Saraci’ler 100 yıl sonra bir araya geldi

Yeni evlendiğimiz dönemlerde hanımımın amcası rahmetli Abdullah Saraç’ların evlerine ziyarete gittiğimizde en önemli gündem maddelerimizden biri onların Arnavutluk’taki akrabaları ile yazışmaları olurdu. Amcamız büyük bir hararetle eski dönemlerden bahseder, babalarıyla birlikte küçükken nasıl hicret ettiklerini, oradaki akrabalarla münasebetlerini ise ancak yazışmalar yoluyla kısmen de olsa devam ettirebildiklerini anlatır, bize Arnavutluk’tan .

gelen mektupları okurdu. Amcanın bir diğer kardeşi olan Mürüvvet hala ise yalnız yaşayan sevimli bir ihtiyardı. Bayramlarda onun evine gittiğimizde söz dönüp dolaşır, Arnavutluk’taki çocukluk günleriyle ilgili hatıralarına gelirdi. Bunlar arasında aklımda kalan en önemlisi Arnavutluk’taki Şeho dayı dediği zatın evindeki büyük davetlerdi. Sonradan öğrendiğimize göre, Rahmetli kayınpederlerin anneleri tarafından büyük dayıları olan Şeho dayı o dönemde bölgesinde hatırı sayılır bir kişi imiş.

En küçük kardeş olan rahmetli kayınpeder muhaceretten sonra İstanbul’da doğmuştu. Arnavutçayı biraz anlasa da konuşamadığından, kendisi Arnavutluk’ta kalanlarla direk münasebet kuramaz, sadece ağabeyinin yazışmaları üzerinden olaylara intibak etmeye çalışırdı. Fakat onların hicret ettikleri bölgelere yönelik fazla bir aidiyet hissetmediğini de fark ederdik. Çünkü kendisi Fatih’te doğup büyümüş, çocukluk ve gençlik hatıraları hep İstanbul ile dolu olmuştu.

Abdullah amcanın 1989 yılında vefat etmesinden sonra Arnavutluk muhabbeti çok fazla edilmez olmuştu. Ta ki bizlerin Balkanlarla ilgimizin canlanmaya başladığı tarihe kadar.

Bu arada rahmetli kayınpederin vefatı sonrası onu annesinin kabrine defnettiğimiz sırasında ailenin memleketi ile ilgisini daha net olarak fark edebilmiştim. Annesinin mezar taşında “Debreli Mahmude” yazılıydı. Onu da anacığının yanına defnetmiştik. Kayınpederin en büyük aidiyeti rahmetli Ali Haydar Efendi ve ondan sonra tarikatın başına geçen Mahmud Efendi’ye idi. Annesinin mezarı ve tabii daha sonra kendisinin yattığı yer de Rahmetli Ali Haydar Efendi’nin hemen yanı başındaydı. Bu mezar yerini özellikle aldığını söylerdi. Allah hepsine gani gani rahmet eylesin.

Balkanlarla yeniden temas kurmak

Benim ilk Balkan gezim 2004 yılında olmuştu. İpsala sınır kapısından çıkıp otobüsle, güzel bir kafile ve usta bir rehber delaletiyle başlayan seyahatimiz Kavala, Selanik, Manastır, Ohri, Gostivar, Priştine, Üsküp hattını takip etmişti. Oradan Kumanova, Filibe, Sofya yolunu izleyerek Kapıkule sınır kapısından yurda dönmüştük.

Otobüsle yaklaşık bir hafta süren yolculukla ilgili anılarımı çeşitli dergilerde yayınlamış daha sonra da bu yazıya Dünya Görüşü ve Arka Plan yazıları adlı kitaplarımda da yer vermiştim.

Bu seyahatte dikkatimi çeken önemli noktalar dedelerimizin mübadele sıralarında son durakları olan Selanik şehri, yine anne tarafından dedem olan Salih Bey’in Selanik öncesi doğduğu yer olan Manastır ve hanımın babaannesinin mezar taşında ismi yazan Debre. Bu seyahatte maalesef Debre’nin tabelasını görmüş fakat yanından geçmiştik. Yine çok arzu etmeme rağmen ilk belirlenen güzergâh dışında kaldığından baba tarafından dedemlerin doğum yeri olan Kılkış’a (Avrethisar’a ) gidememiştik. (Kılkış’a ancak 2012 yılında kitap fuarı dolayısıyla gerçekleştirdiğimiz Selanik seyahatimizde gidebildim.)

2012 yılından sonra TRT’ye TV programı yapmaya başladık. Bu iş çerçevesinde çeşitli ülkelerde ofisler açmıştık. Bunların bir tanesi de Tiran’da idi.

Saracilerle temas kurma

Tiran’a gittiğimiz gezilerden birinde hanımın rahmetli amcasının (Abdullah Saraç amca) notlarını tuttuğu defterinden Arnavutluk’taki akrabaların isim ve adreslerini not edip yanımıza almıştık. Orada rastladığımız kişilere ve ofiste çalışan arkadaşlara bunları sormuştuk.

Derken bu sıralarda bir şey daha öğrenmiştik ki, bu konu daha öncesinde nedense dikkatimizi çekmemişti. Osmanlı Debre’si daha geniş bir vilayetti. Balkan coğrafyasının parçalanıp farklı devletler ortaya çıktıktan sonra Debre’nin bir kısmı Makedonya’da kalmıştı. Bu bölüme Diber diyorlardı. Anne tarafından dedem (Salih dede) ve kardeşleri bu bölgede doğmuştu. Salih dedem; “Biz Debre-i Bala da doğduk, daha sonra Selanik’e, oradan da İstanbul’a hicret ettik” derdi.

Debre’nin diğer bölümü ise bugün Arnavutluk tarafında kalan Peşkopi denen bölge idi. Peşkopi’nin bir diğer adı da Debr-i Zir.

Biz hem Debre-i Balia hem de Debre-i Zir yani Peşkopi taraflarında Saraci’leri soruşturduk. Derken bizim büyük oğlan Ali başka bir sefer Balkanlara gidişinde Arnavutluk’taki arkadaşları kanalıyla Saraci’lerin izini buldu ve onlardan bir grup ile temas etti. Bu akraba grubu hanımın dedesinin kardeşi Behçet Bey’in dört oğlundan biri olan Münir Bey’in çocuklarıydı. Münir Bey’in de üçü erkek 5 çocuğu vardı. İstanbul’a gelen üç oğlu; Behçet, Yusuf ve Samir, diğerleri de Aferdit ve Hava isimli kızlardı.

İlk buluşmada bizim oğlan Ali ve Münir Bey’in çocukları karşılıklı olarak elde bulunan resimleri karşılaştırmışlardı. Bilinen isimler listelenmiş ve sonunda ortaya çıkardıkları şecerede her iki ailenin yeri ortaya çıkmıştı.

İstanbul’a hicret eden Nurettin Feyzullah Bey ve hanımı Mahmude Hanım’ın 2 erkek ve 4 kızı olmuş. İstanbul’daki ikinci neslin hepsi rahmet-i Rahman’a kavuştular. Arnavutluk’ta kalan Behçet Bey ve hanımı Esma Hanım’ın da yukarıda zikrettiğim gibi 4 erkek çocuğu olmuş.

Yazımıza konu olan birinci ve ikinci nesildekilerin meslekleri hep Saraciye üzerine imiş. Deriyi işleyerek çanta, ayakkabı vesair şeyler üretip satıyorlarmış. Hatta ilk işleri atlar için deriden eğer yapmak olduğu da zikrediliyor.

Feyzullah Bey İstanbul’a geldiğinde ilk olarak bugün ismi Saraçhanebaşı olan ve o günlerde Saraciye esnafının bulunduğu bölgeye gidip kendisine bir dükkân ayarlamış. Daha sonra ise rahmetli kayınpederden gelen bilgiye göre işyerini Gedikpaşa tarafına taşımış.

Ailenin İstanbul’a gelen bölümü içinde Feyzullah Bey sonrasında saraciye işini yapan olmamış. Rahmetli kayınpeder polis, ağabeyi ise gümrük memuru idi. Arnavutluk’ta kalan bölümün üçüncü neslinde de Saraciye ile olan ilgi sadece soyadı düzeyinde.

Bizim Ali’nin teşebbüsünden sonra yazışmalar bir dönem devam etti ve Nisan ayının sonlarına doğru Münir Bey’in üç oğlu İstanbul’a 3 günlük bir seyahat yapmaya karar verdiler. Seyahatin tek gayesi akrabalarını görmek ve onlarla yüz yüze tanışmak.

100 yıl sonra buluşma

26 Nisan gecesi Arnavutluk’tan gelenlerle İstanbul’daki ailenin bir bölümü akşam yemeğinde bir araya geldiler.

Ertesi gün öğlen yemeğinde başka bir grup ile buluşma gerçekleşti. Pazar günü ise misafirlerle bizim evde öğlen vakti bir araya gelme imkanı bulduk. Bizdeki buluşmadan sonra İstanbul’un bazı tarihi mekanlarını ve Selatin Camilerden bir bölümünü gezebildiler. Gelenlerden Samir akşamüstü saatlerinde Londra’ya uçtu. Kalan iki kardeş ise akşam otobüsle Tiran’a döndü.

Bu buluşmalar sırasında dil sorununu aşmak için iki yol kullanıldı. İstanbul’da okuyan Arnavut kökenli üç öğrenci dönüşümlü olarak farklı buluşmalarda tercümanlık görevi yaptılar. Londra’da yaşayan Samir ise İngilizce bilen aile fertleri ile konuşuyor ve konuşmaları Arnavutçaya çevirerek kardeşlerini bilgilendiriyordu.

Tabii gönül dili hepsinden önemliydi. İki taraf da azami derecede mutlu idi ve anlaşmak için yoğun bir gayret içindeydiler. Vücut dili de bu münasebette ciddi bir işlev görüyordu.

Bu görüşmeler sırasında çok şey konuşuldu görüşüldü. Fakat birkaç tanesi özellikle bahse değer olarak kayıt altına alınabilir.

Seyahatten önemli tespitler

İlk dikkatimizi çeken konu rahmetli Mehmet abinin ölümü sırasında yaşananlardı ki bunlar İstanbul’da daha önce bilinmiyordu.

Saraç ailesinin (Arnavutluk’taki söylenişiyle Saraciler) İstanbul’daki ağabeyi Abdullah amcanın Mehmet isminde bir oğlu vardı. Mehmet Saraç 80’li yılların başında genç yaşta vefat etmişti. Bu olay aileyi çok üzmüştü. Çünkü Mehmet, Saraç ailesinin İstanbul ayağının üçüncü nesildeki tek erkek evladı idi. Abdullah amcaya her gittiğimizde bize vefat eden oğlundan bahsederdi. Ben aileye 82 yılında damat olduğumdan rahmetli ile tanışamamıştım. Arnavutluk’tan gelen Saraci’ler, vefat eden Mehmet için Tiran’da taziye töreni yapıldığından ve oradaki evde başsağlığı ziyaretlerini kabul ettiklerinden bahsettiler. Hatta Balkanlardaki adet üzerinde mevtanın resmi ve ismi olan basılı kâğıtlar hazırlayarak vefat sonrası duvarlara ve direklere asmışlar. Bu olay bizi çok etkiledi. Dinleyen herkes gözyaşlarını tutmakta bir hayli zorlandılar. 1920’li yılların başındagöç dolayısıyla ayrı yerlerde kalmış ve birbirleriyle fiziken hiç görüşmemiş, sadece aralarında mektup iletişimi olan iki aile, Mehmet abinin vefatında ayrı ayrı bölgelerde taziye törenleri düzenlemişlerdi. Bu ne kadar ciddi bir aile bağıdı idi inanamamıştık…

Yine gelenlerin anlattıklarına göre babaları ve dedeleri onlara hep şöyle derlermiş; “İstanbul’da akrabalarınız var. Biz buluşamadık. Size vasiyetimiz olsun, ilk fırsatta onları bulun ve görüşün.” Bu sebeple İstanbul seyahatine çok özel bir önem veriyorlardı. “Babalarımızın vasiyeti yerine geldi, bu sebepten çok mutluyuz” dediler sürekli olarak.

İkinci ilginç olay da bizim evde öğle yemeği sırasında vuku buldu. Tam yemeğe başlamışken, Hırka-i Şerif Camii’nden öğle ezanı okunmaya başladı. Bir tanesi durdu ve dedi ki çok şükür, “İstanbul’dayız, akrabalarımızla beraberiz ve yemek yerken ezan okunuyor ve onu dinleyebiliyoruz. Böyle bir sahneyi bizim oralarda yaşamak pek mümkün değil. Ne mutlu bize…”

Bizler sürekli caminin dibinde oturduğumuzdan onlar kadar bu nimeti iyi idrak edemediğimiz kanaatine sahip olarak bir miktar mahcup olduk. Lafın arasında bu camide Peygamber Efendimizin (sas) hırkası var dedim. Evet dediler dün öğrendik, bir tane de Topkapı Sarayı’nda varmış. Hırka-i Şerifler ile ilgili bilgiye sahip olmaktan dolayı duydukları mutluluk yüzlerinden kolayca anlaşılıyordu. Bu da bizim için hoş bir hatıra oldu.

Yemekte en büyük Saraci’yi (Behcet Saraci) masanın başına oturttuk. Siz bu ailenin en büyüğüsünüz ve başköşeye geçmelisiniz dedik. Başına da bir Arnavut şapkası verdik, onu da keyifle taktı. O kadar mutlu oldu ki, kelimelerle anlatmak mümkün değil.

Yemeğin akabinde kahvelerin içilmesinden sonra artık kalkma vakti gelmişti. Öğle namazını kılıp da çıkalım dediğimde o büyük Saraci yani Behçet Bey ben de abdest alayım beraber kılalım deyiverdi. Cemaatle namazı eda ettik. Bu kadar yıl Enver Hoca’nın baskıcı rejimi altında inlemiş ailenin üçüncü kuşağından bir ferdin namazlarına devam ediyor oluşu çok sevindirici bir durumdu.

Özetle yaklaşık 100 yıl evvel birbirlerinden muhaceret dolayısıyla ayrılan Saraci ailesinin iki kardeşinin torunları İstanbul’da bir araya gelip kısa da olsa güzel ve anlamlı üç gün geçirdiler. Hiç olmazsa yılda bir kere bu buluşmayı tekrar etme niyetlerini çokça tekrar ettiler. İnşallah muvaffak olurlar. Bizler de bu buluşmalara şahitlik ederiz…

Erhan Erken

Dünya Bizim 12 Temmuz 2019

15 Temmuz’un yıldönümü üzerine bazı düşünceler

( Bu yazı ilk olarak 15 Temmuz 2017 tarihinde kaleme alınmış ve o dönem Dünya Bülteni’nde yayınlanmıştı. Tekrar okuduğumuzda buradaki fikirler ve yorumlar büyük ölçüde bugün için de geçerli olduğu düşünülerek çok ufak bazı düzeltmeler dışında aynen muhafaza edilmiştir)

Tarihimizde önemli kırılma anlarından biri olan 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana tam bir yıl geçti.  Daha önce 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat post modern darbesi ve 27 Nisan e- muhtıra gibi olayları geçiren bu millet 15 Temmuz 2016’da yeni bir darbe girişimini topyekun bertaraf etti.

27 Nisan e- muhtırası sonrasında o dönemin Başbakanı ve hükümetinin gösterdiği dik duruş askeri vesayet sisteminin devamını isteyen güçlere karşı ilk ve önemli bir karşı koyuş idi. 17-25 hukuki darbe girişimi de bir tür kalkışma olarak değerlendirilebilir. O da ciddi bir karşı duruş ile bertaraf edildi
15 Temmuz’da 251 Şehidimiz  ve binlerce yaralımız olmasına rağmen bu kanlı süreç de Allah’a şükür püskürtüldü

Ölenlerimize Rahmet yaralılara şifalar diliyoruz. Bu olayın yıl döneminde hepsini saygı ile anmaktayız.

15 Temmuz’un etkilerinin bir kısmını özetle şu şekilde sıralayabiliriz:

1/ Toplumda tedirginlik hali bazen abartılı seviyelere ulaştı.

Bu menfur olay inşallah şimdilik atlatıldı fakat meydana getirdiği tedirginlik bir dönem daha üzerimizde kalacak gibi görünüyor. Bu hal bir yandan bakıldığında, toplum için daima dikkatli olma duygusunu diri tutmaya yaradığından kısmen müsbet bir durum olarak nitelenebilir. Diğer yandan ise tedirginlik, ayarı iyi tutulmazsa bir çok kalıcı işin yapılmasının ertelenmesine de yol açabilir.

Sürekli gerginlik insanlarda yapılması düşünülen bir çok faaliyet için onları daha sonraya bırakma duygusunu tetikleyebilir. Bu da toplumsal açıdan faydalı çalışmalar için zaman kaybını beraberinde getirebilir.

Ayrıca tedirginlik hali ekonomik açıdan da toplumda ileriye yönelik beklentileri menfi etkileyebilir. Bu halden çok kısa bir sürede çıkabilmenin gerekli olduğunu düşünmekteyiz.

Bu sebeplerden toplum olarak kısmi bir teyakkuz halini ve tedbirleri maksimum seviyede tutmayı önemsemekle birlikte toplumsal tedirginliği sürekli tetikleyici abartıcı yayınlardan kaçınmanın da önemli olduğunu zikredebiliriz

2/ Takiyye sebebiyle insanlar arasında güvensizlik oluştu

Bozguncu FETÖ hareketi, maalesef toplumda fertler arasına ciddi bir güvensizlik tohumu attı. Bu grubun çokça kullandığı bir yöntem bilindiği üzere tedbir ve takiyye. Yani olduğu gibi görünmemek, duruma göre görüntü vermek ( Adeta bukalemun). Takiyye öyle kötü bir şey ki bu halin neticesinde insanlar birbirlerine güvenemez hale geldiler.

Oysa, ‘özüyle sözünün bir olması’, ‘ya olduğu gibi görün ya da göründüğün gibi ol’ öğütleri toplumumuz için temel dinamiklerden biri olarak hiçbir zaman ihmal edilmemelidir.

3/ Şahsiyetsizliğin bu hareketin önemli bir özelliği olduğu ortaya çıktı. Bu noktayı vurgulamak önemli

Tarihi süreçte yukarıda özetle sıraladığımız darbeleri yapanlar veya darbeye kalkışanlar kendi çaplarında, bir yönüyle bakıldığında mert kişilerdi. Başarsalar da başaramasalar da bugüne kadar yaptıkları eylemlerin arkasında yer aldılar.

Kenan Evren bile son günlerine kadar, neredeyse toplumun çok önemli bir kısmı 12 Eylül sürecinde işledikleri fiilleri onaylamasa da kendi yaptığı işin arkasında durdu.

Geçen gün bir yazıda rastladığım Talat Aydemir örneği de bunu net olarak ortaya koymakta. Talat Aydemir darbe teşebbüsü sonrası çıkarıldığı mahkemede şöyle diyor. ‘Ben serbest kalırsam ve fırsat bulduğumda tekrar darbe yaparım’. Bu sebepten kendisini asıyorlar.

Fakat FETÖ hareketi kaçak güreşen bir yapı. Bir yandan “bizim darbe ile alakamız yok” yalanını rahat bir şekilde söylüyor, yakalananlar mazlum rolünü oynuyor, en tepede yer aldığı neredeyse gün gibi açık olanlar bile “hayır benim alakam yok” diyor, fakat alttan alta hala melanetleri işlemeye devam ediyorlar.

4/ Tepe ekibin önemli kısmının yurt dışında olması tehlike oluşturuyor. Bu konu çözülebilmeli.

En tepedeki ekibin büyük bölümü çeşitli şekilde yurt dışına kaçabildi ki bu da önemli bir tehlike. FETÖ hareketinin en tepesindeki bu melanetin başı ve yakınında yer alanların bir an evvel etkisiz hale getirilmesi şart ki daha alttakiler daha rahat çözülebilsinler. Bu da yöneticilerimizin önemli bir sınavı. Tabii bu sınavın hiç de kolay olmadığını belirtmemız gerektiğine de inanıyorum

Bu hareketin dış güçlerin maşası olmuş kesimi yurt dışında sürekli ülke aleyhinde tezviratyapıyorlar. Bunlar mazallah ülke yönetimini ele alsalardı demek ki vatanı tamamen satacaklardı. Kendi halkından bu kadar kopabilen ve onları gafiller olarak niteleyen bir lider kadrosunun bu halka ne verebileceğini de özellikle görmek ve gösterebilmek zorundayız.

5/ Bu hareket milletin 25-30 yılda yetiştirdiği önemli sayıdaki genç nüfusu belli bir dönem için de olsa kullanılamaz hale getirdi.

Bu hareket ülkenin 25-30 yılda yetiştirdiği önemli bir insan unsurunu telef etti ve onların bir daha uzun süre ülke için çalışabilmelerini adeta engelledi. Dış güçler uzun yıllar uğraşsa ülkemizin insan unsuruna bu kadar zarar veremezlerdi. Bu zararı, içimizden yetişen ve adeta toplumun tüm zerrelerine nüfuz eden bir faaliyet eliyle kısmen de olsa başarabildiler. Bu olay üzerinde çok dikkatli analizler yapılması hayati bir zaruret olarak önümüzde duruyor.

6/ Bu teşebbüs ekonomik gücümüzü de kısmen zayıflattı. Firmaların ve öz sermayelerin kaybolmasına neden oldu

Bu hareket ülkenin sermayesini, firmalarını ve ekonomik gücünü de kısmi anlamda baltaladı. Firmalar kapandı, sermayeleri eridi. Büyük bir kısmı ise yurt dışına kaçtı. Bunlar bu ülkenin sermayesi değil miydi?

İyi niyetlerle bu firmalara ortak olan kişilerin de emekleri heba oldu. Bir dönem Devletin bir çok imkanını kullanan bu harekete bağlı organizasyonlarla temas kuran kişiler ve firmaların bir çoğu, aslında bu yapının müntesibi olmasalar da bu menfi gelişmeden büyük yara aldılar. Bu yara kümülatif olarak ülke zenginliğine bir darbe olarak yine bize geri döndü.

7/ Türk Ordusunun imajı yara aldı.

Türk ordusu hem ülkemiz, hem bölgemiz, hem de mazlum halkalar için bir güven unsuru ve bir umuttur. Bunu yaralamaya kalktılar.

Ülkenin ve bölgenin önemli bir gücü olan Türk Ordusu bu teşebbüsle birlikte ciddi bir yara aldı. 200’ün üzerine general sistem dışına çıktı. Şüphe hala devam ediyor. Bu zafiyet hem ülke içinde hem de dışında büyük ümit beslenen ordumuzu zayıflatama potansiyeli olan bir durumdu. İnşallah az bir zararla atlatıldı. Ama hasar yapmadığı söylenemez.

8/ Cemaat kavramı yara aldı.

İnancımıza göre cemaat olmak önemlidir. Namaz kılarken bile cemaatle kılmak 27 kat fazla sevabı olduğu kaynaklarımızda ısrarla ifade edilir.

Bu hareket neticesinde ülkede cemaat olgusu da bir ölçüde yara aldı. İnsanların içinde kısmen güven duydukları cemaat yapılanmalarına karşı bunu menfi olarak hızlandıran kesimlerin de çabalarıyla soru işaretleri oluştu.

Tabii yıllardır bu gelişmelerden rahatsızlık duyan kesimler de adeta ellerini oluşturuyor ve boşalan yerlere nüfuz etmeye çalışıyorlar. Bu noktaya da özellikle dikkat etmek önemli.

Bu hareketin yapmaya çalıştığı faaliyetleri yıllardır farklı niyetlerle yapmakta olan ve ipi dışarı bağlı guruplar bu ortamdan sütten çıkmış ak kaşık gibi sıyrılma çabası içindeler. Onlardan da dikkatlerimizi bir an bile ayırmamalıyız. FETÖ bir gün gider ama onun yerini daha zararlıları gelip ülkemizin başına yeni dertler açabilirler

9/ Hoca imajını kirlettiler.

Bu ülkenin insanlarının önemli bir bölümü bir zamanlar ‘vurun kahpeye’ türü filmler ile hocalardan nefret eder bir hale gelmişti. Bu imaj yeni yeni ortadan kalkıyordu. Bunların hıyaneti yüzünden hocalara da şüphe ile bakılır hale geldi. Bu vebalin hesabını nasıl verecekler?

Bizim Peygamberimiz (a.s) Hicrete giderken bile Mekke müşriklerinin güvendiği ve emanetlerini teslim ettiği bir kişiydi. (El Emin)

İnsanlar FETÖ organizasyonlarına onları samimi zannederek evlatlarını teslim ettiler. Zekatlarını, sadakalarını verdiler. Fakat bunlar bu değerleri maalesef ülkemize karşı kullandılar. Emanete hıyanet ettiler.

10/ Yurt dışında uzunca bir dönem daha ülkenin aleyhine kullanılmaya müsait önemli sayıda bir kalabalık bulunuyor.

Bunların bir bölümünü bir şekilde tekrar kazanmaya çalışmak gerekiyor. Bu süreçte gizli ve açık zararlarına karşı uyanık olmak, iflah olmayacak olanları ise zarar veremez hale getirmek boynumuzun borcu olmalıdır.

11/ Bu darbe teşebbüsü neticesinde uluslararası sahada ülkemizin hakiki dostları ve düşmanları açık bir şekilde bir defa daha ortaya çıktılar.

Yabancı güçler, eskiden sütre gerisinden yaptıkları ülkemiz aleyhindeki faaliyetlerini bu sefer çok açık bir şekilde uyguladılar. Başarılarından emin oldukları için hiçbir sakınmada bulunmadan pervasız bir şekilde ortaya çıktılar. Başta Cumhurbaşkanımızın kararlı tutumu, güvenlik güçlerinin sağ duyulu kesiminin gayretleri ve halkımızın kahramanca direnişi ile bu hadise bertaraf edilince açıkta kalan bu dış güçler daha sonra farklı şekillerde yeniden güven tazelemeye çalıştılar. Tüm bu kesimlerin dikkatlice not edilmesi bizce çok önemli

Bu hıyanetler bize bazı şeyleri bir daha hatırlattı

1/ Kişilere bağlı hareketler değil ilkelere, sahih bilgilere dayalı hareketler önemli olmalıdır.

Bir kişi “Müslümanım” diyorsa ve kendini bu çerçevede alim, bilgin, lider veya önder görüyorsa muhakkak bu durumunu sahih kaynaklarımıza göre izah edebilmek zorundadır.

İslam Akaid’inde de altın kural kitaba ve sünnete bağlı olmayan bilgi kaynaklarının geçerli sayılmamasıdır. Yok “bana ilham geldi, rüyada Peygamber’i (a.s ) gördüm, bana şunu dedi” türünde ifadeler sadece göreni bağlayabilir. Diğer kişiler için bağlayıcı değildir. Bu hükmün ne kadar hayati olduğunu bu olaylarda bir defa daha açıklıkla öğrendik

2/ Herkes ve özellikle toplum önderleri ve onların oluşturduğu hareketler denetlenebilmelidir.

Hz. Ömer bir gün hutbede sorar. Ben yanlış yaparsam nasıl davranırsınız ?
Sahabeden biri kalkar ve şöyle der: kılıcımızla düzeltiriz.
Hz. Ömer gibi sert bir adam bu cevaptan çok memnun olur…

Bu yaklaşım çok önemlidir. Denetleme mekanizması kendinden ve istikametinden emin kişiler ve guruplar için çekinilecek bir durum değildir. Aksine mekanizmaların sıhhatli çalışması için elzemdir. En küçük birimden Devlet gibi en büyük organizasyona kadar her alanda çok sıkı bir denetleme mekanizması oluşturmak zorundayız

Eski dönemlerde başarılı bir şekilde uygulanmış. Ahilik yapısı içinde ‘yanlış yapanların pabucunu dama atabilme yaklaşımı’ bugün de titizlikle uygulanabilmeli, konumu ne olursa olsun hiç kimse bu hayati kuralın dışında değerlendirilmemelidir.

3/ Akleden, düşünen, sorgulayabilen, mukayese edebilen ve özgüvene sahip insanlar yetiştirebilmeliyiz.

Peygamberimizin (as) şu sözü çok önemlidir. ‘Dininizi kimden aldığınıza dikkat ediniz’. Bu kuralı her yere uygulayabilmeliyiz.

Bunun için de sorgulayıcı bir eğitim sistemi önemlidir. Sürekli araştıran, kendine güvenen, Allah’ın kendine bahşettiği akıl nimetini doğru bilgiyi daha iyi yorumlayabilmek için kullanan, aklını inancının emrine veren ama hiçbir zaman dışarıda bırakmayan bir yaklaşımın toplumda hakim olmasının gerektiğine inanmaktayız.

4/ Adalet duygusu, Adaleti her şeyin üstünde tutmak ve ona bağlı hareket etmek çok önemlidir.

Topluma karşı silah sıkanların merhamet dilenmeye hakları yoktur. Fakat bu hain kesimler hedef şaşırtmaya çalışıp kurunun yanında yaşın da yanmasına yol açmak istiyorlar. Bu konuda hem yönetici kadrolar hem de halkımız teyakkuz halinde olmalıdır. ( zaten oluyorlar ama burada bir daha altını çizmek için bu cümleyi sarf ediyoruz.)

At izi it izine karışırsa ve adalet duygusu kaybolursa bu mazallah uzun dönemli tahribat yapar.
Hainler para ve nüfuz güçlerini kullanarak bu işten sıyrılamamalı adalet herkese denebilmelidir. Bu noktaya dikkat çok önemli. Ortaya çıkan bir kısım emareler bu konuda bazı sıkıntılar olduğunu gösteriyor. İnşallah zaman içinde bu durumun da düzeleceğine inanıyoruz.

5/ Bu olayla birlikte gençlerimize güvenmemiz gerektiği bir defa daha ortaya çıktı.

Geçmiş dönemlerde bir çok yerde gençlerimizle ilgili bazı menfi kanaatler ileri sürülüyordu. Bu gençlik çok kalite kaybetti, çalışmıyorlar, gayret göstermiyorlar diye eleştiriliyordu.

Başımızdan geçen hadise bize beğenmediğimiz (!) gençlerimizin içlerinde ne büyük bir vatan sevgisi ve şehadet ruhunun olduğunu gösterdi. Eskilerin deyimiyle bazı şer hayır getirir kuralı burada net olarak bir daha ortaya çıktı.

Çocuklara ve gençlere; ailede, sosyal hayatta ve eğitim sistemi içerisinde yıllarca sürecek bir dönemde kazandırılması arzu edilen vatan sevgisi mefhumunun, esasında onların genlerinde evvel emirde var olduğunun bu olayla birlikte berrak bir şekilde ortaya çıkmasına neden oldu.

15 Temmuz ruhu doğru ve faydalı noktalara nasıl kanalize edilebilir?

15 Temmuz direnişi ve başarısı ile ortaya çıkan bu ruhun doğru yerlere kanalize edilmesi çok önemlidir. Toplum belli bir süre hamasetle diri tutulabilir. Fakat bu ilanihaye süremez. İnsanımızın çok iyi bir şekilde eğitilmesi önemlidir.

Bu noktada zikredilebilecek bazı hususları şu şekilde sıralayabiliriz.

Araştırıcı ve sorgulayıcı bir eğitim anlayışı büyük önem taşımaktadır.

İnançlı ve ideal sahibi

Sahih kaynaklardan elde edilecek bir din bilgisine sahip,

Tarih şuuruna vakıf

Kültür ve sanat alanında belli bir kaliteye ulaşmayı amaçlayan

Stratejik düşünebilmeye çalışan

Sadece ülke sınırlarıyla değil Dünya çapında düşünebilmeye gayret eden

Bunun için de hem genel bilgisini hem de dil seviyesini yükseltebilmeye uğraşan bir insan unsuru gereklidir.

Ayrıca;

Yüksek öğretimde kaliteli doktoralı eleman seviyesi hızla arttırılmalı.

Sahip olmaya çalıştıkları meslek için gerekli olan bilgi, beceri ve yetkinlikler gençlerimize ve çalışanlarımıza kazandırılmalı.

Çalışan nüfusun eğitimi çok hızlı bir şekilde geliştirilmeli. ( Bugün maalesef 27 milyonluk iş gücümüzün yaklaşık 16 milyonu orta okul tahsili düzeyindedir)

Yarıştığımız batılı güçlerin insan unsuru ile her alanda boy ölçüşecek nesiller yetiştirmek zorundayız.
Orta gelir tuzağı ancak bu şekilde aşılır. Arzu edilen ve çokça dillendirilen kültür ve medeniyet hamleleri ancak bu şekilde gerçekleştirilebilir.

İlave olarak kendimiz ve diğer insanlarımız için şu noktaların önemini sürekli vurgulamalıyız.

Şeffaf olmalıyız,
Gizli gündemler taşımamalıyız,
Hayırda yarışmalıyız
‘Yaradılanı severiz Yaradandan ötürü anlayışı bizim temel felsefemiz olmalı.

Hak anlayışını toplumda hakim bir yaklaşım olarak daima önde tutmalıyız. İnsanlar sadece kendi menfaatlerini değil mutlak manada hakkı üstün tutmayı gözetmelidirler. ( kul hakkına ve kamu hakkına tecavüzden şiddetle kaçınmalıdırlar)

Unutulmamalıdır ki bu alanlarda ortaya çıkan arızalar başka insanların da yapacakları haksızlık ve hukuksuzluklara zemin ve gerekçe hazırlarlar.

Ekonomik yapı ile ilgili bazı noktalara temas etmek gerekirse;

Darbe girişimi ve onun bir üst kurgusu olan ülkemizi cenderenin içine alma planı, ancak nitelikli insan unsuru yanında güçlü bir ekonomi ile bertaraf edilebilir. Güçlü bir ekonomi de tüketime yönelik değil üretime yönelik bir ekonomik yapı ile gerçekleşebilir. Ülkemizde hüküm sürmekte olan mevcut ekonomik yaklaşım maalesef istenen reel anlamda gelişmişlik düzeyine bir türlü erişemedi. Bu alanda da ciddi bir seferberlik yapılması gerekiyor, hatta geç bile kalındı.

Devlet yatırımları ekonomik sistemde ancak tetikleyici bir rol oynayabilir.

Asıl olan girişimci ruhu canlandırmak, fertlerin ve ortaklıkların oluşturduğu ekonomik yatırımları arttırmaktır. Bu ekonomik yatırımların ise daha stratejik sektörlere ve alanlara kaydırılması şarttır.

Ülke girişimcilerinin kolay para kazanmak yerine ülkeyi düşünen daha zor ama katma değeri yüksek alanlara yönlendirilmesi esastır.

Yüksek faizin, yıpratıcı bürokrasinin ve girişimciye şüphe ile bakan bir devlet mekanizmasının değişmediği bir ülkede bu alanlarda çok verimli faaliyetler yapılması ne kadar mümkündür onun üzerinde ciddiyetle eğilmemiz gerekmektedir.

Bunun için Devletin teşviği şarttır ama yeterli değildir. Fertlerin de hakikaten önünün açılması gerekmektedir. Bugün bu alanda hala istenen düzeyi yakalayamadığımızı dikkatli gözler fark etmektedir.

Özetle bu temel yaklaşımları öne alan bir eğitim sistemi, insan unsuru ve ekonomik yapı toplumumuzun daha iyi bir düzeye yükselmesine imkan sağlayabilir. İnsanlarımız hayır yolunda yarışır hale gelirler.

Büyük düşünmeli, bu düşünceye uygun bir sistemle ve bu yükün altına girecek fertlerle dolu bir topluma ulaşabilmeliyiz. Ancak o zaman sürekli tekrar ettiğimiz ve toplumun önüne koyduğumuz hedefleri yakalayabilmek mümkün olabilir.

Allah toplumumuza bir daha böyle acı günleri yaşatmasın.

Dünya Bülteni, 14.07.2017

Gerici kim, ilerici kim?

İdeolojilerin, bir nevi “cennet” diye tasvir ettikleri en mükemmel dönemleri daima “ileride” olagelmiştir. Onlara göre dünya “cennetlerine” ulaşmak için, “gelişme” içindeki insanoğlunun “geriden” alacağı, bazı dersler dışında fazla bir şey yoktur. Evren ile yaptığı savaşta her gün yeni bir galibiyet aldığını düşünen böyle bir zihniyetin varmayı tasarladığı en son nokta, belki ölümü de, evrenin sonunu da “yenebileceği” ve Yaratıcının vasfı olan ölümsüzlüğe ulaşabileceği bir nokta olacaktır.

Marksistler için “altın çağ” adeta bir cennet dönemi gibi tarif edilir. İlkel komünal devre, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm ve proleter diktatörlük ile devam eden (ve teoriye göre devam edecek olan) dönemler, ulaşılacak “altın çağ” ile nihayete erecektir. Artık insanın hemcinsini sömürmediği, mülkiyetin olmadığı, mutlak özgürlüğün ve eşitliğin sağlandığı bir dönemdir bu devre…

Güzel günler hep ileri midir?

Batı Avrupa ve Anglo-Saxon ülkelerinde ise liberalizm, demokrasi ve kapitalizm üçgeni içerisinde bazen birinin, bazen diğerlerinin ağırlıkta olduğu coğrafyalarda da, “cennet” idealinin karşılığı “Welfare State” yani “Refah Devleti” olarak tarif edilmektedir. “Mümkün olduğu kadar fazla sayıda insanın mümkün olduğunca fazla mutluluğu” şeklinde ifade edilebilecek bu hale de hep daha ileride ulaşılacaktır. İleride, daima ileride…

Ortaçağ Batı için kötü ve karanlıktır. Engizisyonun ve Hz. İsa’nın getirdiği dini tahrif eden azizlerin hâkimiyeti altında, kitlelerin inim inim inlediği, binler ve onbinlerin mezhep savaşlarında can verdiği geçmişi özlemek, o toplumun insanları için akıldan bile geçirilmesi istenmeyen kötü devrelerdir…

Müslümanların itikadına göre ise mutlak Cennet ancak ahiret âleminde olacaktır. Cennet olarak tasvir edilen özelliklerin en yakın örneklerinin yaşandığı dönem ise Hz. Peygamberin (sav) yaşandığı Asr-ı Saadet dönemidir.

Batı için en karanlık devre, İslâm Dünyası’nın nerede ise en aydınlık dönemidir. Batı için geriye bakmak ne kadar korkunç ise, Müslümanlar için örnek dönemlere bakış hep özlem ve muhabbetle dolu olmuştur.

Tarihi süreçte, içinde yaşanılan dönemlerin daha evvelinde yaşanan zaman dilimleri, her zaman ve her toplum için kötü değildir.  İlerideki dönemlerin de her zaman daha iyi olacağı ve insanlara arzu ettikleri “cenneti” getireceği iddia edilemez.

Gerici kim? İlerici kim?

Konunun geldiği böyle bir noktada, tarihimiz boyunca sıkça rastladığımız halen de her fırsatta ulu orta  kullanılan, “gerici”, “ilerici”, “mürteci” v.s gibi kavramlarla alakalı olarak rahmetli Cemil Meriç’in yazısından bir bölümü nakletmek istiyorum. “Bu Ülke” isimli kitabında bakınız Üstad neler söylüyor:

“Canavarlarla dolu bir ormandayız. Yolumuzu hayaletler kesiyor. Tanımadığımız bir dünya bu. İthal malı mefhumların kaypak ve karanlık dünyası. Gerçek, kelimelerin arkasında kayboluyor.”

Meydan-Larousse ne güzel tarif etmiş: Gerici: Bir toplumun gelişmesini sağlayacak hiçbir yeniliği istemeyen, her yönüyle eskiyi özleyen ve eski düzeni getirmeğe çalışan (kimse)”. Tarifin tek kusuru bu ucûbenin hangi çağda, hangi ülkede yaşadığını söylememesi.

Murdar bir hal’den muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.

4. Murad’a, Süleyman devrine dön diye haykıran Koçi Bey, Reşit Paşa’ya kadar Osmanlı Devleti’nin bütün ıslahatçıları gerici.

Dante, yaşadığı çağdan iğrenir. Balzac eserini, iki ezeli hakikatin ışığında yazar: Kilise ve krallık.

Dostoyevski maziye âşık. Dante gerici, Balzac gerici. Dostoyevski gerici!

Sözü, yine Cemil Meriç’in sözleriyle bitirelim “Gerici, ilerici… Düşünce hürriyeti ve düşünce namusu,  bu mülevves ( kirli, pis, bulaşık) kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar .”

ERHAN ERKEN

Mayıs-Haziran 1998

 

İstanbul’daki Son Belediye Seçimleri Üzerine Yorumlar

ZOR ZAMANLAR, GÜÇLÜ ADAMLARI DOĞURUR

GÜÇLÜ ADAMLAR, RAHAT ZAMANLAR YAŞATIR.

RAHAT ZAMANLAR, ZAYIF ADAMLAR ÜRETİR

ZAYIF ADAMLAR, ZOR ZAMANLARI GETİRİR

( Şafak Kızılelma)

23 Haziran seçim sonuçlarının netleşmesi ve Ak Parti’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kaybetmesi sonrasında sosyal medyada bu söz bir çok yerde tekrar tekrar önümüze geldi. Seçim sonuçlarıyla ilgili kendi bulunduğu yerden bakarak bir durum tespiti yapan bu dörtlük,  mevcut durumu kısmen izah etmekle birlikte,  konu üzerinde sanki biraz  daha detaylı düşünmeye ve derine inmeye ihtiyaç duymaktayız.

Bu noktada, zaman yönetiminde kullanılan acil, önemli, destek ve geliştirme görevleri üzerinde yoğunlaşmakta yarar var. Bu görevleri ve bunlarla ilgili çokça kullanılan bir tekerlemeyi hatırlayarak devam edelim

“Çivi yokluğunda bir nal kaybedildi
Nal yokluğundan bir at kaybedildi
Atın yokluğundan seyis kaybedildi
Seyisin yokluğundan muharebe kaybedildi
Muharebe yüzünden savaş kaybedildi
Tüm bunların hepsi bir çivinin yokluğundan kaybedildi

Nalın çivisinin değiştirilmesi o an için acil bir görev idi ama görülemedi, oysa hem acil hem de önemliydi.

Tespit edilmiş olamaması destek görevlerinin iyi yapılamamasından dolayı idi.

Nalın çivisinin düşmesi, akabinde nalın düşmesini de beraberinde getireceğinden hemen tesbit edilmesi gereken bir işti.
Bu tesbit edilebilme işi bir geliştirme göreviydi. Çünkü bununla ilgili bir sistem kurulması gerekiyordu. Bu tarz eksiklikleri anında görüp düzenleyen bir sistem kurulmuş olaydı aksaklık zamanında görülecek ve tedbir alınabilecekti.

Buradan hareketle ilk okuduğumuz tekerlemeyi tekrar analiz edelim.
Güçlü adamlar rahat zamanları oluştururken ( yani dünyevileşme artarken) ve bu rahatlık zayıf insanları ortaya çıkarırken ( yani nefsi etkiler altında fıtri özelliklerinden uzaklaşan insanların sayıları artarken) bizim destek görevlerimiz demek ki iyi yapılamamış.
Ayrıca bu zayıflamanın fark edilip, bununla ilgili düzeltici mahiyette  sistem kurulması gerekirken bu da yapılamamış yani geliştirme görevi de olması gerektiği gibi kurgulanamamış
Hal böyle ise, geliştirme ve destek görevlerini zamanında ve icap eden ölçüde yapmaları gereken yöneticilerin yani o bahsi geçen  güçlü adamların ve çevrelerinin de bu gidişattaki rolünü masaya yatırmak gerekmez mi?

Bir Mü’min nelerden kaçınmalı?

(Fotoğraf: Ömer Faruk)

Allah (cc) ‘ın Rızasını kazanmak isteyen bir Mü’min;

Yaşanan hayatın sadece maddi ilişkilerden ibaret olduğu zehabına bir an bile olsun kapılmamalı

Hayatın gün geçtikçe artan hızına kapılıp ahireti yani ebedi alemi aklından çıkarmamalı

Hayatın sadece bir imtihan olduğunu, fakat yaşanmasının mecburi olmasından dolayı burası olmadan öbür tarafın kazanılamayacağını bilerek dengeyi kaçırmamalı

Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için ve yarın ölecekmiş gibi Ahiret için çalışılmalı sözünün hikmetini derinden düşünerek bunu hayatında uygulamayı ihmal etmemeli

Emek sarf ederek kazanmanın çok kutsal bir şey olduğunu göz ardı etmemeli

İktisadi hayatta başta faiz ve kul hakkı olmak üzere Allah’ın Haram kıldığı noktaları kesinlikle hafife almamalı

Bir şeyin ancak Allah için sarf edildiği oranda kıymetli olduğunu hiç unutmamalı

Boş yere sarf etmekten yani israftan kaçınmalı

Allah için sarf etmenin ( can, mal, mesai, zihni meleke v.b) tasarruftan önemli olduğunu, tasarrufun ise belki planlı ve daha güçlü bir sarf etme için yapıldığı zaman değerli olabileceğini akıldan çıkarmamalı

İnsanın ( nefs) tüketme arzusunun sınırsız olduğu düşünülse bile Allah’ın çizdiği hudutları hiç bir zaman unutmamalı

Her alanda haramlara ve harama götürücü fillere çok dikkat etmeli, bunların kendisini felakete sürükleyeceğini göz ardı etmemeli

Determinist olmamalı. Yani  benzer sebeplerin benzer neticeleri meydana getirdiği bir vakıa ise de bunun da bir tür Sünnetullah olduğunu hatırından çıkarmamalı. Fakat hepsinin ötesinde sebeplerin de müsebbibi olduğunu  yani sebepleri de Yaratanın Allah olduğunu ve O’nun bazen ve dilerse farklı sebeplerden farklı neticeler Yaratabileceğini de  hiç bir zaman unutmamalı

Amaç Allah’ın rızasına uysa da ona giden yolda Allah’ın rızasına uymayan araçların kullanılamayacağını bilmeli. (Amaç için her yol meşru değildir)

İnsanların herhangi bir konuda karar vermeleri sırasında çoğunluğun her zaman en doğruyu bilemeyeceği şuurunda olmalı

Çoğunluğun kararını doğru görmeye dayalı önermeleri kendisine her durumda ölçü kabul etmemeli

Çoğunluğun ancak; Allah’ın Emirleri ve Hz. Peygamberin ( a.s) söz ve fiiilerinin anlamaya çalışırken ilim sahiplerinin belli bir izah ve yorumda müttefik olmaları gibi bir konuda değer taşıyabileceğini unutmamalı ( icma)

Yaratıldıktan sonra başıboş bırakıldığını zannetmemeli

Attığı her adımda yukarıdaki cümleye bağlı olarak bir gün hesap vereceğini hatırından çıkarmamalı

Yaptığı tüm iyi işleri ve kendisine yapılan kötülükleri unutmaya çalışmalı bir daha anmayı bile aklına getirmemeli

Her durumda adaletten ayrılmamalı. Boynuzsuz koçun boynuzlu koçtan hakkını alacağı günü hatırından hiç çıkarmamalı

İnsanların çoğu kere menfaatlerini Hakları olarak gördükleri bir dünyada tam tersine ilişkilerinde ve yaklaşımlarında daima Hakkı ve Hakikati üstün tutmayı tercih etmeli, Hakkın hilafina kendi menfaatini tercih etmemeli.

Emanete hıyanet etmemeli

Elde ettiğin nimetin şükrünü ifa etmeyi ihmal etmemeli. Her nimetin şükrünün kendi cinsinden olacağını unutmamalı

(Para ise infak etmeli, sadaka ve zekat vermeli, İlim ise onunla amil etmeye çalışmalı, o ilmi başkalarına da öğretmeli, Zeka ise onu yerli yerinde sarfetmeli, doğru düşünmeye çalışmalı, isabetli kararlar vermek için  gayret sarf etmeli)

Yeryüzünde kibirle yürümemeli.

Hiç bir yaptığı işi kendinden bilmemeli. Allah’ın verdiği güç ve kudret ile bizzat onun izni ile bu işi yaptığını hatırdan çıkarmamalı. Allah’ın hayır murat ettiği bir işte kendisini vesile kılmasından dolayı onun şükrünü ihmal etmemeli

Yapılan amellerin insanın şükrünü ifa etmesine yetmeyeceğini, Cennetin ancak Allah’ın lütfu ile kazanılacağını unutmamalı.

Tavsiye edildiği gibi daima Allah’dan korkmalı ama O’nun Rahmet ve Mağfiret ve yardımından ümidini kesmemeli

Dua’yı ihmal etmemeli. Allah katında en makbul makamın kulluk olduğunu unutmamalı.

Allah’ın (cc) yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırdan çıkarmamalı

Vahye muhatap olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’in kendisine hitap ettiği gerçeğini göz ardı etmemeli

Ona muhatap olmak için dil güçlüğünü aşma noktasında hiç bir zaman ve şartta gayret etmekten vaz geçmemeli

Mutlak manada kurtuluşun, vahyi hakkıyla anlamak, Kur’an ve Sünnetin muktezasıyla amel etmekten geçtiğini unutmamalı

Dinini kimlerden aldığı hususunda ince eleyip sık dokuma prensibini ihmal etmemeli

Diniyle ilgili her konuda meselenin hakikatini öğrenme konusunda sarf edebileceği gayretten kaçınmamalı

Ailesiyle, komşusuyla, çevresiyle, yaşadığı topraklarla ve Dünya ile kısaca kendisine tebliğ alanı olan ( mümkün, muhtemel ve belki de hayali) her yerle irtibatını canlı tutmalı, kaybetmemeli.

Çevresiyle ilgili İslami açıdan bir kıymet ifade eden hiçbir mevzuyu ( hepsi ile aynı derecede ilgilenemese bile) gündeminin dışına çıkarmamalı. İhtisaslaşma yaklaşımında ifrata kaçmamalı

Ehliyetli olmadığı konularda işi ehlini  vermeye gayret etmeli ve ihmalkar davranmamalı

Konu ile ilgili Ehliyetli kişi/kişileri bulamadığı konularda o işin ehliyetlisini ortaya çıkarabilecek zeminleri oluşturmak, bu hedefe yönelik gayret göstermek  ve gerekli tedbirleri almaktan da geri durmamalı

Hakikatinı idrak ettiği, elini uzatabildiği, gözüne kestirebildiği hayırlı işlerde, ya teşebbüs etmekten ya da teşebbüsü uyandıracak davranışlarda bulunmaktan kaçınmamalı

Bir kötülük gördüğünde eli yetiyorsa eliyle , ona gücü yetmiyorsa diliyle veya kalemiyle düzeltmek için gayret sarfetmeli. Bu ikisine de gücü yetmiyorsa en azından kalbiyle buğz etmekten geri durmamalı.

İçinde yaşadığı toplumu ve dünyayı çok iyi tanımaya çalışmalı. Müslümanların da bu çevre içinde yaşadıklarını kesinlikle unutmamalı.

(Şehirleşen bir toplum ve her gün karmaşık hale gelen metropol hayatı, Kurumsallaşan, somuttan soyuta, özelden tüzele kayan ilişkiler, Çevrenin acımasızca tahribi, İletişim çok seri aynı zamanda da yüzeysel bir hale gelmesi, Bilginin elde tutulduğu oranda maddi güce dönüştürülebileceği gerçeği, Hızlı yaşanan hayatın temel konular üzerinde tefekkür edebilmekten insanları alıkoyduğu, insanların sürekli pratik çözümler peşinde koşmaları, reflex türü davranışlara yönelmeleri…., Bu ve bunun gibi daha bir çok çevresel ve toplumsal gerçeğin sarıp sarmaladığı insanlarla muhatap olduğu gerçeğini hiç bir zaman gözden uzak tutmamalı..)

Müslümanların böyle bir ortamda yaşamak zorunda olduklarını, gerçeklerin bir bölümünün veri olarak alınıp bir bölümünü ise tümüyle değiştirilmesi gerektiğini,  Sabit olanlar ve değiştirilmesi gerekenlerin çok incelikle ayrıştırılmasının önemli olduğunu. . Müslümanların tüm bu sayılan veya burada tek tek zikredilemeyen mevzuları kavramaya çalışıp bunlara uygun çözümler üretecek tarzda yetişmesi ve yetiştirilmesinin gerekli ve hayati olduğunu gözden uzak tutmamalı.

Allah’dan ve O’nun korkun dediklerinden başka bir şeyden korkmamalı

Riya’dan şiddetle sakınmalı

İstişareden hiç bir şekilde ayrılmamalı. İstişare ederken de muhakkak istişare edilecek konunun uzmanlarını bularak onlara danışmayı ihmal etmemeli

İnsanların zaaflarının olduğunu bilerek insanlarla ilişkilerinde bu konuyu özellikle dikkate almayı ihmal etmemeli.

Özetle Allah’ın bizden isteği gibi bir Müslüman olmaya çalışmalı….

Seçim sonrası yargı süreci devam ederken

 

Türkiye’nin yıllardan beri hem genel hem de belediye seçimlerini bir çok ülkeye göre başarılı bir şekilde yaptığı konusunu sürekli vurgularız. Halk ortalama % 80’ler düzeyinde bu seçimlere katılır ki bu da çok iyi bir orandır. Çok şükür yine böyle bir seçimi geride bıraktık.

Ak Parti ve cumhur ittifakı Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi bu seçimleri genel anlamıyla %52’ye yakın bir oyla ve başarılı bir şekilde sonuçlandırdı. Gerçi ilk sonuçlara göre iki büyük şehir kaybedildi ki bu ciddi bir üzüntüye sebep oldu.

Peki üzüntü sağduyuyu kaybettirmeli mi?

Bu soruya mantıklı düşünen hemen herkesin hayır diyeceğini zannetmekteyim

Seçimde halk oylarını verdi lakin süreç henüz sonuçlanmadı. YSK itirazları değerlendiriyor. Fakat birileri ısrarla havayı bulandırıyor. Seçim mekanizması ve süreci ile ilgili güven sarsıcı hava yayıyor.

Burada şu soru önemli: Bu mekanizma ve kurumlar ülkeye bundan sonra da lazım değil mi? Halkın bu güvenini sarsmak kime ne kazandırır?

Hem sorumlular, hem de sonuçlardan istediğini yüzde yüz elde edemeyenler söz ve tavırlarına çok dikkat etmelidirler. Yanlışlık olduğunu gören ve tesbit eden delilleri ile en yetkili makam YSK’ya müracaat etmelidir. Bu işin çözüm mercii gazete, tv, sosyal medya değil YSK olmalıdır.

Bunca yıldır halkın belli oranda güvenini kazanmış olan seçim sistemi, süreci ve yetkili kurulları ile ilgili yıpratıcı söz ve davranışlardan özellikle kaçınılmalıdır. Kızgınlık ve üzüntüler sağduyunun önüne geçmemelidir.

Bu ülke hepimizin.

Unutmayalım ki kazanan da bizim, kaybeden de bizim.

Seçim sonrası facebook paylaşımı

Fatih Çırçır çevresinde zaman içinde bir yolculuk

Çırçır’ın konumu

Fatih ilçesi’nin İstanbul’un en eski yerleşim bölgelerinden biri olduğu herkesin malumudur. Bu yazımızda Fatih ilçesinin sınırları içinde bir semt olan Çırçır’ı merkeze alarak, belli bir dönemdeki insan-mekan ilişkilerini, bazı hatıraları ve yaşanmış olayları nakletmeye çalışacağız.
Çırçır, eski adları ile ifade edersek Haydar, Zeyrek, Unkapanı Cibali ve Gelenbevi ile komşu bir bölge.
Bilmeyeneler için önce bu semte nasıl ulaşılır kısaca onu tarif edelim.
Fatih Camii’ni hareket noktası olarak alırsak, öncelikle cenaze kapısından çıktıktan sonra İtfaiye istikametine doğru yaklaşık 100-150 metre kadar yürümeye başlamanız gerekiyor. Eğimi fazla olmayan yokuşun bitimine doğru eskiden askerlik şubesi, şimdi ise Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’ne ait olan binanın köşesinden sola doğru sapıyorsunuz. Ondan sonra Bozdoğan kemerinin altından geçerek yaklaşık 300-400 metre kadar daha yürüyorsunuz. Vardığınız yer Çırçır semti oluyor. Çırçır’ın merkezinden sağa doğru devam ederseniz ineceğiniz yokuş sizi Zeyrek’ e ve Unkapanı’ndan yukarı çıkan ana yola kadar götürecektir. Bu yol üzerinde biraz sağa doğru giderseniz, restorasyonu yeni bitmiş olan Molla Zeyrek Camii’ni (eski Pantokrator Manastır Kilisesi) ve Belediye tesislerini de görebilmeniz mümkün.

Çırçır eskiden Sinanağa Mahallesi olarak da bilinirdi. Burasının yazıya konu olmasının en önemli sebebi Rahmetli babamların çocukluk ve gençlik dönemlerinde burada oturmuş olmaları ve sonrasında da o semt ile ilişkilerinin bir şekilde devam etmesidir. Bizler orada yaşamamış olsak da, babam ve ailesinin hayatlarının önemli bir kısmı burada geçmişti. Bir sonraki nesil olarak bizlerle en önemli ilgisi de, nüfus kağıtlarımızın mahallesi ibaresinin karşısında Sinanağa yazacak kadar oraya ait olduğumuz bir yer. Fatih Belediyesinin semtlerin isimleri ve sınırları üzerinde yaptığı bir dizi değişiklikten sonra Sinanağa mahallesinin adı Zeyrek olarak değişti. Bu değişiklikten sonra, yukarıda Çırçır’ın komşusu diye zikrettiğim semtlerin şu an hangisi hangi mahalle adları ile anılıyor inanın onu bilemiyorum

Rumeli’den Türkiye’ye göç

Babamın ailesi, Rahmetli dedemlerin Rumeli’deki hayatlarından başlayarak bu semte gelene kadar bayağı hüzünlü bir zaman dilimi geçirmişler:
Rahmetli Osman dedemler ( yani babamın babası) yine Rahmetli babamın anlattığına göre 17 yaşına kadar Selanik’in 40-50 km yakınlarında Kılkış denen bir yerde babaları Topal Ahmet adıyla bilinen büyük dedemin çiftliğinde yaşarlarmış. Ahmet dedenin ölüm tarihini tam olarak bilemiyoruz lakin anlatılan olaylarda adı geçmediği için daha erken bir zamanda vefat ettiğini düşünüyoruz.

Balkan Savaşı patladığında Bulgarlar onların bölgesine doğru gelmeye başladıklarında Rahmetli Osman dedem, kardeşlerini ve annesini de alarak trene binip Selanik’e gelmişler. Gelmişler diye söylüyorum ama daha doğru ifade edersek eşyalarından ne alabildilerse yanlarına alıp onlarla birlikte kaçmışlar.

2012 yılında ( ailece ayrılışımızın yüzüncü yılında) bir seyahat vesilesiyle gidip babamın bahsettiği tren hattını ve gar binasını bulup resimlerini çekmiştim. Bu benim için çok hüzünlü bir seyahatti. Bizim Kilkis diye bildiğimiz yerde şu an Christona diye bir tabela gördüğümde bu hüznüm daha da artmıştı.
Dedemler Selanik’te bir dönem kaldıktan sonra Balkanlardaki hazin geri çekilişimizin bir sonucu olarak anavatana doğru hicret etmişler ve Manisa’ya yerleşmişler. Bu arada mübadele dolayısıyla kendilerine başka bir bölgede verilen yerleri Manisa ile değiştirmek için belli bir uğraş vermişler ve en son orada karar kılmışlar.
Babaannem de Selanik’den bu göç vesilesiyle Türkiye’ye gelen bir ailenin çocuğu. Osman dedemle babaannem Saime hanım Selanik’de iken ailelerin anlaşması ile nişanlanmışlar. Tam o sıralarda göç olayı başladığından nikah Selanik’de kıyılamamış. (Ailenin bir kısmı ise Selanik’te nikah kıyıldı fakat beraber oturmaya Manisa’da başladılar diye de naklediyor)
Babaannemin ailesi Türkiye’de ilk olarak Konya tarafına yerleştirilmiş. Oraya giderken tren yolu üzerinde babaannemi dedemlerin ailesine teslim etmişler. Bu değişim Rahmetli babamın dediğine göre Adapazarı civarında olmuş. Ailesi Konya’ya devam etmiş, babaannem ise müstakbel ailesinin büyükleri ile Manisa’ya gitmiş. Babaannem küçüklüğümüzde bir kere anlatmıştı; Bu yolculuktan yaklaşık bir iki hafta sonra Manisa’da dedemi alıcı gözüyle ilk defa pencereden görmüş. ‘ Eh diyordu baktım eli yüzü düzgün bir adam. Şükrettim.’ Düşünüyorum da ne büyük bir teslimiyyet. Ve ne hazin olaylar.
Daha sonra nihai evlilik töreni Manisa’da olmuş. Babaannemin ailesi de daha sonra Manisa’ya gelmişler. Oradan da İstanbul’a.
Osman dedem Manisa’da diğer kardeşleriyle geçim derdine düşmüş. Fakat bir türlü istediği düzeni tutturamayınca 1933 yılında İstanbul’a gelmeye karar vermiş. Diğer kardeşleri Manisa’da kalmışlar. Adamcağızın hayatında üçüncü hicreti. Rahmetli babam 1930 doğumlu idi. Demek ki o sıralarda 3 yaşındaymış.

İstanbul’da ilk ikamet ve Çırçır’a geliş

Yine babamın anlattığından aklımda kalana göre bir dönem Aksaray’da oturmuşlar. Daha sonra Mercan’da dedemin Manisa’dan arkadaşı olan, Hafız Ali adıyla maruf kuyumculuk ve mühürcülük yapan zenaatkar bir kişinin evine taşınmışlar. Hafız Ali bey aynı zamanda ilmi çalışmalar yapan ve tecvitli Kur’an-ı Kerim hazırlamış bir zat idi ki daha sonra o Kur’an-ı Kerim basıldı. Bu Kur’an-ı Kerimde tüm tecvit uygulamalarını farklı renklerle göstermişti.
Hafız Ali bey bir dönem Kapalıçarşı’da Hacı Hüsnü Uğurlu adıyla kuyumcu dükkanı bulunan Hüsnü beyin de kayınpederi idi. Hüsnü bey, yakın dostlarımız olan ve şu an Kapalıçarşı Dernek Başkanlığı yapan Fatih Kurtulmuş’un dedesi. Fatih Kurtulmuş’un babası Hilmi amca’nın iki erkek kardeşi daha var. Onlardan bir tanesi Prof. Dr. Numan Kurtulmuş beyin babası Rahmetli Doktor Niyazi Kurtulmuş bey. Niyazi Kurtulmuş bey ve ailesi, Rahmetli olan kayınbiraderi Operatör Dr. Asım Taşer bey ve ailesi ile birlikte Çırçır kulübünün üst sokağında bir evde otururlardı. O bina hali hazırda yine aile apartmanı olarak işlev görüyor.
Hatırladığım kadarıyla Dr. Asım bey bizim aile çevresinde bir çok büyüğümüzün ameliyatını yapmıştı. Eski dönemlerde ameliyat kararı daha zor verilirdi fakat Asım bey amca gerekiyor dediğinde onun kararına itibar edilirdi.
Hafız Ali beyin evine dönersek, o ev Mercan Uzunçarşı’da şu an daha çok çanta ve deri mamulleri satılan dükkanların olduğu caddenin ortalarında, içeriye doğru adeta cep gibi uzanan küçük bir sokakta imiş. Babamın tarifine göre bir kere gidip o sokakta detaylı bir gezinti yapmıştım. Eskiden meskun mahal olan bu bölge şimdi tamamen iş yeri durumunda.
Mercan’dan sonra Vefa ve Zeyrek arasında birkaç ev değiştiriyorlar ve son durakları ise Çırçır oluyor Oturdukları ev şu an hala mevcut. Çırçır’da meydandaki kahvehaneden yukarı doğru çıkarken sağa tarafta tek katlı bir ev.

Sonraları o ev satılmış ve Rahmetli babaannemin uzun süre oturduğu yine Fatih’te, Yavuz Selim caddesi üzerinde bir apartman dairesi şekline dönüşmüş. Çocukluğumuzda o ev tüm ailenin önemli bir toplanma yeri idi.

Çırçır semtine nasıl gideriz sorusuna cevap sadedinde ilerlerken bir miktar aile tarihine de değinmiş olduk. Şimdi ileride gerektiği yerlerde tekrar temas etmek üzere bu bahsi biraz tehir edip Çırçır semtine doğru yolumuza devam edelim.
Yukarıda bahsettiğim İtfaiye’den gelirkenki yol üzerinden semte doğru giderken karşınıza önce Çırçır amatör futbol kulübünün binası çıkıyor. Bahçeli bir bina. Biraz derine indiğinizde buranın eski bir medrese olduğunu öğreniyoruz.. Adı Haliliye Medresesi. 1949’dan bu yana Çırçır Spor Kulübü olarak kullanılmakta. 19. yüzyıl medreselerinden birisi olan eser, kullanılma amacı itibariyle de maalesef medrese özelliğini kaybetmiş durumda.

Bu binanın hemen yanı başında da Şeyh Süleyman Mescidi var. Yakın zamanda onarım gören bu Mescid 15. yüzyılın sonunda tekkeye; 18. yüzyılın ikinci yarısında camiye çevrilen bir yapı, Hellenistik ve Roma dönemlerinin nekropol sahasında yer almakta.
Çeşitli kaynaklarda bu binanın ilk olarak 4 veya 5’nci yüzyıllarda mezarlık olarak inşa edildiği belirtiliyor.
Haliliye Medresesi şimdiki adıyla Çırçır Kulübünün hemen karşısında şu an onarım görmüş olan Hacı Eyyübzade Şükrü Bey Çeşmesi bulunuyor ki çok nefis bir eser.

Rahmetli Babamın çevresi

Babamların yetişme çağlarında bu konulardaki hassasiyet fazla olmadığından Haliliye Medresesini o dönem çok önem verdikleri Çırçırspor için vakıflardan uzun dönemli olarak futbol kulübü için tahsis ettiriyorlar. O harap binayı elden geldiğince onarıp kulüp lokali olarak kullanmaya başlıyorlar
Rahmetli babam gençliğinde İstanbul’un bilinen futbolcularından birisi imiş. Takımın da yıllarca kaptanlığını yapmış. Hatta daha sonraki yıllarda ben küçükken ( tahminen ilkokul çağlarımda) bu kulübün başkanlık görevini de yürütmüştü.

Babamın kulüp başkanlığı dönemi benim için çok verimli bir dönemdi. Ne zaman Çırçır futbol takımı için bir malzeme siparişi verse onların küçük boylarından bana da yaptırırdı. Ben de bu vesile ile farklı farklı spor malzemeleri kullanırdım.
Hatırladığım kadarıyla kulüp başkanlığı dönemi babamın ağabeyleri tarafından hiç iyi karşılanmıyordu. Çünkü amatör kümede bir takımın başkanlığı haddinden fazla maddi ve manevi yük getiriyordu. Bu konuda rahatsız olan büyük amcamların ısrarlarına daha fazla dayanamayan babam semtten gelen karşı baskıya rağmen belli bir dönem sonra bu görevden affını istedi. Gerçi görevi bıraktıktan sonra da kulüp ile ilişkisini devam ettirmiş mahalleli kadim dostlarıyla birlikte Çırçır için daima gayret göstermiştir.

O dönemin insanlarına baktığımızda bu mahalle kültürü; yani semtin ortak değerlerine olan gönülden bağlılık, okul, mescit, spor kulübü vs gibi yerlerin sürekli bakılıp gözetilmesi özellikle köklü semtlerde çok yaygındır. Ben bunu Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş kişilerin İstanbul’da kurdukları kendi köy dernekleri ile olan ilişkisine benzetirim. Babamın kendini ait hissettiği bir köyü bir memleketi yoktu. Manisa’dan da çok küçük yaşta ayrıldığından orası ile bu tarz bir yakınlığı bize aksettirdiği kadar bulunmamaktaydı. Manisa ile tek bağlantısı mübadele zamanında aileye verilmiş yerlerden arta kalan yaklaşık 60’ın üzerinde hissesi olan bir arsaydı. Vefat edene kadar o arsanın satılmasını bekledi. Sonucunu göremeden Rahmeti Rahmana kavuştu. Dünya hali böyle bir şey. Dünyaya ait olan şeyler burada kalıyor ve siz onları bir gün terk edip gidiyorsunuz. Onun için Çırçır’ın babamın gözünde önemi çok büyüktü. Onun bir nevi memleketi veya köyü gibiydi.

Ben çok küçükken pazar günleri Rahmetli babam bir yolunu bulur ve bizleri pazar gezmesine götürüyorum diye Çırçır’ın maçlarının olduğu semtlere götürürdü. Hem bizleri gezdirir hem de takımı ile birlikte olurdu. Bazen de o zamanki deyimi ile takımın tekaüt maçlarında forma giyer ve sahaya çıkıp oynardı. ( Şimdi bu tekaüt kelimesi yerine veteran kavramı kullanılıyor)

Futbola olan merakı ileriki yıllarda da aynı tarzda devam etti. Rahmetli sıkı bir Beşiktaş taraftarı idi. Beşiktaş’ın sadece futbol maçlarını değil hentbol maçlarına kadar tüm takımlarının neticeleri ile sevinir veya üzülürdü. İkinci önemi takımı da Çırçır idi. Hangi kümede olursa olsun hafta sonları Çırçır ne yapmış diye eski dönemlerde radyodan, gazeteden, sonraki yıllarda da televizyondan maç sonuçlarını takip ederdi. Spor haberlerinde Çırçır ihmal edildiğinde de içten içe kızardı.
Babamın ilişki ağında eski futbolculuk dönemindeki dostluklarının çok önemli bir yeri vardı. Bazen çok alakasız yerlerde birilerini görür ve onunla gayet samimi bir şekilde muhabbet ederdi. Baba bu kim dediğimizde, mesela Eyüp takımında sol haf oynardı. Maltepe’de santrafordu. Birinci kümede maçlarımız yöneten şu hakemdi, derdi.

Çırçır semtini tanımaya devam edelim…
Çırçır Kulüp Binası veya esas adıyla Haliliye Medresesinin karşısında bulunan Hacı Eyyübzade Şükrü Bey Çeşmesinin hemen arkasındaki evin giriş katında babamın kadim dostu Rahmetli Doktor Osman Nuri Sükas’ın muayenehanesi bulunurdu.

Osman amca bizim sülalenin doktoru idi. Uzun yıllar hiç değiştirmediği kocaman bir siyah çantası vardı. İçinde tenekeden iğne kutusu, acil ilaçlar, tansiyon aleti ve sair malzemeleri ile aileden kimin rahatsızlığı olursa gider ve muayeneye gelemeyecek hastaları evlerinde muayene ederdi
Kendi muayenehanesinde ise o zamanlar öyle her doktorda bulunmayan, ayna diye tabir edilen bir cihazı vardı. Genelde elleri ile muayene eder, icap ettiğinde hastasını aynanın önüne geçirirdi. Bu ayna dediğimiz alet bir tür röntgen fonksiyonu görür ve Osman amca insanların içini sanki röntgen gibi veya bugünkü ultrason cihazı gibi seyreder ve teşhisini koyardı. Biz baktığımızda derin bir siyahlık görürdük fakat Osman amca o karanlık içinde kendisine lazım olan şeyleri nasıl ayırdederdi, çok merak ederdik.
Ailemizden hemen herkesin vücut özelliklerini bilirdi. Kimin şekeri var, kim kalp hastası, kim hangi rahatsızlıkları geçirmiş hemen hepsinin safahatından haberdardı. Cuma günleri Dr. Osman amcanın halk günüydü. Durumu iyi olmayan semt sakinleri o gün muayeneye gelirlerdi. Osman amca ilaç tanıtımı yapanların getirdikleri numune ilaçları genelde tedavi ettiği gariban hastalarına verirdi.

Çırçır’da bizim bildiğimiz kadarıyla hemen herkesin bir lakabı vardı. Mesela babamın lakabı Çakır idi. Kendi mahallesinde o Necdet değil bizim Çakır olarak anılırdı. Muhtemelen gözleri mavıye yakın açık renkli olduğundan ona bu ismi takmışlardı.

Bazı kişilerin lakabı ise meslekleri ile ifade edilirdi. Kasap Naci, Bakkal Kemal, Kahveci Yusuf gibi. Bakkal Kemaller diye aile arasında ismi geçen o ailenin oğulları şu an Çırçır’da babalarının bakkal dükkanlarını hala işletiyorlar. Yazının başında bahsettiğim kahvenin sahipleri önceleri Halid ağabey sonra da oğlu Yusuf bey idi. Babamlar için ise onların Kahveci Halid abi veya Kahveci Yusuf’du. O kahvehane de semtte hala faal olarak bulunuyor.
Babamın iki dayısı Osman ve Mehmet dayılar, anneleri yani bizim nine dediğimiz Pakize hanım, Osman dayının hanımı Behiye yenge ve oğulları İlhan ve İbrahim ağabey de Çırçır’da otururlardı. Onların en son oturdukları ev Babaannemin evinin iki sokak arkasındaki Hasan baba sokağındaydı. Bizler çocukken o eve çok fazla gittiğimizi hatırlarım. Büyük yenge olan Behiye yengemiz de Çırçır’lıydı ve onun da semtte geniş bir ailesi vardı.

Babamın anneannesi Pakize hanım gençliğinde Selanik’de öğretmenlik yapmış o devir için tahsilli ve münevver bir kişiydi. Aile arasında anlatıldığı kadarıyla Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde hanım ile de tanışırmış ve onlarla Selanik’te aynı mahallede otururlarmış. Ondan gelen rivayette Zübeyde hanıma “Zübide Molla” dediklerinden bahsederdi. Pakize hanımın nikah evrakından gördüğümüz kadarıyla Selanik’de Hacı İsmail adlı bir mahallede otururlarmış. İnşallah bir gün o mahallenin bu gün nereye karşılık geldiğini öğrenebiliriz.

Osman ve Mehmet dayılar, bir dönem Kıztaşı’nda bakkal dükkanı işletmişler. Bir dönem de bugünkü Sirkeci Garının içerisinde bir kahvehane açmışlar. Daha sonra Osman dayı kalp hastası olduğundan o işe devam edememişler. Küçük dayı İsmail Kazgan daha okumuş bir kişi idi. Banka memuru olarak başladığı hayatında son görevi Osmanlı Bankası Krediler Umum Müdür idi. Çok akıcı bir şekilde Fransızca konuşurdu. Ağzından hiç düşürmediği piposu onun adet mütemmim bir cüzü idi.

İki büyük amcamın (Ahmet ve Necati Erken), ki onlar babam kadar semtin iç dünyasına fazla girmediklerinden, bildiğim kadarıyla lakapları yoktu. İş hayatlarına yukarıda biraz detaylı olarak bahsettiğim Hafız Ali beyin damadı Hacı Hüsnü Uğurlu’nun yanında Kuyumcu imalatı yaparak başlamışlar. Daha sonra kendi işlerini açmışlar. Onların en önemli hamleleri Kuyumcuların bilezik ve yüzüklerinin üzerine desen yaptıkları bir makinayı bizzat kendi gayretleri ile imal etmeleri olmuştu. Hayatlarının sonraki dönemlerinde hep bu makinayı yapıp sattılar. Kapalıçarşı’da Sıra odalar diye bilinen bir yerde atölyeleri vardı. 1985 yılında işi bırakıp emekliye ayrıldıkları zamana kadar Türkiye’de bu alanda ciddi bir rakipleri olmadı. Adeta alanlarında tek tabanca gibi idiler. Eski dönemde Kuyumcu imalatı işini yapacak olanlar muhakkak onların makinalarından edinmek zorundaydılar. Onların işi bıraktıkları dönemlerde bu sahada CNC türü makinalar ülkeye gelmeye başlamıştı.

Babamın da kuyumculuk işine girmesi ağabeylerinin açtığı bu yoldan olmuştu.

Rahmetli dedemin teşebbüsleri

Osman dedem Rahmetli babamın anlattıklarından aklımda kaldığı kadar İstanbul’da bir çok iş yapmayı denemiş. Bir dönem Aksaray’da uzunca bir süre İSKİ’nin bulunduğu yere yakın bir yerde bir bakkal dükkanı açmış. Bu herhalde ilk işlerinden bir tanesi. İlk başlarda çok iyi giden işler bizim bakkal dükkanının yakınlarında daha büyük başka bir bakkal veya bugünkü karşılığı olarak bir market açılması ile durgunluğa girmiş. İktisadi hayatta kurallar her dönem benzer şekilde işliyor. Nasıl ki bugün büyük marketler ve AVM’ler bulundukları muhitte küçük esnafın işlerine menfi tesir ediyorsa o zaman da herhalde aynısı vuku bulmuş. Dedem bu rekabete dayanamamış ve dükkanını kapatmış.
Yine bir dönem birkaç ortakla birlikte peynir ve yoğurt imalatına girmiş. İzmit civarında imalat yapıp mavnalarla ürünlerini Eminönü’ne getiriyorlarmış. Fakat o iş de istedikleri gibi olmamış. Bu aralar sıhhati bozulmaya başlamış ve bugün Eminönü’nde, İstanbul Ticaret Üniversitesinin bulunduğu bölgede mevcut olan karpuz halinde, bir ortağı ile birlikte çay ocağı işine girişmiş. Babamla ondan bir büyük amcam ilkokula giderlerken dedemin çay ocağına yardıma giderlermiş. Babamın anlattığına göre bir gün öğretmenleri iki kardeşi kenara çekip; bana bakın böyle giderse ben size bir tane karne vereceğim. Okula gün aşırı geliyorsunuz böyle olur mu demiş. Çünkü aralarında bir yaş olmasına rağmen iki kardeş de aynı sınıfta imişler ve bir gün biri ertesi gün öbürü sabah çay ocağının ateşini yakmak için babalarının yerine işe gidiyorlarmış.
Babam daha sonra da vefatına kadar dedemin yanında devam etmiş.

Dedem 1947’de vefat edince babamlar çay ocağını ortaklarına devretmişler ve ondan sonra babam başka alanlara kaymış

.

Taksicilik ve bir dönem Fatih Kıztaşı’nda bakkallık yapmış. Bugün Fatih Akşemseddin Caddesi üzerinde şimdi kurucunun çocukları tarafından işletilen Barbaros Muhallebicisinin ilk dükkanı da Kıztaşı’nda imiş ve babamla dükkan komşusuymuşlar.

Rahmetli babam evlenmeye yakın zamanlarda (1960’ları başı) amcamların da teşviki ile Kapalıçarşı’da Kuyumcu dükkanı açmış ve 1977yılına kadar burada Kuyumculuk yapmıştı. Daha sonra Fatih Yavuzselim’de bir yer satın aldı ve Emniyet amirliğinin karşı sırasında yine Kuyumcu Dükkanı açtı. 1980’li yılların anarşik ortamında, çokça vuku bulmaya başlayan hırsızlık olaylarından çekinerek o dükkanı 12 Eylül ihtilalinden az zaman evvel kapattı. Dükkanı da önce kiraya verdi, birkaç yıl sonra da sattı.

Dört erkek kardeş olan babamların en küçükleri olan Necmi amcam da bir dönem kuyumcu imalatı yapmıştı. O da çok farklı ve ilginç işlerle iştigal etmişti. Hatta bir dönem Almanya’ya bile çalışmaya gitmişti. Onun ilginç işleri arasında bugün kalabalıktan adeta adım atılamayan Şirinevler de bir yazlık sinemayı bile hatırlarım. Genişçe bir çayırlığın ortasında bir yazlık sinema. Kimbilir şimdi Şirinevlerin hangi noktasına tekabül ediyordur? Necmi amcamın bir ara, yine Fatih’de Atpazarına yakın bir yerde şirin bir kahvehanesi vardı. Bu kahvehane işi demek ki bir zamanlar bizimkilerin yaygın olarak tercih ettikleri bir iş imiş.

Yine lakaplar

Lakaplar bahsine geri dönersek Necmi amcamın da lakabı hatırladığım kadarıyla Hortum Necmi idi. Ona niye bu lakabı taktıklarını hiç öğrenememişizdir. Babamın anlattığına göre Necmi amcam da çok iyi futbol oynarmış. Fakat o babam kadar bu alanda sebat etmemiş. Daha keyfine göre oynarmış.

Babamın arkadaşları içinde lakapları ile hatırladıklarım arasında enteresan kişiler var. Albay Pırpır Nihat, biraz esmerce olduğu için kendisine pek de hoş olmayan bir isim takılmış olan Çingene Bahattin. Saçları hafif kızıla çalan bir renkte olduğundan Kırmızı Vasıf. Deniz Yollarında bir vazifesi olan Kaptan Emin..
Vasıf amca bir gün babam yokken Fatih’teki Kuyumcu dükkanımıza gelmiş ve Çakır yok mu diye sormuştu. O ana kadar kendisinin tanımıyor, ismini bilmiyorduk. Çok samimi olduğundan ve Çakır diye hitap ettiğinden Çırçır’dan olduğunu keşfetmiştik. Adını sorduk o da ‘Kırmızı’ demişti. Babama söyleyince hemen tanımış o bizim ‘Kırmızı Vasıftır’ demişti. O dönemin enteresan lakaplı kişileri arasında yine babamların arkadaşı olan Karagümrük’lü Gardrop Fuat’ı ve Yaylı Ferit diye zikrettikleri bir amcayı da Rahmetle anmamız gerekiyor.

Mahalleli dayanışması
Semtten herhangi birisinin çocuğu askere mi gidecek hemen Albay Nihat amca devreye sokulur ve gideceği yerde tanıdığı var mı araştırılırdı. Genelde de hep birilerini bulurdu. Sanki tüm mahallenin çocukları onun öz be öz yeğeniydi. Babamla birlikte şehir aşırı yerlere bile gidip askerlikle ilgili semtin çocukları için gayret gösterirlerdi.
Vergi dairesinde birisinin işi mi var; ilgili kişi Bahattin amca idi. Bir ara yanılmıyorsam Fatih Vergi Dairesi Müdürlüğü de yapmıştı. Meşruiyyet dairesinde ne yapılabilirse, o bir şekilde yardımcı olurdu.
Belediyede bir mesele olduğunda o zamanlar Şube müdürü veya üst düzey bir müdür olan Enis ve Behiç amcalar kesinlikle devrede olurdu. Behiç amca ABD’de Mühendislik okumuş ve babamın iftiharla anlattığı gibi su mühendisleri arasında 160 kişi içinde kendi alanında birinci olmuş bir kişiydi. Babam konu belediye ve o zamanın deyimiyle ‘sular idaresi’ ile ilgili bir yere geldiğinde hemen bu olaydan bahseder ve sanki kendisi veya çocuklarından birisi birinci olmuş gibi çok keyifli bir tarzda detaylı olarak anlatırdı.
Belediye ile konularda yine ismi çok geçen kişilerden biri de babamın Fethi abi dediği kişiydi. Fethi abi kulüp ile de çok ilgilenirdi. Ve semtte saygın bir yeri vardı.
İtfaiyede işi olanlar için İtfaiyeci Zeki amca semtin o kurumdaki en önemli yardımcısı idi. Yanlış hatırlamıyorsam bir ara İtfaiye Müdürü de olmuştu.
Spor camiası içinde bir hayli şöhreti bulunan Güngör Tetik veya nam-ı diğer Arap Güngör de Çırçır’lıydı ve babamın yakın bir arkadaşı idi. Başarılı bir futbolculuk kariyerinden sonra biz kendisinin adını duyduğumuz zamanlarda antrenörlük yapardı. Birçok birinci lig takımını çalıştırmıştı. Babam istikbal vadeden ve kendisinin futbolunu beğendiği bir kaç kişiyi bu Güngör hocaya götürmüştü. Onların içinden daha sonra çok meşhur olan bir iki tanesinin de çıktığını hatırlarım. Çünkü Rahmetli babam onları televizyonda her gördüğünde bak bu çocuğu ilk defa Arap Güngör’e ben götürdüm diye keyifle bahsederdi.
Bir keresinde yaz aylarında düzenli olarak gittiğimiz ve senenin 5-6 ayını geçirdiğimiz Florya Şenlikköy’ün, semt takımında beraber top oynadığımız Ercan isimli çok iyi kaleci olan bir arkadaşımı Güngör beye göstermesi için babama söylemiştim. Bahsi geçen arkadaşımın kaleciliğini babam da beğenirdi. O arada benim için de devreye girmesini istemiştim. Hep beraber bir gün Güngör beyin o zamanlarda çalıştırdığı İstanbulspor antrenmanına gittik. Güngör bey Ercan’a antreman maçı için hazırlanmasını söyledi. Baba beni denemeyecek mi diye sordum. Daha sonra alacakmış bekleyelim dedi. Ben de heyecanla beklemeye koyulmuştum.
Bütün maç boyu ümitle bekledim fakat denemeye alınmadım. Bir hayli bozulmuş ve Güngör amcaya kızmıştım. Sonradan ‘arkadaşıma kızma, ben ona Erhan’ı sakın antremana alma, bir de beğenirsin sonra futbolcu falan olur okuluna devam edemez, ben taraftar değilim dedim’, diye bana açıklama yapmıştı. Adamcağız da ne yapsın benim hiç yüzüme bakmamış ve soyundurmamıştı. Yani Necdet baba benim okuluma engel olabilecek her şeyden beni sakındırmak isterdi. Okuluma devam etmem onun için her şeyden önemliydi.

Babamın kuyumculuk yaptığı dönemlerde, nişan ve düğün töreni olan Çırçır’lılar genelde bizim dükkana bir şekilde uğrarlardı.. Semtin insanları en iyi kaliteyi, alabilecekleri en ucuz fiyata bizim dükkandan alabilirlerdi. Kapalıçarşı’da olduğu gibi Fatih’te de bu olay dükkancılığının son dönemlerine kadar devam etmiştir. Babam bu düğün alışverişleri sürecinde paralarını denkleştiremeyen birçok kişinin imdadına yetişirdi. Alış veriş yapılır ve birçok kere tutarın ya bir kısmı ya da tamamı babamın defterine yazılırdı. Altının gramı sürekli değişiyor olsa da babam Çırçır’dan gelen kadim dostlarına hiç hayır diyemezdi. Sonradan onları peyder pey toplamaya çalışırdı. Bugünün dünyasında pek görünmeyecek garip bir ilişki. Samimi, hesapsız, adeta birbirleri için yaşayan bir topluluk.

Yine Çırçır’dan tanıdığı Kemal Büyüksakarya adlı bir Trafik Müdürü vardı. Babam ona dayı, o da babama yeğenim derdi. Çırçır’ın yetiştirdiği üst düzey bir bürokrattı. Bir ara İstanbul Trafik Şube Müdürlüğü de yapmıştı. İstanbul trafiğinde hem babama hem de tüm Çırçır’lılara çok yardımcı olduğunu hep işitmişimdir.

Fakat her yerde birileri var dediğimde şu hassasiyeti de belirtmek isterim. Bu insanlardan hiç bir zaman haksız muamele istenmezdi. Sadece istenen işlemlerin usul dairesinde biraz hızlanabilmesi ve çözümü için destek talep edilirdi. Daha ötesi ne talep edilir ne de onlar tarafından yapılırdı.
Yine babamdan duyduğum, Çırçır’dan yetişmiş o zamanlar ikinci şubede bir polis memuru vardı. Adı ilginç: Yanağı Kesik Burhan. Muhtemelen yanağında çocukluğundan beri gelen bir yara izi vardı ve bu hemen lakap haline gelivermişti. Kuyumculuk işinde sürekli hırsızlık mallarla ilgili sorunlar olurdu. Babam bu konuda çok hassas olmasına rağmen sanki sakınan göze çöp batar misali bir çok kere başına bu tarz olaylar gelmişti ve bu hal onun çok canı sıkardı. Belki de işi nisbeten genç yaşta bırakmasının önemli sebeplerinden biri de buydu. Bu yanağı kesik Burhan bey, babamları çok eskiden tanıdığından ve esnaflığına güvendiğinden bu tarz problemli durumlar olduğunda da onların lehine şahadette bulunurdu. Bunlar o dönem için çok kıymetli şehadetlerdi.

Bir otomobil elektrikçisi arkadaşları vardı, ismi bana çok ilginç gelirdi; Voksol Adnan. O zamanlar Wauxall adlı bir İngiliz arabası vardı ve Adnan beyin arabasının markası Wauxall’du. Tabii lakabı da hemen o olmuştu.
İlginç lakaplı arkadaşlarından birisi de Cımbız Cavit idi. Zayıf bir kişi olduğundan ona bu lakabı münasip görmüşlerdi. İlave olarak, Hamsi Burhan, Dayı Zeki, Deve Seyfi lakaplı arkadaşlarını da zikretmeliyim.
Rahmetli babama ciddi ciddi Baba diyen ben ve kardeşimden başka 3 arkadaşı daha vardı. Yaşları babamdan biraz küçüktü. Genç yaşta vefat Alloş dedikleri Alaaddin beyi babam çok severdi. Aniden hasta olup vefat etmesi babamları çok etkilemişti. Diğer sevdiği bir evladı Barbaros amca idi. Barbaros amca çok iyi top oynarmış. Babam onun bir kaç takıma transferi için uğraştığını söylerdi. Menajeri gibi onun adına transferi için ilgili takımların yöneticileri ile konuşurmuş. En son Gemlik spora transfer olmuş ve evlenip orada yerleşmiş. İş yeri de oradaydı. İstanbul’dan Bursa civarına her gidişimizde muhakkak Barbaros amcanın oradaki Şarküteri dükkanına uğrardık. O da bizi kapılardan karşılar babamın bütün yalvarışlarına rağmen arabanın içine koyabildiği kadar zeytin ve peyniri zorla bir kenara bırakırdı.
Üçüncü evladı Orhan abi aynı zamanda Necmi amcamın bacanağı idi.
İlginç olan, hiç biri bu lakaplarından dolayı en ufak bir menfi tavır takınmaz ve hoşnutsuzluk göstermezlerdi.. Adeta lakaplar üzerlerine yapışmış gibiydi.

Hacı Hasan Camii, Gönenli Mehmet Efendi ve Sadrettin Hoca

Çırçır da yetişmiş eski hocalardan en önemlilerinden biri Rahmetli Gönenli Mehmet Efendi idi.

Mehmet hoca bir dönem Hacı Hasan Camiinde imamlık da yapmış. Benden yaşları büyük olan Babamın dayı oğulları İlhan ve İbrahim ağabeyler, Rahmetli Gönenli’nin adı geçtiğinde kendisinden elif ba okuduklarını zikrederler.

Onun oğlu Rahmetli Vehbi bey babamların arkadaşıydı. Babamın anlattığına göre o dönemin nerdeyse tüm gençleri gibi o da futbola meraklı imiş. Babasının ise bu işe pek de taraftar olmadığını söylerdi. Gönenli Mehmet Efendi, babamların ifadeleri ile Mehmet amca, gelmeye yakın oğlunu yakalamasın diye futbol maçlarına çok dikkat ettiklerini tebessümle anlatırdı. . Gönenli Mehmet efendiden demek ki hepsi de çekinirlermiş. Babamdan duyduğumuz, Vehbi bey o zamanların bilinen kumaş mağazalarından Sultanhamam’daki Gürtoplar’ın da sahibiymiş.

Çırçır’dan bahsedilen bir yazıda o semtte uzun yıllar oturmuş olan ve 2004 yılında Rahmet-i Rahmana kavuşan Sadrettin Yüksel Hoca’dan da bir kaç cümle ile de bahsetmemiz gerekir. Sadrettin Hoca 1963 yılında Çırçır’a gelmiş ve vefatına kadar burada ikamet etmiş, gerek ilmi, gerekse de duruşu ile ciddi etki oluşturmuş bir İslam alimi idi.
Rahmetli Babamın Rahmetli Sadrettin Hoca ile direk teması olmamıştı. Çünkü Rahmetli Babam 1960 yılında annemle evlenince semtten ayrıldığından ve sonraki gidiş gelişleri daha çok ilk gençlik yıllarının arkadaşlık ve dostlukları üzerinden devam ettiğinden aralarında bir ünsiyet oluşmamıştı. Dolayısıyla bu yazı içerisinde beraberce yaşadıkları bir hatıradan bahsetmemiz mümkün olmadı.
Benim ise Rahmetli’nin oğullarıyla belli düzeyde bir hukukum olmuştur. Aynı üniversitede okuduğumuzdan oğulları Edip ve Nedim Yüksel ile 80’li yılların başında tanışmış ve babamların eski semtinde oturduklarını öğrenmiştim. Babam bu tanışıklıklardan bahsettiğim zaman Sadrettin Hoca’yı gıyabında tanıdığını ifade etmişti. Rahmetli Şehit Metin Yüksel, ablaları Rahmetli Süreyya hanım ve diğer kardeşleri Nedim ve Müfit Yüksel, hepsi de dini gayretleri en üst seviyede olan kişiler olarak kendi üslupları ile hizmet etmişler ve etmeye devam ediyorlar. Edip Yüksel ise daha sonraları babasından ve kardeşlerinden daha farklı bir yol tutturarak şu an hayatını yurt dışında sürdürüyor.

Çırçır ile ilgili bu yazı çerçevesinde nakledebileceklerim şimdilik bu kadar. Babamların dönemindeki Çırçır acaba bu gün nasıl? Yukarıda anlatmaya çalıştığım o mahalle kültürü hala devam ediyor mu?
İsimlerini andığımız o amcaların nesilleri şu an acaba nerelerdeler? Çırçır’da yaşayanlar babalarının ve dedelerinin Çırçır’ı ile bugün arasında ne tür yakınlıklar kuruyorlar?
Bu soruların da cevapları belki başka bir yazının konusu olabilir
Çırçır’da yaşamış ve ahirete göçmüş tüm büyüklerimize Allah’dan Rahmet diliyorum
Kalanlara da hayırlı ve uzun ömürler temenni ediyorum

Şehir ve Kültür dergisinin 54 ve 55’nci sayılarında iki bölüm kalinde yayınlanmıştır

Müteşebbislik her zaman iyi birşey midir?

Bu güne kadar süregelen hayatımızın büyük bölümünde Kader-i İlahinin bir tecellisi olarak ya bir işi veya organizasyonu kuran, ya aktif olarak yöneten veya yönetiminde söz sahibi olan bir konumda bulunduk. Yani müteşebbislik çerçevesi içerisinde yer aldık. Dolayısıyla bu yazıda müteşebbisliğin bazı yönleri ile ilgili düşüncelerimi ve hislerimi dile getirmek istiyorum.

Müteşebbislik veya daha yeni tabirle girişimcilik, dışarıdan bakıldığında diğer pozisyonlara göre genel anlamıyla daha ‘konforlu’ görülebilir. Konfor kelimesini kullanmamın sebebi Başkanlık, Yönetim Kurulu üyeliği veya çok da sevmememe rağmen sıkça kullanılan patronluk lafızları birçok kişi nezdinde diğerlerine göre daha sorunsuz, daha rahat, daha az hesap verir bir hali çağrıştırır. Bir açıdan bakıldığında böyle değerlendirilmesinde haklılık payı da yok değildir. Fakat omuzlara yüklenen sorumluluk, insanların haklarına ve hukuklarına riayet etme, kamunun hakkına tecavüz etmeme gayreti gibi hassasiyetleriniz varsa, ilk bakışta konfor gibi görünen durum başka bir istikamete doğru yönelebilir. Sizin üzüntü, acı, tek tek kişilere ve top yekün kamuya karşı borçlu kalma veya ilişkilerde hayal kırıklığına uğrama gibi hisleri yaşamanıza sebep olabilir. Bunlar da gayet ağır maliyetleri olan duygulardır. Vicdanı olanları derinden rahatsız eder.

Kişilerle münasebetlerinizde bazen ne kadar gayret etseniz de muhataplarınızla arzu ettiğiniz bir ilişki zeminini kuramayabilirsiniz. Veya siz sağladığınızı zannederseniz fakat muhataplarınızın beklentileri farklıdır ve o zaman, onları istenen oranda gerçekleştiremediğinizi görürsünüz.

Bazen bu uyumsuzlukların insani ilişkilerle çözülmesi mümkün olabilmektedir..

Bazen ise tüm gayretlerinize rağmen yine de arzu ettiğiniz mutabakatı sağlayamayabilirsiniz. Karşınızdakilerin sessizce konuyu kabullendikleri zamanlar olduğu gibi, sizi hırpalamaya çalışanlar, belli bir hukukunuzun olduğunu zannettiğiniz halde size insafsızca saldıranlar olabilir.

Bazı zamanlarda, karşılıklı olarak belli bir mutabakat sağlayamadığınız meselelerin sizinle değil de bu konularla hiç ilgisi olmayan yerlerde ve kişilerle konuşulduğunu duyarsınız. Savunmanız bile alınmadan birileri sizi linç etmeye, hakkınızda ulu orta dedikodu yapmaya başlar. Çaresiz kalırsınız. Böylesi durumlarda dervişane davranabildiğiniz örnekler olduğu gibi şiddetli davrandığınız haller de olabilir. Dervişane hal bazen sizi rahatlatabilir bazen de iç dünyanızı yıpratır. Tersine olarak şiddetle mukabele ettiğiniz durumlarda da akabinde kısa bir ferahlık olsa da sonrasında vicdan azabı çekebilirsiniz. Yine içiniz acır.

Bu tür durumlar değişik  sınav türleridir. O konforlu gibi görünen halin ağır bedelleridir.

Bir diğer sıkıntılı durum da “özellikle patronluk veya başkanlık” gibi şapkaların insani ilişkilerin arasına çoğu kere garip bir perde çektiğini hissettiğiniz zamanlarda ortaya çıkar. Sizinle beraber olan ve bu beraberliği dışarıdan bakıldığında yakınmış gibi görünen bazı kişilerin, en umulmadık anlarda, yakınlığın getirdiği bazı avantajları, tahmin edemeyeceğiniz bir şekilde farklı değerlendirdiklerini gördüğünüz olaylarla karşılaşabilirsiniz. Siz insan olmanızın gereği gönlünüzü açmışsınızdır. Daha açık bir deyimle rahat ve belli bir seviyede kontrolsüz davranmışsınızdır. Bir de bakmışsınız ki rahat bir ortamda iken yaptığınız bir hareket, söylediğiniz bir söz bulunduğu çerçevenin dışına bir yere taşınmış ve tabir-i caiz ise size karşı bir silah haline gelivermiş. Veya bu tarz bir kullanıma vasıta olabileceği hissettirilmiş. Bu tür durumlar da ağır sınav türlerinden olarak kayda geçecek hususlar arasında zikredilebilir.

Tabii zikri geçen bu sahneler genellikle  hayatın daha erken dönemlerinde vuku bulmaktadır. Çünkü ilerleyen zamanlarda ve olaylardan dolayı adeta sütten ağzınızın yanma sayısının artması ile siz de artık yoğurdu bile üfleyerek yeme moduna geçer ve daha kontrollü olmaya başlarsınız. Mesafeye daha fazla dikkat edersiniz. Bu da yukarıda bahsettiğim perdenin oluşmasına katkı sağlayan şeylerden birisidir.

Hayatın ilerleyen yıllarında sosyal konumunuzun, bulunduğunuz iş veya vazifelerdeki mevkiinizin görece yükseldiği oranda etrafınızdaki hakki manada güvenebileceğiniz insan sayısının azalması ihtimali de önemli bir tehlikedir.  Böyle bir tehlike belirdiğinde gerçek dostlarınızın varlığı sizi bu tür bir halden koruyabilir. Şayet bu tür dostlarınız yoksa, o zaman, içinde yer aldığınız işler ve organizasyonların gerektirdiği münasebetlerin etrafınızda oluşturduğu zamanla ve işlerle mukayyet insan gruplarının çoğalması veya azalması sizi ruhi sıkıntılara sokabilir. Tekraren ifade edeyim, gerçek dostlar böyle durumlarda sığınılacak en güvenli limanlardır. Gerçek dostları olmayanların durumları ise hakikaten içler acısıdır.

Bir de sosyal, siyasi veya iktisadi seviyeniz göreceli olarak yükseldikçe iç derinliğinizin en azından aynı oranda ( tercihen o dereceden daha fazla) artabilmesi de sizi bu tür tehlikelerden kısmen koruyabilir. Dışınızdaki göreceli değişiklikler size tesir etme gücü bulamazlar. Tabii bunun için de gerekli ruhi eğitimi zamanında almış olmak gerekir de o her zaman ve herkes için mümkün olabilir mi ayrı bir mesele.

İnsani münasebetlerin bir diğer yönü de vefayı gerektiren durumlarda, karşı taraftan bunun aksi davranışlar sadır olduğunda içine düşülen halet-i ruhiyedir.. Esasında genel hayat prensibimizin insanoğlunun, hayatının her safhasında yapması gereken şeyleri yapmaya çalışması, bunları herhangi bir kişiden karşılık beklemeden yerine getirmesi, yaptığı davranışlardan dolayı da o davranışlardan fayda sağlayan kişileri kendisine borçlu olarak görmemesidir. Kul vazifesini yapar, takdir edecek olan sadece Allah’tır. Doğrusu da budur.

İdeal anlamda böyle düşünülmesi gerekse de insanoğlu zayıf bir mahluk olduğundan ve nefis taşıdığından bazen beklemediği davranışlara muhatap olduğunda morali bozulmakta, canı sıkılabilmektedir. “Yahu teorik olarak sen farklı bir şeye inanıyorsun niye canın sıkılıyor, takma kafana geç git” dense de bu öğüdün tesir etmediği durumlara da rastlanmaktadır.

Buraya kadar bahsettiğimiz konular genelde patronluk veya başkanlık durumunda olan kişilerle ilgili daha çok iç hali anlatan örneklerdi. Bunun dışında bir de bu kesimlerin devletle ve kamu yönetimi ile ilgili alanlarda yaşadıkları sorunlar bulunmaktadır. Bu noktada onlarla ilgili de birkaç misal vermemiz yararlı olabilir

Mesela işveren ve iş gören münasebetlerinde bir ihtilaf vuku bulduğunda genel mantık maalesef daima işverenin tarafının haksız olduğu ön yargısıdır. İlk bakışta işveren tarafı daha güçlü görünmekte ( veya öyle varsayılmakta) ve hüküm verme durumunda olan kişi ve kurumlar hemen göreceli olarak daha zayıf diye nitelediği kesimi yani iş göreni  destekleme eğilimine girmektedir. Oysa bu hal her zaman doğru değildir. Vuku bulan her olayın kendine ait bir gerçeği ve şartları bulunmaktadır. Böyle bir hal başınıza geldiğinde yargılama yapan kişilerin büyük bölümü size sorma gereği bile duymadan hemen hükmü yapıştırır. Madem girişimcisiniz ve patronsunuz o zaman kesin haksız bir durumdasınız. Tabii bu arada az sayıda da olsa hakkı teslim etme gayesiyle sizi de dinleyenler çıkabilir. Varsın sizi haksız bulsunlar ama yeter ki birileri samimiyetle dinlesin..

Başka bir açıdan bakıldığında şayet girişimci iseniz, sosyal, siyasi ve iktisadi meselelerde aktif olmak teşvik edilirken, ihtilaf vuku bulduğunda nedense hemen ( sorgusuz sualsiz) suçlanırsınız; bu da anlaşılmaz bir durumdur.  Örnek vermek gerekirse, devlet ve kamu yönetimi, müteşebbis kesimi yani en başta ele aldığımız o patron kesimini,  iktisadi anlamda çoğu kereler hırsız, vergi kaçakçısı, şahsi menfaati peşinde koşan ve toplumun adeta artık değerini gasp eden bir kesim olarak görmesidir. Bu psikoloji insanı çok yaralayan bir yaftalamadır. Herkes gibi girişimciler de bu vatanın evlatlarıdır ve en azından kendilerini suçlayanlar kadar bu vatanı severler, kamunun hakkına bir başka deyimle yetim hakkına saygı duyarlar. Fakat buna rağmen hayretle müşahede edileceği üzere kamu yöneticileri (çok az bir istisnası dışında) çoğunlukla devleti ve sistemi muhafaza ettiklerini düşünmekte, kendileri dışındaki bu müteşebbis kesime hiç güvenmemekte ve onlara daima şüphe ile bakmaktadırlar.

Oysa suçlanan bu insanlar bir işin altına girerken ciddi bir yük ve risk almaktadırlar. Sık sık ortaya çıkan sistemik krizlerde müteşebbis kesimler büyük kayıplara uğramaktadırlar. Bu dönemlerde ise sadece kendi hallerini değil yükünü üstelendikleri kesimleri de düşünmek durumunda kalmaktadırlar. Oysa bu tür kriz hallerinde özellikle devlet güvencesi altında çalışan ve kamu kaynakları ile geçinen kesimlerin kayıpları genellikle minimum düzeyde olmakta ve girişimci kesimlerin oluşturduğu direk veya dolaylı vergi gelirlerinden oluşan havuzdan faydalanabilmektedirler. Böyle durumlarda müteşebbis kesim içindeyseniz ve eğer ayağınız bir taşa takılıp düşerseniz destekçi olarak hiçbir şekilde kamuyu yanınızda bulamazsınız. Bazı hakiki dostlarınız sizi arar sorar. Çoğu dost bildiklerinizin olayları maalesef çok uzaktan izlediklerini hissedersiniz. Tabii bu arada bazı kişilerin gizliden gizliye oh olsun dediklerini bile işitebilirsiniz.

Niye böyle olur acaba? Şöyle izah etmek mümkündür sanırım; Ülkemizde girişimciler maalesef sözle desteklenirler fakat girişimcileri ruhen destekleyen bir iklim bu güne kadar oluşmamıştır. Girişimci güçlü ise ona karşı durma cesaretini pek kimse gösteremez, hatta kimisi para, kimisi  mal vermek ister. Kimileri de aman ben sana hizmet sunayım veya yanında çalışayım diye ısrarcı olur.  Fakat bir de düşmeyesiniz. İşte o zaman , ‘şuna bir tekme de ben vurayım’  hevesini taşıyan çok fazla kişi, kurum ve kesimin sıraya girdiğini müşahede edebilirsiniz.

Bu çerçevede bir diğer sıkıntılı bir gerçek de ülkemizde kıdem ve ihbar tazminatları ile ilgili cari durumun sürekli ihtilaf çıkmasına uygun bir formda düzenlenmiş olmasıdır. Bundan dolayı da mahkemelerde bu konu ile ilgili ihtilaflar büyük bir yekün tutmaktadır. Belli bir düzeyin üzerindeki firmaları bir kenara bırakırsak özellikle KOBİ seviyesindeki yapılar için bu tazminat olayı tam bir Demokles’in kılıcı gibi tepelerinde dolaşmaktadır. Bilindiği üzere yaklaşık 20 küsür yıldır kıdem tazminatı fonu veya buna benzer bir çözüm üzerinde ciddi olarak konuşulmaktadır. Lakin bahse konu meselede ciddi bir ilerleme kaydedilmemiştir. Mesele mi çok girifttir yoksa tarafların ajandalarında bizim de bilmediğimiz başka maddeler mi vardır.? Bahsi geçen bu 20 yılda konu ile özel ilgisi olan bu satırların yazarı bile bu hususu yeterince anlayamamıştır.

Sonuç itibariyle bu sahada adaletli bir sistem kurulamadığından hem girişimci kesimi hem de çalışan kesim kendini haklı görmekte ve nihayetinde neredeyse herkes kendini kayba uğramış hissederek bir diğerini suçlamaktadır. Adaletli bir yolun bulunamadığı ortamda ise taraflar birçok kere kendi menfaatlerini korumak için doğru olmayan yollara tevessül etmektedir.

İlave bir husus da Devletin özellikle kendi alacakları için tercih ettiği metotla kendi borçları için uyguladığı metot arasındaki farktır. Devlete karşı borcunuz olduğunda, piyasa rayiçlerinin çok üzerinde bir gecikme zammı ödemek durumunda kalırsınız. Fakat alacaklı durumda iseniz naçar beklersiniz ve bu bekleme için de hiçbir fark alamazsınız. Diyelim bir çevre belediyesinden alacağınız var ve onu zamanında alamıyorsunuz. Ama SSK ve muhtasar borçlarınızı ve çalışanların maaşlarını zamanında ödemek durumundasınız. Ödemediğiniz her ay için ciddi bir fark devlete olan borcunuzun üzerine biniyor. Fakat alacak aynı yerinde duruyor. Yanınızda çalışanların paralarını da zamanında ödemek durumundasınız ki o insanların büyük kısmının tek gelirleri sizden alacakları maaşlar.

Pekiyi  bu paraları nereden bulacaksınız?

Nereden bulursanız bulun. Bu kamuyu da ilgilendirmez çalışanı da ilgilendirmez. Çünkü siz müteşebbissiniz ve patronsunuz. Her durumda mükellefiyetlerinizi yerine getirmeye mecbursunuz. Aksi durumda bu kesimlerin her biri size insafsızca eleştirebilir. İlave olarak kamudan alacağınızı istemekte ısrarcı olursanız yaptığınız işi de kaybetme riskinin taşıyorsunuz. Böyle bir durumda boynunuz büküp beklemek durumundasınız.

Bazı dönemlerde devlet bir kısım alacaklarını taksitlendirmekte ve görünürde bir ferahlama sağlamakla birlikte sonuçta bu rakamlar o müteşebbislerin üzerinde durmaya devam etmektedir. Son dönemlerde nefes kredisi adı altında bu girişimci kesime bazı borç paralar verilmekte ve bu şekilde onların mağduriyetleri giderilmeye çalışılmaktadır. Peki bundan önceki senelerde bu tür açmazların içine düşen ve bu şekilde işlerini kaybeden, birikimleri yok olan nice girişimcinin haklarını kim ve ne şekilde ödeyecek? Sanırım onlar Rahmetli babamın deyimiyle Mahşer vadeli alacaklar olarak defterlerde yazılı duruyor.

Bu çizdiğim tablo içinde patron veya yönetici kesimlerin hepsinin çok masum ve günahsız oldukları tarzında bir görüntünün oluştuğunun farkındayım. Sırtını devlete yaslayarak iş yapmayı alışkanlık haline getirmiş, nüfuz ticareti yapan, spekülatif kazançlar peşinde koşan, kötü niyetli kamu görevlileri ile iş birliği içinde haksız gelirler elde ederek genel sistemin adaletli çalışmasını adeta sabote eden azınlıktaki kişileri bu tarifimin ısrarla dışında tutmak istiyorum. İsimlerini bu yazıda üzülerek belirtmek zorunda kaldığım bu kesimin haricindeki büyük müteşebbis kitle, özellikle KOBİ statüsündeki iş yerleri ve onların patron ve yöneticileri burada çizmeye çalıştığımız resmin asli unsurlarıdır.

Özetle ifade etmek gerekirse patron veya girişimci diye adlandırılan kesimler dışardan bakıldığında gayet konforlu (!) bir hayat içinde görünmekle birlikte içine nüfuz etmeye çalışıldığında, taşımak zorunda oldukları hem insani hem de maddi büyük yükler altındadırlar. Bu döngünün dışında kalanların yorumları ile kolaylıkla başkalarının haklarını gasp etmekle suçlandıkları gibi, Devlet tarafından da kamunun haklarını üzerlerine geçiren ve devletin sürekli affederek kendine adeta borçlu durumda tuttuğu tabiri caizse asalak bir zümre olarak vasıflandırılmaktadırlar. Oysa olaya çok genel bir açıdan bakıldığında onların büyük çoğunluğunun uğradıkları önemli mağduriyetler ve taşımakla mükellef oldukları bazen çok ağır boyutlara varan insani yükler bulunmaktadır.

Buraya kadar yazıyı okuma zahmetine katlanan birçok müteşebbis arkadaşımızın, dış ticaret, banka ve finans kurumu ilişkileri, imalat ve hizmet alanındaki sorunlar ve sair konularda daha ne hikayeler, ne problemler, ne acılar var dediklerini duyar gibiyim. Onları da inşallah başka vesilelerle yazıya dökeriz…

Son cümle olarak hiçbir şey ilk göründüğü gibi basit ve net değildir. Resmin bütününü hakkaniyetle okuyabilmek için ciddi bir gayret göstermek gerekmektedir.

Parantezler içinde hayat

İlkokul ve ortaokul dönemlerimde dersler arasında bir ayırım yapmazdım. O dönemki felsefeme göre mademki okula  gidiyorduk, dolayısıyla önümüze ders adı altında çıkan her şeyi en iyi şekilde öğrenmek ve ondan en yüksek notu almak durumundaydık.

Türkçe, Tarih, Edebiyat, Sosyal Bilimler, Fen ve Matematik hepsi benim için eşit konumdaydılar.

Liseye geçtikten sonra nedense matematik ve fen derslerinin  gözümdeki cazibesi azalmaya başladı. Sadece biyolojiyi bir miktar farklı bir yerde tutuyordum. Çünkü aile çevrem benim doktor olmamı istiyorlardı. Ben de içten içe bu hedefe yönelme eğilimindeydim. Okuduğum lisede tüm fen derslerimiz gibi biyoloji de Fransızca idi. Lisede öğrendiğimiz özellikle insanın iç yapısı ile ilgili bilgilerin ( iç organlar, kemikler, kaslar vs) ilerde tıp tahsilinde ve de bilhassa anatomi dersinde işime çokça yarayacağına dair bir inancım vardı. Çünkü özellikle insan vücudu ile ilgili ezberlediğimiz bilgileri doktorların yanında dile getirdiğimde onlarla ciddi bir dil birliği kurduğumu hissediyordum. Muhtemeldir ki biyolojiyi o sebepten biraz daha ayrı bir yere konumlandırmıştım.

Matematik konusunda da cebir bölümü biraz ilgimi çekiyordu. Lisede ve daha sonra üniversite döneminde okuduğumuz matematikle ilgili konuların önemli bir bölümünü daha sonra kullanma imkanı bulamadım.

Fakat hassaten cebir alanındaki  bir problem çözme usulü benim hayatımda çokça kullandığım ve herkese de tavsiye ettiğim bir yöntem oldu.

Neydi bu yöntem?

Bilindiği üzere cebirde bir problem çözerken öncelikle parantez içindeki işlemler yapılır daha sonra o parantezlerden elde edilen sonuçlarla işleme devam edilir. Yani her parantez kendi çapında küçük bir dünyadır

Ben bu yöntemi sosyal ve iktisadi hayata uygulamaya çalıştım. Bu uygulama bana meselelere daha rahat hakim olabilme, sorunları çözebilme ve onları birbirlerine karıştırmama noktasında  ciddi fayda sağlamıştır

Şöyle bir düşünce yolu izlemeye çalışırım; Hayatımız bir yönüyle baktığımızda çok büyük bir parantez. Bu hayatın içinde daha alt parantezler de bulunuyor.

Mesela evli isek kendi çekirdek ailemiz bir parantez. Anne babamız ve yakın akrabalarımızın  içinde yer aldığı geniş sülalemiz de bir diğer parantez.  İş hayatımız ayrı bir parantez. Tabii iş hayatımız içinde farklı işlerimiz varsa onların hepsi kendi başlarında birer parantez.

Gönüllü çalışmalar içinde bulunuyorsak bunların da hepsinin ayrı birer parantez olarak değerlendirilmesi gerekiyor.

Bu parantezlerin iç düzenlerini parantez mantığına uygun olarak daima ayrı ayrı tuttunuz zaman olayları daha kuşatabiliyorsunuz

Esasında bu bakış açısı analitik düşünce yapısı ile de biri bir ölçüşüyor. Meseleleri parçalara ayırarak analiz etme sonra parçadan bütüne doğru gitme..

İşleyişi bir de detaylı olarak gözden geçirelim; Sabah evden çıkıyorsunuz. Bazen insan evden daha keyifli çıkar bazen de sıkıntılı çıkabilir. Hangi hal üzere bulunursak bulunalım, ev parantezini kapatıp çıkmalı ve gittiğiniz yerde yeni parantezi açmalısınız. Gündelik işleriniz arasında insana mutluluk ve sıkıntı veren uygulamalar vuku bulabilir.

Ticaret ve/veya üretim hayatımızın içinde farklı bölümler olduğu dönemlerde bu bakış açısı çok daha kullanışlı oluyordu. Mesela bir dönem matbaa ve ambalaj tesisimiz vardı. Ben bunların her bir bölümünü ayrı bir dükkan veya parantez gibi görürdüm. Baskı bölümü ayrı, kesim bölümü ayrı yapıştırma ayrı, baskıya hazırlama bölümü ayrı.

Örnek bir olay düşünelim: Baskı makinelerinin birinde arıza olmuş ve üretimin bir bölümü sıkıntı çekiyor. Usta başı eyvah, yandık bittik diyor. Oysa parantez usulünde bakışımızın şu şekilde olması gerekiyor.. Evet baskı bölümünde bir sıkıntı oluştu. Hemen bir yandan tamir ederken diğer yandan başka bir yerde bu baskıyı yaptırıp sistemi devam ettirmemiz gerekiyor. Baskı bölümünden kesime geçerken ne kendimiz ne de diğer bölümde çalışanlar baskı bölümündeki sıkıntıyı oralara taşımayacağız. Baskı parantezini kapatacağız ki sıkıntı diğer alanlara taşmasın ve parantezin içinde kalsın.

Tüm bu bölümleri kendi mantığı içinde ele alıyoruz ve iş yerimizden çıkarken oranın da parantezini kapatmak icap ediyor. Diyelim ki o gün sıkıntılı bir gün geçirdiniz ve hesap dili ile söylersek eksi bakiye ile çıkıyorsunuz.

Gideceğiniz yer gönüllü bir faaliyet olan vakıf veya dernek. İş yerinizdeki parantez içindeki işlemin eksi olması kesinlikle ne gönüllü çalışmanızın alanına ne de evinize taşınmamalı. Çünkü her ikisi de ayrı bir parantez. Her ikisinin de içinde bulunan diğer insanlar ve münasebetlerin sizin işinizde olanlarla bir alakaları yok. Onlara iş yerindeki eksi işlemin bedelini ödetmeniz haksızlık olur.

Diyelim ki gönüllü çalışmanızda artı bir tablo ortaya çıktı. Akşam eve geldiniz sabahki hafif menfi işlemi de bir şekilde düzelttiniz. O zaman günlük hayatınızın bütününü bir parantez olarak düşünüp değerlendirebilirsiniz.

Bu durumda içinde sonucu eksi çıkan bir işlem ( yani iş hayatınızdaki o günkü menfi şartlar) olsa da günlük toplamınız genel olarak artı bir sonuca ulaşmış gibi görünüyor. O gün böyle bir sonuç sizi tatmin edebilir ve müsbet bir durumdan dolayı şükrünüzü ifa etmeye yönelirsiniz. Gerçi sonuç genel toplamda eksi de çıkabilir. Yeni bir günde daha iyi sonuçlar, küçük ve büyük parantezler içinde sonucu artı olarak ortaya çıkan işlemler bütününe ulaşmak için gayret gerekiyor.

Günlük bazda olayları parantez mantığı içinde guruplarken bunu haftalık ve aylık bazlarda da paranteze almak işlerinizi ve düşüncelerinizi daha iyi toparlayabilmenize ve onların birbirlerine karışmamasına imkan verir.

Özet olarak bu parantez yöntemi yani meseleleri parçalara ayırarak incelemek, onları kendi bölümlerinde değerlendirmek, ortaya sorun çıkarsa onları öncelikle kendi parantezi içinde çözmek ve bu çözüm sürecinde parantezleri birbirlerine karıştırmamak gerekiyor. Aksi durumda parantezlerin içindeki sonuçlar birbirlerini gereksiz yerde karışır ve ortaya istenmeyen neticeler çıkabilir.

Verimli bir hayat için parantezleri yerli yerine koymaya ve meseleleri bu parantezlerin içinde çözmeye çalışmalıyız.

İlave olarak, sürekli Allah’ın yardımını talep etmeliyiz ki hem tek tek işlerimiz güzel, hem de hayatımızın bütünü istikamet üzere olsun.

Rengarenk ipler ve hayat

Belli bir zamandır, parmaklarımın uçlarıyla tutmakta olduğum rengarenk iplerin ana kaynağından kopmakta olduğunu hayretle fark etmeye başladım. Bir yandan parmaklarımın uçlarına ve ellerime, bir de ellerimde kalan ip kalıntılarına bakıyorum. Onların kopmuş olan parçalarının nereye gittiğini anlamaya çalışıyorum.

Avuçlarımın içinde birkaç tutam ip: Farklı farklı renklerde.

Geriye doğru ucunu takip ettiğimde esasında hepsinin tek bir yumaktan geldiğini görebilmek mümkün. Birbirlerine sarılmış halde, çok uzaklarda, zaman çizgisinin derinliklerinde bir yerde duruyorlar. Farklı renkler üst üstü ve belli bir form içinde birbirlerine sarılı durduğundan güzel bir görüntü oluşturuyor. Uzakta pırıl pırıl parlıyor. Belki de bu elimizde tutabildiğimiz ve tutamadığımız ipleri değerli kılan da bu bütünlüğün güzelliği ve parlaklığı.

Ana kaynaktan çıkıp belli bir mesafeden sonra ayrı noktalara doğru yönelen değişik renklerdeki iplerin yanı başında farklı farklı kişiler görülüyor . Her biri tuttukları ipi başka bir tarafa doğru çekiştiriyorlar. Bazen farklı yönlere giden iplerin aralarda birbirleriyle kesiştiği bölgeler de görülüyor. Kesişip ayrıldıkları noktaların yanı sıra yumak oldukları, sonra tekrar açılıp yollarına devam ettikleri de vaki. Bazıları ise tamamen apayrı bir istikamete doğru gitmiş diğerlerine hiç aldırmadan.

Ben çok uğraşmama rağmen ötelerden gelen farklı renklerdeki bu iplerin her birinin ucunu tutamamıştım. Zaten hepsini bütünüyle tutabilmek de ne kadar mümkün olur onu da kestiremiyorum. Gerçi hepsi ana kaynağına nispeten önemli ve kıymetli olmakla birlikte daha çok ilgimi çeken renktekilerle ilgilenmeye çalışmıştım. Tutamadıklarımla da belli bir mesafeyi korumaya gayret ettiğimi de belirtmem gerek. Ama ancak bazılarını yakalamış ve elimde muhafaza etmeye çalışıyordum.

İlgimi çekenlerin hepsini de aynı zaman diliminde tutabildiğimi söylemem mümkün değil tabii ki. Bir de zaman içinde bazılarını yakalarken bazılarını da elimden kaçırmıştım. Ben elimde tutarken bazı parçaların birbirleriyle yumak oluşturdukları, birbirlerine karıştıkları da oluyordu. Bazen onları ayıklamak için bir hayli mesai sarf ediyordum.

Yıllar içinde elimde tuttuğum kimi iplerin bir şekilde zayıfladığını ve sanki kopacak hale geldiklerini hissetmeye başladım. Kimilerinin sanki renkleri mi solmuştu yoksa benim gözlerimin hassasiyeti mi bozulmuştu, onu çok da ayırt edemiyordum. Ama iplerin ilk tuttuğum andaki halleri sanki farklılaşmıştı.

Bazı ipleri bir kısım arkadaşlarım ile beraber tutmaktaydım. Hayatımızın bazı devrelerinde o beraber tuttuğumuz bölümlere sımsıkı sarılıyorduk. Sonrasında ya onların bir bölümü iplerin ucunu bıraktı ya da ben. Bazen de hepimiz bıraktık ve sonrasında başkaları tuttular o ipleri.

Bazı renklerdeki ipleri hayat çizgim içinde uzun bir süre tutmaya çalışmıştım. Onlara çok büyük bir değer veriyordum. Hatta zaman içinde o ipler benim için sanki çok kuvvetli ve çok parlak bir hal almışlardı. Sonra ne zaman ve nasıl oldu bilmiyorum ama onların bazılarıyla da benim aramda sanki bir şeyler değişti.

Bir an baktım ki ben o ipleri başka birilerinin eline tutuşturup bırakmışım. Acaba bu iplerle ilişkimin çok uzun sürmesinden dolayı canım mı sıkılmıştı? Veya bir hayli uğraştıktan sonra ben ancak bu kadar kuvvetlendirip parlatabiliyorum. Demek ki elimden başka bir şey gelmiyor. En iyisi bunları başkalarına bırakayım belki onlar daha iyi bir noktaya taşırlar diye mi düşündüm. Tam bilemiyorum

Farklı renkteki diğer bir kısım ipleri beraber tuttuğumuz arkadaşlarımda ise zaman içinde bazı tuhaflıklar fark etmiştim. Ben zikri geçen bu ipleri beraber tuttuğumuzu zannederken onların bir kısmının bu ipleri kendileri için değil de başkaları için tuttuklarını hayretle fark etmiştim. Hani biz bunları beraber tutuyorduk dediğimde ise idare et ne yapalım bu el esasında bizim gibi görünse de başkasınındır deyivermişlerdi bana. Çok şaşırmıştım.

Gerçekten insan sandıklarımın kartondan bir maket olduklarını fark etmek bana ciddi bir acı vermişti. Bazen kendimden bile şüphelenmeye başlamıştım. Yahu en iyi bildiğim insan bile hakikat değilse ben kendim acaba hakikat mıyım diye üstümü başımı yokladığım zamanlar olmuştu. Benim zannettiğim bu el acaba başka birilerinin koluna bağlı olabilir miydi? diye düşünmedim değil..

Yine bazı ipleri beraberce tuttuğumuz arkadaşlarımın ise o ipleri tutarken esasında beni o iplerle çevrelemek istediklerini veya hareketsiz bir şekle sokmaya çalıştıklarını zamanla hissetmiştim. Tuhaf bir şey değil mi? Ama aynıyla vaki…

Ne yapıyorsun deyince esasında senin bu ipi çekmek istediğin yer bence doğru değildi. Onun için senin çekme eyleminin bir şekilde engellenmesi gerekiyordu ama senin de bunu fark etmemen icap ediyordu ki üzülmeyesin. Çünkü biz seni seviyoruz ve üzülmeni istemiyoruz.

Beni benden daha fazla düşünen, üstelik beni düşünürken benim istediğim şeyleri bana yaptırmamaya çalışan veya benim istemediğim şeyleri bana yaptırmaya gayret sarf eden can arkadaşlarım..

Nasıl fark ettin, şimdi ne yapacağız? dediklerini bile duyduğum anlar olmuştu.

Yahu arkadaşlar biz bu elimizdeki ipleri beraberce şu istikamete çekmiyor muyduk?

Azizim sen hayal görüyorsun esasında bizim beraber olduğumuz yukarıdaki daha farklı bir çerçeveye göre yönümüz başka tarafa olmalı sen buna mani oluyorsun. Peki ne yapacağız bu durumda?

Cevap; ya sen bırak ya biz bırakıyoruz demişlerdi. Bu tip durumlarda bazen tuttuğum ipe veya iplere sıkıca yapışıp yapayalnız kaldığım olmuştu. Bazen de lanet olsun alın ipinizi deyip ben ucunu bırakmıştım.

İplerle geçen bu zaman diliminde hep iplerin en ucundaki yumağı anlamaya çalışmıştım. Bu ayrı renkler merkezden ayrılınca müstakil gibi durmakla birlikte hep beraber olduklarında çok güzel bir kombinezon meydana geldiğinin farkına varmıştım. Merkezden uzaklaştıktan ve araya bu kadar mesafe girdikten sonra iplerin uçları bir yerde tekrar ilk baştakine benzer bir yumak olabilir miydi? Buna uğraşmak bir hayal miydi? Bu hedef , varılabilecek bir kızıl elma olabilir miydi?

Teorik olarak bunun mümkün olduğunu düşünüyordum. O sebepten geçen zaman içinde bu ip parçalarından olabildiğince fazlasının ucunu tutabilmeyi arzulamıştım. Ucunu tutamadıklarımın ise en azından bir göz ve bir gün uzanırsam yakalayıverecek bir uzaklıkta olmasına gayret etmiştim. Bazen hayat şartları öyle bir karışmıştı ki biz bir yerde ipler bir yerde kalmışlardı. Ama dağılırken bile gözlerimi elimden kaçan ip uçlarından ayırmamaya çalışmıştım.

Şu an içinde bulunduğumuz zaman dilimi de sanki o saçılma dönemlerinden biri gibi duruyor.

Uzun zamandır tuttuğum iplerin büyük bölümünün ucu elimden kaçmışken herhalde acele etmeden neler olduğunu, niçin böyle bir noktaya gelindiğini ve en uzaktaki yumak ile şu an ayrı ayrı renklerdeki ip parçalarının durumunu analiz etmenin yararlı olacağı muhakkak.

Çünkü şu an sağlıklı bir analiz yapılamazsa kaçan farklı renklerdeki iplik uçlarının niye kaçtığı, kalanların niye kaldığı, acaba henüz ucunu tutamadığım renklerin benim için belki daha uygun olup olmayacağı konusunda isabetli karar vermiş olamayacağım.

Belki uzun süre bana daha tercih edilebilir gelen renklerdeki iplikler ihmal edilebilir bir mahiyet arz ediyordu kim bilir. Onları kendime yakın görmem belki de bir alışkanlıktan dolayı idi. Belki onları elimde tutmayacağım zaman kendimi eksik hissedeceğim gibi bir yanılgıya düşmüştüm. Şimdi elimden kaçmış olanlara bu şekilde bakınca daha farklı bir yoruma sahip olunabileceğini düşünür oldum.

Sonuç olarak iplerin uçlarının bir an dağıldığı bir zaman diliminde bakalım ortalık sakinleştiğinde elimde yeniden hangi renk iplikler olacak. Renklerin uyumu olacak mı? Elimdeki renklerden kalbim ve ruhum mutmain olacak mı? Gerçi hayat bu iplerin peşinden gitmek ve bu ipler üzerinden en uçtaki o rengarenk yumağın sırrına ermekten başka bir şey değil ki?

İnşallah fıtratımıza en uygun renkleri elimizde her daim tutarız. Ve olabildiğince rengarenk yumağın bütününü kuşatabilme imkanına sahip olabiliriz.