Ağustos böceğinin sesini duyabilmek..

İstanbul Ticaret Odası her ayın ikinci perşembe günü Meclis üyeleri ile bir toplantı yapar. Bu toplantıda rutin konuların görüşülmesi dışında, üyeler gerek sektörleri ile ilgili gerekse de genel konuları ele alarak, kürsüde görüşlerini ifade ederler. 2019 Ağustos ayı Meclis toplantısında ben de söz aldım.

Konuşmamın ana hareket noktası Temmuz ayında Türkiye’de, bir ay içinde yayınlanan kitap sayısı adedi olarak bir rekor kırılmış olmasıydı. Bu gelişme ile ilgili meclis üyesi arkadaşlarımı bilgilendirmek ve bu noktadan hareketle yayın dünyası, kitap, kültür, düşünce konularında hem iş dünyası hem de bu konuşmaya muhatap olacak kişiler nezdine bir farkındalık oluşturmayı hedeflemiştim.

Konuşmama yıllar evvel Sedat Kaya adlı bir gazetecinin kendi köşesinde yayınlanan bir yazısından alıntılar yaparak başladım. Yazı özetle şöyle idi.

1905 Yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Theodore Roosevelt, kendi dönemindeki Kızılderili liderleri ile bir toplantı düzenlemiş.

O dönemin Kızılderili şefleri trenle New York’a getirilmişler. Bir heyet kendilerini karşılamış ve şehri gezdirmeye başlamış.

Sokaklardaki insan seli, arabaların, iş makinalarının gürültüsü Kızılderili şeflerini bir hayli şaşırtmış.

Derken bir aralık Kabilelerden birinin şefi olan Kara Geyik dikkat kesilmiş, yanındakilere bir Ağustos böceğinin şarkısını duyduğunu söylemiş.

Yanındaki diğer reisler de onu onaylamışlar fakat diğer beyaz adamlar böyle bir şey olamayacağını, olsa bile onun sesinin bu gürültü içinde duyulabilmesinin mümkün olmadığını ifade etmişler.

Kara Geyik ısrar etmiş, bindiği arabayı durdurmuş ve ileride bir parka doğru gitmeye başlamış. Derken orada bir ağustos böceğinin görmüş. İşte demiş ses buradan geliyor.

Herkes hayretler içinde kalmış.

“Olamaz” demişler, “Sende doğaüstü güçler var.”

“Hayır” demiş Kara Geyik,

“Ağustos böceğinin sesini duymak için doğaüstü güce ihtiyaç yok. Bu sizin ilginiz ile bağlantılı bir şey.

Bakın demiş şimdi size bir şey göstereceğim:’

Hemen cebinden metal bir 50 sent çıkarmış ve kaldırımda yürüyen insanların arasına yuvarlamış… Para metal gürültüsü çıkararak belli bir yol almış.

Bir anda sesi duyan herkes “acaba benden mi düştü.” diye paraya bakmaya başlamışlar.

Kara Geyik yanındakilere sormuş.

‘Benim ne demek istediğimi şimdi anlayabildiniz mi?’

“Anlamadık” demişler

Bakın demiş;

“Bir insan için önemli olan nelere değer verdiğidir. Çünkü her şeyi ona göre duyar, ona göre görür ve ona göre hisseder. Siz doğaya değer verseydiniz, Ağustos böceğinin şarkısını duyardınız. Paraya değer veren insanlar en küçük bir metal sesinde hemen dikkat kesiliveriyorlar’…

Daha sonra beni dinleyenlere şu soruyu yönelttim.

Bu hikâyeyi niye anlattım? Şimdi bunun üzerinde biraz konuşalım müsaade ederseniz…

Cevap sadedinde ise aşağıdaki tarzda sözlerime devam etim.

Biz tanım olarak iş adamıyız. Ticaret odasında 400 binin üzerinde tüccar ve sanayiciyi temsil ediyoruz.

Bugün gündemimizin en önemli yerlerine para, çek, karlılık oranı, ebita (favök), ihracat, ithalat, gayrisafi milli hâsıla, geçinme endeksleri gibi maddi değerler oturmuş vaziyette.  Gündemimizi haddinden fazla doldurmakta olan bu başlıkların arasında bizi insani olarak yücelten değerlere yeterli oranda yer ayırabiliyor muyuz?

Oysa biz iş adamı kimliğinin daha üstünde bir kimliğe sahibiz. Çünkü biz insanız.

İnsan için Şeyh Galip şöyle der:

‘Hoşça bak zatına zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen “

Biraz daha sadeleştirerek ifade edersek

“Kendine saygıyla muhabbetle bak, çünkü âlemin özü sensin.

Sen, kâinatın göz bebeği olan insansın.”

Buradan hareketle insan çok değerli bir varlık ve insan için paradan puldan maddiyattan daha önemli değerler var veya olmalı.

İnsan, âlemin özü, kâinatın göz bebeği…

Kültür, sanat, felsefe, köklü bir medeniyete ait olma, düşünce, tabii hepsinin en önünde iman bu değerlerden bir bölümü

Bunları elde edebilmek bilgi ile olur, öğrenmekle olur, öğrendiklerimiz üzerinde derinden derine düşünmek ile yani tefekkür etmekle olur

Düşünmek deyince hemen şöyle bir izahat yapayım. Bu kelime için,  insanın kendi içine düşmesi yani kendini derinliğine tanıması kavramından gelir derler ki bu da benim çok hoşuma giden bir izah tarzıdır.

Bu özellikleri kazanmak için öncelikle okumak, kitaplarla haşir neşir olmak, âlim ve arif kişilerle sohbet etmek gerekir.

Düşünce hayatıyla ilgili konulara, okumaya ve kitaba ilgi duymak, bu noktalara dikkatini vermek ağustos böceğinin şarkısına kulak kabartmakla eş değer bir eylemdir. Çoğu kişinin para şıkırtısının peşinde koştuğu bir dünyada ağustos böceğinin namelerini önemseyen yani kendi insani değerlerinin farkına varmış bireyler olabilmeye çalışmak gerekiyor.

Bunun için de bizler okumalıyız, çevremizi de okumaya, öğrenmeye, ufkumuzu açmaya teşvik etmeliyiz

Bu gayretlerin sonuçları hem bizim üzerimizde kendinin gösterir, hem de çoluğumuzda, çocuğumuzda, torunumuzda, yani yakın ve uzak çevremizde müspet bir şekilde müspet bir tarzda dallanır ve budaklanır.

Bu tarz faydalı ortamlar ve ilgiler başkalarına da sirayet eder adeta bulaşıcıdır

Mesela bizler, yani topyekûn hepimiz, yapabildiğimiz ölçüde bu tarz bir yaklaşımı hayatımıza uygulayabilmeliyiz…

Bu noktaya gelmişken benim konuşmamdan biraz ayrılarak küçük bir ilave yapmak istiyorum:

İTO’NUN KİTAP FUARLARI NOKTASINDAKİ GAYRETLERİ

Frankfurt Kitap fuarında Türkiye’nin konuk ülke olduğu 2008 yılında biz de İTO olarak çok farklı şeyler yapmıştık.

Muhteşem bir Konser, Dünyanın en büyük ebrusunun,  fuar bahçesinde Hikmet Barutçugil Hoca tarafından yapılması, paneller, sergiler ve daha birçok etkinliği o yıl İTO organize etmişti.

O sene faaliyetlerimizi anlatırken şöyle bir temel cümle kullanmıştık:

İş adamı dediğimiz kişi sadece para ile pul ile ilgilenmez veya ilgilenmemelidir Kitap, yayın ve çeşitli sanat etkinlikleri bizim için insanın olmazsa olmaz değerlerinin ortaya çıkmasını sağlayan unsurlardır.  Bunun için bu fuarda ( Frankfurt’ta) İTO olarak aktif durumdaydık. Yeni bir iş adamı tipi oluşturmalıyız diyorduk. Bence bu nokta her dönemde geçerli bir husus olarak önümüzde durmaktadır.

İTO olarak bu ilgimiz devam ediyor ve yayıncılık sektörümüz de başarılı bir grafik çiziyor

Yeniden konuşmamıza dönersek…

Sözün geldiği noktada konuşmamızın ana ekseni olan temmuz ayı kitap adetleri ile ilgili bilgiyi de arkadaşlarımızla paylaştım.

Temmuz ayında Türkiye’de 55 Milyon kitap üretildi. Bu bir rekor olarak kayıtlara geçti. Bunun içinde eğitim kitapları oranı %70 olarak gerçekleşti.

Temmuz ayındaki nicelik olarak gelinen bu noktaya karşı yine bazı mecralarda bu sayısal artışın kalite olarak aynı seviyelerde olmadığı, yayıncılık alanında hala ciddi bir içerik ve nitelik sorunu olduğunu ifade eden açıklamalar da yer aldı.

Bu yorumlara kısmen hak vermekle birlikte elde edilen sayısal başarıdan sevinmenin önemli olduğu, nicelik başarısının zamanla nitelik artışını da beraberinde getireceğine inandığımızı da belirtmenin moral motivasyon olarak yararlı olduğunu öne sürmekteyiz.

Bizler hem yayıncılık yönümüz hem de her şeyin ötesinde insan olmamızın bir gereği olarak kitabı önemsiyoruz. En başta yüce kitabımız her şeyin üzerinde yer alıyor. Diğer tüm kitapların O’nu daha iyi anlamak için okunması gerektiğini ifade etmekteyiz. Tabii Kuran-ı Kerimin yanı sıra kâinat kitabı da çok önemli. Yaratılmış olan tüm güzelliklere ibret nazarı ile bakmak insanı yükselten bir eylem. Tıpkı Kara Geyik ’in tüm başka gürültülerin arasında Ağustos Böceğinin sesinin duyması ve onu arayıp bulması gibi.

Hem Kur’an sevgisi, hem O’nu daha iyi anlamaya yarayacak tüm kitapların önemini ve sevgisini yayabilmenin değerli bir şey olduğuna inanmaktayız.

Bu noktada kürsüde bir örnek hikâye daha paylaştım:

Asıl adı Samuel Langhorne Clemens olan ama daha çok Mark Twain takma adıyla tanınan Amerikalı yazar bir keresinde hocasıyla olan görüşmesini kısaca şöyle aktarıyor:

Hocam bir kitap okudum ama zihnimde kitaptan hiçbir şey kalmadı.

Hocası ona bir hurma uzatıyor ve bunu ağzında çiğne ve ye diyor

Yedikten sonra soruyor. Şimdi sen büyüdün mü?

Hayır diye cevap veriyor Twain..

Hocası devamla: Belki büyümedin fakat bu hurma senin vücudunda dağıldı, et, kemik, sinir, deri, tırnak, hücre ve daha ismini sayamayacağımız birçok şey oldu.

Okuduğun kitap da öyle. Bir kısmı kelime dağarcığını geliştirdi, bir kısmı bilgi ve irfanını arttırdı, bir kısmı ahlakını güzelleştirdi. Bir kısmı yazı üslubunu inceltti, bir kısmı hayata farklı bakmanı sağladı. Bu noktaları çok daha fazla arttırmak mümkün. Her ne kadar sen bunları çok somut olarak fark edemiyorsan da zaman içinde ve yeri geldiğinde hissedeceğinden eminim.

Özetle kitap okumak o kadar çok şeye yarar ki birkaç şey söyleyerek bunu anlatamayız.

Esasında bu örnek kitabın, okuma ve onun üzerine tefekkür etme eyleminin önemini gayet güzel bir şekilde ortaya koyuyor sanırım.

Bizler, fazlaca okumamız lazım. Çünkü biz okursak çocuklarımız okur, gençlerimiz okur.

Bugün birçok kişinin şu tarzda şikâyetlerini duymaktayız. Efendim gençlik okumuyor. Gençlik internetle, sosyal medya ile uğraşıyor, bu gençlik şöyle, bu gençlik böyle.

Peki şu soruyu kendimize soralım: Bu gençlik niye böyle?

Çünkü bu gençlerin büyükleri de böyle, anneleri böyle, babaları böyle. Gençlerin okumadığından şikâyet edeceksek öncelikle onların ebeveynlerinin okumadıklarından şikâyet etmek gerek.  Şöyle bir misal anlatılır. Baba ile oğlu yürürlerken, babası oğluna evladım ayaklarını bastığın yere çok dikkat et oldu mu?  Çocuğun cevabı çok düşündürücüdür. Baba demiş aman sen bastığın yere çok dikkat et çünkü ben senin adımını kaldırdığın yere basıyorum.

Kitap ve okuma sevgisini yayma noktasında en önemli hususlardan birisi ziyarete gittiğimiz kişilere onların hoşuna gidebilecek bir kitap götürmekten geçer. Bu noktada isabetli kitap seçimini yapabilmek için bilgisine güvendiğimiz dostlarınıza da danışmakta yarar olduğunu düşünmekteyim. Ayrıca bayramlarda ve özel günlerde çocuklara da özellikle onların yaş seviyelerine göre kitap hediye etmek çok yararlı.

Üniversitelerde kütüphane önemlidir

Konuşmanın sonlarına yaklaşırken üniversite kütüphaneleri ile ilgili de birkaç noktaya temas ettim.

Toplantının olduğu tarihlerin kısa bir süre öncesinde yani 2019 Temmuz ayında dünyadaki en önemli üniversitelerin listesi yayınlanmıştı. Bu üniversitelerin başında Harvard Üniversitesi yer almaktaydı. Bizim üniversitelerimiz 500’lerden sonra başlıyordu. Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi bu seviyelerde listeye girmişlerdi. Ondan sonra, binlerden itibaren bizim üniversitelerden bazılarının isimleri yer almaktaydı. Burada dikkat çekmeye çalıştığım nokta bu sıralama ile o üniversitelerin kütüphaneleri arasındaki ilişkiydi. Tabii kütüphane tek kıstas olmamasına rağmen kütüphaneler üniversitedeki hoca ve öğrenci kalitesine olumlu tesir eden mühim faktörlerin başında gelmektedir. Harvard Üniversitesi dünyanın en önemli kütüphanelerinden birinin olduğu bir yerdir. Türkiye’de de Boğaziçi Üniversitesi bu özelliği bünyesinde barındırmaktadır.

Dolayısıyla üniversitelerin başarısında kütüphaneler önemli bir yer tutar ve sistemin merkezinde yer alır.

Biz de görevde olduğumuz dönemde İstanbul Ticaret Üniversitesi’nin Sütlüce kampüsünü yaparken onun en güzel yerlerinden birini kütüphane olarak düzenlemiştik. 3 bin 500 metrekare alanı olan güzel bir kütüphane mekânı oluşturulmuştu. Oranın içerik olarak da sürekli beslenmesi ve geliştirilmesi gerekiyor. Burada İTO Meclis üyelerine ve diğer iş adamlarına da önemli bir iş düşüyor. Üniversite kütüphanesinin daha da büyütmesine katkı sağlamak. Mesela İTO’nun tüm yurt dışı fuar aktivitelerine katılan üyeler ellerinden geldiği ölçüde üniversite ile irtibatlı olarak bu seyahatlerinde acaba ben üniversite kütüphanesi için hangi kitapları alabilirim diye sorabilmeliler. Bu belki tüm meseleleri çözmez fakat tahminlerin ötesinde bir sinerji oluşturur…

Bu yazıyı tasarladığım tarihlerde yani Ekim ayının başlarında yayın dünyası yeni bir rekora daha imza attı. Eylül ayında 56 milyon 450 bin gibi bir sayıya ulaşan yayıncılar tüm zamanların kitap yayınlama rekorunu kırmış oldular.

Bunun yanı sıra Ekim ayının başında Yenikapı’da Arapça Kitap Fuarı kapılarını açtı. Bu yıl beşincisi düzenlenen Arapça Kitap Fuarı, Türk yayıncılığının uluslararası düzeydeki önemli bir başarısı olarak her yıl gelişerek devam ediyor.

İTO Meclisi’ndeki konuşmamız şu sonuç cümleleri ile nihayete erdi:

Sonuç olarak insanı insan yapan önemli değerlerin daha fazla gündemde olabilmesi ve toplumsal hayatın merkezine yerleşebilmesi için yayın dünyası ve kitabın önemli olduğunu bir kere daha ve altını çizerek ifade etmek istiyorum. Yayın dünyasının son aylardaki başarılarının hepimize ilerisi açısından umut vermesi gerektiğini de ilave etmeyi bir görev biliyorum.

İktisadi gelişmenin insan ve toplumun kültürel gelişmesi olmadan çok da büyük bir önemi olamayacağı da açıktır. Bunun için kitaplarla dost olmak, bilgi ve tefekkürü daima hayatımızın merkezine oturtmak durumundayız.

DUYGULARIN KARŞITLIĞI (AMBİVALANS) ÜZERİNE BİR İZAH DENEMESİ

Son zamanlarda yaşadığımız olaylar birbirine zıt gibi görünen bir çok duyguyu bir arada hissetmemize neden oldu. İnsanın hayatı boyunca belli dönemlerde benzer süreçler vuku bulsa da son dönemde olduğu kadar art arda bazı gelişmelerle karşı karşıya kalmak, içinden geçtiğimiz hali daha derinden değerlendirmeye çalışmayı gerekli kılıyor.

Benden 6 yaş genç olan kız kardeşim Esra bundan dört yıl kadar önce ciddi bir rahatsızlığa yakalanmıştı. Hastalığın seyri içinde çeşitli cerrahi operasyonlar ve ilaç tedavileri gördü. Hem kendisi hem de ailemiz açısından zor bir dönemdi. 2019 Yılının ortalarına doğru hastalığı biraz daha ağırlaşmaya başlamıştı.

2019 Yılının ilk aylarında ailemizde farklı yönde başka bir gelişme yaşanmaya başlamıştı. En küçük çocuğumuz Hatice’ye bir talip çıkmış ve bir yandan da hayırlı bir işte yeni bir sayfa açılmıştı

2019 Yılının Haziran ayının 21’nde Hatice’nin nişanını yaptık. Aynı tarihlerde Esracığım ani gelişen iltihabik bir durumdan ötürü hastanedeydi. Çok arzu etmesine rağmen yeğeninin nişanına katılamadı. Tabii bizler de bir taraftan Hatice’nin nişan törenine sevinirken aklımızın ve kalbimizin bir tarafı da hastanedeydi ve Esra’nın mahzunluğu bizlerin de kalbini buruklaştırıyordu.

Esra’nın bazen hastanede bazen de evde tedavisi devam ederken öte tarafta evlilik hazırlıkları da tüm hızıyla sürüyordu. Tabii bu süreçte duygularımız da karmakarışıktı. Sonuçta evlilik tarihi olarak Eylül ayının 14 ve 22’si tesbit edildi. Damat tarafı Aydın’lı olduğundan ilk tören orada yapılacak 22’sinden sonra da çocuklar kendi evlerine geçecekti. 19 Eylül günü de kına töreni için ayarlanmıştı.

İnsanoğlu ölüm gerçeğini teorik olarak daima gündeminde tutsa da yaşanan hayat içinde ne sağlıklı gibi durana ne de belli bir hastalığı olana bu hakikatı tam olarak yakıştıramıyor nedense.

Biz de Esra’nın hastalığı ağır bir vak’a olmasına rağmen bunu ona yakıştıramıyor, bazen aklımıza gelse de bu başladığımız süreci sanki onunla beraber tamamlarız diye düşünüyorduk. Veya kendimizi öyle inandırıyorduk.

Derken ağustos ayında tablo daha ağırlaşmaya başladı. Biz bazen, acaba bu nikah işini ertelesek mi diye düşünsek de bu ertelemenin özellikle hasta için daha büyük manevi yıkım getireceğine hükmederek hazırlıklara devam ettik. Tabii hazırlık safhasında da sürekli açmaz yaşanıyordu. Yeni evlilerin evleri için yapılan her hazırlık bir sevinç uyandırırken ailenin diğer yanında o gün içinde yaşanan ağrılı ve acılı bir gelişme hazırlık safhasındaki sevincin paylaşılmasını bile bazen gereksiz kılıyordu.

Esra ise arada bir durumun nezaketi ile ilgili uyarılarda bulunuyor; “ Sakın haaa bir şeyleri ertelemeyin. Yapılan hayırlı bir iş. Hayırlı işlerde erteleme olmaz. İnşallah ben de sıhhatim el verdikçe yanınızda olurum diyordu”

Ağustos’un 17’sinde kardeşim Esra’yı son defa olarak hastaneye kaldırdık.

Çeşitli müdahaleler yapılıyor fakat doktorlar lisan-ı münasiple tıbbi olarak yapabileceklerinin neredeyse sona erdiğini ve şu an yapılanların sadece hastayı kısmen rahatlatmaya yönelik olduğunu ifade ediyorlardı.

Bu arada başka bir hayırlı işin daha tahakkuku tam bu araya rastladı. Yeğenim İbrahim ile çok sevgili dostumuz Irmak ailesinin biricik kızı Hatice’nin nişanı 24 Ağustos gecesi yapıldı. Biz o gece ağır durumdaki Esracığımı annemlerle bırakarak içimiz kan ağlaya ağlaya nişana gittik.

Baldızım Halime hanım aile adına bana bir konuşma yapmamı söyledi. Bu halde ne anlatayım Halime demiştim. Enişte, hayat ; sevinci ve hüznü ile bir bütün, içinden ne geliyorsa öyle söyle dedi. Ben de o gece hayatta farklı farklı olayları ayrı parantezler içinde ifade etmemiz gerekiyor yoksa bu işin içinden çıkmak çok zor diyerek hem sevinci hem de hüznü ifade etmeye çalışan bir konuşma yaptım. Belki de hayatımda yaptığım en zor konuşmalardan biriydi. Güleyim mi ağlayayım mı bilemeden bir şeyler söyledim. O toplantıdaki hüznü sevince  tamamen hakim kılmadan fakat gönlümün derinlerindeki acıyı da tüm gayretime rağmen saklayamayarak bir şeyler söyledim. Karışık duygularla geçen gecenin sonrasında yeniden hastaneye dönmüştük

Bu olaydan 2 gün sonra  27 Ağustos günü sabaha karşı sevgili kardeşim ruhunu teslim etti. O günün ikindi namazı sonrasında cenaze töreni gerçekleşti.

Hepimiz açısından çok üzüntülü seyreden süreç yeni bir safhaya geçmişti. Dört yıl boyunca ailenin hayatında çok önemli bir yer tutan Esracığım aramızdan çekilmişti. Onun boşluğu nasıl doldurulacaktı?

Taziye ziyaretlerine gelenler, aile içinde ve misafirlerle birlikte çekilen zikirlerin, okunan hatimlerin onun ve tüm geçmişlerimizin ruhuna bağışlanması en önemli gündemlerimiz arasında yer almaya başlamıştı.

Nabi’nin beyitinde geçtiği gibi ölüm hadisesi sonrasında bizler yoğun bir hazan mevsimini iliklerimize kadar hissediyorduk

Ne diyordu şair

Bâğ-ı dehrin hem bahârın hem hazânın görmüşüz

Biz neşâtın da gamın da rûzgârın görmüşüz

Türkçesi de şöyle ifade edilebilir

Biz dünya bahçesinde hem baharı hem de son baharı gördük

Neşenin de hüznün de en kesif halini gördük

İbrahim’in nişanı, Hatice’nin hazırlıkları tam bir bahar havasını gerektirirken kardeşimin vefatı da sanki hazan mevsimini anlatıyordu.

Aile arasında bu süreçte çok zor bir karar almıştık. Hatice’nin nikah programını iptal etmeyecek, sadece “kınayı” ileri bir tarihe erteleyecektik.

Bu sıkıntılı süreçte ailenin bir diğer kısmı da gerek içinde yaşanılacak evin eksikleri, gerekse de diğer hazırlıkları yerine getirmeye çalışıyordu. Yine şairin ifade ettiği bahar havası da bir yandan esmekteydi. Kısa bir süre sonra bir evlilik gerçekleşecekti ve bu evlilik sonrası iki genç yeni bir yuva kuracaklardı. Bu hadise ise adeta bir ilkbahar neşesi içinde olmalıydı ki kurulacak yuva inşallah mutlu bir temele otursun.

Aynı zaman diliminde, aynı geniş sülale içinde, aynı insanlar hem baharı hem de hazanı beraberce yaşamak durumundaydılar.

 OLAYIN BİR DİĞER YÖNÜ

Evlilik olayının bir de bireysel bir yönü vardı ki orada da zıt duygular bu sefer bir olay üzerinde birleşmekteydiler. O da özellikle evlenen çocukların anne ve babalarının içinde bulundukları ruh hali.

Anne ve baba olarak  bir yandan çok sevdiğiniz evladınızın yeni bir yuva kurmasını, sevdiği insanla birlikte yeni bir hayata kucak açmasını can-ı gönülden istemektesiniz. Bu olayın tahakkuk etmesi için de elinizdeki  imkanları seferber etmekten hiçbir zaman kaçınmıyorsunuz. Oturulacak mekanın hazırlanması, eşe dosta haber edilip nikah, düğün gibi törenlerle evliliğin ilan edilmesi, onun öncesinde ailelerin örfüne göre söz, nişan, kına vesair diğer hazırlık törenlerinin yapılması hepsi bu mutlu hadisenin tamamlayıcısı olan organizasyonlar. Gelin olacak kız veya damat adayı da bu süreçte yeni hayatına hazırlanmak ve onun heyecanı duymak gibi bir halet-i ruhiyenin içerisinde.

Fakat evlenecek gençlerin anne ve babalarında çoğu kere sevinç duygusunun dışında ve hatta bunun tam tersi başka bir duygunun da hakim olduğunu görmekteyiz. Bu da derin bir hüzün. Yıllarca beraber olduğunuz, aynı mekanı paylaştığınız ve büyümesi için adım adım ilgilendiğiniz evladınız evden gidiyor. Gerçi onun mutluluğu sizi bir yandan sevindiriyor ve o sevinç derinden duymakta olduğunuz hüznü örtüyor. Fakat yine de içinizden bir şeylerin kopup gittiğini hissediyorsunuz.

Bizim hikayemizde de bu olay benzer şekilde cereyan etti. Üç oğlumuzun birbiri peşi sıra evlenmesinden sonra 2014 yılından bu yana bizim çekirdek ailemiz; hanım, ben ve kızım Hatice’den oluşmaktaydı. O beş yılda çok fazla şey paylaşmıştık. Şimdi o trionun önemli bir halkası ayrılıyordu. Bu ayrılış temelli bir ayrılış değildi. Kızımız farklı bir evin, artık kendi evinin hanımı olacaktı ama gönüllerimiz de beraber olacak kalacaktı.  Esasında başka bir taraftan bakıldığında aileye yeni bir oğul kazanmış oluyorduk. Bu da güzel bir şeydi. Tüm bunlar iyi hoş da kızımız evden gidiyordu. En önemli gerçek de buydu. Bu nokta  insana bir yandan mutluluk verirken diğer yandan da ciddi bir gönül sızısı oluşturuyordu.

İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ HALE İSİM BULABİLMEK..

Gerek kardeşimin hüzünlü hikayesi, aynı zamanda cereyan eden evlilik serüveni, ilave bir gelişme olarak İbrahim’in nişanı, gerekse de Hatice’nin evliliği konusunda birbirinden zıt duyguları aynı anda yaşıyor oluşumuzu derinden düşünürken, bu üç olayda da çok benzer bir durumun varlığını müşahede etmekteydim. Tüm bu olaylarda gerek yatay gerekse de dikey boyutta birbirine zıt duyguları yaşamıştık

Bu hali nasıl izah edebilirdim?

Bu yaşamakta olduğum halin bir kelime ve/veya kavram karşılığı var mıydı?

Diye araştırmaya başladım.

Kızımın nikah günü gelen misafirlerimize kısa bir teşekkür konuşması yaparken bu halet-i ruhiyemi uygun bir kavram ile izhar etmeyi murat ediyordum.

Derken karşıma AMBİVALANS kavramı çıktı

Neydi ambivalans? Birbirine zıt duyguların aynı anda ya bir kişiye ya da bir duruma karşı bir arada bulunması.

Genelde Psikiyatride rastlanılan bu kelime, edebiyat alanındaki metin incelemelerinde de benzer tarzdaki durumları açıklayabilmek için kullanılıyordu.

Edebiyatta genelde hem aşk, hem de sevgili ile ilgili konularda bu karşıtlığı sıkça görüyoruz. Yukarıda naklettiğimiz Nabi’nin mısralarında bunun bir türünü daha önce zikretmiştik.

Bir başka beyitte Nedim şöyle diyor:

Böyle âteşle gelüp âb gibi geçmekten

Kasdın âzâre mi tatyîb-i dil-i zâre midir

Bu beyitte ise sevgilisinin geliş amacıyla ilgili tereddüdü süren şair Nedim, “sevgilinin (yakıcı) bir ateş ve (çılgınca akan) bir su gibi gelip geçmekten maksadının (kendisini) azarlamak mı, (yoksa) inleyen gönlünü tedavi etmek mi olduğunu (hala) anlayamamakta olduğunu ifade etmek istiyor. Beyitte, “belirsizlik” noktasında, yine olumlu ve olumsuz ihtimallerin söz konusu olduğunu gözlemlemekteyiz.

Bununla birlikte âb ( yani su), “âteşle gelip âb gibi geçmek” bağlamı içerisinde birlikte düşünüldüğünde, sevgilinin gelip geçişinin bu takdirde âteşle gelmek, sevgilinin hışımla gelişine, âteş gibi yakıp geçeceğine işaret etmekte; âb gibi geçmek de, bunu destekler nitelikte, bu geçişin, coşkun akan bir su gibi ne derece hızlı ve yıkıcı olacağına delalet ediyor..Duyguların çeşitliliği ve zıtlığını anlatan farklı bir beyit..

Edebi metinlerde de görülen benzer zıtlıkları bu yazı hacmi içerisinde yeterli addederek sonuç bölümüne doğru gelirsek; .

Ambivalans kavramı ile ilişkilendirerek anlatmaya çalıştığımız  bireylerin duygularında veya peşi sıra gelen olayların içeriğinde ortaya çıkan zıtlık konusu ile ilgili en kadim olanı Hayat ve mematın ( ölümün ) daima ve birbirinin adeta peşi sıra yaşanıyor oluşu. Hem birbirinin zıddı gibi duruyor hem de birbirlerini tamamlıyorlar

Yine mü’minin yer yüzündeki hali nasıl olmalıdır sorusunun karşılığında dile getirilen iki kavram var. Mü’min bu dünyada korku ve ümit ( havf ve reca) arasında olmalıdır diye tavsiye ediliyor. Müslüman bir kişinin, bir yandan Allah’ın Rızasını talep ederek, ona mazhar olabilme ümidini her daim muhafaza etmesi gerekiyor. Diğer yandan da istemeyerek de olsa işlediği günahlardan dolayı Allah( cc)’dan hakkıyla korkması ve çekinmesi icap ediyor.. İkisi de aynı anda insanda birleşmeli ki hayatı dengeli bir halde yaşayabilmek mümkün olsun

Çok sevgili kızım Hatice’nin nikahı öncesi, konuklarımıza yaptığım teşekkür konuşmasında, hem aynı dönemlere rastlayan kardeşimin vefatı ve kızımın evlilik sürecindeki, hem de kızı evlenen bir babanın yaşadığı birbirine zıt duyguların ifade edilmesindeki hali anlatabilmek için ambivalans kavramını seçtiğimi ifade ettim. Bunları ifade ederken de başka bazı noktalarda kavramın kullanılış örneklerini vermeye çalıştım.

Son olarak şu hususu ifade ederek yazımı nihayete erdireyim; Bu kavramın gerek Osmanlıca’da gerekse de başka mecralarda kullanılıp kullanılmadığını, kullanıldı ise  nasıl ele alındığını merak ediyorum? İlk araştırmalarımda şu ana kadar bir mesafe alamadığımı ifade edebilirim. Fakat  bu konuda da gayretlere devam etmek gerekiyor.

ERHAN ERKEN

İSTANBUL 25.09.2019

 

 

 

 

 

 

 

Yararlanılan kaynaklar:

*Ramazan Arı; NEDİM’İN SEVGİLİ KARŞISINDA YAŞADIĞI TEKİNSİZLİK VE AMBİVALANS; Turkish Studies International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 10/16 Fall 2015, p. 127-138

*https://saglik.sozlugu.org/ambivalence/

Moral verici iki olay…

15 Eylül pazar günü cereyan eden iki olay benzerlikleri itibariyle üzerinde durulmaya değer bir özellik arz ediyor. Bu sebepten onları sizlerle paylaşmayı arzu ettim:
Bahse konu olaylardan direk bizim de içinde yer aldığımız birisi şöyle gelişti: Benim kredi kartımın bir tanesi cumartesi günü şehir dışına ailece yaptığımız seyahatimizde bazı harcamaları yapması için kendisine emaneten verdiğim ortanca oğlumdaydı. Uzun süren bir yolculuk sonunda gece geç saatlerde evlerimize döndük.
Pazar sabahı bizim oğlan aradı ve ‘baba kredi kartını bulamıyorum herhalde yolda düştü. Bir zahmet bankayı arayıp işlem yapmaya kapatır mısın’ dedi.
Bir daha bakındık, bulamayınca katılım bankasının ilgili numarasını aradım. Karşıma çıkan hanım, ‘beyefendi sizin kartınız zaten dün akşam saat 00.30  gibi kapatılmış’ dedi.
‘Allah Allah ben aramadım, kim kapattırdı acaba’ diye sordum.
‘Efendim kartınız Üsküdar Bulgurlu civarında bulunmuş ve bulan kişi bizi arayarak kartın kendisinde olduğunu bir zahmet gereğinin yapılmasını rica etmiş. Biz de ihtiyaten kapatmışız’. Telefondaki hanım kıza ilk tepki olarak; “ Elhamdulillah bu ülkede hala bu tarz güzel insanlarımız var. Ne mutlu bize” dedim ve teşekkür ettim.
Hakikaten çok mutlu olmuştum ve o gün etrafıma bu olayı sevine sevine anlattım. Derken öğleden sonra kartın ait olduğu finans kurumundan başka biri aradı. Olayı bir de o teyit etti. Kendisine ‘ bu kartı bulan kişi acaba kimdir bize ismini verirseniz gidip teşekkür etsek’ dedim. İsmini verince benim oğlanla paylaştım. Baba dedi;  ‘o kişi bizim evin hemen yakınındaki bir esnaf. Ben hep oradan alış veriş yapardım ve adamı çok beğenirdim. Şimdi daha çok sevdim. Hemen gidip teşekkür edeyim’
İkinci olayımız
Şimdi bu olayı bir kenara not ederek diğer hadiseyi nakledeyim
İkinci olay da aynı gün sanki sözleşmişler gibi cereyan eden başka bir kayıp hadisesi.
Yakın bir akrabamız ailesiyle birlikte yurt dışından İstanbul’a bir program için gelmişlerdi. Pazar günü Fatih’te Akşemseddin Caddesi üzerinde bir marketin kenarındaki ATM gişesine para çekmek için gitmiş. Biraz uğraşmış, bakmış farklı bir banka ve ilave ücret ödemesi gerekiyor. Vaz geçmiş. Gişelerin önünden ayrılmak üzere iken kendi deyimiyle dikkatini dağıtacak bir olay olmuş. Zihni o olayla meşgulken oradan ayrılmış.
Akşam vaktinde bir bakmış cüzdanı ve yurt dışında kullandığı hattının üzerinde olduğu telefonu yanında yok. Acaba bunu nerede bıraktım diye düşünürken hatırlamış ki en son ATM gişesinin yanında cüzdanını çıkarmış.
Ne yapsın? Hemen gişenin kurulu olduğu yerin yanı başındaki marketi aramış. ‘Sizin güvenlik kameralarınız kapınızın önünü gösteriyordur. Bana yardımcı olabilir misiniz? Cüzdanımı ATM’nin yanında unuttum sanırım. İçinde de İngiltere’ye girebilmem için çok önemli bir belgem var. Gelip bakabilir miyiz?’ diye sormuş.
Demek ki market yöneticileri de halden anlayan insanlarmış ki kapatmak üzere olmalarına rağmen olumlu cevap verince hemen oraya yönelmiş ve beraberce güvenlik kamarasının kayıtlarını izlemeye başlamışlar. Kısa bir süre sonra ilgili yere gelmişler.
Görüntüde bizimki cüzdanı bırakıp gidiyor. Evet sahne tam olduğu gibi. Derken 10 dakikalık bir bekleme sonrası bir kişi geliyor ve cüzdanla telefonu alıyor.
Beraberce dikkatle bakıyorlar. Marketin yan komşusu lokantanın çalışanı. Onu hemen tanıyorlar.
Fakat saat geç olduğundan lokanta kapalı ve o kişi gitmiş. Bir süre çevre esnafta soruşturduktan sonra telefonu bulunuyor ve bizim tanıdık cüzdanı alan kişi ile konuşuyor.
‘Evet, ben orada sahipsiz cüzdanı görünce alıp dükkana koydum. Hatta orada sizin hanımınızın telefonu da yazıyordu ve ona mesaj attım emanetler bende diye. Fakat sizden cevap çıkmayınca meraklanmıştım. Sabah sizden haber çıkmazsa da karakola teslim edecektim’, diyor
Mesaj attığı numara yurt dışı hattı olduğu için ve bu aralar onu kullanmadığından hanımı da fark edememiş
Bizim tanıdığın sevincini düşünebiliyor musunuz? Kendi hatasıyla ortaya çıkan bir hüzün ve yitiğin bulunmasının verdiği mutluluk.
Ertesi sabah erken saatte dükkana giden tanıdığımız cüzdanına ve telefonuna kavuşuyor
Bu iki olay sonrası bende uyanan ilk izlenim toplumumuzda son dönemlerde ahlaki erozyondan çok sık bahsedilirken bu iki olayda da tam tersine olumlu ahlaki davranışlar sergilenmesi. Bu çok memnuniyet verici bir durum. İlave olarak bu davranışları sergileyen kişilerin küçük ve orta boy işletme sahibi veya ustası olmaları. Yani esnaf geleneğinden gelmeleri. Burada toplumumuzda uzun yıllar canlı bir şekilde yaşayan ahilik sisteminin ve fütüvvet ruhunun da etkisi olduğunu düşünebiliriz.
Tam da bu günlerde ahilik haftasının kutlandığı bir zamanda bu olaylar sanki güzel bir tevafuk olmuş.
Toplumun genlerinde yerleşmiş olan güzel hasletlerin olumsuz etkilere rağmen kolay kolay kaybolmadığını görmek de hem bugünümüz hem de gelecek açısından ümit verici bir tespit. Allah bu tip insanlarımızın sayılarını çoğaltsın

Elektriğimizi kim kesti?

Geçen Cuma günü annem Fatih Nişanca Caddesinde giriş kattaki evinde, apartmanın merdivenlerinde bir iki ses olunca kapıyı açıp bakıyor. Yanında da benim iki numaralı oğlum Mehmet var. Merdivenlerde birisini görüyorlar üst kattaki akrabalara gelmiş, onlara hoş geldiniz diyorlar. Fakat elektrik panosunun önünde tanımadıkları genç bir kişi dikkatlerini çekiyor

Annem soruyor:

Evladım hayırdır sen kimsin?

Elektrik idaresinden geliyorum.

Elektrik faturalarını daha geçen gün bıraktılar, sen  orada ne yapıyorsun?

Genç arkadaş gayet rahat bir şekilde:

Elektrikleri kesiyorum.

Annem büyük bir şaşkınlıkla hemen harekete geçiyor..

Oğlum niye kesiyorsun hayırdır? Kimin elektriğini kesiyorsun? Biz elektrik faturalarını muntazaman öderiz. Kaçağımız göçeğimiz yoktur. Ne oldu dur bakayım bir dakika diyip hemen kapı önüne çıkmaya çalışıyor.

Teyze senin giriş kat ile alttaki bodrumunkileri kesiyorum.

Neden peki biz ne yaptık diye annem celalleniyor.

Teyze elektrikte Necdet Erken yazıyor, onun da vefat ettiği tesbit edilmiş. Burada kim oturuyorsa onun ismi yazmalı. Onun için kesiyorum.

Haydaaa diyor annem ve daha da sinirleniyor..Oğlum sen manyak mısın? Necdet Erken benim kocam. İki sene evvel vefat etti. Bu ev taa 1950’lerden beri burada duruyor ve o zamandan bu yana biz ailece burada oturuyoruz. Bu ev önce ahşap idi sonra da Rahmetli babam bu şekilde yeniden inşa etti. Ben, bu haliyle 60 yıldır, ahşap şeklini de düşünürsen 70 yıldır burada oturuyorum. Sen ne yaptığının farkında mısın?

Genç arkadaş gayet sakin konuşmaya devam ediyor:

Teyze ben anlamam mevzuat böyle, kesmek zorundayım..

Size daha evvel tebligat gönderilmiş ona uyaydınız

Derken yanındaki oğlum da devreye giriyor.

Kardeşim bu evde 10 gün evvel halam vefat etti. Yani bu hanımın biricik kızı. Bizler yaklaşık 1 aydır ağır bir hasta ile kah evde kah hastanede oluyoruz. Herhalde gözden kaçmıştır. O tebligatı görmemişizdir. Sen bize bir miktar müsaade ediver bir bakalım filan gibisinden bir şeyler söylüyor.

Neyse genç arkadaş kerhen bir bakış atarak. Ne yapalım yetkim yok ama hadi size az müsaade deyip adeta lütfederek elektriği kesmeden çıkıp gidiyor.

Annem bu olay üzerine hemen telefona sarılmış ve beni aradı. Olayı anlattı. Benim de kısa bir süre önce buna benzer bir şey şu an oturduğum evde başıma gelmişti. Bizim evde de elektrikler Rahmetli amcamın üzerineydi. Amcam 1987’de vefat etmişti. Benim kullandığım iki kat ve merdiven o zamandan beri Rahmetlinin üzerineydi. Ben, biraz da oturduğum apartmanda en eski olduğumuzu adeta belgeleyen bu halden gizli bir hoşnutluk duyuyordum. Ayrıca faturaları her elime aldığımda da Rahmetli amcama bir Fatiha okumama vesile oluyordu.

Geçen aylarda bize de o kırmızı renkli ikaz belgeleri gelmişti. Elektriği üzerinize alın yoksa keseriz filan gibi yazılar yazan belgeler. Ben de hemen internet üzerinden o işlemleri yapmıştım.

Annem arayınca bizdeki durumu anlattım. Anne dedim bu işi yapanların  en önemli hareket noktası sanırım evlere DASK sigortası yaptırmak bir de güvence bedeli yatırılmasını sağlamak. Önce DASK yaptıralım sonra internet üzerinden bizim Mehmet bu işi halleder.

Mehmet’i telefona aldım ve onunla bu işi nasıl yapabileceğimiz üzerine konuştuk.

Mehmet hemen işe girişti. Telefonla DASK sigortası yaptırıldı.  Fakat anlatıldığına göre sonrasında iş yürümez olmuş. Meğer daha evvel Rahmetli kardeşim bu elektrik faturası ile ilgili internet üzerinden bir başka işlem yapmış ve orada kendisinin telefonu kayıtlı imiş. Kardeşim Rahmetli olunca ve telefonu da kullanılmaz bir duruma düşünce öncelikle sistemden onun telefonunu sildirmek gerekiyormuş. Mehmet bir iki telefon görüşmesi yapmış, destek almaya çalışmış fakat nafile yapamamış.

O zaman geriye kalan seçenek anacığımı bu işlemi yaptırabileceğimiz bir irtibat noktasına götürmek. O da hemen mümkün değil. Çünkü annem ayaklarından dolayı pek uzun mesafe yürüyemiyor ve o sırada da kapıda bir araba yok. Bu işi pazartesi gününe bırakalım demişler. Bir sonraki gün de annemi bizim eve aldık ve  konu hafta başına kaldı.

Pazartesi günü benim dışarılarda yoğun bir meşguliyetim vardı. Oğlum Mehmet de konuyu eğilemedi ve elektrik mukavelesinin işine bakamadık. Annem de bizim evde ve yine yoğun bir taziye ziyareti trafiği var. Allah eksik etmesin.

Bir sonraki gün yani Salı günü annemi öğlene doğru evine götürdük. Elektrik devir işi o bir buçuk gün içinde gündemimizden çıktı. Sanırım bu olayda tek ihmal noktamız burası. Saat 16.00 sularında ben bir arkadaşımızın annesinin cenazesi için Fatih Camii’ne doğru gitmeye niyetlenmişken telefonum çaldı.

Karşımda canı çok sıkkın bir şekilde annem:

Erhan bizim elektriklerimizi kesmişler

Nasıl olur görmediniz mi?

Hayır oğlum görmedik. Bugün bir hayli taziyeye gelen oldu o esnada herhalde biri içeri süzülüp kaşla göz arasında kesivermiş.

Burada araya girip hemen fikrimi belirteyim. Görüyorsunuz değil mi ne kadar önemli bir konu. Adamın tek hedefi var. Bir boşluk bulup elektriği kesivermek. Misafirler gelip giderken o aradan içeri giriveriyor ve hemen işini halledip çıkıp gidiyor. Büyük başarı…

Anne dedim şu an için yapabileceğim hiçbir şey yok Mehmet’i arayalım bir şey yapabilirse yapsın dedim ama tabii onun da o saatte yapabileceği bir şey yoktu.

Hemen Boğaziçi Elektriğin 444’lü danışma hattını aradım. Karşıma bir hanım kız çıktı.

Ona durumu anlattım. Sonuç olarak da dedim ki . Şu an elektriğini kestiğiniz evde oturan annem 83 yaşında.Yanında bir yardımcı kadın ve karşısında taziyeye gelmiş misafirleri var.  O apartmanda 60 yıldır oturuyor. Ondan evvel bekarken ve ev ahşap halde iken de otururlarmış. Beyi yani babam iki sene evvel vefat etti. Fakat orası bizim aile evimiz ve annem babamın vefatından sonra da  o evin içinde oturmakta. Bu nasıl bir zihniyet ki bu kadının evinin elektriğini gelip kesiveriyor. Elektrik kaçak değil, paraları bugüne kadar on yıllardır aksatılmadan ödeniyor. Tamam sizin bir mevzuatınız var eyvallah da karşınızdaki kişilerin de özel bir durumları var. Bu kadın 10 gün evvel kızını toprağa vermiş. Aylardır hastane ile ev arasında gidip geliyor. Siz bir kağıt gönderdiğinizi söylüyorsunuz ama anacığımın onu görecek hali bile olmamış. Üstelik zaten 60 yıldır kocası ile oturduğu bir kat burası. Açıkçası olayın buralara geleceğine ihtimal vermemiş. Kendinden o kadar emin ki.

Ben telefondaki hanım kıza şöyle sordum:

Bu tip olaylarda o bahsettiğiniz mevzuatta hiçbir ara hüküm yok mudur?

Telefondaki hanımın cevabı şu şekilde oldu: Efendim EPDK mevzuatına göre bir hanede elektrik faturası orada oturan kişinin üzerine değilse ve/veya anlaşmalı olan kişi vefat etti ise bu kabul edilebilir bir durum değil. Elektrik mukavelesi evin sahibi oturuyorsa onun, değilse kiracının üzerine olmak zorunda. (Babam Rahmetli olduğunda elektriği annem üzerine almak zorundaymış). Bunun böyle olmadığı tesbit edildiğinde elektriğin hemen kesilmesi gerekiyor. O arkadaş birkaç gün mühlet vererek hatalı bir hareket yapmış. Kurum bu detayları nereden bilsin.

Bu kadar izahatı yeterli buldu ki lafın sonunu getirebilmek için: Başka yapabileceğimiz bir şey var mı? Benden başkaca bir talebiniz var mı?

Karşımdaki hanım kız yazılı olan kurallara göre konuşuyor. Tabii bir yandan bakıldığında haksız değil. Bu sistemi kuranların ona biçtikleri rolü yerine getiriyor. Bizim sinirlerimizi ayağa kaldıran olayın tek muhatabı ve tek yüklenicisi de o olmamalı. Fakat ben de bu sıkıntımı birilerine anlatmak zorundayım yoksa patlarım

Bu sefer ben başlıyorum konuşmaya: Kardeşim bu kurumlar vatandaşa hizmet için kurulur. Kurum dediğin de insanlardan oluşur. Bu yapılan hareketler vatandaş ile devletin arasını açan hareketlerdir.

Telefondaki müdahale ediyor: Efendim burası özel bir kuruluş Devlet değil

Kardeşim bana biraz evvel EPDK’dan bahsettin. Orası neresidir? Kamu kurumu değil mi? Bu işler onun gözetiminde yapılmıyor mu? Üstelik yüklenici kurum bu işletmenin imtiyazını Devlet’ten almadı mı? Devlet ona bu imtiyazı belli koşullarda vermedi mi? Dolayısıyla vatandaş da bunu özel diye bilmez ve burada da muhatap olarak Devleti sorumlu tutar, ona kızar, ona darılır. Bu tip kızgınlıklar Devlet Millet yakınlığına menfi tesir eder. Bu da çok yanlış bir şeydir.. İnsanlara bu tip kötü muamele etmemelisiniz. O kurum dediğiniz yerleri yöneten kişiler yönetim şeklinin içine bu tür özel halleri de düşünerek bazı maddeler koymak zorundadırlar.

Ben şu an annemden yaklaşık en az 1 km uzaktayım ve bir cenazeye gidiyorum. Yanında da ona bu konuda hemen yardım edebilecek kimse yok.  Annemin buz dolabındaki malzemeler bu sıcakta belli bir saatten sonra bozulur. Buzları akar. Karanlık olduğunda bu kadıncağız orada ne yapacak? Biz onu bu akşam hemen oradan almak zorundayız. Düşünebiliyor musunuz sizin o kurumsal düzenlemeleriniz ne tür bir sıkıntıya yol açıyor? Üstelik biz yıllardır sizin kayıtlı müşteriniziz. Kaçak değiliz. Yerimiz yurdumuz belli. Ve siz bize zulmediyorsunuz. Evde misafirler varmış bu kadıncağız şimdi onlarla ne yapacak? Hadi gidip anlaşma yapalım desek elektrik hemen açılamaz. Kaldı ki bu saatte onu yapabilmek imkanı da yok. Lütfen söyleyin bana ben şu an ne yapabilirim?

Efendim bu konuda yapabileceğim bir şey yok. Benden başka bir isteğiniz var mı?

Şimdi benim sizden tek istediğim var. Benimle yaptığınız bu konuşmayı lütfen ilgili yerlere iletiverin ki bizim durumuzda olan başkalarının da canı yanmadan bir tedbir geliştirsinler.

Bir de konuşmalar kayıt altına alınıyor diyorsunuz ya, bu kayıtları dinleyen birileri benim gerekçelerimi ve bu olayın detayını da dinlesinler ki belki bir çözüm üretirler.

Telefonu kapattım cenazeye gittim sonrasında da Fatih Camii’nden dönüşte annemlere uğradım.

Baktım anacığımın durumu pek fena. Tansiyonu yükselmiş. Elektrik kesilince kafama bir haller oldu diyor. Biraz yatırdık. Tansiyon ilacını verdik ve sonrasında onu da alıp bizim eve gittik.

Bugün de elektrikle ilgili işlemleri bir şekilde yaparak açtırmaya çalışacağız..

Bu olay benim de çok canımı sıktı. Kural ve kaide denen şeylerin önemine inanan ve sistem kurma konusunda bugüne kadar bulunduğum her yerde bu noktayı savunan biri olarak kurulan sistemlerin esasında insan odaklı olması hususunu ıskalamamanın önemini bu örnekte bir daha görme imkanı bulduk. Üstelik bizzat kendi üzerimizde.

Bir sistem kurulmuş, herkes işini yapıyor. Fakat sonuçta bu sistem vatandaşın ciddi bir mağduriyete uğramasına sebep oluyor.

Bir de bu örnekte şunu net olarak görüyoruz. Bizim devletimiz ve kurumlarımız  kayıt altında bulunan, her an ulaşabildiği vatandaşlarına karşı daha az insaflı davranıyor maalesef.

Devlet belli bir imtiyazı özel kurumlara verdiği zaman o kurumlara işletme sırasında insanlara insanca davranın tavsiyesinde bulunmuyor. Anlaşmaların içine insani yönü maalesef yeterince dahil edemiyor. Sonuçta vatandaşın rahatı ve huzuru için kurulan yapılar bizzat vatandaşa sıkıntı veriyor.

Devlet ve/veya onun imtiyazı ile iş yapan mekanizmalar yıkmak, durdurmak, ceza vermek konusunda çok daha hızlı davranıyorlar. Mesela ne durumda olursa olsun kendi mevzuatlarına küçük de olsa aykırı duruma düşen bir müşterilerinin durumunu değerlendirmeden hemen elektriğini kesiyorlar. Fakat kış aylarında sürekli arıza yapan ve kesilen elektriklerden dolayı  mağdur duruma düşüp kendisini arayan müşterilerinin çoğu kere telefonlarına bile çıkmıyorlar. Bu arızalardan ve kesilmelerden dolayı bozulan elektrikli aletlerin hesabı bu kurumlardan hiçbir zaman sorulamıyor.

Mesela , Devlet adına hizmet gören kamu görevlileri ana yollarda trafik akışını yavaşlatan ve/veya durduran önemli noktalara müdahalede geç davranabilirlerken, ara sokaklarda trafik akışına direk hiçbir tesiri olmayan araçları en ufak bir hatalı durumda hemen çekici ile çekip uzaklardaki otoparklara götürebiliyorlar. Vatandaş bir yandan arabasını bulmaya uğraşıyor bir de ceza ödüyor..

Fakat vatandaşına yeterli oranda otopark alanı açamayan merkezi otorite veya belediyelerden hiçbir şekilde hesap sorulamıyor…

Yani inşa ederken, vatandaşın hayatını rahatlatırken yeterli olarak çalışmayan sistem yıkarken veya cezalandırırken tıkır tıkır işleyiveriyor..

Trafik polisleri çok kalabalık yollarda hiç ortada görünmüyorlar fakat kenar köşe geçitlerde denetim yapıp bol bol ceza kesebiliyorlar.

Vatandaş Devlete olan borcunu gününde ödeyemediğinde gecikme zammı adı altında yüksek düzeyde faize mecbur kalırken, devletten veya belediyelerden yaptığı hizmet karşılığı alacağı uzun vadelere yayıldığında bu süre için ek bir ücret talebinde bile bulunamıyor.

Bu ve bunun gibi örnekler şu ihtiyacı ortaya çıkarıyor ki: Devlet ile vatandaş arasında bir sosyal kontrat varsa her iki taraf birbirlerine aynı oranda sorumlu davranabilmelidirler. Hatta Devlet veya genel anlamıyla Kamu, kendisine meşruiyet ve  güç veren vatandaşına karşı daha anlayışı davranabilmelidir. Fakat bir çok örnekte olduğu gibi bunun tersi durumlarla sıkı sık karşılaşmaktayız…

Anacığımın başına gelen bu halin hiçbir vatandaşımızın ve büyüğümüzün başına gelmemesi için idarecilerimizin daha sağduyulu ve vatandaşın hayatını kolaylaştırıcı bir üslup içinde davranmalarını dileyerek sözlerime son vermek isterim.

SON GELİŞME

Bu yazının yayınlandığı günün ertesi sabahında Boğaziçi Elektrik kurumu adına bir hanım telefonla beni aradı. Bir sorun yaşamışsınız size daha doğrusu annenize yardımcı olabilirim dedi. Telefonla bilgileri aldı ve ön mukaveleyi yaptım şimdi size esas mukaveleyi göndereceğiz ve annenizin imzalaması sonrası işlem bitecek dedi. Aynı zaman içinde idareden de birileri gelip elektrik saatlerimize bakmış. Telefondan bir kaç sonra bir vazifeli arkadaş gelip gerekli belgeleri ve imzayı almışlar, annemle mukaveleyi tamamlamışlar.

Boğaziçi Elektrik Kurumu’nun bu davranışı hakikaten takdire şayan bir durum. Bir sorun olduğunu görünce onu çözme noktasında harekete geçmişler. Bizi sevindiren husus ülkemizde iyi örneklerin de gerçekleşiyor olması. Bizim başımıza gelen bu olay belki de bundan sonra bizim durumumuza benzer olaylar için bir sorun çözme mekanizmasının üretilmesine yol açacak. Belki bu yolla daha verimli ve vatandaşı mutlu edecek uygulamalar bulunacak. İnşallah bu dileğimiz gerçekleşir.

 

Erhan Erken: 11.09.2019

İlave 12.09.2019

 

Saraci’ler 100 yıl sonra bir araya geldi

Yeni evlendiğimiz dönemlerde hanımımın amcası rahmetli Abdullah Saraç’ların evlerine ziyarete gittiğimizde en önemli gündem maddelerimizden biri onların Arnavutluk’taki akrabaları ile yazışmaları olurdu. Amcamız büyük bir hararetle eski dönemlerden bahseder, babalarıyla birlikte küçükken nasıl hicret ettiklerini, oradaki akrabalarla münasebetlerini ise ancak yazışmalar yoluyla kısmen de olsa devam ettirebildiklerini anlatır, bize Arnavutluk’tan .

gelen mektupları okurdu. Amcanın bir diğer kardeşi olan Mürüvvet hala ise yalnız yaşayan sevimli bir ihtiyardı. Bayramlarda onun evine gittiğimizde söz dönüp dolaşır, Arnavutluk’taki çocukluk günleriyle ilgili hatıralarına gelirdi. Bunlar arasında aklımda kalan en önemlisi Arnavutluk’taki Şeho dayı dediği zatın evindeki büyük davetlerdi. Sonradan öğrendiğimize göre, Rahmetli kayınpederlerin anneleri tarafından büyük dayıları olan Şeho dayı o dönemde bölgesinde hatırı sayılır bir kişi imiş.

En küçük kardeş olan rahmetli kayınpeder muhaceretten sonra İstanbul’da doğmuştu. Arnavutçayı biraz anlasa da konuşamadığından, kendisi Arnavutluk’ta kalanlarla direk münasebet kuramaz, sadece ağabeyinin yazışmaları üzerinden olaylara intibak etmeye çalışırdı. Fakat onların hicret ettikleri bölgelere yönelik fazla bir aidiyet hissetmediğini de fark ederdik. Çünkü kendisi Fatih’te doğup büyümüş, çocukluk ve gençlik hatıraları hep İstanbul ile dolu olmuştu.

Abdullah amcanın 1989 yılında vefat etmesinden sonra Arnavutluk muhabbeti çok fazla edilmez olmuştu. Ta ki bizlerin Balkanlarla ilgimizin canlanmaya başladığı tarihe kadar.

Bu arada rahmetli kayınpederin vefatı sonrası onu annesinin kabrine defnettiğimiz sırasında ailenin memleketi ile ilgisini daha net olarak fark edebilmiştim. Annesinin mezar taşında “Debreli Mahmude” yazılıydı. Onu da anacığının yanına defnetmiştik. Kayınpederin en büyük aidiyeti rahmetli Ali Haydar Efendi ve ondan sonra tarikatın başına geçen Mahmud Efendi’ye idi. Annesinin mezarı ve tabii daha sonra kendisinin yattığı yer de Rahmetli Ali Haydar Efendi’nin hemen yanı başındaydı. Bu mezar yerini özellikle aldığını söylerdi. Allah hepsine gani gani rahmet eylesin.

Balkanlarla yeniden temas kurmak

Benim ilk Balkan gezim 2004 yılında olmuştu. İpsala sınır kapısından çıkıp otobüsle, güzel bir kafile ve usta bir rehber delaletiyle başlayan seyahatimiz Kavala, Selanik, Manastır, Ohri, Gostivar, Priştine, Üsküp hattını takip etmişti. Oradan Kumanova, Filibe, Sofya yolunu izleyerek Kapıkule sınır kapısından yurda dönmüştük.

Otobüsle yaklaşık bir hafta süren yolculukla ilgili anılarımı çeşitli dergilerde yayınlamış daha sonra da bu yazıya Dünya Görüşü ve Arka Plan yazıları adlı kitaplarımda da yer vermiştim.

Bu seyahatte dikkatimi çeken önemli noktalar dedelerimizin mübadele sıralarında son durakları olan Selanik şehri, yine anne tarafından dedem olan Salih Bey’in Selanik öncesi doğduğu yer olan Manastır ve hanımın babaannesinin mezar taşında ismi yazan Debre. Bu seyahatte maalesef Debre’nin tabelasını görmüş fakat yanından geçmiştik. Yine çok arzu etmeme rağmen ilk belirlenen güzergâh dışında kaldığından baba tarafından dedemlerin doğum yeri olan Kılkış’a (Avrethisar’a ) gidememiştik. (Kılkış’a ancak 2012 yılında kitap fuarı dolayısıyla gerçekleştirdiğimiz Selanik seyahatimizde gidebildim.)

2012 yılından sonra TRT’ye TV programı yapmaya başladık. Bu iş çerçevesinde çeşitli ülkelerde ofisler açmıştık. Bunların bir tanesi de Tiran’da idi.

Saracilerle temas kurma

Tiran’a gittiğimiz gezilerden birinde hanımın rahmetli amcasının (Abdullah Saraç amca) notlarını tuttuğu defterinden Arnavutluk’taki akrabaların isim ve adreslerini not edip yanımıza almıştık. Orada rastladığımız kişilere ve ofiste çalışan arkadaşlara bunları sormuştuk.

Derken bu sıralarda bir şey daha öğrenmiştik ki, bu konu daha öncesinde nedense dikkatimizi çekmemişti. Osmanlı Debre’si daha geniş bir vilayetti. Balkan coğrafyasının parçalanıp farklı devletler ortaya çıktıktan sonra Debre’nin bir kısmı Makedonya’da kalmıştı. Bu bölüme Diber diyorlardı. Anne tarafından dedem (Salih dede) ve kardeşleri bu bölgede doğmuştu. Salih dedem; “Biz Debre-i Bala da doğduk, daha sonra Selanik’e, oradan da İstanbul’a hicret ettik” derdi.

Debre’nin diğer bölümü ise bugün Arnavutluk tarafında kalan Peşkopi denen bölge idi. Peşkopi’nin bir diğer adı da Debr-i Zir.

Biz hem Debre-i Balia hem de Debre-i Zir yani Peşkopi taraflarında Saraci’leri soruşturduk. Derken bizim büyük oğlan Ali başka bir sefer Balkanlara gidişinde Arnavutluk’taki arkadaşları kanalıyla Saraci’lerin izini buldu ve onlardan bir grup ile temas etti. Bu akraba grubu hanımın dedesinin kardeşi Behçet Bey’in dört oğlundan biri olan Münir Bey’in çocuklarıydı. Münir Bey’in de üçü erkek 5 çocuğu vardı. İstanbul’a gelen üç oğlu; Behçet, Yusuf ve Samir, diğerleri de Aferdit ve Hava isimli kızlardı.

İlk buluşmada bizim oğlan Ali ve Münir Bey’in çocukları karşılıklı olarak elde bulunan resimleri karşılaştırmışlardı. Bilinen isimler listelenmiş ve sonunda ortaya çıkardıkları şecerede her iki ailenin yeri ortaya çıkmıştı.

İstanbul’a hicret eden Nurettin Feyzullah Bey ve hanımı Mahmude Hanım’ın 2 erkek ve 4 kızı olmuş. İstanbul’daki ikinci neslin hepsi rahmet-i Rahman’a kavuştular. Arnavutluk’ta kalan Behçet Bey ve hanımı Esma Hanım’ın da yukarıda zikrettiğim gibi 4 erkek çocuğu olmuş.

Yazımıza konu olan birinci ve ikinci nesildekilerin meslekleri hep Saraciye üzerine imiş. Deriyi işleyerek çanta, ayakkabı vesair şeyler üretip satıyorlarmış. Hatta ilk işleri atlar için deriden eğer yapmak olduğu da zikrediliyor.

Feyzullah Bey İstanbul’a geldiğinde ilk olarak bugün ismi Saraçhanebaşı olan ve o günlerde Saraciye esnafının bulunduğu bölgeye gidip kendisine bir dükkân ayarlamış. Daha sonra ise rahmetli kayınpederden gelen bilgiye göre işyerini Gedikpaşa tarafına taşımış.

Ailenin İstanbul’a gelen bölümü içinde Feyzullah Bey sonrasında saraciye işini yapan olmamış. Rahmetli kayınpeder polis, ağabeyi ise gümrük memuru idi. Arnavutluk’ta kalan bölümün üçüncü neslinde de Saraciye ile olan ilgi sadece soyadı düzeyinde.

Bizim Ali’nin teşebbüsünden sonra yazışmalar bir dönem devam etti ve Nisan ayının sonlarına doğru Münir Bey’in üç oğlu İstanbul’a 3 günlük bir seyahat yapmaya karar verdiler. Seyahatin tek gayesi akrabalarını görmek ve onlarla yüz yüze tanışmak.

100 yıl sonra buluşma

26 Nisan gecesi Arnavutluk’tan gelenlerle İstanbul’daki ailenin bir bölümü akşam yemeğinde bir araya geldiler.

Ertesi gün öğlen yemeğinde başka bir grup ile buluşma gerçekleşti. Pazar günü ise misafirlerle bizim evde öğlen vakti bir araya gelme imkanı bulduk. Bizdeki buluşmadan sonra İstanbul’un bazı tarihi mekanlarını ve Selatin Camilerden bir bölümünü gezebildiler. Gelenlerden Samir akşamüstü saatlerinde Londra’ya uçtu. Kalan iki kardeş ise akşam otobüsle Tiran’a döndü.

Bu buluşmalar sırasında dil sorununu aşmak için iki yol kullanıldı. İstanbul’da okuyan Arnavut kökenli üç öğrenci dönüşümlü olarak farklı buluşmalarda tercümanlık görevi yaptılar. Londra’da yaşayan Samir ise İngilizce bilen aile fertleri ile konuşuyor ve konuşmaları Arnavutçaya çevirerek kardeşlerini bilgilendiriyordu.

Tabii gönül dili hepsinden önemliydi. İki taraf da azami derecede mutlu idi ve anlaşmak için yoğun bir gayret içindeydiler. Vücut dili de bu münasebette ciddi bir işlev görüyordu.

Bu görüşmeler sırasında çok şey konuşuldu görüşüldü. Fakat birkaç tanesi özellikle bahse değer olarak kayıt altına alınabilir.

Seyahatten önemli tespitler

İlk dikkatimizi çeken konu rahmetli Mehmet abinin ölümü sırasında yaşananlardı ki bunlar İstanbul’da daha önce bilinmiyordu.

Saraç ailesinin (Arnavutluk’taki söylenişiyle Saraciler) İstanbul’daki ağabeyi Abdullah amcanın Mehmet isminde bir oğlu vardı. Mehmet Saraç 80’li yılların başında genç yaşta vefat etmişti. Bu olay aileyi çok üzmüştü. Çünkü Mehmet, Saraç ailesinin İstanbul ayağının üçüncü nesildeki tek erkek evladı idi. Abdullah amcaya her gittiğimizde bize vefat eden oğlundan bahsederdi. Ben aileye 82 yılında damat olduğumdan rahmetli ile tanışamamıştım. Arnavutluk’tan gelen Saraci’ler, vefat eden Mehmet için Tiran’da taziye töreni yapıldığından ve oradaki evde başsağlığı ziyaretlerini kabul ettiklerinden bahsettiler. Hatta Balkanlardaki adet üzerinde mevtanın resmi ve ismi olan basılı kâğıtlar hazırlayarak vefat sonrası duvarlara ve direklere asmışlar. Bu olay bizi çok etkiledi. Dinleyen herkes gözyaşlarını tutmakta bir hayli zorlandılar. 1920’li yılların başındagöç dolayısıyla ayrı yerlerde kalmış ve birbirleriyle fiziken hiç görüşmemiş, sadece aralarında mektup iletişimi olan iki aile, Mehmet abinin vefatında ayrı ayrı bölgelerde taziye törenleri düzenlemişlerdi. Bu ne kadar ciddi bir aile bağıdı idi inanamamıştık…

Yine gelenlerin anlattıklarına göre babaları ve dedeleri onlara hep şöyle derlermiş; “İstanbul’da akrabalarınız var. Biz buluşamadık. Size vasiyetimiz olsun, ilk fırsatta onları bulun ve görüşün.” Bu sebeple İstanbul seyahatine çok özel bir önem veriyorlardı. “Babalarımızın vasiyeti yerine geldi, bu sebepten çok mutluyuz” dediler sürekli olarak.

İkinci ilginç olay da bizim evde öğle yemeği sırasında vuku buldu. Tam yemeğe başlamışken, Hırka-i Şerif Camii’nden öğle ezanı okunmaya başladı. Bir tanesi durdu ve dedi ki çok şükür, “İstanbul’dayız, akrabalarımızla beraberiz ve yemek yerken ezan okunuyor ve onu dinleyebiliyoruz. Böyle bir sahneyi bizim oralarda yaşamak pek mümkün değil. Ne mutlu bize…”

Bizler sürekli caminin dibinde oturduğumuzdan onlar kadar bu nimeti iyi idrak edemediğimiz kanaatine sahip olarak bir miktar mahcup olduk. Lafın arasında bu camide Peygamber Efendimizin (sas) hırkası var dedim. Evet dediler dün öğrendik, bir tane de Topkapı Sarayı’nda varmış. Hırka-i Şerifler ile ilgili bilgiye sahip olmaktan dolayı duydukları mutluluk yüzlerinden kolayca anlaşılıyordu. Bu da bizim için hoş bir hatıra oldu.

Yemekte en büyük Saraci’yi (Behcet Saraci) masanın başına oturttuk. Siz bu ailenin en büyüğüsünüz ve başköşeye geçmelisiniz dedik. Başına da bir Arnavut şapkası verdik, onu da keyifle taktı. O kadar mutlu oldu ki, kelimelerle anlatmak mümkün değil.

Yemeğin akabinde kahvelerin içilmesinden sonra artık kalkma vakti gelmişti. Öğle namazını kılıp da çıkalım dediğimde o büyük Saraci yani Behçet Bey ben de abdest alayım beraber kılalım deyiverdi. Cemaatle namazı eda ettik. Bu kadar yıl Enver Hoca’nın baskıcı rejimi altında inlemiş ailenin üçüncü kuşağından bir ferdin namazlarına devam ediyor oluşu çok sevindirici bir durumdu.

Özetle yaklaşık 100 yıl evvel birbirlerinden muhaceret dolayısıyla ayrılan Saraci ailesinin iki kardeşinin torunları İstanbul’da bir araya gelip kısa da olsa güzel ve anlamlı üç gün geçirdiler. Hiç olmazsa yılda bir kere bu buluşmayı tekrar etme niyetlerini çokça tekrar ettiler. İnşallah muvaffak olurlar. Bizler de bu buluşmalara şahitlik ederiz…

Erhan Erken

Dünya Bizim 12 Temmuz 2019

15 Temmuz’un yıldönümü üzerine bazı düşünceler

( Bu yazı ilk olarak 15 Temmuz 2017 tarihinde kaleme alınmış ve o dönem Dünya Bülteni’nde yayınlanmıştı. Tekrar okuduğumuzda buradaki fikirler ve yorumlar büyük ölçüde bugün için de geçerli olduğu düşünülerek çok ufak bazı düzeltmeler dışında aynen muhafaza edilmiştir)

Tarihimizde önemli kırılma anlarından biri olan 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana tam bir yıl geçti.  Daha önce 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat post modern darbesi ve 27 Nisan e- muhtıra gibi olayları geçiren bu millet 15 Temmuz 2016’da yeni bir darbe girişimini topyekun bertaraf etti.

27 Nisan e- muhtırası sonrasında o dönemin Başbakanı ve hükümetinin gösterdiği dik duruş askeri vesayet sisteminin devamını isteyen güçlere karşı ilk ve önemli bir karşı koyuş idi. 17-25 hukuki darbe girişimi de bir tür kalkışma olarak değerlendirilebilir. O da ciddi bir karşı duruş ile bertaraf edildi
15 Temmuz’da 251 Şehidimiz  ve binlerce yaralımız olmasına rağmen bu kanlı süreç de Allah’a şükür püskürtüldü

Ölenlerimize Rahmet yaralılara şifalar diliyoruz. Bu olayın yıl döneminde hepsini saygı ile anmaktayız.

15 Temmuz’un etkilerinin bir kısmını özetle şu şekilde sıralayabiliriz:

1/ Toplumda tedirginlik hali bazen abartılı seviyelere ulaştı.

Bu menfur olay inşallah şimdilik atlatıldı fakat meydana getirdiği tedirginlik bir dönem daha üzerimizde kalacak gibi görünüyor. Bu hal bir yandan bakıldığında, toplum için daima dikkatli olma duygusunu diri tutmaya yaradığından kısmen müsbet bir durum olarak nitelenebilir. Diğer yandan ise tedirginlik, ayarı iyi tutulmazsa bir çok kalıcı işin yapılmasının ertelenmesine de yol açabilir.

Sürekli gerginlik insanlarda yapılması düşünülen bir çok faaliyet için onları daha sonraya bırakma duygusunu tetikleyebilir. Bu da toplumsal açıdan faydalı çalışmalar için zaman kaybını beraberinde getirebilir.

Ayrıca tedirginlik hali ekonomik açıdan da toplumda ileriye yönelik beklentileri menfi etkileyebilir. Bu halden çok kısa bir sürede çıkabilmenin gerekli olduğunu düşünmekteyiz.

Bu sebeplerden toplum olarak kısmi bir teyakkuz halini ve tedbirleri maksimum seviyede tutmayı önemsemekle birlikte toplumsal tedirginliği sürekli tetikleyici abartıcı yayınlardan kaçınmanın da önemli olduğunu zikredebiliriz

2/ Takiyye sebebiyle insanlar arasında güvensizlik oluştu

Bozguncu FETÖ hareketi, maalesef toplumda fertler arasına ciddi bir güvensizlik tohumu attı. Bu grubun çokça kullandığı bir yöntem bilindiği üzere tedbir ve takiyye. Yani olduğu gibi görünmemek, duruma göre görüntü vermek ( Adeta bukalemun). Takiyye öyle kötü bir şey ki bu halin neticesinde insanlar birbirlerine güvenemez hale geldiler.

Oysa, ‘özüyle sözünün bir olması’, ‘ya olduğu gibi görün ya da göründüğün gibi ol’ öğütleri toplumumuz için temel dinamiklerden biri olarak hiçbir zaman ihmal edilmemelidir.

3/ Şahsiyetsizliğin bu hareketin önemli bir özelliği olduğu ortaya çıktı. Bu noktayı vurgulamak önemli

Tarihi süreçte yukarıda özetle sıraladığımız darbeleri yapanlar veya darbeye kalkışanlar kendi çaplarında, bir yönüyle bakıldığında mert kişilerdi. Başarsalar da başaramasalar da bugüne kadar yaptıkları eylemlerin arkasında yer aldılar.

Kenan Evren bile son günlerine kadar, neredeyse toplumun çok önemli bir kısmı 12 Eylül sürecinde işledikleri fiilleri onaylamasa da kendi yaptığı işin arkasında durdu.

Geçen gün bir yazıda rastladığım Talat Aydemir örneği de bunu net olarak ortaya koymakta. Talat Aydemir darbe teşebbüsü sonrası çıkarıldığı mahkemede şöyle diyor. ‘Ben serbest kalırsam ve fırsat bulduğumda tekrar darbe yaparım’. Bu sebepten kendisini asıyorlar.

Fakat FETÖ hareketi kaçak güreşen bir yapı. Bir yandan “bizim darbe ile alakamız yok” yalanını rahat bir şekilde söylüyor, yakalananlar mazlum rolünü oynuyor, en tepede yer aldığı neredeyse gün gibi açık olanlar bile “hayır benim alakam yok” diyor, fakat alttan alta hala melanetleri işlemeye devam ediyorlar.

4/ Tepe ekibin önemli kısmının yurt dışında olması tehlike oluşturuyor. Bu konu çözülebilmeli.

En tepedeki ekibin büyük bölümü çeşitli şekilde yurt dışına kaçabildi ki bu da önemli bir tehlike. FETÖ hareketinin en tepesindeki bu melanetin başı ve yakınında yer alanların bir an evvel etkisiz hale getirilmesi şart ki daha alttakiler daha rahat çözülebilsinler. Bu da yöneticilerimizin önemli bir sınavı. Tabii bu sınavın hiç de kolay olmadığını belirtmemız gerektiğine de inanıyorum

Bu hareketin dış güçlerin maşası olmuş kesimi yurt dışında sürekli ülke aleyhinde tezviratyapıyorlar. Bunlar mazallah ülke yönetimini ele alsalardı demek ki vatanı tamamen satacaklardı. Kendi halkından bu kadar kopabilen ve onları gafiller olarak niteleyen bir lider kadrosunun bu halka ne verebileceğini de özellikle görmek ve gösterebilmek zorundayız.

5/ Bu hareket milletin 25-30 yılda yetiştirdiği önemli sayıdaki genç nüfusu belli bir dönem için de olsa kullanılamaz hale getirdi.

Bu hareket ülkenin 25-30 yılda yetiştirdiği önemli bir insan unsurunu telef etti ve onların bir daha uzun süre ülke için çalışabilmelerini adeta engelledi. Dış güçler uzun yıllar uğraşsa ülkemizin insan unsuruna bu kadar zarar veremezlerdi. Bu zararı, içimizden yetişen ve adeta toplumun tüm zerrelerine nüfuz eden bir faaliyet eliyle kısmen de olsa başarabildiler. Bu olay üzerinde çok dikkatli analizler yapılması hayati bir zaruret olarak önümüzde duruyor.

6/ Bu teşebbüs ekonomik gücümüzü de kısmen zayıflattı. Firmaların ve öz sermayelerin kaybolmasına neden oldu

Bu hareket ülkenin sermayesini, firmalarını ve ekonomik gücünü de kısmi anlamda baltaladı. Firmalar kapandı, sermayeleri eridi. Büyük bir kısmı ise yurt dışına kaçtı. Bunlar bu ülkenin sermayesi değil miydi?

İyi niyetlerle bu firmalara ortak olan kişilerin de emekleri heba oldu. Bir dönem Devletin bir çok imkanını kullanan bu harekete bağlı organizasyonlarla temas kuran kişiler ve firmaların bir çoğu, aslında bu yapının müntesibi olmasalar da bu menfi gelişmeden büyük yara aldılar. Bu yara kümülatif olarak ülke zenginliğine bir darbe olarak yine bize geri döndü.

7/ Türk Ordusunun imajı yara aldı.

Türk ordusu hem ülkemiz, hem bölgemiz, hem de mazlum halkalar için bir güven unsuru ve bir umuttur. Bunu yaralamaya kalktılar.

Ülkenin ve bölgenin önemli bir gücü olan Türk Ordusu bu teşebbüsle birlikte ciddi bir yara aldı. 200’ün üzerine general sistem dışına çıktı. Şüphe hala devam ediyor. Bu zafiyet hem ülke içinde hem de dışında büyük ümit beslenen ordumuzu zayıflatama potansiyeli olan bir durumdu. İnşallah az bir zararla atlatıldı. Ama hasar yapmadığı söylenemez.

8/ Cemaat kavramı yara aldı.

İnancımıza göre cemaat olmak önemlidir. Namaz kılarken bile cemaatle kılmak 27 kat fazla sevabı olduğu kaynaklarımızda ısrarla ifade edilir.

Bu hareket neticesinde ülkede cemaat olgusu da bir ölçüde yara aldı. İnsanların içinde kısmen güven duydukları cemaat yapılanmalarına karşı bunu menfi olarak hızlandıran kesimlerin de çabalarıyla soru işaretleri oluştu.

Tabii yıllardır bu gelişmelerden rahatsızlık duyan kesimler de adeta ellerini oluşturuyor ve boşalan yerlere nüfuz etmeye çalışıyorlar. Bu noktaya da özellikle dikkat etmek önemli.

Bu hareketin yapmaya çalıştığı faaliyetleri yıllardır farklı niyetlerle yapmakta olan ve ipi dışarı bağlı guruplar bu ortamdan sütten çıkmış ak kaşık gibi sıyrılma çabası içindeler. Onlardan da dikkatlerimizi bir an bile ayırmamalıyız. FETÖ bir gün gider ama onun yerini daha zararlıları gelip ülkemizin başına yeni dertler açabilirler

9/ Hoca imajını kirlettiler.

Bu ülkenin insanlarının önemli bir bölümü bir zamanlar ‘vurun kahpeye’ türü filmler ile hocalardan nefret eder bir hale gelmişti. Bu imaj yeni yeni ortadan kalkıyordu. Bunların hıyaneti yüzünden hocalara da şüphe ile bakılır hale geldi. Bu vebalin hesabını nasıl verecekler?

Bizim Peygamberimiz (a.s) Hicrete giderken bile Mekke müşriklerinin güvendiği ve emanetlerini teslim ettiği bir kişiydi. (El Emin)

İnsanlar FETÖ organizasyonlarına onları samimi zannederek evlatlarını teslim ettiler. Zekatlarını, sadakalarını verdiler. Fakat bunlar bu değerleri maalesef ülkemize karşı kullandılar. Emanete hıyanet ettiler.

10/ Yurt dışında uzunca bir dönem daha ülkenin aleyhine kullanılmaya müsait önemli sayıda bir kalabalık bulunuyor.

Bunların bir bölümünü bir şekilde tekrar kazanmaya çalışmak gerekiyor. Bu süreçte gizli ve açık zararlarına karşı uyanık olmak, iflah olmayacak olanları ise zarar veremez hale getirmek boynumuzun borcu olmalıdır.

11/ Bu darbe teşebbüsü neticesinde uluslararası sahada ülkemizin hakiki dostları ve düşmanları açık bir şekilde bir defa daha ortaya çıktılar.

Yabancı güçler, eskiden sütre gerisinden yaptıkları ülkemiz aleyhindeki faaliyetlerini bu sefer çok açık bir şekilde uyguladılar. Başarılarından emin oldukları için hiçbir sakınmada bulunmadan pervasız bir şekilde ortaya çıktılar. Başta Cumhurbaşkanımızın kararlı tutumu, güvenlik güçlerinin sağ duyulu kesiminin gayretleri ve halkımızın kahramanca direnişi ile bu hadise bertaraf edilince açıkta kalan bu dış güçler daha sonra farklı şekillerde yeniden güven tazelemeye çalıştılar. Tüm bu kesimlerin dikkatlice not edilmesi bizce çok önemli

Bu hıyanetler bize bazı şeyleri bir daha hatırlattı

1/ Kişilere bağlı hareketler değil ilkelere, sahih bilgilere dayalı hareketler önemli olmalıdır.

Bir kişi “Müslümanım” diyorsa ve kendini bu çerçevede alim, bilgin, lider veya önder görüyorsa muhakkak bu durumunu sahih kaynaklarımıza göre izah edebilmek zorundadır.

İslam Akaid’inde de altın kural kitaba ve sünnete bağlı olmayan bilgi kaynaklarının geçerli sayılmamasıdır. Yok “bana ilham geldi, rüyada Peygamber’i (a.s ) gördüm, bana şunu dedi” türünde ifadeler sadece göreni bağlayabilir. Diğer kişiler için bağlayıcı değildir. Bu hükmün ne kadar hayati olduğunu bu olaylarda bir defa daha açıklıkla öğrendik

2/ Herkes ve özellikle toplum önderleri ve onların oluşturduğu hareketler denetlenebilmelidir.

Hz. Ömer bir gün hutbede sorar. Ben yanlış yaparsam nasıl davranırsınız ?
Sahabeden biri kalkar ve şöyle der: kılıcımızla düzeltiriz.
Hz. Ömer gibi sert bir adam bu cevaptan çok memnun olur…

Bu yaklaşım çok önemlidir. Denetleme mekanizması kendinden ve istikametinden emin kişiler ve guruplar için çekinilecek bir durum değildir. Aksine mekanizmaların sıhhatli çalışması için elzemdir. En küçük birimden Devlet gibi en büyük organizasyona kadar her alanda çok sıkı bir denetleme mekanizması oluşturmak zorundayız

Eski dönemlerde başarılı bir şekilde uygulanmış. Ahilik yapısı içinde ‘yanlış yapanların pabucunu dama atabilme yaklaşımı’ bugün de titizlikle uygulanabilmeli, konumu ne olursa olsun hiç kimse bu hayati kuralın dışında değerlendirilmemelidir.

3/ Akleden, düşünen, sorgulayabilen, mukayese edebilen ve özgüvene sahip insanlar yetiştirebilmeliyiz.

Peygamberimizin (as) şu sözü çok önemlidir. ‘Dininizi kimden aldığınıza dikkat ediniz’. Bu kuralı her yere uygulayabilmeliyiz.

Bunun için de sorgulayıcı bir eğitim sistemi önemlidir. Sürekli araştıran, kendine güvenen, Allah’ın kendine bahşettiği akıl nimetini doğru bilgiyi daha iyi yorumlayabilmek için kullanan, aklını inancının emrine veren ama hiçbir zaman dışarıda bırakmayan bir yaklaşımın toplumda hakim olmasının gerektiğine inanmaktayız.

4/ Adalet duygusu, Adaleti her şeyin üstünde tutmak ve ona bağlı hareket etmek çok önemlidir.

Topluma karşı silah sıkanların merhamet dilenmeye hakları yoktur. Fakat bu hain kesimler hedef şaşırtmaya çalışıp kurunun yanında yaşın da yanmasına yol açmak istiyorlar. Bu konuda hem yönetici kadrolar hem de halkımız teyakkuz halinde olmalıdır. ( zaten oluyorlar ama burada bir daha altını çizmek için bu cümleyi sarf ediyoruz.)

At izi it izine karışırsa ve adalet duygusu kaybolursa bu mazallah uzun dönemli tahribat yapar.
Hainler para ve nüfuz güçlerini kullanarak bu işten sıyrılamamalı adalet herkese denebilmelidir. Bu noktaya dikkat çok önemli. Ortaya çıkan bir kısım emareler bu konuda bazı sıkıntılar olduğunu gösteriyor. İnşallah zaman içinde bu durumun da düzeleceğine inanıyoruz.

5/ Bu olayla birlikte gençlerimize güvenmemiz gerektiği bir defa daha ortaya çıktı.

Geçmiş dönemlerde bir çok yerde gençlerimizle ilgili bazı menfi kanaatler ileri sürülüyordu. Bu gençlik çok kalite kaybetti, çalışmıyorlar, gayret göstermiyorlar diye eleştiriliyordu.

Başımızdan geçen hadise bize beğenmediğimiz (!) gençlerimizin içlerinde ne büyük bir vatan sevgisi ve şehadet ruhunun olduğunu gösterdi. Eskilerin deyimiyle bazı şer hayır getirir kuralı burada net olarak bir daha ortaya çıktı.

Çocuklara ve gençlere; ailede, sosyal hayatta ve eğitim sistemi içerisinde yıllarca sürecek bir dönemde kazandırılması arzu edilen vatan sevgisi mefhumunun, esasında onların genlerinde evvel emirde var olduğunun bu olayla birlikte berrak bir şekilde ortaya çıkmasına neden oldu.

15 Temmuz ruhu doğru ve faydalı noktalara nasıl kanalize edilebilir?

15 Temmuz direnişi ve başarısı ile ortaya çıkan bu ruhun doğru yerlere kanalize edilmesi çok önemlidir. Toplum belli bir süre hamasetle diri tutulabilir. Fakat bu ilanihaye süremez. İnsanımızın çok iyi bir şekilde eğitilmesi önemlidir.

Bu noktada zikredilebilecek bazı hususları şu şekilde sıralayabiliriz.

Araştırıcı ve sorgulayıcı bir eğitim anlayışı büyük önem taşımaktadır.

İnançlı ve ideal sahibi

Sahih kaynaklardan elde edilecek bir din bilgisine sahip,

Tarih şuuruna vakıf

Kültür ve sanat alanında belli bir kaliteye ulaşmayı amaçlayan

Stratejik düşünebilmeye çalışan

Sadece ülke sınırlarıyla değil Dünya çapında düşünebilmeye gayret eden

Bunun için de hem genel bilgisini hem de dil seviyesini yükseltebilmeye uğraşan bir insan unsuru gereklidir.

Ayrıca;

Yüksek öğretimde kaliteli doktoralı eleman seviyesi hızla arttırılmalı.

Sahip olmaya çalıştıkları meslek için gerekli olan bilgi, beceri ve yetkinlikler gençlerimize ve çalışanlarımıza kazandırılmalı.

Çalışan nüfusun eğitimi çok hızlı bir şekilde geliştirilmeli. ( Bugün maalesef 27 milyonluk iş gücümüzün yaklaşık 16 milyonu orta okul tahsili düzeyindedir)

Yarıştığımız batılı güçlerin insan unsuru ile her alanda boy ölçüşecek nesiller yetiştirmek zorundayız.
Orta gelir tuzağı ancak bu şekilde aşılır. Arzu edilen ve çokça dillendirilen kültür ve medeniyet hamleleri ancak bu şekilde gerçekleştirilebilir.

İlave olarak kendimiz ve diğer insanlarımız için şu noktaların önemini sürekli vurgulamalıyız.

Şeffaf olmalıyız,
Gizli gündemler taşımamalıyız,
Hayırda yarışmalıyız
‘Yaradılanı severiz Yaradandan ötürü anlayışı bizim temel felsefemiz olmalı.

Hak anlayışını toplumda hakim bir yaklaşım olarak daima önde tutmalıyız. İnsanlar sadece kendi menfaatlerini değil mutlak manada hakkı üstün tutmayı gözetmelidirler. ( kul hakkına ve kamu hakkına tecavüzden şiddetle kaçınmalıdırlar)

Unutulmamalıdır ki bu alanlarda ortaya çıkan arızalar başka insanların da yapacakları haksızlık ve hukuksuzluklara zemin ve gerekçe hazırlarlar.

Ekonomik yapı ile ilgili bazı noktalara temas etmek gerekirse;

Darbe girişimi ve onun bir üst kurgusu olan ülkemizi cenderenin içine alma planı, ancak nitelikli insan unsuru yanında güçlü bir ekonomi ile bertaraf edilebilir. Güçlü bir ekonomi de tüketime yönelik değil üretime yönelik bir ekonomik yapı ile gerçekleşebilir. Ülkemizde hüküm sürmekte olan mevcut ekonomik yaklaşım maalesef istenen reel anlamda gelişmişlik düzeyine bir türlü erişemedi. Bu alanda da ciddi bir seferberlik yapılması gerekiyor, hatta geç bile kalındı.

Devlet yatırımları ekonomik sistemde ancak tetikleyici bir rol oynayabilir.

Asıl olan girişimci ruhu canlandırmak, fertlerin ve ortaklıkların oluşturduğu ekonomik yatırımları arttırmaktır. Bu ekonomik yatırımların ise daha stratejik sektörlere ve alanlara kaydırılması şarttır.

Ülke girişimcilerinin kolay para kazanmak yerine ülkeyi düşünen daha zor ama katma değeri yüksek alanlara yönlendirilmesi esastır.

Yüksek faizin, yıpratıcı bürokrasinin ve girişimciye şüphe ile bakan bir devlet mekanizmasının değişmediği bir ülkede bu alanlarda çok verimli faaliyetler yapılması ne kadar mümkündür onun üzerinde ciddiyetle eğilmemiz gerekmektedir.

Bunun için Devletin teşviği şarttır ama yeterli değildir. Fertlerin de hakikaten önünün açılması gerekmektedir. Bugün bu alanda hala istenen düzeyi yakalayamadığımızı dikkatli gözler fark etmektedir.

Özetle bu temel yaklaşımları öne alan bir eğitim sistemi, insan unsuru ve ekonomik yapı toplumumuzun daha iyi bir düzeye yükselmesine imkan sağlayabilir. İnsanlarımız hayır yolunda yarışır hale gelirler.

Büyük düşünmeli, bu düşünceye uygun bir sistemle ve bu yükün altına girecek fertlerle dolu bir topluma ulaşabilmeliyiz. Ancak o zaman sürekli tekrar ettiğimiz ve toplumun önüne koyduğumuz hedefleri yakalayabilmek mümkün olabilir.

Allah toplumumuza bir daha böyle acı günleri yaşatmasın.

Dünya Bülteni, 14.07.2017

Gerici kim, ilerici kim?

İdeolojilerin, bir nevi “cennet” diye tasvir ettikleri en mükemmel dönemleri daima “ileride” olagelmiştir. Onlara göre dünya “cennetlerine” ulaşmak için, “gelişme” içindeki insanoğlunun “geriden” alacağı, bazı dersler dışında fazla bir şey yoktur. Evren ile yaptığı savaşta her gün yeni bir galibiyet aldığını düşünen böyle bir zihniyetin varmayı tasarladığı en son nokta, belki ölümü de, evrenin sonunu da “yenebileceği” ve Yaratıcının vasfı olan ölümsüzlüğe ulaşabileceği bir nokta olacaktır.

Marksistler için “altın çağ” adeta bir cennet dönemi gibi tarif edilir. İlkel komünal devre, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm ve proleter diktatörlük ile devam eden (ve teoriye göre devam edecek olan) dönemler, ulaşılacak “altın çağ” ile nihayete erecektir. Artık insanın hemcinsini sömürmediği, mülkiyetin olmadığı, mutlak özgürlüğün ve eşitliğin sağlandığı bir dönemdir bu devre…

Güzel günler hep ileri midir?

Batı Avrupa ve Anglo-Saxon ülkelerinde ise liberalizm, demokrasi ve kapitalizm üçgeni içerisinde bazen birinin, bazen diğerlerinin ağırlıkta olduğu coğrafyalarda da, “cennet” idealinin karşılığı “Welfare State” yani “Refah Devleti” olarak tarif edilmektedir. “Mümkün olduğu kadar fazla sayıda insanın mümkün olduğunca fazla mutluluğu” şeklinde ifade edilebilecek bu hale de hep daha ileride ulaşılacaktır. İleride, daima ileride…

Ortaçağ Batı için kötü ve karanlıktır. Engizisyonun ve Hz. İsa’nın getirdiği dini tahrif eden azizlerin hâkimiyeti altında, kitlelerin inim inim inlediği, binler ve onbinlerin mezhep savaşlarında can verdiği geçmişi özlemek, o toplumun insanları için akıldan bile geçirilmesi istenmeyen kötü devrelerdir…

Müslümanların itikadına göre ise mutlak Cennet ancak ahiret âleminde olacaktır. Cennet olarak tasvir edilen özelliklerin en yakın örneklerinin yaşandığı dönem ise Hz. Peygamberin (sav) yaşandığı Asr-ı Saadet dönemidir.

Batı için en karanlık devre, İslâm Dünyası’nın nerede ise en aydınlık dönemidir. Batı için geriye bakmak ne kadar korkunç ise, Müslümanlar için örnek dönemlere bakış hep özlem ve muhabbetle dolu olmuştur.

Tarihi süreçte, içinde yaşanılan dönemlerin daha evvelinde yaşanan zaman dilimleri, her zaman ve her toplum için kötü değildir.  İlerideki dönemlerin de her zaman daha iyi olacağı ve insanlara arzu ettikleri “cenneti” getireceği iddia edilemez.

Gerici kim? İlerici kim?

Konunun geldiği böyle bir noktada, tarihimiz boyunca sıkça rastladığımız halen de her fırsatta ulu orta  kullanılan, “gerici”, “ilerici”, “mürteci” v.s gibi kavramlarla alakalı olarak rahmetli Cemil Meriç’in yazısından bir bölümü nakletmek istiyorum. “Bu Ülke” isimli kitabında bakınız Üstad neler söylüyor:

“Canavarlarla dolu bir ormandayız. Yolumuzu hayaletler kesiyor. Tanımadığımız bir dünya bu. İthal malı mefhumların kaypak ve karanlık dünyası. Gerçek, kelimelerin arkasında kayboluyor.”

Meydan-Larousse ne güzel tarif etmiş: Gerici: Bir toplumun gelişmesini sağlayacak hiçbir yeniliği istemeyen, her yönüyle eskiyi özleyen ve eski düzeni getirmeğe çalışan (kimse)”. Tarifin tek kusuru bu ucûbenin hangi çağda, hangi ülkede yaşadığını söylememesi.

Murdar bir hal’den muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.

4. Murad’a, Süleyman devrine dön diye haykıran Koçi Bey, Reşit Paşa’ya kadar Osmanlı Devleti’nin bütün ıslahatçıları gerici.

Dante, yaşadığı çağdan iğrenir. Balzac eserini, iki ezeli hakikatin ışığında yazar: Kilise ve krallık.

Dostoyevski maziye âşık. Dante gerici, Balzac gerici. Dostoyevski gerici!

Sözü, yine Cemil Meriç’in sözleriyle bitirelim “Gerici, ilerici… Düşünce hürriyeti ve düşünce namusu,  bu mülevves ( kirli, pis, bulaşık) kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar .”

ERHAN ERKEN

Mayıs-Haziran 1998

 

İstanbul’daki Son Belediye Seçimleri Üzerine Yorumlar

ZOR ZAMANLAR, GÜÇLÜ ADAMLARI DOĞURUR

GÜÇLÜ ADAMLAR, RAHAT ZAMANLAR YAŞATIR.

RAHAT ZAMANLAR, ZAYIF ADAMLAR ÜRETİR

ZAYIF ADAMLAR, ZOR ZAMANLARI GETİRİR

( Şafak Kızılelma)

23 Haziran seçim sonuçlarının netleşmesi ve Ak Parti’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kaybetmesi sonrasında sosyal medyada bu söz bir çok yerde tekrar tekrar önümüze geldi. Seçim sonuçlarıyla ilgili kendi bulunduğu yerden bakarak bir durum tespiti yapan bu dörtlük,  mevcut durumu kısmen izah etmekle birlikte,  konu üzerinde sanki biraz  daha detaylı düşünmeye ve derine inmeye ihtiyaç duymaktayız.

Bu noktada, zaman yönetiminde kullanılan acil, önemli, destek ve geliştirme görevleri üzerinde yoğunlaşmakta yarar var. Bu görevleri ve bunlarla ilgili çokça kullanılan bir tekerlemeyi hatırlayarak devam edelim

“Çivi yokluğunda bir nal kaybedildi
Nal yokluğundan bir at kaybedildi
Atın yokluğundan seyis kaybedildi
Seyisin yokluğundan muharebe kaybedildi
Muharebe yüzünden savaş kaybedildi
Tüm bunların hepsi bir çivinin yokluğundan kaybedildi

Nalın çivisinin değiştirilmesi o an için acil bir görev idi ama görülemedi, oysa hem acil hem de önemliydi.

Tespit edilmiş olamaması destek görevlerinin iyi yapılamamasından dolayı idi.

Nalın çivisinin düşmesi, akabinde nalın düşmesini de beraberinde getireceğinden hemen tesbit edilmesi gereken bir işti.
Bu tesbit edilebilme işi bir geliştirme göreviydi. Çünkü bununla ilgili bir sistem kurulması gerekiyordu. Bu tarz eksiklikleri anında görüp düzenleyen bir sistem kurulmuş olaydı aksaklık zamanında görülecek ve tedbir alınabilecekti.

Buradan hareketle ilk okuduğumuz tekerlemeyi tekrar analiz edelim.
Güçlü adamlar rahat zamanları oluştururken ( yani dünyevileşme artarken) ve bu rahatlık zayıf insanları ortaya çıkarırken ( yani nefsi etkiler altında fıtri özelliklerinden uzaklaşan insanların sayıları artarken) bizim destek görevlerimiz demek ki iyi yapılamamış.
Ayrıca bu zayıflamanın fark edilip, bununla ilgili düzeltici mahiyette  sistem kurulması gerekirken bu da yapılamamış yani geliştirme görevi de olması gerektiği gibi kurgulanamamış
Hal böyle ise, geliştirme ve destek görevlerini zamanında ve icap eden ölçüde yapmaları gereken yöneticilerin yani o bahsi geçen  güçlü adamların ve çevrelerinin de bu gidişattaki rolünü masaya yatırmak gerekmez mi?

Bir Mü’min nelerden kaçınmalı?

(Fotoğraf: Ömer Faruk)

Allah (cc) ‘ın Rızasını kazanmak isteyen bir Mü’min;

Yaşanan hayatın sadece maddi ilişkilerden ibaret olduğu zehabına bir an bile olsun kapılmamalı

Hayatın gün geçtikçe artan hızına kapılıp ahireti yani ebedi alemi aklından çıkarmamalı

Hayatın sadece bir imtihan olduğunu, fakat yaşanmasının mecburi olmasından dolayı burası olmadan öbür tarafın kazanılamayacağını bilerek dengeyi kaçırmamalı

Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için ve yarın ölecekmiş gibi Ahiret için çalışılmalı sözünün hikmetini derinden düşünerek bunu hayatında uygulamayı ihmal etmemeli

Emek sarf ederek kazanmanın çok kutsal bir şey olduğunu göz ardı etmemeli

İktisadi hayatta başta faiz ve kul hakkı olmak üzere Allah’ın Haram kıldığı noktaları kesinlikle hafife almamalı

Bir şeyin ancak Allah için sarf edildiği oranda kıymetli olduğunu hiç unutmamalı

Boş yere sarf etmekten yani israftan kaçınmalı

Allah için sarf etmenin ( can, mal, mesai, zihni meleke v.b) tasarruftan önemli olduğunu, tasarrufun ise belki planlı ve daha güçlü bir sarf etme için yapıldığı zaman değerli olabileceğini akıldan çıkarmamalı

İnsanın ( nefs) tüketme arzusunun sınırsız olduğu düşünülse bile Allah’ın çizdiği hudutları hiç bir zaman unutmamalı

Her alanda haramlara ve harama götürücü fillere çok dikkat etmeli, bunların kendisini felakete sürükleyeceğini göz ardı etmemeli

Determinist olmamalı. Yani  benzer sebeplerin benzer neticeleri meydana getirdiği bir vakıa ise de bunun da bir tür Sünnetullah olduğunu hatırından çıkarmamalı. Fakat hepsinin ötesinde sebeplerin de müsebbibi olduğunu  yani sebepleri de Yaratanın Allah olduğunu ve O’nun bazen ve dilerse farklı sebeplerden farklı neticeler Yaratabileceğini de  hiç bir zaman unutmamalı

Amaç Allah’ın rızasına uysa da ona giden yolda Allah’ın rızasına uymayan araçların kullanılamayacağını bilmeli. (Amaç için her yol meşru değildir)

İnsanların herhangi bir konuda karar vermeleri sırasında çoğunluğun her zaman en doğruyu bilemeyeceği şuurunda olmalı

Çoğunluğun kararını doğru görmeye dayalı önermeleri kendisine her durumda ölçü kabul etmemeli

Çoğunluğun ancak; Allah’ın Emirleri ve Hz. Peygamberin ( a.s) söz ve fiiilerinin anlamaya çalışırken ilim sahiplerinin belli bir izah ve yorumda müttefik olmaları gibi bir konuda değer taşıyabileceğini unutmamalı ( icma)

Yaratıldıktan sonra başıboş bırakıldığını zannetmemeli

Attığı her adımda yukarıdaki cümleye bağlı olarak bir gün hesap vereceğini hatırından çıkarmamalı

Yaptığı tüm iyi işleri ve kendisine yapılan kötülükleri unutmaya çalışmalı bir daha anmayı bile aklına getirmemeli

Her durumda adaletten ayrılmamalı. Boynuzsuz koçun boynuzlu koçtan hakkını alacağı günü hatırından hiç çıkarmamalı

İnsanların çoğu kere menfaatlerini Hakları olarak gördükleri bir dünyada tam tersine ilişkilerinde ve yaklaşımlarında daima Hakkı ve Hakikati üstün tutmayı tercih etmeli, Hakkın hilafina kendi menfaatini tercih etmemeli.

Emanete hıyanet etmemeli

Elde ettiğin nimetin şükrünü ifa etmeyi ihmal etmemeli. Her nimetin şükrünün kendi cinsinden olacağını unutmamalı

(Para ise infak etmeli, sadaka ve zekat vermeli, İlim ise onunla amil etmeye çalışmalı, o ilmi başkalarına da öğretmeli, Zeka ise onu yerli yerinde sarfetmeli, doğru düşünmeye çalışmalı, isabetli kararlar vermek için  gayret sarf etmeli)

Yeryüzünde kibirle yürümemeli.

Hiç bir yaptığı işi kendinden bilmemeli. Allah’ın verdiği güç ve kudret ile bizzat onun izni ile bu işi yaptığını hatırdan çıkarmamalı. Allah’ın hayır murat ettiği bir işte kendisini vesile kılmasından dolayı onun şükrünü ihmal etmemeli

Yapılan amellerin insanın şükrünü ifa etmesine yetmeyeceğini, Cennetin ancak Allah’ın lütfu ile kazanılacağını unutmamalı.

Tavsiye edildiği gibi daima Allah’dan korkmalı ama O’nun Rahmet ve Mağfiret ve yardımından ümidini kesmemeli

Dua’yı ihmal etmemeli. Allah katında en makbul makamın kulluk olduğunu unutmamalı.

Allah’ın (cc) yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırdan çıkarmamalı

Vahye muhatap olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’in kendisine hitap ettiği gerçeğini göz ardı etmemeli

Ona muhatap olmak için dil güçlüğünü aşma noktasında hiç bir zaman ve şartta gayret etmekten vaz geçmemeli

Mutlak manada kurtuluşun, vahyi hakkıyla anlamak, Kur’an ve Sünnetin muktezasıyla amel etmekten geçtiğini unutmamalı

Dinini kimlerden aldığı hususunda ince eleyip sık dokuma prensibini ihmal etmemeli

Diniyle ilgili her konuda meselenin hakikatini öğrenme konusunda sarf edebileceği gayretten kaçınmamalı

Ailesiyle, komşusuyla, çevresiyle, yaşadığı topraklarla ve Dünya ile kısaca kendisine tebliğ alanı olan ( mümkün, muhtemel ve belki de hayali) her yerle irtibatını canlı tutmalı, kaybetmemeli.

Çevresiyle ilgili İslami açıdan bir kıymet ifade eden hiçbir mevzuyu ( hepsi ile aynı derecede ilgilenemese bile) gündeminin dışına çıkarmamalı. İhtisaslaşma yaklaşımında ifrata kaçmamalı

Ehliyetli olmadığı konularda işi ehlini  vermeye gayret etmeli ve ihmalkar davranmamalı

Konu ile ilgili Ehliyetli kişi/kişileri bulamadığı konularda o işin ehliyetlisini ortaya çıkarabilecek zeminleri oluşturmak, bu hedefe yönelik gayret göstermek  ve gerekli tedbirleri almaktan da geri durmamalı

Hakikatinı idrak ettiği, elini uzatabildiği, gözüne kestirebildiği hayırlı işlerde, ya teşebbüs etmekten ya da teşebbüsü uyandıracak davranışlarda bulunmaktan kaçınmamalı

Bir kötülük gördüğünde eli yetiyorsa eliyle , ona gücü yetmiyorsa diliyle veya kalemiyle düzeltmek için gayret sarfetmeli. Bu ikisine de gücü yetmiyorsa en azından kalbiyle buğz etmekten geri durmamalı.

İçinde yaşadığı toplumu ve dünyayı çok iyi tanımaya çalışmalı. Müslümanların da bu çevre içinde yaşadıklarını kesinlikle unutmamalı.

(Şehirleşen bir toplum ve her gün karmaşık hale gelen metropol hayatı, Kurumsallaşan, somuttan soyuta, özelden tüzele kayan ilişkiler, Çevrenin acımasızca tahribi, İletişim çok seri aynı zamanda da yüzeysel bir hale gelmesi, Bilginin elde tutulduğu oranda maddi güce dönüştürülebileceği gerçeği, Hızlı yaşanan hayatın temel konular üzerinde tefekkür edebilmekten insanları alıkoyduğu, insanların sürekli pratik çözümler peşinde koşmaları, reflex türü davranışlara yönelmeleri…., Bu ve bunun gibi daha bir çok çevresel ve toplumsal gerçeğin sarıp sarmaladığı insanlarla muhatap olduğu gerçeğini hiç bir zaman gözden uzak tutmamalı..)

Müslümanların böyle bir ortamda yaşamak zorunda olduklarını, gerçeklerin bir bölümünün veri olarak alınıp bir bölümünü ise tümüyle değiştirilmesi gerektiğini,  Sabit olanlar ve değiştirilmesi gerekenlerin çok incelikle ayrıştırılmasının önemli olduğunu. . Müslümanların tüm bu sayılan veya burada tek tek zikredilemeyen mevzuları kavramaya çalışıp bunlara uygun çözümler üretecek tarzda yetişmesi ve yetiştirilmesinin gerekli ve hayati olduğunu gözden uzak tutmamalı.

Allah’dan ve O’nun korkun dediklerinden başka bir şeyden korkmamalı

Riya’dan şiddetle sakınmalı

İstişareden hiç bir şekilde ayrılmamalı. İstişare ederken de muhakkak istişare edilecek konunun uzmanlarını bularak onlara danışmayı ihmal etmemeli

İnsanların zaaflarının olduğunu bilerek insanlarla ilişkilerinde bu konuyu özellikle dikkate almayı ihmal etmemeli.

Özetle Allah’ın bizden isteği gibi bir Müslüman olmaya çalışmalı….

Seçim sonrası yargı süreci devam ederken

 

Türkiye’nin yıllardan beri hem genel hem de belediye seçimlerini bir çok ülkeye göre başarılı bir şekilde yaptığı konusunu sürekli vurgularız. Halk ortalama % 80’ler düzeyinde bu seçimlere katılır ki bu da çok iyi bir orandır. Çok şükür yine böyle bir seçimi geride bıraktık.

Ak Parti ve cumhur ittifakı Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi bu seçimleri genel anlamıyla %52’ye yakın bir oyla ve başarılı bir şekilde sonuçlandırdı. Gerçi ilk sonuçlara göre iki büyük şehir kaybedildi ki bu ciddi bir üzüntüye sebep oldu.

Peki üzüntü sağduyuyu kaybettirmeli mi?

Bu soruya mantıklı düşünen hemen herkesin hayır diyeceğini zannetmekteyim

Seçimde halk oylarını verdi lakin süreç henüz sonuçlanmadı. YSK itirazları değerlendiriyor. Fakat birileri ısrarla havayı bulandırıyor. Seçim mekanizması ve süreci ile ilgili güven sarsıcı hava yayıyor.

Burada şu soru önemli: Bu mekanizma ve kurumlar ülkeye bundan sonra da lazım değil mi? Halkın bu güvenini sarsmak kime ne kazandırır?

Hem sorumlular, hem de sonuçlardan istediğini yüzde yüz elde edemeyenler söz ve tavırlarına çok dikkat etmelidirler. Yanlışlık olduğunu gören ve tesbit eden delilleri ile en yetkili makam YSK’ya müracaat etmelidir. Bu işin çözüm mercii gazete, tv, sosyal medya değil YSK olmalıdır.

Bunca yıldır halkın belli oranda güvenini kazanmış olan seçim sistemi, süreci ve yetkili kurulları ile ilgili yıpratıcı söz ve davranışlardan özellikle kaçınılmalıdır. Kızgınlık ve üzüntüler sağduyunun önüne geçmemelidir.

Bu ülke hepimizin.

Unutmayalım ki kazanan da bizim, kaybeden de bizim.

Seçim sonrası facebook paylaşımı