Kültür Ekonomisi ve İstanbul

 

2010 yılı Avrupa Kültür başkenti olarak ilan edilmesiyle birlikte İstanbul şehri  farklı açılardan yeniden ilgi odağı oldu. Şehirle birlikte birçok temel kavram da gündemimizde önemli bir yer işgal etmeye başladı.

Bilindiği üzere kullanılan kelime ve kavramların  maksadı ifade edebilmede çok büyük önemi var. Bu sebepten mevzu bahis olan bu kelime ve kavramlar üzerinde öncelikle ve derinlemesine durmakta fayda olduğunu düşünüyor ve onları  farklı açılardan değerlendirmek  istiyorum. Bu kelime ve kavramlar çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılıyorlar. Farklı ülkelerde ve farklı disiplinlerde farklı anlamlara geliyorlar
Öncelikle doğdukları ülkelerde ve şartlarda ne şekilde ortaya çıktıkları,  hangi evrelerden geçtikleri üzerinde bir miktar durmakta yarar var. Sonrasında da bugün için  bu kavramları kullananların onları  hangi anlamlarda kullandıklarına bakmak bizlere değişik bakış açıları sağlayacak anlamlarda kullandıklarına bakmak bizlere değişik bakış açıları sağlayacak.

Peki, bu kelime ve kavramlar neler?

En başta kültürü ele alalım. Kültürün tesbit edilebildiği  kadarıyla 160 küsür tanımı mevcut. Bir kullanım şekli olarak, ekip biçmek anlamına geliyor. Bizde de ilk karşılığı hars olarak kullanılmış. Hatta  bir ara ekin diye de tanımlandığına rastlanıyor. Daha sonra bir kısım aydın irfan kelimesinde karar kılmış (özellikle 2. Meşrutiyet aydınları). İrfan ise hem ilim, hem iman, hem de edeb i içeriyor. Dini ve dünyevi diye ikiye ayrılmıyor, bir bütün  olarak ele alınıyor.  Bilginin dışında sezerek idrak etme gücünü de anlatıyor kelime olarak.

Çok çeşitli tanımlar içinde kültür ile ilgili şu tanımları kullanmayı tercih edebiliriz;

Yaşayış üslubumuzda, düşüncemizde, günlük münasebetlerimizde sanatta, edebiyatta, dinde, eğlencede, yaratılışımızın ifadesi

Bir değerler ve idealler tasarısı

İnsanı insan yapan bilgilerin bütünü

Sosyal planda bir medeniyetin özelliklerini gösteren entellektüel, moral, maddi yanlarının, değer sistemlerinin, yaşayış üsluplarının bütünü…

Tarihi süreçte kültür ve medeniyetin bazen yanyana , bazen de birbirlerinin yerine  kullanıldığını görüyoruz. Medeniyet ile ilgili şöyle bir tanımı tercih edebiliriz; insanın hayat şartlarına söz geçirmek için tasarladığı mekanizmaların veya organizasyonların bütünü.

Medeniyet kültüre göre daha birikimci, daha kolay yayılıcı, kültür ise daha çok kişilere bağlı ve sübjektif…

Çağdaş sosyologların bir bölümü, kültürü bir dönem toplumlara ait bir değer olarak ele almışlar. Aralarında yakınlık bulunan veya ortak bir kaynaktan gelen milli kültürlerin bir araya gelişinden de medeniyet oluşuyor diye de tarif etmişler.

Medeniyet ise; zaman ve mekanda çok daha geniş ve çok daha kucaklayıcı bütünler için kullanılmış.

Rahmetli üstad Cemil Meriç umran kelimesini (kavramını ) daha kuşatıcı buluyor
Ona göre halk, nüfus, ahali, kültür, medeniyet hepsi umran kavramının içinde yer alıyor. Umran geniş anlamıyla; kültür demek: bilgiyi, inancı, sanatı, ahlakı, hukuku, adaleti bir kelime ile insanın toplumsal bir varlık olarak elde ettiği bütün kabiliyetleri kucaklayan bir bütün. Bir kavmin yaptıklarının ve oluşturduklarının bütünü diye tanımlıyor. İctimai ve dini düzen; adetler ve inançlar hepsi bu kavramın içinde adeta mündemiç..

İbn-i Haldun da ise diğer anahtar kelime asabiyet… Umran bir badiye de teşekkül ediyor… Bir de şehirde, asabiyet ise tüm bu oluşumların en önemli bağlayıcı unsuru..

Bu kelime ve kavramları her ele alışımızda farklı bir bakış açısı kazandığımızı hissedeceğiz… Birçok farklı sözlüğe bakmak da ufkumuzu açmak açısından büyük yarar sağlayacaktır..

İstanbul kültür, irfan, medeniyet açısından büyük bir birikim. Bu birikimde bize ait olan çok fazla unsur mevcut. Bu bizin ne olduğunu iyice ortaya koyabilmeliyiz.

Bizim İstanbul’umuz  deyince bu tanımın gerektirdiği farklılıklar nelerdir? İstanbul’un bizim olarak devam edebilmesi için niye bazı farklılıkları ısrarla muhafaza etmeliyiz?
Onları ortadan kaldırırsak veya kaldırılmasına müsade edersek bu şehre bizim şehrimiz demek mümkün olur mu?

1453 de İstanbul bir fetih yaşadı. Bizans’da Konstantinapolis olan bu şehir, başka bir bir medeniyetin başkenti oldu. Yani bizim medeniyetimizin başşehri oldu.
Bu açık, net ve hiçbir zaman ortadan kaldırlamayacak  bir gerçektir….

Uzunca bir dönem aynı zamanda Doğu Romanın başkenti olma vasfını da korudu. Fakat tarihi süreç içinde değişti ve dönüştü. Tarihte fetih gerçekleştiren bir çok kavmin yapamadığı çok özel bir şeyi başardı. Kendisini fetheden insanların ait oldukları medeniyetin sembol şehri haline geldi. Eskiden var olan bir çok tarihi özelliği ve insan malzemesini de kaybetmeden hepsini bünyesinde barındırarak bu değişim ve dönüşümü gerçekleştirdi. Bize bu halde emanet edildi. Bizler de bu emanet içinde doğduk

Şehir, içinde yaşanılan, kendisini var eden tüm özellikleriyle beraberce yaşanılan,  geçmişten gelen tüm yapılarıyla ve değerleriyle uyum içinde hayat sürülen bir bütündür.

İstanbul şehri mevzubahis edildiğinde, bu şehrin sakinlerinin önemli bir bölümü,  maalesef bu özelliğin kısmen ihmal edildiğini ve şehrin tarihi özellikleri korunmaya çalışılırken içinde yaşanılan hayata müdahale edildiği gibi bir hisse sahip oluyorlar..
Bir şehrin yapılarını koruyayım derken, onun içinde yaşayan insanların hayatlarına direk veya dolaylı olarak müdahale etmek, insanların o alanları terketmelerine sebep olabilir. (hali hazırda oluyor da)

Bu hal de o şehrin zamanla kısmen bir müze haline gelmesine yol açar ve o şehri içinde yaşanılır bir yer olmaktan çıkarır. İstanbul’un böylesi bir tehlike içinde olduğu belli bir süredir bir çok çevrede dile getirilmekte…

Şehir, kültür ve medeniyet kavramları ile ilgili bu kısa değerlendirmeden sonra, son dönemlerde çokça kullanılan yeni bir kavrama değinmek istiyorum, kültür ekonomisi..

Kültür ekonomisi, son yıllarda öne çıkan bir kavram. Özellikle batıda gittikçe  önem kazanıyor. Bizim için de zaman içinde ciddi bir öneme sahip olacak gibi görünüyor…

Kültürel değerlerin ekonomik bir değer olarak değerlendirilip ülke ekonomisi için önemli bir girdi sağlaması fikri ile birlikte gelişen bu kavram, hem İstanbul hem de Türkiye’nin bir çok şehri için değerlendirilebilecek yeni bir saha olarak gündemimizi işgal etmeye başladı.

Özellikle İstanbul’un  kültür ekonomisinin nesnesi haline getirilmesi konuşulurken bu sembol şehrin doğru bir şekilde ele alınması gerekiyor.

Bir medeniyetin başşehri olan ve önemli bir tarihi birikime sahip bu şehrin kültür ekonomisi çerçevesinde ele alınması sırasında şehir olma vasfını muhafaza ederek, yaşayan bir organizma olarak ele alınması, ekonomik değerler uğruna onun bir müze şehir haline getirme çabalarına karşı dikkatli olunması gerekiyor.

2010 kültür başkenti kavramı içinde de bence bu tip bir tehlikeden özellikle kaçınmalıyız. Belediyelerimiz,  kamu yöneticilerimiz ve halkımız,  tarihi dokunun korunmasına dikkat ederken bu hassasiyete de dikkat etmelidirler.

Bu noktanın adeta bıçak sırtı gibi çok hassas bir dengeye oturması gerekiyor
Ayarı kaçarsa maalesef şehrin elden gidivermesi tehlikesi başgösterir.

Büyük bir medeniyetin başkenti yaşayan bir müze haline geliverir: Biz onun içindeki eserleri  tamir ederiz, ışıklandırırız, fakat içinde yaşayamayız, etrafından sadece seyrederiz. Bu hususu teyit etmesi bakımından  çevremize şöyle bir bakıvermeniz yeterli..

Mesela, İstanbulun en büyük camilerinin etrafında yaşayan insan kaldı mı dikkatlice bir bakalım.
Sultanahmet, Süleymaniye, Bayezid, ve Yeni Cami gibi Selatin camilerin etrafında içerlerinde cemaat olabilecek ne kadar insan yaşıyor?

Başka bir açıdan bakıldığında da İstanbul’un büyük nüfus barındıran bölgeleri ne kadar İstanbul. Şehrinin klasik özelliklerini ne kadar taşıyorlar? Başımızı iki elimizin arasına alıp bir değerlendirelim; Başakşehir,  Beylikdüzü,  Ataşehir ne kadar İstanbul’dur?

Bu cümlelerime bakarak sakın ola ki bu ilçelerimizi modern şehircilik anlamında küçümsediğimiz anlaşılmamalı. Sadece bir medeniyet merkezi olan tarihi bir şehrin değerlendirilmesi anlamında bu mukayese yapılmalı..

İstanbul’u İstanbul yapan  kültüre ve içinde yer aldığı medeniyete ait özellikleri belirleyici olarak ortaya çıkartılmalı. Fakat onun yaşayan bir varlık olduğu ihmal edilmemeli…

Diğer ülkelerde yaşayan insanlar için de zaten bence cazip olan noktaların da buralar olduğu kanaatini taşımaktayız. 2010 Avrupa Kültür başkenti çalışmaları ve Kültür ekonomisi kavramları çerçevesinde  bu noktalara sürekli vurgu yapılmalı, bu vurguların altı kalın kalemle çizilmeli. Bu tarihi ve önemli şehri diğer ülke ve kültürlerden insanların merak edip gelip görmesi ve incelemesi için gayret edilmeli

Elbet merak eden olacaktır ve olmaktadır da.. O da kültür ekonomisi denen kavramın alanına girecek gelişmeleri ortaya çıkaracaktır

Bugün yılda 5 milyon kişi merak edip geliyorsa bu rakam en az 10 milyon olmalıdır
Onların gelişi şehrin ve ülkenin ekonomisine ciddi bir yarar da sağlayacaktır.

Fakat biz böylesi önemli bir konuda, ekonomik kaygıları önemserken kültür ve medeniyetimize ait, onların yaşayan bir varlık olarak devam etmesini sağlayamaya yönelik özellikleri bu hedefe kurban etmeyelim. Kapitalizmin herşeyi meta ve mal halinde ele alan bakış açısının ortaya çıkardığı arıza ekonomik kaygılarla bizlerin de en önemli başlığımız olmasın. Bahis mevzuu olan kavramlar ve değerlerimiz de meta olmasın. Sadece alınır satılır bir mal gibi değerlendirilmesin, irfan kaybolmasın, umran düşüncesi yitirilmesin.

Bu şehri öncelikle kendimiz ve nesillerimiz için koruyup gözetelim, güzelleştirelim, içinde yaşanılabilir bir şehir olarak muhafaza edelim. Eskiden istanbulluluk olarak tanımlanan özelliklere sahip insanların yaşadığı bir şehir haline yeniden getirelim
İnsanların gelip yaşadıkları, ekonomik değer elde ettikleri, mübarek topraklarını sadece rant aracı olak gördükleri, hoyratça tükettikleri, benimsemedikleri, cenazelerini bile alıp götürdükleri bir şehir olmaktan çıkaralım. Bu tarz bir bakış açısını tüm karar vericilerimize ve hemşehrilerimize yayarak  İstanbul’umuzu  diğer kültürlere ve medeniyetlere de örnek hale getirelim…