BYV İFTARININ ARDINDAN…

24 Nisan Pazar akşamı İBB Çırpıcı 1453 tesislerinde Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nın iftarı vardı. Yaklaşık 600 kişilik salon neredeyse tamamiyle doluydu. İki yıldır yapılamayan toplu iftarlardan sonraki bu buluşmada katılan arkadaşların, öğrencilerin ve ailelerin mutluluğu yüzlerinden okunuyordu.
Boğaziçi ailesine katıldığım 1980 yılından bu güne geçen 40 küsür yıllık süreçte Allah’a şükürler olsun ki güzel bir dost halkamız oluştu.
Yanlış hatırlamıyorsam 1986 veya 87 yılından bu yana ( geçen iki yıllık mecburi kesiklik dışında) bu iftarlar hep yapıldı. Fatih Kıztaşı’ndaki İSAV’ın salonunda, bizim o zamanlar faaliyette olan Elif Yuva’nın Aksaray’daki binasında, Ensar Vakfı’nın salonunda, Musiad’ın Mecidiyeköy’deki ilk merkezinde, Malta Köşkü’nde ve son zamanlarda Hisarüstü’ndeki Boğaziçi Konak’da bu topluluk, eksiğiyle fazlasıyla , iftar programlarında hep bir araya geldi.
İlk dönemlerde, BSV henüz kurulma safhasında iken iftarlarımız genellikle ortak bir zeminde düzenlenmekteydi.
1997 Yılından sonra ise Boğaziçi mezun ve öğrencilerine yönelik iftarlar  BYV çatısı altında gerçekleştirildi.
Bu seneki İftar akşamı salona göz gezdirirken tüm bunlar film şeridi gibi gözümün önünden geçiverdi. Bu 40 küsür yıllık süre içinde bu topluluktan geçen arkadaşlar arasından çok önemli kamu ve özel sektör görevleri ifa eden arkadaşlarımız çıktı. Başbakanlık, Bakanlık, Milletvekilliği, Bakan yardımcılığı, Büyükelçilik, Rektörlük, Üniversitelerde hocalık, ülkenin önemli kurumlarında yöneticilik yapan ve halen de yapmakta olan çok sayıda arkadaşımız oldu.
Büyük sanayi kuruluşlarının sahibi ve yöneticisi olan arkadaşlarımızın başarıları bizleri mutlu etti. Türkiye’nin ve İslam Dünyası’nın fikri hayatına önemli katkılar sağlayan dostlarımızın bulunması hepimiz için ayrı bir gurur kaynağı oldu.
Yine bu büyük ailenin içinden çıkan arkadaşlarımızın kurduğu Boğaziçi merkezli bir başka dernek daha ortaya çıktı. BYV iftarından birkaç gün evvel onlar da Üniversite bahçesinde geniş katılımlı bir iftar düzenlediler. O iftara katılamamış olsam da sosyal medyada paylaşılan görüntüler şahsen beni ziyadesiyle memnun etti.
Sayımız arttıkça tabiidir ki aramızda fikir ayrılıkları da oluştu. Bu fikir ayrılıkları bazen ufak çaplı olsa da bazen de maalesef hepimizi üzen farklılaşmaların ortaya çıkmasına sebep oldu.
Dün akşamki iftarda tüm bu gelişmeler hızlıca zihnimden geçerken, fikir ve duruş farklılıklarının bir ayrışma ve kamplaşma meydana getirmesi tehlikesine karşı hepimizin çok dikkatli olması gerektiği kanaati daha da belirgin hale geldi. Birbirimize karşı davranışlarımızda en önde gelen nokta burası olmalıydı.
Çünkü hangi fikri savunursa savunsun 40 küsür yıldır aralarında belli bir hukuku muhafaza etmeye çalışan insanlar, birbirlerinin niyetleri konusunda şüpheye düşmemeliler diye inanmaktayım.
Uzunca bir süre aynı atmosferi soluduğumuz arkadaşlarımız bugün yapmakta oldukları çalışmalarda muhakkak ki kendilerine göre doğru olan şeyleri yapıyorlar. İnanıyorum ki hepsinin niyetleri millet ve memleket hayrına olan işlerin gerçekleşmesi.
Fakat fikir ve duruş farklılıkları bizleri birbirlerimizden koparmamalı. Aksine tüm bu farklılıkları çok geniş bir parantez içinde bir zenginlik olarak değerlendirebilmemiz gerekiyor.
Ayrı ayrı hizmet alanlarında hatta bazen birbirlerine zıt gibi görünen noktalarda bulunsak da gerektiğinde aynı masa etrafında buluşabilmeliyiz. Konuşabilmeliyiz. Hatta birbirlerimizi kırmadan ve incitmeden tartışabilmeliyiz.
Daha yaşlı olan bizim neslin dışında aşağıdan çok büyük yoğunlukta genç bir nüfus geliyor. İnanıyorum ki onlar bizlerden çok daha dinamik.
Çeşitli platformlarda hizmet etme niyetiyle bir çok görevler üstlenmeye başladılar. Bizim daha yaşlı nesil yavaş yavaş sahneden çekilirken genç kadrolar onların yerlerini alıyorlar ve inşallah bu süreç hızla ilerleyecek gibi görünüyor.
Gençlerin farklı yaklaşımları ve dinamizmleri daha yaşlı olanların tecrübeleri ile harmanlanabilmeli ki ortaya güzel ve yararlı bir sinerji çıkabilsin.
Bu düşünceler bir Ramazan gecesinin o kuşatıcı havası içinde ortaya çıkan çok fazla iyimser bir tabloyu mu ortaya koyuyor bilemiyorum ama, inanın ben iftar esnasında ve iftar sonrasında bu tarz fikirlerin zihnimde belirmesinden dolayı nedense bir hayli ferahladım. Bardağın dolu tarafına odaklanmaya çalıştım.
Ara dönemlerde ortaya çıkan tartışmalara bu gözle bir daha bakmaya gayret ettim ve belki de bir dua mahiyetinde bu cümleleri kaleme döküp sizlerle paylaşmayı düşündüm.
İnşallah ilerleyen zaman içinde aramızdaki farklılıkları ve tartışma noktalarını birer zenginlik olarak değerlendirebilme yolunda daha fazla gayret sarf ederiz.
Bunu sağlayabilirsek 40 küsür yıl içinde oluşmuş bu değerli topluluk inşallah hem ülkemiz hem de İslam Dünyası için yararlı şeyler ortaya koyabilir.
Hayır düşünelim, hayır murad edelim, inşallah hayırlı neticeler ortaya çıksın…
26 Nisan 2022 Facebook paylaşımı

HERŞEY BİZ YAŞARKEN OLDU VE OLMAYA DEVAM EDİYOR

( Bu yazı ilk olarak Basım Yayın Birliği Derneği’nin 2020 yılı sonlarında yayınladığı dergisinde yer aldı. Bazı noktalarını güncelleyerek dijital mecrada yeniden yayınlıyoruz)

Lise ikinci sınıfa gittiğim sene (takribi 1977-78 yılları) Rahmetli Mehmet Şevket Eygi ile tanışmıştım. Kendisinin o sıralarda okumakta olduğum Galatasaray Lisesi’nden çok önceleri mezun olmuş bir ağabey olması tanışmamıza sebep olan önemli ortak noktaların başında gelmekteydi. Ara sıra onun Yerebatan Caddesi 62 numaradaki Bedir Yayınevine giderdim. Bizim ufkumuzu açıcı konulardan bahseder, okumaya, öğrenmeye teşvik eder, ibadetlerimizi zamanında yapmamıza dikkat çekerdi.

Şevket ağabeyin yazıhanesi o binanın en üst katında idi. Genelde bizimle orada görüşürdü. O yazıhanede bizim için o zamanın şartları içinde önemli olan birçok kişi ile de tanışmamızı sağlamıştır. Kendisine tüm bu katkıları için çok müteşekkirim. Allah Rahmet eylesin. .

Binanın kapısından girip bir miktar merdivenle çıktıktan sonra yayınevinin kitaplarının satıldığı bir kısım vardı. Hatırladığım kadarıyla kitapların teşhir yeri ve depo bölümüydü orası. Bodrum katta ise Rotatif dedikleri dev bir baskı makinası bulunmaktaydı. Bu rotatif o dönemin önemli tesislerinden birisi idi.

Şevket ağabey bizim ona gittiğimiz dönemlerde Büyük Gazete adlı haftalık bir dergi çıkarmaktaydı. O dergi de bu rotatifte basılmaktaydı.

Nereden biliyorum? Bir kaç sefer bize bu baskı hadisesinin nasıl gerçekleştiğini anlatmıştı. Yazılar entertip dizgi denilen bir usulle metalden sayfalara diziliyor sonra da o dev gibi makina büyük bir gürültüyle dönüyor ve dergi öbür taraftan çıkıyordu.

Bedir yayınevinin kitapları o zaman o makinede mi basılıyordu tam olarak bilemiyorum ama dergiyi basılırken gördüğümden bu noktadaki şahitliğimden bahsedebilirim..

Matbaa ile diğer bir münasebetim 1982 yılında kendi düğün davetiyemin basılması sırasında olmuştu. Davetiyeleri mahallemizdeki tanıdık bir matbaacıda bastıracaktık. Fakat ben bir de davetiyenin üst tarafında besmele olsun istiyordum. O matbaacı tanıdığımız buna pek yanaşmayıp işi zora sürmüştü. Bir arkadaşım ben sana bir besmele klişesi yaptırayım sen de matbaacıya ver onunla bassın demişti. Herhalde ilk klişeyi de o zaman görmüştüm.

BASIM VE YAYIN İŞİNE İLK BAŞLAMAM

Daha sonraları bir arkadaşımla beraber sene sonlarında yeni yıl için firmaların müşterilerine vermek üzere hazırladıkları promosyon malzemelerini temin eden bir işe başlamıştık. Hediyelik eşyalar dışında takvim ve ajanda baskıları da bu işimizin bir parçasıydı. O hiç anlamadığım sektöre bir anda çok hızlı giriş yapmıştım. Kısa sürede işimiz promosyondan baskılı alanlara kaymıştı.

Bir iki yıl içinde Cağaloğlu’nda bir büromuz olmuştu. Ve biz Es Ajans Reklamcılık adıyla iş yapmaya başlamıştık. Katalog, broşür, fatura baskıları, kurumsal evraklar vs.

O iş sırasında ofset matbaa işi ile tanıştım. Ortağım Salih Pulcu esasında mimar olan, sonradan grafikerlik işine merak sarmış ve bu alanda pek mahir bir arkadaşımdı. Salih daha çok grafik ve kurgu tarafıyla uğraşıyor ben de dış işler, muhasebe, pazarlama ve baskı takip alanlarına bakıyordum. Daha sonra o dönemdeki yakın arkadaşlarımızdan Fikret Işık da bize ortak olmuştu. İlk dönemlerde Fikret daha çok dışardan destek sağlıyordu. Salih ile ben fiili olarak çalışıyorduk

Bize ilk işyeri hediyesi olarak Cağaloğlu’ndaki bazı tecrübeli grafiker ağabeylerimiz, çeşitli fontlardan basılmış ve bizim keserek başlık olarak kullanacağımız tarzda harfler hediye etmişlerdi. (Mustafa Özer Köse ve Nasip Klişe’nin o dönemdeki bürosunda faaliyet gösteren Hacı ağabey o dönemin çok usta grafikerleri idi. Her ikisi de Rahmet-i Rahmana kavuştular.)

Letraset denen farklı farklı karakterlerden çıkartma ile çizgili kartona yapışan harfler de grafikerliğin önemli bir aracıydı. Yazılar bu harflerin de kullanılmasıyla kurgulanıyor ve onlardan baskı için film alınıyordu. Kretuar, pritt adlı yapıştırıcı gibi malzemeler de çok önemliydi. O zamanlar Türkiye Gazetesi bir compugrafic makinesi almış ve bununla Cağaloğlu piyasasına da hizmet veriyordu. Biz de uzun metinleri orada dizdiriyorduk. Sonra kretuar ile bu dizgileri kesip, letrasetlerden ve diğer süslü harflerden başlıkları da milimetrik çizgili kartona yapıştırıyorduk. Hazırlanan bu kompozisyondan film alınıyor, onlar montaj yapılıyor ve ofset baskıya gidiyordu.

 

Renkli baskılar için de renk ayrımı diye bir işlem vardı.

Ofset baskı yeni bir teknoloji idi. Pikaj, montaj, renk ayrımı, film, duruma göre aydınger, asetat, baskı öncesi için ozalit, daha havalı grafikler için resimlerin üstüne yapılan pistole çalışması, iyi bir fotoğrafçı ile çekilen dia pozitif resimler. İşin kalitesine göre tif veya ozasol kalıpla yapılan baskılar. Tüm bunlar 80’li yılların baskı teknolojilerinde çokça duyulan kavramlardı.

BASKI TEKNOLOJİLERİNDE HIZLI GELİŞMELER

Derken 80’lerin ortalarından itibaren Macintosh Bilgisayarları ve masaüstü yayıncılık diye yeni bir kavram daha devreye girdi. Yavaş yavaş klasik grafikerlik Macintosh grafikerliğine doğru evrildi. Türlü türlü fontlar çıktı. Laser çıkış makineleri çok hızlı bir şekilde baskı kalitelerini arttırdılar.

Ben bile Macintosh Plus adlı makinemizde ve Ready Set Go adlı programla mahalli gazete veya dergi hazırlığı yapıp baskıya gönderdiğimiz günleri hatırlarım.

Biz ilk baskı makinemiz olan 25×35 ebadında Gestetner’i sanırım 1986 yılında almıştık.

300 dpi, 600 dpi derken yüksek çözünürlü laser çıkışlar süratle piyasaya çıktı. Macintoshların programları ve işlem hafızaları da aynı hızla artıyordu.

Seksenlerin sonundan 90’ların sonlarına geçen on yıllık sürede de tüm bu olaylar büyük bir hızla gelişti.

Bizim 1990 yılı başında Rahmetli Ahmet Şişman ile kurduğumuz Eramat adlı matbaa birkaç yıl içinde hem Ahmet Şişman’ın İz yayıncılık adlı firmasına hem de daha pek çok yayınevine baskı ve cilt işi yapmıştı. Bizim aldığımız ilk kağıt kırma makinesi sallama pedal denen bir aletti. Forma halinde basılmış kitap sayfalarını elle makineye veriyorduk ve öylece katlanıyordu.

Harman denen işlemler ilk zamanlar daha çok ‘’roman’’ tabir edilen vatandaşlarımız tarafından yapılmaktaydı

Zamanla ve hakikaten çok hızlı bir sürede kitaplar, dergiler ve diğer baskı işleri tamamen ofsete döndüler. Makineler gittikçe daha kaliteli hale gelmeye başladı. Kitap ve dergilerin ciltleri gittikçe otomatikleşti. Sallama pedalların ve elle harmanlamaların yerini artık tam otomatik makinalar aldı.

O eski klişe ve Entertip dizgi ile baskı yapan matbaa makinelerinin büyük bölümü devre dışı kaldı. Bazıları ise ya kesim ya yaldız ya da numaratörle birlikte baskı yapan makineler haline dönüştüler.

Tüm bunlar biz yaşarken ve bu mesleğin içinde iken oldu.

Özellikle 1980 sonrasında Türkiye Ekonomisinin dış dünyaya entegrasyonu süreci önemli bir devir değişikliği idi. Ekonomide ihracat konusu çok öne çıktı. Tabii aynı derecede ithalat da kolaylaşmıştı. Türk parasının diğer paralarla kolayca değişebilme imkanına kavuşması dış dünya ile ilişkiyi daha kolay hale getirdi. ABD ve İngiltere’nin önderliğinde özellikle gelişmekte olan ülkelerin dünya sistemine hızlıca entegrasyonu yönündeki gayretlerin de tesiri ile artık dış dünyada ne oluyorsa kolaylıkla bizde de olmasının yolu açılmıştı.

Birçok sektörde olduğu gibi matbaacılık ve yayıncılık alanında bu tarihten sonra ortaya çıkan büyük değişimin altında yatan bir önemli faktör kısaca bahsettiğim bu gelişmelerdi.

Değişim bu kadarla sınırlı mı kaldı? Tabii ki hayır.

90’lı yılların ikinci yarısından itibaren dijital alanda büyük bir atak başladı ve bu alandaki gelişme baş döndürücü bir hızla devam ediyor

Artık dijital yayıncılık neredeyse en fazla sözü edilir yayıncılık türü oldu.

DİJİTAL DÜNYA

Eski gazeteler ve dergiler günümüzde kısmen basılı olarak yayınlanıyor olsa da büyük ölçüde dijital mecralarda okunuyorlar. Biz bile uzunca bir süre dijital mecrada haber ve kültür sitesi hazırlayıp yayınladık. Dünya Bülteni ve Son Devir siyasi, sosyal ve ekonomik haberler alanında, Dünya Bizim de kültür haberciliğinde etkili internet siteleri olarak hizmet verdiler. Bu yayın mecralarımız ile ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel haberleri, ulaşabildiğimiz en kısa sürede izleyiciye duyurmaya başladık. Gazetelerde bir gün sonra insanlara ulaşan haberler artık anlık süreler içinde muhatabına ulaşıyordu.

Ofset baskı dışında kitapların bir bölümü de artık çok az sayıda da olsa dijital baskı makineleri ile basılabiliyor.

Olay bununla da kalmadı. Artık neredeyse herkesin kendi yayınını yaptığı sosyal medya platformları gelişmeye başladı. Elinde akıllı telefonu olan ve bu işe meraklı bir kişi, adeta kendi dergisini ve gazetesini kendi başına çıkarıyor. Facebook, twitter, instagram ve linkedin hesaplarından önemli gördükleri olayları yayınlıyor, haberler veriyorlar.

Fotoğrafçılık mesleği ciddi bir form değiştiriyor. İnsanlar kendi akıllı telefonlarından gayet güzel fotoğraflar çekiyorlar. Pistole boya sanatçıları yerine akıllı telefonların renk düzeltme programları aldı.

Kitaplar basılı olmanın yanında e-kitap olarak da yayınlanıyor.

Fakat ilginç olan şu ki gazete ve dergi alanında ortaya çıkan gelişme veya değişim şu ana kadar kitap konusunda aynı ivme ile gerçekleşmedi.

Hala basılı kitap önemini ciddi oranda koruyor ve e-kitap platformaları tüm beklentilere rağmen istenen yaygınlığa kavuşamıyor

CORONA SALGINI

2020 Yılı Mart ayından itibaren ise yepyeni bir olayla karşı karşıya kalıverdik. Corona virüsünün tüm dünya ile birlikte ülkemizi de etkilemesiyle birlikte hayatlarımız ciddi oranda değişti. Birçok işimizi artık evlerden yapmaya başladık. Tüm ilişkilerimizde online olma mecburiyeti çok şeyin önüne geçti.

Peki, bu dönemde evlerinde kalan insanlar acaba kitap konusunda dijital alana mı yöneldiler yani basılı kitap yerine e-kitap mı aldılar yoksa kitaplara ulaşabilmek için başka yolları mı kullandılar?

Yapılan araştırmalara göre e-kitaba yönelim yine de çok büyük bir boyuta ulaşamadı. Fakat kitaba ulaşım için insanlar kargo ve e-dağıtım platformalarını daha yoğun kullanmaya başladılar.

Kitabın basılıp klasik dağıtımcılar üzerinde kitap satış mağazalarına gitmesi ve oradan okuyucuya ulaşması veya özellikle son yıllarda yaygınlaşan ve pandemi öncesine kadar büyük yaygınlık kazanan kitap fuarları üzerinden ulaşması yerine kargo ile kitap dağıtan firmalara çok ciddi bir yöneliş oldu. Yani logistik ve kargo sektörü üzerine çok ciddi bir yük bindi.

Fuarlarla ilgili de gerek ülkemizde gerekse de dünya üzerinde zamanla dijital alanda kitap fuarlarının da yaygınlaştığını görebiliriz.

Corona salgını ile ilgili aşılamanın yaygınlaşması ve hastalığın inşallah şiddetinin kaybolması ile yeni bir döneme giriyoruz. Bazı alanlara açılmalar ve normalleşmeler başladı. Fakat yine de hastalığın henüz tam manası ile etkisinin yitirdiği iddia edilemez. Tüm bu gelişmeler de online ilişkilerin öneminin sürekli artmasına yol açıyor. Örnek olarak ülkemizde ve dünyanın büyük bölümünde yüksek öğretim uygulamalı dersler dışında önemli ölçüde dijital alana kaymış vaziyette.

Acaba zamanla şartların tekrar eski hale dönmesi durumu hasıl olursa bu değişimler sona erip tekrar eski alışkanlıklara dönülür mü sorusunun da cevabını ciddi şekilde düşünmek gerekir sanırım.

Olağanüstü dönemler sonrası eski alışkanlıklara dönülmesi çokça görülse de yeni şartların ortaya çıkardığı yeni dengeler de her değişim dönemi sonrası gündemde yer almaya devam etmiştir. Bunun oranı değişebilir lakin meydana gelen bir değişim ve dönüşüm belli bir ihtiyacı karşılıyorsa onun kalıcı olabileceğini de varsaymak gerekir.

Burada son dönem yönelimler en çok kitap satış noktalarını etkiledi gibi görünüyor. Aynı zamanda kitapların satış noktalarında insanların bir araya gelmeleri, okuyucuların kitap alışverişleri dışında bu mekânlarda birbirleriyle sohbet ve muhabbet edebilmeleri olayı da gittikçe azalmaya başladı. Bu değişim pandemi öncesinde de gözlemlenen bir hal idi fakat yeni şartlar bu gidişi mecburen daha farklı bir yöne doğru adeta savurdu. Son salgın olayı yüz yüze yapılan muhabbetlerin ve görüşmelerin çok daha azalmasına neden oldu. Belki bunların bir bölümü dijital alana kaydı fakat o eski sıcaklığın her daim arandığı da önemli bir gerçek.

YÜZYÜZE İLİŞKİLERDEN ONLİNE MUHABBETLERE

Corona salgını öncesinde de dijital alana kayış her gün adım adım fazlalaşmakla birlikte pandemi sürecinde bu eğilim şartların da zorlaması ile çok daha fazla arttı. Kişisel ve kurumsal ilişkilerde online platformlar büyük yaygınlık kazandı. Whatsapp türü iletişim alanlarının kullanımında adeta patlama yaşandı. Sosyal medya araçları insani ilişkilerin sağlandığı en önemli mecralardan oldu.

Özellikle Türkiye gibi genç nüfusun çok yoğun olduğu bir ülkede bu eğilimin zamanla daha fazla artacağı beklentisi de hiç küçümsenmeyecek bir gerçek gibi ortada duruyor. Firma yönetimlerinin bile gittikçe online bir tarza kaydığı, eğitimin de mevcut şartların zorlamasıyla online yapılma mecburiyeti içinde olması dolayısıyla, yayıncılık alanında da kullanılan materyallerin dijital sahaya daha fazla kayacağını öngörebiliriz.

Bu ne sağlayacak? Yayıncılık daha önceden bildiğimiz tarzın ( yani basılı yayıncılığın) ötesine doğru sanki daha fazla kayacak. Yani e-kitaplar zamanla daha fazla gündeme gelecek. İnsanlar yıllar geçtikçe kitapları sanki dijital platformlardan daha fazla okuyacak. (Bu bir çok kişinin olduğu gibi benim de öngörüm. Ama ne ölçüde tahakkuk eder bunu zaman gösterecek inşallah.) Toplu taşım araçlarında daha fazla zaman geçiren özellikle genç nüfusun kitapları özellikle akıllı telefonlarına taktıkları kulaklıklarıyla dinleme oranları da daha fazla artabilir. Şu an bunun emareleri de görülmekte.

Şu an bu kayış daha önceden yapılan tahminlerin boyutlarına ulaştı mı?

Hayır değil.

Basılı yayıncılık kolay kolay biter mi?

Sanırım bu sorunun cevabı için de şu ana kadarki gelişmelere bakılarak hemen evet demek mümkün değil. Kitap yayıncılığı gazeteler gibi basılı olmaktan çıkıp kısa sürede dijital alana tamamen kayamaz gibi görünüyor.

Fakat zamanla bu alana doğru önemli bir gidiş olacağı varsayımı üzerinde çokça durulup ona göre hazırlıkları hızlandırmak gerekecek diye düşünmekteyim.

Bu arada dijital yayıncılık alanında kitlelerin zamanla sahip olduğu bazı alışkanlıklar klasik yayıncılık yapanların da dikkat etmeleri gereken noktalar haline gelmekte. Son günlerde İSAM tarafından hazırlanıp yayınlanan Temel İslam Ansiklopedisi içinde bazı bölümlerin dijital platformlarda sıkça görmeye alıştığımız infografiklerle (bilgiçizim) zenginleştirilmesi insanlardaki zamanla değişen görsel alışkanlıklara uyum sağlamanın gerekliliği noktasını gösteren önemli bir örnek. Her alanda etkileşim çok yoğun.

Pandemi sonrası ekonomik şartlar da çok önemli değişiklikler geçiriyor. Birçok iş alanı büyük darbe yedi. Mesela dış turizm büyük ivme kaybetti. ( Bu aralar salgının etkisinin kaybetmesi veya insanların mevcut şartlara alışmaya başlaması ile birlikte tekrar bir yükseliş görünüyor ama hala eski durumundan bir hayli uzakta ) Bu sahaya bağlı birçok iş kolu zayıfladı. Yeme içme sektörü kendini zar zor toplamaya çalışıyor. 2020-2021 döneminde eğitimini neredeyse şekli değişmişti. 20 milyonu orta öğretimde, 7-8 milyonu yüksek öğretimde bulunan bir eğitim sektörü büyük boyutuyla online‘a kaymıştı. 2021-2022 Döneminde ilk ve orta öğretimde yüz yüze eğitime dönülebildi fakatn yukarıda da zikrettiğimiz gibi yüksek öğretimde hala oransal olarak online eğitim tercih ediliyor.

Bu değişimler yayıncılık, matbuat başta olmak üzere bu alanda çalışan ve bu alana ürün ve hizmet üreten her kesimi etkiliyor. Servisçisi, kantincisi, kitapçısı, kırtasiyecisi, eğitim ve kültür yayıncılığı yapanlar, okulların yakınlarında iş yeri olan esnaf vs… Hâsılı bu iş bir zincirin halkaları gibi.

Bu değişim ve dönüşümü çok iyi okuyabilmek gerekiyor. Tabii bu okuma hadisesi de yalnız başına yapılabilecek bir şey değil. Bu işlerle uğraşanlar devasa sorunlar karşısında yalnız başlarına bırakılmamalılar. Bu noktada mesleki teşekküller, dernekler, vakıflar, odalar gibi kurumlar sektörlerindeki kişilerle dayanışma içinde olmalı, değişim ve dönüşümün seyrini beraberce yorumlayabilmeliler

GEÇEN ZAMAN DE İÇİNDE BUGÜNKÜNE BENZER BÜYÜK DEĞİŞİMLER YAŞANMIŞTI

Genel insanlık tarihi içinde çok kısa bir süreye tekabül etse de bizim kendi ticari hayatımız sürecinde de (1980-2020 arası ( 40 yıl)) buna benzer önemli krizler ve değişimler vuku bulmuştu. O zamanlarda da şimdikini andıran kayda değer ekonomik ve sosyal değişimler ortaya çıkmıştı.

Daha önceki paragraflarda da ifade ettiğim gibi, 1980’li yıllarda ihtilal sonrası şartlarda ve merhum Özal’ın yönetimde olduğu Türkiye’nin dışa açılımı ile başlayan büyük dönüşüm döneminde, yayıncılık ve baskı teknolojilerinde de sessiz ama çok büyük bir devrim yaşanmıştı. Tipo’dan ofsete geçiş ve sonrasında masaüstü yayıncılık ve diğer baskı hazırlık alanındaki değişimler sektörde çok büyük farklılaşmalara neden olmuştu. Köklü birçok kurum değişimlere adapte olamadığı için ortadan kalkmış yepyeni yapılar onların yerini almıştı.

Yine uluslararası alandaki önemli hadiselerden biri olan 1990’lı yılların başındaki körfez krizi neticesi ülkede belli bir dönem turizm neredeyse durmuştu. Gerçi o zamanlar turizmin genel ekonomideki yeri bu günlerdeki gibi değildi ama yine de bağlı sektörleri etkilemişti.

O yıllarda Türkiye de yapısal anlamda yeni bir döneme alışmaya çalışıyordu. 1994 krizi birkaç gün içerisinde birçok firmanın dengelerini belki de bir daha düzeltemeyecekleri derecede bozmuştu. 2001 Krizi de neredeyse bir iki gün içinde vuku bulan büyük devalüasyonla birlikte piyasaları çok ciddi oranda etkilemişti. Mesela biz, 2001 krizi sırasında, dövizdeki büyük artış sonrası matbaa ve ambalaj işimizi devam ettirmekte zorlanıp komple devretmek durumunda kalmıştık. Yaklaşık 20 yıllık emekle ortaya çıkan maddi birikimin ciddi bir bölümünü kaybedivermiştik.

2008 Yurt dışındaki Bankacılık krizi de Türkiye’den nispeten teğet geçmiş olsa da yine de birçok sektör için büyük tehlike oluşturmuştu.

Bu son pandemi süreci bende, 1980 sonrası ve 2001 krizlerinde olduğu gibi, büyük bir değişim ve dönüşüm döneminin başlangıcı olacakmış gibi bir fikir uyandırıyor. Tasvir etmeye çalıştığımız olaylar birbirlerine bazı noktalar itibariyle benzerlik gösterseler de hiçbir zaman birebir aynı olmaz. Aynı zamanda bu tür önemli hadiseler sonrası ortaya çıkan yeni şartların etkileri tabiidir ki herkes için aynı şekilde tahakkuk etmez. Fakat bu tip krizler bazı kurum ve kesimler için önemli değişimleri mecburi hale getiriverirler. Bu süreçlerde en mühim husus özellikle mesleki organizasyonlar bünyesinde verimli bir haberleşme, dayanışma, tecrübe paylaşımı ve bazen gerekli olabilecek küçük de olsa etkili desteklerin harekete geçirilmesi ile problem yaşayacak kişi ve kurum sayısını azaltabilmektir.

Burada bu tarihi süreçlerden kısaca bahsetme sebebim bu gün yaşadığımız sürecin bir ilk olmadığı ve gerek yakın gerekse de uzak tarihi süreçte buna benzer olayların birbirlerinden farklılıklar gösterse de vuku bulduğudur. Bu olağanüstü dönemlerde önemli olan panik yapmadan gidişatı doğru okumaya çalışmak, insani ve mesleki dayanışmayı üst seviyede tutabilmektir.

YAYINCILIKTA İÇERİK KONUSU

Bu noktada yayıncılıkta içerik konusunda bir miktar değinmek istiyorum. Türkiye geçen zaman içinde yayıncılık alanında dünya üzerinde önemli bir büyüklüğe erişmiş bulunuyor. Bu nicelik anlamında ortaya çıkan büyüklüğün dünyada düşünce ve fikir alanında da vuku bulmasını sağlamak gerekiyor. Bir yanı ile batı dünyası ile yoğun ilişkisi olan bir yanı ile de kendi tarihi, kültürü, sahip olduğu dini değerleri ile farklı bir medeniyetin lokomotif gücü olan Türkiye, kendi dışındaki dünyaya sahip olduğu değerleri, fikirleri ve daha iyi bir dünyanın oluşabilmesi için katkılarını sunabilmek zorundadır. Bu tür fikirlerin ve değerlerin ortaya çıkması gereken yerler, öncelikle üniversiteler, araştırma kurumları, bu amaçla oluşmuş vakıflar, dernekler ve organizasyonlardır. Ayrıca ülkenin entellektüelleri, alimleri, sanatçıları ve edebiyatçıları da fikri ve kültürel alanlardaki ürünleri ortaya koyacak kişilerdir Yayıncılık faaliyetleri ise bu ortaya çıkan ürünleri gerek basılı gerekse de diğer mecralar ile insanlara ulaştıran bir uğraştır. Fakat yapısı gereği bu niteliksel üretimi etkileyen ve/veya etkilemesi gereken bir sektördür.

Yayıncılık dünyasının bu çerçevedeki görevini ne ölçüde yapabildiği üzerinde sürekli durması ve kendini değerlendirmesi önemlidir. Aynı zamanda ortaya çıkan ürünlerin sadece yurt içinde değil farklı dillere çevrilerek yurt dışında da kitlelere ulaştırılması büyük önem taşımaktadır. Yayıncılık alanında dünyada ilk onu zorlayan bir ülkenin başka dillere tercüme edilen ve oralardan da talep edilen eserleri yayınlayabilmesi gerekir. Ancak o zaman bizler ülke olarak daha etkin bir konuma ulaşabiliriz.

Tercüme eden değil, eserleri başka dillere çokça çevrilen bir düşünce ve yayın piyasasına sahip olabilmek Türkiye için ulaşılması gereken önemli hedeflerden biri olmalıdır.

Son cümleler olarak;

Birleşmiş Milletlerin genel kurulundaki veto yetkisine sahip 5 daimi üyenin dünya politikasını siyasi, askeri ve ekonomik güçleri ile adeta ablukaya aldıkları bir dönemi yaşamaktayız. Bu yapı dünyada adaleti, huzuru ve dengeli bir sistemi maalesef oluşturamıyor. Göründüğü kadarıyla da bu hedefe mevcut dengelerle ulaşmak mümkün görünmüyor.

Ayrıca bugün yaşadığımız tarzdaki olağanüstü dönemler sonrasında da dünyada bazı önemli değişiklikler olacağı yönündeki beklentiler had safhaya varmış durumda.

Fakat tüm bu şartlar içerisinde acaba dünyada siyasi, iktisadi, ilmi ve hukuki olarak daha farklı bir yapı nasıl meydana gelebilir?

Bu çerçevede zihni anlamda da ciddi bir gayret gerekmektedir.

Her alanda büyüyen ve gelişen bir Türkiye, tarihte belli dönemlerde olduğu gibi dünya üzerinde daha âdil ve insan onuruna yakışır bir hayatın oluşmasına katkı sağlamakla da yükümlüdür. Yayıncılık sektörü de bu hedefe yönelik olarak kendine hedefler belirlemeli, nicelik artışlarının yanı sıra nitelik açısından da iz bırakıcı çalışmalara imza atabilmelidir.

ESKİ KİTAP SATICISININ KEYİFLİ ANLARI

Geçen gün bir yerden temin ettiğimiz “Dinmez Ağrı” adlı 1938 baskılı Milli ve Edebi Romanı, nadirkitap.com ‘daki kitaplarımızın listesine kaydettik. Eseri Rahmetli Mükerrem Kamil Su kaleme almış. Yılların getirdiği yıpranma neticesi kitabın bazı noktalarının az da olsa elden geçmesi gerekiyordu. Titizlikle bir miktar onarım yaptık ve rafa koyduk.
Bir gün sonra sabah iş yerine girdiğimde sipariş listesine baktım ve Bayburt’lu bir okurun kitabı talep ettiğini gördüm. Bu tür olaylarda bana ilginç gelen nokta şu:
83 Yıl önce yazılmış edebi bir metin yıllar sonra yeniden okunacak ve okuyan kişiyi az veya çok etkileyecek. Üstelik bir de İstanbul’dan Bayburt’a kadar gidecek.
Bir an şunu düşündüm;
Acaba Rahmetli Mükerrem Kamil Su eseri kaleme alırken yıllar sonra böyle bir buluşmayı tahayyül edebilmiş miydi?
Sözün ve edebiyatın gücü ne kadar muhteşem;
Siz hayatınızın bir döneminde bir şeyler kaleme alıyorsunuz. O ortaya çıkan eser siz bu dünyadan göçmüş olsanız bile sizden sonra var olmaya devam ediyor ve bir gün dünyanın bambaşka bir yerinde muhatabını buluyor.
Birileri de buna aracı olurken keyif duyuyor
Eski kitap satıcısı olmanın bu tür güzellikleri var…

SON GÜNLERDE OLANLARI ANLAMAYA ÇALIŞIRKEN!

Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın pazartesi akşamı Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası yaptığı açıklama ve bu açıklama ile birlikte döviz fiyatlarında başlayan geriye gidiş şüphesiz ki Türkiye’de son yıllarda yaşanan en önemli olaylardan birisiydi.
O akşam açıklama öncesi dolar fiyatı 18 TL’yi geçmişti. Bu gidişin daha da yukarı çıkacağına dair bir beklenti de ağırlıktaydı. Lakin konuşma ile birlikte başlayan düşme gecenin bitimine doğru 13 TL’ye kadar inmişti
Bu safhada Ziraat Bankası üzerinden yaklaşık 1 milyar dolarlık bir satış olduğundan bahsedildi. Peki daha önce de MB’nın birkaç sefer yaptığı müdahaleler olmuştu fakat hiçbiri bu etkiyi oluşturmamıştı.
Peki nasıl oldu da bu sefer bu tarzda bir etki oluşabildi?
CB’nın açıklaması piyasa oyuncularının büyük ölçüde devrede olmadığı geç saatlerde vuku bulmuştu. Uzmanlar bu saatlerde ve piyasa derinliği yokken, daha az miktarlarda müdahalelerin etkisinin fazla olabileceğinden bahsetmektedirler.
Açıklama sırasında Sayın CB çok kararlı bir görüntü vermişti. İlave olarak açıklamanın içerisinde mevcut iktidara güven konusuna ciddi vurgu yapılmış, daha evvel benzer problemlerin nasıl başarıyla çözüldüğü zikredilmiş, ayrıca bu konuda spekülasyon yapanların dikkatle not edildiğinin de altı çizilmişti. Bu bir tür üstü örtülü tehdit olarak algılanabilecek tarzda bir konuşmaydı. Bu açıklamadan bir akşam evvel İlim Yayma Vakfı ödül töreninde yapılan konuşmada da benzer bir üslup kullanılmıştı. Muhtemeldir ki tüm bu ifadeler muhatabı olabilecek bir çok kesim tarafından dikkate alınmıştı.
Ayrıca konuşmayla birlikte başlayan piyasalara satış merkezli müdahale, konuşmadaki kararlılık imajı, döviz fiyatlarındaki hızlı düşme eğilimi karşılık bulmuş ve dövizden ciddi bir kaçış oluşmuştu
Bu kırılma saatler ilerledikçe arttı. Ayrıca TL mevduatlarına dövize endeksli destek vaadi, ihracatçılara sabit kur garantisi gibi ilave tedbirlerin zikredilmesi de TL’ye olan güveni arttırdı
Esasında uygulanmaya başlayan yeni süreç hem muhalefet hem de piyasa oyuncuları tarafından sanki daha öncesinden pek de tahmin edilemiyordu. Tayyip bey bu hareketiyle siyaseten çok ciddi bir sürpriz hamle yapmış ve bu hamle ona önemli bir insiyatif sağlamıştı.
Peki, bu hamle ekonomide kalıcı bir iyileşmeyi sağlayabilecek miydi?
İktidar cephesi buna müsbet baksa da yapılan yorumların önemli kısmında bu tedbirlerin daha çok pansuman tedbirler olduğu zikredilmekte.
Pansuman bile olsa ekonominin önemli bir kısmının psikolojik faktörlerden ciddi oranda etkileniyor olması gerçeğinden hareketle bu tedbirler psikolojik avantajı kısmen hükümetin ve özellikle de Tayyip beyin lehine çevirmeyi başarmıştı.
Bu durumun ekonomi üzerinde özellikle kısa vadede müsbet tesirinin olacağını tahmin edebiliriz
Gelinen noktada bir hususu daha belirtmek gerekiyor. O da Sayın Cumhurbaşkanı’nın  faiz konusunda son zamanlarda dini ıstılahı fazlaca kullanması ve faizin haramlığı üzerinde ısrarla durması. Evet İslam inancına göre faiz haramdır. Alan da veren de sorumludur. Peki Türkiye’deki sistem her yönüyle Allah’ın buyrukları üzerinden mi yürümektedir.? Buna evet diyebilecek kimse var mıdır.? Muhtemelen yoktur.
Faiz de bu hususun içindedir..
Son tedbirlerde Devlet, vatandaşın tasarruflarını dövizde değil de bankalarda ve vadeli mevduatta tutmasını teşvik etmektedir. Bu mevduatın alacağı faiz, dövizdeki getirinin altında kalırsa Devlet bu konuda devreye girip bu açığı kapatacağını vadetmektedir.
Peki bu durum vatandaşı vadeli yani faizli mevduata yönlendirmiyor mu? Yönlendiriyor.
Bu noktada haram olan faizli bir ekonomik getiri daha yaygın bir şekle bürünmüyor mu?
Elbette bürünüyor
Bu konu çokça zikredilen Nass’a karşı değil mi?
Maalesef öyle.
Bu husus sanırım zaman içinde CB’nının söyleminin izahı zor bir hale düşmesine yol açacaktır. Şimdi çok güçlü olduğu için sözleri arasında görünen bazı birbirini adeta nakzeden görüşler pek fazla gündeme getirilememektedir. Ama siyasi gücünde zamanla görülebilecek en ufak bir zayıflıkta ona bu noktaların hatırlatılmasına sebep olabilir. Bu da hem kendisi hem de taşıdığı misyon açısından üzücü bir durum ortaya çıkarabilir.
Son olarak yaşanan süreçte, ekonomi derslerinde temel finansal enstrümanlar arasında var olan dengelerdeki normal olmayan hareketler de özellikle dikkat çekiyor.
Mesela teoride anlatılana ve daha önce yaşanan örneklere göre insanlar borsadan kaçıyorsa genelde ya banka faizine, ya dövize, ya da altına yönelirler, bunlardan birisinin değeri düşer bir diğeri ise yükselirdi
Fakat şu anda bu alternatif enstrümanlar adeta beraber hareket etmektedirler. Mesela bugün için, dolar, altın, hisse senedi vs hepsi aynı anda düşmektedir. Hükümet de enflasyonda ciddi bir yükselme olmasına rağmen politika faizlerini düşürmekte fakat kendisi borçlanırken karşısına çıkan borçlanma faizlerindeki artışa mani olamamaktadır
Tüm bunlar hakikaten olağanüstü bir durumun göstergesi olarak nitelenebilir.
Özetle pazartesi akşamından bu yana pek de normal olmayan günler yaşamaktayız.
Şu an için Sayın CB ve hükümet hafta başına göre dengelere daha hakim bir durumda görünmektedir. Bu halin uzun süreli olmayacağı konusundaki muhalif görüşlere rağmen dövizin ateşi nisbeten sönme eğilimindedir.
Tabii bu süreçte asgari ücretin yüksek bir seviyede tesbiti de hükümet için siyasi açıdan artı bir durumdur. İlave olarak emekliye ve memura da nisbeten tatminkar bir zam yapılırsa önemli bir dar gelirli toplum sınıfı için de moral verici bir hal ortaya çıkacaktır.
Tüm bunlar vatandaşın genel durumunda bir ferahlama oluşturabilir. Hükümetin halk nezdindeki pozisyonunu nisbeten daha güçlü hale getirebilir.
Bu durum ne kadar sürer? İyileşme kalıcı hale gelebilir mi?
Umarız ve dileriz ki gelir…
Bu soruların cevaplarını inşallah zaman içerisine göreceğiz
Allah hakkımızda hayırlısını nasip eylesin

MAHALLE KÜLTÜRÜ

Kariye’de yeni açtığımız iş yerimiz, işaret tabelalarında hala Kariye Müzesi olarak görülen fakat her an Cami olarak açılması beklenen Kariye Camii’ne kuş uçuşu bir kaç yüz metre uzaklıkta bir yokuş üzerinde.
Karşımızda yaklaşık 40 yıldır o muhitte ayakkabı tamirciliği yapan Ömer ağabeyin dükkanı var. Ömer ağabey mahallenin sevilen bir esnafı. Hemen herkesle muhabbeti var. Gün içinde tezgahında çalışırken çoğu vakitler mahalleden birilerini onun karşısındaki sandalyede otururken görebilirsiniz. Canlı bir sohbet ve bazen de onun küçük demliği ile kaynattığı çay bu sahnenin iki önemli parçası.
Yanımızdaki dükkan, kısmen bir oto tamirhanesi, kısmen de garaj gibi kullanılıyor. Onun da sahipleri yine bu mahallenin eskilerinden bir aile. Çevrede bir kaç mekanları daha var. Baba ve iki oğulu komşularına güleryüzle bakan insanlar. Yanlarında çalışan yaşça bizden büyük, sanatkar iki kaporta ve boya ustası da var ki onlar da kendileri gibi muhabbetli kişiler..
Her sabah dükkanlar açılırken selamlaşmalar ve hoş geldiniz hitapları hiç eksik olmuyor. Birimiz geç kaldığında hemen diğerleri “ne oldu hayırdır?” diye samimiyetle soruyor ki bu da insana ciddi bir güven veriyor.
Dükkanımızın üzerindeki apartmanda oturanların ve çevre evlerde ikamet edenlerin büyük bir kısmı da yine bu bölgenin eskilerinden. Biz bu mahallede yeni olduğumuzdan, önceleri, mahalleli ikili ilişkilerde biraz çekingen davranıyordu. Fakat zaman içinde selamlaştığımız ve hal hatır sorduğumuz kişi adedi arttı. Günler geçtikçe kapıdan başını uzatıp selam veren sayısı da fazlalaşıyor.
Sokaktan her gün muntazaman geçen bazı seyyar satıcılarla da yavaş yavaş ünsiyet peydah etmeye başladık.
Bulunduğumuz muhit insan trafiğinin pek fazla olmadığı bir yer. Fakat önümüzdeki yokuş Draman ve Balat’a doğru uzandığından ummadığım ölçüde bir vasıta geçişine şahit oluyoruz. Başkalarına tarif ederken bazen eski İstiklal caddesi gibi bir araç trafiği var diye tarif ediyorum. Sebebi de şu; bizim liseye gittiğimiz zamanlarda İstiklal caddesi araç trafiğine açıktı ve burada hakikaten çok ciddi yoğunluk olurdu. Herhalde bu kalabalık zihnimde önemli bir yer edinmişti ki hala örnek olarak kullanıyorum…
Özetle iş yerimiz arabaların çok, fakat insan sayısının yoğun olmadığı bir çevrede yer alıyor. Bu çevrede öne çıkan ve benim vurgulamaya çalışacağım nokta ise eski İstanbul’u anlatan yazılarda gördüğümüz canlı mahalle kültürü ve yakın insan ilişkilerinin varlığı
Geçenlerde karşımızdaki evin ikinci katında yaşayan komşu teyzemiz vefat etti. Bekar olan oğlu ile beraber yaşayan teyzemizin evi hemen mahalleli hanımlarla dolup taştı. Elinde tepsilerle bir çok kişi dükkanın önünden geçerek o eve yiyecek bir şeylerle gittiler.
Cenaze Mihrimah Sultan Camii’nden kaldırıldı ve o sırada yakın çevredeki dükkanların büyük bölümü namaz vaktinde kepenklerini indirdiler. Mahallelinin önemli bir bölümü cenaze namazı için Camideydi.
Karşı evdeki teyzemizin vefat günü bizim iş yerine de o cenaze evinde hazırlanan ikram tabaklarından biri geliverdi. Ben eve taziyeye gidemediğim için mahcubiyetimi beyan ederken komşum “aaa olur mu sen Camiye geldin dükkanı daha fazla kapatman olmaz ben sana hakkını getirdim” dedi. Çok tuhaf olmuştum
Aynı tarihlerde bizim apartmanın üst katındaki bir yaşlı teyzemizin de vefat etmiş olduğunu geç de olsa işittim. Daha sonra duydum ki onun da pazar günü kalkan cenazesine mahalleli yoğun bir şekilde katılmış
Her iki teyzemize de bu vesile ile Allah(cc)’dan Rahmet diliyorum…
Üst katımızdaki teyzenin göz aşinalı olduğum kişilerden hangisi ile irtibatlı olduğunu ilk etapta tam anlayamamıştım. Onu da yine geçen Cuma günü teşhis ettim. O gün sabahtan itibaren apartman çevresinde bir hayli yoğunluk vardı. Parkeden araba sayısı da bir hayli fazlaydı. Kapıdan apartmanın içine doğru normalin dışında bir insan girişi olduğu fark ediliyordu.
Meğerse vefat eden teyzemiz, apartmana giriş çıkışlarda selamlaştığımız Raif beyin annesi imiş ve o gün yakın akrabaları ve komşuları teyzemiz için Kur’an-ı Kerim tilavet etmek üzere toplaşmışlar.
Derken öğleden sonra Raif bey elinde bir tabakla içeri girdi. “Bizim evde annemin mevlüdü vardı, ikramlardan siz de buyurun. Tabii annemin Ruhu için bir Fatiha okursanız seviniriz” dedi. Yine mahçup olmuştum. “Başınız sağ olsun Raif ağabey, inanın benim gelmem gerekirdi, çok sağolun dedim” ama bir şeyleri eksik yaptığımdan dolayı kendimi kabahatli hissetmiştim.
Yıllardır Fatih’te oturuyor olmama rağmen bu sahneler bende inanın çok da karşılaşmadığım olaylar olarak büyük bir etki uyandırdı. Kitaplarda okuduğumuz, büyüklerimizden dinlediğimiz hikayelerden birkaçına bu kısa süre içinde aynel yakin şahit olmuştum.
Bu kısa yazıyı bitirirken bahsetmek istediğim üçüncü olayı da Muharrem ayının son haftasında yaşadım.
Öğlen saatlerinde daha önce görmediğim bir hanım kızımız elinde bir tepsi ile selam vererek dükkan kapısından içeri girdi. “Ben üst katta oturuyorum, annem aşure pişirdi lütfen siz de buyurun” dedi. “Çok memnun oldum, teşekkür ediyorum, Allah kabul etsin” diyerek ikramı aldım ve kızımızı uğurladım. Tabii tepside bir kaç tabak aşure daha vardı ve onları da yan komşuya ve karşıdaki Ömer ağabeye götürüyordu.
“Allah Allah” dedim içimden neler oluyor?
Bu güne kadar hiç temasımız olmayan insanlar, sadece komşuluk hukukunun gereği olarak pişirdikleri aşureden bizlere de gönderiyor. Ne kadar güzel bir hareket…
Ben öncelikle bir irtibat ofisi ve küçük bir ticarethane diye açtığım bu dükkanda daha önceki iş yerlerinde hiç yaşamadığım olaylarla karşılaşıyordum. Gerçi daha önceki iş tiplerimiz bu tür münasebetlere pek uygun bir yapıda değildi ama buna rağmen yine de son olaylar bende garip etkiler uyandırmıştı.
Aşure ikramını hemen o gün tweeterdaki hesabımda paylaşıp takipçilerime duyurdum. Düşündüm ki bizi etkileyen güzellikleri olabildiğince diğer insanlarla da paylaşmalıyız.
Bu yazıyı da aynı saiklerle kaleme aldım.
Komşuluk çok önemli bir şey. Bazen akrabadan da öte komşuluk ilişkilerinin varlığına şahit oluyoruz.
Beraberce aynı çevrede yaşadığımız insanlarla bu tarz yakınlıkları samimiyetle geliştirmek veya daha doğru bir anlatımla, eskiden var olan bu güzel toplumsal alışkanlıklarımızı canlı tutmaya gayret etmek eminim ki hayati önceliklerimizden olmalı.
İnanıyorum ki ancak o zaman hayatımız daha fazla anlam kazanacaktır
Bir yiyecek ve iç mekan görseli olabilir
Turan Erken, Necdet Ömer Özer ve 112 diğer kişi
15 Yorum
2 Paylaşım
Beğen

Yorum Yap
Paylaş

KUŞATICI BİR İTO’YA DOĞRU

İstanbul Ticaret Odası 1882 yılında Sultan Abdulhamid’in direktifleriyle o zaman Osmanlı Devleti’nin payitahtı olan İstanbul’da, Dersaadet Ticaret Odası adıyla kurulmuştu. . Bu önemli kurumun kuruluşundan günümüze 136 yıl geçmiş bulunuyor.

Dersaadet Ticaret Odası’nın kuruluş döneminde iştigal alanı tüm İmparatorluk sınırlarını kapsamaktaydı. Bugün ile mukayese edersek Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) yaptığı çalışmalar, kurulduğu dönemde Dersaadet Ticaret Odası tarafından deruhte ediliyordu.

1950’li yılların başına kadar Anadolu’da bir çok şehirde bu tarz odalar kurulmuş olmasına rağmen lider kuruluş yine İTO idi.

TOBB’un kuruluşu özel bir kanunla gerçekleşmiş 8 Mart 1950 yılında bu yapı teşekkür ettirilmiş ve Türkiye dahilindeki tüm oda ve borsalar Ankara’daki TOBB’a bağlanmıştır.

Osmanlı’da Batılılaşma tercihi çerçevesinde bir çok kurum Batı’daki ve o dönem için daha çok Fransa’daki örneklerinden esinlenerek oluşturulmaktaydı. Dersaadet Ticaret Odası da kendi döneminin şartları içerisinde Fransa’daki oda yapısı dikkate alınarak teşekkül ettirilmişti.

1882 Yılında kurulmuş olmasına rağmen Dersaadet Ticaret Odası bir çok fonksiyonu itibariyle daha önceki dönemlerde var olan Gedik ve Lonca yapılanmasının bir tür devamı mahiyetindeydi. Bahsettiğimiz kurumlar kendi dönemlerinde hem mesleki birlikteliği sağlıyorlar hem de mensuplarının ticari ve ahlaki gelişimleri ile ilgileniyorlardı. Osmanlı Döneminde uzunca bir süre lonca ve gedik sistemleri tüccar ve zenaatkar kesimin organizasyonunda ve devletle ilişkisinde önemli rol oynamıştı.

Lonca sisteminin öncesinde ise kökü 1200’lü yıllara kadar giden Ahi’lik sistemi, bulunduğumuz coğrafyalarda hakimiyet sürmüştü. Ahi Evren tarafından ilk olarak teşekkül ettirilen bu sistemin dayandığı temel de hem ticaret ve zenaat erbabını eğitmek, hem onları organize etmek, hem de gerektiğinde Devletin üst kurumları ile bağlantısını sağlamaktaydı. Ahilik sistemi kendinden sonra gelen Lonca sistemine önemli bir alt yapı oluşturmuştu.

Ahilik kurumun arka planında bir tür tasavvufi bir mahiyet de bulunmaktaydı. Biraz daha gerilere gittiğimizde ise benzer bir yapılanma olan Fütüvvet teşkilatını görmekteyiz.

Fütüvvet ruhunu daha iyi anlayabilmek için bu yapıların ana felsefesini tasvir eden fütüvvetnamelere bakmak icap eder.

Bu yapıların hepsinin de kökü Horasan erenlerine kadar uzanır. Bu yapılar, Türklerin Orta Asya’dan batıya doğru yol aldığı yüzyıllar içinde özellikle İslam ile müşerref olduktan sonra toplumun adeta çimentosu vazifesini görmüşlerdir

Ahiyan-ı Rum, Baciyan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum ve Abdalan-ı Rum dörtlüsü bu kurumların geniş ilgi alanını da gözler önüne sermektedir.

Doğudan batıya doğru dalgalar halinde gelen bu insan toplulukları sessiz fetihleri bu şuur ile yapmışlardır.

Daha da geriye gittiğimizde zihniyet itibariyle Hz. Peygamber Efendimiz (as) döneminde oluşturulmuş olan Hisbe teşkilatına kadar varabilmemiz mümkün. Bu teşkilatı anlamaya çalışırken yapacağımız incelemelerde ’emr-i bil maruf nehyi ani’l münkeri’ kendine gaye edinmiş insanların toplumun düzenini sağlamaya çalıştıklarını açıklıkla müşahade edebiliriz.

Hz. Peygamber (as) ilk Muhtesib olarak anılmaktadır. Kendisi Peygamber olmasının yanısıra hem tacir, hem devlet başkanı hem de insanları Hakka ve hayra çağıran bir kişi idi. Bir gün pazara teftişe gittiğinde bir dükkanda buğday çuvalına elini sokmuş alt tarafların nemli olduğunu görünce satıcıyı uyarmıştı. Burada söylediği söz konumuzun adeta ana temasını oluşturmaktadır. ‘ ‘Bizi aldatan bizden değildir’

Çok özet olarak yaptığımız bu tarihi yolculuk bize, bugün ticaret ve sanayii erbabının mensubu olduğu odalar ve borsaların arka planında geçmişten günümüze kadar gelen bu ruhun bulunduğunu( veya bulunması gerektiğini) göstermektedir

Önümüzdeki günlerde seçimleri yapılacak olan Türkiye’nin muhtelif yerlerindeki oda ve borsaların ve hususiyle bizim de içinde bulunduğumuz İstanbul’daki Ticaret ve Sanayii Odaları ve Ticaret Borsalarında vazife almak isteyen adaylarımızın bu mirası devralmaya aday olduklarının özellikle bilincinde olması gerekmektedir.

Bu adayları seçecek olan mensuplarımızın da adaylarda bu vasıfları görmek isteyecekleri tabiidir.

Bugün odalara baktığımızda dar anlamıyla konuyu değerlendirirsek Devlet adına bir tür genişletilmiş Noterlik kurumu gibi bir fonksiyon görmekte olduklarını ifade edebiliriz..

Odalar kanunla kendilerine verilmiş olan sicil işlemlerini yapmakta ve Devlet adına üyelerine bazı belgeleri düzenlemektedir. Ortaya çıkan ihtilafları hal yoluna koymakta, bilirkişilik vazife yapmakta ve üyeleri ile merkezi hükümet adına bir tür bağlantıyı sağlamaktadır.

Bu noktaya geldiğimizde konumuzu biraz daha daraltarak İTO özeline doğru kaydırmayı arzu etmekteyim

Geçen günlerde İTO Meclisi’nde yaptığım bir konuşmada da değindiğim üzere yukarıda izah etmeye çalıştığım bu fonksiyonu dar kapsamda bir Oda faaliyeti olarak tanımlayabiliriz.

Fakat bir de Oda faaliyetlerini geniş kapsamlı tanımlamak gerekirse, özellikle İTO çerçevesinde ifade etmeye çalışırsak, İstanbul’daki yaklaşık 400000 civarında üyenin tüm mesleki ve ahlaki yükü bu odanın üzerindedir diyerek başlayabiliriz.

İTO’nun mevcut ana omurgası dışında çok geniş bir ilgi alanı mevcuttur.

Büyük ortağı olduğu Dünya Ticaret Merkezi yaklaşık 500 dönümlük bir alan üzerinde paydaşları ile birlikte çok önemli bir fuar ve ticaret merkezi olarak faaliyet gösterme potansiyeline sahiptir.. Bu merkezin Dünya Ticaret Odaları içinde de etkin bir rolü bulunmaktadır. Bu yapı içindeki Fuar ve sergi alanlarında hemen her sektörle ilgili fuar organizasyonları ve çeşitli etkinlikler yapılmaktadır. Bu yapının Anadolu’da belli şehirlerde de bağlı birimleri bulunmaktadır.

Fakat olması gerektiği noktanın neresindedir? Bu soru üzerinde genişçe düşünmek icap eder. Bu kurumun istendiği ölçüde yararlı olabilmesi için ayağında var olan prangaların çözülmesi gerekmektedir. Bu prangaların çözülmesi sürecinde iktisadi, siyasi ve hukuki çerçevede etkin ve samimi bir desteğin ve gayretin gösterilmesi zorunludur..

İlave olarak İstanbul Sanayi Odası (İSO) ile birlikte kurulmuş bulunan İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) de Türkiye’nin Avrupa ile entegrasyonunu sağlamayı amaçlayan çok önemli bir kurum olarak yine İTO’nun önemli aktivitelerinden birisidir. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde girdiği yeni yol çerçevesinde İKV’nin de fonksiyonunun belki de yeniden tanımlanması icap etmektedir. Tabii İTO’nun buralarda üst kurum olan TOBB ve diğer odalarla koordineli çalıştığı gözden uzak tutulmamalıdır.

İTO’nun yaşlılık dönemlerinde imkanı olmayan mensupları için kurmuş olduğu Huzur evi Vakfı, yine bir dönem önemli bir hizmet görmüş, şu an atıl durumda bulunan Esnaf hastanesi ile de tarihte ciddi hizmetler yapmıştır. Onların fonksiyonlarının da yeniden gözden geçirilmesi elzemdir.

İTO 2001 yılında kurduğu İstanbul Ticaret Üniversitesi ile de odalar içinde bu alanda da öncü bir kurum olma vasfına sahip olmuştur. Üniversite hem ticari hayat hem de akademik dünyaya önemli katkılar sağlamış ve etkin bir yönetim ile daha da fazla katkı sağlayabilecek bir potansiyele ulaşmıştır. İTİCU’nun İTO sistemi içinde eksen bir rol oynamasının sağlanması gerekmektedir. Bunun için de ilmi faaliyetlerin önemine vakıf bir kadronun İTO’da yönetimde olmasının önemi inkar edilemez

Bugün İstanbul’da aktif olarak faaliyet gösteren birçok kamu ve kamu yararına dernek ve vakfın yönetimlerinde İTO yer almaktadır. Bu kurumların belli bir yöne doğru yönlendirilmesinde geniş açıyla ve stratejik bakan bir İTO’nun çok önemli bir sinerji oluşturabilmesi mümkündür. Turizmden, kültüre, eğitimden sanata, spordan sosyal aktivitelere kadar hayatın neredeyse her alanında İTO etkin olabilme potansiyeline sahip bir yapı ve ilişki ağı içindedir.

İTO Eğitim ve Sosyal Hizmetler Vakfı İstanbul Ticaret Üniversitesinin kurucu vakfı olarak çok önemli bir fonksiyon görmekte onun yanı sıra sosyal hayata yönelik üyelerine çeşitli hizmetler üretmektedir. Fakat bu vakfın potansiyelinin de daha iyi değerlendirilmesi mümkündür. İTO Vakfı, Cemile Sultan tesislerinde üyeleri için gerçekleştirdiği kahvaltı, yemek ve sportif hizmetlerin yanı sıra, iştigal alanında yer alan eğitim ve kültür hizmetlerini daha kuşatıcı bir çerçevede ifa etmeye yönelik etkin çalışmalar yapmalıdır. Vakfın sahip olduğu imkanlar geniş İTO perspektifinde daha verimli bir şekilde kullanılmalıdır.

İTO sadece İstanbul’da değil belli bir ağırlıkta temsil edildiği TOBB’da da daha etkin olmalıdır. Bağlı kuruluşlarıyla birlikte çok geniş bir alana hitap eden TOBB bünyesinde İTO, Gümrük kapılarının reorganizasyonunu sağlayan GTİ’den, fonksiyonunun belki de yeniden tanımlanması gereken UMAT’a, KOBİ A.Ş’den TSE’ye, oradan Dünya Odalar Federasyonuna kadar çok geniş bir yelpaze içindeki çalışmalara da daha fazla katkı sağlayabilecek bir konumdadır

Bu yazının hacmini kifayet etmeyeceği genişlikte bir hizmet potansiyeline direk ve dolaylı yoldan sahip olan İTO’nun bu hizmetlerini belli bir felsefe ve belli bir büyük gaye altında ifa etmesi bu kuruma çok daha büyük bir değer kazandıracaktır. İTO geçmişte Dersaadet Ticaret Odasının tüm ülke için ifade ettiği değere neredeyse eş değerde bir hacme sahiptir. Bugün TOBB içindeki organizasyon şemasında 350 küsür odadan biri gibi görünmekle birlikte, aslında geçmişten günümüze taşıdığı ağırlık ve bugün ulaştığı seviye itibariyle, ülkenin neredeyse yarısına yakın bir iktisadi büyüklüğünü harekete geçirebilecek bir yapıdadır.

Bunu gerçekleştirebilmek için İTO yöneticileri İTO’yu ‘Büyük İTO’, veya ‘Potansiyelinin gerektirdiği gibi çalışan İTO’, olarak değerlendirmesi gerekmektedir.

Bu büyük düşünen İTO’nun köklü bir felsefesi olmalıdır. İlişkide olduğu tüm kurumlarda İTO adına faaliyet gösteren kişiler bu üst felsefeye bağlı faaliyet gösterebilmelidir. İTO’nun başkanı ve yönetimi de yine tüm bu üst felsefeyi özümsemiş kişilerden oluşmalı ve bu kişiler kurumu ve bağlı yapıları bir orkestra şefi gibi ahenkli bir şekilde yönetebilmelidirler.

Önümüzdeki seçimlerde İTO’da yönetim kurulu başkanlığı için kuvvetli aday olarak öne çıkan Şekib Avdagiç bey, gerek 90’lı yıllarda MÜSİAD’da, gerekse de 2005-2009 döneminde İTO’da, birlikte Yönetim kurulu üyeliği yaptığımız süreçlerde, bu büyük resmin nasıl olması gerektiğini çoğu kere beraberce tefekkür ettiğimiz bir arkadaşımızdır.

Onun adaylığı bence bu dönemde odamız ve iş dünyamız için güzel bir gelişmedir.

Türkiye’nin içerde ve dışarda kıskaca alınmaya çalışıldığı bir devrede, Devlet yönetiminde bu kıskacı kırmaya çalışan, topluma, ülkeye ve daha geniş olarak mazlum coğrafyalara ümit olan bir liderlik altında, İTO’da da bu tarz bir kişinin iş başında olması inşallah çok yararlı olacaktır

Tabii sadece tek bir kişiyle bu çalışmalar başarılı bir şekilde yürütülemez. İTO Meclisinde ve meslek komitelerinde bulunacak arkadaşların önemli bir bölümünün de bu yüksek ideali paylaşan kişilerden oluşması büyük önem taşımaktadır. Meclisde ve yönetimlerde daha enerjik, daha donanımlı, gönüllülük ruhu ağır basan, yapacağı çalışmaları büyük resmin içinde anlamlı yerlere oturtan adayların öne çıkabilmesi ve görevler alabilmesi sağlanmalıdır. Enerjisi tükenmiş, İTO çalışmalarını rutin bir tarzda değerlendiren kişilerin de artık yerlerini zaman içinde bu yeni ve daha dinamik kadrolara devredebilmelerinin de yolu açılmaya çalışılmalıdır. Bu son cümlede ifade edilen gerçeğin sadece İTO’da değil tüm odalarda ve TOBB bünyesinde de hakim duruma gelmesi, ülkemizin geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.

Özetle, yeni seçimlerde, İTO’nun ve bu tip kurumaların temel felsefesini özümseyememiş veya bu tür meselelere kafa yormamış, sadece herhangi bir çizginin devamı olmayı kendisine hedef edinmiş veya olayları basit ve dar bir oda yönetimi çerçevesinde değerlendirebilmekten öte bir özelliği olmayan kişilere bu görevlerin tevdi edilmesi Türkiye’nin büyük ülke olma idealiyle bağdaşmayacaktır.

Seçilmek isteyen adayların ve onları seçme durumunda olan oda mensuplarımızın, yukarıda özetle ifade etmeye çalıştığımız özellikler çerçevesinde karar vermeleri, ülkesini seven, ahilik geleneğine sahip bir ticari hayatın bu ülkede motor güç olduğuna inanan herkes gibi bizim de en büyük dileğimiz ve beklentimizdir.

Seçimlerin ülkemize hayırlı olmasını diliyoruz…

30 Mart 2018

04.04.2018 Dünya Bülteni

TÜRKİYE’DE GİRİŞİMCİLİK ZORDUR KARDEŞİM…

 

Televizyonlarda yayınlanan bazı dizilerin başlangıcında ‘Bu hikayede ismi geçen kişi ve olayların gerçek hayatta karşılıkları yoktur ‘ kabilinden bir yazı yazıyorlar. Bunun herhalde bir hikmeti vardır diyerek biz de aynı lafı edelim bu yazıya başlarken.

‘Burada zikri geçen olaylar gerçek hayatta aynen yaşanmamıştır’.

Hikayemizde adı geçen kişiler ve yaşanan olaylar tamamen hayalidir, uydurmadır, olamaz, olabilemez…

Bu yazımızda, bu gün artık yaşı kemale ermiş bir girişimcinin her bölümü ayrı bir film konusu olabilecek hayatından bir kesiti aktarmaya çalışacağız. Girişimcilik ( eski tabirle müteşebbislik) ülkemizde son yıllarda çokça kullanılan bir söz olduğundan ve gayet sevecen bir tarzda anlatıldığından, bu sözün büyüsüne kapılarak, aman ben de girişimci olayım diye pattadanak bir işler yapmaya kalkışacak genç arkadaşların, kulakları için küçük bir küpe mesabesindedir bu anlatılacak olanlar, aman dikkatli okusunlar…

Hikayemiz 1997 yılında başlar. Gerçi bahse konu girişimci kardeşimizin film gibi iş hayatının başlangıcı 1980’lere kadar uzanır ama, biz dedik ya bir kesit diye, işte o kesitin başlama zamanı 1997’ler. İmalat işlerinde kullanmak ve küçük ebatlı malzeme taşımak üzere panel van tipi minibüslerin bir ufağı, hani o genelde mahalle aralarında su taşıyan firmaların kullandığı cinsten küçük bir araç alırlar. Bir yandan hafif eşya taşıyorlar bir yandan da firmanın bir yöneticisi sabah akşam bu vasıta ile evden işe, işden eve gidip geliyor.

Yıllar yılları kovalıyor, araç ufak tefek arızalar yapmaya başlıyor, işin niteliğinde bazı değişiklikler oluyor, filan, derken artık bu aracı elden çıkaralım diye karar alınıyor. Son bir bakım ve tamirat yapılıyor ve gazeteye ilan veriliyor. Birkaç kişi geliyor, bakıyor, inceliyor, tamirciye götürüp baktırıyor ve sonuçta bir alıcı ile el sıkışılıyor ve hikayesi anlatılan araç ile 8 yıllık birliktelik sona eriyor.. Yıl 2005

Tabii sona eriyor gibi görünmekle birlikte hiç de sona ermiyor, hala devam ediyor ve belki de uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor.

Minibüsü alan kişi parayı oracıkta nakit olarak sayıyor. İki taraf arasında bir kağıda anlaşma şartları yazılıyor; Alan, veren, şahit, imza ve sair gibi ayrıntılar belirtiliyor. Notere gidilmeden, tamamen güvene dayalı bir tarzda işlem yapılıyor ve hayırlı olsun duaları ile araç yeni sahibi ile yola koyuluyor.

Noter işlemi ve ruhsat devrinin bir hafta sonra buluşulup yapılması noktasında mutabık kalınıyor. Buraya kadar her şey tamam gibi görünüyor fakat çok önemli bazı noktalar eksikmiş ki bu alış veriş hikayenin ilk kaleme alındığı 2012 Mayısında bile hala bitmiş değil..

( Hikayemizi bloğumuza koyduğumuz 2021 yılı Mart ayında bu trajikomik olayın neticelendiği ile ilgili bir bilgiye sahip değiliz..)

Günler günleri, aylar ayları kovalıyor minibüsün hala devri mümkün olamıyor. Yeni alan şahıs ha bugün ha yarın derken biraz isteksiz davranıyor. Bu arada minibüsün sürekli arıza çıkardığı lafları dolaşmaya başlıyor karşılıklı telefon görüşmelerinde. Satıcı ben size satarken tüm kontrolleri yaptırdınız, tamircinize gösterdiniz ve kalbiniz mutmain oldu ki aldınız. Sonrasında bir arıza olduysa benim günahım nedir? Diye mütemadien soruyor. Alıcı ise evet haklısın ama ne yapayim araçta problemler var filan diyerek gönülsüzlüğünü ifade etmeye çalışıyor. Devir sırasında yapılacak bir miktar daha masraf bu süreci uzatıyor gibi bir şüphe akıllara düşmeye başlıyor.

Derken yeni sahip, aracı yeğenime verdim o kullanıyor, devri ona yaparız diyerek yeni bir parantez açıyor.

Yahu tamam da alın şunu üstümüzden, yeğenin kaza yapar, başına bir iş gelir, birine bir zarar verir, aracı biri alıp uygunsuz bir iş yapar sonra fatura bizim üstümüze kesilir gibi türlü türlü dil dökmelere rağmen bir türlü aracı üzerinden çıkaramıyor bizim girişimcimiz.

Derken 2011 yılına kadar geliniyor. Artık olay neredeyse unutulmaya yüz tutmaktadır. Fakat insanlar unutsa da tarih unutmaz, kayıtlar unutmaz, maliye unutmaz, resmi kayıtlar hiçbir zaman unutmaz.

Girişimcimiz o aracın üzerine kayıtlı olan şirketinde yeterli bir ticari aktivite yapamadığını düşünerek o şirketi tasviye etmeye karar veriyor. Bir yıllık bir süre içinde prosedüre ait tüm işlemler yerine getiriliyor. Türkiye’de şirket kuranlar ve şirket tasviye edenler bu iki kelimeyle ifade ettiğimiz işlemlerin ne kadar uzun ve meşakkatli olduğunu bilirler. Bir şirket tasviye işlemi bile başlı başına bir hikaye konusu olabilir ama şimdilik o detaya girmeden kısaca değinip geçmekte yarar var.

Sıra, firmanın mal varlığı varsa onun da tasviyesine gelmiştir. Minibus hala şirketin kayıtlarında gözükmektedir. Bu kayıtlardan çıkmalıdır ki şirket kapanabilsin.

Bunun üzerine alıcı olan kişi yeniden aranıyor; Kardeşim biz firmayı artık kapatıyoruz gel şu aracı üstümüzden al, sen de kurtul biz de kurtulalım diye söyleniyor.

Karşıdaki ses; Arkadaşlar ben o aracı başkasına sattım, işlerim de bozuldu, firmamı kapattım ve ticareti bıraktım. Alış verişi yaptığımız şehri de terk ettim…

Eeeee, ne yapacağız?

Valla bilmiyorum, benim sattığım adam da şu an bilmediğim bir konudan dolayı hapse düştü ona nasıl ulaşırım bilemiyorum…

Pekiyi sonra?

Galiba onun bir yeğeni vardı, duyduğuma göre araç ona geçmiş o da biraz kullandıktan sonra araç eskiyince ve bozulunca bir küçük sanayi sitesinin parkına bırakmış. Ben onu sizin için bulmaya çalışayım.

Eh hadi bir umut doğdu diye hafif bir sevinç ile karışık buruk bir gülümseme yayılır müteşebbisimizin yüzüne..

Diğer yanda firmanın tasviye sürecinin devamıyla ilgili işlemler sürdürülüyor.

Firmanın tasviyesi sürecinde bir diğer safha da kapatılacak firmanın maliye ve diğer resmi kuruluşlarla ilgili borçları varsa onların öğrenilip ödenmesi. Bu niyetle maliyeye gidiliyor. Bu sıralar da maliyenin borç yapılandırması dönemidir. Vergi dairesinden borç dökümü isteniyor.

Bir miktar eski borcun varlığı bilinmekte ve onların kapatılması konusunda hazırlık yapılmışsa bile aniden yeni bir şey ortaya çıkıyor..

Zikri geçen araçla ilgili ciddi bir taşıt vergisi gözüküyor kayıtlarda…

Aracı alan kişi aldığı günden itibaren maliyeye hiçbir şey ödememiş. Üstüne üstlük trafik cezaları da ilave olmuş.

Ortaya çıkan rakamın aracın değerinden daha fazla bir seviyeye gelmiş durumda olduğu görünüyor…

Yeni bir kriz hali. Bu arabanın derdi ne zaman sona erecek Allah’ım diye başını elleri arasına alıyor bizim girişimci dostumuz.

Hemen kendine geliyor. “Hayat devam ediyorsa sorunlar da sürüyordur “diye öğrendiği bir özdeyişi hatırlıyor ve bir daha telefona sarılıyor. Karşısında aracı ilk alan şahıs;

Kardeşim sen bu aracın vergileri ile ilgili hiçbir ödeme yapmamışsın, ne olacak şimdi bu iş? Borç bizim borcumuz olarak gözüküyor. Hazır maliye bir fırsat vermişken şunu ödeyiver ve bu iş bitsin..

Telefonun karşısındaki ses; benim 5 kuruş ödeyecek halim yok, aracı verdiklerim de ödeyemez, valla siz ne istiyorsanız onu yapın…

Eyvaaah, iş gittikçe büyüyor, girişimcimizi bir telaş alır.. Şimdi ne yapacak?

Hemen beraber olduğu arkadaşları ile düşünüyor taşınıyor ve şu kararları alıyorlar;

Aracın borcu taksitlendirme ile ödenmelidir. Araç bulunup her ne halde ise geri alınmalıdır. Bulunmazsa çalındı diye emniyete bildirilip yeri tesbit edilmelidir. Tamir edilecek gibi ise tamir edilmeli yoksa hurdaya teslim edilip bu sayede o sevgili minibüsten kurtulunmalıdır.

Bu minval üzere işlemlere başlanıyor. Aracın son kullanıcısı bin bir zahmetle bulunup görüşülüyor. Adam da araçtan ümidini kesmiştir. Muhtemel bulunabileceği yeri söylüyor ve aracı bulursanız hemen size vereyim ben de kurtulayım diyor.

Girişimcimiz artık bunalmıştır. Aracı gidip görecek hali bile kalmamıştır. İş yerinden müdürü ve bir yardımcısı gidip aracı aramaya başlıyorlar. ,

O da ne .. Tarif edilen yerde araç duruyor. Fakat içinde motoru ve sair aksamı yok. Bir kaporta, bir direksiyon, o kadar. Hemen resmini çekip hatıra olarak alıyorlar. İçine bakıyorlar.

Ruhsat bile aracın içinde duruyor. Plakalar üstünde. Sordukları kişiler aman ruhsatı ve plakaları alın ki kötü niyetli birileri onları kötü bir niyetle kullanmasınlar, verilmiş sadakanız varmış ki bu güne kadar kullanmamışlar diye onları teskin ediyorlar.

Eh, beterin de beteri var, en kötü durumda bile insan sevinecek bir şeyler bulmalı bu hayatta değil mi diye kendi kendilerine seviniyorlar.

Aracı hurdaya vermek ve trafikten kaydını sildirmek için bir araştırma yapılıyor. Şöyle bir cevap alıyorlar

Aracın hurdaya çıkması için hurda mahalline teslim edilmesinden sonra maliyeye borcunun tamamı ödenmelidir ki firmanın üzerindeki kayıt düşsün. Taksitlendirme kifayet etmiyor, defaeten borcun ödenmesi gerekiyor.

Eee ne olacak vergi borcu bir hayli fazla?

Vergi borç taksitlerinin sonunu beklese en az 1.5 yıl var. Girişimcimizin sinirleri artık iflas noktasına yaklaşmaktadır. Derken hayatında yapmadığı bir işi yapmaya karar veriyor.

Kredi alacaktır, vergiyi ödeyecektir ve bu işi bitirecektir. Şöyle de bir çıkarsama yapıyor ki; maliyeye taksitle ödeme yaptığında da bir miktar faiz ödemek durumundadır. Ha maliye ha banka diyor ve bir banka şubesine geçmişinden kalan alışkanlıkla sol ayağı ile girip terleye, bunala kredi alıyor.

Bu berbat işten kurtulmak için kendi iradesiyle krediye ve faize bulaşmıştır artık…

Arabanın borcu ödenmiştir. Şimdi gidip aracı bulunduğu yerden alıp hurda mahalline teslim etmek kalmıştır. Girişimcimizin yardımcısı yanına ilk gittiği kişiyi alıp daha önceki siteye gidiyorlar ve hayretle donakalıyorlar.

Araç yerinde yok. Oraya soruyorlar, buraya soruyorlar, belediyeye, çekicilere başvuruyorlar… Nafile..

Araç yok, yok yok…

Şimdi ne olacak? İstişareler başlıyorlar. Trafik muamele işi yapan kişilere soruyor.

Onlar diyor ki; çalıntı ihbarında bulunun, 40 -45 gün araç bulunmazsa trafik size bu araç bulunamamıştır diye belge verir.

Peki bu belge ile araba firmanın envanterinden düşer mi?

Yine istişare, araştırma; el cevap hayır düşmez. Bu durumda firmayı yine kapatamazsınız. Araba trafikten düşer fakat şirketin envanterinden düşmez.

Peki ne olacak?

Siz bu aracı bir kişiye kağıt üzerinde satın, firma envanterinden düşsün, sonra o kişi çalıntı şikayetinde bulunsun. Araç trafik kaydından da düşsün, emniyet arasın, bulunursa hurdaya verir tam kayıttan silinir, bulunamazsa dosya bulunana açık kalır ama şahıs olduğu için bir mahzur teşkil etmez..

Eh bu da bir yol. Peki hadi o zaman satalım bu aracı.

Yakın bir arkadaşa rica ediliyor bu aracı sana satalım deniyor. O da kabul ediyor. “Dostluk peki demekle kaimdir “ derdi bir bilge kişi. Bu sözün hatırlanmasına vesile olacak bir hareket yapıyor girişimcimizin arkadaşı.

Trafik muamelesi yapan bir firmaya vekaletler veriliyor. İşlem başlıyor

Derken bir aksilik daha:

Muameleci noterden arıyor. Beyler bu işlem olmuyor.

Peki niye?

Adı geçen aracın ruhsatında yazan firmanın hakiki ismi.

Eeee problem nedir?

Bu firma şu an tasviyeye girdiği için ismi değişti ve ‘Tasviye Halinde……. A.Ş’ oldu. Onun için bu aracı önce tasviye halindeki firmaya satacağız, onun adına yeni ruhsat çıkaracağız, sonra Tasviye Halinde….. A.Ş’ olarak aracı gerçek kişiye satacağız.

Peki ortada araba yok bu işlem nasıl yapılacak?

Burası Türkiye, olmayan arabayı kayıttan düşemiyoruz fakat olmayan arabaya yeni ruhsat çıkarabiliriz ve satabiliriz diye alınan bir cevap üzerine, tamam kardeşim ne olur bu işi halledin de kurtulalım diyor bizim girişimcimiz….

Birkaç gün sonra girişimcimizin yakın arkadaşının elinde yepyeni bir ruhsat vardır. Meşhur aracımız artık onun olmuştur. Güle güle kullansın…

Aracın satışı sırasında noterdeki satış değeri üzerinden yüklü bir miktar da KDV ödenmiştir. Aracın belki hurda değerinden fazla bir KDV..

Girişimcimiz bu acınası durumda bile espri yapmayı sürdürür. Aracın yeni sahibi arkadaşına takılır: “Kardeşim yepyeni bir aracın oldu. Bize bir baklava al da ağzımız tatlansın. Bır de sakın çocukların bu ruhsatı görmesin. Baba hadi şunu kutlayalım, beraberce bir Boğaz turu atalım veya bak ne güzel minibüs almışsın hadi pikniğe gidelim diye sana baskı yaparlar…”

Hepsi birden acı acı gülerler…

Firmanın tasviye işlemi için gerekli tüm safhalar tamamlanmıştır.

Bu arada son bir detayı daha vermek gerekiyor. Bu aracın trafiğe çalıntı bildirimi yapılması için işlem gerekmektedir.

Bunun için bir ilçenin Emniyet Müdürüne danışalım diye düşünürler, girişimcimiz ve arabanın yeni sahibi(!) olan kişi. Emniyet Müdürüne olayı tüm çıplaklığı ile anlatırlar. Emniyet Müdürümüz düşünür taşınır şu veciz yolu gösterir onlara. Arkadaşlar, bu çok karışık bir iş. Siz bu işi bir trafik muamelecisi ile görüşün. Ben bu işlemi yapamam fakat onlar bu işi becerirler…

Girişimcimiz ve arkadaşı bu hikayenin sonunda kararsız kalmışlardır. Ya artık iyice kontrolden çıkıp gözlerini karartacaklar; Sırasıyla Şehrin Emniyet Müdürüne, Valiye, olmadı İç İşleri Bakanına veya Başbakana kadar çıkarak bu komedinin boyutlarını büyütecekler veya muameleciye başvuracaklar ve araca çalıntı belgesi alarak kayıttan düşürecekler ve sessizce meseleyi halledecekler.. (tabii halledebilirlerse)

Sizce ne yapsınlar?

24 Mart 2021

( İlk olarak 2012 yılında Caf Caf dergisinde yayınlanmıştır)

MUSTAFA ÖZER KÖSE AĞABEYİMİZİN ARDINDAN

18 Ocak 2021 akşamı bizleri çok üzen bir vefat haberi aldık. Ocak ayının ilk haftasından bu yana korona tedavisi dolayısıyla hastanede yatan Mustafa Özer Köse ağabeyimizin üzüntü verici haberi idi bu.
En son Aralık ayı ortalarında bir vesile ile telefonla görüşmüştük. Hal hatır sorup birbirimizle ve çoluk çocuklarla ilgili haberleri güncellemiştik. Son dönemlerdeki görüşmelerimizin ana noktalarından biri olan dünürü Abbas Tuğlu ağabeyin rahatsızlığı ile ilgili de konuşmuştuk. Benim de çok sevdiğim Abbas Tuğlu ağabey uzun bir süredir evinde hasta yatıyordu.
Yaptığımız bu uzun görüşme meğerse son sohbetimiz imiş.
Mustafa Özer ağabey ile ben henüz liseye gittiğim günlerde ki sanırım 1978 veya 1979 yılları idi, onun evine gittiğimiz bir gün tanışmıştık. Özer ağabey, yakın dostumuz Dr. Mehmet Köse’nin ağabeyi idi ve o ziyaretimizde bizleri evinde gayet hoş bir şekilde ağırlamıştı. Hatırladığım kadarıyla 12 Eylül öncesinin o karambol günlerinde bir büyüğümüz olarak bizlere bazı nasihatlerde bulunmuştu.
Kendisi ile ilgili ilk izlenimlerim şöyle idi: Mustafa Özer Köse, güler yüzlü ve yumuşak huylu bir insandı. Sohbet ettiği kişilere gayet kibar bir şekilde davranıyor ve onları incitmemek için azami gayret gösteriyordu Bu halleri benim çok hoşuma gitmişti ve onu kalben çok sevmiştim. ( Onunla ilgili ilk intibalarım geçen 40 küsür yıl boyunca hiç değişmedi)
Daha sonraki yıllar içinde de belli vesilelerle görüşmüştük. Mehmet’ler bekarken annesi ile Aksaray’da otururlardı. Mustafa ağabey ile birlikte o dönemde Horhor’daki Kızıl Minare Camiinde imamlık yapan Rahmetli Mahmut Bayram hocanın sohbetlerine katılırlardı. Bizler de kendisi ile ya Mehmet’in anneleri ile beraber oturdukları evde ya da Kızıl Minare Camii civarında görüşürdük.
Fakat en yoğun temaslarımız, 1982 yılının son dönemlerinden itibaren olmuştu. O yıllarda Cağaloğlu’nda bir reklam ajansı kurmuştuk ve o süreç 1990’lı yııların başına kadar devam etmişti.
Mustafa Özer ağabeyin grafikerlik yaptığı dükkanı Sultanahmet’te Firuzağa Camii’nin karşısında, Divanyolu üzerindeki Sağlık Müzesinin hemen arkasındaki Sevilmiş Han’da idi. O devirlerde o bölge matbaaların, yayın evlerinin ve ajansların yoğun olduğu bir yerdi.
Mustafa ağabeyin iş yerinde, yakın arkadaşlarımdan olan Salih Pulcu da grafikerlik yapmaya başlamıştı. Dükkana girildiğinde sağ kenarda Salih oturur, ileriye doğru da Mustafa abinin masası bulunurdu.
Ben o dönemlerde yeni evlenmiştim. Rahmetli babamın benim adıma düşündüğü toptan iplik işinden pek hoşlanmamıştım ve başka bir iş arayışında idim.
Salih’e yaptığım bir iki ziyaret sonrasında beraberce bir ajans kurmaya karar vermiştik.
Derken biz o yıl firmalara takvim vs türü promosyon işleri yaparak Salih’le beraber reklamcılığa başladık. İlk iş yerimiz de Mustafa abinin mekanı oluvermişti. Dükkana sıkça girip çıkıyor, işle ilgili birbirimizle konuşuyor, bazen küçük de olsa tartışıyorduk. Eh tabii olarak gelenimiz gidenimiz de oluyordu. Tüm bu hadiseler hep onun dükkanında cereyan ediyordu. Adeta adamcağızın iş yerinin bir köşesini işgal etmiştik. O ise hiç ses çıkarmıyordu. Arada sırada bizlere tatlı tatlı öğütler veriyor, işlerimize göz ucuyla nezaret ediyor fakat tüm bu kaynaşmaya karşı yüzündeki gülümseme hiç kaybolmuyordu.
Biz bir iki ay orayı bir hayli işgal etmiştik. Mustafa abi bir şey demese de müstakil bir yer bulmamız gerektiği açık idi.
Allah lütfetti, o sıralarda Sevilmiş Han’ın üst katında bir büro boşaldı. Biz o zamanın şartlarında küçücük dükkana bir hayli hava parası verdik ve orayı tuttuk. Artık Mustafa abi ile komşu olmuştuk.
Bu süreçte diğer bir arkadaşımız Fikret Işık da bize ortak olmuştu. Firmamızın ismini ilk başta Salih ve benim isimlerimizin baş harfleri olarak Es Ajans koyduğumuzdan, Fikret’in adını bir yerlere ilave edemedik ve firmanın ismini ilk hali ile öylece bıraktık. Mustafa abi bazen bizlere takılır “ Fes Ajans, ah pardon Es Ajansdı değil mi” diye söyler ve gülüşürdük.
1986 Yılına kadar Es Ajans olarak Sevilmiş Hanın üst katında faaliyetimize devam ettik. Daha sonra ise Piyerloti Caddesi’nde Kadırga’ya inen yokuşun sonlarına doğru daha genişçe bir mekana taşındık.
Salih Pulcu’ya ve bir dönem de bana ağabeylik eden, bir şekilde ustalığımızı yapan Mustafa ağabeyin dükkanına bizden sonra Mehmet Aktaş gelip gitmeye başladı. Mehmet Aktaş da o güzel mekanda kendi adına grafikerlik yapıyor aynı zamanda Mustafa ağabeye yarenlik ediyordu. Biz Kadırga’ya giderken Mehmet de bizimle beraber geldi ve onunla iki ayrı firma olarak aynı mekanı kullandık. Salkım Ofset ve Es Ajans olarak güç birliği yapıyorduk. O mekanda gayet güzel günler geçirdik.
Görüldüğü üzere Mustafa ağabeyin iş yeri mesleğe yeni giren gençlere bir tür ilk çalışma mekanı hizmeti görüyor, onları bir şekilde tatlı tatlı piyasaya hazırlıyordu.
Es ajans maceramız kendi içinde bazı fırtınalar atlattıktan sonra 1989 yılında sona erdi. Diğer arkadaşlar başka firmalar altında mesleğe devam ettiler, ben ise bir dönem Peyami Gürel ile Divanyolu üzerinde ve Sevilmiş Han’a yakın bir bölgede Sultan Kuyumcu adıyla beraber oldum. O dönemde de arada sırada Mustafa ağabeye uğruyor ve her gittiğimde onun mütebessim yüzü ve tatlı muhabbeti ile karşılanıyordum
İlerleyen dönemlerde Mustafa ağabeyde, doktorların, çok yoğun çalışma ve zihnini fazla yormasından olduğunu söyledikleri ani baş ağrıları ve kendi deyimi ile voltaj düşüklükleri olmaya başlamıştı. Kendisi bu halini tevekkülle karşılıyordu lakin bizler içten içe üzülüyorduk.
Yıllar yılları kovaladı. Benim Cağaloğlu dönemim sona erdi. Topkapı, Merter, Haramidere ve İkitelli’de çeşitli mekanlarda devam eden matbaacılık, ambalaj ve kağıtçılık serüvenim 2007-2008’e kadar sürdü. Bu süre zarfında Mustafa ağabey ile uzaktan da olsa dostane ilişkilerimiz devam etti. Bir grafik işine ihtiyacım olduğunda onun desteği hep yanımızda oldu.
Ben onu, hep bir ağabeyim, bir mesleki büyüğüm ve saygı duyduğum bir kişi olarak gördüm. Çünkü geriye dönüp baktığımda kendisi bize en hayati anlarımızda hiç bir karşılık gözetmeden kucağını açmış, her haliyle yön gösterici olmuştu. İlerleyen yıllarda bazen kendisine bunları hatırlattığım zamanlarda da hep ‘yahu yapma canım kardeşim’ deyip kendi katkılarını hep küçük göstermeye çalışmıştı
Son yıllarda yaz aylarında belli dönemlerde gittiğimiz Yalova Esenköy’de kendisi ile buluşup kısa da olsa sohbetler yapmaktaydık. Bu muhabbetler benim için geçmişle kurduğum çok hoş bağlantılardı. Sanki onun da bu görüşmelerden hoşnut olduğunu farkediyordum. Bu da bana özel bir keyif veriyordu.
Aralık ayının ortalarındaki o telefon konuşmamız da bu muhabbetlerin demek ki son halkası imiş.
Değerli ağabeyimiz artık Rahmet-i Rahmana kavuştu.
Mustafa Özer Köse ağabeye Allah’dan Rahmet, ailesine ve sevenlerine de sabırlar niyaz ediyorum.

YENİ BİR MEKANIN DOĞUŞ HİKAYESİ: KARİYE KİTAP VE HEDİYE

LİMANDAN İKİNCİ YAZIMIZ

2018 Yılının Mart ayı başlarına Limandan İlk İzlenimler başlığı altında bir yazı kaleme almıştım. Bu yazıda Kuzey Haber Ajansı döneminin sona erişini ve dijital yayın mecralarımız olan Dünya Bülteni, Dünya Bizim ve Son Devir adlı sitelerimizin devrediliş hikayelerini kısaca nakletmiştim. Yazıyı bitirirken de o anki halet-i ruhiyemin fırtınalı bir havada gemisini limana demirlemeye muvaffak olmuş ve kıyıya çıkıp orada biraz nefeslenmek durumunda olan bir kaptanınki gibi olduğundan bahsetmiştim. ( http://erhanerken.com/2018/03/10/limandan-ilk-izlenimler/ )

Topkapı Cevizlibağ’da önce kiralık olarak tuttuğumuz büroda, daha sonra da Şişmanoğlu ailesinin ofisindeki bir odada misafirlik yaparak üç seneye yakın bir süreyi geçirdik. Bu zaman zarfında Alaaddin, Kemal Şişman ve Celaleddin Akça ağabeylerle çok güzel ve verimli bir komşuluğumuz oldu. Kendilerine müteşekkirim. Ofisimize ziyarete gelen dostlarla beraber bu birliktelik hakikaten sıcak bir atmosfer içinde devam etti.

Geçen süre zarfında belki de yaptığım en faydalı işlerden birisi, 2018 yılında başladığım doktora çalışmalarında ilerleme sağlamak oldu. Üç yarıyıl derslere devam ettim. Dersleri verdikten sonra bir de doktora yeterlilik sınavı denen biraz dar bir tünelden geçtik ve tez yazımı safhasına ulaştık. İnşallah onu da makul bir zaman içinde tamamlarız.

Limandaki faaliyetlerimizden biri de üç sömester boyunca Medipol Üniversitesinde verdiğim seçmeli dersler oldu. Doktora dersleri sırasında sıkça görüştüğümüz hocaların da teşviki ile girdiğim seçmeli dersler için yoğun hazırlık safhaları geçirdim. Anlatılacak konuların belli bir düzen içine konması, öğrencilerin okumaları gereken kaynakların tanzimi, derken sınavların kurgulanması ve değerlendirilmesi gibi bu işi yapanların çok iyi bildikleri işlemleri heyecanla ve keyifle yapmaya çalıştım.

Gençlerle bir arada olmak, onlara bir şeyler nakletmek, farklı bakış açılarını ayne’l yakin gözlemlemek de bana çok şey katan tecrübeler oldu.

Bu arada kendime ait bir ofis yeri oluşturmak gibi bir hedefi de yan gözle takip ediyordum. Gerçi daha önce de ifade ettiğim gibi Şişmanoğlu ailesi ile beraber geçirdiğimiz süreç çok keyifli ve muhabbetli olmakla beraber yine de müstakil bir dükkan açmak ve orada biraz daha meşgalemizi arttırmak gibi bir arayışı da bırakamıyordum.

2019 Ekim ayında Kariye Camii yakınlarında hedeflerimize uygun küçük bir dükkan bulduk. Kariye bir yandan tarihi bir semtti. Diğer yandan İstanbul’un merkezi bir yerinde olmasına rağmen sakin bir çevreye sahipti. Ayrıca, ikamet ettiğimiz yere de yakındı ve bu sebeplerden bize bir hayli cazip geldi. İçinde faaliyet süren arkadaşın buradan çıkması 2020 baharından itibaren ağırlaşan salgın şartlarından dolayı biraz uzayınca bizim bekleyişimiz Temmuz ayının sonlarına kadar sürdü.

Ondan sonraki süreçte çeşitli tamirat ve düzenleme çalışmalarına başladık. Tüm bu safhalarda bizim hanım da benimle beraber bir hayli mesai sarf etti. Yeni bir şeylerin ortaya çıkmasına şahitlik etmek pandemi psikolojisi üzerine ikimiz için de de çok iyi oldu

Eylül ayının ortalarından itibaren bizim ofis içinde oturulabilir bir seviyeye geldi.

Peki ofisi hazırladık da, insanlar yıllarca süren yerli yurtlu ticari işlerini devam ettirmekte sıkıntı çekerken biz yeni baştan ve sıfırdan nasıl bir iş yapacaktık.  Çünkü meşgaleyi arttırmak demek yeni bir şeyler yapmak demekti.

Bunca yıldır matbuat, yayın, eğitim, kültür vs türü işlerle iştigal eden bir kişi olarak yine bu alanlarda bir işler yapmak daha akıllıca olacaktı. Fakat bahsettiğim sektörlerde piyasaların şartları pek de iç açıcı değildi.

En önemli avantajımız beklentilerimizin pek yüksek olmamasıydı, sadece küçük bir döngü bizim için yeterli olacaktı.

Çeşitli istişarelerin sonucunda öncelikle ikinci el kitapların ve hediyelik malzemelerin satışı alanında yoğunlaşmayı kararlaştırdık.

Bizim evin çok önemli bir bölümü yıllardır değerlendirilmeyi bekleyen kitap, dergi, vesair malzeme ile doluydu. İlk etapta onların önemli bir kısmını yeni ofise taşıdık. Bu ara eşe dosta evlerinizdeki kitap, dergi türü malzemelerden yer sıkıntısından dolayı muzdaripseniz bizi arayabilirsiniz, hemen size yardımcı oluruz demeye başladık. Buradan da bu çağrımızı daha geniş bir kitleye duyurmak istiyorum. Yıllardır muhafazasını yaptığınız ve artık kendisinden direk olarak istifade etme umudunuzun kalmadığı kitap, dergi ve sair malzemeniz varsa bu sözümün ilgili kişisi siz olabilirsiniz. Bu malzemeleri herhangi bir kuruma vermeyi düşünüyorsanız o zaman bu çağrımı yok sayabilirsiniz. O seçenek dışında bir noktada iseniz dediğim gibi görüşebiliriz.

Siz burada sahaflık mı yapacaksınız diyenlere ise şu cevabı vermeyi tercih ediyorum. Sahaflık yıllarca süren çabalarla elde edilebilen çok değerli bir meslek. Biz ömrümüz boyunca kitap, dergi vesair ile ilgilendik ilgilenmesine ama bu ilgimiz bir sahaf gözüyle, bir sahaf hassasiyetiyle olmadı. Burada Rahmetli babamın mesleğinden bir örnek vermem gerekirse şöyle bir mukayese yapmak isterim. Kuyumculukta kuyum işinin içerisinde sarraflık diye ayrı bir birim vardır. Sarraflar altın liralarla uğraşırlar. İlgilendikleri altın paralar ihtisas alanlarının genişliğine göre sadece yeni darphane baskıları olabildiği gibi Osmanlı dönemi altın paraları veya başka ülkelerde basılmış altın paralar da olabilir. Babam genelde kuyumculuk yapmış olmakla birlikte bir dönem sarrafiyeden çok iyi anlayan bir arkadaşıyla ortak olarak bu işi de yapmıştı.

Fakat Rahmetli her zaman bu sarraflık mesleğinin hassas yönlerinden bahsederdi. Ben bu sahaflık işinden bahsedilince hemen babamın hassasiyetini hatırlar ve sahaflığı nedense hep sarraflığa benzeterek sahaflığın önemine binaen bu mesleğin hakkını verememekten çekinirim… Bu sebepten böyle bir soru karşısında cevabım: ‘nerede bizde o bilgi ve hassasiyet, biz şimdilik sadece ikinci el kitaplarla ilgileniyoruz. Bu sözünüzü bir dua olarak kabul ediyorum, inşallah birgün bizler de iyi bir sahaf olabiliriz’, demekteyim

Kitapların yanı sıra eski dergiler de ilgi alanımızda. Yine yıllardır biriktirdiğimiz ve atmaya kıyamadığımız dergilerin bir bölümünü de yeni yere götürdük. Bu tarz bir şey yapmak önceleri pek de gündemimizde olmadığı için geçen senelerde elimizdeki bir çok dergi ve kitabı çeşitli kurumlara vermiştik.  Mevcut durumda ancak elimizde var olanlarla başlayacaktık.

Henüz çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen, bizim bu tür bir uğraş içinde olduğumuzu duyan dostlardan şu ana kadar hatırı sayılır bir akış gerçekleşti. Sanırım zamanla bu akış daha da artacak inşallah.

Bu noktada en önemli problem, elimizdeki malzemeye yıllarca gözümüz gibi baktığımızdan ve başkalarından gelenleri de aynı bakış açısı ile gördüğümüzden, belli bir bedel karşılığında da olsa elden çıkarmaya kıyamamak. Benim bu özelliğimi bilen çocuklarım bazen bana şöyle diyorlar: ‘Baba, sen galiba burayı bir satış yeri değil bir vakıf yeri haline getirip içinde kitap ve dergi okunan, kültürel muhabbetler yapılan bir mekan haline çevireceksin. Çünkü bir çok şey için bu satılmaz, bu kimseye verilmez diyorsun’…

Bakalım zaman nasıl bir seyir gösterecek? İnşallah ömrümüz olduğu ölçüde hep birlikte göreceğiz…

İkinci el kitapların alım satımı dışında dükkanda diğer bir iş alanı da özel hediyelikler olacak.

Geleneksel sanatlarımız veya belki daha doğru bir deyimle gelenekli sanatlarımız, çeşitli el işi ürünler, üzerinden yıllar geçmiş fakat hala değerlerini koruyan ve çok kolay temin edilemeyen özellikli malzemelerden, hediyelik olanları yeni yerimizde bulundurmaya başladık. Allah kısmet ederse  bu yolda da devam edeceğiz.  Bunun için bu tür sanatlarla uğraşan kişiler ve çevrelerle temaslarımızı geliştiriyoruz. Kadim dostumuz Prof. Dr. Sacit Açıkgözoğlu hocamızın delaletiyle, Sümbülefendi Ebrihanesindeki genç arkadaşların bir çok eserlerini mekanımızda misafir etmeye başladık. Onların bir çoğunu estetik çerçeveler içine yerleştirdik. Bu çalışmaların arasında kat’ı sanatından örnekler de vardı. Onları da sergilemeye başladık. Ayrıca bu alanda başka kişi ve kurumlarla da temas halindeyiz.

 

Bir diğer ilgi alanımız tesbih imalatçıları ve satıcıları oldu. Tesbih alanında özellikle malzeme ve işçilik konusunda ciddi bir ihtisaslaşma var. Bu konuda bilgisine ve sanatına güvendiğimiz birkaç dostumuzun rehberliğinde tesbih meraklıları için güvenilir ürünlerden bazı örnekler toplamaya giriştik. Fakat henüz  işin çok başındayız. İnşallah zamanla bu konuda da belli bir yol kat edeceğimizi ümit ediyoruz.

İstanbul dışında ikamet eden Hattat Halil beyden çeşitli konularda büyüklü küçüklü yazılar yazmasını istirham ettik. Bizi kırmadı yazıp gönderdi. İsteğimiz halinde de göndermeye devam ediyor. Onların çevrelerini bazen ebrularla süslüyor, bazen de paspartu içine alıp çerçeveletiyoruz.  İnşallah zaman içinde bu konulara değer veren ve hediye götürmek istediğinde bu tarz eserleri seçecek kişilerle, bu çalışmaları buluşturabileceğimize inanıyoruz.

Bu çalışmaya giriştiğimizde, arayışlarımız sırasında yolumuz çok sayıda antikacı ve ikinci el satıcısıyla kesişmeye başladı. Kesişmenin ötesinde bizler bu tür mekanlara daha fazla gider olduk. Gerek ben gerekse bizim hanım ( ki o bu işi sanki benden daha fazla benimsedi) nerede bu tip bir yer varsa gitmeye ve oralardaki değişik ürünleri görmeye gayret ediyoruz.  Oralarda gözümüze çarpan şeyleri de bize uygunsa hemen alıp mekanımızda sergiliyoruz.

Anlatışımıza bakarak yeni mekanımızın sanki çok büyük bir yer olduğu fikri zihninizde oluşabilir. O kadar büyük bir yer değil fakat biz var olanı etkin kullanarak her birine küçük de olsa bir alan açma yolları bulabiliyoruz. Önce var olanla yetinelim, inşallah zamanla Mevla daha geniş mekanları da nasip eder.

Bu işle az çok ilgili olanların çok iyi bildiği gibi yurt dışında da bu tarz yerler fazlasıyla mevcut. Daha önceleri çıktığımız yurt dışı seyahatlerde birçoğunu merak kabilinden gidip görmüştük. Fakat bu sefer artık oraları daha bir alıcı gözle görmemiz ve dolaşmamız gerekiyor. Ama içinden geçtiğimiz bu zor salgın dönemi böyle bir şeye imkan verecek gibi görünmüyor. Bakalım nasip inşallah bu alanda da farklı yolları araştıracağız.

Yeni mekanımızda bir çalışmamız daha var. O da Kitapyurdu kitap satış sitesinin sattığı ürünleri alıcılarına ulaştırdığı teslim noktalarından biri olarak hizmet veriyoruz. Kitap sipariş eden ve kargo parası ödemek istemeyen kişiler bizim gibi teslim noktalarını tercih ettiklerinde, ürün bize ulaştığında, gelip siparişlerini teslim alıyorlar. Bu alan bizim yeni açtığımız yerin daha fazla kişi tarafından bilinmesini sağlıyor. Üstelik bu kişiler genelde kitap, yayın ve kültür hayatı ile ilgili kişiler olduğundan bizim hedef kitlemiz durumundalar. Böyle bir niyetle bu tip işbirliğine gittik. İnşallah hem bizim hem de Kitapyurdu’nun yararına sonuçlar ortaya çıkar.

Salgın döneminin bir diğer zorluğu yeni yerimizin ve yaptığımız çalışmaların insanlarla buluşabilmesi noktasındaki kısıtlarımız. Örnek olarak şöyle yerli yurtlu bir açılış programı tertip edemedik. Kısa bir zaman içinde de yapabilmemiz pek mümkün görünmüyor. Güzel bir açılış yapıp çevremizi davet edebileydik kendimizi bir kerede anlatabilmek çok güzel olurdu ama kısmet değilmiş. Maazallah bu dönemin en kaçınılacak şeyi malum olduğu üzere özellikle kapalı mekanlardaki kalabalıklar. Arkadaşlar yeni bir mekan açtık, çayımız, kahvemiz, muhabbetimiz bol, buyurun gelin diye göğsümüzü gere gere gruplar halinde insanları çağıramıyoruz. Yer çok büyük değil, üstelik kapalı alan her an risk taşıyor. Bu günün şartlarında belki bir kaç kişi bir arada belli bir dönem bir arada bulunabilir ama daha fazlası her birimiz için tehlike teşkil ediyor.

Yani bir yandan hem birileri bizleri ziyaret etsin istiyoruz, öte taraftan insanları davet ettiğimizde acaba onlara kötülük mü ederiz diye bir korkuyu içimizde barındırıyoruz. Yüce Allah’ımız bizleri nasıl bir sınavdan geçiriyor, inanın bu yaşımıza geldik bu tarz bir şey görmedik.

Yaptığımız işi hareketlendirmek için dijital platformlardan istifade etmeye gayret ediyoruz. İnstagramda ve facebookda hesaplar açtık. Oralardan ürünlerimizi sergiliyoruz.

Kitaplar için ise en uygun mecra nadirkitap.com. Şimdilik elimizdeki ikinci el kitap ve dergileri orada listeliyoruz ve talep edenlere gönderiyoruz. Zaman içinde inşallah başka alanları da kullanmayı düşünüyoruz. Tabii bakarsınız ilerleyen zamanlarda bizler de bu amaçla oluşturulan çarşı ve pazarlarda bir yer tutup ürünlerimizi sergileyebiliriz. Madem ki bir işin içine girdik hakkını vermemiz lazım.

Rahmetli babamın çok kullandığı iki söz vardı. Lafını toparlarken, ‘ hasılı uzatmayayım veya uzun lafın kısası’ der son cümlelerini söylerdi. Ben de onun gibi yapayım.

Bu yazımda sizlere yaklaşık üç seneye yakın bir süre önce uzunca süren fırtınalı bir havanın sonrasında, kullandığımız gemiyi Allah’ın lütfuyla batırmadan ( tabii aldığımız hasarları pek zikretmiyorum) yanaştığımız ve kıyıya demirleyerek ayak bastığımız limandaki bazı gelişmeleri anlatmaya çalıştım. O günden bu güne geçen zaman zarfında vuku bulan en önemli girişimimiz olan Kariye Kitap/ Dergi adlı mekanımızdan kısaca bahsetmeye gayret ettim.

Yeniden Cami haline dönüştürülen Edirnekapı’daki Kariye Camii’nin ( tabelalarda hala duran adıyla Kariye Müzesi’nin) kuş uçuşu 150-200 metre yakınındaki yeni mekanımızda haftanın 6 günü, pandemi şartlarına uygun bir çerçevede hem misafirlerimizi ağırlıyor hem de bahse konu faaliyetleri icra ediyoruz.

Mekanın ismini içinde bulunduğumuz semtten ilham alarak Kariye diye koyduk. Yanına ‘Dünden Bugüne’ diye bir slogan da ilave ettik. Çünkü yaptığımız iş her yönüyle dünden bugüne birikimlerimizi bir şekilde değerlendirmeye çalışacağımız bir çerçevede olacak diye düşünüyoruz. İnşallah bu sloganın içini hakkıyla doldururuz.

Vakti müsait olan dostları bekliyoruz. Gelmeden haberdar ederlerse daha memnun oluyoruz ki kendilerini karşılama imkanımız olsun. Son dönemin moda üçlüsü olan ‘Maske, mesafe ve hijyen’ kuralları çerçevesinde beraber olmak bizleri mutlu edecektir. Tabii dileğimiz odur ki inşallah bu ziyaretten sonra sizler de mekanımızdan mutlu olarak ayrılırsınız

21/11/2020

AYASOFYA’DA YATSI VE TERAVİH NAMAZI

Geçen yıl Rahmet-i Rahman’a kavuşan kadim dostumuz Ahmet Haluk Dursun, Ayasofya Başkanı olduğu dönemde bir kaç sefer Ramazan-ı Şerif ayında Ayasofya Camii’nin bahçesinde iftar düzenlemişti.
Başkanlığının son senesinde yine Ramazan’da iftara davet edilmiştik. Memnuniyetle icabet etmek üzere akşam namazına yakın bir vakitte Cami-i Kebir’e vasıl olduk.
Nezih bir iftar sofrasının sonrasında Yatsı namazı vakti geldiğinde davetlileri Cami’nin içine ziyarete almaya başladılar. İçeri girerken, “cep telefonlarını kapıda bıraksak da ses olup uhrevi havayı bozmasa” diye bir gerekçeyle iki görevli telefonlarımızı alırken bir miktar fevkaladelik olduğu sanki içime doğmuştu. Yine de biraz sonra vuku bulacak olayları tahmin edebildiğimizi iddia edemem.
Muhteşem Mabedin ortasına doğru yürürken etrafı da hayran hayran seyrediyorduk. Rahmetli Haluğun ortadaki büyük avizenin altında, “Osmanlı Padişahlarının Kadir gecelerinde Ayasofya ziyaretlerinin mutad bir tören olduğundan” bahsettiğini hatırlıyorum
Derken birdenbire güzel sesli bir müezzin kamet getirmeye başladı. Ne oluyoruz demeden bir İmam efendi mihraba doğru yürüdü. Cemaate saflara dikkat ediniz diyerek farza başlamasın mı?
Herkes ne olduğunu pek de anlayamadan safa dizilmeye ve peyder pey tekbir getirmeye başladı. Fakat hala mevcut hale inanamıyorduk.
Şaşkınlıkla ama büyük bir keyifle eda edilen Farz namazının peşinden son sünnet ve akabinde Enderun usulu ile bir teravih namazı kılındı.
Cemaat artık kendinden geçmişti. Namaz bitiminde çıkışta, bir tarafta birbirine sarılanlar, diğer yanda biz şimdi ne yaptık diye etrafına bakınanlar. Herkes bir şekilde Rahmetli Haluk Dursun’u bulup teşekkür etmek istiyordu.
Kendisine teşekkür edip sarılırken yüzüne baktığımda gözlerinin içi gülüyordu…
Rahmetli, Ramazan öncesinde mihrabın arkasında bir bölüm yere belli bir döşeme yaptırmış ve muhtemelen böyle bir teravih programını sessizce planlamıştı. Ve Elhamdulillah başarmıştı. Bizler de bu kutlu gecede bulunma şerefine nail olmuştuk.
Rahmetli Haluk cemaat için küçük diş kiralarını da ihmal etmemişti. Gülsuyu ve lokum ikramları da vardı. Ben herhalde o gecekine benzer tarzda bir ruh haletine olsa olsa Kabe’de kıldığımız namazların bazılarında ulaşabilmişimdir.
İnsanın hiç ummadığı bir anda çok sevdiği birisiyle veya bir şeyle karşılaşması gibi bir şey diye anlatsam acaba ifade edebilmiş olabilir miyim emin değilim. Siz buna benzer bir şeyler tahayyül ederek belki ne anlatmak istediğimi kısmen idrak edebilirsiniz
Ayasofya’nın ibadete açılması gündeme geldiğinde ben nedense hep o geceyi hatırlarım.
İnşallah bir daha o ruh halini hissedebilmek nasip olur.