TÜRKİYE VE DÜNYADA SON GÜNLERDEKİ GELİŞMELERE KISA BİR BAKIŞ

 

Mart Ayında yapılan İTO Meclis toplantımızın ardından geçen bir aylık sürede,  öncelikle seçimlere daha 3 sene varken nereden çıktığı anlaşılamayan bir Cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışması gündeme geldi. Daha sonra savcılık tarafından yürütülen soruşturma neticesinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve beraberinde bazı kişiler tutuklandılar. Bu hadisenin ve sonrasında gelişen olayların Türkiye’nin dikkatlerini birdenbire çok farklı yönlere doğru taşıdığına hep birlikte şahit olduk

Bu konudaki gelişmelerin hukuki boyutları ile ilgili herhangi yorumda bulunmak yakışık almaz  lakin sonrasında gündeme gelen boykot çağrıları Türkiye’nin en büyük odasının bir sorumlusu olarak bizleri ziyadesiyle üzmüştür. Bu çağrıları ve bu çağrıların zamanla sokak eylemlerine ve farklı protesto şekillerine dönüşmesini de esefle karşıladığımızı ifade etmek istiyorum.

Hepimizin dikkatle izlediği gibi burada boykota konu olan firmalar yerli ve milli firmalarımızdır ve boykot konusu da esasında iç politik tartışmalar ile ilgili bir meseledir. Boykot listeleri ilan edilirken bazen spontane gelişen bir tarzda mevzu ile en ufak alakası olmayan bazı firmaların bile olayların içine dahil edilmesi, gelişmelerin provokasyona ne kadar açık olabileceğini göstermesi bakımından ilginçtir. Bu konuda adeta kendi kendimize çelme takar bir hale geldiğimizi üzülerek müşahede ediyoruz.

Bu tür teşebbüsler ülke insanını birleştirmek yerine bölebilecek, aramızda olabilecek fikir ayrılıklarını keskinleştirebilecek davranışlardır. Bunlardan şiddetle kaçınılması gerekir.

Son günlerdeki boykot çağrılarını yapan kesimleri ve bu işleri köpürtmeye çalışanları sağduyuya davet ediyoruz. Bu tür davranışlar yarın maazallah karşı dalgaları da harekete geçirebilir ve gelişmeler istenmeyen noktalara varabilir. Allah muhafaza eylesin

Bu tür dalgalanmalar maalesef ülke ekonomisini de olumsuz etkilemekte ve bu etkiler genel olarak hepimize tesir etmektedir. Ülkenin dış ekonomik ilişkileri yara almakta, geçen yılın ortalarından itibaren büyük gayretlerle ve fedakarlıklarla ekonomik dengelerde sağlanan iyileşmelere de direk veya dolaylı bir şekilde sekte vurmaktadır.

Yerli ve millî markalarımız bu ülkenin değerleridir. Bunlara zarar gelmesi hepimizi olumsuz etkiler.

Güçlü ve büyüyen bir ekonomi olmak istiyorsak, bu ülkenin refahını hedefliyorsak üretimimize, iç ve dış ticari dengelerimize ve markalarımıza sahip çıkmamız gerekmektedir. Hep berber bu hususlara özel bir dikkat göstermeliyiz..

TRUMP’IN SON BEYANATLARI VE ÜLKEMİZİN ÇEVRESİNDEKİ GELİŞMELER

Şu an bizim odaklanmamız gereken çok daha önemli gelişmelerin olduğunu esasında hepimiz biliyoruz.

ABD Başkanı Trump’ın başlattığı ticaret savaşları, dünya ekonomisinde nasıl bir etki meydana getirecek; bu önemli bir soru işareti önümüzde duruyor.

Hemen herkesin dikkatle takip ettiği üzere ABD Başkanı Trump, 3 Nisan’da ABD’ye giren tüm mallara yönelik kapsamlı yeni ithalat vergileri getirme planlarını açıklamıştı.

Buna göre tüm ülkelere en az yüzde 10’luk asgari gümrük vergisi geliyor. Ancak Avrupa Birliği üyesi ülkeler ve Çin ile Vietnam gibi ülkelere çok daha yüksek vergi tarifeleri uygulanacak.

Yüzde 10’luk vergi 5 Nisan’da uygulanmaya başladı. Daha yüksek vergiler ise 9 Nisan’da yürürlüğe girecekti.

Çin de bunun üzerine yaptığı açıklamada, 10 Nisan’dan itibaren ABD’den ithal edilen mallara yüzde 34 ek gümrük vergisi uygulayacağını duyurmuştu. ABD de buna karşı yeni bir misilleme yapıp vergi rakamını olağanüstü bir seviyeye yükseltti..

10 Nisan günü ise Trump bu vergilerin uygulamasının belli bir süre ertelendiğini duyurdu. İzleyebildiğimiz veya tün dikkatlerimize rağmen izlemekte zorlandığımız üzere kararlar süratle değişebiliyor. Her gün veya her saat yeni bir sürprizle karşılaşmak mümkün

Bu hamlelerin ne tür etkiler ortaya çıkaracağını dikkatle takip etmek gerektiği çok açık.

Ülke olarak ABD’nin en az gümrük vergisi dilimi olan yüzde 10’luk orandaki ülkeler arasında yer alsak da, etrafımızdaki bu gelişmeler ve oluşmakta olan anaforun dolaylı yoldan bizleri de ciddi oranda etkileyebileceğini ön görmek durumundayız. İş dünyası olarak tüm bu değişimler karşısında alternatif planlar yapmak, stratejiler geliştirmek ve bunları gerek karar vericilerle gerekse de üyelerimizle paylaşmak göreviyle karşı karşıyayız.

Bununla birlikte Türkiye olarak, sadece ticarî gelişmeler açısından değil bölgesel ve uluslararası ilişkiler açısından da ciddi sıkıntılar yaşanması muhtemel bir zaman dilimine girmekteyiz.

Suriye’de olumlu gelişmeler görsek de, İsrail’in Şam’a kadar sarkan saldırı çemberi gittikçe yayılıyor. Artık sınırlarımızda hissettiğimiz bu tehlikeyi her açıdan bertaraf edebilecek tedbirler üzerinde odaklanmak kaçınılmaz bir mecburiyet olarak görünüyor.

Gazze hattında maalesef ateşkes artık yürürlükten kalkmış durumda. İsrail’in vahşeti sürmeye devam ediyor. Bir kere daha buradan tüm dünyayı bu vahşete artık bir dur demeye çağırıyor ve zalimleri huzurunuzda bir kere daha tel’in ediyorum

Bunlara ilaveten, ABD ve İsrail’in İran ile ilişkileri, Orta Doğu ülkelerinin İsrail’in vahşeti karşısında belli bir noktadan sonra daha fazla devreye girmeye yönelik eğilimler içine girmesi, Türkiye’nin zaten başından beri bu vahşete karşı tüm dünyayı ayağa kaldırmaya çalışan siyaseti, bölgemizde çok farklı patlamalara sebebiyet verecek bir manzara arz ediyor.

Bunlar sadece tek bir ülkenin üstesinden gelebileceği yükler olmaktan çıktı. İnşallah zaman içinde uluslararası siyasette sağ duyu hakim olur. Politikalara tesir edebilecek güçteki ülkeler ve Uluslararası kurumlar inşallah daha insani çözümler noktasında harekete geçerler ve şu insanlık için utanç verici durum biraz daha iyi bir noktaya gelir.  Tüm bu cümleleri bir iyi niyet ve dua cümleleri olarak sarf etmek istiyorum.

TÜM BU TEHLİKELİ GÜNDEMLERE RAĞMEN HAYAT DEVAM EDİYOR

Tüm bu sıcak gelişmelerin ötesinde hayatın farklı yanları ve farklı renkleri de var. Hayat başka bir taraftan da akmaya devam ediyor.

Türkiye’miz, potansiyelini göz önüne getirdiğimizde çağını aşmayı hedefleyen bir ülke. Tarihten gelen iddialarımız var, yaşadığımız zamanın bize getirdiği sorumluluklar var.

Bunları gerçekleştirebilmemiz için yalnızca ekonomik ve siyasal gelişmişlik yetmez.

Aynı zamanda kültürel olarak da gelişmiş bir ülke olmak durumundayız..

Bil­gi top­lu­mu ol­ma­nın yo­lu da kül­türel gelişmişliği daha da artırmaktan  geçmektedir.

Tarih boyunca insanlığın en temel ihtiyaçlarından biri bilgiyi üretmek, muhafaza etmek ve aktarmak olmuştur.

Kütüphaneler işte bu bilgilerin muhafaza edildiği ve paylaşıldığı mekanların başında gelmektedir. Bu açıdan kütüphaneler çok önemlidir…

MART SONU VE NİSANIN İLK GÜNLERİ KÜTÜPHANELER HAFTASI

Türkiye’de her yıl Mart ayının son haftası ile Nisan ayının ilk başları Kütüphaneler Haftası olarak kutlanmaktadır. Bu yıl da bu hafta 26 Mart 6 Nisan arasında çeşitli etkinliklerle kutlandı

Kütüphanelerin en kıymetli misafirleri bildiğiniz üzere kitaplardır.

Kitap, yalnızca bilgi taşıyan bir nesne değil, aynı zamanda düşünsel gelişimin, kültürel birikimin ve toplumsal ilerlemenin de taşıyıcısıdır.

Kitap sayesinde bilgi edinilir, zihin yapılandırılır, düşünce gelişir ve ifade becerisi artar.

Bu yönüyle kitap, bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesine olduğu kadar, toplumların kültürel ve entelektüel seviyelerinin yükselmesine de katkı sunar

(Rami Kütüphanesi)

Kütüphaneler Kitapların sistemli bir şekilde erişime sunulduğu, bilginin korunarak gelecek nesillere aktarıldığı kurumlar olarak, yalnızca birer arşiv değil; aynı zamanda bilgiye dayalı bir kamusal alan, kültürün yeniden üretildiği bir merkez ve demokratikleşmenin de önemli araçlarındandır.

Kütüphanelerin tarihi sürecine kısaca bakarsak,  İlk kütüphane örnekleri tesbitlere göre, milattan önce Mezopotamya’da kil tablet arşivleri olarak ortaya çıkmış, zamanla Antik Mısır’daki papirüs koleksiyonlarına, İskenderiye Kütüphanesi gibi entelektüel merkezlere ve Orta Çağ’da ise manastırlarda ve medreselerde kurulan kütüphanelere doğru evrilmiştir. Daha sonra  Matbaanın icadıyla birlikte kitap üretimi hız kazanmış, insanların kitaplarla münasebetleri artmıştır.

19 ve 20. yüzyıllarda da halk kütüphanelerinin yaygınlaşmasıyla, bilgiye erişim bir ayrıcalık olmaktan çıkarak kamusal bir hak haline gelmiştir. Böylece kütüphaneler, eğitimde fırsat eşitliğini destekleyen, toplumsal dönüşüme katkı sunan kurumlar olarak öne çıkmıştır

Çağımızda ise dijitalleşmenin gelişmesi ile birlikte kütüphanelerin yapısında da önemli değişmeler ortaya çıkmaktadır.

Kütüphaneler bu dijital çağda sadece bilgiye erişim noktası olmaktan öte; aynı zamanda bireylerin dijital becerilerini geliştiren, teknolojiyi doğru kullanmayı öğreten ve dijital eşitsizlikleri azaltmayı hedefleyen sosyal öğrenme merkezlerine dönüşmektedir.

ULUSLARARASI KÜTÜPHANE VE TEKNOLOJİ FESTİVALİ ÖNEMLİ BİR ORGANİZASYON

Nisan ayının ilk haftasında Rami Kütüphanesinde Kütüphaneler Haftası dolayısıyla çok önemli bir etkinliğe katıldık. 2. Uluslararası Kütüphane ve Teknoloji Festivali adıyla gerçekleşen bu etkinlik bu anlamda son derece değerli bir çalışmaydı ve bizleri ziyadesiyle ümitvar etti. Kültür Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü bu etkinliğin düzenleyicisiydi.  Sayın Valimiz de bu açılışa huzurlarıyla güç verdiler. Bu anlamlı faaliyeti organize eden ve gerçekleştiren Değerli Kültür ve Turizm Bakanımız Mehmet Nuri Aksoy’u çalışkan ve ufku açık bir bürokratımız olan Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Taner Beyoğlu ve emeği geçen bakanlık personelini kutlamak istiyorum.

Bu çalışma bir taraftan kütüphane ve teknoloji dünyasını bir araya getirirken diğer taraftan da bilgi ekosisteminin geleceğine ışık tutacak etkinliklere sahne oldu.

Ancak en önemli boyutlarından birisi de kütüphanelerin dijital dönüşümdeki rolünün tartışılması idi.

En son teknolojik yenilikler ve yenilikçi hizmet modelleri gündeme alındı.

Sektöre yön veren yenilikçi yaklaşımları ise girişimciler ortaya koydu. AR-GE, inovasyon ve kuluçka merkezleri de festivalde yer aldı.

Fuar alanında kodlama, dijital hikâye anlatıcılığı, akıllı kitap, robotik, animasyon, yapay zekâ, algoritma gibi konularında çalışan 40’tan fazla teknoloji firmasının yer alması ülkemiz açısından son derece değerliydi.

Tarihsel süreçte kütüphaneler, bir medeniyetin bilgiyle kurduğu ilişkinin aynası niteliğinde olmuştur. Hangi toplumun nasıl bir kütüphane yapısı geliştirdiği, o toplumun bilgiye, öğrenmeye ve kültüre verdiği değeri de ortaya koymaktadır.

Bu nedenle kütüphaneler, yalnızca fiziksel yapılar değil, aynı zamanda bir zihniyetin ve toplumsal vizyonun da göstergesidir.

Dolayısıyla Kütüphanecilik açısından ortaya konan bu çalışmayı ve kütüphaneciliğin dijital gelişmelerle harmanlanmasını çok önemli bulmaktayız.

İŞ DÜNYASI OKUYOR ETKİNLİĞİNİN BU YIL İKİNCİSİ GERÇEKLEŞİYOR

Kitaba ve kütüphaneye verdiğimiz değeri sözle ifade etmenin yanında bu konuda bazı adımlar atmanın önemli olduğuna inanmaktayız.

Bu çerçevede geçen yıl birincisini gerçekleştirdiğimiz İŞ DÜNYASI OKUYOR adlı organizasyonun bu yıl ikincisini yapmayı planladık. Meslek komitemiz olarak düşündüğümüz bu çalışmaya sağ olsunlar yönetim kurulumuz ve Başkanımız da büyük destek sağlıyor.

15 Nisan Salı Günü saat 10.00’da İstanbul Ticaret Üniversitemizde buluşarak, okulumuzun o güzel kütüphanesinde, kamu yöneticilerimiz, İTO’nun Yönetimi, Meclis Üyeleri, iş dünyamızın çeşitli kesimleri, hocalarımız, kitap dostları ve öğrencilerimizle birlikte bir miktar kitap okuyacağız. Bu çalışma, bir nebze de olsa,  kitap okuma eyleminin önemine insanımızın dikkatine çekebilme gayesi taşımaktadır.

Geçen yıl Rahmetli Yahya Kemal üstadımızın “Aziz İstanbul” kitabını okumuştuk.

Bu yıl benim Galatasaray Lisesinden okuldaşım hem de kadim bir dostum olan Rahmetli Ahmet Haluk Dursun hocamızın artık Türk klasikleri içine girmiş olan “İstanbul’da Yaşama Sanatı” kitabını okuyacağız.

Bu kitap İstanbul’da yaşamanın lezzetini bize hatırlatan çok güzel bir eserdir. Umarım bu kitabı okurken İstanbul’u bambaşka yönleriyle yeniden keşfetmiş olacağız

SON OLARAK NİSAN AYININ İKİ ÖNEMLİ OLAYINI DA YENİDEN HATIRLAYALIM

Nisan ayı içinde inşallah iki önemli olayın yıl dönümünü yaşıyoruz. 17 Nisan 1993’de Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal vefat etmişti. Bu üzücü hadisenin üzerinden tam 32 sene geçti. Merhum Özal Türkiye tarihinde önemli dönüşümlere imza atmış bir kişi idi. Ekonomimizin dışa açılmasında ve serbestleşmesinde büyük katkıları olmuştu. Yine onun döneminde İstanbul’un merkezden çevreye doğru taşınmasında çok büyük bir hareket başlamış ve İstanbul’un Merkezi İş Alanları dediğimiz bölgesinin boşaltılması ve yer değiştirmesi ANAP Dönemi Belediye Başkanı Bedrettin Dalan zamanında başlamıştı. Hatasıyla sevabıyla Özal’ın tarihimizde çok önemli bir yeri olmuştur. Allah Rahmet eylesin

Diğer olay da 23 Nisan 1920’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisinin Ankara’da ilk olarak toplanması vuku bulmuştu. Bu olay sonrası Kurtuluş Savaşımız başlamış ve memleketimiz düşman işgalinden kurtulmuştu. Tüm şehitlerimiz ve gazilerimize de Allah’tan Rahmet diliyoruz.

Bu ülke için her şeylerini ortaya koyan şanlı ecdadımıza çok şey borçluyuz borçluyuz.

RAMAZAN AYI, İSTİKLAL MARŞI VE TERÖRSÜZ BİR TÜRKİYE ARAYIŞI

 

13 Mart Tarihinde İTO Olağan Meclis Toplantısında yaptığım konuşmanın metin haline gelmiş halidir

Ramazan-Şerif  Ayının Manevi iklimi İçindeyiz

Müslüman âleminin hasretle beklediği “On bir ayın sultanı” Ramazan-ı şerif ayına kavuşmanın sevincini yaşıyoruz.

Muhakkak Ramazan’ı iyilik etme, sevap kazanma, günahlardan kurtulma sevinci ve şevki ile karşıladık.

Bu ayda genelde yardımlaşma ruhumuz daha bir canlanıyor

Yetimlerin, öksüzlerin, fakir fukaranın gönüllerini hoş etmek, onların hayır duasını almak hepimiz için çok değerli.

İlave olarak da bizlere sürekli tavsiye edildiği üzere kendi fiillerimizle ilgili tefekkür etmek , yanlışlarımızı yeniden gözden geçirip bir tür onlardan arınma iklimi hakim oluyor.

Ramazanın ulvi havası ruhlarımızı inceltiyor âdeta.

Oruçla birlikte sadece yeme içmeyi kesmek değil adeta tüm azalarımızla oruç tutabilmeyi denemeye çalışmak gerek.

Elimiz, dilimiz, gözümüz, irademiz yani tüm benliğimizle oruç tutmayı becerebilirsek sanırım Ramazan-ı şerifin bizlere sağlayacağı fayda gerçek olur…

Malumunuz olduğu üzere Selatin Camilerde eskiden çokça mahya asılırdı. Oradaki bir söz çok ilgimi çekerdi. “ Ey Oruç Tut Bizi”

Bu sözde anlatıldığı Ramazan ayında tutacağımız oruçlar da  bizleri adeta tutmalı, sarıp sarmalamalı ve adeta tüm azalarımızla bu ibadeti yapabimeliyiz ki hakiki anlamını idrak edebilelim.

Bu mübarek günler hürmetine Rabb’imizden niyazımız şudur ki; bizleri öfke, kin, haset, nefret, zulüm gibi nice küçük ve büyük günahlardan muhafaza eylesin.

İnşallah bu aydan en iyi şekilde istifade ederiz ve öylece bayramı hak ederiz.

En büyük temennimiz bayramı, bayram sevinci ile yaşamak.

Özellikle başta Gazze’de olmak üzere savaş ve zulümlerin devam ettiği coğrafyalarda da bayram sevinci ve ikliminin hâkim olmasını diliyoruz.

Hayırların fethine şerlerin def’ine vesile olsun niyazıyla herkesin Bayramını Şimdiden kutluyoruz

Terörden Arınmış Bir Türkiye’ye Doğru

Bu Ramazan ayına aslında 27 Şubat günü terör örgütüne yapılan “silah bırakın, örgütü feshedin”çağrısıyla girdik.

41 yıldır Türkiye’ye büyük açılar yaşatan terör belasının son bulması için yeniden bir girişim başlamış oldu.

1 Mart’ta terör örgütünün bu çağrıya uyacağını açıklaması da ümitlerimizi arttırdı.

Takvim ve yol haritası henüz net değilse de ateşkes ilan edilmiş olması kaydadeğer bir gelişme.

Türkiye Büyük Millet Meclisindeki DEM Partili vekillerde ve bölgedeki kanaat önderlerinde de benzer bir ümidi ve gayreti görmek hakikaten ümit verici.

“Terörsüz Türkiye” diyerek girmiş olduğumuz bu süreçte inşallah artık bu karanlık ve üzücü dönem sona erer. Dostluk ve kardeşlik hâkim olur.

Fakat bu zor bir dönemeç ve muhtemelen çok dikkatli olunması gereken bir süreci yaşayacağız.

Daha önce de bu tür gelişmeler yaşanmıştı. Ancak sonu getirilememişti.

Şimdi yine güzel bir ümit oluştu. İş dünyası olarak hepimiz böylesi bir sakinliğin, barışın ve kardeşliğin yanındayız. İnşallah kalıcı olur…

Yarım asra yaklaşan bu ağır insanî ve ekonomik maliyeti olan sorunun çözülmesi için her türlü imkânın değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Millî birlik ve bütünlüğümüzü güçlendirecek bu süreçin millî bir duruş içinde hayırla neticelenmesi hepimizin ortak duası.

Ülkemizin etrafında önemli bir ateş çemberi var ve buna binaen günümüzde içerdeki bütünlüğümüzü sağlam tutmanın önemli olduğuna tüm kalbimizle inanıyoruz.

Özellikle Suriye’deki gelişmeleri dikkatle izliyoruz. Arada bazı sıkıntılar meydana gelse de bütüne bakıldığında gelişmeler iyi görünüyor.

İsrail’in bölgedeki işgalci eylemlerinin son bulmasını ümit ediyoruz.

Trump sonrası İsrail yönetiminin ABD’den aldığı desteğin bölgedeki dengeleri bozucu nitelikte bir mahiyet arz ettiğini görmekteyiz ve bu halin biran evvel son bulmasını diliyoruz.

Suriye’nin huzura kavuşmasını, ülkemizdeki sığınmacıların olabildiğince hızlı bir süreçte evlerine dönebilmelerini istiyoruz.

İsrail’in yaktığı ateşin bizlere de sıçramadan sona ermesini arzu ediyoruz.

İş dünyası olarak da kardeş ülkelerimizle canlı ekonomik ve sosyal ilişkilerimizin yeniden normal seyrine dönmesi en büyük beklentilerimizin başında geliyor

“Barış ve huzur” hepimizin en kıymetli hazinesi.

12 Mart Tarihi Kutlu Bir Olayın Yıldönümüydü

Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğunun son 10 yılı önemli savaşlarla geçti.

Balkan Savaşlarının ardından 1.Dünya Savaşı büyük bir felaketti bizim için.

18 Mart Çanakkale Zaferimiz kısa süreli bir mutluluk rüzgarı estirdiyse de bu hazin sonu engelleyemedi.

Bağdat, Hicaz, Gazze ve Kudüs’ün ardından Şam’ın kaybıyla beraber Mîsâk- Millî sınırlarımıza kadar geri çekildik.

Dünya Savaşı sonrası müttefiklerimizle birlikte maalesef mağlup olduk, vatanımız parçalandı, işgale uğradık.

Çok şükür aziz milletimizin büyük bir özveriyle giriştiği Kurtuluş Savaşıyla birlikte yeniden bir diriliş dönemi başladı.

Topyekün silkindik. Türk’üyle Kürd’üyle Arabı’yla Laz’ıyla bir ve beraber olup verdiğimiz İstiklâl mücadelesiyle Elhamdülillah düze çıkmayı başardık.

İşte bu sürecte aziz milletimize metni ve ruhuyla büyük bir güç veren İstiklâl marşımız da ortaya çıktı.

Bu adeta manifesto tarzındaki metin Merhum Mehmet Akif Ersoy’un kaleme aldığı ve 12 Mart 1921 de Büyük Millet Meclisimizde kabul edilen İstiklal Marşımızdı.

Mehmet Akif’in kaleminden çıkan bu sözler, insanımızın duygularına tam anlamıyla tercüman oluyor ki 104 yıldır can-ı gönülden okuyor ve söylüyoruz.

Aziz hatırası önünde rahmet ve hürmetle eğildiğimiz Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bu millete bir daha İstiklâl marşı yazdırmasın.” *

Bu son barış çağrılarını İstiklal Marşımızın bize verdiği güçle beraber değerlendirmemiz gerekiyor, diye düşünmekteyiz.

Yüce Türk Milletinin istiklalini kazanması ve muhafaza etmesi için canları uğruna mücadele veren tüm şehitlerimizin aziz hatıralarını rahmet ve hürmetle yâd ediyoruz. Ruhları şâd olsun.

 

*İSTİKLAL MARŞI

Mehmet Akif Ersoy

                Kahraman Ordumuza

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül; ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım,
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
 “Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın,
Kim bilir, belki yarın belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda.
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar, ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecdile bin secde eder, varsa taşım,
Her cerihamdan, İlahî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruhumücerret gibi yerden naaşım,
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.                     

 

 

İTO ARALIK MECLİSİNDEKİ AÇILIŞ KONUŞMASI

   

BÖLGEMİZDEKİ SON GELİŞMELER

Son günlerde güney komşumuz Suriye’de çok önemli değişimler yaşanıyor. Kasım ayının son haftasında başlayan Heyet Tahrirü’ş Şam liderliğindeki muhalif grupların Halep, Humus hattında ilerlemeleri ve 7 Aralık günü de Şam’a girmeleri ile birlikte 61 yıllık Baas Partisi iktidarı sona erdi.

Cumhurbaşkanı Esad’ın ülkeden ayrıldığı açıklandı. Esad’a en önemli desteği sağlayan Rusya ve İran’ın kendi problemleri ile uğraşıyor olmaları, ABD’de başkanlık değişiminin oluşturduğu geçiş dönemi, Lübnan Hizbullah’ının son İsrail saldırıları ile sıkıntılı durumlar yaşaması muhalif güçlerin bu tarz bir başarı kazanmalarının arkasındaki sebepler olarak gösteriliyor.

Suriye’de yaşanmakta olan otorite boşluğu ve istikrarsızlıklardan uzun yıllardır rahatsız olan Türkiye son gelişmeleri dikkatli bir şekilde takip ediyor.

Çünkü Suriye’deki mücadeleler bizleri birinci elden etkiliyor. Gerek Türkiye’ye düşman güçlerin ülkemize zarar verebilecekleri mesafelerde konuşlanmaları gerekse de Suriye’deki huzursuzlukların Türkiye’ye yönelik nüfus hareketliliğini tetikleyecek olması bizim için önemli sorunlar olarak önümüzde duruyor.

Bu arada Suriye’deki gelişmelerden cesaret alan İsrail’in Suriye sınırındaki Golan tepelerindeki tampon bölgeyi işgal etmesi, buna ilaveten Suriye’deki askerî ve stratejik hedeflere hava saldırıları düzenlemesi bu ülkenin alt yapısını ve gücünü ciddi oranda etkileyecek bir gelişme olarak endişe ile izleniyor.

Yine İsrail’in dünyanın dikkatleri Suriye’ye yönelmişken Gazze’de bir seneden fazla bir zamandır sürdürmekte olduğu ölçüsüz saldırılara ve vahşete devam etmesi de yine kabul edilemeyecek bir durumdur.

İnşallah Suriye’de en kısa zamanda dengeler yerine oturur, ülkemizde bulunan sığınmacıların önemli bölümü kendi ülkelerine döner ve güney sınırımızda daha problemsiz bir yapı ortaya çıkar. Bu arada dünya Kudüs, Gazze ve Filistin meselesine olan hassasiyetini eskiden olduğu gibi devam ettirir ve buralardaki zulmün ve işgallerin sona ermesi için gayret eder, diye temenni ediyoruz.

Ama görünen o ki bu bölgede bir süre daha sıkıntı ve karışıklık gündemimizde ciddi bir yer tutacak ve Türkiye bu süreçte çok önemli sorumluluklar almak durumunda kalacak.

Dileğimiz, öncelikle komşumuz Suriye’de tüm kesimleri kucaklayıcı, hak ve hukuka saygılı bir yönetimin kurulması ve ülkede asayişin sağlanmasıdır.

İnşallah böylesi bir gelişme, sosyal yapıyı düzenleyecek ve ekonomik aktivitelerin de daha güvenli bir şekilde yapılmasını sağlayacaktır.Dileğimiz ve duamız budur.

TÜGİS GIDA ZİRVESİ İZLEMİMLERİ:

SAYIN MURAT ÜLKER’İN  SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

Zaman zaman STK’ların davetlerine katılıyoruz. Ekonomi, kültür ve siyaset dünyasını değerlendiren çalışmaları takip ediyoruz.

Kasım ayı içinde Türkiye Gıda Sanayii İşverenleri Sendikası TÜGİS’in  Sürdürülebilirlik Akademisi’nin düzenlediği ve gıda sektörünün tüm paydaşlarını buluşturan 10. Sürdürülebilir Gıda Zirvesi’ne katıldım.

Zirvede gıda ekonomisinden inovasyona, yapay zekadan rejenaratif tarıma kadar birçok önemli konu masaya yatırıldı.

Seçkin konukları vardı ve gündemi de bir hayli dikkat çekiciydi.

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Fatih Kacır programın onur konuğu idi.

Ve gıda alanında önemli sanayicilerimizden Murat Ülker bey de uzunca bir konuşma yaptı.

Murat Bey konuşmasına başlarken benim de çok dikkatimi çekmekte olan bir konuya parmak basarak“İtiraf edeyim, benim bu “sürdürülebilirlik” lafına alışmam bir hayli zaman aldı.”   dedi.

“İnanın ben de niye bu kavramın seçilmiş olduğunu çok da iyi anlayabilmiş değilim ancak yine de insanlığın geleceğine dair endişeyi anlatan bir kavram olması hasebiyle ciddiye almamız gerekiyor.”, diye devam etti.

Ayrıca, Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlı maddelere dikkat çekerek bu maddeleri, “işimize ve hayatımıza nasıl entegre edebiliriz” diye iyice düşünmemiz gerektiğini ifade etti.

“Çevresel, ekonomik ve sosyal alanlarda dengeyi sağlayarak bugünü ve geleceği güvence altına almalıyız.

Temiz enerji kullanan şehirler, geri dönüşümle yenilenen kaynaklar ve bilinçli bireyler geleceğimiz için son derece gerekli olan unsurlardır.” diyerek konuşmasına devam etti.

Murat Bey konuşmasında bazı rakamlar verdi ki burada nakletmeyi yararlı görüyorum: Dünyada iklim değişiklikleri, gıda verimini yaklaşık %21 oranında azaltmıştır.

Su kaynaklarının yaklaşık %70’i tarımda kullanılmaktadır.

Bugün Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım örgütü verilerine göre gıdanın %13’ü hasat sonrası, %17’si ise satış noktaları veya evde israf edilmektedir.

Daha büyük buzdolabı istiyoruz, içine daha çok şey koyuyoruz, korumak için bir sürü masraf ediyoruz, elektrik sarf ediyoruz, sonra da maalesef çıkarıp çöpe atıyoruz.

Gıda israfı neden önemli? Mesela elbiseniz var modası geçti, başkası giyebilir veya geri dönüşüme gidebilir ama gıdalar maalesef günü geçince çöp olmaktadır.

Üretilen toplam gıdanın %30’u israf oluyor. Üstelik gıda israfının çarpan etkisi büyüktür. Yani israf edilen her gıda aynı zamanda su,toprak, enerji, emek ve sermaye israfı demek.

Dünyadaki gıda israfı müstakil bir devlet olarak düşünüldüğünde yapılan harcama ile bugün Amerika ve Çin’den sonra üçüncü büyük ülke olurdu.

Bu noktada Murat Bey’in dikkat çektiği kavramı ben de çok önemli buluyorum: Bu da “İSRAF”: Bu açıdan “israf” iklim krizinin önemli nedenlerinden birisidir.

Burada A’raf suresinin 31. ayetindeki “Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” şeklindeki ayetin mesajını iyi anlayabilmeliyiz..

Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.), akarsu kenarında bile suyu israf etmemeyi öğütlemektedir.

Bu ilahi mesajlar bize, dünyayı harap etmek değil, onu daha güzel bir şekilde gelecek nesillere bırakmak görevini yüklemektedir.

Murat bey şöyle bir dilekte bulundu: “Yetkililer karar alırken gıda sistemlerine bütünsel yaklaşmalılar. Çünkü gıda sistemi; tohumdan toprağa, tarladan sofraya, hammaddeden tedariğe ve hatta geri dönüşüme kadar giden döngüsel bir süreçtir. Tüm paydaşlarla iş birliği yaparak ortak sorumluluklar üstlenmek gerekmektedir…”

Özetle birlikte harekete geçerek daha sağlıklı, adil ve sürdürülebilir bir gıda sistemi oluşturabileceğini kaydetti.

SANAYİ VE TEKNOLOJİ BAKANI SAYIN FATİH KACIR’IN TARIM, GIDA SANAYİ VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ 

Daha sonra söz alan Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fatih Kacır Bey de attıkları uzun soluklu adımlarla tarım ve sanayi sektörleri arasında bağları güçlendirdiklerini ülkemizin yüksek tarım potansiyelinin ekonomik değere dönüşmesini temin etmek için çabaladıklarını vurguladı.

Bu anlayışla 2002 yılından bugüne kadar gıda ürünleri imalatına yönelik 8 bin 589 yatırıma teşvik belgesi düzenlendiğini, 708 milyar lira sabit yatırımın ve 252 bin nitelikli istihdamın önünün açıldığını ifade etti.

11’i “gıda ihtisas organize sanayi bölgesi” olmak üzere toplam 203 organize sanayi bölgesinde gıda ürünleri imalatının başladığı bilgisini paylaştı.

Kalkınma Ajansları eliyle gıda sektörüne yönelik yürütülen 773 projeye 2,6 milyar lira destek sağlanmış.

Bunların sonucunda gıda sanayimizin yalnızca iç talebi karşılamakla kalmayıp aynı zamanda son yıllarda ihracatta da önemli bir atılım gerçekleştirdiğini  vurguladı.

Sayın Bakan; geçtiğimiz yıl 18,9 milyar dolar ihracata ulaşan sektörün önümüzdeki dönemde daha da büyüyeceği öngördüklerinin ifade etti.

Yakın zamanda da “Yerel Kalkınma Hamlesi Teşvik Programı”nı başlatacaklarını  aynı zamanda üreticiler ve sanayiciler için daha yüksek katma değer oluşmasını sağlamak için kalite zincirini uçtan uca takip edecekleri bir mekanizma kurmayı planladıklarını belirtti.

Böylece gıda zayiatlarının azaltılması, birincil üretimde şekillenen üretim kayıplarının minimize edilmesi, üretim kapasitesinin kullanılmamasına bağlı kayıplarla depolama ve lojistik aşamalarındaki kayıpların azaltılması; gıda üretim aşamalarında ortaya çıkan yan ürün veya artıkların değerlendirilmesi anlayışıyla “Gıdada sıfır atık, sıfır israf” hedefiyle çalıştıklarını ifade etti.

Daha sonra Sanayi Bakanı Fatih Kacır, Murat Bey ve birkaç TUGİS yetkilisi ile birlikte özel bir görüşme yapma imkanı bulduk. Burada ülkemizde tarım yapılacak arazilerin daha iyi değerlendirilmesinin çok önemli olduğu vurgulandı

.

Bakan bey, devletin bu noktada verimli projeleri ciddi oranda desteklemek hedefinde olduklarını belirtti. Köylerimizin ve tarım yapacak nüfusumuzun bu alanda eğitilmesinin önemi üzerinde duruldu. Topraklarımız parçalanmamalı, köylerimiz boşalmamalı, özellikle endüstriyel tarıma önem verilmelidir cümlelerinin altı çizildi.

ÖZETLE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİKTEN NE ANLADIM?

Ben bu görüşmelerden genel olarak şu kanaate sahip oldum.

İngilizce orijinal deyimiyle SUSTAİNABİLİTY, Türkçe karşılığı olan SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK kelime olarak daimi olma yeteneği anlamında bir kavramdır
Sürdürülebilir gelişme ise gelecek neslin ihtiyaçlarını karşılama yetisine zarar vermeden günümüzdeki ihtiyaçları karşılayabilen gelişmedir
Bazı kaynaklarda izah edildiği üzere sürdürülebilirlik hedeflerine şu yedi boyutta ulaşabilmek mümkündür:

Bunlar : EKONOMİ, TOPLUM, MESLEK GRUPLARI, HÜKÜMET, ÇEVRE, KÜLTÜR VE FİZYOLOJİ
“Sürdürülebilirlik” başka bir yönüyle de israfın önlenmesi, insanoğlunun tabiatı ve çevresini kendi menfaati için sömürmemesi ve en iyi şekilde değerlendirmesi anlamında bir kavramdır. Bunun sonuçları hem bugünü hem de yarını kapsamaktadır. Burada önemli husus özellikle çocuklarımızın ve gelecek nesillerin haklarına riayet edilmesidir.

İnsanoğlu bugüne kadar maalesef bu hususta dikkatli davranmadı ve bugün çok sayıda sorun yaşıyoruz. Bundan sonra Murat Bey’in deyimi ile “Bundan sonra herkes kendi kapısının önünü süpürmelidir.”

Tarım ve hayvancılık alanındaki sözümüzü bitirirken sürdürebilirlik konusunda özetle şunu söyleyebiliriz:

Sürdürülebilir tarım ve hayvancılık, Türkiye’nin hem ekonomik kalkınması hem de çevresel denge açısından kritik öneme sahiptir. İklim değişikliği, kaynak kıtlığı ve ekonomik zorluklarla mücadele ederken sürdürülebilirlik odaklı politikaların benimsenmesi, Türkiye’nin tarımsal potansiyelini artırabilir.

Uzun vadede ekosistem dengesini gözeten ve sosyal refahı artıran bir tarım ve hayvancılık sistemi oluşturulmalıdır….

ARALIK AYINDAN ÖNEMLİ GÜNLER

Yazımıza son verirken Aralık ayı içindeki bazı önemli tarihleri de paylaşmak istiyorum.

11 Aralık; dostumuz, eski başkanımız İbrahim Çağlar’ın aramızdan ayrılışının yıldönümüydü. Değerli dostumuzu Rahmetle anıyoruz.

17 Aralık Mevlâna Hazretlerinin 751. Vuslat Yıldönümü. Âşıklar sultanı, marifet nurunun aynası Hazretin, Şeb-i Aruzunu tebrik ediyoruz, ruh-u şâd olsun.

Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma

Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?

Çağrısına kulak verip 27 Aralık 1936’ta Hakk’ın rahmetine kavuşan Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u da bir kez daha rahmetle anıyoruz. Mekân-ı cennet olsun.

Son hatırlatacağım nokta 21 Aralık bir yıl içindeki en uzun gecedir. Bu geceye en uzun gece manasına ŞEB-İ YELDA da denmektedir.

Bu gece ile ilgili çok bilinen ve tekrarlana bir beyit ile yazımıza son vermek istiyorum

“Şeb-i yelda’yı müneccimle muvakkit ne bilir. 

Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat”. 

Günümüz Türkçesiyle; Uzun geceyi ne müneccimler ( yıldız ilmiyle uğraşanlar) ne de zaman ölçenler bilemez.

Onun kaç saat sürdüğünü gam çekenlere sor”anlamına gelir.

ŞEB-İ YELDA Farsça bir terkiptir. Gerek Fars kültüründe gerek Osmanlı’da önem bu geceye önem verilmiş ve edebi metinlerde de çok kullanılmıştır. Bu geceyi  “Sevgililer gecesi “diye tanımlayanlar olmuş. Bazıları da karanlıktan aydınlığa çıkışın başlangıcı diye de ifade etmişler

İnşallah tüm gece ve gündüzlerimiz gamsız, kedersiz huzurlu bir şekilde geçer ve istikamet üzere emaneti teslim ederiz.

 

* Bu yazı 12 Aralık 2024 tarihinde İTO Meclis toplantısında yaptığım konuşmanın metin haline gelmiş şeklidir.

TEMMUZ VE MUHARREM AYLARINDA HATIRLAMAMIZ GEREKENLER

 

Tarihte vuku bulmuş hadiselere, olmuş bitmiş hatıralar diye bakmak yerine onların bugüne tesirleri ve tarihi süreç içinde ne tür önemli etkiler meydana getirdikleri tarzında bakmanın yararlı olduğuna inanmaktayız. Bu sebepten bugün vuku bulan olayları daima geçmişten günümüze gelen bir seyir içinde anlamlı bir yere oturtabilmeye çalışmak bizlere daha geniş bir anlayış kazandıracaktır.

Bu genel çerçeve içinde Muharrem ve Temmuz aylarında cereyan etmiş hadiselerden bir bölümünü ele almaya çalıştık.

MUHARREM AYI VE HİCRET

Malumunuz olduğu üzere içinde bulunduğumuz ay HİCRİ takvime göre Muharrem ayıdır. Ayın hareketlerine göre düzenlenen ve diğer adı da KAMERİ ay olan bu takvim, adından da anlaşıldığı üzere Hz Peygamber’in (as) Mekke’den Medine’ye hicretini başlangıç olarak ele almış bir zaman ölçme türüdür. Bilindiği gibi iki takvim arasında bir yıl içinde yaklaşık 10 gün fark bulunmakta ve 33 yılda bir bu fark bir seneye çıkmektadır. Hicri takvimin ayları bu sürede mevsimler arasında dolaşmaktadır.

Bu takvimin özelliği İslam Dini’nde ibadetlerin bir bölümünğn hep takvim içinde yer alan aylara göre düzenlenmiş olmasıdır. Oruç tuttuğumuz Ramazan ayı, Hacc mevsimini ve Kurban Bayramını belirleyen Zilhicce ayı bunlardan bir bölümüdür. İşte Hicri yılın ilk ayı da Muharrem’dir.

Muharrem ayında en başta Hicretin gerçekleşmiş olduğunu zikretmiştim. Her kültür dairesi için önem verilen hassas noktalar olduğu gerçeğinden hareketle mesela Hristiyan Kültüründe Hz İsa’nın doğumu çok önemli olduğundan onun doğumu Miladi takvimin başı kabul edilmiştir. Bizde de Hicret çok önemli neticeler doğurduğundan o hadise Hz Ömer tarafından takvim başı olarak tesbit edilmiştir.

HZ HÜSEYİN VE ARKADAŞLARININ ŞEHADETİ

Yine bu ayda İslam tarihinin en hazin olaylarından biri olan Hz Hüseyin’in Kerbela’da şehid edilmesi hadisesi vuku bulmuştur. Bu çok üzücü olay İslam toplulukları arasında maalesef birçok ayrışmaya vesile olmuştur.

Peygamber Efendimizin (as) çok sevdiği iki torunu Hz Hasan ve Hz Hüseyin’i bizler de çok severiz. Onlardan birinin şehid edilmesi hadisesinden derin bir üzüntü duyarız.

İşte Muharrem ayının onuncu günü vuku bulduğu ifade edilen bu günde de başta Hz Hüseyin olmak üzere tüm şehid olanları Rahmetle anar ve bir daha bu tür siyasi ayrışmaların ve acıklı olayların meydana gelmemesi için uyanık olmamız gerektiğini hatırlarız ve birbirimize de hatırlatırız.

Bu vesile ile başta Hz. Hüseyin efendimiz olmak üzere tüm Kerbela Şehitlerine Rahmet diliyoruz.

 10 MUHARREM AŞURE

Tabii bu arada tarihte vuku bulduğuna inandığımız Nuh tufanından sonra da AŞURE yemeğinin yapıldığı ve bu geleneğin işte bu olaya dayandığı ifade edilir.

Bu olayın tarihi olarak 10 Muharrem’de, İslam dünyasının geniş bir bölgesinde halk arasında ve özellikle de tasavvufi gruplarda aşure pişirilip dağıtılır. Bu hadise özellikle İstanbul sosyal kültüründe de çok önemli bir yer edinmiştir.

( Eski İstanbul geleneğinde ilk aşure Sümbülefendi tekkesinde yapılır, Son aşure de Karagümrük Cerrahi Dergahından kaynatılırmış)

 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİ

Hepimizin üzüntüyle hatırlayacağı üzere 15 Temmuz 2016 tarihinde çok can sıkıcı bir kalkışma hadisesi yaşamıştık. Allah’a şükür ki devlet ve millet el ele verilerek bu hadise bertaraf edildi. Fakat maalesef 250 civarında vatan evladımız şehid oldu, 1000’in üzerinde insanımız yaralandı. Bu kalkışmayı tetikleyenler ülkemize ve insanımıza büyük zarar verdiler. Binlerce insanın telef olmasına sebep oldular. Bunların yatacak yeri yok maalesef.

Fakat bu hadise bir yönüyle de milleti birbirine daha fazla kenetledi. Kötü ve sapık fikirlere karşı teyakkuz kabiliyetimizi arttırdı. Eskiler bazı şer hayır getirir derler ya, bu kötü olayın da inşallah bu tür faydaları olmuştur diye düşünmekteyiz.

NURETTİN TOPÇU’NUN VEFATI

Temmuz ayında tarihte neler olmuş diye hatırlamaya çalışırken, 49 sene önce ( 10 Temmuz 1975) Hakkın Rahmetine kavuşan Nurettin Topçu’yu da zikretmek istiyorum. Topçu Türk düşünce hayatı içinde gerek fikirleri gerek duruşu gerekse de yetiştirdiği öğrencileri itibariyle çok ciddi katkıları olan bir değerimizdi. Ülkemizin gelişimi için Anadoluyu merkeze alan bir kültürün oluşmasını önemserdi. Onun için Mektep ve Muallim çok önemli iki kavramdı.

Bakınız Merhum Topçu Mektep ile ilgili özetle şöyle der: Millet bünyesinde inkılaplar, mektepte başlar ve her milletin kendine özel olan mektebi vardır. Milli mektep, zihniyet ve örfler ile, metodları ve müfredatı ile, terbiye prensipleri ve psikolojik temeller ile, hatta binasının yapı tarzıyla kendini başka milletlerinkinden ayırır.

Muallim yani öğretmeni ise şöyle tarif eder: Her şeyden evvel muallim, hayatımızın sahibi olmaktan ziyade sanatkârıdır. Kullanıcısı değil, yapıcısıdır. Seyircisi değil, aktörüdür. O, en doğru, en güzel hayat örneğini yapar, hazırlar ve bize sunar; biz yaşarız. Bizim vazifemiz, bu hayata anlayış katmaktır, anlayışla ona iştirak etmektir. Balını yemeyip yaptıktan sonra bize bırakan arının bu hareketini şuurlandırıp bir ideal haline getirirseniz, onda muallimi bulursunuz. O, ruhunuzdaki kat kat fetihlerin kahramanı ve şerefli sahibi olduğu halde, bu hayatı yaşamayı değil, ona hizmeti tercih ile seçmiş fedakâr varlıktır.

Topçu, Fransa’da Sorbonne’da “İsyan Ahlakı” anlamına gelen “Confirmisme et Revolte” isimli doktora çalışmasından dolayı üniversiteden bir altın saat, Amerika’nın çeşitli bölgelerine  seyahat gibi ödüller almaya hak kazandı. Ancak bu ödüllerin hiçbirini kabul etmeyen Topçu, üniversitenin giriş ve çıkış kulelerinde 24 saat ay yıldızlı Türk bayrağının dalgalanmasını istedi. Topçu’nun bu isteği üniversite yönetimi tarafından yerine getirildi.

Onun hayatını daha detaylı öğrenmek isteyenler TDV İslam ansklopedisinde onunla ilgili maddeye bakabilirler, kitaplarına baş vurabilirler…Allah Rahmet eylesin

KIBRIS BARIŞ HAREKATI

Temmuz ayında hatırlamamız gereken önemli bir diğer olay da 20 Temmuz 1974 tarihinde Türk Ordusu’nun Kıbrıs’a yönelik Barış Harekatı düzenlemesidir. Kıbrıs’ta 1960 yılında kurulan ve Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın garantör olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti dengeli bir yönetim sağlayamıyordu. Adadaki Türklerin hakları korunamaz olmuştu. Tüm bunlara ilave olarak Yunan cuntasının desteğini arkasına alan EOKA lideri Nikos Sampson, 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak amacıyla başlatılan Enosis hareketinin önderlerinden Makarios’a karşı darbe yapıp iktidarı ele geçirmişti.

15 Temmuz 1974’de yaşanan iç darbe sonrası, Türkiye süreci yakından izlemeye başlamıştı. Dozu gittikçe artan insanlık dışı katliamlar karşısında askeri harekâta karar verildi. Bu konuda İngiltere ile ortak hareket edilme yolları araştırıldı. Bunda muvaffak olunamayınca tek çare olarak 20 Temmuz 1974’de askeri harekata başlandı.

Bu harekat sonrası adadaki Türkler ayrı bir varlık olarak kendi devletlerini kurdular. Türkiye garantörlük hakkını kullanarak sürece müdahale etmişti. O günden bu yana Türkiye adaki gelişmeleri yakinen takip etmekte ve Kıbrıslı Türklere ciddi oranda destek sağlamaktadır.

11 TEMMUZ 1995 SIRPLARIN SREBRENİTSA KATLİAMI

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra patlak veren Bosna Savaşı sırasında 1992-95 yılları arasında Bosna’nın doğu tarafı sistematik olarak yürütülen büyük çaplı bir etnik temizliğe maruz kalmıştır. Burada tüm dünyanın gözleri önünde, Sırp kuvvetleri Boşnaklara karşı maalesef her türlü savaş suçunu işlemişler dünya da bunu seyretmiştir.

Srebrenitsa Katliamı

Sırp saldırılarından kaçan binlerce Boşnak, BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen ve 400 Hollandalı barış gücü askeri tarafından korunan Srebrenitsa’ya sığınmışlardı. Sığınmacılardan yaklaşık 25.000’i, barış gücü askerlerince Srebrenitsa’ya birkaç kilometre mesafedeki Potaçari’de bulunan bir fabrikaya yerleştirilmişlerdi.

Fabrikadaki savunmasız binlerce Boşnak, Hollandalı askerlerce 11 Temmuz 1995’te Sırp Kasabı adıyla maruf Ratko Miladiç komutasındaki Sırp askerlerine teslim edildiler. Askerler 12 yaş üstü tüm erkekleri bir yana, kadınları da diğer yana ayırdılar. Kadınlara tecavüz edildi, erkekler ise kamyon ve otobüslere doldurularak ölüme götürüldü.

 

Srebrenitsa’daki kıyımdan Tuzla’ya kaçmaya çalışan 12.000’i aşkın Boşnak, Müslüman, dağlık yol üzerinde pusu kuran keskin nişancı Sırp askerleri tarafından âdeta tek tek avlandılar.

Dağlardaki bu zorlu kaçış yolundan yaklaşık 3.000 kişi sağ olarak Tuzla’ya ulaşabildi. Srebrenitsa’dan Tuzla’ya uzanan yolda 10 gün içerisinde 10.000’den fazla kişi katledildi.

Srebrenitsa’da yaşanan bu katliam Avrupa’da hukuksal olarak belgelenen ilk soykırım olarak tarihe geçti. Bu soykırımı Avrupalı güçlerin silahsız Müslümanları Sırplara göz göre katlettirdikleri utanç verici bir hadise olarak tarihte yerini almıştır.

Tarihi süreçte vuku bulan bu olay maalesef sadece tarihte kalmamış kötü bir örneği de 2023 yılı Ekim ayından bugüne kadar Gazze’de Siyonist güçlerin silahsız halka yönelik saldırılarıyla adeta tekrar yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir. Yine dünyanın büyük güçleri bu olaya etkili bir şekilde müdahale etmemektedirler.

Sonuç olarak, Temmuz ve Muharrem ayları içinde geçmiş dönemlerde meydana gelen bir kaç hadisede de görüldüğü üzere bugün olduğu gibi de dün de zalimler fırsat buldukları zaman zulüm ve adaletsizliklerini tatbik etmektedirler. Hakkın ve adaletin yanında olanların vazifesi de zulme ve zalimlere karşı ellerinden geldiği ölçüde karşı koymaları, engellemeye çalışmaları ve mazlumun yanında yer almalarıdır. Tarih bu ve buna benzer çok sayıda örneklerle doludur.

Merhum Nurettin Topçu’nun verdiği ders ise nitelikli insanların daima iz bırakmaları ve bırakılan izlerin de yıllar geçse de müsbet tesirlerini devam ettiriyor olmasıdır.

Allah (cc) merhum Nurettin Topçu gibi güzel örneklerin sayılarını arttırsın.

TASEV VAKFINI ZİYARETTEN AKLIMIZDA KALANLAR

 

İstanbul Ticaret Odası’nın Temmuz Ayı olağan Meclis toplantısında TASEV Vakfına yaptığımız ziyarette gözümüze çarpan bazı önemli hususları meclis üyesi arkadaşlarımızla paylaşma imkanı bulduk:

Geçtiğimiz günlerde TASEV-Türkiye Ayakkabı Sektörü Araştırma Geliştirme ve Eğitim Vakfını ziyaret ettik.

Bu vakıf; Türkiye Ayakkabı Sanayicileri Derneği, Ayakkabı Yan Sanayicileri Derneği, Türkiye Ayakkabıcılar Federasyonu ile sektörün önde gelen 100 firması ve sektör mensuplarının birlikteliği ile Türkiye Ayakkabı Endüstrisi’nin dünyaya açılmasına katkı sunmak amacıyla kurulmuş.

Aynı zamanda çok güzel bir laboratuarları ve Vakfın yanı başında faaliyet gösteren bir Meslek liseleri var. Onları da bu vesileyle görme imkanımız oldu. Meslek lisesinin İTO ile de Hamilik ilişkisi devam ediyor ve gördüğümüz kadarıyla çok memnunlar

Ziyaret sırasında gördük ki TASEV sektörüne tam teşekküllü bir şekilde bir vizyon kazandırmayı düşünerek hareket ediyorlar.

Bizlere hem sektörleri ile ilgili hem de vakıf faaliyetleri konusunda genişçe malumat verdiler

Hepsi de birbirinden güzel ve başarılı çalışmalar

Bu çalışmalar içerinde iki tanesi özellikle dikkatimizi çekti, ve bu yazıda bunlardan bahsetmeyi düşünüyoruz.

Birincisi Vakıf yöneticileri Türkiye’nin ilk sanayi yatırımlarından biri olan Beykoz Deri ve Kundura Fabrikasının kütüphanesini devralmışlar. Onu tekrar hayata döndürmüşler. Yani sektörleri ile ilgili bir Tarihi zenginliğe sahip çıkmışlar. Bu nokta bize çok değerli geldi.

Beykoz Fabrikasının kökleri 1810’a kadar gidiyor. Sultan II. Mahmud döneminde Hamza Efendi’den satın alınan Beykoz Debbağhanesi orduya devredilmiş. Ve burada ordu için palaska, çizme, kütüklük ve koşum takımları yapılıyormuş.

1816’da ise Beykoz Teçhizat-ı Askeriyye Fabrikası kurulmuş.

Ve burada keçi derisinden yeni tip, el üretimi askerî kundura yapımı başlamış.

Bu fabrika, dönemin en önemli yatırımlarına ve yeniliklerine sahne olmuş. 1842’de fabrikaya 40 beygirlik bir buhar makinesi kurularak sanayileşmenin temelleri atılmış.

Ve fabrika Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden önemli sanayi yapılarından biri olmuş.

Fabrika 1923 yılında Askerî Fabrikalar Umûm Müdürlüğü ve 1925 yılında ise Türkiye Sanâyii ve Maadin Bankası yönetiminde hizmet vermeye devam etmiş.

1933 yılında ise 3469 sayılı kanunla “Sümerbank Deri ve Kundura Sanayii Müessesesi” adını almış ve 2005 yılındaki özelleştirmesine kadar üretimlerini sürdürmüş.

Yani ayakkabı sektörünün hikayesi bir yönü ile baktığımızda sanayi tarihimizin de bir hikayesi.

Sırası gelmişken bu hikâyenin bir kitabının da İstanbul Ticaret Odasının yayınları içinde çıktığını belirtmekte yarar var.

“İstanbul’da Osmanlı Dönemi Endüstri Yapıları” isimli eserin pdf nüshasına İTO’nun web sitesinin yayınlar bölümünden ulaşabilmek mümkün

Aynı zamanda kitap olarak da Liman Hanı’ndaki Kitap İstanbul’dan temin edilebilir

İşte TASEV yönetimi de bu değerli endüstri tesisimizin ihtisas kütüphanesini emanetlerine almışlar. Ve kurumsal olarak sahip çıkmışlar.

Vakıfta o fabrikada çalışmış hem ustalık hem de yöneticilik yapmış iki değerli büyüğümüz de vazife görüyor. Gençlere de hocalık yapıyor, kütüphaneye nezaret ediyorlar. Onlarla da tanıştık. Bize bu işin geçmişini keyifle anlattılar.

İTO Meclisinde ayakkabı sektörünü temsil eden başta Yılmaz Polat olmak üzere Berke İçten ve Sait Vakkas Salıcı, sektörlerinin geleneğine sahip çıkmaları şahsen bizleri çok etkiledi. Bu arkadaşlar geçmiş ile gelecek arasında önemli bir köprü kurmuşlar. İşte zaten de KÜLTÜR de bu şekilde oluşuyor. Bu tüm sektörlere örnek olmalı diye düşündük

İkinci önemli çalışmaları da yaptıkları bir araştırma

Vakıf bünyesinde Türk vatandaşlarının ayak numaraları ve ayak yapıları konusunda bir araştırma projesi yürütüyorlar.

Böylece sektörde bir standart ölçü modellemesine gitmek mümkün olabilecek.

Şu ana kadar İstanbul’da belli bir örneklem oluşturmaya müsait 4000 kişinin ayak ölçüsünü almışlar. Anadolu’daki çalışmalar da devam ediyormuş

Buna benzer bazı projeleri başka sektörlerin de yaptığını duymuştuk ama yakinen dinlemediğimiz için detayını bilemiyoruz.

İnanıyorum ki proje sonunda ayakkabı sektöründe de Türk vatandaşımızın ayağına göre daha sağlık ayakkabı modelleri çıkmış olacak.

Bu tür çalışmalar belki detay gibi görünse de bir meseleye kökten ve stratejik açıdan bakıldığını gösteren önemli örnekler

Bu tür bakış açıları inşallah farklı farklı alanlarda herkes için örnek olur diye düşünüyorum

 Ayakkabı sadece bir giyim eşyası değildir. Aynı zamanda bir sanat eseri, koleksiyonu yapılacak bir nesne, müzelere taşınacak ve teşhir edilecek bir objedir.

Almanya’da Offenbach Deri Müzesinde Osmanlı ayakkabılarından güzel bir koleksiyon olduğunu biliyoruz.

Moskova’daki Şark Sanatları Devlet Müzesi de zengin bir koleksiyona sahipmiş. Osmanlı kıyafetleri ve ayakkabıları konusunda en zengin koleksiyonun, Topkapı Sarayı Müzesinde olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Bu anlamda TASEV Vakfı ve Küçükçekmece Ayakkabı ve Saraciye Meslekî ve Teknik Anadolu Lisesi ziyaretimizde bizi güzel bir sürpriz karşıladı.

Orada aynı zamanda “Dünyanın en büyük ayakkabısı”nı görme imkanı bulduk.

Öyle böyle basit bir tanımlama değil bu; “Guinness Kitabı”na da girmiş. Yâni tescilli.

Resimde 460 numaranın üzerindeki bu ayakkabıyı görüyorsunuz…

Bu da çok güzel bir örnekti

Bütün sektörlerimizin bu örnekler doğrultusunda bir literatür ve müze çalışması içine girmesinin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde çok önemli, prestijli ve kalıcı birer çalışma olacağı kanaatindeyim.

BUGÜNÜ YAŞAMAYA ÇALIŞIRKEN YARINLARI DA DÜŞÜNEBİLMENİN ÖNEMİ ÜZERİNE

Mevlânâ Celaleddin Rûmî Hazretleri’nin şu sözleri ile yazımıza başlamak istiyorum;

Dünle beraber gitti cancağızım,

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…

Tabiri caizse her gün yeni bir dünyaya uyanıyoruz.

Geçmiş dönemlerde zaman çok hızlı akmazdı. Yavaş yavaş, belli olaylar çerçevesinde dünya şekil bulmaya başlar; değişim, yıllara hatta yüzyıllara sâri bir şekilde tezahür ederdi.

Mesela barut 9. yy da Çin’de bulundu fakat İstanbul’un fethinde kullanılan büyük topların yapılış tarihi 15. yy idi.

Sanayi devrimine kadar dünyanın değişimi ve dünyadaki hayat bugüne göre çok yavaştı. Ancak sanayi devrimiyle birlikte bu akış ciddi bir hız kazandı ve bu hız her geçen gün daha da arttı.

1500 yılında dünya nüfusu yaklaşık 500 milyon idi. Bugün bu sayı 7 milyar civarında

1500’lü yıllarda insanlar tarafından üretilen mal ve hizmetlerin toplamı bugünkü dolar üzerinden 250 milyar dolar diye hesaplanmaktadır. 2009 Rakamlarına göre yıllık üretimin 60 trilyon dolar olduğu belirtiliyor

Bazı kaynaklara göre Britanya’nın 1720’de pik demir üretimi 25 bin ton olduğu ifade ediliyor. 1800 geldiğimizde bu 200 bin tona ulaşmış.

Yani 80 yılda 8 kat üretim olmuş. Ancak 1880’e geldiğimizde bu rakam 7 milyon 749 bin tona varmış. Yâni tam 39 kat artış yaşanmış.

Dokuma sektöründe 1829-1831 arası dönemde 225 bin el tezgahı bulunurken makine düzeniyle çalışanlar ise 60 bin imiş.

1844-1846 yılları arasında bu sayılar tam tersi olmuş. El tezgahları 60 bine inerken makineli olanlar 225 bine çıkmış.

Bu artış hemen her yerde bu şekilde olunca ortaya çıkan üretim fazlası tabiidir ki bütün dünyayı kasıp kavurdu. Ve Osmanlı da olduğu gibi sanayisini yeterli düzeyde dönüştüremeyen ve geliştiremeyen ekonomiler bu baskı altında kaldılar ve nisbî olarak gerilediler.

Ekonomik anlamda nisbi olarak geride kalmanın sebebi olarak sömürgecilik, ticari yolların değişimi vs gibi başka noktaları saymak mümküm. Fakat konumuzun ana fikri o olmadığı için bu safhada o sebepleri çok detaylı değerlendirmeden geçebiliriz

Yine 1880’li yılların başına kadar bugün petrol olarak bildiğimiz kara çamur, sadece yağ lambalarında kullanılıyordu.

Alman Mühendis Gottbieb Daimler’in kullanılabilir petrollü motoru yapması yeni bir çağı başlatmış oldu.

Bundan sonra hızla gelişen çalışmalar neticesinde 1900’ların başında Amirallik birinci Lordluğuna yükselen Winston Churchill, İngiltere’de petrol kullanan donanma talebini ciddi bir programla hayata geçirmeye başladı.

Ve bu sayede sadece I. Dünya Savaşı’nın değil 20. Yüzyılın galiplerini de belirleyen süreci şekillendirilmiş oldu.

Ancak burada çok kritik bir konu var; Geldiğimiz bu noktada yeni çağlara yön veren güç merkezlerinin neler olduğunu çok iyi anlamamız gerekiyor.

Sanayii Devrimini anlamayan, petrol çağının başladığını göremeyen yönetimler ve devletler tarihe karışmak zorunda kaldılar

Bundan sonra da dünyanın önünde açılan fırsat pencerelerine odaklanmayanları bekleyen akıbet de bundan farklı olmayacaktır.

ÖNEMLİ OLAN NEYİN İHTİYAÇ OLDUĞUNA KARAR VERMEK VE ÇÖZÜM ÜRETEBİLMEKTİR

Tarih içinde her dönemin kendine göre ihtiyaçları ortaya çıkmış ve üretilen iyi çözümler insanlığın kırılma noktalarını meydana getirmiştir.

Silahta topun kullanılması, ulaşımda demir yolu, enerjide buhar sistemi hep bu kırılma anlarına önemli örneklerdir.

Hızla ilerleyen takvimde seri atışlı ve yivli topları üretemezseniz, demir yolunu uçakla entegre edemezseniz, sınırlarınız içinde petrol bulunsa bile bunu kullanılabilir ürün haline getiremezseniz içinde yaşadığınız çağa yetişemez ve sadece pazar olarak kalırsınız.

Takdir edersiniz ki burada teknolojiyi iyi takip edebilmenin yanında onu üreten olmak zorunluluğu vardır. Aksi durumda bunun bedeli büyük oluyor.

Sanayileşme dalgası malum olduğu üzere öyle bir gelişme gösterdi ki Endüstri 1.0, 2.0, 3.0, 4.0 gibi safhaları gördük. Şimdi de Endüstri 5.0’den bahsediliyor. Artık makineler ve yapay zekalar arası ilişki, gelişmeleri belirliyor.

Küreselleşme dalgası ile gelişmelerin tüm dünyaya anında yayılması mümkün oluyor. Bu gelişmelerin tahmin edilebilmesi için ciddi bir araştırma ve öngörü şart.

Bu tarz işleyen beyinler olmaya gayret etmemiz gerek. Yetişmesi için ortam hazırlamalıyız, teşvik edici olmalıyız.

Toplum önderi olmak bunları gerektiriyor.

Bulunduğumuz yerde, etrafımıza hep geçmiş ve gelecek perspektifi ile bakabilmek çok önemli.

Gelişen endüstrilerde, ülke ve toplumlarda bunları görüyoruz. Tabii günlük sorunlarınız çok olunca orada boğulma tehlikesi de fazla oluyor.

Günlük telaşın dışına çıkıp ufka bakabilmeyi becermek lazım.

DEĞİŞİME UYUM SAĞLAYANLAR AYAKTA KALABİLİYOR

Bugüne kadar uluslararası rekabeti belirleyen süreçlerin tesadüfî değil bizatihi çağı anlamak ve yeni gelişmeleri yakından takip etmekle gerçekleştiği birçok örnekle net olarak görülmüş.

Bir söz vardır; “Hayatta kalan türler güçlüler değil değişime uyum sağlayanlardır.”

Dünya her zaman yeni bir değişimin eşiğindedir. Bu değişimler yeni fırsatlar getireceği gibi yeni riskleri de önümüze çıkaracaktır.

Son yıllarda ismini çokca duyduğumuz Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl için 21 Ders adlı kitabında gelecekle ilgili şöyle bir öngörüsünü naklediyor:

“Soğuk savaş bitti. Liberal hegemonya dünyaya hakim olmaya başladı.( Tabii bu kendisinin görüşü ve üzerinde çok ciddi olarak durulmalıdır) Fakat son yıllarda milliyetçilik fikri ülkelerde ciddi ciddi ön plana çıkmaya başladı ve gittikçe yükseliyor. Bu genel çerçeve içinde yeniden kuvvetlenmeye başlayan 3 büyük sorun var:

NÜKLEER TEHLİKE; Milliyetçiliğin gelişmesi ile ülkeler nükleer silahları daha fazla önemsiyorlar. Bu önemli bir tehlike. Harari’ye göre Rusya ve Çin’in güçlenmesi de bir başka tehlike..

EKOLOJİK ZORLUK: Teknolojinin gelişimi, fosil yakıt kullanma alışkanlığı  sera gazı salınımını arttırıyor. Gübrelemede fosfor kullanımı nehirleri ve suları zehirliyor.  Fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjilere geçebilmek gerek..

Buralardan güneş ve rüzgara bir dönüş olursa bu hammaddelerle ekonomisini döndüren ülkeler çok zayıflarlar bu da ayrı bir sorun oluşturur. Fakat ekolojik tehlike önemli, buna da acil olarak çözüm bulmak icap ediyor.

Burada araya girip şu hususa temas etmeden geçmek de mümkün değil: Dikkatlice bakıldığında tüm bu sorunları insanlığın başına musallat edenler endüstrileşme yolunda insana ve tabiata gerekli özeni göstermeyen kesimler ve ülkeler.

Bugün yine bu ülkeler dünyanın başına dert ettikleri bu sorunların çözümü için çaba harcıyor görünüyor. Bu noktalara bile dikkatli yaklaşmamızın önemli olduğu üzerinde hassasiyetle durulmalıdır

TEKNOLOJİK ZORLUK: Biyomühendislik ve yapay zeka, bunları yetkin bir şekilde kullanan kesimleri daha üst seviyelere taşıyor ve yeni yaşam stillerini ortaya çıkarıyor.

Bu durumun ortaya çıkardığı ayrı sorunlar da var. Bu 2 gelişme zamanla ortaya insangillere özgü kalıpları tamamen yıkan bedensel fiziksel ve zihinsel nitelikte varlıklar ortaya çıkarabilir.

Son dönemlerde zeka ile bilinçin ayrılması tehlikesi belirdi. Mazallah ortaya çıkabilmesi muhtemel olan çok zeki fakat bilinçten yoksun varlıklar büyük tehlike olabilir…

Dolayısıyla teknolojik gelişme konusunda herkesin kabul ettiği ahlakî kurallar koymak gerekiyor. Yoksa bu insanlığın sonu olabilir.

Mesela bugün ChatGPT ile üretilen metinler, tezler ve ilmi çalışmalar nerdeyse insanların zihni emeklerinin ciddi bir değer kaybına yol açacak gibi görünüyor. Bu gidişin ahlakî yönünün de çok acil bir şekilde oluşması şart.

Ayrıca makinaların ve robotların hayatlarımızda her gün daha fazla etkili olduğu bir devrede insanoğlunun o hiçbir zaman önemini kaybetmeyen RUHU, KALBİ VE MANEVİ YÖNÜ gibi temel meselelerin önemini de daha iyi idrak etmemiz gerekiyor.

Makinalar, robotlar, yapay zekalar belki çok mükemmel şeyler yapabiliyorlar. Fakat onlar bu kadim değerler olan ruhun, Kalbin (yani Fuad’ın) yerine geçebiliyorlar mı? Elbette ki hayır…

O zaman bu insana ait değerlere daha fazla sarılmamızın önemi aşikar bir şekilde ortada duruyor…

Harari yukarıda da özetlediğimiz üzere bu üç düşmana özellikle dikkati çekiyor ve insanlığın bunlara karşı birlik olmaları gerektiğinin altını çiziyor.

Dünya gezegeninde yaşayanlar bu birlikteliğe önem vermeliler. Kendi ülkelerinin siyasetlerine önem verdikleri oranda küresel meselelere de önem vermeliler diyor.

Yukarıda Harari’nin de dikkatimizi çektiği iklim değişikliği, kuraklık, doğal kaynakların azalması gibi bir dizi zorunluluk ekonominin ritmini değişime zorluyor.

Harari’nin bu üçlüsünün yanına, cümlelerin arasında da açıklama tarzında ifade etmeye çalıştığımız gibi, gelişmelerin her daim merkezinde olan insanoğlunun ruhuna, manevi ve ahlaki özelliklerine önem vermeyi ihmal etmemeyi, bir de tüm insanlığın birbirlerinin insanca yaşama haklarına saygı ve hassasiyet göstermeleri hususunu ilave etmemizin önemli olduğunu düşünmekteyiz.

İnsanoğlu ve ülkeler güç sahibi oldukça maalesef HAK VE HUKUKU BİR KENARA koyuyorlar.

Örnek; Doğu Türkistan Zulmü. Örnek; Gazze zulmü. Örnek; Bosna’da bir dönem yaşanan zulümler…( Maalesef tarihi süreçte bu örnekleri çok daha fazla artırabilmemiz mümkün)

SON DÖNEMLERDE GÜNDEMİMİZE YENİ YENİ MESELELER GİRDİ

Yine çok yakın bir zamanda karşı karşıya kaldığımız COVİD-19 SALGINI süreci de ekonomik ve sosyal hayatımızda daha önce bu kadar da yer almayan bir dizi meseleyi gündemlerimizde ön sıralara taşıdı.

Pandemi, ekonomik kriz, savaşlar gibi küresel buhranlar; blockchain, dedolarizasyon, yapay zekâ, metaverse gibi teknolojik ve ekonomik hadiseler hem riskleri hem de fırsatları içerisinde barındırıyor.

Bu süreçlerde iş yapma biçimleri çok hızlı bir şekilde değişti, online ilişkiler bir çok alanda gündemin en ön sıralarında yer bulmaya başladı.

Mesela bu yeni gelişen blockchain misali mübadele araçları, doların yerine geçmesi muhtemel olabilecek para sistemleri ve belki yarın daha başka araçlar önümüzdeki dönemlerde dünyanın gündeminde ciddi yer bulabileceklerdir..

Tüm bunların da ortaya çıkaracağı yeni meseleler bizlerin de gündemini etkileyebilecektir

Yine bir örnek olarak Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin keşfi olan BioNTech-Pfizer aşısını bularak çağa damga vurmalarını ciddi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor.

Aslında bu iki isim, bizim vatandaşlarımız olarak okullarımızda okudu. Eğitimlerini burada aldı. Ancak pandemide ortaya çıkan fırsatı değerlendirdikleri ülke Almanya oldu.

Bu da bizim üzerinde durmamız gereken çok önemli diğer bir boyut.

Dünyadaki gelişmelerin SWOT analizlerini yâni risk ve fırsat analizlerini yapan fütürülog ( gelecekle ilgili yararlı fikirler üreten) beyinler; bireylerin, şirketlerin, toplumsal yapıların uğrayacağı değişimleri hesaplayabiliyorlar.

Ve ona göre hukuku, küresel ilişki ve organizasyonları da şekillendirilmesinde önemli katkılar sağlayabiliyorlar.

Bunları bizler yapabildiğimizde ise, işte o zaman yeni çıkan krizlerden, yüzyılın fırsatları olarak istifade edebiliriz.

Bu hususları, hep beraber, hem kişisel boyutta, hem kurumsal boyutta, hem sektörlerimiz boyutunda, hem STK’lar boyutunda, hem de ulusal ve uluslararası boyutlarda değerlendirmeye çalışmalıyız.

Şüphesiz bu anlamda ülkemizin kalkınması Ar-Ge, inovasyon ve teknoloji altyapısının geliştirilmesine bağlıdır.

Bu altyapının geliştirilmesi de bilimsel araştırma ve geliştirme ekosisteminin oluşturulması ve kapasitesinin artırılmasıyla mümkündür.

Özellikle de Türkiye’nin beyinlerine sahip çıkılması, onların geliştirilmesi ve önlerinin açılması için her kurumun üzerine düşeni fazlasıyla yapması gerekiyor.

Yani hepimizin zihinlerinin bir bölümünü fütürologlar gibi çalışabilmesi ve çevremizdeki kişi ve yapıları bu yönlere doğru kanalize edebilmesi icap ediyor…

Özetle ifade etmek gerekirse ; günümüzde gündemde olan konulara dikkat ettiğimiz gibi hatta ondan da fazla bir şekilde yarının muhtemel konularına da hem mikro hem de makro düzeyde ciddi oranda kafa yormamızın önemli olduğunun altını çizmeye çalışıyoruz.. Bu arada gelişmeleri takip etmek kadar, onların varabilecekleri noktaları iyi bir şekilde kavrayabilmek, gerektiği zamanlarda yönlendirebilmek, ortaya çıkabilecek muhtemel problemlere karşı tedbir alabilmek de ciddi şekilde önem taşıyor..

Yazının başında da kısaca anlatılmaya çalışıldığı üzere, tarihi süreçte bulundukları şartların ötesini düşünebilenlerin ortaya koyduğu fikirler, açtığı ufuklar insanlığın gelişmesine yol açmıştır. Bu yeni açılan yolların üzerinden giden ülkeler ve topluluklar da diğerlerine göre daha avantajlı noktalara gelebilmişlerdir.

Sözlerimizi Hz. Mevlana’nın dediklerinden ilham alarak bitirirsek; yaşadığımız zamanın özelliklerine karşı daima yeni bir şeyler söylemeye ve yapmaya çalışalım ki inşallah yarınımız bugünlerden daha iyi olsun.

BU DA GÜZEL BİR MESLEK AHLAKI ÖRNEĞİ

Geçen hafta Yalova’nın Esenköy beldesindeydim. Arabanın sol ön far lambasının yanmadığını farkedince oto elektrikçisi aradım. Köyde bir kaç kişiye sordum. Orta Cami denilen köyün girişine yakın bir mahalde anayolun sol tarafında biraz içerde bir Cami bulunuyor. O civarda bir ustadan bahsettiler. Cami’nin arka tarafında kendi evinin altında tamirhanesini kurmuş İstanbul Küçükçekmeceli bir arkadaşımız beni güleryüzle karşıladı.
Hem tamirat yaptı hem de sohbet ettik.
Farın içindeki lambayı değiştirdi, o işlemi yaparken söktüğü aküyü yerine taktı, ben de iş bitti diye gidiş hazırlıkları için davranırken baktım atölyenin iç taraflarına girip birşeyler aramaya başladı. Biraz sonra elinde birkaç vida ve somunla geldi.
Kaputun iç taraflarında daha önceki dönemlerde yerinden çıkmış ve eğrelti duran bazı bölümleri elindeki vida ve somunlarla sağlamlaştırdı. İlave 15-20 dakika da onlarla uğraştı ve kaç yıldır gözüme takılıp da bir türlü sabitleyemediğim o bölümleri tamir etti. Bugüne kadar kaputu açıp yağ değiştiren, farklı tamiratlar yapan hiçbir usta bu tip bir işlem yapmamıştı. Ben de kimseye birşey dememiştim.
Usta bu işleri yaparken “ ustacığım sende hakikaten meslek ahlakına uygun bir halet-i ruhiye var. Bozuk bir yer gördüğünde onu düzeltmeden bırakamadın. Bu hassasiyet bir çok kişide maalesef yok. Çok teşekkür ediyorum” dedim
O da benim hakkı teslim edişimden mutlu oldu. Benden makul bir ücret aldı. İlave bu hizmet de bizden dedi.
Veda edip mutlu bir şekilde ayrıldım.
Ülker grubunun yıllardır sürdürdüğü ve güzel bir slogan olarak yaygınlaştırdığı “mutlu et mutlu ol” prensibinin farklı bir alanda uygulanışının hoş bir tezahürüydü. Beni mutlu etti, gördüm ki kendi de mutlu oldu .
Ayrıca birçok alanda maalesef kaybolmaya yüz tutan meslek ahlakı ve ustalık ahlakının canlı bir örneğini göstermiş oldu. Ben de, geçen gün taksicilerle yaşadığım ve kaleme aldığım yazı ile yansıtmaya çalıştığım menfi uygulamaların karşısında güzel örnekleri de zikretmenin gerekli olduğunu düşündüm.
Malum menfi örnekler insanın içini karartıyor, ümitlerini kırıyor. Ama güzelliklerin yaygınlaşması hepimiz için moral verici oluyor…
Facebook paylaşımı , Ağustos 2022

YAŞANAN HAYATIN HIZLI AKIŞI BİZLERİ RAHATSIZ EDİYOR MU?

İçinde yaşadığımız hayat gün geçtikçe sanki daha fazla hızlanıyor. Özellikle büyük şehirlerde ikamet edenler bunu eminim ki daha fazla hissediyorlar. Gerçi akıp giden hayatı vasıflandırırken sadece onun hızından bahsetmek durumu resmetmek için tam anlamıyla yeterli olmayabilir. Onun yanında karışıklığı, yoruculuğu, pahalılığı, gürültüyü, kalabalığı ve çok fazla hareketliliği de zikretmek gerekebilir.

Sabah ve akşam saatlerinde ülkede 20 milyona yakın ilk-orta ve lise öğrencisi, 8 milyonun üzerinde üniversiteli, 1 milyon civarında öğretmen, 200 bine yakın akademisyen, 30 milyonu aşan istihdamdaki insan, ana ve ilkokula giden çocukların önemli bir kısmının anne ve babaları, serbest çalışan birkaç milyon esnaf ve tüccar büyük bir telaşla evlerinden çıkıyor, ya okullarına, ya da vazife yaptıkları yerlere doğru yola koyuluyorlar. Otobüsler, trenler, metrolar, vapurlar, özel arabalar ve servisler vızır vızır insanları taşımaya çalışıyorlar. İnsanlar da büyük bir koşuşturma içinde bu vasıtalara biniyor, iniyor, içerlerinde itiş kakış yolculuk yapıyor, trafikte yorucu saatler geçiriyorlar.

Bazen yüksekçe bir yerden Eminönü ve Sarayburnu’nun karada ve denizdeki karmaşasına baktığınızda bu halet-i ruhiyeyi derinden hissedebilirsiniz. Veya bir metrobüs durağını genişçe gören bir yerden oradaki kalabalığı izlediğinizde benzer bir duyguya kapılabilirsiniz. Bir sabah vakti Fatih’teki Vatan Caddesinin bir başından öteki başına doğru şöyle bir yürüyüş yaparsanız, vergi dairesinden, belediyeye, emniyetten göç idaresi veya kaymakamlığa kadar binalara girip çıkan, metronun duraklarının etrafında yığılan insanları hayretle müşahede eder ve kuvvetle muhtemeldir ki sizler de bahsettiğim yorumlara hak verirsiniz. Tabii Anadolu yakasında da birçok noktada benzer örneklere rastlayacağınıza eminim.

Bu örnekleri daha fazla artırmak ve başka büyük şehirlere genişletmek de mümkün. Burada anlatmak istediğimiz özellikle büyük şehirlerde hayatın yukarıda bahsettiğimiz tarzda hızlı ve yıpratıcı olduğunu bir nebze de olsa altını çizerek ifade edebilmek.

Hayatın resmetmeye çalıştığımız hale evrilmesi karşısında insanoğlu neler yapabilir diye bu durumdan pek de memnun olmayan birçok kişinin kafa yorduğuna şahit olmuşuzdur. Bunlardan biri de ben olduğum için bu arayışa dikkat çekmeye çalışmam herhalde normal sayılabilir.

Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: Acaba kısmen de olsa bu tarz bir hayatın dışına çıkabilmek mümkün olabilir mi?

Belki radikal bir karar vererek içinde yaşanılan şehri değiştirmek ve daha sakin bir yere gitmek gibi bir alternatif denenebilir. Tabii tek başına yaşamayan ve yaşadığı yerle birçok bağlantısı olan kişiler için bahsettiğimiz seçenek pek de kolay bir yol değil. Bunu deneyen bazı dostlarımız oldu. Tası tarağı toplayıp yaşadıkları büyük şehri terk ettiler. Ya memleketlerinde ya da daha sakin bir şehirde yeni bir hayat kurmayı denediler. Birçok kişi de özellikle yaz aylarında memleketlerine adeta kaçarak şehir hayatına kısmen ara verebiliyor ve bu yolla rahatlayabiliyorlar.

Buna ilave olarak hayat ritmini, mesela işini ve/veya şehir içinde yaşadığı semti değiştirmek de imkan dahilinde. Bu yolu deneyip hayatının yönünü farklı istikametlere çeviren kişilere de rastlayabiliyoruz.

Peki bu hızlı hayat içinde bize çölde bir vaha gibi fonksiyon görecek başka hangi yollar olabilir?

Bu soruya da çeşitli cevaplar verilebilir ve her biri kendi açısından bizlere farklı açılımlar sağlayabilir

Onlardan bir tanesi olarak son yıllarda benim de iştigal alanım olan kitapçılar ve sahafları ziyaret etme alternatifi üzerinde durabiliriz. Bizim gençlik yıllarımızda İstanbul Beyazıt’taki Sahaflar çarşısı bu konuda önemli merkezlerden birisi idi. Onun dışında yine Beyazıt’da Beyaz Saray Çarşılarının bodrum katındaki kitapçılar çarşısı da insanı yaşanan hayatın adeta dışına çıkaracak nitelikte bir mekandı. Farklı farklı kitapçılarda oranın müdavimi olan kişilerin etrafında oluşan sohbet halkaları katılanları çeşitli açılardan adeta doyururdu. Yeni çıkan dergiler genelde ilk olarak Beyaz Saray’a gelir ve orada meraklıları ile buluşurdu.

Bizim yakın arkadaş çevresi için favori mekanımız Rahmetli İsmail Özdoğan ağabeyin sahibi olduğu Enderun Kitabevi idi. Özellikle hafta sonlarında daha çok oraya devam eder ve Enderun’a gelen ağabey ve üstadların sohbetlerini büyük bir keyif ile dinlerdik.

Bu iki kültürel merkeze ilaveten etrafta Çorlulu Ali Paşa Medresesi, Marmara Kıraathanesi. Küllük vs gibi başkaca sohbet mekanları da vardı ki onlar da bu muhabbetli ortamın adeta tuzu biberi mesabesindeydi.

İstanbul’da Beyaz Sarayın fonksiyonunu bu aralar kısmen Laleli’deki Yumni Kitapçılar Çarşısı görebiliyor denilebilir.

Yine bugün için söylersek, İstiklal Caddesi üzerinde, başta Galatasaray Lisesi’nin karşı cenahında ve yine Taksim’in ara sokaklarında irili ufaklı bu tarz birçok sahaf dükkanı insanı bahsettiğimiz şekilde farklı bir aleme taşıyabilecek nitelikte mekanlar. Son dönemde Üsküdar’da açılan sahaflar çarşısını da bu anlamda önemli noktalardan biri olarak sayabiliriz. Yine Fatih’te başta İnkilab kitabevi olmak üzere benzeri sohbet ve kültür mekanlarını bulabilmemiz mümkün.

Tabii buralardan yeterli ölçüde istifade edebilmek için sizin talepkâr ve arayıcı olmanız büyük önem taşıyor. İştigal ettiğiniz alan da olabilir, onun dışındaki başka konular da olabilir ama farklı bir şeyleri öğrenmeye ve yeni düşünceleri keşfetmeye niyetli olmanız önemli bir gereklilik. Bu çerçevede sahaf veya kitapçıda huzurlu bir ruh hali ile kitapları karıştırmak, daha önceden incelemeyi tasarladığınız eserlerle ilgili o dükkandaki kişiler ile sohbet etmeye gayret etmelisiniz. Siz arayıcı ve keşfetme niyetlisi bir halde olursanız kuvvetle muhtemeldir ki sizin bu ilginize muhatap olabilecek birilerine rast gelirsiniz. İşte o noktada sohbeti derinleştirmek size veya muhatabınıza bambaşka kapılar açabilecektir. Belki de bu tip mekanların en önemli fonksiyonlarından birisi de budur. Dükkanın sahibi veya yöneticisi hakikaten işini severek yapan bir kişi ise, bu tip bir ortamın doğmasından büyük bir keyif alıyordur, bundan kesinlikle emin olabilirsiniz.

Nereden mi biliyorum? Biz de iki yılı aşkın bir süredir Edirnekapı Kariye’de bu tür bir yer işletiyoruz. Kitapla, kültürle, okuma ve yazma ile ilgili birileri gelip kitapları, dergileri karıştırınca büyük bir mutluluk duyuyoruz. Hele hele bahsi geçen türde kişiler ısrarla bir şeyler arıyor ve soruyorsa bu mutluluğumuz daha da artıyor. Misafirimize hemen çay veya kahve cinsinden bir şeyler ikram etmeye ve onu bir köşeye oturtmaya çalışıyoruz. Bazen farklı farklı çevrelerden arkadaşlarımız ve dostlarımız, çoğu zaman da programsız olarak dükkanımızda bir araya gelebiliyor ve enteresan fikir alışverişleri ortaya çıkıyor. Yeni tanışmalar, yeni dostluklar oluşuyor. Bazı sohbetler bizler için de aydınlatıcı oluyor ve o konularla ilgili eldeki eserlerin yetersizliğini fark ettiğimizde hemen ilgimizi bahsi geçen alanlara doğru kaydırmaya ve o sahalardaki eserleri de elden geldiği oranda temin etmeye gayret ediyoruz. İlgili gördüğümüz kişilere kendi kişisel koleksiyonlarımızdan bahsediyoruz. Görmemişse gösteriyor ve haberdar etmeye çalışıyoruz. Bu gayret bizlere değişik bir haz veriyor.

Bizim mekanda kitap dışında geleneksel sanatlardan kendi gayretlerimizle oluşturmaya çalıştığımız büyüklü küçüklü tablolar da yer alıyor. Ayrıca farklı alanlarda el sanatları çalışmalarını da sergiliyoruz. Kitap, hüsn-i hat, ebru, tesbih, kamarçin, kalem işi gibi eserler yan yana geldiğinde içerde farklı bir hava oluşuyor. Bazı ziyaretçiler bu mekanın kendilerini başka bir atmosfere götürdüğünü söylüyor. Kimisi Diriliş Ertuğrul’un film seti gibi diyor, kimisi ise adeta zaman tüneline girdim diyor. Bahsi geçen örnekler bu tür mekanların adeta farklı bir boyuta açılmış pencere gibi, insanları hayatın rutin akışının dışına çıkarabilme fonksiyonunu kısmen ifa edebildiğini gösteriyor.

Tabii sadece bizim dükkanın bu tür bir işlevi olduğunu iddia etmek isabetli olmaz. Kitapçı ve sahafların önemli bir kısmının üç aşağı beş yukarı benzer bir havaya sahip olduklarını söyleyebiliriz. Yukarıda izah ettiğimiz tarzda bir arayışı olanlar başta İstanbul olmak üzere birçok şehirde bu tür fonksiyon gören mekanları bulabiliriler. Esas mesela aramaya niyetli olmak ve samimiyetle bu niyetin peşinden gitmek.. İnanıyoruz ki arayanlar kendilerini bu hızlı ve yorucu hayatın dışına çıkarabilecek, zihinlerini ve gönüllerini dinlendirebilecek, taleplerine göre de doyurabilecek mekanlara devam ederek şehir hayatının yıpratıcı etkilerine karşı hoş bir kalkan oluşturabilirler.

Burada ilk etaptaki gayemiz bir kalkan oluşturabilmek. Peki kalkan oluşturabilmenin ötesinde bu tür mekanlarda elde edilebilecek o ruh sükunetini ve huzuru şehrin farklı alanlarına da taşıyabilmek mümkün olabilir mi? O kadarını bilemiyorum. Ve belki de o derece iddialı olmaktan çekiniyorum.

Ama inşallah bir gün o da olur ve hayatın hızlı akışı daha insani bir boyuta doğru yönelebilir…

*Şehir ve Kültür Dergisi Haziran Sayısında yayınlanmıştır

BYV İFTARININ ARDINDAN…

24 Nisan Pazar akşamı İBB Çırpıcı 1453 tesislerinde Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nın iftarı vardı. Yaklaşık 600 kişilik salon neredeyse tamamiyle doluydu. İki yıldır yapılamayan toplu iftarlardan sonraki bu buluşmada katılan arkadaşların, öğrencilerin ve ailelerin mutluluğu yüzlerinden okunuyordu.
Boğaziçi ailesine katıldığım 1980 yılından bu güne geçen 40 küsür yıllık süreçte Allah’a şükürler olsun ki güzel bir dost halkamız oluştu.
Yanlış hatırlamıyorsam 1986 veya 87 yılından bu yana ( geçen iki yıllık mecburi kesiklik dışında) bu iftarlar hep yapıldı. Fatih Kıztaşı’ndaki İSAV’ın salonunda, bizim o zamanlar faaliyette olan Elif Yuva’nın Aksaray’daki binasında, Ensar Vakfı’nın salonunda, Musiad’ın Mecidiyeköy’deki ilk merkezinde, Malta Köşkü’nde ve son zamanlarda Hisarüstü’ndeki Boğaziçi Konak’da bu topluluk, eksiğiyle fazlasıyla , iftar programlarında hep bir araya geldi.
İlk dönemlerde, BSV henüz kurulma safhasında iken iftarlarımız genellikle ortak bir zeminde düzenlenmekteydi.
1997 Yılından sonra ise Boğaziçi mezun ve öğrencilerine yönelik iftarlar  BYV çatısı altında gerçekleştirildi.
Bu seneki İftar akşamı salona göz gezdirirken tüm bunlar film şeridi gibi gözümün önünden geçiverdi. Bu 40 küsür yıllık süre içinde bu topluluktan geçen arkadaşlar arasından çok önemli kamu ve özel sektör görevleri ifa eden arkadaşlarımız çıktı. Başbakanlık, Bakanlık, Milletvekilliği, Bakan yardımcılığı, Büyükelçilik, Rektörlük, Üniversitelerde hocalık, ülkenin önemli kurumlarında yöneticilik yapan ve halen de yapmakta olan çok sayıda arkadaşımız oldu.
Büyük sanayi kuruluşlarının sahibi ve yöneticisi olan arkadaşlarımızın başarıları bizleri mutlu etti. Türkiye’nin ve İslam Dünyası’nın fikri hayatına önemli katkılar sağlayan dostlarımızın bulunması hepimiz için ayrı bir gurur kaynağı oldu.
Yine bu büyük ailenin içinden çıkan arkadaşlarımızın kurduğu Boğaziçi merkezli bir başka dernek daha ortaya çıktı. BYV iftarından birkaç gün evvel onlar da Üniversite bahçesinde geniş katılımlı bir iftar düzenlediler. O iftara katılamamış olsam da sosyal medyada paylaşılan görüntüler şahsen beni ziyadesiyle memnun etti.
Sayımız arttıkça tabiidir ki aramızda fikir ayrılıkları da oluştu. Bu fikir ayrılıkları bazen ufak çaplı olsa da bazen de maalesef hepimizi üzen farklılaşmaların ortaya çıkmasına sebep oldu.
Dün akşamki iftarda tüm bu gelişmeler hızlıca zihnimden geçerken, fikir ve duruş farklılıklarının bir ayrışma ve kamplaşma meydana getirmesi tehlikesine karşı hepimizin çok dikkatli olması gerektiği kanaati daha da belirgin hale geldi. Birbirimize karşı davranışlarımızda en önde gelen nokta burası olmalıydı.
Çünkü hangi fikri savunursa savunsun 40 küsür yıldır aralarında belli bir hukuku muhafaza etmeye çalışan insanlar, birbirlerinin niyetleri konusunda şüpheye düşmemeliler diye inanmaktayım.
Uzunca bir süre aynı atmosferi soluduğumuz arkadaşlarımız bugün yapmakta oldukları çalışmalarda muhakkak ki kendilerine göre doğru olan şeyleri yapıyorlar. İnanıyorum ki hepsinin niyetleri millet ve memleket hayrına olan işlerin gerçekleşmesi.
Fakat fikir ve duruş farklılıkları bizleri birbirlerimizden koparmamalı. Aksine tüm bu farklılıkları çok geniş bir parantez içinde bir zenginlik olarak değerlendirebilmemiz gerekiyor.
Ayrı ayrı hizmet alanlarında hatta bazen birbirlerine zıt gibi görünen noktalarda bulunsak da gerektiğinde aynı masa etrafında buluşabilmeliyiz. Konuşabilmeliyiz. Hatta birbirlerimizi kırmadan ve incitmeden tartışabilmeliyiz.
Daha yaşlı olan bizim neslin dışında aşağıdan çok büyük yoğunlukta genç bir nüfus geliyor. İnanıyorum ki onlar bizlerden çok daha dinamik.
Çeşitli platformlarda hizmet etme niyetiyle bir çok görevler üstlenmeye başladılar. Bizim daha yaşlı nesil yavaş yavaş sahneden çekilirken genç kadrolar onların yerlerini alıyorlar ve inşallah bu süreç hızla ilerleyecek gibi görünüyor.
Gençlerin farklı yaklaşımları ve dinamizmleri daha yaşlı olanların tecrübeleri ile harmanlanabilmeli ki ortaya güzel ve yararlı bir sinerji çıkabilsin.
Bu düşünceler bir Ramazan gecesinin o kuşatıcı havası içinde ortaya çıkan çok fazla iyimser bir tabloyu mu ortaya koyuyor bilemiyorum ama, inanın ben iftar esnasında ve iftar sonrasında bu tarz fikirlerin zihnimde belirmesinden dolayı nedense bir hayli ferahladım. Bardağın dolu tarafına odaklanmaya çalıştım.
Ara dönemlerde ortaya çıkan tartışmalara bu gözle bir daha bakmaya gayret ettim ve belki de bir dua mahiyetinde bu cümleleri kaleme döküp sizlerle paylaşmayı düşündüm.
İnşallah ilerleyen zaman içinde aramızdaki farklılıkları ve tartışma noktalarını birer zenginlik olarak değerlendirebilme yolunda daha fazla gayret sarf ederiz.
Bunu sağlayabilirsek 40 küsür yıl içinde oluşmuş bu değerli topluluk inşallah hem ülkemiz hem de İslam Dünyası için yararlı şeyler ortaya koyabilir.
Hayır düşünelim, hayır murad edelim, inşallah hayırlı neticeler ortaya çıksın…
26 Nisan 2022 Facebook paylaşımı

HERŞEY BİZ YAŞARKEN OLDU VE OLMAYA DEVAM EDİYOR

( Bu yazı ilk olarak Basım Yayın Birliği Derneği’nin 2020 yılı sonlarında yayınladığı dergisinde yer aldı. Bazı noktalarını güncelleyerek dijital mecrada yeniden yayınlıyoruz)

Lise ikinci sınıfa gittiğim sene (takribi 1977-78 yılları) Rahmetli Mehmet Şevket Eygi ile tanışmıştım. Kendisinin o sıralarda okumakta olduğum Galatasaray Lisesi’nden çok önceleri mezun olmuş bir ağabey olması tanışmamıza sebep olan önemli ortak noktaların başında gelmekteydi. Ara sıra onun Yerebatan Caddesi 62 numaradaki Bedir Yayınevine giderdim. Bizim ufkumuzu açıcı konulardan bahseder, okumaya, öğrenmeye teşvik eder, ibadetlerimizi zamanında yapmamıza dikkat çekerdi.

Şevket ağabeyin yazıhanesi o binanın en üst katında idi. Genelde bizimle orada görüşürdü. O yazıhanede bizim için o zamanın şartları içinde önemli olan birçok kişi ile de tanışmamızı sağlamıştır. Kendisine tüm bu katkıları için çok müteşekkirim. Allah Rahmet eylesin. .

Binanın kapısından girip bir miktar merdivenle çıktıktan sonra yayınevinin kitaplarının satıldığı bir kısım vardı. Hatırladığım kadarıyla kitapların teşhir yeri ve depo bölümüydü orası. Bodrum katta ise Rotatif dedikleri dev bir baskı makinası bulunmaktaydı. Bu rotatif o dönemin önemli tesislerinden birisi idi.

Şevket ağabey bizim ona gittiğimiz dönemlerde Büyük Gazete adlı haftalık bir dergi çıkarmaktaydı. O dergi de bu rotatifte basılmaktaydı.

Nereden biliyorum? Bir kaç sefer bize bu baskı hadisesinin nasıl gerçekleştiğini anlatmıştı. Yazılar entertip dizgi denilen bir usulle metalden sayfalara diziliyor sonra da o dev gibi makina büyük bir gürültüyle dönüyor ve dergi öbür taraftan çıkıyordu.

Bedir yayınevinin kitapları o zaman o makinede mi basılıyordu tam olarak bilemiyorum ama dergiyi basılırken gördüğümden bu noktadaki şahitliğimden bahsedebilirim..

Matbaa ile diğer bir münasebetim 1982 yılında kendi düğün davetiyemin basılması sırasında olmuştu. Davetiyeleri mahallemizdeki tanıdık bir matbaacıda bastıracaktık. Fakat ben bir de davetiyenin üst tarafında besmele olsun istiyordum. O matbaacı tanıdığımız buna pek yanaşmayıp işi zora sürmüştü. Bir arkadaşım ben sana bir besmele klişesi yaptırayım sen de matbaacıya ver onunla bassın demişti. Herhalde ilk klişeyi de o zaman görmüştüm.

BASIM VE YAYIN İŞİNE İLK BAŞLAMAM

Daha sonraları bir arkadaşımla beraber sene sonlarında yeni yıl için firmaların müşterilerine vermek üzere hazırladıkları promosyon malzemelerini temin eden bir işe başlamıştık. Hediyelik eşyalar dışında takvim ve ajanda baskıları da bu işimizin bir parçasıydı. O hiç anlamadığım sektöre bir anda çok hızlı giriş yapmıştım. Kısa sürede işimiz promosyondan baskılı alanlara kaymıştı.

Bir iki yıl içinde Cağaloğlu’nda bir büromuz olmuştu. Ve biz Es Ajans Reklamcılık adıyla iş yapmaya başlamıştık. Katalog, broşür, fatura baskıları, kurumsal evraklar vs.

O iş sırasında ofset matbaa işi ile tanıştım. Ortağım Salih Pulcu esasında mimar olan, sonradan grafikerlik işine merak sarmış ve bu alanda pek mahir bir arkadaşımdı. Salih daha çok grafik ve kurgu tarafıyla uğraşıyor ben de dış işler, muhasebe, pazarlama ve baskı takip alanlarına bakıyordum. Daha sonra o dönemdeki yakın arkadaşlarımızdan Fikret Işık da bize ortak olmuştu. İlk dönemlerde Fikret daha çok dışardan destek sağlıyordu. Salih ile ben fiili olarak çalışıyorduk

Bize ilk işyeri hediyesi olarak Cağaloğlu’ndaki bazı tecrübeli grafiker ağabeylerimiz, çeşitli fontlardan basılmış ve bizim keserek başlık olarak kullanacağımız tarzda harfler hediye etmişlerdi. (Mustafa Özer Köse ve Nasip Klişe’nin o dönemdeki bürosunda faaliyet gösteren Hacı ağabey o dönemin çok usta grafikerleri idi. Her ikisi de Rahmet-i Rahmana kavuştular.)

Letraset denen farklı farklı karakterlerden çıkartma ile çizgili kartona yapışan harfler de grafikerliğin önemli bir aracıydı. Yazılar bu harflerin de kullanılmasıyla kurgulanıyor ve onlardan baskı için film alınıyordu. Kretuar, pritt adlı yapıştırıcı gibi malzemeler de çok önemliydi. O zamanlar Türkiye Gazetesi bir compugrafic makinesi almış ve bununla Cağaloğlu piyasasına da hizmet veriyordu. Biz de uzun metinleri orada dizdiriyorduk. Sonra kretuar ile bu dizgileri kesip, letrasetlerden ve diğer süslü harflerden başlıkları da milimetrik çizgili kartona yapıştırıyorduk. Hazırlanan bu kompozisyondan film alınıyor, onlar montaj yapılıyor ve ofset baskıya gidiyordu.

 

Renkli baskılar için de renk ayrımı diye bir işlem vardı.

Ofset baskı yeni bir teknoloji idi. Pikaj, montaj, renk ayrımı, film, duruma göre aydınger, asetat, baskı öncesi için ozalit, daha havalı grafikler için resimlerin üstüne yapılan pistole çalışması, iyi bir fotoğrafçı ile çekilen dia pozitif resimler. İşin kalitesine göre tif veya ozasol kalıpla yapılan baskılar. Tüm bunlar 80’li yılların baskı teknolojilerinde çokça duyulan kavramlardı.

BASKI TEKNOLOJİLERİNDE HIZLI GELİŞMELER

Derken 80’lerin ortalarından itibaren Macintosh Bilgisayarları ve masaüstü yayıncılık diye yeni bir kavram daha devreye girdi. Yavaş yavaş klasik grafikerlik Macintosh grafikerliğine doğru evrildi. Türlü türlü fontlar çıktı. Laser çıkış makineleri çok hızlı bir şekilde baskı kalitelerini arttırdılar.

Ben bile Macintosh Plus adlı makinemizde ve Ready Set Go adlı programla mahalli gazete veya dergi hazırlığı yapıp baskıya gönderdiğimiz günleri hatırlarım.

Biz ilk baskı makinemiz olan 25×35 ebadında Gestetner’i sanırım 1986 yılında almıştık.

300 dpi, 600 dpi derken yüksek çözünürlü laser çıkışlar süratle piyasaya çıktı. Macintoshların programları ve işlem hafızaları da aynı hızla artıyordu.

Seksenlerin sonundan 90’ların sonlarına geçen on yıllık sürede de tüm bu olaylar büyük bir hızla gelişti.

Bizim 1990 yılı başında Rahmetli Ahmet Şişman ile kurduğumuz Eramat adlı matbaa birkaç yıl içinde hem Ahmet Şişman’ın İz yayıncılık adlı firmasına hem de daha pek çok yayınevine baskı ve cilt işi yapmıştı. Bizim aldığımız ilk kağıt kırma makinesi sallama pedal denen bir aletti. Forma halinde basılmış kitap sayfalarını elle makineye veriyorduk ve öylece katlanıyordu.

Harman denen işlemler ilk zamanlar daha çok ‘’roman’’ tabir edilen vatandaşlarımız tarafından yapılmaktaydı

Zamanla ve hakikaten çok hızlı bir sürede kitaplar, dergiler ve diğer baskı işleri tamamen ofsete döndüler. Makineler gittikçe daha kaliteli hale gelmeye başladı. Kitap ve dergilerin ciltleri gittikçe otomatikleşti. Sallama pedalların ve elle harmanlamaların yerini artık tam otomatik makinalar aldı.

O eski klişe ve Entertip dizgi ile baskı yapan matbaa makinelerinin büyük bölümü devre dışı kaldı. Bazıları ise ya kesim ya yaldız ya da numaratörle birlikte baskı yapan makineler haline dönüştüler.

Tüm bunlar biz yaşarken ve bu mesleğin içinde iken oldu.

Özellikle 1980 sonrasında Türkiye Ekonomisinin dış dünyaya entegrasyonu süreci önemli bir devir değişikliği idi. Ekonomide ihracat konusu çok öne çıktı. Tabii aynı derecede ithalat da kolaylaşmıştı. Türk parasının diğer paralarla kolayca değişebilme imkanına kavuşması dış dünya ile ilişkiyi daha kolay hale getirdi. ABD ve İngiltere’nin önderliğinde özellikle gelişmekte olan ülkelerin dünya sistemine hızlıca entegrasyonu yönündeki gayretlerin de tesiri ile artık dış dünyada ne oluyorsa kolaylıkla bizde de olmasının yolu açılmıştı.

Birçok sektörde olduğu gibi matbaacılık ve yayıncılık alanında bu tarihten sonra ortaya çıkan büyük değişimin altında yatan bir önemli faktör kısaca bahsettiğim bu gelişmelerdi.

Değişim bu kadarla sınırlı mı kaldı? Tabii ki hayır.

90’lı yılların ikinci yarısından itibaren dijital alanda büyük bir atak başladı ve bu alandaki gelişme baş döndürücü bir hızla devam ediyor

Artık dijital yayıncılık neredeyse en fazla sözü edilir yayıncılık türü oldu.

DİJİTAL DÜNYA

Eski gazeteler ve dergiler günümüzde kısmen basılı olarak yayınlanıyor olsa da büyük ölçüde dijital mecralarda okunuyorlar. Biz bile uzunca bir süre dijital mecrada haber ve kültür sitesi hazırlayıp yayınladık. Dünya Bülteni ve Son Devir siyasi, sosyal ve ekonomik haberler alanında, Dünya Bizim de kültür haberciliğinde etkili internet siteleri olarak hizmet verdiler. Bu yayın mecralarımız ile ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel haberleri, ulaşabildiğimiz en kısa sürede izleyiciye duyurmaya başladık. Gazetelerde bir gün sonra insanlara ulaşan haberler artık anlık süreler içinde muhatabına ulaşıyordu.

Ofset baskı dışında kitapların bir bölümü de artık çok az sayıda da olsa dijital baskı makineleri ile basılabiliyor.

Olay bununla da kalmadı. Artık neredeyse herkesin kendi yayınını yaptığı sosyal medya platformları gelişmeye başladı. Elinde akıllı telefonu olan ve bu işe meraklı bir kişi, adeta kendi dergisini ve gazetesini kendi başına çıkarıyor. Facebook, twitter, instagram ve linkedin hesaplarından önemli gördükleri olayları yayınlıyor, haberler veriyorlar.

Fotoğrafçılık mesleği ciddi bir form değiştiriyor. İnsanlar kendi akıllı telefonlarından gayet güzel fotoğraflar çekiyorlar. Pistole boya sanatçıları yerine akıllı telefonların renk düzeltme programları aldı.

Kitaplar basılı olmanın yanında e-kitap olarak da yayınlanıyor.

Fakat ilginç olan şu ki gazete ve dergi alanında ortaya çıkan gelişme veya değişim şu ana kadar kitap konusunda aynı ivme ile gerçekleşmedi.

Hala basılı kitap önemini ciddi oranda koruyor ve e-kitap platformaları tüm beklentilere rağmen istenen yaygınlığa kavuşamıyor

CORONA SALGINI

2020 Yılı Mart ayından itibaren ise yepyeni bir olayla karşı karşıya kalıverdik. Corona virüsünün tüm dünya ile birlikte ülkemizi de etkilemesiyle birlikte hayatlarımız ciddi oranda değişti. Birçok işimizi artık evlerden yapmaya başladık. Tüm ilişkilerimizde online olma mecburiyeti çok şeyin önüne geçti.

Peki, bu dönemde evlerinde kalan insanlar acaba kitap konusunda dijital alana mı yöneldiler yani basılı kitap yerine e-kitap mı aldılar yoksa kitaplara ulaşabilmek için başka yolları mı kullandılar?

Yapılan araştırmalara göre e-kitaba yönelim yine de çok büyük bir boyuta ulaşamadı. Fakat kitaba ulaşım için insanlar kargo ve e-dağıtım platformalarını daha yoğun kullanmaya başladılar.

Kitabın basılıp klasik dağıtımcılar üzerinde kitap satış mağazalarına gitmesi ve oradan okuyucuya ulaşması veya özellikle son yıllarda yaygınlaşan ve pandemi öncesine kadar büyük yaygınlık kazanan kitap fuarları üzerinden ulaşması yerine kargo ile kitap dağıtan firmalara çok ciddi bir yöneliş oldu. Yani logistik ve kargo sektörü üzerine çok ciddi bir yük bindi.

Fuarlarla ilgili de gerek ülkemizde gerekse de dünya üzerinde zamanla dijital alanda kitap fuarlarının da yaygınlaştığını görebiliriz.

Corona salgını ile ilgili aşılamanın yaygınlaşması ve hastalığın inşallah şiddetinin kaybolması ile yeni bir döneme giriyoruz. Bazı alanlara açılmalar ve normalleşmeler başladı. Fakat yine de hastalığın henüz tam manası ile etkisinin yitirdiği iddia edilemez. Tüm bu gelişmeler de online ilişkilerin öneminin sürekli artmasına yol açıyor. Örnek olarak ülkemizde ve dünyanın büyük bölümünde yüksek öğretim uygulamalı dersler dışında önemli ölçüde dijital alana kaymış vaziyette.

Acaba zamanla şartların tekrar eski hale dönmesi durumu hasıl olursa bu değişimler sona erip tekrar eski alışkanlıklara dönülür mü sorusunun da cevabını ciddi şekilde düşünmek gerekir sanırım.

Olağanüstü dönemler sonrası eski alışkanlıklara dönülmesi çokça görülse de yeni şartların ortaya çıkardığı yeni dengeler de her değişim dönemi sonrası gündemde yer almaya devam etmiştir. Bunun oranı değişebilir lakin meydana gelen bir değişim ve dönüşüm belli bir ihtiyacı karşılıyorsa onun kalıcı olabileceğini de varsaymak gerekir.

Burada son dönem yönelimler en çok kitap satış noktalarını etkiledi gibi görünüyor. Aynı zamanda kitapların satış noktalarında insanların bir araya gelmeleri, okuyucuların kitap alışverişleri dışında bu mekânlarda birbirleriyle sohbet ve muhabbet edebilmeleri olayı da gittikçe azalmaya başladı. Bu değişim pandemi öncesinde de gözlemlenen bir hal idi fakat yeni şartlar bu gidişi mecburen daha farklı bir yöne doğru adeta savurdu. Son salgın olayı yüz yüze yapılan muhabbetlerin ve görüşmelerin çok daha azalmasına neden oldu. Belki bunların bir bölümü dijital alana kaydı fakat o eski sıcaklığın her daim arandığı da önemli bir gerçek.

YÜZYÜZE İLİŞKİLERDEN ONLİNE MUHABBETLERE

Corona salgını öncesinde de dijital alana kayış her gün adım adım fazlalaşmakla birlikte pandemi sürecinde bu eğilim şartların da zorlaması ile çok daha fazla arttı. Kişisel ve kurumsal ilişkilerde online platformlar büyük yaygınlık kazandı. Whatsapp türü iletişim alanlarının kullanımında adeta patlama yaşandı. Sosyal medya araçları insani ilişkilerin sağlandığı en önemli mecralardan oldu.

Özellikle Türkiye gibi genç nüfusun çok yoğun olduğu bir ülkede bu eğilimin zamanla daha fazla artacağı beklentisi de hiç küçümsenmeyecek bir gerçek gibi ortada duruyor. Firma yönetimlerinin bile gittikçe online bir tarza kaydığı, eğitimin de mevcut şartların zorlamasıyla online yapılma mecburiyeti içinde olması dolayısıyla, yayıncılık alanında da kullanılan materyallerin dijital sahaya daha fazla kayacağını öngörebiliriz.

Bu ne sağlayacak? Yayıncılık daha önceden bildiğimiz tarzın ( yani basılı yayıncılığın) ötesine doğru sanki daha fazla kayacak. Yani e-kitaplar zamanla daha fazla gündeme gelecek. İnsanlar yıllar geçtikçe kitapları sanki dijital platformlardan daha fazla okuyacak. (Bu bir çok kişinin olduğu gibi benim de öngörüm. Ama ne ölçüde tahakkuk eder bunu zaman gösterecek inşallah.) Toplu taşım araçlarında daha fazla zaman geçiren özellikle genç nüfusun kitapları özellikle akıllı telefonlarına taktıkları kulaklıklarıyla dinleme oranları da daha fazla artabilir. Şu an bunun emareleri de görülmekte.

Şu an bu kayış daha önceden yapılan tahminlerin boyutlarına ulaştı mı?

Hayır değil.

Basılı yayıncılık kolay kolay biter mi?

Sanırım bu sorunun cevabı için de şu ana kadarki gelişmelere bakılarak hemen evet demek mümkün değil. Kitap yayıncılığı gazeteler gibi basılı olmaktan çıkıp kısa sürede dijital alana tamamen kayamaz gibi görünüyor.

Fakat zamanla bu alana doğru önemli bir gidiş olacağı varsayımı üzerinde çokça durulup ona göre hazırlıkları hızlandırmak gerekecek diye düşünmekteyim.

Bu arada dijital yayıncılık alanında kitlelerin zamanla sahip olduğu bazı alışkanlıklar klasik yayıncılık yapanların da dikkat etmeleri gereken noktalar haline gelmekte. Son günlerde İSAM tarafından hazırlanıp yayınlanan Temel İslam Ansiklopedisi içinde bazı bölümlerin dijital platformlarda sıkça görmeye alıştığımız infografiklerle (bilgiçizim) zenginleştirilmesi insanlardaki zamanla değişen görsel alışkanlıklara uyum sağlamanın gerekliliği noktasını gösteren önemli bir örnek. Her alanda etkileşim çok yoğun.

Pandemi sonrası ekonomik şartlar da çok önemli değişiklikler geçiriyor. Birçok iş alanı büyük darbe yedi. Mesela dış turizm büyük ivme kaybetti. ( Bu aralar salgının etkisinin kaybetmesi veya insanların mevcut şartlara alışmaya başlaması ile birlikte tekrar bir yükseliş görünüyor ama hala eski durumundan bir hayli uzakta ) Bu sahaya bağlı birçok iş kolu zayıfladı. Yeme içme sektörü kendini zar zor toplamaya çalışıyor. 2020-2021 döneminde eğitimini neredeyse şekli değişmişti. 20 milyonu orta öğretimde, 7-8 milyonu yüksek öğretimde bulunan bir eğitim sektörü büyük boyutuyla online‘a kaymıştı. 2021-2022 Döneminde ilk ve orta öğretimde yüz yüze eğitime dönülebildi fakatn yukarıda da zikrettiğimiz gibi yüksek öğretimde hala oransal olarak online eğitim tercih ediliyor.

Bu değişimler yayıncılık, matbuat başta olmak üzere bu alanda çalışan ve bu alana ürün ve hizmet üreten her kesimi etkiliyor. Servisçisi, kantincisi, kitapçısı, kırtasiyecisi, eğitim ve kültür yayıncılığı yapanlar, okulların yakınlarında iş yeri olan esnaf vs… Hâsılı bu iş bir zincirin halkaları gibi.

Bu değişim ve dönüşümü çok iyi okuyabilmek gerekiyor. Tabii bu okuma hadisesi de yalnız başına yapılabilecek bir şey değil. Bu işlerle uğraşanlar devasa sorunlar karşısında yalnız başlarına bırakılmamalılar. Bu noktada mesleki teşekküller, dernekler, vakıflar, odalar gibi kurumlar sektörlerindeki kişilerle dayanışma içinde olmalı, değişim ve dönüşümün seyrini beraberce yorumlayabilmeliler

GEÇEN ZAMAN DE İÇİNDE BUGÜNKÜNE BENZER BÜYÜK DEĞİŞİMLER YAŞANMIŞTI

Genel insanlık tarihi içinde çok kısa bir süreye tekabül etse de bizim kendi ticari hayatımız sürecinde de (1980-2020 arası ( 40 yıl)) buna benzer önemli krizler ve değişimler vuku bulmuştu. O zamanlarda da şimdikini andıran kayda değer ekonomik ve sosyal değişimler ortaya çıkmıştı.

Daha önceki paragraflarda da ifade ettiğim gibi, 1980’li yıllarda ihtilal sonrası şartlarda ve merhum Özal’ın yönetimde olduğu Türkiye’nin dışa açılımı ile başlayan büyük dönüşüm döneminde, yayıncılık ve baskı teknolojilerinde de sessiz ama çok büyük bir devrim yaşanmıştı. Tipo’dan ofsete geçiş ve sonrasında masaüstü yayıncılık ve diğer baskı hazırlık alanındaki değişimler sektörde çok büyük farklılaşmalara neden olmuştu. Köklü birçok kurum değişimlere adapte olamadığı için ortadan kalkmış yepyeni yapılar onların yerini almıştı.

Yine uluslararası alandaki önemli hadiselerden biri olan 1990’lı yılların başındaki körfez krizi neticesi ülkede belli bir dönem turizm neredeyse durmuştu. Gerçi o zamanlar turizmin genel ekonomideki yeri bu günlerdeki gibi değildi ama yine de bağlı sektörleri etkilemişti.

O yıllarda Türkiye de yapısal anlamda yeni bir döneme alışmaya çalışıyordu. 1994 krizi birkaç gün içerisinde birçok firmanın dengelerini belki de bir daha düzeltemeyecekleri derecede bozmuştu. 2001 Krizi de neredeyse bir iki gün içinde vuku bulan büyük devalüasyonla birlikte piyasaları çok ciddi oranda etkilemişti. Mesela biz, 2001 krizi sırasında, dövizdeki büyük artış sonrası matbaa ve ambalaj işimizi devam ettirmekte zorlanıp komple devretmek durumunda kalmıştık. Yaklaşık 20 yıllık emekle ortaya çıkan maddi birikimin ciddi bir bölümünü kaybedivermiştik.

2008 Yurt dışındaki Bankacılık krizi de Türkiye’den nispeten teğet geçmiş olsa da yine de birçok sektör için büyük tehlike oluşturmuştu.

Bu son pandemi süreci bende, 1980 sonrası ve 2001 krizlerinde olduğu gibi, büyük bir değişim ve dönüşüm döneminin başlangıcı olacakmış gibi bir fikir uyandırıyor. Tasvir etmeye çalıştığımız olaylar birbirlerine bazı noktalar itibariyle benzerlik gösterseler de hiçbir zaman birebir aynı olmaz. Aynı zamanda bu tür önemli hadiseler sonrası ortaya çıkan yeni şartların etkileri tabiidir ki herkes için aynı şekilde tahakkuk etmez. Fakat bu tip krizler bazı kurum ve kesimler için önemli değişimleri mecburi hale getiriverirler. Bu süreçlerde en mühim husus özellikle mesleki organizasyonlar bünyesinde verimli bir haberleşme, dayanışma, tecrübe paylaşımı ve bazen gerekli olabilecek küçük de olsa etkili desteklerin harekete geçirilmesi ile problem yaşayacak kişi ve kurum sayısını azaltabilmektir.

Burada bu tarihi süreçlerden kısaca bahsetme sebebim bu gün yaşadığımız sürecin bir ilk olmadığı ve gerek yakın gerekse de uzak tarihi süreçte buna benzer olayların birbirlerinden farklılıklar gösterse de vuku bulduğudur. Bu olağanüstü dönemlerde önemli olan panik yapmadan gidişatı doğru okumaya çalışmak, insani ve mesleki dayanışmayı üst seviyede tutabilmektir.

YAYINCILIKTA İÇERİK KONUSU

Bu noktada yayıncılıkta içerik konusunda bir miktar değinmek istiyorum. Türkiye geçen zaman içinde yayıncılık alanında dünya üzerinde önemli bir büyüklüğe erişmiş bulunuyor. Bu nicelik anlamında ortaya çıkan büyüklüğün dünyada düşünce ve fikir alanında da vuku bulmasını sağlamak gerekiyor. Bir yanı ile batı dünyası ile yoğun ilişkisi olan bir yanı ile de kendi tarihi, kültürü, sahip olduğu dini değerleri ile farklı bir medeniyetin lokomotif gücü olan Türkiye, kendi dışındaki dünyaya sahip olduğu değerleri, fikirleri ve daha iyi bir dünyanın oluşabilmesi için katkılarını sunabilmek zorundadır. Bu tür fikirlerin ve değerlerin ortaya çıkması gereken yerler, öncelikle üniversiteler, araştırma kurumları, bu amaçla oluşmuş vakıflar, dernekler ve organizasyonlardır. Ayrıca ülkenin entellektüelleri, alimleri, sanatçıları ve edebiyatçıları da fikri ve kültürel alanlardaki ürünleri ortaya koyacak kişilerdir Yayıncılık faaliyetleri ise bu ortaya çıkan ürünleri gerek basılı gerekse de diğer mecralar ile insanlara ulaştıran bir uğraştır. Fakat yapısı gereği bu niteliksel üretimi etkileyen ve/veya etkilemesi gereken bir sektördür.

Yayıncılık dünyasının bu çerçevedeki görevini ne ölçüde yapabildiği üzerinde sürekli durması ve kendini değerlendirmesi önemlidir. Aynı zamanda ortaya çıkan ürünlerin sadece yurt içinde değil farklı dillere çevrilerek yurt dışında da kitlelere ulaştırılması büyük önem taşımaktadır. Yayıncılık alanında dünyada ilk onu zorlayan bir ülkenin başka dillere tercüme edilen ve oralardan da talep edilen eserleri yayınlayabilmesi gerekir. Ancak o zaman bizler ülke olarak daha etkin bir konuma ulaşabiliriz.

Tercüme eden değil, eserleri başka dillere çokça çevrilen bir düşünce ve yayın piyasasına sahip olabilmek Türkiye için ulaşılması gereken önemli hedeflerden biri olmalıdır.

Son cümleler olarak;

Birleşmiş Milletlerin genel kurulundaki veto yetkisine sahip 5 daimi üyenin dünya politikasını siyasi, askeri ve ekonomik güçleri ile adeta ablukaya aldıkları bir dönemi yaşamaktayız. Bu yapı dünyada adaleti, huzuru ve dengeli bir sistemi maalesef oluşturamıyor. Göründüğü kadarıyla da bu hedefe mevcut dengelerle ulaşmak mümkün görünmüyor.

Ayrıca bugün yaşadığımız tarzdaki olağanüstü dönemler sonrasında da dünyada bazı önemli değişiklikler olacağı yönündeki beklentiler had safhaya varmış durumda.

Fakat tüm bu şartlar içerisinde acaba dünyada siyasi, iktisadi, ilmi ve hukuki olarak daha farklı bir yapı nasıl meydana gelebilir?

Bu çerçevede zihni anlamda da ciddi bir gayret gerekmektedir.

Her alanda büyüyen ve gelişen bir Türkiye, tarihte belli dönemlerde olduğu gibi dünya üzerinde daha âdil ve insan onuruna yakışır bir hayatın oluşmasına katkı sağlamakla da yükümlüdür. Yayıncılık sektörü de bu hedefe yönelik olarak kendine hedefler belirlemeli, nicelik artışlarının yanı sıra nitelik açısından da iz bırakıcı çalışmalara imza atabilmelidir.