırım ve yerli malları haftası : Bilinçli üretim ve tüketimin önemi. Etrafımızı çepeçevre saran kapitalist bir dünyada insanlığın çevresine de duyarlı olması, üretirken çevresini harap etmemesi, ihtiyacı dışında gereksiz tüketimden kaçınması fikrinin önemi. Bu arada çocuklarımıza özellikle ülke içinde üretilen mallara daha fazla yönelmeleri, üretilemeyen ürünlerin bir gün yurt içinde üretilebilmesi için küçük yaşlarından itibaren onlara adeta hedef olarak verilmesi gibi bir düşünceyi de barındırmaktadır.

Vakıf haftası: İnsanların diğer insanlara karşılıksız olarak iyilik yolunda hizmet edebilme ruhuna sahip olmaları. İyilik için karşılıksız vermek, vakıf ruhunun gelişmesi

Yeni yıl ve hicret: Zaman kavramları, Kur’an Allah’ın dikkat çektiği asr’ın önemi. Her geçen günün iyi bir şekilde değerlendirilemsi. Ayrıca yine bu tarihlere rastlayan Hicret olayının detaylı incelenmesi

Dünya çocuk kitapları haftası: Okumanın ve Tefekkür etmenin insanda açacağı ufukların değerlendirilmesi

Enerji tasarrufu haftası: Tasarrufun önemi. Her alanda israfın kötülükleri

Yeşilay haftası: Vücudun insana bir emanet olarak verilmesinin önemi. Bu emanete saygı. Sigaranın ve zararlı alışkanlıkların bu emanete bir nevi hıyanet olduğu. İçkinin bütün kötülüklerin anası oluşu

İstiklal Marşının kabulü: Bağımsızlık ve istiklalin ne kadar önemli olduğu. Bayrak kavramı

Çanakkale zaferi haftasi: Vatan sevgisi ve vatanı koruma konusunda tarihimizdeki şanlı dönemlerden birinin derinlemesine incelenmesi. Yine bu çerçevede cesaret kavramının önemi

Kardeş topluluklar haftası : Ahmet Yesevi, Yunus Emre gibi tarihi şahsiyetlerin kardeşlik ruhunun bu topraklarda gelişmesi için yaptıkları hizmetlerin incelenmesi. Kardeşlik Ruhu

Bilim ve teknoloji haftası: İlmin önemi, ilmin merkeze alındığı bir yaklaşımın hayatta daima önemsenmesi gereken bir yaklaşım olduğu. Bilim ve ilim kavramlarının incelenmesi

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Haftası: İstişare ve Millet fikrinin önemi. Bağımsızlık

Kutlu doğum haftası: Hakka ve iyiliğe davetin önemi. Peygamberlik kavramı. Peygamber Efendimizin( a.s) detaylı bir şekilde tanıtılması

Edebiyatçılar haftası: Edep ve edebiyat kavramları. Bu çerçevede okumanın, güzel yazmanın önemi

Anneler günü: Anne-baba hakkının önemi

Engelliler haftası: Sabır, nimete şükür. Herhangi bir eksikliğin imtahan oluşu ve bu özellikler sahip kişiler karşı davranışların incelikleri

Şairler haftası: Şiirin ve şiirsel düşüncenin önemi. Önemli şairlerin örnek alınacak yönleri

İstanbul’un fethi: Fetih ruhu ve kahramanlık. Fethin bir işgal değil bir ihya hareketi oluşu

Dünya çevre günü: Çevrenin, insanın emrine verilen mevcudatın kıymetinin bilinmesi, onun israf edilmemesi ve doğru kullanılması, yaratılmış olanlara saygı

Karne: Sorumluluk duygusu ve görev bilinci

Bu haftalar ve yukarıda bahsedilen kavramlarla ilgili kurum içinde özellikle Rehberlik birimi çerçevesinde ciddi bir gurup çalışması yapılmaktadır. Bu çalışma gurubu belli aralıklarla bu kavramları güncellemekte, bunların çeşitli kulüpler içinde nasıl işleneceği ile ilgili yöntemler geliştirmektedir. Bu işleme sırasında istifade edilecek çeşitli kaynaklar taranmakta ve elde edilen bilgiler her hafta öncesi öğretmenlere verilmektedir. Bu çalışma zaman içinde değerli bir birikim oluşturmuştur.

Haftalar ve kavramlar konusunda yapılan bir diğer çalışma da aylık bazda düzenlenmekte olan Çocuk seminerleridir. Bazen kurum içinden bazın de kurum dışından gelen konuşmacılar tarafından çocukların tümüne hitaben yapılan bu seminerler, uygulanmakta olan kavramlar çalışmasına farklı bakış açılarını nakletmek için önemli bir araç olarak hizmet görmektedir.

PROGRAM VE MÜFREDAT ÇALIŞMALARI

Bilgi evlerinde uygulanan bu programda ortaya çıkan Müfradetın önemli bir yanı da kademe anlayışının gelişmesi olmuştur. Kuruma daha sonraki senelerde de devam eden öğrenciler için kademe anlayışı gerekli olmuş, ilk sene gelen çocuklarla daha sonraki senelerde de devam edenler arasında kendilerine anlatılacak konularda detaylandırma ihtiyacı gerekmiştir. Program geliştirme birimi bu alanlarda da çalışmakta ve bu kavramların içeriklerini sürekli geliştirmekte ve detaylandırmaktadır

Dolayısıyla uygulanan sistemin en önemli noktalarından birinin bu program geliştirme ve Rehberlik birimi olduğu da açıkça görülmektedir.

Rehberlik biriminde yapılan diğer önemli bir çalışma da her kulüp için hedefer tesbit edilmesi olmuştur. Bu hedefler, o kulübe bir yıl içinde devam eden öğrencide gelişmesi arzu edilen yönlerin ortaya konması için tasarlanmıştır. Bu hedefler bir yandan kulüp öğretmeni için kendini kontrol edebileceği bir çerçeve oluştururken diğer yandan veliler için de çocuklarının bu hedefler çerçevesinde ne tür gelişme gösterdiğini görebilmek açısından yararlı olmaktadır. Bunu sağlamak üzere kurum tarafından bir karne düzenlemekte ve bu karne dönem sonlarında velilere verilmektedir. Tabii yıl içinde bu karne içinde yer alacak gelişme hedefleri veliler ile paylaşılmakta onların çocuklara verilmekte olan eğitimi yıl içinde de takip etmeleri istenmektedir.

Bu hedeflerden bir kaç örnek vermek gerekirse

Çocukların ‘Davranış Gelişimlerinin Değerlendirilmesi’ için tesbit edilmiş hedefler:

Öğrencinin:

1/ Kendine ve insanlara güven duyması. (Bağımsız karar verebilmesi, Öğretmenlerine ve arkadaşlarına kendi duygu, düşünce ve ihtiyaçlarını ifade edebilmesi, arkadaşlarını kendisi ve doğru seçmesi)

2/ Etkinliklere katılması.

3/ Bağımsız olarak ve grup halinde çalışabilmesi. (Ödev ve araştırma sorumluluklarını yerine getirmesi.)

4/ Planlı ve düzenli çalışabilmesi, zamanı doğru kullanabilmesi

5/ Toplum kurallarına uyması: (Bilgi Merkezi, sınıf ve kulüp kurallarına uyması, Büyüklerine saygı ve küçüklerine sevgisi, Temizlik ve görgü kurallarına uyması, Arkadaşlarıyla geçimi ve yardımlaşması, görgü kurallarına uyması)

6/ Haklarının bilincinde olması. Başkalarının haklarına saygılı olması.

7/ Serbest zamanlarını değerlendirme alışkanlığı

8/ Verilen görevi yerine getirme başarısı

Etüd’lere devam eden çocuklarda gözlemlenecek gelişmeleri takip edebilmek için tesbit edilen

hedefler:

Öğrencinin:

1/ Verimli ders çalışabilmeyı iyi öğrenmiş olması,

2/ Kendi başına karar verebilme yetisini kazanabilmesi

3/ Kaynaklardan doğru bir şekilde yararlabilme becerisini kazanabilmesi

4/ Görev ve Sorumluluk bilinci kazanması

5/ Sorgulama ve eleştirel düşünebilme yetisinin gelişmesi

6/ Kendini doğru ve cesaretle ifade edebilmesi,

Yukarıda iki örneğini verdiğimiz bu tarz hedefler tüm kulüpler için tesbit edilmekte ve öğrencilerin gelişimleri bu hedefler doğrultusunda takip edilebilmektedir

UYGULAMANIN TAKİBİ VE ÖLÇÜMLEME ÇALIŞMALARI

Rehberlik biriminin diğer önemli bir işlevi bu çalışmanın hazırlanması yanında onun uygulanmasını takip etmek ve uygulama sonrasında verimini test edebilmektir.

Bu tesbitin yapılabilmesi için bir çok test yapılmakta ve bunların sonuçları de değerlendirilmeye çalışılmaktadır:

Bu çerçevede sene başında çocuklara dönem başlarında ‘SEN OLSAN’ adlı değer eğitimi anketi yapılmaktadır. Bu anketlerde uygulanacak kavramlarla ilgili sorular sorulmakta, aynı anketler dönem sonunda aynı mantıkla ama farklı sorularla tekrar edilmektedir. Bu sayede çocuğun üzerinde verilen eğitimin etkisi ölçülmeye çalışılmaktadır.

Bunun dışında velilerden seçilmiş bir gruba da ‘DAVRANIŞ GELİŞİMİ’ aile anketi uygulanmaktadır. Dönem başı ve sonunda yapılan bu anketlerle çocuklarda uygulanan eğitimin veli gözüyle nasıl göründüğünün tesbit edilmesi amaçlanmaktadır

Rehberlik biriminin yaptığı diğer bir çalışma da öğrenciler ve ailelerle gerçekleştirilen MEMNUNİYET ANKETLERİDİR

Tüm bu anketlerin sonuçları SPSS adlı ‘sosyal bilimler için istatistiksel analiz programı’ ile değerlendirilerek sonuçlar üzerinde istatistiki veriler elde edilmeye gayret gösterilmektedir.

Rehberlik biriminin 2005 yılından bu yana düzenli yaptığı bir diğer çalışma da kuruma devam eden çocukların velileri ile yüzyüze görüşmelerdir. Yıl boyunca randevu usulu ile yapılmaya çalışılan bu görüşmelerde yaklaşık 4/5 oranında bir görüşme gerçekleştirilmektedir. Bu sayede aileler daha yakından tanınabilmekte, velilerle bir yandan eğitimle ilgili yapılanlar müzakere edilirken, diğer yandan çocuklarda veya ailelerde tesbit edilen küçük sorunlar üzerinde pedagojik bir bakış açısıyla ilgilenme imkanı bulunmaktadır. Sınırla sayıda da olsa ortaya çıkan sorunlar için ailelerin de daha profesyonel bir yardım alması için tavsiyelerde bulunulmaktadır.

Ailelere yönelik yapılan çalışmalardan bir diğeri de yaklaşık ayda bir periyotta yapılmakta olan Aile Eğitimi Seminerleridir. Kurumun en alt katındaki salonda veya salonu olmayan şubelerde en yakındaki ilköğretim okulunun salonunda yapılan seminerlerde genelde çocuklarla işlenen konu ve kavramlara uygun konu başlıkları seçilmekte, bazen de genel çocuk sağlığı, çocukların gelişim evreleri, anne baba tutumları gibi konularda da uzman kişilerle aileler buluşturulmaktadır.

BÜLTENLER VE YAYINLAR

Bir diğer hizmet de ailelere yönelik olarak hazırlanan maksimum iki sayfalık AİLE BÜLTENLERİDİR. Bu bültenlerde bu güne kadar aşağıdaki konular işlenmiş, bu sayede bir nebze de olsa ailelerin çocuk eğitimi konusunda özet bilgi almalarını sağlayabilme hedefi güdülmüştür.

1/   ERGENLİK

2/   BİLGİSAYAR BAĞIMLILIĞI

3/   ANNE BABA TUTUMLARI

4/   ÇOCUKTA ÖLÜM ALGISI

5/   DİKKAT DAĞINIKLIĞI

6/   ÇOCUKTA ZİHİNSEL GELİŞİM

7/   ALT ISLATMA

8/   ÇOCUĞUN SOSYAL GELİŞİMİNDE OKUL-ÖĞRETMEN-ARKADAŞ FAKTÖRÜ

9/   ÇOCUKTA ÖĞRENME BOZUKLUĞU

10/ TIRNAK YEME ALIŞKANLIĞI

11/ ÇOCUKTA ÖZGÜVEN

12/ ÇOCUK VE TELEVİZYON

13/ KARDEŞ KISKANÇLIĞI

14/ KARNE HEYECANI

15/ ÇOCUKTA SALDIRGANLIK

16/ ÇOCUKLARDA YALAN

17/ AİLE İÇİNDE ETKİLİ İLETİŞİM

18/ ETKİLİ DERS ÇALIŞMA TEKNİKLERİ

19/ ÇOCUK EĞİTİMİNDE DİSİPLİN   ANLAYIŞI

20/ ÇOCUKLARDA DEPRESYON

21/ SINAV KAYGISI NASIL AŞILIR

22/ ÇOCUKLARIMIZIN KORKULARINI TANIYALIM

23/ ÇOCUKLARDA TİKLER

24/ UTANGAÇ ÇOCUKLAR

25/ TÜKETEN GENÇLİK

26/ ÇOCUKLARDA YARDIMLAŞMA VE PAYLAŞIM

27/ ENGELLERİ AŞMAK

28/ EN YAKIN TEHLİKE…SİGARA

29/ AİLEDE HOŞGÖRÜ

30/ ÇOCUKLARDA UYKU BOZUKLUĞU

31/ ÇOKLU ZEKA NE DEMEKTİR

32/ ÇOCUKLARDA DERS ÇALIŞMA TAVRI

33/ ÇOCUKLARDA SOSYAL FOBİ

34/ AİLEDE SINAV STRESİ

35/ ÇOCUKLARDA ÖZGÜVEN GELİŞİMİ

36/ SINAV KAYGISI VE EBEVEYN TUTUMLARI

Bilgi Merkezi ve Bilgi Evlerinin özel çalışmalarından bir tanesi de yayınlanmakta olan Çocuk Ürünleri dergisidir. HAYAL TRENİ adlı bu dergi iki ayda bir hazırlanmakta ve dergi içinde yer alan bütün yazılar bizzat çocuklar tarafından yazılmaktadır. Edebiyet Basım Yayın Kulübü rehber öğretmeni Şair – Yazar Ahmet Mercan’ın yönlendirmesi ile çocuklar şiir, hikaye, deneme, röportaj, çizgi tarzındaki ürünlerini hazırlamaktalar. Hayal treni bugüne kadar 45 sayı yayınlandı. Bu sayıların bazıları özel sayı olarak düzenlendi. Mesela Van depremi sonrası bir sayı sadece öğrencilerin Van’daki yaşıtları için kaleme aldıkları yazılardan oluştu. Bu sayı rutinin dışında bir sayıda basılarak çocuklardan oluşan bir heyet eşliğinde Van’da seçilmiş üç köyde öğrencilere dağıtıldı. Bu sayı sonrasındaki bir sayı da Van’daki çocukların hissiyatlarını anlatan mektupların derlenmesi ile hazırlandı.

Bilgi Merkezi ve Bilgi evlerinde bir diğer farklı çalışma da SEYİRCİ KALAMAYIZ başlığı altında organize edilen, Türkiye ve Dünyadaki tabii afetler ve felaketler karşısında öğrencilerin duyarlılıklarını arttırmayı hedefleyen bir faaliyet. Somali’deki açlık, Pakistan’daki felaket, Suriye’deki savaş sonrası Türkiye’deki çocukların eğitim sorunu, Van depremi gibi olaylar sonrasında öğrenciler İlçe bazında çeşitli mahallelerde dolaşarak insanların duyarlılıklarını harekete geçirdiler. Yardım kampanyalarını tanıttılar.

HAYAL TRENİ dergisi de tüm bu olayları sayfalarında işledi ve ihtiyaç olduğu müddetçe işlemeyi hedeflemekte..

MESLEK İÇİ EĞİTİM ÇALIŞMALARI

Bilgi Merkezi ve Bilgi Evlerinin kurulduğu günden bu yana uygulamakta olduğu bir diğer çalışma da öğretmenlere yönelik yapılmakta olan Genel Bilgilendirme ve Meslek içi eğitim çalışmasıdır.

Yaklaşık 45 kişinin çalıştığı Bilgi Merkezi ve Bilgi Evlerinin eğitim kadrosunun ortak bir düşünce ve yaklaşıma sahip olabilmesi için üç tip eğitim faaliyeti yapılmaktadır

Genel Seminerler dediğimiz ilk türde yaklaşık ayda bir, seçilen konuda uzman bir kişi tarafından daha çok mesleki bazda teknik bilgilerin verildiği seminerler düzenlenmekte

İkinci türe Yuvarlak Masa Toplantıları ismi verilmekte. Bu toplantı türünde daha çok fikri bazda, öğretmenlerin de fikirleri alınarak düzenlenen bir okuma listesi çerçevesinde yine ayda birlik bir periyotta toplantılar yapılıyor. Öğretmenler bu kitapları okuyorlar ve ayın sonunda okunan bu kitaplar üzerinde moderatör eşliğinde fikir alış verişi yapılıyor, bazen de kitabın yazarı davet edilerek bu müzakereler onunla birlikte gerçekleştiriliyor..

Üçüncü toplantı türü ise her hafta sonu yapılmakta olan Haftalık Kavram Toplantıları. Bu toplantılarda bir hafta sonra işlenecek olan konular ile ilgili genel bilgiler verilmekte, ayrıca öğretmenlere Rehberlik birimi tarafından hazırlanan eğitimde kullanabilecekleri materyeller teslim edilerek bunların üzerinde görüşmeler yapılmaktadır.

Bilgi Merkezinde yapılan faaliyetler sürekli güncellenen bir Web Sitesi ile izleyicilere ve velilere duyurulmaktadır. Yine her birim için açılan facebook ve twitter hesapları üzerinden öğrenciler ve öğretmenler, gerek aktiviteleri, gerekse de düşünceleri ve yorumlarını yoğun olarak paylaşmaktalar.

YAZ PROGRAMLARI VE DİĞER AKTİVİTELER

Bilgi Merkezi ve Bilgi Evlerinde bütün bunlara ilave olarak yaz aylarında daha eğlenceli bir program takipe edilmekte. Kısmen ders tekrarlarını önemseyen Genel Kültür derslerinin yanısıra kültür, sanat ve spor aktiviteleri yaz aylarında daha çok ön plana çıkmakta.

Çalışmalarımızda değer aktarımı konusunu her daim önemsediğimizden dolayı Yaz Programları için de genelde 10 adet kavram belirlemiş bulunuyoruz. Bilge Merkezi ve Bilgi evlerimizde DÜŞÜNMEK, İNANMAK, SORUMLULUK, AHLAK, ADALET, DOĞRULUK, ŞÜKÜR, SABIR, YARDIMSEVERLİK SEVGİ-SAYGI adlı kavramları eğitimin merkezine yerleştirdik ve faaliyetleri bu kavramlar etrafında yönlendirmekteyiz.

Ayrıca 60 metrekarelik özel havuz kurularak programa kaydolan gençleri yüzme hocaları eşliğinde yüzme dersi verilmekte.

Kış aylarında belirtilen programlar dışında, şiir, edebiyat yarışmaları, çeşitli konularda bilgi yarışmaları, senede bir kere ilçe çapında bir sportif faaliyetin organizasyonu gibi aktiviteler de gerçekleştirilmektedir.

Bilgi merkezi ve Bilgi evlerinde yıl sonlarınıa büyük müsamereler yapılmakta buralarda çocuklar hünerlerini sergilemektedir. Ayrıca yıl içinde belli kulüpler ürünlerini kurum içi veya kurum dışında veliler ve halk ile paylaşmaktadır.

ÇALIŞMANIN YAYGINLAŞTIRIMASI

Bayrampaşa’da yapılmakta olan bu faaliyeti 2007 yılında EBSAD ( Eğitim Bilimleri ve Sosyal Araştırmalar Derneği) ile birlikte farklı bölgelere de taşıma imkanı elde edildi. İlk olarak Adıyaman ilinde iki noktada bu çalışma uygulanmaya başlandı.Adıyaman Belediyesi’nin de katkılarıyla, şehir içinde en uygun alnlar tesbit edildi ve mekanlar oluşturldu. Daha sonra eğitim ekibinin tesbitine başlandı. İlk etapta seçilen idareci ve öğretmenler İstanbul’da kısa süreli bir eğitime tabi tutuldu. Sonrasında belirli zamanda İstanbul’dan bu ile yapılan ziyaretlerle eğitimin uygulamasına nezaret edildi.

EBSAD bünyesinde bu çalışmayla ilgilenen kişilerin de yoğun gayreti ile bir eğitim faaliyeti adeta franchising yöntemi ile başka bir ilde sorunsuz uygulandı. Adıyaman’daki çalışmada Belediye belli alt yapı giderlerini sağlarken, mekan, iç donanım, personel ve genel giderler dernek tarafından karşılandı. Bu yapı eğitimde özel bir çalışma modeli olarak faaliyetini sürdürüyor ve başka alanlara da yayılıyor.

İkinci etapta Aydın ilinde yine EBSAD ile birlikte İlim Yayma Cemiyetine tahsis edilen bir Vakıf külliyesinde aynı çalışma başlatıldı. Adıyaman’daki yöntem aynen uygulandı ve şu an Adıyaman’da 800, Aydın’da da 450 civarında öğrenci bu çalışmadan tıpki Bayrampaşa’daki gibi istifade ediyor.

İstanbul ili içinde Esenler semtinde de 2009 yılında yine EBSAD aracılığı ile iki noktada ve yaklaşık 900 öğrenciye aynı eğitim çalışması uygulanmakta. Esenlerde’de mekan Belediye tarafından sağlandı. Burada da iç donanım yine dernek tarafından temin edildi.

EBSAD kurumlarında Hayal Treni ile aynı tarzda çıkarılan öğrenci bültenine YILDIZLI NEHİR adı verildi

Öğretmen Seminerleri ve Aile seminerleri için her üç ile yönelik oluşturulan konuşmacı havuzundan ortak konularda seminerler koordine edilmekte, belli aralıklarda yöneticilerin ve idari personelin karşılıklı ziyaretlerinde eğitimdeki iyi uygulamalar paylaşılmaktadır.

Son iki yılda seçilen bir eğitim koordinatörü tarafından üç ildeki eğitimin birbiriyle uyumunun sağlanması için düzenli ziyaretler yapılmakta. Bu arkadaşımızı ayı üçe bölerek her bir bölümünü bir şehirde geçirmektedir.

SONUÇ OLARAK

Örgün eğitime destek mahiyetinde tasarlanan Bilgi Evi ve Bilgi Merkezi faaliyeti ilköğretim çağındaki çocuklarımız için çok önemli kazanımlar sağlayan yararlı bir faaliyet olarak ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın daha verimli olabilmesi için bizim uygulamalarımızdaki en önemli ana noktaları şu şekilde ifade edebiliriz.

Öncelikle bu çalışma belli bir müfredat dahilinde ve bütüncül bir bakış açısıyla yürütülmelidir.

Buraya devam eden çocukların velilerin velileri kuruma bir bedel ödemedikleri için faaliyetin devamı ve verimliliğnin sağlamak için disiplinli bir yoklama sistemi uygulanmalı, ay içinde belli bir devamlılık göstermeyen çocukların velileri önce uyarılmalı devamı durumunda kurumdan hizmet alımına son verilmelidir

Veliler çocukları için yapılmakta olan bu faaliyetle ilgili maksimum düzeyde bilgilendirilemeli ve onları da eğitim içine çekebilecek düzenli faaliyet ve iletişim imkanları canlı tutulmalıdır.

Çocukların devam ettikleri okulların idarecileri ve öğretmenleri ile yoğun bir iletişim içinde olunmalı ve çocuklar okulda yaptıkları faaliyetler ile kurumda gördükleri eğitim arasında kopukluklara meydan verilmemelidir.

Çocukların yapmakta oldukları kültürel ve sportif çalışmaların, aldıkları seminerlerin imkan nisbetindeki bazı bölümlerini çevre okulların imkanları da kullanılarak organize edilmesi sağlanmalıdır. Bu sayede kurumlar arasında gecişkenlik belli bir vasatı sağlayacak Milli Eğitimde hedef olarak düşünülen okullar hayat olsun projesine de bu sayede katkı sağlanacaktır

Çocuklarımızın, daha çok okuyan, düşünmeyi ve öğrenmeyi öğrenen, çevrelerine duyarlı, kendi ayakları üzerinde durabilen, iyi okuyan, okuduğunu anlayabilen, fikirlerini düzgün ifade eden, kendi iyi yönlerinin farkına varıp onları geliştirme yoluna giren fertler olarak yetişmesi Bilgi Merkezi ve Bilgi evlerimizin en önemli öncelikleri arasındadır.

Tabii çocuklarımızın kimlikli, kişilikli, sahip oldukları tarihi mirasın ve ait oldukları medeniyetin değerlerinin farkına varan bireyler olarak yetişmesinin, bu çalışmanın ana hedefleri arasında ilk sıralarda yer aldığını belirtmenin de önemli olduğunu düşünmekteyiz.

Bu çalışmanın ana fikri olarak, gelişmiş ve dengeli bir toplum oluşturabilmek için çocuklarımızın zihnen, bedene ve ruhen gelişmelerinin önemli olduğu düşüncesi idareci, aile ve öğretmenler için temel bir hedef olarak daima canlı tutulmalıdır.

Son cümle olarak, Bilgi Merkezi ve Bilgi evleri çalışmasının daha verimli olabilmesi için bu çalışmanın devamında lise çağlarında da çocukların benzer bir mantıkla ve çalışma düzeninde kurgulanmış GENÇLİK MERKEZLERİNE devam edebilmesinin çok yararlı olacağını düşünmekteyiz. Bu tarz bir zincir faaliyetinin yeni yetişen nesillerin daha donanımlı bir hale gelebilmesi yolunda önemli bir işlevi olacağına inanıyoruz.

Dünya Bülteni, 29.01.2015

YÖK KANUN TASLAĞI ÜZERİNE

Türkiye’de yeni Anayasa hazırlanması çerçevesinde bir çok alanda kapsamlı çalışmalar yapılıyor. Yüksek öğrenim alanında da son birkaç yıldır çeşitli zeminlerde toplantılar, paneller, çalıştaylar düzenlenmekte. Buralarda ana amaç nasıl daha iyi bir Yüksek Öğrenim Sistemi oluşturulabilir sorusuna doğru cevaplar bulabilmek. Okumaya devam et YÖK KANUN TASLAĞI ÜZERİNE

İTİCÜ’DE MEZUNİYET GÜNÜ

 

İstanbul Ticaret Üniversitesi 2011-2012 mezuniyet töreni 28 Haziran’da Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Törende yaptığım konuşmanın metni aşağıdadır.

Değerli misafirler,

 

Eğitim, en önemli konusu olan insani ve dolayisiyla da toplumu inşa eden faaliyetler bütünüdür. Ülkemizde 20 milyon civarinda çocuğumuz ve gencimiz örgün eğitim sistemi içinde bulunuyor . Bu dinamik kitlenin, tarihiyle ve kültürüyle barişik, kimlik ve kişilik sahibi, yaradılış gayesine uygun bir çerçevede yetişmesi yarınlarımız için büyük önem taşıyor. Bölgesinde ve dünyada etkin bir ülke olan Türkiye’nin, dünyanin sayili ülkeleri arasına girmesi için gençliğini ve tüm insan unsurunu en iyi şekilde eğitmesi hayati önem taşimaktadir.

Son yıllarda bu konuda yapilan çalışmalar bizleri oldukça ümitlendiriyor. Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine ve eğitim yatırımlarına daha tatminkâr kaynak ayrılmakta ve bu konuda ciddi bir gayret gösterilmektedir. Bu gayretleri takdirle karşılamaktayız.

Bizler İTİCÜ yönetimi olarak, eğitime önem verilen böylesi bir ortamda üzerimize düşeni yapmaya çalışıyoruz. Sayilari 160’ı geçen üniversiteler içinde üniversitemiz fiziki kapasitesinin yani sıra hoca ve program kalitesi olarak da sürekli bir gelişme içindedir.

(Sütlüce’deki yeni kampüs, ilavelerle büyüyen Küçükyalı Mühendislik Kampüsü, Teknopark içindeki aktivitemiz, Kuyumcukent laboratuarimiz)

Bu gelişmeyi sağlayan başta kurucu kurumumuz İTO ve İTO Vakfina, üniversitemiz değerli mütevelli heyetine ve rektörümüze, tüm akademik ve idari personelimize teşekkür ediyorum.

Bugün 1000 civarında gencimiz hayatlarının önemli bir virajını geçiyorlar. Bir menzilden başka bir menzile doğru yol alıyorlar.

İnşallah hayatlarinin bu döneminde öğrenme sevgilerini hiç kaybetmeden ve kendilerini sürekli geliştirerek yeni hedeflere doğru yol alirlar. Sonuç olarak hayatlarini hem kendileri, hem de çevreleri için anlamli hale getirirler.

Tüm bu gayretler ana konumuz olan gençlerimizin bulunduğu halden daha iyi bir hale ulaştirilmasi içindir. Bu süreçte anne ve babalara da büyük görev düşüyor.

Değerli anne ve babalar,

Bugüne kadar çocuklarınız için yaptığınız fedakarlıkları, eminiz ki bundan sonra da devam ettireceksiniz. Çünkü, bu çocuklar sizlerin eseri. Cenab-i Hak, yavrularınızın nice güzel günlerini ve mürüvvetlerini sizlere göstersin.

İnsan o kadar önemli bir varlıktır ki, evrenin ve alemin adeta özüdür, yaşadığı hayatı ise iyi değerlendirilmesi gereken bir emanettir.

Bu noktada tarihimizdeki iki önemli mütefekkirden birkaç beyit okumak istiyorum.

İlk iki beyit 1867 ile 1950 arasinda yaşamiş bir arif ve mutasavvif olan  Kenan Rifai’nin Nutku Şerif’inden

Bilgin sana kiymet, talebin neyse, o sun sen,

İnsanlığı, sade yiyip içmede mi sandın?

Halin ne ise, müşteri sen oldun o hale,

Noksanı meğer adl-i ilahide mi sandın?

Diğer seçtiğimiz beyit ise Şeyh Galip ‘in Terci-i Bend adli eserinden (1780’ler)

Hoşça bak zatına kim, zübde-i âlemsin sen,

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.

Kendine iyi bak, özünü düşün. Sen evrenin özüsün,(tüm evrenin adeta küçük bir kopyasısın)

Bütün evrenin göz bebeği olan ademsin yani insansın sen.

Bu insanin tüm alemin sadece şeklen değil tam anlamıyla özü ve göz bebeği olabilmesi için onun insan-i kamil seviyesine varması gerekir.

Değerli  misafirlerimiz,

Bu mutlu günümüze katiliminiz için sizlere ayri ayri teşekkür ediyorum.

Sayin Bakan ve Vali beye hassaten şükranlarımı sunuyorum.

Emeği geçen sayin mütevelli üyelerimize, sayin rektörümüze, tüm akademik ve idari kadromuza bir kez daha teşekkür ediyorum.

Velilerimize de özel tebrik ve teşekkürler ediyorum

Sevgili öğrenciler,

Tebriğin büyüğü ise sizlerin…  bahtınız açik olsun. Yeni hayatinizda başarilar diliyorum.

Hepinize en derin sevgi, saygı ve muhabbetlerimi sunuyorum.

Erhan Erken

28/06/2012 Haliç Kongre Merkezi