İNSANIMIZIN KİMLİĞİ

Bu yazı Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümünden az sonra ve Aydın Menderes’in siyasette yeni bir figür olarak ortaya çıkmaya başladığı dönemlerde kaleme alınmış bir yazıdır

 

Türkiye’de yaşanan insanların yüzde olarak çok önemli bir kısmı Müslüman’dır. Bu topraklarda yaşayan insanların anne ve babaları köken itibariyle Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut vs. olabilir, Fakat ait oldukları daire İslâm dairesidir. İnsanlarımız beraberce yaşanmış bir tarihe sahiptir. Atalarımız, aynı düşmanlara karşı, bulundukları toprakları birlikte savunmuşlardır. İnsanlarımız topyekün aynı Allah’a, aynı Peygamber’e inanarak, aynı kıbleye yönelir.

Tarihin belli bir döneminden itibaren Türkiye’de yaşayan insanlarımızın da dâhil olduğu büyük İslâm topluluğu, teknoloji ve maddi zenginlik itibariyle Batılıların gerisinde kalınca, içlerinden bir bölümü kabahati kendilerine şahsiyet ve kimlik veren İslâm’da aramışlar ve Batılı düşünceye hayranlık besler hale gelmişlerdir. Sonuçta hepimizin bildiği değişim gündeme gelmiş ve birçok İslâm ülkesinde olduğu gibi Türkiye sınırları dâhilinde de, ülke yöneticileri halkın geçmişi ile bağlantısını kesmeye yönelik birçok kararı alıp uygulamıştır.

Tüm bu uygulamalar halkın özünde var olan dini inancı tamamen söküp atamamış ve zamanla insanımız aslî değerleri ile bağlantı kurmaya başlamıştır.

İslâm’a karşı olan kesimler, insanımızı dininden koparamayacaklarının bilincine varınca dinin kendileri açısından tarifini yeniden yapmaya çalışmışlardır. Bu kişiler bununla da yetinmeyerek, insanlarımızı, yeniden tarifini yapmaya çalıştıkları dini kabul etmeye zorlamışlardır ve bu zorlama halen de devam etmektedir.

Tarif yapılmaya çalışılan dinin dünyevî hayata teklif edeceği fazla bir yaptırımı görünmemektedir. Dayattıklarının her tür ideoloji ile (liberalizm, kapitalizm, sosyalizm, sosyal demokrasi vs) ortak birçok yönü vardır ve beraber bulunmalarında hiçbir mahzur yoktur. Çünkü onların sunuyor oldukları din anlayışı, tamamen insanların vicdanına hitap eder, soyuttur, muğlâktır, herkes nasıl anlarsa öyledir.

Bununla birlikte memleketimizde yaşayan Müslümanlar, iman ettikleri dinin müdafaasını yapmaya kalktıkları zaman suçlu damgası yemekte, dini, dünyevi çıkarlarına alet ediyor diye kötü, zararlı, marjinal veya fundamantalist olarak bir kenara itilmeye çalışılmaktadır.

Bu insanların siyâsi arenada sadece seçmeye ve seçimler sırasında seçime katılma oranını yükseltmeye hakları vardır. Seçilmeye, kendi kimliklerini ortaya koymaya hakları yoktur. Böyle bir cür’eti göstermeye görsünler, ülkenin tüm “zinde güçleri” onları doğduklarına pişman ederler. İktisadi sahada, sanayici olmaya, meslekî birlikler oluşturmaya, ülkenin anayasasının müsaade ettiği kadar bile hakları yoktur. Hasbelkader mühim bir yatırım yapacak olduklarında hemen bir kısım kamuoyu harekete geçer, sermayelerinin Rabıta, Suud, İran bağlantıları(!) araştırmaya başlanır. Peki, tüm bu yorumların dışında meydana gelen diğer gelişmeleri de nasıl açıklayacağız?

Türkiye son on beş yılda liberalizmin ve kapitalizmin ciddi olarak müesseseleşmesi noktasında büyük mesafe alınan bir devre geçirdi. Bu devrede iktidar dümeninde olan insanları bir göz önüne getirelim ;

Bu insanların büyük çoğunluğu musallî, yani namaz kılan insanlardı. Gençliklerinde veya orta yaş dönemlerinde, bu yazıyı okuyan birçok kişinin bizatihi kendileriyle veya onların ağabeyleriyle, babalarıyla belki birlikte çalışmışlardı. Birçoğu ehl-i tarik idi. Dedeleri, babaları sakallı, nineleri, anaları çarşaflıydı, hatta birçoğunun hanımlarının başları örtülü idi. Ama ne oldu? Türkiye’ye çağ atlatmak olarak sunulan Batıya entegrasyonun en şiddetli devresi, bu insanların yönetimindeki bir Türkiye’de gerçekleşti.

Bu insanları “muhafazakar aydın” tanımıyla ifade edebiliriz. Vicdani olarak Müslüman’dılar fakat zihinleri Batılı tarzda çalışmaktaydı. Batılı tarzda çalışmadan kasıt, zihinlerindeki temel doğru-yanlış tarzdaki kavramlar Batılı bir dünya görüşü çerçevesinde belirlenmişti. Bu insanlar adeta çift kişilikli, çift kimlikli insanlardı. Kimliklerinin bir yüzünde, yani vicdanî yüzde, yani dünyevî pratiğe yansımayan yüzde İslâmiyet, ama hayatla karşı karşıya geldiklerinde kullandıkları yüzde ise Batılı ideolojilere teslimiyet vardı. Yine bu yüz, Türkiye’de insanlarımızı dinlerinden, tarihlerinden tamamen koparamayacaklarını kavrayan kesimlerin oluşturmaya çalıştıkları yeri dînî anlayışa ve insan tipine uygun bir profil çizmekteydi.

İslâm’a taban tabana zıt ideolojilerin müessese olarak kökleşmesinde bu insanlar büyük vazife ifa ettiler. Müslüman kitleler de onların İslâm’a dönük yüzlerine aldanarak, sadece orayı görme, diğer yüzü ise görmeme noktasında kendilerini şartlandırdılar. Bunun sonunda da muhafazakâr aydınlarımızın başı çektiği siyasi iktidarlar, Müslüman kitlenin dayandığı temelleri sarsmaya ve yıpratamaya çalışan dünya görüşlerinin kökleşmesine sebep oldu.

Memleketimizde liberalizmin ve kapitalizmin yerleşmesi süreci başka bir gelişmeyi de gündeme getirdi. Devletin yapısı, yöneten yönetilen ilişkileri, şimdiye kadar tabu olarak kabul edilen bir çok mesele, globalleşen dünyaya entegrasyon sürecinde ulusal kimlik kavramı ve sair düşünceler, ‘değişim’ ana başlığı altına tartışılmaya başlandı. Bu tartışma, insanları, devletin yeniden yapılanmasından insanımızın kimliğinin yeniden tarif edilmesine kadar varan noktalara getirdi. ‘Kimlik’ konusunun derinlemesine tartışıldığı, tabuların göz ardı edildiği bir ortamda da İslâmiyet’le olan mesafemiz, dînin hakiki mahiyetinin anlaşılmaya çalışılması, tarihimizle ve kültürümüzle kurulacak bağların ne ölçüde olacağı mevzubahis edilir oldu.

İnsanımızı İslâm dininden sıyırmak isteyen kesimlerin, bambaşka bir din anlayışı ortaya çıkartarak, onu ‘İslâm’ adıyla insanlarımıza kabul ettirmeye çalışmaları süreci, öyle enteresan zıtlıklara yol açtı ki, bu yolu tercih edenleri bile hayrete düşürdü. Dîne köstek olmak için alınan her tedbir, yaptığı tahribat yanında, ülkede dînin hakikatini kavramada müspet yönde bir fonksiyon görür hale geldi. Dîne karşı tavır alan kesimler bile, kendilerini ister istemiz dîni bir motifle tanımlamak, dinle bir bağlantıları olduğunu belirtmek zorunluluğu içerisinde hissettiler.

Türkiye’de dînin hakikatini kavramak, gereklerini hayatında uygulamak isteyenler, bunu engellemek, mecrasından saptırmak isteyen kesimler ve bunların arasında kalan hangi noktada bulunursa bulunsun hemen herkes, bu gelişim içinde bir rol oynadı ve oynamaya devam ediyor.

Değişim ana başlığı ile girilmiş olan bu yolda, niyetleri İslâmi gelişmeyi kontrol altına almak veya mecraından saptırmak olan zihniyetler bile sonuçta dîni gelişmenin önündeki engellerin kaldırılması, ülkede din merkezli bir hayatın yaşanılır olması sonucunun ortaya çıkmasına hizmet ediyorlar ve böyle giderse de hizmete devam edecekler. Çünkü bir kere İslâm, tarih, kültürel devamlılık, köklerimizle bağlantı gibi mefhumlar, kamuoyunun gündemine girmiştir ve gittikçe daha ciddi bir tarzda varlığını hissettirmektedir.

Gözden uzak tutulmaması gereken önemli nokta şudur: Dînin hakikatlerini yaşama gayreti içinde olan insanlar, bir yandan bu gidişi hızlandırıcı bir tavır içinde olurken, diğer bir yandan da teorik ve pratik sapmalara karşı her zamankinden daha fazla hassasiyet göstermek zorunluluğundadır. Bu zorunluluk, evvel emirde dîni iyi bilmeyi, onun temel dayanaklarına vukûfiyeti gerektirir.

Etrafımızı çepeçevre saran Batılı hayat tarzının temel değerlerini de komplekssiz bir bakış açısıyla yorumlamak en az dîni kaynaklara vukûfiyet kadar önem taşımaktadır. Ayrıca, dinin özünden uzakta, neredeyse bir asra yakın süre geçirmiş olan toplumun fertlerinin hakikatleri bir çırpıda kabul edemeyeceklerini de gözden uzak tutmayarak, şu an için muhalif ve köstekleyici gibi görünen kesimlerin bile engin bir hoşgörü içinde değerlendirilmesi icap etmektedir.

Dinin özüne uygun bir hayatın yaşanılmasından korkan, bunu engellemek ve saptırmak için uğraşan insanların da, asıl kimliklerine dönmekten başka kurtuluşları olmadığı gerçeğini kabul etmeleri, hem kendi menfaatleri hem de ülke menfaatleri için en uygun tercih olacaktır.

Şimdiye kadar edindikleri menfî yöndeki tüm bilgileri bir kenara bırakarak, dîni değerlerini, tarihini ve geçmiş asırda dedelerinin içinde yaşadığı güçlü toplumu farklı bir gözle yeniden ele alan her ferdin, şu anda başka başka sınırlar içinde yaşıyor olsalar da, İslâm medeniyet havzasındaki  yerini bulması kuvvetle muhtemeldir.

Özetle ifade etmek gerekirse, insanımızın sahip olması gereken kimliği, İslâm dairesi içinde en doğru tarzda tarif edip ona ulaşmasını sağlamak, toplum olarak istikbalimizin teminatı olacaktır.

ERHAN ERKEN

BİLİM SANAT VAKFI BÜLTENİ 1994-95

 

BİZ SENİ ÇOK SEVİYORUZ

Şirin yüzlü bir çocuk ekrana geliyor ve adeta insanın içine işleyen bir sesle şöyle diyor:

-Arabanızı seviyorsunuz, sigorta ettiriyorsunuz. Evinizi seviyorsunuz, sigorta ettiriyorsunuz. Peki, beni sevmiyor musunuz?

Bu sözlerden sonra araya tok ve güven verici bir ses giriyor:

-Canınızdan çok sevdiğiniz yavrunuzu her türlü kazalara karşı sigorta ettirin.

Sonrasında ekranda yine masum yüzlü yavrumuzu görüyoruz, gülen bir çehre ile son darbesini vuruyor:

-Ben sizi çok seviyorum…

Televizyonda son günlerde izlediğimiz reklâmlardan bir tanesini özetle nakletmeye çalıştım sizlere. İnsan yukarıdaki metni soğukkanlı bir tarzda okuduğu zaman aklına belki ilk olarak şu gelecektir: Benim çocuğumun başına bir iş geldikten sonra bana sigorta milyarlar verse ne olur? Fakat televizyon gibi insanın neredeyse tüm duyu organlarına hitap eden bir iletişim aracı karşısında bu kadar soğukkanlı durabilmek her zaman mümkün değil zannediyorum.

Reklâmı hazırlayanlar hakikaten zeki insanlar. Anne ve babaların çocuklarına karşı zaaf noktalarını çok iyi yakalamışlar.

Pazarlama iletişimcileri bu vakıada cağdaş dünyada sahip olmak ve sahip olduktan sonra elden kaçırmamak için büyük gayret sarf edilen iki önemli objeyi; araba ve evi seçmişler ve yine insanlar için çok değerli olan yavrularıyla mukayese ettirmişler. Bu mukayese, his ile mantığı aynı anda harekete geçiriyor ve otomatikman karar veriyorsunuz,  tabii ya ne kadar doğru…

Bu reklâmı seyrederken benim zihnim de reklâmı hazırlayanların istediği gibi çalışmaya başlamıştı ki, ilk defa lise yıllarımda okuduğum ve bana derinden tesir etmiş olan bir hadis-i şerif mealini hatırladım.

“Çocuğun anne babası üzerinde üç önemli hakkı vardır diyor, Hz. Peygamber sav:

1-Güzel isim koymaları

2-Dinini öğretmeleri

3-Vakti gelince evlendirmeleri

Yukarıdaki üç noktaya dikkatlice baktığımızda yüce önderimizin, insan hayatının her zerresini kuşatacak değerde işleri anne babalara vazife kılmış olduğunu görüyoruz. Çocuğuna dinini öğreten bir ebeveyn onun dünya ve ahiret hayatı için çok önemli bir tedbiri almış, adeta yavrusunu sigorta ettirmiş oluyor.

Bu hadis-i şerifin arkasından hatırladığım bir başka hadis de bir öncekinin manasını konumuzla ilgili olarak yerli yerine oturtuyor. Öldükten sonra amel defteri kapanmayacak, yani yaşamadığı halde amel defteri kapanmayacak, yani yaşamadığı halde amel defterine sanki hayatta imiş de hayırlı işler yapıyormuş gibi sürekli sevap yazılacak insanlardan bahsedilirken, arkasında hayırlı bir evlat bırakan anne ve babaların da zikri geçiyor. İyi evlat yetiştirmek ana-baba için de sigorta niteliği taşıyor.

Dini terbiye verilmiş ve Allah’ın koyduğu ölçülere göre iyi yetiştirilmiş çocuklar adeta sigorta ettirilmiş oluyorlar, diğer yandan onların iyi yetiştirilmeleri anne ve babaları için de ahirette sigorta niteliği taşıyor.

Adeta bir taşla iki kuş vuruluyor.

Allah’ın hudutlarını düşünerek yaşamaya çalışan insanlar için bundan daha güvenilir bir “yarın” garantisi olabilir mi acaba…

O halde şirin yüzlü yavrumuzu cevapsız bırakmayalım.

-Canım yavrum, biz de seni çok seviyoruz. Hem bu dünyada hem de ahirette huzur içinde yaşayabilmen için dinini iyi öğrenmen ve iyi bir Müslüman olman gerekiyor. Bunun için var gücümüzle çalışacağız…

ERHAN ERKEN

İKBAL BÜLTENİ 1990

 

 

 

SOKAKTAKİ ADAMIN SESİ

Üniversitedeki öğrencilik yıllarından beri beraber olduğumuz arkadaş grubumuzda Mehmet isimli bir kardeşimiz var. Mehmet aslen Kayserili ve Kayserililerin büyük çoğunluğunun yaptığı gibi serbest ticaretle uğraşıyor. Pratik bir zekâya sahip, nüktedan bir insan… Şimdi, diyeceksiniz ki memlekette bu özelliklere sahip binlerce insan varken bize ne Kayserili Mehmet’ten? Haklı olabilirsiniz ama biraz daha bekleyin!

Bizim Kayserili Mehmet’in en hoş yanı, “Arkadaşlar, ben sokaktaki adamım, sokaktaki adamın sesine kulak verin” diyerek başladığı açıklamalıdır. Ne zaman ki siyasi, sosyal, ekonomik veya kültürel bir konuda sohbet açılır, herkes konunun kendi ihtisas alanı çerçevesinde detaylı analizini yapmaya çalışırken, konunun kıvamını bulduğu noktada, şayet Mehmet oradaysa muhakkak söze girer ve sözlerini umumiyetle şöyle tamamlar: “Tamam sizler koca koca laflar ederek kendi kendinize konuşuyorsunuz, fakat ben sokaktaki adam olarak sizi yeterince anlayamıyorum veya siz bana kendinizi yeterince anlatamıyorsunuz.

Şimdi bu konu, benim ve mensubu bulunduğum büyük Müslüman cemaatin faydasına mı, zararına mı? Faydasına ise bu faydayı nasıl arttıracağız? Yok, zararına ise bu zararı nasıl önleyeceğiz? Bu konuda ortaya koyduğumuz fikirlerin sonuçları bizi Allah’a yaklaştıracak mı, yoksa uzaklaştıracak mı? Hesabımızı düzgün olarak vermek konusunda öbür tarafta bize destek mi olacak?”

Biz, bu söylemin ardından ilk etapta belki güleriz. Çünkü bu tip çıkış tansiyonu düşürür. Fakat ardından gelen bir iki dakika içinde Mehmet’in yaklaşımı puan toplamaya başlar. Aslında bizim “Kayserili”, konuşulanları çok iyi anlar, fakat ihtimal ki konunun konuşulmasını, tartışılmasını icap ettirecekse en önemli noktasına dikkat çekmek için bunu yapar. Çoğu zaman da bu tavrıyla hedefine ulaşır ve toplulukta bulunan insanlar Mehmet’in şahsında sokaktaki adama konuyu izah etmeye çalışırlar.

İnsanların hakkında müspet veya menfi tarzda derinlemesine fikir beyan ettikleri birçok konuda “sokaktaki adam” şablonunu kullanmak bazen meselenin daha açık bir tarzda anlaşılmasına katkıda bulunuyor. Örnek vermek gerekirse; 1960 yılından beridir belli aralıklarla ama daima tartışma mevzuu edilen, AET (veya bugünkü deyimiyle Avrupa Topluluğu) ve şimdilerde safhalardan neredeyse en önemlisi olan Gümrük Birliği konusunu ele alalım.

Türkiye, Avrupa Topluluğu’na girmeli mi, yoksa dışında kalıp kendi medeniyet dairesindeki kardeşleriyle belki kısa dönemde zorla da olsa belli ortaklıklar içine girmeye mi çalışmalı?

Bu sorulara cevap aranırken insanlar ilk önceleri her iki cevabın da kendi tezlerini destekler tarzdaki en rasyonel taraflarını öne çıkartıp izahlar yapıyorlar. Oysa meselenin arka planını biraz eşeleyince daha farklı hareket noktalarına varıyorsunuz.

Türkiye AT’ye girmeli diyen kesimin genelde Türk insanının çağdaş uygarlık seviyesine     (seviye neresi ise) ulaşmak için ne pahasına olursa olsun Batılıların yanında yer almasına arzu ettiği ve bunu sağlayacak bir araç olarak da ilk tezi desteklediğini görüyorsunuz.

Türk insanının tarihten gelen kültürel ve dîni bağlarını önemseyen ve yeniden bu bağlarla oluşmuş çerçeve içindeki yerini almasını isteyenler de ikinci tezi güçlendirecek deliller arıyorlar ve ortaya koyuyorlar.

Bazen çok komplike gibi görünün meselelerin “sokaktaki adam” üslubuyla esasında bazı basit ama önemli noktalar üzerine oturduğunu fark edebiliyorsunuz.

Bu günlerde A.T. ve Gümrük Birliği konularının tartışıldığı her mecliste gözüm ve gönlüm bizim Mehmet’i veya onun yaklaşımına sahip başka Mehmetleri arıyor ve hayati sorularını sormasını diliyor.

Ancak bu tarzda sorular sorularak ve onların cevaplarını net bir şekilde alarak daha faydalı noktalara ulaşabileceğimize inanıyorum.

Mehmet sen ne zaman nerede bulunacağını iyi bilirsin, insanların sana ve senin gibilere ihtiyacı var, ne olur bizi bekletme…

ERHAN ERKEN MÜSİAD BÜLTEN ARALIK 1994

MÜSİAD BÜLTENİ  Aralık 1994

MEDENİYETLERİN KESİŞTİĞİ ŞEHİR: İSTANBUL


İstanbul, tarih boyunca İmparatorluklara başkentlik yapmış ve bu sebepten dolayı farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan çok önemli bir şehirdir.

Üç büyük kıtanın (Asya, Avrupa ve Afrika)  geçiş noktasındaki bu şehir , bir yandan Grek Ortodoks – Bizantik özellikleri (sur içi ), bir taraftan Latin-Katolik esintisi (Galata çevresinde), son 500 küsür yılın etkisiyle de yoğun bir İslam-Türk yönü ile dikkati çekmektedir.

Osmanlılar, Devletin başkenti yaptıkları bu şehre, İslam Medeniyetinin ruhunu nakşetmeye çalışmış, gerek genel görüntü, gerekse de yaşayış olarak kalıcı bir etkide bulunmuşlardır.

Cumhuriyetin ilanı ile Türkiye’nin yeni bir medeniyet tercihine yönelmesi, ülkedeki yaşayış ile birlikte şehirlere de etki etmeye başlamıştır. Yöneticilerin tercihleri ile halkın tercihleri arasında çoğu zaman ortaya çıkan uyumsuzluklar, ülkenin bir çok meselesinde tıkanıklıklar oluşturmuştur. Halkın önem verdiği meselelerin bir çoğuna yöneticiler önem vermezken, yöneticilerin uygulamak istedikleri bir çok proje de halk tarafından benimsenmemiştir.

Eskinin tamamen kötülendiği bir devreyi yaşamak zorunda kalan Türkiye, bu devrede tarihindeki güzellikleri de görmezden gelmiştir. Fakat geçen yıllar, ülkemizin tarihiyle belli bir oranda yeniden barışmasına yol açmıştır.

Tüm bu süreç, dünyanın en çok dikkat çeken şehirlerinden biri olan İstanbul’u da derinden etkilemiştir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız tarihi devrelerden geçen şehrimiz bir yol ayrımındadır ve yönünü bulabilmek için aşağıdaki soruların cevaplandırılması gerekmektedir:

İstanbul, bugün, Medeniyetlerin kesiştiği, fakat son hakimi olan İslam –Türk medeniyetinin sembol şehirlerinden biri midir?

Modernizmin ve materyalizmin yoğun etkisi altında bir düşüncenin ürünü olarak düşünüldüğü zaman, sadece bir finans ve turizm merkezi mi olmalıdır?

Şehrin ruhunu ciddiye almayan insanların bakış açılarıyla bakarsak, yaşayan bir müze olarak görülmesi gereken, sadece tarihi açıdan önemli bir şehir midir?

Çarpık bir sanayileşmenin sonucu olarak ortaya çıkan, üç tarafını saran suları kirletilmiş, ormanları katledilmiş, havası oksijenden arındırılmış bir toprak parçası üzerinde, içinde yaşayan insanlarının ortak yönlerinin her gün biraz daha azaldığı kozmopolit bir insan yığını mıdır?

Etrafında kurulan yeni yerleşim yerleri ve iş alanlarına tarihi şehirden neredeyse hiçbir kalıcı özelliğin aktarılamadığı, ortası yaşayan bir müze, etrafı ise ruhsuz ve kimliksiz yerleşim birimleri ve çalışma alanlarından oluşmuş yeni tip bir şehir örneği midir?

 

Ülkemizde ve İstanbul’da, karar mevkiinde olan veya alınan kararlarda etkisi bulunan kesimler içinde,  yukarıdaki sorulara farklı farklı cevaplar verilmekte ve icraatlar bu cevaplara uygun olarak yapılmaktadır.

İstanbul ile ilgili düşünen, bu şehri seven, bu şehrin tarih içinde oynadığı ve halen de oynamakta olduğu rolü önemseyen herkesin bu sorular üzerinde ciddi ciddi düşünmesi, fikirler geliştirmesi, tartışması ve en doğru cevapları beraberce bulması gerekmektedir.

Bu şehir ile ilgili alınan her karar, söylenen her söz, ileri sürülen her fikir ve proje, geçmişten geleceğe doğru giden bir çizgide anlamlı bir yere oturmalıdır.

Nasıl bir hayat yaşamak istiyorsak, içinde yaşadığımız gerek iç, gerekse de dış mekanların ona uygun olması zorunludur. İş yerlerimiz, alış veriş mekanlarımız, eğlendiğimiz alanlar, ibadethanelerimiz, çocuklarımızın okulları ve oyun alanları, hayata güzellik katan çiçekler, ağaçlar, hayvanlar, beraber yaşayan insanların birbirlerinin her türlü hak ve hukuklarına saygı göstermeleri gereken ortak alanlar ve tek tek zikretmeyi unuttuğumuz fakat hayatı anlamlı kılan her şey, belli bir perspektiften ele alınmalıdır. Ancak o zaman, varlığı ile iftihar ettiğimiz eserlerin ortaya çıkması mümkün hale gelebilir.

Sembol şehirler,  ortak değerler etrafında yaşanan uzun bir zaman diliminin sonucu olarak,  bir çok eserin içinde ortaya çıktığı alanlardır. Tarihi eserler diye hayranlıkla izlediğimiz yapılar, sadece birer sonuçturlar ve ortaya çıktıkları coğrafyalarda insanların bir dönem beraberce bazı yüksek değerler etrafında buluştuklarını bize anlatmaya çalışmaktadırlar.

İstanbul’umuzun daha güzel ve sorunsuz bir şehir olmasını istiyorsak, önce, tarihimizden gelen ortak değerlerimizi yeniden keşfederek bunlar etrafında kenetlenebilmeli, evlerimizi, sokaklarımızı, caddelerimizi, ortak alanlarımızı, iş yerlerimizi, sanayi sitelerimizi, bu ortak düşünceler ve yüksek idealler etrafında şekillendirebilmeliyiz.

Organize Sanayi Bölgeleri ve bu bölgelerde istihdam edilecek insanlarımızın yaşayacakları mekanlar kurulurken de, yukarıda ifade etmeye çalıştığım noktalara hassasiyetle dikkat edilmelidir. Tarihi şehrin dışına çıkartılan işyerleri ve onların çevrelerinde oluşturulmaya çalışılan uydu kentler, yeni yerlerine, tarihi ve kültürel yapımızın köşe taşlarını da bugünkü anlatımıyla taşıyabilmelidirler.

Ancak o zaman her şey bugünkünden daha iyi olabilir ve gelecek nesillere daha güzel bir şehir bırakabiliriz

Bunu beceremezsek, dış görünüş itibariyle düzenli, fakat, içerik açısından  köksüz ve ruhsuz mekanlarda yaşayan ve çalışan insanlarımızın oluşturacakları bir toplumda, doğabilecek olumsuzlukları da göğüslemeye hazır olmamız gerekmektedir.

 

 

.

 

 

YOKSULLUK VE DÜNYA SİSTEMİ

Yoksulluk Kavramının Kuramsal Açılımları

Yoksulluk kavramı özellikle 1990’larda gerek ulusal, gerek uluslararası alanda kalkınma ve gelişme tartışmalarının önemli bir eksenini oluşturmaya başlamıştır. Bu tartışmalar, birbiriyle son derece ilintili olan, yoksulluğun tanımı, neden ortaya çıktığı ve nasıl mücadele edileceği konularında yoğunlaşmıştır. Gerek akademik çevrelerde gerek politika tartışmalarında genel kabul gören tanıma göre, yoksulluğu iki boyutta ifadelendirmek mümkündür:

 

Mutlak yoksulluk, bir insanın yaşamını minimum düzeyde sürdürebilmesine, yani biyolojik olarak kendisini yeniden üretebilmesi için gerekli kalori ve diğer besin bileşenlerini sağlayacak beslenmeyi gerçekleştirmesine dayalı olarak tanımlanmaktadır. Ayni ve nakdi gelirleri bu temel gereksinimleri karşılamakta yetersiz olanlar mutlak yoksulluk sınırının altında kalmaktadır.

 

Göreli yoksulluk, kişinin bir toplumsal varlık olmasından hareket etmekte ve kendisini biyolojik olarak değil, toplumsal olarak yeniden üretebilmesi için gerekli tüketim ve yaşam düzeyinin saptanmasını içermektedir. Bu durumda, belli bir toplumda kabul edilebilir minimum tüketim düzeyinin altında geliri olanlar göreli yoksul olarak tanımlanmaktadır. İşlevsel olarak, bu iki kavram genelde parasal göstergeler üzerinden hesaplanmaktadır. Örneğin, uluslararası karşılaştırmalarda mutlak yoksulluk sınırı çoğunlukla, satın alma paritesiyle düzeltilmiş olarak, 1 ABD Doları’na eşit günlük harcama düzeyidir. Göreli yoksulluk için çoğunlukla benimsenen yöntem ise, ülke içindeki ortalama ya da medyan gelirin belli bir oranı altında (örneğin % 40) geliri olan bireylerin topluma oranının bulunmasıdır. Bu bakımdan, göreli yoksulluk kavramı ile bir toplumdaki gelir dağılımı arasında açık bir ilişki vardır.

GELİR MERKEZLİ YAKLAŞIM

Ne var ki, yoksulluğun salt gelir eksikliği ya da ortalamadan/medyandan sapan gelir miktarı olarak tanımlanması bazı sınırlamaları da beraberinde getirmektedir. Salt gelir odaklı perspektifin bireylerin toplumsal oluşumun sunduğu hak ve olanaklara ulaşıp ulaşamaması konusunda kapsamlı bilgi veremeyeceği, özellikle son on yıldaki tartışmalarda gittikçe artan ölçüde kabul görmektedir.

İHTİYAÇ MERKEZLİ YAKLAŞIM

Alternatif yaklaşımların başlangıç noktasını, bireyin ihtiyaçlarının daha geniş tanımlanması gereği oluşturmaktadır. Beslenme, barınma ve giyim gibi minimum ihtiyaçlara ek olarak, güvenli içme suyu, kanalizasyon, elektrik, sağlık ve eğitim gibi hizmetlere ulaşım, yönetime katılma, temel insan hak ve özgürlüklerinden yararlanma, sigortalı bir işte çalışma gibi öğeler ön plana çıkarılmaktadır. Başka bir deyişle, örneğin, sivil, toplumsal, kültürel ve siyasal haklardan yararlanma olanağının bulunmamasının da toplumsal dışlanma anlamına geleceği ve bu nedenle yoksulluk tanımı içerisinde değerlendirilmesi gerektiği ifade edilegelmektedir. Ayrıca, cinsiyet ayrımcılığı gibi olguların yoksulluk üzerinde önemli etkileri olabileceği sürekli vurgulanmaktadır.

YOKSULLUĞUN ORTAYA ÇIKIŞ NEDENLERİ:

Yoksulluğun neden ortaya çıktığına ilişkin tartışmalarda, konu uluslararası ve ulusal ölçekte ele alınmaktadır.

Hangi ölçekte alınırsa alınsın, yoksulluğu;

a) yapısal nedenlere dayandıranlar ile

b) kötü yönetişimden kaynaklandığını ileri sürenler biçiminde bir ayrışma görülmektedir. Yapısalcılar, ekonomik güç eşitsizlikleri düzeltilmeden, yönetişimdeki iyileştirmelerin fazla bir anlamı olmayacağı görüşündedir. Buna karşılık ikinci yaklaşımı savunanlar, iyi bir yönetişim sistemi oluşturulmadan yapılacak ekonomik düzenlemelerin ancak kısa vadeli etkisinin olacağını ileri sürmektedir.

 

Yoksulluğun ulusal olduğu kadar uluslararası boyutları da vardır. Günümüzün “küreselleşen” dünyasında artık yoksulluk kavramı yalnız ulusal sınırlar içerisinde değerlendirilmemektedir. Bazıları yoksul ülkelerin içinde bulunduğu durumu büyük ölçüde küreselleşme sürecine göndermelerle açıklamaktadır. Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası örgütlerin yoksulluğun nedenlerinin ortadan kaldırılması için yeterince çaba göstermediği, hatta sürmekte olan yoksulluğun nedeni olduğu görüşündedirler. Ayrıca, küreselleşme sürecinin ve buna paralel olarak refah devleti kavramındaki aşınmanın gelişmiş ülkelerde de “yoksulluk adaları” oluşturduğunu vurgulamaktadırlar.

Biz de çalışmamızda bu hususa daha fazla vurgu yapacağız.

 

Dolayısıyla, yoksulluğun nasıl ve neden ortaya çıktığı sorusuna verilecek cevap, bir anlamda yoksullukla mücadele konusunda izlenecek yolu da belirleyecektir.

Yapısal değişikliklerin zorunlu ve vazgeçilemez olduğunu savunan görüşe göre, yalnız katılımcı mekanizmaların güçlendirilmesi önerisi pek bir işe yaramayacaktır.

Benzer biçimde, yoksulluğun iyi yönetişim eksikliğinden kaynaklandığını ileri sürenler, katılımcı mekanizmalar oluşturulmadan, saydamlık ve hesap sorma sağlanmadan gerçekleştirilecek yapısal değişikliklerle, bir dönem sonra yeni yoksullar ve yeni zenginler yaratmanın ötesine gidilemeyeceği görüşündedir. Aslında, yapısal değişiklikler ile demokratik ve katılımcı mekanizmaların birlikte, bir bütün içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

 

Çarpıklığın nedeni uluslar arası üretim ve paylaşım sistemidir.

Bu bölüme başlarken Dünya Sistemi ile ilgili bazı mukayeseli rakamları sıralamak istiyorum:

-ABD’de nüfusun % 1’i ülke servetinin % 39’una sahiptir.

-1965 – 1995 yılları arasında dünyanın en zengini olan % 20’lik insan kitlesi, dünyadaki toplam gelirlerini % 70’den % 86’ya çıkarmışlardır.

-Dünyanın en yoksulu olan % 20’lik kitlenin geliri ise, 1965 – 1995 yılları arasında % 2.3’ten  % 1.3’e düşmüştür.

-1960’larda dünyanın en zengin % 20’lik kitlesi, en yoksul l milyar nüfusun gelirinin 30 katı fazla gelire sahipken, 1990’larda bu, 80 kat olmuştur.

-Human Developmant Report (İnsan Gelişimi Raporu) 2000’e göre, dünya nüfusunun en zengin % 20’lik kısmı dünyadaki toplam gelirin % 86’sına, % 60’lık kısmı, % 13’üne, en fakir % 20’lik kısım ise, toplam gelirin sadece % 1’lik kısmına sahiptir.

-Mal ve hizmet ihraç etmede % 82’lik pay en zengin % 20’lik kesime, % 1’lik pay ise % 20’lik en yoksul kesime aittir.

-ABD’de 60 milyon, Avrupa  Birliği ülkelerinde 80 milyondan fazla insan yoksulluk sınırında yaşıyor.

-Dünyanın en zengin ülkelerinde bile “poor and homeless” (fakir ve evsiz) insanlar vardır.

-Dünyadaki tablo böyle iken, gelir dağılımındaki adaletsizlik açısından ülkemizin dünyadaki ilk 10 ülke arasında yer aldığı bilinmektedir.

 

Dünyada, hem üretilenler bağlamında, hem de doğal kaynaklar bağlamında kaynaklar yeterli olduğu halde neden yoksulluk azaltılamamaktadır?

Yoksulluğu iyi anlayabilmek için modern batı sisteminin temel paradigmalarına ve bu paradigmaların oluşum sürecine yakından bakmak gerekiyor.

Dünyanın İktisadi Tarihi incelendiğinde, Batı’lı milletlerin 1500’lü yıllarda denizaşırı seyahatlerle başlayan süreçte elde ettikleri sermaye birikiminin dünya sisteminde var olan adaletsizliklerin ilk başlangıç noktalarından biri olduğu göze çarpmaktadır. Batı’daki Sanayileşme hamlelerinin temelinde, bu sayede batıya aktarılan hammadde kaynakları, yer altı zenginlikleri ve köleleştirilmek veya çok zor şartlarda çalıştırılmak suretiyle emeğinden istifade edilen insan unsurunun önemli bir katkısı bulunmaktadır.

 

Öte yandan, 19. Yüzyıl sömürge hareketleri incelendiğinde karşımıza çıkan bir çok hakikat da bu fikrimizi destekler mahiyettedir. Afrika kıtası ve Uzak Doğu bu devrede Batılı ülkeler için en fazla ilgi çeken bölgeler olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin hasta adam pozisyonunda bulunsa bile dünyanın en önemli kesişim noktalarını kontrol eder bir tarzda varlığını sürdürmesi, sömürgecilik döneminin en önemli geciktirici ve engelleyici faktörlerinden biri olmuştur.

 

Tarihimiz açısından mutluluk veren bir olay da şudur ki, kendi döneminin büyük güçlerinden biri olan Osmanlı, dünyadaki etkisine rağmen sömürgecilik cereyanına katılmamış, merkez dışında kontrolu altındaki bölgelerden aldığı gelirleri büyük ölçüde yine oralar için harcamıştır.

 

Büyük ölçüde iç paylaşım sıkıntılarının ürünü olan ve batılı ülkelerin kendi aralarındaki problemlerin çözülememesinden dolayı patlak veren Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşan sınırlar, Dünya üzerinde yeni yeni ülkeler ortaya çıkarmaya başlamıştır. Bu ülkelerin ortaya çıkışı ve İkinci Dünya savaşı sonrasında BM sistemi altında bugün 200 civarına varan devletin oluşumu süreci, tamamen yeni tür bir sömürgecilik mantığı ile şekillenmiştir.

YENİ SÖMÜRGECİLİK

Bugün Dünya Siyasi haritası çok dikkatli bir şekilde incelendiğinde, coğrafi özellikler, insan ve hammadde kaynakları, kültürel ve dini değerlerin yeni devletlerin kuruluşu sırasında özelllikle dikkat dışı bırakıldığı veya başkaca bir deyişle özellikle problem üretecek ve yeni devletleri güçlü bir şekilde ortaya çıkarmaktan uzak olarak dizayn edildiği görülebilir.

Örnek olarak; Birçok Afrika ülkesinin suni sınırları ve farklı hakimiyet alanları içinde bırakılmasını,

Türkiye’nin Güneydoğu komşuları ile olan sınırlarını,

Orta Doğu ülkeleri (Filistin, İsrail, Ürdün v.s), Hindistan Pakistan, Bengladeş ve Keşmir bölgelerindeki  sınırları sayabiliriz…

İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan çift kutuplu dünya sisteminde, her kutup, kendi alt sistemindeki ülkelerle ilişkisinde, ülkeler arasındaki ilişkileri maalesef hep aradaki iktisadi gelişmişlik düzeyinin açılması temelinde gerçekleştirmiştir.

Bir kısım iktisatçıların ‘Mukayeseli Üstünlükler Teorisi’nin bir sonucu olarak açıkladığı bu devrede, bir dönemdeki tanımlamasıyla üçüncü dünya ülkeleri, daha sonraki kullanımıyla gelişmekte olan ülkeler, aradaki farkı kapatmak şöyle dursun, gittikçe artan bir uçurumla karşı karşıyadırlar.

Uluslararası sistemde, ülkeler arasında ekonomik açıdan uçurum artarken, özellikle Rusya’nın dağılması ve ABD’nin tek süper güç halini alması ile Batılı Liberal Kapitalist Sistem, dünyada  neredeyse ulaşılması hedeflenen tek sistem halinda sunulmaya başlanmıştır. Bu sistemin yaygınlaşması sürecinde, bu sistemi uygulamaya çalışan ülkelerde iç dengeler de süratle bozulmuştur ve ya devam etmektedir.

KÜRESELLEŞME

Küreselleşme diye de tanımlayabileceğimiz bu süreç, yol açtığı gelir adaletsizliği nedeniyle, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında gelir farklılaşmasının gittikçe daha da açılmasına neden olmaktadır. Küreselleşme öncesi dönemde Doğu-Batı mücadelesi olarak lanse edilen gerginliklerin yerini, zengin-yoksul, başka bir deyişle Kuzey-Güney mücadelesinin (Huntington’un deyimiyle “çatışmasının”) aldığı görülmektedir.

Günümüzde küreselleşmenin, gelişmiş ülkelerle, gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerdeki varlıklı gruplara daha çok çıkar sağladığı da ayrı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Özellikle Arjantin’de yaşanan kriz sonrasında insanların sokağa dökülmesi, bu gerçeğin farkedilmesi ve buna duyulan tepkinin dışavurulması ile ilgili bir süreçtir.

Finansal olaral sıkıntıya giren ve çıkış yolu bulmak için IMF’nin önerdiği reçeteleri uygulayan ülkelerdeki krizlerin daha da derinleşmesi ve sonrasında şirketlerin, özellikle de finansal sektördeki şirketlerin yabancıların eline geçmesi, küreselleşmeye ve küreselleşmenin simgesi hâline gelen IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlara olan tepkileri artırmış ve bu kuruluşların rolü tartışılmaya başlanmıştır.

1997’deki Asya ve 1998’deki Rusya krizleri ve bu krizlerin küresel ölçeğe yayılarak Brezilya ve Türkiye gibi ülkeleri etkilemesiyle artan tartışmalar, Türkiye’de yaşanan Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri ile son Arjantin krizinin ardından şiddetlenmiş ve küreselleşmeye karşı tepkiler artmıştır

Küreselleşme olgusuna paralel olarak, ülkelerin ekonomilerini dışa açmaları ve liberalizasyon çabaları ülkelerin istikrarlı bir büyüme trendi yakalaması için yeterli olmamaktadır.

Richard Falk, Yırtıcı Küreselleşme adlı kitabında, küresel gelişmelere karşı çıkan hükümetlerle ilgili çok önemli bir tespitte bulunmaktadır:

Falk, Küresel Kapitalizmin oyun sahasına giren bir hükümetin, kendisinden istenen oyunu oynamaktan başka hiçbir seçeneği olmadığını iddia etmektedir.. Şayet bu oyunu oynamayı reddederse veya jeopolitik muhafızlar siyasi veya ideolojik sebeplerden ona bu oyunu oynama fırsatı veremezlerse, ya sermaye kaçışı, ya durgunluk, ya dış destek kaybı ve müzmin fakirlik gibi problemlerle karşılaşacağını öne sürmektedir.

Falk’a göre, küreselleşmeye karşı koymak kolay değildir. Ancak, küreselleşmeye kayıtsız şartsız teslim olmak ve küresel kuruluşların (IMF, Dünya Bankası, DTÖ, vs.) her dediğini sorgulamadan yapmak, ülkenin ekonomik sorunlarını çözmesi ve istikrarlı büyüme eğilimini yakalaması için yetmemektedir. Eğer bu mümkün olsaydı, Arjantin’de kriz bu kadar derinleşmez ve insanlar sokağa dökülmezdi. Tabii Ülkemiz için de aynı tesbit geçerlidir

ACI BİR TESBİT

Modern dünyada paraya ve kredi mekanizmalarına hükmedenler maalesef, toplumları da yönlendirmektedirler. Bu yönlendirme gücüne sahip unsurlar, dünyada ortaya çıkan krizlerin ve dengesizliklerin de en önemli sebeplerindendir. Dolayısıyla küresel manada ve ülkelerin iç bünyelerine ortaya çıkan göreli ve mutlak yoksulluğun da en önemli sebepleri arasında sayılmalıdırlar

Bir iktisatçımızın hesaplamalarına göre; ülkeler arasında bir günlük gerçek mal ve hizmet ticareti 20 milyar dolar, bir günlük para ticareti ise 2 trilyon dolardır.

Bunun yıllık karşılığı ise 1997 yılı verileriyle yılda 7 trilyon $ ve 700 trilyon $ olarak hesaplanmaktadır.

Özetle ifade etmek gerekirse reel ticaret , sanal ticaretin 100’de biri seviyesindedir.

Peki para sahiplerinin dağılımı konusunda bir dengeden söz edilebilir mi? Maalesef hayır.

Modern dünyada servetin onda dokuzu, mevcut ülkelerin onda birinde toplanmış durumdadır.

Dörtyüz dolar milyarderi, dünya nüfusunun yarısı kadar zengindir.

Küresel krizler de maalesef bugün dünyadaki en güçlü durumda görünen ülkelerinin başrol oyuncusu oldukları küresel adaletsizliklerin eseridir.

Avrupa ve Kuzey Amerika başkentlerinde bulunan büyük bankalar da dünyadaki krizlerin adeta orkestra şefleridirler. Faize dayalı iktisadi dünya sistemi de adeta bütün haksızlıkların ve adaletsizliklerin kaynağı durumundadır.

 

1997 Rusya ve Uzak Doğu krizlerinde, yukarıda zikredilen uluslararası finans güçlerinin çok ciddi katkıları olmuştur. Örnek vermek gerekirse finans devi Soros’un tetiklemesiyle başlayan Uzak Doğu krizinde, Malezya Borsası’nın 10 ay içinde kaybettiği değer 260 milyar dolar civarındadır. Böylesi bir kaybın ülke ekonomisi için ne büyük bir kayıp oluşturduğu dikkatle hesaplanmalıdır.

Yine 2000 ve 2001 ekonomik krizlerinde ülkemizdeki dolar bazındaki GSMH 200 milyar dolar seviyelerinden 150 milyar dolar seviyelerine gerilemiştir. Ülkemizin göreceli olarak fakirleşmesine yol açan bu durum, ülke içi dengelerinin de sarsılmasıyla kesimler arasındaki uçurumu daha da büyütmüştür.

 

Medeniyetler Çatışması ve Tarihin Sonu tezleri ile ilgili bazı yorumlar..

Son on yılda küreselleşme ve Batılı Liberal Kapitalist Sistemin felsefi arka planı konusunda en önemli tartışmalardan biri Fukayama ve Huntington’un makaleleri etrafında cereyan etmiştir. Bu makalelerin konumuzla ilgili olan yönüyle alakalı birkaç hususu özetle değerlendirmekte fayda mülahaza etmekteyiz.

Samuel Huntington, 21. yüzyılın din ağırlıklı bir medeniyetler çatışmasıyla belirleneceğini ifade ederek, Çin uygarlığını ve İslâm’ı, Batı’nın yeni düşmanları olarak lanse etmekte ve tanımladığı sekiz uygarlığın arasında, en ciddî çatışmaların İslâm uygarlığı ve Çin uygarlığı ile Batı uygarlığı arasındaki çatışma olduğunu söylemektedir.

Bazı ilim adamları, Samuel Huntington’un 1993 yılında ortaya attığı “medeniyetler çatışması” tezinin, soğuk savaşın bitimine bağlı bir küreselleşme ürünü olduğunu ve yeni dünya düzeni konumunda çözümlemeler ortaya koymanın yanısıra, olaylara yön vermeye çalıştığını ifade etmekte ve hatta, Huntington’un bütün çözümlemelerini, yıkılan Sovyetler Birliği’nin yerine, Batı uygarlığı için yeni bir düşman yaratma gayreti üzerine inşa ettiğini ve bu yaklaşımın da Arnold J. Toynbee’nin “Meydan Okuma ve Karşı Koyma” kuramına dayandığını belirtmektedirler.

 

Huntington’un “medeniyetler çatışması” tezi yabancı-yerli akademik-siyasî çevrelerde ve medyada yoğun olarak tartışılmıştır.  Bunlar arasında en dikkat çekici görüşlerden biri de Prof. Dr. Ahmet Davudoğlu’nun görüşüdür.

Davudoğlu, “Fukuyama’dan Huntington’a: Bir Bunalımı Örtme Çabası ve Siyasî Teorinin Pragmatik Kullanımı” başlıklı makalesinin girişinde meseleye şöyle teşhis koymaktadır: “Siyasî karar mekanizmaları ile siyaset teorisyenleri arasında ilginç bir hukukîleştirme ve meşrulaştırma ilişkisi olagelmiştir. Özellikle siyasî değişimin ve yeni dünya düzen arayışlarının yoğunlaştığı dönemlerde bu ilişki tarzı daha da yaygınlık kazanmaktadır. Soğuk savaş sonrası dönemde ‘yeni dünya düzeni’ sloganı çerçevesinde yaygınlaşan yeni teoriler, hâkim siyasî güçlere kamuoyu oluşturma ve meşruiyet kazandırma doğrultusunda önemli hizmetler sunmuşlardır. En çarpıcı örneğini Fukuyama’nın ‘tarihin sonu’ tezinde gördüğümüz bu ilişki türünün son misâli Huntington’un ‘medeniyetler çatışması’ tezidir. Muhteva açısından birbiriyle çelişen bu iki tez zamanlama ve ABD dış politikasının teorik zeminini oluşturmak bakımından ciddî benzerlikler arz etmektedir.”

Davudoğlu, Fukayama’nın “tarihin sonu tezinin Batı medeniyetinin geçirmekte olduğu kriz sürecini örtmeye çalışan entelektüel bir çaba olduğunu, ancak, Bosna’da yaşanan dramın Fukuyama’nın oluşturduğu bu çerçeveyi geçersiz hâle getirdiğini belirtmektedir. Yaşanan dengesizlikler ve çarpıklıkların örtülmesi için gerekli olan yeni teorik çerçeveler ve bu çerçevelerin öngördüğü yeni düşmanlar bulma misyonunu ise, “medeniyetler çatışması” teziyle Huntington üstlenmiştir. Davudoğlu, Huntington’un tarih içindeki medeniyet çatışmalarını ön plâna çıkarırken, medeniyetler arası kaynaşma, müsamaha ve sentez alanlarını bilinçli bir teorik tercih olarak yok farz ettiğini ve bu tercihin makalenin misyonu ile yakından ilgili olduğunu ifade etmektedir.

Buna göre, Huntington, Batı medeniyetinin sorumluluklarını gözardı ederek, bunalımın sorumluluğunu ve ortaya çıkan çatışma alanlarının yükünü tekelci Batı medeniyeti tarafından hayat alanları gittikçe sınırlanan yerel medeniyetlere ve otantik kültürlere yüklemekte, böylece de gelecekteki bunalımın suçlularını önceden ilân etmektedir. Oluşturduğu evrensel değerler ve demokratik sistemle insanoğlunun nihaî hedefini gerçekleştiren Batı medeniyetini ön plâna çıkaran Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi ile detaydaki bunalımların nedenini yerel kültürler ve medeniyet çatışmaları olarak gösteren Huntington’un “medeniyetler çatışması” tezinin bu çerçevede birbirini tamamladığını söyleyen Davudoğlu, Fukuyama’nın tezi ile Batı medeniyetinin felsefî ve sistemik unsurları yüceltilirken, Huntington’un tezi ile başta İslâm ve onu takiben Konfüçyanizm olmak üzere diğer bütün kültür ve medeniyetlerin çıkan siyasî huzursuzluk ve bunalımların kaynağı olarak takdim edildiğini belirtmektedir.

Davudoğlu’na göre, üslûp ve muhtevaları farklı olmakla birlikte, Batı medeniyetinin hegemonyasını sürdürmek için devreye soktuğu ve Batı’nın iki ayrı yüzünü temsil eden Fukuyama ve Huntington’un misyonları aynıdır ve birbirlerini tamamlamaktadır.

EROL MANİSALI

Direk olarak Fukayama ve Huntington ile ilgili olmasa da bu noktada Erol Manisalı’nın bir makalesinden kısaca bahsetmek yararlı olacaktır.

“Yirmibirinci Yüzyılda Küresel Kıskaç: Küreselleşme, Ulus Devlet ve Türkiye” adlı eserinde Erol Manisalı; toplumsal ve millî bilincin köreltilerek, toplumsal bilinç yerine bireysel çıkarın sunulduğunu belirtmektedir. Manisalı şöyle demektedir: “Politikacıya da ‘ülkende yükselmek istiyorsan dışardaki güç odaklarıyla işbirliği yap’ deniyor. Ulusal sanayiciye, ‘ayakta kalmak istiyorsan, dışarda bir büyük bul ve ona bağlan’ önerisi yapılıyor.”

Manisalı, “Küreselci güçlülerin” azgelişmiş dünyaya etnik özgürlükler ve dinî özgürlükler gibi oyuncaklar da sunarak, azgelişmiş ülkelerde iç çatışmaları tahrik ettiklerini ve onların iç kargaşadan başka şeylerle uğraşmalarına imkan bırakmadıklarını, yani toplumsal olarak bilinçlenmelerine izin vermediklerini iddia etmektedir. Kısacası, küresel güçlüler, azgelişmiş ülkelere toplumsal demokrasiyi unutturmak için, onların önüne etnik, dinî, cinsel ne kadar araç varsa atmakta ve onları oyalamaktadırlar.

Gelir dağılımı adaletsiz  olan bir dünyada huzur ve barışın temin edilebileceğini ummak safdilllik olmaz mı? Zengin ve yoksul arasında bu denli büyük bir uçurumun olduğu  insanlık aleminde elbette global kaoslar olacaktır.

Yoksulluk beraberinde açlık, hastalık ve ölümleri de getiriyor…

Bugün için dünyanın GSMH’sinin 35 Trilyon Dolar civarında olduğu hesaplanmaktadır. Bunun, 10.5 Trilyon Doları ABD, 4.2 Trilyon Doları Japonya ve 2.4 Trilyon Doları ise Almanya tarafından üretiliyor. İlk üç ülkenin GSMH’lerinin toplamı 17.1 Trilyon Dolar. Yani dünyanın toplam hasılasının (yaklaşık) yarısını ilk üç ülke oluşturuyor. Bu üç ülkenin toplam nüfusu ise 500 milyon civarında. Dünyamızda ise yaklaşık 6 milyar insan yaşamaktadır.

Buna karşılık, dünya nüfusunun neredeyse yarısı, yani yaklaşık 3 milyar insan, günde 2 dolarlık bir gelirle yaşıyor. 1.2 milyarı içinse bu 1 dolardan da az bir gelir demek. İstatistiklere göre, 800 milyon insan, yani her 7 kişiden biri yatağına aç gidiyor. 3 milyar insan yeterli sağlık hizmeti alamıyor. Hâlâ 1.2 milyar insan temiz içme suyuna sahip değil. Kolera, dizanteri ve diğer parazit hastalıkları nedeniyle halen yılda 3 milyon insan ölüyor. Her gün 5 yaşının altındaki 30 bin çocuk engellenebilir nedenlerle ölüyor. Hava kirliliğinin yol açtığı solunum yolları hastalıkları nedeniyle ölenler dünya genelindeki ölenlerin %10’unu oluşturuyor. Avrupa’da sel felaketleri, Afrika’da kuraklık ve açlık tehlikesi, Çin’de çölleşme, Amozon’da bitki ve hayvan türlerinin yok olması, kutuplarda buzulların erimesi ve hava kirliliği sorunu dünya için önemli bir tehdit haline gelmiş durumda.

 

Türkiye’de de durum çok farklı değil..

Türkiye’nin GSMH’sı, 160 milyar USD civarındadır. Nüfusun yaklaşık 70 milyon olduğu ülkemizde kişi başına düşen milli gelir ise 2250 USD civarındadır.(Satın alma paritesi itibariyle bu rakamların çok daha yüksek olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır) Ancak, bu her ferde  GSMH’dan 2250 dolar düştüğü anlamına da gelmemektedir.

Dört kişilik bir ailenin sadece karnını doyurabilmesi için gerekli olan para, yani açlık sınırı 390 milyon liradır. Buna giyim, ulaşım, kira, eğitim vb. ihtiyaçlar eklenerek hesaplanan yoksulluk sınırı ise 1 milyar 100 milyon liraya yükselmiş durumdadır. Buna göre, kamu çalışanlarının yaklaşık 1 milyon 250 bini ancak açlık sınırında yaşıyorlar. Açlık sınırını geçenlerin sayısı yaklaşık ise  300 bin.

Yoksulluk sınırını geçebilenlerin sayısı ise sadece 37 bindir.

Araştırmalara göre, Türkiye’de işsiz kalmak insanların sağlığını kaybetmekten sonra korktukları ikinci şey haline gelmiştir. İşsizlik ve ekonomik sıkıntılar sonucunda aile içi sorunlarda büyük artış görülmektedir. Devlet İstatistik Enstitüsünün verilerine göre, Türkiye’de 2 milyon 200 bin işsiz mevcuttur. Bunların % 30’unun bir yıldan uzun bir süredir işsiz olduğu, % 70’nin ise son bir yılda işsiz kaldığı tesbit edilmiştir. Okullarından yeni mezun 170 bin kişinin de iş beklediği diğer önemli bir bulgu olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Ülkemizde, şehirlerde yaşayan nüfusun, doğdukları kırsal kesimlerle ilgilerini muhafaza eden kesimleri, buralardan aldıkları desteklerle bir miktar nefes alabilmektedirler. Sülale tipi yapılanmaların, eskiye göre büyük ölçüdeki çözülmelere rağmen hala etkisini sürdürüyor olması, kentlerdeki hemşehri dayanışmaları, insanlarımızın dini geleneğin tesiriyle  sürdürdükleri yardımlaşma  özellikleri bu ölçüde kötü rakamlara rağmen sosyal patlamaları önleyen etkenler olarak göze çarpmaktadır.

 

Batı’daki Sosyal Devlet uygulamaları insani ama eksik bir çabaydı…

Batıda, Kapitalizmin ve sanayi devriminin doğurduğu çarpıklıklara bir çözüm olarak ortaya çıkan sosyal devlet uygulaması, varolan yaygın kanaatin aksine sol bir uygulamaydı. Bilhassa 19. Yüzyılın ikinci yarısı ve 20. Yüzyılda kendisini hissettiren Marksist ideolojinin rijit yönlerinin kapitalizm tarafından içselleştirilmesi ve kapitalist sistemin devamına yönelik oluşan doğal refleksin realize edilmesi anlamına geliyordu. Sosyal devlet kavramı iktisadi açıdan gelişmiş ülkelerin kendi iç problemlerini bir nebze olsun halledebildi fakat gelişmekte olan ülkeler statüsündeki devletler ve iktisaden çok sefil durumdaki ülkelerde ne uluslararası finans kuruluşları ne de BM çerçevesindeki yardım kuruluşları göstermeliğin ötesinde bir çözüm üretebiliyorlar.

Dünya sisteminin kontrolünü elinde tutan güçlerin etki alanındaki medya çabalarıyla büyütülen bu çalışmalar açılan uçurumun ve büyüyen problemlerin boyutunu gizleyemiyorlar.

Son günlerde Etopya’da açlık sınırındaki insanlar için yapılan müzik gösterileri ve Irak’lı mülteciler için düzenlenen Pavarotti konserleri bu noktadaki en son örneklerden sadece bir kaçı olarak gözümüze çarpmaktadır.

Çözüm ne derece mümkün?

İnsanlık tarihinde haksızlık ve adaletsizliklerin bir çok örneği mevcuttur. Bazı örnekler ise, sonuç olarak iyi görünse de yapılışı veya gerçekleştirilişi sırasında başvurulan yöntemler ve araçlar itibariyle tasvip edilmesi imkansızdır. Daha evvel bahsettiklerimizi toparlarsak, Batının Sanayileşme Serüveni ve bugün geldiği noktanın arka planını incelediğimizde de insanlık değerleri açısından çok önemli kusurları görebilmekteyiz.

Batı’nın sermaye birikiminin gerisinde dünyanın farklı bölgelerindeki birçok kavmin hakkı vardır.Topraklarından koparılmış, zor şartlar altında çalışmaya ve kimliklerini değiştirmeye zorlanmış insanların kol gücü, sanayileşme sürecinde ciddi bir değer oluşturmuştur. Aynı zamanda çeşitli sanayi kollarının ihtiyacı olan hammaddeler hakiki sahiplerinin ellerinden zorla alınmış veya bu insanlar tayin edilmiş sanayi kolları için hammadde sağlamaya zorla mecbur edilmişlerdir.

Direk kolonyalizm daha sonraki yüzyıllarda ve günümüzde şekil değiştirerek, medeniyet ihracı veya küreselleşme adlarıyla modern bir kimliğe bürünmüş, fakat üçüncü dünya ülkeleri, gelişmekte olan ülkeler veya güney ülkeleri denen ülkeler, iktisaden gelişmiş olan devletlerin kontrol ettiği dünya sisteminde küresel adaletsizliğin sonuçlarını acı bir şekilde hissetmişlerdir.

Bugün göreceli olarak yoksul durumdaki bu ülkelerin birçoğunda mutlak yoksulluk sınırının altındaki nüfusun oranı da çok yüksektir. Aynı zamanda sistemin yapısı gereği gelişmiş ülkelerin nüfusu içinde zengin ve yoksul kesimlerin arasındaki oranlar da makul sınırların çok üzerindedir.

İnsanlar ve ülkeler  arasındaki adaletsizliklerin ve yoksulluğun en aza indirildiği bir yapının ve sistemin oturduğu ana temeller neler olabilir diye sorulacak bir soruya aşağıdaki cevaplar verilebilir:

İslam coğrafyasında önemli bir medeniyet döneminin yaşandığı gerçeğinden hareketle, bu medeniyetin odak noktasında yer almış olan Kur’anla, gerek bizim gerekse tüm insanlığın yeniden temasa geçmesi sağlanmalıdır.

Yöneticiler, ilim adamları, sanayici ve tacirler, hayatlarının her safhasında dengeyi gözetmelidirler.

İlimde gaye yaratılışın sırrına varmak, kitaba bağlı kalarak doğru ve hak anlayışını yaygınlaştırmak;

Siyasette gaye çoğunluğu manipule etmeden halkın katılımına ve özgür seçimine açık bir sistem geliştirmek, hukukun üstünlüğünü yerleştirmek ve toplumsal dengeyi sağlamak;

Ekonomide gaye ise serbest piyasa şartları içinde sosyal refahı ve kazanç dengesini sağlamak olmalıdır.

Bütün insanlığın kurtuluşu olmayan bir kurtuluş, bizim de kurtuluşumuz olamaz düsturu ana ilke haline getirilmelidir.

Global manada bir çözüm yolu ararken de mikro ölçekte, her ferdin haksızlıktan ve adaletsizlikten kaçınmasının şart olduğu şiddetle vurgulanmalıdır.

Zekat ihmal edilmemeli, sadaka yaygınlaştırmalı, komşusu açken tok yatmama ölçüsü insanlar için önemli bir düstur haline gelmelidir.

Tabiatın insanlığa emanet olarak verildiği,  dünya ahiret denklemi içinde kul hakkının çok önemli olduğu, boynuzsuz koçun boynuzlu olandan hakkını alacağı bir günün geleceğinin hiçbir zaman hatırdan çıkarılmaması gerektiği vurgulanmalıdır..

Batılı kapitalist sistemin, küreselleşme safhasıyla etkisi altına giren kitlelerin en büyük dayanaklarından biri, iktisaden yoksullaşmalarına rağmen manevi ve ruhi dünyalarındaki zenginliklerin önemini kaybetmemek olmalıdır.

Gecenin karanlığının en koyu olduğu an, şafağın sökmesinin başladığı an olduğu gerçeği hiç bir zaman unutulmamalıdır. Hayalci olmamakla birlikte zulüme razı olmamak ve kötülüğün bertaraf edilmesi için cesaret, gayret ve fedakarlık göstermek şarttır.

Çalışmamızı, MÜSİAD’ın 2002 yılındaki Mültivizyon Metninin sonuç cümleleriyle bitirmek istiyorum:

Yeni bir insana ihtiyacımız var.

Değerlerini değişen şartlar karşısında yitirmeyen..

Varlık sebebinin kulluk olduğunu unutmayan

Hakikate giden yolları teknolojinin kurguladığı sanal aldatmacalarla örtmeyen..

Gücünü sömürü değil adaletten alan,

Zulme rıza göstermeyen, mazlumlarla kenetlenebilen insanlara

Spekülatif kazançlara göz yummayan,

Krizin aslında zihniyetlerden kaynaklandığını bilen,

Rekabetten yılmayan, mücadeleden kaçınmayan,

Kendisi, çevresi, toplumu ve en önemlisi Rabbiyle barışık insanlara,

İnsan gibi var olmasını bilenlere..

Adam gibi adamlara ihtiyacımız var….

 

ERHAN ERKEN

Yoksulluk Sempozyumunda Sunulan tebliğ 2004

 

Yararlanılan Kaynaklar:

1) Erol Manisalı; Yirmibirinci Yüzyıl’da Küresel Kıskaç: Küreselleşme, Ulus Devlet ve Türkiye, Otopsi Yayınevi, İstanbul, 2001.

2) Richard Falk; Yırtıcı Küreselleşme: Bir Eleştiri, Çev. Ali Çaksu, Küre Yayınları, İstanbul, 2001.

3) Samuel P. Huntington; “Medeniyetler Çatışması mı?”, Medeniyetler Çatışması, Der. Murat Yılmaz, Vadi Yayınları, İstanbul, 2001,

4) Ahmet Davudoğlu; “Fukuyama’dan Huntington’a: Bir Bunalım Örtme Çabası ve Siyasî Teorinin Pragmatik Kullanımı”, Medeniyetler Çatışması, Der. Murat Yılmaz, Vadi Yayınları, İstanbul, 2001

5) Dr. Mete TURGUT; 21. Yüzyılı Medeniyetler Çatışması mı,Zengin-Fakir çatışması mı belirleyecek?, http://www.turkiyevesiyaset.com/sayi8/0808.

 

6) Emre Kongar, Küresel Terör ve Türkiye: Küreselleşme, Huntington ve 11 Eylül, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2002,

7) Kafdağına Yolculuk; Müsiad Mültivizyon Metinleri, Mustafa Özel, Melikşah Utku

8) Mustafa Özel; Müslüman ve Ekonomi: İz Yayınları, İstanbul,1997

9)William H. Mc. Neill; Dünya tarihi: Çev. Alaeddin Şenel, İmge Kitabevi, Ankara, 2001

1o) Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi Türkiye Ulusal Raporu

 

BİR YILI DEĞERLENDİRİRKEN

MÜSİAD BÜLTEN’inin 1996 yılında ilk sayısına başlarken, geçtiğimiz yılın genel bir değerlendirmesini yapmayı planlıyordum. Bu niyetle masanın başına oturup 1995 yılının önemli olaylarını düşünürken, bir yandan da bu olayları belli bir tasnife tabi tutmaya çalışıyordum. Zihnim böyle bir faaliyetle meşgul iken boşta kalan gözlerim kütüphanenin raflarında geziniyordu. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ciddi bir çalışmanın ürünü olarak yayınlanan Şark İslâm Klasikleri’nin bulunduğu bölüme geldiğimde Sadi’nin Bostan adlı meşhur eseri sanki özellikle dikkatimi çekti.

 

Kitabı karıştırdıkça, binikiyüzlü yıllarda kaleme alınmış ibretli hikâyelerin, uzun bir zaman çizgisi içinde, tek bir yılın değerlendirilmesinden çok daha önemli ve kuşatıcı olabileceğine kanaat getirdim ve bazı hikâyeleri beğeneceğinizi ümit ederek seçmeye başladım.

 

Düşündüm ki bu hikâyelerin büyük çoğunluğu insanoğlunun hiçbir devirde değişmemiş ve değişmeyecek olan yönlerini konu edindiği için, dünün insanına hitap ettiği gibi bugünün ve muhtemelen yarının insanına da hitap edebilecektir.

 

O zaman 1995 yılının genel değerlendirmesi olarak başlayan bu yazımızın, muhtemelen 1996, 1997 ve takip eden yılların da genel değerlendirmesi olmaya aday bir muhtevaya  sahip olduğunu iddia etmek mümkün olabilir.

 

Sizleri, Sadi’nin Bostan adlı eserinden derlediğimiz hikayelerle baş başa bırakırken, her anını tefekkür ve tezekkür ile geçirebileceğimiz nice yıllar temenni ediyoruz

 

Kızıl Aslan’la Danışman

 

Kızıl Aslan’ın sağlam bir kalesi vardı. O kadar yüksekti ki Elvend (Batı İran’da yüksek bir dağ, 3900 m.) dağından boynunu yüceltirdi. Yolu, gelin zülfü gibi kıvrım kıvrım olan bu kalede kimseden endişe edilmez ve hiçbir şeye ihtiyaç duyulmazdı. Bir bahçenin içinde, lacivert tabağa konmuş yumurta gibi, görülmedik bir şeydi.

 

Bir gün padişahın yanına, uzak yollardan, huzuru mübarek bir zat  (Emir) geldi. Bu zat diyar diyar dolaşmış ve cihan görmüştü; gerçeği tanıyan hünerli bir adamdı. Güzel konuşuyor, her şeye aklı eriyor, çok şeyler biliyordu. Hâsılı sözü sohbeti yerinde bir bilgeydi.

 

Kızıl Aslan dedi ki:

-“Bu kadar gezmişsin, bunun gibi sağlam bir kale gördün mü?”

 

Adam gülümsedi:

-“Evet, dedi, çok hoş bir kale. Ancak sağlam olduğunu zannetmiyorum. Değil mi ki senden önce daha birtakım azameti padişahlar buna sahip olmuşlar ve içinde birkaç zaman kaldıktan sonra bırakıp gitmişlerdir? Ve değil mi ki senin ardınca başka padişahlar da gelecekler, burada yaşayacaklar ve senin ümit ağacının meyvesini onar yiyecekler? Şu halde babanın saltanat devrini hatırlayarak gönlünü bu gibi düşüncelere bağlamaktan kurtarmalısın. Nitekim felek tutmuş, babanı bir köşeye oturmuş. Öyle oturtmuş ki şimdi bir mangıra dahi hükmü geçmiyor. Her şeyden, herkesten nevmit olduğu için ümidi ancak Allah’ın lütfüne kalmıştır. Akıllı adamın nazarında dünyanın çöp kadar kıymetli yoktur. Çünkü o, her zaman bir başkasının mekânı olmuştur.”

 

 

 

 

(…)

 

Cömertliğe dair…

 

Eğer akıllı isen ‘mânâ’ya meylet. Zira yerinde kalacak olan şey mânâdır, sûret değil. Şu halde bilgisi, cömertliği ve takvâsı bulunmayan kişinin sûretinde de hiçbir mânâ yoktur.

 

Ancak halkın gönül rahatlığı ile yatmasını sağlayan kimsedir ki toprağın altında rahat uyur.

 

Sen kendi kaygını sağladığında çek; hısımların hırsa düşerler, ölenle ilgilenmezler. Parayı, nimeti şimdiden ver, çünkü senindir ve senden sonra bunlar senin emrinden çıkacaktır.

 

Gönlünün perişan olmasını istemiyorsan perişan olanları gönülden çıkarma. Hemen bugünden hazineyi dağıt; yarın bunun anahtarı senin elinde olmayacaktır. Sen kendi azığını yanında götür; çoluğundan-çocuğundan acımak gelmez.  Ahirete giderken azığını yanına alan kişi, devlet topunu dünyada iken çelmiştir. Dünyada hiçbir kimse benim sırtımı kendi tırnağım gibi kaygılanarak kaşımaz (Arap Atasözü). Şimdi nen varsa avucuna al, ihsan et. Yarın pişman olur, elinin tersini dişlersin.

 

Yoksulun çıplak vücudunu örtmeye çalış ki Allah’ın affı da senin günahlarına perde çeksin. Garibi kapından nasipsiz çevirme. Allah yargılasın, sen de kapılarda garip olabilirsin.

 

Başkasına muhtaç olmaktan korkan büyük insan muhtaç olanlara iyilik eder.

 

Hastaların gönlünü gözet. Mümkündür, günün birinde senin gönlün de hastalanabilir. Acizlerin gönlünü sevindir ve acze düşeceğin günü hatırla. El kapılarında dilenci değilsin; bunun şükrânesi olarak kapından dilenciyi kovma.

(…)

Gönülsüzlüğe dair…

 

Ey Allah kulu, Yüce Allah seni topraktan yarattı; sen de toprak gibi gönülsüz ol: Hırsa kapılma, başını dikme, dünyayı yakma. Madem ki O seni topraktan vâretmiş, sen de ateşe benzeme. O korkunç ateş vaktiyle başını yüceltip kibirlenirken toprak aciz davranmış; o kibirlendikçe bu alçak görünmüştü. Fakat böyle olduğu içindir ki ondan şeytan, bundan insan yaratıldı.

 

(…)

Yağmur tanesi

 

Bir buluttan bir damla yağmur düştü. Bu damla denizin genişliğini görünce utandı:

“Şu deniz denilen yerde ben kim oluyorum? Eğer deniz buysa gerçekten ben hiçim” dedi.

Damla kendisini hor görünce sedefin biri onu koynuna alıp seve seve besledi. Felek de onun işini öyle düzgün yürüttü ki, nihayet padişahlara yaraşan namlı bir inci oldu.

Hâsılı, bir yüceliği kurumsuz olmakla buldu; yokluk kapısını çaldığı için var oldu.

(…)

Dünya evi

 

Gönül erlerinden biri, iyi bir adam, kendi boyuna yetecek kadar bir ev yapmıştı. Bir başkası dedi ki: “Biliyorum, sen bu evden daha iyisini yaptırabilirdin.”

Gönül eri: “Hayır, diye cevap verdi, ben köşk yüceltmekten ne bekleyebilirim? Bırakıp gitmek için bu da kâfîdir.”

Oğlum, sel yoluna ev yapma; bu binayı (Burada dünya evi anlamında) kimse tamamlayamamıştır. Kervancının yolda ev yapması, akıl, tedbir ve marifet işi değildir.

ERHAN ERKEN

Ocak-Şubat 1996

 

MÜSİAD SİYASETİN NERESİNDE OLMALIDIR?


Müsiad, isminden de anlaşılacağı gibi ana faaliyet sahası olarak iktisadi alanı seçmiş, bu sebepten dolayı da sanayi, ticaret ve iş dünyasını ilgilendiren konuları öncelikli olarak gündemine almış olan bir dernektir. Bununla birlikte, Ülkemizde hemen hemen her faaliyet alanının siyasetle bir şekilde ilişkilendirildiği inkar edilemez bir gerçek olarak önümüzde dururken, ekonomi gibi, siyasetin karar alışları ile doğrudan ilgili bir sahanın da bu genel tesbitin dışında durabilmesi mümkün görünmemektedir.

Dolayısıyla MÜSİAD, her ne kadar iktisat temelli bir dernek olsa da tabii olarak, zaman zaman siyasî gündemler içerisinde yer almaktadır…

Bu keyfiyetin ne kadar sağlıklı olduğu veya derecesinin ne olması gerektiği hususu ise tartışmalı bir konudur.

Ekonominin büyük ölçüde devletin kontrolünde olduğu, siyasi ve ekonomik gücün genel anlamı ile merkezde toplandığı Türkiye gibi bir ülkede, siyasetin veya dar anlamı ile parlamentoda sağlanabilecek bir üstünlüğün, bu gücü ülkeye hizmet amacıyla kontrol edebileceğini düşünen çok sayıda insanımız, yukarıdaki anlamı ile siyasetle yakından ilgilenmektedir.

Siyasî sahada oluşan her tür dalgalanma, rüzgâr veya bu tür gelişmeler, insanlarımızı derinden etkilemekte, ana sahaları siyaset olmayan çok sayıda vatandaşımız ve kurumumuz, en ufak bir hareketlenmede esas meşguliyet sahalarını geri plana iterek yukarıda çerçevesi çizilen siyaset çalışmalarını, gündemlerinin birinci maddesi yapmaktadır.

Bilindiği gibi geniş anlamı ile siyaset “gücü kullanma sanatı”dır. Gücün bir tarafında kamuoyu dediğimiz halk bulunmaktadır. Yaygın kanaate göre, halk bu gücünü yalnız seçimler yoluyla merkeze gönderdiği vekilleri eliyle kullanıyor gibi görünse de, esasında bu gücün kullanım alanının daha yaygın olması gerekmektedir.

Sivil toplum örgütleri dediğimiz gönüllü kuruluşlar, yarı resmî mahiyetteki odalar ve diğer meslekî teşekküller ve bu mahiyetteki organizasyonlar da gücün kullanılması noktasındaki çeşitli enstrümanlar olarak zikredilebilir. Ülkemizde, bu kanalların yeteri derecede güçlü ve organize olamaması, kamuoyunun ülke siyasetine olan etkisini yeterli bir düzeye çıkaramamasındaki en önemli sebeplerdendir. Bu sebepten insanlarımız, siyaset denince ilk ve belki de tek olarak parlamenter siyaseti anlamaktadır.

Gücün diğer taraflarında da yargı ve bürokrasi yer almaktadır. Belli bir eğitimden geçmiş kadroların oluşturduğu bu kesimler, ülkede siyasetin oluşmasında parlamento ile birlikte etkili olan bir sacayağını meydana getirmektedir. Gücün oluştuğu tüm bu sahaların,  MÜSİAD gibi ülke genelinde yaygın organizasyonu olan bir derneğin ilgi alanı içinde olması da tabii bir netice olarak değerlendirilmelidir.

MUSİAD, iktisadî ağırlıklı bir dernek olduğu için ekonomiyi derinden etkileyen siyasî olaylarla ilgilenmek durumundadır. MÜSİAD’ın oluşturduğu iktisadî söyleminin, Hakk ve hakikati hedef alan politikalarının ve makro/mikro ekonomik tavsiyelerinin ülkemizde uygulanabilme imkânı bulabilmesi için, geniş anlamıyla siyasetle ilişki içinde olmalı, düşüncelerini siyasetin uygulayıcısı olan partilere, meclise ve bürokrasiye duyurabilmelidir. Ayrıca yine ekonominin can damarları olan ve kamunun gücünün siyasetin oluştuğu merkezlere ulaşmasını sağlayacak tüm sivil örgütlerle ve meslek kuruluşları ile yakın temas içinde olmalı ve üyelerinin hak ve menfaatlerini buralarda savunmalarına yardım etmeli, baskı grubu fonksiyonunu her durumda yerine getirebilmelidir.

MÜSİAD’ın idarecileri ve yetkili organları da derneğin bu politikalarını birinci elden takip edebilmeli ve yönlendirebilmelidir.

MÜSİAD’ın idarecileri siyasetle ilgilenmeyi, yukarıda çerçevesini çizdiğimiz şekilde anlamayıp çok uç bir örnek olarak, birinci elden siyasetin bir aktörü gibi davranmayı tercih etmeleri durumunda, derneğin ekonomik ağırlığı otomatik olarak siyasete kayacak, ekonomik hedeflerin uygulanması için siyasetle ilişki kurmak tarzında düşünülmesi gereken hareket tarzı, siyasî sahada taraf tutar bir hüviyetle yer değiştirebilecektir. Böylesi bir tavır alış, tüm sivil toplum örgütleri için olduğu gibi, çalışma sahası olarak ekonomiyi seçmiş bir dernek için de sıhhatli bir çizgi olarak değerlendirilemeyecektir. Her konuda olduğu gibi siyaset sahasında da dengeli duruşun önemi inkâr edilemez.

MÜSİAD, dernek politikası olarak daha evvelki senelerde farklı olaylarda göstermeye çalıştığı tavrını adeta bir pergele benzeterek, sabit ayağını ekonominin üzerine koyarak, diğer ayağı ile geniş anlamda siyaset ve ilimle ilgili alanlarda dolaşmıştır. Geçmiş dönemlerde, derneğin resmî politikası olmamakla birlikte, kişisel davranışların farklı anlaşılmasından ötürü, bazı kereler sabit ayakta kayma olduğu iddiaları ortaya atılmış olsa da, bu güne kadar genel manada sabit ayakta ciddî konum değişikliği vukû bulmamıştır. Bundan sonra da derneğin resmî görüşünde bu tip bir farklılık yaşanmayacağı konusunda en yetkili organ olan ve “Genel Kurul”ca seçilmiş bulunan Yönetim Kurulu iradesini açıkça ifade etmektedir. Yönetim Kurulu’nun bu görüşü, derneğin mensuplarının şahsî tercihlerine ipotek koymak anlamı taşımamaktadır. Her üyemiz istediği siyasî tercihe sahip olabilir, istediği siyasî hareketin içinde yer alabilir. Hatta yönetim kurulu üyeleri, şubelerdeki yöneticiler de bu tip bir özgürlüğe sahiptir. Fakat tüm bu tercihler, derneğin ekonomik tabanlı hizmet anlayışına tesir edecek bir mahiyet arz etmemelidir. Dernek, bir siyasî hareketin tamamıyla destekçisi ve alt yapı unsuru gibi değerlendirilmemeli, dernek yöneticileri, derneğin siyasî bir çalışmanın atlama noktası gibi görünmesine sebep olacak davranışlardan şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da titizlikle kaçınmalıdır.

Siyasetle ekonomi, çay ve şeker gibi değerlendirilmeli, her iki sahada çalışanlar da yaptıkları faaliyetlerin kendi alanlarında kuşatıcı ve dolgun olmasına, hem kendi içinde hem de ilgili diğer alanlarla bütünlük taşımasına özen göstermelidirler. Çay da, şeker de kendi sınıflarının en vasıflısı ve kalitelisi olmalıdır.

MÜSİAD, kurum olarak, siyasî sahada ortaya çıkabilecek olan ihtilaflarda herhangi bir tarafta yer almamaya özen göstermelidir. Ayrılıkları pekiştirmek yerine, farklı yapıların hizmet yarışlarını fikir ve icraat planında, centilmence sürdürmelerinin yollarını açmaya çalışmalıdır.

MÜSİAD, her konuda olduğu gibi siyaset sahasında da şahıslardan çok ilkeler, tutarlı politikalar ve bütüncül bakış açılarının altını çizmeli, bunların gerçekleşmesi için kadroların önemine vurgu yapmalıdır.

MÜSİAD, ekonomik ve siyasî sahalarda, fikir ve proje bazında dağarcığında ne varsa onu herkesle paylaşmalı, tüm güzel fikirlere ve insanlara sahip çıkmalı, onların doğru fikirlerini desteklemeli ve gerektiğinde de uyarmalıdır.

MÜSIAD güzide bir kuruluşumuzdur. On bir yıldır binlerce insanın maddî ve manevî katkılarıyla, fikir ve düşünce düzeyindeki görünen ve görünmeyen emekleriyle bir noktadan bir noktaya gelmiştir.

MÜSİAD, üyelerinden, yöneticilerinden, sevenlerinden bugün de kendisine sahip çıkılmasını beklemektedir. Daha büyük hedeflere gitmesi gereken MÜSİAD’ın önü açılmalıdır.

MÜSİAD, herhangi bir kesimin, grubun, partinin alt kümesi olarak değerlendirilmemeli, buna yol açabilecek davranışlardan şiddetle kaçınmalı; geçmişten geleceğe, gelenekle birlikte yeniliğe doğru ilkeli bir şekilde yol almalıdır. Pergelin sabit ayağını daima olması gereken yerde tutmalıdır…

MÜSİAD, farklı dönemlerde meydana gelebilecek konjonktürel dalgalanmalarda aslî konumunu değiştirmeyip, tarihî seyir içinde anlamlı bir hizmet görme hedefinden bir an bile ayrılmamalıdır.

ERHAN ERKEN

Müsiad Bülteni 2001


 

 

SU TAŞIYAN KARINCA

Bir dönem Televizyonlarda yayınlanan Deliyürek dizisinin “Kuşçu” isimli kahramanı, kendine has üslubu ile anlatıyor:

Bir gün Nemrut, Hz İbrahim’i ateşe atmaya karar vermiş ve büyük bir ateşin hazırlanmasını emretmiş. Ateş hazırlanmış… İçine atılacak her şeyi, anında yutacak bir dereceye gelmiş. Birazdan, yüce peygamber onun içine atılacak.

O sırada bir karınca ortaya çıkıyor. Sırtında bir damla su ile ateşe doğru, yavaş, fakat emin adımlarla ilerliyor. Civardaki birisi karıncayı yolundan çeviriyor.

Nereye gittiğini soruyor.

Karınca, ateşi söndürmek için su taşıdığını söylüyor.

Soruyu soran gülüyor. Belli ki karıncanın eylemini hafife alıyor ve onunla alay ediyor.

Kendisine gülen kişiye karıncanın cevabı çok hikmetli:

‘Ben, sırtımdaki şu bir damla suyun o kızgın ateşi söndüremeyeceğini elbette biliyorum. Fakat maksadım safımı belli etmek. Zalim Nemrud’un yanında değil de, Hz. İbrahim’in yanında olduğumu ilan etmek’.

Bu hikâye, dizide başka bir ders için anlatılmıştı. Fakat hayatın birçok yönüne uygulanabilirliği açısından bana çok manidar gelmişti.

 

İnsanoğlu, yaşadığı kısacık ömrü içinde, hemen her önemli kararında doğru bir tarafta yer alıp alamamak, yaratılışının gayesine uygun tarzda bir duruş sergileyip sergiliyememek tercihleri arasında kalmaktadır.

 

Önemli olan, bu tercih anlarında doğru bir yerde durmak, tercih edilen değerlerin orta ve uzun vadede hem tercihi yapanın, hem de geniş manasıyla tüm insanlığın iki cihanda mutluluğa ulaşmasını sağlayacak neticelere sebep olup olmayacağını iyice analiz edebilmektir…

 

Önemli olan, hem niyetlerin hem de eylemlerin güzel olmasıdır…

 

Önemli olan, Hak ve Hakk’ı karşısına alan “güç tercihleri” karşısında, bazen ilk bakışta zayıf gibi görünse de Hakk’ın ve Haklının yanında yer alabilmek…

 

Önemli olan, bizi Yaratan Yüce Allah’ın rızasının, tercihlerimiz arasında hangisinden yana olduğunu bulmaya çalışmaktır.

 

Ne mutlu Hakk’ı ve “doğru”yu arayanlara… “Doğru”nun yanında safını belli edenlere…

ERHAN ERKEN

Müsiad Bülteni

 

HİCRİ YILBAŞI NE DEMEK?

Yeni bir Hicrî yıla daha girdik. Her bir hicrî yıl, 1423 yıl evvel Hz. Peygamber’in (a.s), can dostu Hz. Ebubekir ile birlikte Mekke’den Medine’ye doğru hicret niyetiyle yola çıktıkları tarihin sene-i devriyesi. Hicret, Hicrî takvimin başlangıcı. Hicrî yılbaşı, içinde İslâm tarihinde birçok önemli olayın geçtiği Muharrem ayının ilk günü…

2000’li yıllarda, Prof. Dr. Teoman Duralı’nın tabiriyle Çağdaş İngiliz-Yahudi Medeniyeti’nin hâkimiyeti altındaki bir dünyada, dini hayatı yaşama ile ilgili en masum taleplerin bile abartılı bir şekilde karşılanıp baskı uygulandığı bir ülkede, Hicrî ylbaşını kutlamanın hatırı sayılır bir önemi var mıdır? Diye birçok kereler kendi kendime soruyorum.

Peygamber Efendimizin (a.s) ve ona inanan müminlerin, ilk vahiyden itibaren geçen yaklaşık 11 yıl boyunca, Mekke şehrinde büyük bir zulme uğradığı, İslâm tarihini okuyan herkesin malumudur. Mekke’de Müslümanlara karşı yapılan zulüm dayanılmaz bir hal alınca müminlerin bir kısmı önce Habeşistan’a hicret ettiler, daha sonra da Medine’ye hicret başladı. Yüce Peygamber de 622 yılının Muharrem ayının birinci günü, meşakkatli bir yolculuğa çıkmıştı. Baba yurdu olan şehri bırakıp, dinini daha iyi yaşayabileceği başka bir diyara doğru göçüyordu.

Hicri yılbaşını kutlayan bu günün Müslümanları, 1423 yıl evvel yaşanan bu olaydan kendileri için nasıl bir ders çıkarıyorlar?

Dinini arzu ettiği gibi yaşayamadığı bir zemini değiştirmeyi düşünen, buna karar veren ve bunu uygulayan Müslüman sayısı acaba ne kadar?

Sözle ifade edilen, fakat değil fiil ile tatbik edilmesi, zihnen bile düşünülemeyen bir hicretin yıldönümünün coşkuyla kutlanmasının kıymet-i harbiyesi var mıdır?

“Birilerinin her yıl 1 Ocak tarihinde kutladıkları yılbaşıları var da, bizim olamaz mı?” tarzı bir düşünceyle 1 Muharrem’i, Hicrî yılbaşı olarak kutlamayı düşünen Müslümanları tamamen kınamak niyetiyle bu cümleleri kaleme almıyorum. Moral ve motivasyon olarak bu tip gün ve gecelerin kısmen faydalı olabileceğini de savunabilirim. Fakat işin aslının bu olmadığı, içinde hicretin gerek davranış, gerekse de düşünce boyutuyla yer almadığı bir Hicrî yılbaşının, aslında hatırı sayılır bir öneminin olmadığına dikkat çekmek için bu soruları soruyorum.

Hicret fikri, bilindiği gibi çok dinamik bir anlam taşımaktadır. Yüce Allah’ın bizden, yine bizim faydamız için, yaşanmasını istediği hayatı yaşamamıza engel olan şartların bulunduğu mekânlardan, eğer onları değiştirme imkânlarımız tamamen tükenmişse çıkmak ve bu şartların daha elverişli olduğu başka mekânlara doğru gitmek… Ama bu gidişin içinde muhakkak geri dönüş fikrini ve inancını muhafaza etmek… Hicretin belki de en özet ifadesi budur.

Bazen bir ülkeden hicret edilebilir, bazen bir şehirden, bazen bir ilçeden veya sokaktan… Bir okuldan, bir işyerinden, belki bir sektörden… Hicrette aslolan illâ, içinde bulunulan bir alandan belli bir kilometre uzaklıktaki başka bir yere gitmek değildir.

İnancını yaşayamadığın bir yerin şartlarını daha iyi şartlara dönüştüremiyorsan ve bir zaman sonra bu şartlar senin yaşantını büsbütün kısıtlar hale geliyorsa, o zaman daha iyi şartların olabileceği yerlere, alanlara gitmektir hicret…

Fakat bulunulan yerin, belirli bir zaman için bile değiştirilmesi ciddi bir külfettir, çok önemli bir olaydır. Zaten bu kadar önemli olmasa koca bir zaman kavramının başlangıç tarihi olarak bu olayın seçilmeyeceği herkesin malumudur.

Demek ki Hicrî yılbaşının 1 Ocak’taki Miladi yılbaşı kutlamalarından nitelik açısından çok büyük bir farkı vardır. Bu farkın fark edilmesi yolunda daha derin düşünülmesi, hepimizin üzerine düşen ciddi bir görevdir.

1 Muharrem 1423 tarihinin, daha aydınlık günleri arzulayan tüm inananların bu arzularına ulaşmalarını sağlama yolunda önemli bir başlangıç olmasını diliyorum.

ERHAN ERKEN

Müsiad Bülten 2002