Kuran-ı Kerime başlama ve Arapça derslerimizin tarihçesi

Kur’an-ı Kerim ile ilk tanışmam çok küçük yaşlarımda aile içinde olmuştu. Evde belli geceler Kur’an okuyan anne ve babam Kitabımızla ilk görsel ve zihinsel temasımın sağlanmasına sebep olmuşlardı. Bir de aynı binada bizim üst dairemizde oturan Rahmetli Salih dedemin ve anneannemin kendi odalarında sürekli Kur’an okurkenki görüntülerini zihnimdeki çok canlı bir manzara olarak hatırlarım.

İlave olarak Rahmetli Salih dedem her Kadir gecesinde imkan nispetinde tüm çocuklarını, damatlarını ve torunlarını toplar ve bir hatim cemiyeti düzenlerdi. Dedem tüm torunlarına büyüğünden küçüğüne göre uzun ve kısa sureleri okutur ve en son kendisi duasını yapardı.  O ana kadar hatim indirmiş olanlar dedeme bildirir ve o da hepsini zikrederek bu hatimlerden hasıl olan sevabı başta Peygamber Efendimiz (as) olmak üzere tüm Peygamberlere, onlara ittiba edenlere ve yine aileden tüm geçmişlerimize armağan ederdi.  Hatim duası sonrasında da ayranlar ikram edilir ve büyükler kendi aralarına sohbet eder küçükler de yaş durumlarına gore oyuna dalarlardı.  Bu tören benim zihnimde önemli bir yer etmiştir. Bizler de küçücük yaşlarımızdan itibaren bir gün hatim indirerek dedemin töreninde elinde bir değer ile yer almayı arzu ederdik.

İlkokula daha başlamadan kendi gayretlerimle Türkçe okuma ve yazmayı öğrenmiştim. Yaz aylarında yazlık için gitmekte olduğumuz Florya Şenlikköydeki yaz Kur’an Kursuna o yıl benden 3 yaş büyük olan  amca kızım ile birlikte gitmek istemiştim. . O zamanlar Şenlikköy camii şu an kullanılmayan, köyün daha yukarılarında kiliseden bozma bir yerdi. Küçük bir bahçe içinde şirin bir mescitti. Daha sonra 70’li yıllarda şu anki büyük camii yapılmıştı.

Babamlara o yıl kursa gitmek ciddi baskı yaptığımı hatırlıyorum. Mademki okuma yazma öğrenmiştim, Kur’an da öğrenebilirdim. Kendimce böyle düşünüyordum. Fakat Kursa ilkokula başlamayanları almıyorlardı. Rahmetli babam camiinin imamına biraz da ısrar ederek okuma yazma bildiğimi ve dersleri takip edebileceğimi söylemiş ve bir şekilde ikna etmişti. İlk Arapça öğrenme dönemim o yıl başlamıştı. Elif bayı büyük bir gayret ile sökmüş ve o yaz Kur’ana geçmiştim.

Daha ileri senelerde de yine aynı camideki kursa devam etmiş, kurs dışında da yine Rahmetli Salih dedeme sürekli Kur’an okuyarak okumamı geliştirmiştim. İlk hatimimi indirdiğimde de rahmetli dedemin kadir gecesi törenlerine artık bitirdiğim hatimimle iştirak eder hale gelmiştim. Rahmetli dedeciğimin hem aileyi bir arada tutabilmek hem de bizleri teşvik etmek için bulduğu güzel bir yoldu bu?

O yıllarda Şenlikköy Camiinin genç bir İmamı vardı. İsmini hala hatılarım; Zühtü Genç. Babamın bu tür durumlarda sürekli kullandığı şekliyle;  öldüyse Allah rahmet etsin sağ ise Allah hayırlı ve uzun bir ömür versin. Benimle Kur’an derslerinde özel olarak ilgilenirdi. Ayrıca Dini Bilgilerimin de gelişmesi için gayret ederdi. Okuduğumuz bölümlerin manalarını da imkan ölçüsünde açıklamaya çalışırdı. Bu şekilde bir tür Arapça dersi de veriyordu. İlk tecvit  ve kıraat çalışmalarını da Zühtü hoca ile birlikte yapmıştık. Mavi kaplı bir tecvit defterim vardı kiuzun yıllar onu hatıra olarak saklamışımdır. Arapça harfleri tam mahreçlerinden çıkarabilmem konusunda da kendisi titiz bir gayret gösterirdi.

Sünnet olacağım yıl onunla sünnet düğününde duasını yapacağımız bir hatim hazırlamıştık. İlave olarak bana aşır olarak kendi düğünümde okuyabilmem için Enfal suresinin başlangıcından bir bölümünü ezberletmişti.. Düşünüyorum da manası itibariyle Enfal suresini seçmesi bile bir tür dersti sanırım. Allah ondan razı olsun, bana her anlamıyla çok faydası olmuştu.

Lise yıllarımda Osmanlıca’ya merak sarmıştım. Lise ikinci sınıfta Mehmet Şevket Eygi ağabeyin delaletiyle o zamanlar Çemberlitaş’ta bulunan Belediye Kütüphanesinin Müdürü Mahmut Hoca’dan bir dönem Osmanlıca dersi almıştım. Harflere aşina olduğumdan Osmanlıcayı kolay sökebiliyordum. Tabii kelimeler ve kavramların manalarına nüfus edebilmek için çokça kitap okumak gerekiyordu. Beyazıt’daki Beyaz saray kitapçılar çarşısında Enderun kitabevi sahibi rahmetli İsmail ağabeye ve yine o devirler sıkça gittiğimiz sahaflar çarşısına hemen her ziyaretimde birkaç Osmanlıca kitap almaya çalışıyordum. Bazen çözebiliyor bazen de zorlanıyordum ama bu temrinler belli bir mesafeyi de almamı sağlıyordu.

Lise üçüncü sınıftan itibaren o zamanlar aynı dertleri paylaştığımız bir gurup arkadaşımızla beraber Türkçe kaynaklardan dini bilgileri edinebilmek için bir çalışma başlatmıştık. Önce 8 kişilik bir çekirdek gurupla 4-5 yıl süren uzunca bir ders dönemi geçirdik. Hafta içi okumalarımız yapıyor hafta sonunda neredeyse tam gün birimizin evinde toplanıyor ve beraberce okuduklarımızı mütalaa ediyorduk. Hepimiz için çok verimli yıllardı. Tabii okumalarımızın içinde tefsir de vardı. Bu tefsir çalışması Arapça konusunda da bizleri kısmen geliştiriyordu.

Lise son sınıfta Kur’an-kerimi ezberlemeye yönelik derin bir istek duymaya başlamıştım. Madem ki Müslümandık ve Kur’an bize hitap ediyordu, o zaman lazım olduğu zaman gerekli ayetleri hemen hatırlayabilmeliydik. Fakat ileri yaşlarda bu tip bir işe girişmenin zorluğu da ayrı bir caydırıcı unsurdu.

Gençliğin de verdiği heyecanla Nuruosmaniye Camiinin hemen bahçesinde yer alan Nuruosmaniye Kur’an Kursuna babamla beraber müracaat etmiştik. Rahmetli babam o Camiinin imamı ve müezzinlerini iyi tanırdı. Orayı seçmemizin bir sebebi de o Kuran Kursu İstanbul tarzı okumanın pirlerinden olan Rahmetli Hasan Akkuş hocanın talebelerinin toplandığı bir yer olmasıydı. O dönemin kurra hafızlarının en önemlilerinden rahmetli Abdurrrahman Gürses hoca Nuruosmaniye Camii hoca ve müezzinlerine belli zamanlarda gelir ve usul dersi verirdi

O kursta benimle Nafiz Hoca ilgilendi. Yaklaşık 4-5 ay kendisiyle ezber yaptık. Daha doğrusu benim hafızlık merakımın ne kadar gerçek olduğunu hem kendileri hem de benim test etmemi istiyorlardı. Bu süreçte bayağı kolay ezberliyordum. Bir oturuşta yaklaşık 2-3 saat içinde bir sayfayı ezberime alabiliyordum. Fakat ikinci ve üçüncü sayfalara geçildiğinde evvelki aylardaki ham olan sayfaların pişmişlerini yeniden ezbere okumak bayağı bir zor olay halini almıştı.

Derken Nafiz hoca başka bir göreve getirildi ve benimle ilgilenemeyeceğini ifade edince ben de ezber çalışmalarıma bizim evin yanı başındaki Kumrulu Mescidin İmamı Hasan Kılıç hoca ile beraber yapmayı arzu ettim. O yıl okumakta olduğum Galatasaray Lisesi yeni bitmiş, sınavları kazanarak girdiğim Boğaziçi Üniversitesindeki dönemimin başlayacağı yıldı. Boğaziçi’nde de ilk yıl İngilizce hazırlık okuyacaktım.

Hazırlık sürecinde hem İngilizce öğrenmek hem de ezber yapmak bayağı yorucu oluyordu. Bu sebepten ezber çalışmalarıma benim için çok zor olan bir düşünme sürecinini akabinde ezberlere ara vermek zorunda kaldım. Hasan hoca bu işin zor olduğunu bana defaatle söylemesine rağmen yine de şevkimi kırmamaya çalışıyordu. Ben hocam bu işi tam kesmeyelim ama bir dönem ara verelim deyince o da razı oldu. Daha doğrusu onun tahmini doğru çıkmıştı. Ben ezbere biraz geç başlamıştım ve mevcut şartlarda bu çalışmayı sürdürmek hakikaten çok zordu.

O ara 12 Eylül ihtilali olmuş ve Türkiye yeni bir döneme girmekteydi. Bizler Lise yıllarımızın son zamanlarında yukarıda kısaca değindiğim arkadaş gurubumuzla başladığımız o kendimizi geliştirme yolunda kitap okuma çalışmalarımıza aralıksız olarak devam etmekteydik. İslami kitapları okurken Arapça bilme konusundaki eksikliğimiz, önümüzde hep ciddi bir engel gibi duruyordu. Bu sebepten sohbetlerimizde  en önemli başlıklardan biri de Arapça öğrenmek ve Dinimizi kendi öz diliyle kaynaklarından tahsil etme hedefiydi..

Bu hedefe yönelik olarak ilk Arapça öğrenme deneyimim İsmail ağa Camii çevresinde olmuştu. Önce yakın bir dostum kendisinin okumuş olduğu Emsile adlı sarf kitabından bana ilk dersleri vermişti. Klasik usulde nasara, yensüru, nasran ile başlayan emsile derslerini büyük bir iştiyakla bitirmiştim. Daha sonra o dönemlerde İsmail ağa Camii’nin müezzini olan Rahmetli Hasbi hocayla derslere devam ettik. Dört kişilik güzel bir arkadaş gurubumuzla Hasbi Hocanın Caminin bahçesinde merdivenle çıkılan odasında Emsile ve Bina adlı gramer kitaplarını okuduk. Hasbi hoca Arapça öğretirken bir yandan da yeri geldikçe bizleri çeşitli konularda bilgilendiriyordu. Zevkli derslerdi.

Hasbi hocanın dersleri dışında da imkan ölçüsünde ya İsmail ağada, yada evimizin yakınındaki Kumrulu Mescid camiinin, İmamı  Hasan Kılıç ve müezzini Kadir Temir hocaların çeşitli kitap okuma guruplarına katılıyordum.. Buralarda okuduğunuz ilk Arapça kitaplarından aldığımız temel bilgilerle ibareleri çözülebilme temrinleri yapıyorduk.

Daha sonraki ikinci ciddi Arapça halkamız Hayrettin Karaman Hocanın delaletiyle bize ders vermeyi kabul eden Sadrettin Gümüş Hoca ile oldu.

12 Eylül ihtilali sonrası ortalık nisbeten durulmuş, sıcak mücadelenin içinde yer alan bir çok arkadaşımız Rahmeti Rahmana kavuşmuş, yaşıtlarımız olan çok sayıda arkadaşımız ya cezaevlerinde ya mahkeme köşelerinde telef olmuştu. Bizim nesil için önemli bir sarsıntı döneminin içinden geçiyorduk.

Boğaziçi Üniveristesinde de adeta fırtına sonrası durulan bir ortamda bir yandan derslerimize devam ediyor bir yandan da kendimizi farklı alanlarda yetiştirmeye çalışıyorduk. Yukarıda da belirttiğim gibi içinde bulunduğum arkadaş gurubuyla birlikte sıcak çatışmaların kısmen dışında durmuştuk. Ülkemizin ve İslam Dünyasının daha iyi bir noktaya gelebilmesi için hem kendimizi hem de çevremizi en iyi şekilde yetiştirebilmenin önemli olduğu tesbitinin gereğini yapmaya gayret ediyorduk.

İşte bu süreç içinde Sadrettin Hoca ile derslere başlamıştık.

Yanılmıyorsam 1982-83 yıllarıydı. Yeni evlenmiştim. Üzerime bir başka sorumluluk daha almıştım.

Okul dışındaki zamanlarımda haftanın bir kaç günü bazen bugünkü Marmara İlahiyatın şimdi yıkılan Camiinin altındaki salonda, bazen de Sadrettin Hocanın Ümraniyedeki evinde ders yapıyorduk. Genelde hafta sonları Hocanın evine gidiyorduk. Özellikle Pazar sabahları Sadettin Hoca saatlerce bizlerle uğraşıyordu. Şimdi düşünüyorum da ne fedakar bir insandı. Allah ondan razı olsun.

Sadrettin Hoca medrese eğitimi almış, Hafızlığı da olan ve o zamanki hocalar içinde klasik Arapçaya en iyi bilen kişilerden biriydi. Bizlerle bir yıl kadar ilgilendi.

Onunla Emsile, Bina ve Avamil adlı Arapça dil bilgisi kitaplarını yeniden ve detaylı bir şekilde okumuştuk. Başka kitaplardan da tatbikatlar yapmıştık Sağolsun çok özverili bir kişiydi, severek ders veriyordu. Onunla yaptığımız derslerde en çok dikkatimi çeken noktalardan birisi Bina adlı kitabın ana metninin yan taraflarındaki şerhleri ve açıklamaları bile harfi harfine ezbere biliyor oluşuydu. Hafızlığın insanın bazı melekelerini olabildiğince geliştiren bir süreç olduğunu Sadrettin Hoca’da aynel yakin görmüştük.

İlk yılın sonunda Sadrettin Hoca’nın İlahiyattaki ders programı yoğunlaştığından bizlerle ilgilenemeyeceğini söylemesi o ders gurubunun sona ermesini de beraberinde getirdi. İçimizden bazı arkadaşlar yine Hayrettin Hoca’nın delaletiyle o çevreden başka bir hoca ile bu derslere devam ettiler.

Bu devrelerde kısa dönemli bir Kızıl Minare Camii denememiz de olmuştu. Kızıl Minare Camii Fatih’de Horhor Caddesinin Aksaray tarafına doğru küçük bir Mescittir. Bizim zamanımızda oranın İmamı Mahmud Bayram Hoca idi. Mahmud Hoca ileri yaşına rağmen çok gayretli, gençleri çok seven, onları sürekli yüreklendiren bir kişi idi. Bizim gurubun ilk rehber hocalarından biriydi. İçimizden bazı arkadaşlarımızın onunla devam ettikleri haftalık hadis dersleri de vardı.

Kısa bir süre onunla Kızıl Minare Camiinin üst katında Arapça dersi yapmıştık. Fakat Hoca geniş çevresi olan ve her tarafa yetişmeyi kendine adeta vazife bilen bir kişiydi. Nerede kendisine ihtiyaç duyulduğunu hissederse veya ona hissettirilse oraya koşuyordu. Bu koşuşturmaların bir kaç tanesi dolayısıyla bizim derslere gelişinde bazı çakışmalar ortaya çıkınca; çocuklar ben ahir ömrümde her yere yetişmek istiyorum. Sadece bir gurupla ilgilenmem bu çerçevede galiba pek mümkün olmayacak. Düzenli ders yapabilmeniz için size daha yerli yurtlu bir hoca ve program bulmalıyız dedi ve bundan sonra yeniden farklı arayışlara girdik..

Benim bundan sonraki ders grubum Şehremini’nde Odabaşı Caminin yan odalarından birinde bir dönem devam eden İbn-i Akil’in kitabından takip ederek yaptığımız Arapça dersleriydi.

Rahmetli Hasan Karakaya adlı Arapçayı  ve İslami ilimleri çok iyi bilen bir hocamızla bu derslere haftanın bir kaç günü devam ettik. İbn-i Akil’in kitabı dışında tatbiki olarak Müslim adlı Hadis kitabından, hocamızla birlikte hem bilgi dağarcığımızı geliştiriyor hem de gramer bilgilerinin uygulamasını yapıyorduk.

Fakat devam ettiğimiz gurupta Arapça seviyeleri biraz farklı idi. İçimizde daha evvel bayağı mesafe almış arkadaşlar da olduğundan gurubun insicamı istediğimiz gibi sağlanamıyordu. Üstelik okuduğumuz kitap 1000 beyitte Arapça öğrenilmesini sağlayan bir metod uyguladığından benim için bayağı ağır bir kitaptı.

Benimle birlikte bir kaç arkadaş belli bir yerden sonra takipte bir hayli zorlandık ve dersten ayrılmak zorunda kaldık

Bu Arapça ders halkalarımız bir kaç sene daha yoğun bir şekilde ama farklı hocalar ve dur kalklarla süren bir devre olarak devam etti ama maalesef hedeflediğimiz o ileri noktaya bir türlü ulşamadı.

Tabii, tüm derslerin İngilizce olarak sürdürüldüğü üniversiteye devam ediyor oluşum, evlilikle ilgili mükellefiyetler, bir müddet sonra Allah’ın bahşettiği bir bebek, evin geçimi için yaptığımız küçük çaplı da olsa ticari aktiviteler gibi her biri ayrı bir uğraş konusu olan meşguliyetler içinde Arapça gerektiği mesafeyi bir türlü alamıyordu..

Ama her zaman kaldığımız yerden yeniden başlayacağız niyetiyle tamamen de kopamadığımız bir kızıl elma olarak hedeflerimiz içindeki yerini muhafaza etti. (Şimdi bakıyorum da içten içe hala muhafaza ediyor)

Arapçayı geliştirmem gerekiyordu. Ne yapalım ne edelim diye düşünürken bir arkadaşımızın tavsiyesiyle Arapçaya vakıf bir hocanın  İzhar adlı nahiv kitabını okuttuğu uzunca bir dersin kasetlerinin olduğu haberini aldık. Üstelik bir arkadaşımız bu kasetlerden yine küçük bir gurupla bir miktar çalıştıklarını ve çok iyi netice aldıklarını söylemişti.

Kudret Büyükcoşkun, Mustafa Büyükabacı, Enes Yıldız ve ben İzhar derslerini akşam saatlerinde beraberce yapmaya karar verdik.

Mustafa ile Enes o zamanlar bir yandan yüksek lisansa devam ediyorlar akşamları da Fatih’de Sarıgüzel de bir talebe evinde ikamet ediyorlardı. Biz de Kudret ile Fatih’te kısmen yakın mahallelerde oturuyorduk.

Kudret haftanın bir kaç akşamı hanımı ve küçük kızı Zeynep ile bize geliyor, hanımı ve çocuğu bizde kalırken biz de onunla Sarıgüzeldeki eve gidiyor geç saatlere kadar çalışıyorduk.

Pratik bir teyp, sağolsun Mustafa ve Enes’in çay ikramı, kasetler ve dört öğrenci. Bu İzhar dersleri hakikaten çok doyurucuydu.

Neredeyse bir kış boyunca bu dersler devam etti. Biz tam sonuna gelemesek de bayağı bir bölümü beraberce çalışmıştık. Çok sıkıştığımız bazı noktalarda dışardan da sorarak müşküllerimizi çözüyorduk. Sonuçta ciddi bir seviye kazandığımızı söyleyebilirim.

Ama o istediğimiz ve hayal ettiğimiz noktada mıydık?

Maalesef henüz oraya ulaşamamıştık

Bulunduğumuz yer tam bir eşik noktasıydı. Bundan sonra yoğun olarak ibare çözmeye çalışmamız, öğrendiklerimizi uygulamamız, kelime ve cümle kalıplarını geliştirmemiz gerekiyordu.

İşte o noktalarda bizim yoğun Arapça dersleri artık devam edemezbir noktaya geldi.

Şimdi geriye dönüp baktığımda o eşik noktasının hayati bir yer olduğunu ve onu aşabilmiş olsaydık tahminimce daha güzel bir menzile ulaşabileceğimiz tesbitini yapabiliyorum.

Ondan sonraki yıllarda yani doksanlarda Rahmetli Metin Balkanlıoğlu ile bir kaç kış süren düzenli tefsir okumalarımız olmuştu. Bu okumalar tam bir Arapça dersi değildi. Fakat tefsir öncesi hazırlık, ders sırasında ve sonrasındaki tekrarlarda dolaylı olarak Arapça bilgilerimiz gelişmekteydi. Ama yine vurgulamam lazım ki bunlar olması gereken bir Arapça dersi hüviyetinde değildi.

İnsanlar ne kadar gayret ederse etsinler takdirden öte bir şey olmuyor.

Tabii burada kendimiz dışında bir kabahatli aramak durumunda olduğum anlaşılmasın. Sadece bu yazıyı okumakta olan ve bizimle aynı hedeflere varmayı düşünen insanlara ve gençlere bir ufuk, bir kapı açabilmek için bunları söylüyorum. Bu tecrübeleri okusunlar ve daha doğru yollar bulabilsinler arzu ediyorum.

Geçen günlerde incelediğim Genç Dergisinin Haziran 2018 sayısının ana konusu Arapça öğrenimi ile ilgiliydi. O dergideki bir çok yazıyı dikkatle okumaya çalıştım.

Arapça öğrenimi ile ilgili bizim dönemimize göre çok güzel gelişmeler olduğunu farkettim. Genç nesilden bir çok kardeşimizin bizim aşmaya çalıştığımız o eşiği başarıyla aşmış ve aşmakta olduklarını farkettim. Bu bana büyük bir mutluluk verdi. Ve ben de kendi serencamımızı yeniden hatırlayarak kaleme almayı düşündüm.

Arapça ile ilgili hedefim sona erdi mi? Hayır. Can bedende durduğu müddetçe doğru bildiğimiz yolda sebat etmek önemli.

Şu an Arapça çalışmalarıma kendi imkanlarımla az da olsa devam etmeye çalışıyorum.

Ne mi yapıyorum?

Yerine göre bazen Kur’an-ı Kerimi detaylı bir mealiyle okumaya gayret ediyorum. Hem orjinalini hem de mealini kelime ve kavramlara özellikle dikkat ederek hem okuyor hem de bir tür çalışıyorum. Bazen de bir hadis kitabına başvuruyorum. Onu da yine hem Arapçasından hem de Türkçe izahı üzerinden okumaya çalışıyorum. Bu çalışmaların Arapça konusundaki müktesebatımı bir miktar ilerlettiğini de görüyorum.

Fakat olması gerektiği gibi bir çalışma mı?

Hayır yeterli değil.

En azından meseleden kopmadan ve her gün az da mesafe alarak devam edebilme durumunda bulunmak da bir mesafedir diye düşünüyorum

Ama şu noktadaki görüşümü de daima muhafaza etmekteyim. Bunca yıldan sonra daha doğru yöntemler bulmak, zamanı daha verimli kullanmak ve geçmişte aşılamayan eşikleri aşabilmek gerekiyor. Tıpki genç nesilden çok sayıda arkadaşımızın aştıkları gibi.

İnşallah Emr-i Hak vaki oluncaya kadar bu hedeflere varmayı başarırız…

Gelişmeler bizi hangi bilgiye ulaştırıyor

Eski dönemlerde en sağlam iletişim yolu olarak vasıflandırılan yol, ‘ru be ru’ (göz göze) diye tarif edilen bire bir ilişki usulüydü. Mesela hadis rivayetinde en muteber yola sema metodu adı verilirdi. Sema metodu, talebenin hocasından hadis-i şerifin metnini ve senedini bizzat öğrenmesine verilen ad idi. İlimde icazet sistemi de bu tarz bir usuldü. Hoca talebeye ilmi meseleleri bire bir anlatır ve öğrendiğine emin olduktan sonra ona icazet vererek bu ilmi onun da talebelerine öğretmesine imkan tanırdı. Sema ve icazet yoluyla hocadan talebeye geçen ilmin en üst noktasında Hz. Peygamber Efendimiz (a.s)bulunmaktaydı. Dolayısıyla ilmin kaynağı sahih bir yere dayanmaktaydı.

Tüm zenaatlarda bir nevi diploma manasındaki icazet kurumu da aynı mantıkla kurgulanmıştı. Hocası bire bir çalışma yaptığı talebesinin o zenaat ile ilgili gerekli teknik ve ahlaki bilgiyi aldığına tam olarak kanaat getirdiğinde ona öğrendiklerini başkalarına da öğretebilmesi için icazet verirdi ki günümüzde de bu sanatlarla iştigal edenler aynı usulü kullanıyorlar.

Müzikte ise bu mantığa uygun olan nakil yolunun adı meşktir. Bu mekanizma içerisinde hoca talebesine eserleri bire bir tüm incelikleri ile öğretir. Musiki aleti ile beraberce çalar veya söylerler. Sonrasında hocası veya üstadı talebenin öğrendiklerini tatbik etmesine nezaret eder. Sonuç itibariyle yeterli bir düzeye gelindiğine kanaat getirildiğinde üstad veya hoca, talebesine icazet verir ve onun bu öğrendiği eserleri kendisinden talep edenlere öğretmesine izin verir.

Hem ilim aktarımı hem ahlaki eğitim

Burada fark edildiği üzere hem bir ilim aktarılıyor, hem de ahlaki bir eğitim verilebiliyor. Hoca bu eğitim sırasında talebesini ahlaki anlamda da eğitiyor, ona yol ve yordam gösterme imkanı buluyor. Hocasını bir rol model olarak gören talebe de her yönü ile ona benzemek istiyor.

Özetle eskilerin deyimi ile ‘hem kal ile hem de hal ile’ eğitim yapılıyor, ilim, zanaat, maharet ve mesaj, ruhu ile birlikte nakledilebiliyor.

Daha sonraki dönemlerde ise daha çok kitlesel öğretim yaygınlaşmaya başlıyor. Okullarda, üniversitelerde sınıflar, anfiler, konferans salonları bu tip bir aktarım yolu olarak kullanılıyor. Musiki notalara geçiriliyor. Sanat çalışmaları okullarda, dersliklerde çeşitli metinler üzerinden talebelere topluca öğretilmeye başlanıyor.

Tabii bu anlattığımız süreçler uzun dönemlerde ortaya çıktı. Yüzyıllar içinde çeşitli evrelerden geçerek şekil buldular ve hâlâ her gün yeni bir evreye geçiyorlar.

Gelişme, ama nasıl?

Yazı ve mesaj alanındaki gelişmeleri de tıpkı yukarıdaki gelişmeler gibi bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçirebiliriz. Önceleri taşa, kile, daha sonraları kağıdın bulunması ile papirus kağıdına, aharlı kağıda yazılan metinler sonraları matbaanın icadı ile birlikte matbaa makinaları ile çoğaltılmaya başlandı. Burada da metni kağıda yazan ile onu daha sonra farklı mekanlarda okuyan arasındaki mesafe zamanla açıldı. Bu süreç aslında bire bir nakildeki gibi karşılıklı ve interaktif bir ilişki değil, aslında kısmen tek taraflı bir iletişim olarak ortaya çıkıyor. Bu tür ilişkilerde bire bir temas azalıyor. Farklı bir iletişim yolu yaygınlaşıyor.

Bu arada bilgi ve mesajın yaygınlaşmasında sinema, radyo ve televizyonlar da önemli bir mecra. Bu bahsettiğimiz araçlar hâlâ önemini yitirmiş değil. Fakat bu mecralar her geçen gün bir çok yeniliği bünyesine ilave etseler de, genelde daha eski bir mantıkla, yani tek yönlü iletişim ve etkileşimi sağlayan araçlar. Mesajın kaynağı muhataplarına bilgiyi tek taraflı olarak aktarıyor.

Bu alanlar teknolojinin gelişmesi ile birlikte toplumlarda etkisini daha da arttırıyor ve muhtemeldir ki daha da artıracak gibi görünüyor. Mesela insanları adeta filmin içine çekerek onu filmin parçası haline getiren teknolojiler, filmin içine konulan gizli mesaj türü teknikler ve her gün yenisi gelişen yollar bu tür iletişimin etkisinin devam edeceğini gösteriyor.

Tüm bu bahsettiğimiz hususlar bir yönü ile bakıldığında birer gelişme örneği. Fakat tüm bu gelişme olarak nitelenen konular bünyelerinde bir çok eksiklikleri de barındırıyorlar.

Teknolojinin gelişmesiyle doğru bilgi kadar yanlış bilgi de yayılıyor

Bilgisayarın ve buna dayalı iletişimin ortaya çıkışı ile başka noktaların da gündeme geldiğini görmekteyiz. Hatırlarsak önce ICQdiye bir araç ortaya çıkmıştı. Bilgisayar üzerinden insanlar bir diğeri ile bire bir yazı yoluyla ilişki kurmaya ve mesaj aktarmaya başladılar. Daha sonra benzer ve daha gelişmiş bir yol olan MSN hayatımıza girdi. Sonra Bing’e dönüştü. Twitter, facebook, linkedin gibi yeni mecralar, insanlar arasında bu sefer sanal âlemde bire bir ilişkiyi tekrar canlandırdı. Whatsaptelegramyine bu cümleden birebir ilişki türleri olarak hayatımızda yer bulmaya başladı. Sesli ve görüntülü bir ilişki imkanı sağlayanSkype da adeta göz göze ilişkiyi sağlayan bir önemli gelişme olarak dijital dünyada yerini alıyor.

Bahsettiğimiz bu mecralar sanki eski dönemdeki birebir ve diz dize ilişkiye benzer tarzda insanların teke tek temas etmelerine imkan tanıyan araçlar ve yollar olarak zikredilebilir. Ama bu yolların, eski dönemde o önemsediğimiz hal ile eğitim ve ilişkiyi yeterli düzeyde sağladığını iddia etmemiz fazla iyimser bir yorum olabilir. Fakat kısmen de olsa birebir düzeltme ve ilişkiyi kontrol edebilme imkanını bünyesinde barındırdığını söyleyebiliriz. MSN’nin ilk çıktığı dönemlerde kendi çocuklarımın ve yeğenlerimin bazen dijital kanal üzerinden etkileşime girdikleri ağabeylerinin olduğunu müşahade etmem bende bu tip bir algıyı oluşturmuştu. Dijital anlamdaki ağabey sanki özel bir hoca gibi çocuklara etki edebiliyordu.

Dijital dünyada ortaya çıkan bir çok bilgi edinme aracı, bilgiye ulaşmada önemli bir kolaylık sağladı. İlkönce Altavisa, daha sonra Yahoo ve son dönemde her gün yeni bir gelişme ile karşımıza çıkan Google, dijital âlemde kaydedilmiş bilgiye ulaşmada büyük bir imkan sağladı. Burada da internet üzerindeki dijital bilgi kaynakları, onlarla temas eden insanlara tek taraflı olarak ve kitlesel düzeyde bir bilgi aktarımı sağlayabiliyor.

Mesela geçenlerde bizim Worldbulletin isimli sitemizin Facebook sayfasında bir haftada ulaşılan rakamlar, bu mecraların yaygınlığı açısından ciddi fikir verici bir mahiyettedir. Facebook sitemizle bir haftada 15 milyon kişiye ulaşıldı ve yaklaşık 2.5 milyon etkileşim alındı. Bu ulaşım ve etkileşimde en önemli noktalar da Uzakdoğu ülkelerindeki insanlar oldu. Bu rakamların bize gösterdiği gerçek; teknolojinin gelişmesi ile birlikte ne kadar yaygın bir alana bilgi ve mesaj gönderebilme imkanına sahip olunabildiği.

Şayet bu bilgi doğru bir bilgi ve yorumsa büyük bir alanı müsbet manada etkileyebiliyor. Fakat bir de bu bilgi ve yorumun yanlış ve yanlı bir bilgi ve yorum olabileceğini düşündüğünüzde, o zaman ortaya çıkabilecek tahribatın boyutlarının da ciddiyetini tasavvur edebilirsiniz.

Böylesi bir iletişim gücü bugüne kadar hiç olmadı. Ve bu iletişim gücü de her geçen daha da artıyor. Bu hal, bir yönüyle bakıldığında çok ciddi bir gelişme. Ama kontrol edilemezse, çok büyük eksiklikleri de bünyesinde barındırabileceği muhakkak.

Maksat doğru, nitelikli ve derinlikli bilgiye ulaşmak mı?

Ayrıca, dijital alanda üretilen malzemenin yaygınlaştırılması için bu araçlar arasında çok ciddi bir ilişki oluşmaya başladı. Herhangi bir siteye veya bloga ne kadar ziyaretçi geliyorsa Google gösterimlerinde o ölçüde önde çıkılıyor. Bunun için tüm sosyal medya araçları devreye giriyor. Hepsi birbirini köpürtüyor. Çok ziyaret daha üst sıra, daha üst sıra daha fazla ziyaret, çok kullanıcılı olmak daha çok mesaj yayabilmek, daha çok mesaj yayabilmek için daha fazla paylaşım gibi bir döngüyü tetikliyor.

Bu hız ve daha fazla kişiye ulaşabilme isteği bazen bilginin niteliğini ve derinliğini etkiliyor. Sayılar ve nicelik bu kaynaklara sahip olanları etkileyebiliyor ve daha fazla yere ulaşma isteği, niteliğin ikinci plana itilmesi tehlikesinin de beraberinde getirebiliyor. Peki burada nitelik ve nicelik dengesi her zaman kurulabiliyor mu?

Nicelik ve tekniğin daha fazla önemsenmesinden dolayı içerik bazen istendiği gibi olamayabiliyor. Nicelik, yani rakamlar önemli olunca o zaman esas odaklanan nokta değişebiliyor. Şu sorular ve cevapların üzerinde daha fazla duruluyor: İzleyici sayısı artıyor mu? Sosyal medya ve Google’dan izleyici geliyor mu? İnsanlar ilgi duyup daha çok paylaşıyorlar mı?

Bu sorulara müsbet cevaplar geldiğinde işte o zaman maksat hasıl oluyor gibi bir durum ortaya çıkıyor. Fakat bu noktada şu soru çok önemli. Maksat ne olmalı? Maksat doğru, nitelikli ve derinlikli bilgiye ulaşmak ise bu maksat gerçekleşmiyor. Bu ise büyük bir eksiklik olarak ortaya çıkıyor. Maksat daha çok izleyici ve etki altına alınacak olarak düşünüldüğünde, o zaman maksata ulaşılmış oluyor. Olayı gelişme ve eksiklik çerçevesinde ele alacaksak bu detaylar üzerinde hassasiyetle durulması gerekiyor.

Gelişmeler bizi hangi bilgi’ye ulaştırıyor?

Daha önceki cümlelerimizde bilgiye ulaşım çok kolaylaşıyor ve hızlanıyor diye bir ifade kullanmıştık. Bu noktada şu soruyu da ısrarla sormamız gerekiyor. Gelişmeler bizi hangi bilgi’ye ulaştırıyor? Bu yolla insanlar ancak dijitalize edilebilmiş bilgiye ulaşılabiliyorlar. Dijital hale gelmemiş bilgiye ulaşma imkanları ise maalesef yok. Bu da önemli bir eksiklik olarak karşımıza çıkıyor.

Mesela geçtiğimiz yıllarda, ölüm yıl dönümünde kendisi ile ilgili detay bilgi edinebilmek için Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu adında bizzat tanıdığım çok önemli bir kişiyi dijital âlemde aramak istemiştim. Hayretle müşahede ettim ki Google’da kendisi ile ilgili en ufak bir kayıt bile yoktu. Yine geçen yıllarda Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından basılmış 40 Vakıf Adam isimli bir kitapta ismi geçen ve camiamıza çok büyük hizmetler etmiş kişilerin büyük çoğunluğunun da isimleri bu mecrada bulunmuyordu. Çünkü bunların büyük bir kısmı 2000’lere varmadan Rahmet-i Rahmana kavuşmuş kişilerdi. Bu küçük araştırmadan elde edebileceğimiz sonuca göre, bu ve buna benzer noktalar dijital âlemdeki gelişmelerin bünyesinde bulunan büyük eksikliklerden bir bölümü. Bu örnekleri çoğaltabilmemiz mümkün.

Bu tip çalışmalar içinde bulunan bizim gibi bir çok site, bu tür bilgiler üretip dijital sitemin içine dahil etmeye çalışıyorlar. Fakat bu çabaların ne kadar yeterli olabildiği üzerinde detaylı olarak durmak gerekiyor.

Yine bir başka önemli örnek olarak, büyük ve tarihi mahiyetteki bilgi kaynaklarını bu mecrada yeterince bulabilmek mümkün değil. Beyazıt Kütüphanesi‘nin içinde bulunan eserlerin büyük bir kısmı Google’da henüz yok. Süleymaniye Kütüphanesi, Ali Emiri Kütüphanesi ve bu seviyede sayılacak yerlerdeki eserleri bulmak da imkan haricinde… Bu saydıklarımız önemli eksiklikler olarak not edilmelidir kanaatindeyiz.

Demek ki bu sistemlere veri üretenler buralara hangi bilgileri koyuyorlarsa veya onların öncelik verdikleri bilgiler nelerse bu mecralarda o bilgilere rastlama imkanı bulabiliyorsunuz. Bunun farkında olmamız ve bu inceliğe dikkat etmemiz gerekiyor.

Bu alanların daha verimli, zengin ve derinlikli içeriğe sahip olmasını istiyorsak çokça çalışıp içeriği zenginleştirmek ve bu içeriğe kendi önemsediğimiz derinlikli bilgileri ve doğru yorumları koymamız gerekiyor.

Derinlikli bilginin yayılmasına da çalışılmalı

Bu teknolojik gelişmeler yukarıda da kısaca işaret ettiğimiz gibi derinlikli bilginin önemini maalesef azaltıyor. Kolay paylaşılabilen kategorize edilmiş bilgiler öne çıkmaya başlıyor. Bu yol, bir konu hakkında sathi ve çabuk bilgi edinmek için yararlı. Bu da, bir açıdan bakıldığında gelişme. Fakat sürekli bu tür bilgileri öğrenmeyi talep eden kişiler için ise sürekli sathi bilgilerle muhatap olmaları neticesini getiriyor. Bu da ciddi bir eksiklik.

Geçenlerde ortak bir proje çerçevesinde temas ettiğimiz bir İngiliz dijital medya uzmanı, sitelerimizin daha çok 2005’li yılların öncesindeki bakış açısı ile düzenlenmiş olduğu tesbitini bizlerle paylaştı. ‘Şimdi çok daha resimli, az metinli ve kısa maddeler halinde ifade edilen bilgilere ihtiyaç var. Daha çok takip edilebilmek için sitelerinizin buralara yönelmelisi gerekiyor’ dedi. ‘Çünkü Google bunu istiyor. Facebook bunu istiyor, 140 karakterli Twitter bunu istiyor’ diye sözlerini sürdürdü.

Bu bir yönüyle bakıldığında çok doğru bir tesbit. Dijital medyayı kullananların talepleri buralara doğru evrilmeye başladı. Dijital alanda hizmet edenler de bu talebi sürekli olarak bu yöne doğru kanalize ediyorlar. Yani talep ve arz birbirlerini aynı yöne doğru yönlendiriyor. Tabii bu tesbitin mutlak manada doğru ve insanlık için faydalı bir yöneliş olduğunu iddia etmiyoruz. Fakat şimdilik realite bu çerçevede ortaya çıkıyor. İlave olarak Facebook ve Twitter’da yeterli oranda resim paylaşılmazsa etkileşim alınamıyor. O zaman bu talep insanları bu yöne doğru yönlendiriyor.

Burada şu soruyu sormamız mümkün. Acaba bu durum, dijital alanın hatalı kullanımına ve dolayısıyla eksikliğe doğru bir yönlendirilme mi? Bu soruya karşı şu cevabı verebiliriz: Evet, gelişme diye nitelenen bu durum sayesinde sathi bilgiye yönelme daha çok yaygınlaştı.

Başka bir açıdan bakıldığında Power point sunumlarının mantığının da bu yönde olduğunu gözlemlemek mümkün. Aynı zamanda malumatfuruşluk had safhada. Fakat derinlikli bilginin talebi arzu edildiği ölçüde değil. Oysa ikisi de olabilmeli, nicelik uğruna nitelik feda edilmemeli. Yaygın bilgi önemli ki mevcut gelişmeler buna imkan veriyor. Ama derinlikli bilginin yayılmasına da çalışılmalı. Onun için gerekli araçlar üzerinde de dikkatlice durulmalı….

Gelişmeler ve eksiklikler çerçevesinde ciddi bir fayda zarar analizi yapılmalıdır

Dijital iletişim yöntemi insanları sanal âlemde birebir ilişkiye geçirme noktasında başarılı olsa da, yan yana duran insanların bire bir ilişkisini köreltiyor. Akıllı telefonlardaki ilişkiyi önemseyen insanlar yanıbaşındaki kişilerle çoğu kere sağlıklı ilişki kuramıyor. Bu keyfiyet, üzerinde özellikle durulması gereken çok ilginç bir gerçek.

Dijital alanda yerleşik olan ilişki türü, çoğu zaman dilin sağlıklı kullanımını da köreltiyor. Yetişen gençlik, fikirlerini düzgün cümlelerle, nitelikli bir dil ile ifade etmeyi önemsiz görüyor. Bu orta ve uzun vadede dilimizi ve edebiyatımızı menfi tarzda etkileyebilir. Özellikle genç nesillerin bu durumdan menfi etkilenme oranı daha çok olacaktır endişesini duymaktayız. Bu halin de önemli bir eksiklik olduğunu düşünmekteyiz.

Dijital gelişmeler insanların birbirleriyle kuracakları ilişkilerde onlara çok ciddi bir zaman tasarrufu sağlıyor. Bu durum önemli bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor.

Peki bu insanlar bu sayede sahip oldukları veya bir başka ifade ile arttırdıkları bu zamanı nerede kullanıyorlar? Maalesef yine bu dijital aletlerle ve bu tarz suni ve çoğu kere gereksiz uğraşlarla bu zamanlarının daha fazlasını yitiriyorlar. Bu da maalesef ciddi bir eksiklik olarak ortada duruyor.

Bu gelişmeler ve eksiklikler çerçevesinde ciddi bir fayda zarar analizi yapılmalıdır. Nihayetinde, insanlık olarak kârda mı yoksa zararda mıyız?

Sağlıklı düşünmeyi sağlayacak duraksama aralıkları oluşturmalı

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, her dönemde bu tür iletişim araçlarıyla insanların birbirlerine aktardıkları bilginin ve mesajın niteliğinin çok daha önemli olduğuna inanmaktayız.

Bilgi ve mesaj doğru olmalı, insanın bu dünyada sahip olduğu ve kendisine bir kere bahşedilmiş olan ömür nimeti içinde hakikaten yararlı, insanın hem dünyasına hem de ahiretine müsbet manada tesir eden bilgi ve mesajların nakledilmesine yaramalıdır. İnsanların bu hayatta var oluş gayesine uygun gelişmelere yol açabilmelidir

Hayatı kolaylaştırıcı tüm yenilikler ve tabii ki konumuz olan dijital alandaki tüm bu ‘gelişmeler’ hayatı çok hızlandırdı. Bu hız aynı zamanda insanların dikkatlerini dağıtıyor. İnsanların, hayatın hızlı akışının adeta dışına çıkıp, hem kendilerine hem de etraflarına bakabilmeleri gerekiyor. Günlük hız içinde ne yapıp edip sağlıklı düşünmeyi sağlayacak duraksama aralıkları oluşturmak icap ediyor. Hayatın daha anlamlı geçebilmesi için bu önemli bir zorunluluk.

Müslümanlar için günde 5 vakit namaz, yıl içinde Ramazan ayındaki oruç, ömürde en az bir kere yapılacak Hac ibadetleri, esasında bir yönüyle insanları hayatın gayesi üzerinde düşündürten, hayatın hızını kontrol altında tutmalarını sağlayan hususlar olarak, bir çok faydasının yanında bu tür bir zenginlik de kazandırıyor kanaatindeyim.

Esas gaye muhakkak ki yaratılış sebebimize uygun bir hayat yaşamak. Bahsi geçen teknolojik gelişmeler insanları böyle bir noktaya götürmüyorsa burada çok temel bir eksiklik var demektir. O zaman da bu uğraşlar ve kazanımları esasında yararlı değil içinde çokça eksikliği barındıran uğraşlar olarak nitelendirmemiz mümkündür.

Dünya Bizim 17.03.2015

Öncesi ve Sonrası ile Balipaşa Camiinde Bir Yatsı Namazı

Fatih’de oturmakta olduğumuz evin civarında birçok cami ve mescid yer alıyor. Akşemseddin ve Hırka-ı Şerif Camileri bize daha yakın iken, Mesih Ali Paşa ve Balipaşa Camilerine gidebilmek için bir miktar yürümek gerekiyor. Ezanlar başladığında şayet evde iseniz sanki birkaç caminin ezanının odanın içinde okunduğunu zannedersiniz. Güzel sesli müezzinler o kadar içten namaza davet ediyorlar ki geçerli bir mazeretiniz olmayıp da gidemediğiniz zaman adeta vicdan azabı çekiyorsunuz.

Cuma akşamı evde Brezilya- Belçika maçına bakarken ani bir kararla Yatsı Namazı için Balipaşa Camiine gitmeye niyetlendim ve hemen kalkıp hazırlandım.
Apartmanın sokak kapısından çıkıp yokuştan aşağıya doğru inerken nedense bu akşam çevremle normalin dışında biraz daha fazla ilgilenmekte olduğumu fark ettim. Ezana daha vakit olduğundan sağa sola bakınarak yavaşça yürüyordum. İlk önce apartman komşumuz olan mahalle bakkalı Fuat beye bir selam ettim. Eve gelip giderken adeta tekmil vermek gibi bir fonksiyonu olan bu uğramayı aksattığımda sanki komşum darılacakmış gibi bir hisse kapıldığimdan bu akşam da önünden geçerken selamı ihmal etmedim.
Bu bölgede son yıllarda çok fazla berber ve kuaför açıldığını naklederek ilk sosyolojik tespitlerime başlayabilirim. Bu dükkanların büyük bölümü de genelde Arap müşteriler için dizayn edilmiş. Bizim evin altında bile ön tarafından iki adet büyük hanım resminin vitrinin neredeyse tamamen kapladığı bir kuaför açıldığını söylersem işin hangi boyuta vardığını kavrayabilirsiniz.. Tahmini olarak 200-250 metrelik bir yürüyüş mesafesi içinde 7-8 adet berber ve kuaför bulunuyor. Bir tanesi hariç hepsi son birkaç senede açıldı. Sanki bu Arap kardeşlerimizin erkekleri ve gençleri sabah akşam traş oluyor, hanımları ise saçlarını yaptırıyorlar.

Bizim caddenin Akşemseddin Caddesi ile buluştuğu noktada Hadramut adlı grubun bir Yemen lokantası var: Hadramut Yamani.. Günün her saati içi ve önü kalabalık. Sadece o mu? Ana yolun yukarısına ve aşağısına doğru son yıllarda büyüklü küçüklü çok sayıda Suriye, Filistin ve Yemen lokantaları açıldı. Damak tadı iyi olan benim ortanca oğlum bunlardan bazılarının kendi ülkelerinde şöhrete sahip lokantalar olduklarını ifade ediyor. Ben genelde bu yörelerin baharatlarından hoşlanmadığımdan bu lokantalar ilgimi hiç mi hiç çekmiyor.
Yine Akşemseddin caddesi üzerinde birkaç adet Şam menşeli tatlıcı da var ki, bu konu ilgi alanıma girdiğinden bazılarının mamüllerinin bir hayli güzel olduğunu ifade etmeliyim. Bir vesile oluşturup tatmanızda yarar var.
Camiye giderken yemek ve tatlı muhabbetine çok fazla dalmamaya çalışarak Balipaşa Camiine doğru yolumuza revan olabiliriz diyeceğim ama ana yolu aşıp karşıya geçtiğimizde yine yemek konusuna bir ufak değinmek gerekecek. Burada günün her saati önü kalabalık olan bir felafilci dükkanı var. Yanında da yine bir Şam tatlı dükkanı.

Devam ediyoruz ve sağ yanımızda bir zamanlar Galip bey diye bir arkadaşın kurmuş olduğu Aslan Çiftliği adlı süt ürünleri dükkanı bulunuyor. Yoğurt, süt, kaymak konusunda yıllardır başarıyla hizmet veren yerli ve milli bir firma. Karşısındaki Balipaşa Fırını bugüne kadar birkaç sahip değiştirmiş olsa da küçüklüğümden beri aynı yerde hizmete devam ediyor. Balipaşa fırınını geçtikten sonra biraz ilerde büyük amcamların eskiden oturdukları evin bulunduğu yere geliyoruz. 142 Numarada, Rahmetli Salih dedem tarafından 50’li yıllarda inşa edilmiş, Ahmet amcamın Erken apartmanı bulunurdu. O evin her bir katında amcam ve çocukları otururdu ve bizler de ailecek oraya çok fazla gider gelirdik. Birkaç yıl evvel o evi sattılar. Yeni sahipleri de komple yıkıp yerine daha modern görüntülü bir ev inşa ettiler. Cami yolunda içime hüzün dolan manzaralardan birini görerek geçmişe doğru yolculuğa başladım. Erken Apartmanının altında 80’li yılların ikinci yarısında amcamın oğlunun Dantel markasıyla duvar kağıdı satışı yaptığı bir dükkanı bulunurdu. Rahmetli babam da kendi kuyumcu dükkanını sattıktan sonra bir dönem o dükkanda yeğenine yardımcı olmuştu. Bizler de bu vesileyle oraya çokça giderdik. O dükkanda biraz evvel bahsettiğim Dantel’den önce 80’li yılların başlarında Tanzim market adıyla bir iş yeri açılmıştı. O dönemde bu tarz marketler pek yoktu. Kasap ve şarküteri bölümü ile birlikte o devrin şartlarına göre bir hayli büyük bir marketti ve kendisinden sonra hızla açılacak bu tip iş yerlerine bir tür örneklik oluşturmuştu. Marketin sahipleri olan Avni ve Nevzat beylerin ikisi de babamın ve amcamların yakın ahbabı idi
Şimdi onun yerinde ve hemen yanı başında bir hanım bir de erkek kuaförü var. Gecenin geç saatlerine kadar içinde insanların bulunduğu rengarenk ışıklı dükkanlar.

Bu tanzim market daha sonra hemen karşı binanın altına geçmişti. Orası daha da büyüktü. İnsanlar arabalarıyla uzaktan da olsa gelir ve burada ciddi alışveriş yaparlardı. Eş dost ve tanıdıkların toplandığı bir marketti.
Bu aile hatıraları bol olan bölgeyi geçtikten sonra hemen sol tarafta Şam menşeli bir kahveci dükkanı açılmış. Beyoğlu Kahvecisi adlı dükkan hem gidişte hem de dönüşte dolu idi. Onu geçtiğimizde birbirimizi gördüğümüzde baba dostu diye selamlaşıp kucaklaştığımız Ali beyin Çapaloğlu gıda adlı bakkal market arası bir dükkanı bulunuyor. Kendisi kapı önündeydi ve yine o mutad baba dostu hitaplı sarılmamızı yaptık ve yola devam ettim.
Camiye varmadan son köşede de yine Şam menşeili başka bir kahveci dükkanı açılmış ki onu bu gece fark ettim.

Ve nihayet Balipaşa Camiine vasıl oldum. İçeri girdiğimde birkaç kişi vardı ve ezanla beraber Cami dolmaya başladı. Dikkatlice bakınca cemaatın neredeyse üçte biri arap kardeşlerimizdi. O an birkaç akşam evvelsini hatırladım. Hafta başında yatsı namazı için gittiğim Hırka-ı Şerif Camiinde bu oran neredeyse yarı yarıya idi. Hırka-ı Şerif civarında Arap nüfus oranının şahsi gözlemlerime göre daha fazla olduğunu tahmin ediyordum. Cami cemaatı oranlamasında da bu tahminim sanki kuvvetlenmiş oldu. Tabii Camideki cemaat oranı aynen nüfus oranı gibi anlaşılırsa doğru bir tesbit olmaz. Burada yapabileceğimiz yorum Arapların Camiye gelme oranlarının daha yüksek olduğu şeklinde olabilir. Yoksa Balipaşa Camii civarındaki nüfusun üçte biri Arap veya Hırka-ı Şerif mahallesinin yarısı Arap nüfus gibi bir iddia gerçeği yansıtmaz.
Cami içinde sağa sola bakındıkça birçok hatıram adeta peş peşe zihnime üşüştü. Büyük amcam, onun çocukları, damatları ve sonrasında da torunları genellikle bu camiye giderlerdi. Onun bir küçüğü olan rahmetli Necati amcam ve babam da çoğu kereler namazlarını burada kılarlardı. Caminin hemen karşısında Mahmut Erol Kılıçların Kılıç apartmanı yer alıyordu ki aileden çok az kişi kalmış olsa da bina hala orada duruyor. O bina ile ilgili de ne çok hatıram vardır. Mahmud’un kendisi, babası Şevki bey amca, amcası Ziya bey amca, ağabeyi Erdal Kılıç da bu caminin müdavimleri arasındaydı. Biz küçükken o caminin müezzini Osman amca, imamı da Sarı İmam lakabıyla maruf bir hoca efendi idi. Kadim dostumuz Candan Karlıtekin’ler de eskiden bu Caminin bir alt sokağında otururlardı. Kendisi ile ne zaman Fatih ve Balipaşa muhabbeti açsak hemen Rahmetli Sarı İmam ile Osman amcayı yad ederiz.
Daha sonra müezzin mahfiline Sıtkı ağabey ve Mustafa ağabey geçmişlerdi. Sıtkı ağabeyin Kur’an tilaveti çok güzeldi. Benim iki oğlumun sünnet düğünlerinde Sıtkı ağabeye rica etmiştim o da beni kırmamış ve düğün töreninin yapıldığı salona gelip Kur’an- ı Kerim ve ilahi okumuştu. Onu uzun zamandır göremediğimi düşündüm. Ne iyi ve dost canlısı bir insandı. Hemen Çapaloğlu Gıda Ali beye sordum. Sağolsun vazife edindi ve bana adresini bulacağını söyledi ki bu akşamın çokça sevindiğim anlarından biri idi.

Namaz aralarında gözüm hep cemaat içinde acaba o eski tanıdıklardan birini görür müyüm diye arandı durdu. Sonrasında düşündüm ki bu anlattığım kişi ve olayların geçtiği yıllar en erken 90’lı yıllar ve neredeyse 25 sene geçmiş. Tabii kimseye rastlayamadım.
Benim rahmetli bacanağım Abdulkadir Kibar da bir ara Balipaşa Camiinin hemen karşısındaki bir evde oturmuştu. Hatta vefat ettiğinde de orada idiler ve cenaze gecesi Camide dua yapıp arkadaşları ve dostlarıyla toplaşmıştık. Tabii bu olay da hüzünlü bir zaman dilimi olarak bu akşam hatırıma gelen olaylardan biriydi.
Bu duygular içinde Camide adetimin dışında uzunca süre kaldım. Tesbih, dua aşr-ı şerif hepsini ikmal ettim. Sanki girdiğim bu zaman tünelinden çıkmak istemez gibi bir halet-i ruhiye içindeydim.

Neyse cami boşalırken ben de çıktım. Yürürken bu yol üzerinde acaba başka neleri hatırlamam gerekir diye de düşünüyordum. Son hatırladığım babamın arkadaşı Çırçır’lı doktor Osman Nuri Sükas’ın da bir zamanlar bu cadde üzerinde oturduğu oldu. Rahmetli Osman amca en büyüğünden en küçüğüne bizim tüm ailenin doktoruydu. Neredeyse herkesin her şeyini bilirdi. Geçirdiği hastalıklar, içtiği ilaçlar, tansiyonu, şekeri, kalp çarpıntısı ve dahi aklınıza ne gelirse. Ne zaman icap etse çağrılır o da hiçbir zaman yüksünmeden gelir ve ne gerekiyorsa yapardı. Koca bir doktor çantası, içinde gerektiğinde ocak üzerinde iğneleri kaynattığı teneke bir kutu, tansiyon aleti ve acil bir durum olduğunda kullanabileceği bazı ilaçlar. Osman amca aile büyüklerinden çok dua almış bir adamdı. Allah rahmet eylesin
Camiden eve gelene kadar bu hatıraların daha alt detaylarını da hatırlamaya çalıştım. Zamanın ne kadar çabuk geçtiğini bir defa daha kendi kendime tasdik ettikten sonra bu hatırladıklarımı unutmadan hemen yazıya geçeyim diye bilgisayar başına oturdum.

Bu yazıda yer alan tüm ölmüşlerimize Rahmet geride kalanlara ve bu yazıyı okuyanlara da sıhhat ve afiyet diliyorum.

Kendisini dinleyen insanları Allah ile dost olmaya çağıran bir hali vardı

1980’li yılların başında Saraçhane başında Oruçgazi İlkokulu’nun arka yokuşunda bir talebe evimiz vardı. Yolun karşı tarafında da Hoşkadem Camii bulunurdu. Namaz vakitlerinde bazen Horhor yokuşunun alt tarafında Rahmetli Mahmut Bayram hocanın imam olduğu Kızıl Minare Camii’ne bazen de Hoşkadem Camii’ne giderdik. Rahmetli Metin Balkanlıoğlu ile ilk defa orada imam iken tanışmıştım. O şirin ve ufak mescidi gençlerin çokça gelip gittiği bir mekân haline çevirmişti. Güler yüzlü idi, vaazları çok öğreticiydi. Ayrıca İslam’ı sevdirerek anlatmaya yönelik bir üsluba sahipti. Bu üslubunu tüm hayatı boyunca devam ettirdi. Sürekli pozitif enerji veren, onu dinleyen insanları Allah ile dost olmaya çağıran bir hali vardı.

Daha sonraları İsmailağa Camii’nin yakınlarındaki Acemoğlu Camii’ne imam olduğunda orası da bizim için her fırsatta gittiğimiz bir yer haline gelmişti. İlk çocuğum Ali biraz büyüdükten sonra Acemoğlu Camii’ne bazen onunla beraber giderdim. Her fırsatta ona takılır, öper ve severdi. Artık benim adım Metin hoca için “Ebu Ali” olmuştu. Daha sonra dünyaya gelen diğer çocuklarımla da imkan nisbetinde Metin Hoca’nın vazife aldığı camilere namaza gider, onların da hocayı tanımalarını arzu ederdim.

Bir dönem, sanırım 80’li yılların sonlarında Pazar günleri sabah namazlarında Acemoğlu’nda bir grup arkadaşla toplaşırdık. Rahmetli ile hadis dersi yapardık, oradan da Haliç kıyısında top oynamaya giderdik. Bugün hepsi 50’li yaşların sonlarına yaklaşan ve her biri farklı yerlerde hizmet etmeye çalışan birçok arkadaşımız o Pazar sabahlarının hadis dersi, futbol maçı ve sonrasında da Şehzadebaşı’ndaki börekçide son bulan programını muhakkak ki güzel bir dönem olarak anarlar.

Telefonda hadis-i şerif ezberleri

90’lı yıllarda yine bir kaç kış mevsimi, haftada bir gün bir arkadaşımızın evinde rahmetli Metin hoca ile tefsir derslerimiz olmuştu. O akşamları iple çekerdik. Dersleri çok canlı ve verimliydi. Rahmetlinin tebliğ metodu hakkında küçük bir örneği burada zikretmemin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir akşam telefonla konuşuyorduk. “Erhan, bu telefon konuşmalarımızın bir fayda sağlaması lazım” demişti. “Hocam ne yapalım ne dersin” diye sorunca, “Birbirimize her konuşmada kısa bir hadis nakledelim ve onu ezberleyelim.” Cevabını vermişti. “Eyvallah” demiştim. Bugün bile hatırlarım; ilk ezberlediğimiz hadis “Salat-ul leyli mesna ve mesna” (Gece namazları iki rekâttır.) idi. Burada bahsettiği gece vakitlerinde kılınacak nafile namazlarla ilgili bir hadis-i şerifti. Muhtemelen de teheccüt namazları için zikredilmişti.

Bu “telefonlarda hadis-i şerif okuma”yı bir süre tekrar etmiştik ve ezberimizde birçok hadis-i şerif olmuştu. Tabii şunu da ilave etmeden geçemeyeceğim; tekrarlayacağımız hadisleri genellikle o buluyordu, ben de ona ayak uydurmaya çalışıyordum. Tahmin ediyorum ki o zamanlar birçok kişi ile aynı şeyi yapıyordu. Allah u âlem.

Vaaz ve sonrasındaki hutbede adeta coşmuştu; Cuma namazı o gün iki saate yakın sürmüştü

Metin hocayı bir ara Kayabaşı köyüne tayin etmişlerdi veya kendi akıllarınca sürmüşlerdi. Yanlış hatırlamıyorsam 90’lı yılların son zamanlarıydı. O dönem Kayabaşı, bugünkü gibi yerleşik bir yer değil. İsmi üzerinde, köy hükmünde bir bölge. Orada yeni yeni bazı sanayi kuruluşları gelişiyordu ama şimdiki gibi toplu konut furyası daha başlamamıştı.

Bir Cuma günü, o sıralar beraber iş yaptığımız Gürbüz Aksu ile rahmetlinin vazife yaptığı camiye gittik. Çok memnun olmuştu. Vaaz ve sonrasındaki hutbede adeta coşmuştu. Cuma namazı o gün iki saate yakın sürmüştü. O gün farketmiştik ki, kendisini oraya sürenler bilmeden büyük bir hayra vesile olmuşlardı. Metin hoca orada ışık saçıyordu ve halinden de çok memnundu. Çarşamba günü rahmetlinin vefatını duyan Gürbüz beni telefonla arayıp bu hatırayı yâd etti. Beraberce tekrar o günü hatırladık. O gün ikimiz de çok etkilenmiştik. Adam olan nereye giderse orayı ihya eder. Adam, adam değilse gittiği yeri kurutur. Rahmetli böyle bir kişi idi.

Çok küçük ama derece olarak çok yüksek eylemleri sürekli ve samimi olarak tekrar edebilmek

Son yıllarda Salı akşamları Fatih’te Nişanca Camii’nde vaaz veriyordu. O gece bölgede müthiş bir yoğunluk oluyordu. Vaaz verdiği cami rahmetli babamların evinin hemen yanıbaşındaydı. Bir akşam, namaz öncesi oraya giderken bizim evin kapısında karşılaşmıştık. Rahmetli babamın hastalığının ağırlaşmaya başladığı zamanlardı. Bunu öğrenince babanı ziyaret edeyim dedi. Hemen haber ettim, buyur ettiler. İçeri girdik. Babacığıma o gülen yüzüyle sarıldı, elini öptü, dualar etti. Babam o kadar memnun olmuştu ki, anlatamam.

Daha sonra bir kaç defa daha ben yokken kapılarını çalmış ve ziyaret etmiş. Ziyaret sırasında da beni telefonla arıyor ve haber ediyordu. Her gelişi o hasta insanı adeta dinçleştiriyordu. Evde bambaşka bir hava esiyordu. O kadar meşgalesi içinde, binlerce insan kendisini vaaz için beklerken o küçük ama gittiği yer için çok önemli ziyareti ihmal etmiyor ve hasta bir ihtiyarı mutlu ediyordu.

Müslümanlık esasında bazen çok küçük ama derece olarak çok yüksek eylemleri sürekli ve samimi olarak tekrar edebilmektir. Rahmetli Metin hoca ile sanırım çok fazla kişinin bu türden hatıraları mevcuttur.

Onun hayatı geride kalanlar için güzel bir örnek olarak sürekli anlatılmalıdır

Rahmetli Metin hoca da insandı. Onun da muhtemelen bu hayat şartlarında canını sıkan şeyler oluyordu. Fakat onun yüzünün gülmediği, insanlara moral vermediği bir an’ı hatırlayan hiç kimseye rastlamak mümkün değildir. Hep vermeye çalıştı, hep hizmeti düşündü.

Vefatı sonrasında bir faniye nasip olabilecek çok güzel bir törenle ahiret âlemine yolcu edildi. On binlerce insan şehrin dört bir yanından Fatih Camii’ne akın ettiler. Onunla ilgili hüsn-ü şehadetlerini bir kere daha ikrar ettiler. Ne mutlu ona.

Rahmetli Metin Balkanlıoğlu, ideal bir hoca, ideal bir dost, ideal bir insan olarak bu dünyada güzel bir iz bırakarak hayatını tamamladı ve emaneti sahibine teslim etti. Onun hayatı geride kalanlar için güzel bir örnek olarak sürekli anlatılmalıdır. Biz onun iyi bir Müslüman olduğuna Allah indinde şahitlik ederiz. İnşallah bu şahitliğimiz bir değer ifade eder.

Mekânı Cennet olsun. Sevenlerine ve ailesine sabırlar diliyorum.

Dünya Bizim 22.06.2018

Rengarenk ipler ve hayat

Belli bir zamandır, parmaklarımın uçlarıyla tutmakta olduğum rengarenk iplerin ana kaynağından kopmakta olduğunu biraz da can sıkıntısıyla fark etmeye başladım. Bir yandan parmaklarımın uçlarına ve ellerime, bir yandan da kopan iplerin  kalıntılarına bakıyorum. Onların nasıl ve niçin koptuklarını, kopmuş olan parçalarının de nerelere gittiğini anlamaya çalışıyorum.

Avuçlarımın içinde hala kopmamış birkaç tutam çeşitli renklerde ip duruyor.

Geriye doğru ucunu takip ettiğimde esasında hepsinin tek bir yumaktan geldiğini görüyor olmak insana güven veriyor. Ayrı ayrı devam eden bu ipler çok uzaklarda, zaman çizgisinin derinliklerinde bir yerlerde adeta birbirlerine sarılmış halde, yumak şeklinde duruyor, güzel bir görüntü oluşturuyor ve pırıl pırıl parlıyorlar. Muhakkak ki bu elimizde tutabildiğimiz ve tutamadığımız ipleri değerli kılan da bu bütünlüğün güzelliği ve parlaklığı.

Ana kaynaktan çıkıp belli bir mesafeden sonra ayrı noktalara doğru yönelen değişik renklerdeki iplerin yanı başlarında onları tutmakta olan farklı farklı insanlar görülüyor . Tuttukları ipleri  başka bir tarafa doğru çekiştirenler olduğu gibi  iplerin akışına uygun yol alanlar da var. Bazen de farklı yönlere giden iplerin aralarda birbirleriyle kesiştiği bölgeler de görülüyor. Kesişip ayrıldıkları noktaların yanı sıra yumak oldukları, sonra tekrar açılıp yollarına devam ettikleri de vaki. Az da olsa bir kısmı ise diğerlerine hiç aldırmadan tamamen apayrı istikametlere doğru gidiyorlar,

Bu güne değin çok uğraşmama rağmen ötelerden gelen farklı renklerdeki bu iplerin her birinin ucunu  aynı anda tutamadığımı itiraf etmeliyim. Ayrıca, hepsini bütünüyle tutabilmek de ne kadar mümkün olabilir onu da kestiremiyorum. Teker teker değerlendirildiğinde hepsi, o pırıl pırıl görünen ana kaynağına nispeten önemli ve kıymetli olmakla birlikte daha çok ilgimi çeken renkteki ipliklerle ilgilenmeye çalışmıştım. Tutamadıklarımla da belli bir mesafeyi korumaya gayret ettiğimi belirtmem gerek.

Bu süreç içerisinde bazen elimde tuttuğum  bir çok parçanın birbirleriyle yumak oluşturdukları, birbirlerine karıştıkları da oluyordu. O dönemlerde onları ayıklamak için bir hayli mesai sarf ediyordum.

Yıllar içinde elimde tuttuğum kimi iplerin bir şekilde güçlerinin zayıfladığını ve sanki kopacak hale geldiklerini hissetmeye başlamıştım. Kimilerinin de sanki renkleri mi solmuştu yoksa benim gözlerimin hassasiyeti mi bozulmuştu, onu çok da ayırt edemiyordum. Ama ipler ilk tuttuğum andaki hallerinde bir şekilde farklılaşmışlardı.

Bazı ipleri ise yalnız değil ama bir kısım arkadaşlarım ile beraber tutmuştum. Hayatımızın bazı devrelerinde o beraber tuttuğumuz bölümlere hep beraber sımsıkı sarıldığımızı gayet net hatırlıyorum. Sonrasında ya beraber tuttuklarımızın bir bölümü iplerin ucunu bıraktı ya da ben. Bazen de hepimiz bıraktık ve sonrasında başkaları tuttular o ipleri.

Bazı renklerdeki ipleri hayat çizgim içinde daha uzunca bir süre tutabilmiştim. Sımsıkı tuttuğum zamanlarda onlara çok büyük bir değer veriyordum. Hatta zaman içinde o ipler benim için daha bir kuvvetli ve daha bir parlak hal almışlardı. Sonra ne zaman ve nasıl oldu bilmiyorum ama onların bazılarıyla da benim aramda sanki bir şeylerin değiştiğini hissetmiştim. Hayat bu, hiç bir şey ilanihaye aynı şekilde sürmüyor.

Zaman içinde o iplerin bazılarını başka birilerinin eline tutuşturup bıraktığım da oldu. Bunu tek sevindirici tarafı bıraktığım iplerin uçları boşlukta kalmamıştı.

Bu bırakışlar veya terk edişler üzerinde düşündüğümde, acaba bu iplerle ilişkimin çok uzun sürmesinden dolayı canım mı sıkılmıştı?

Yoksa, bir hayli uğraştıktan sonra ancak bu kadar mı tutabilmiştim?

Elimden bu kadar mı gelmişti?.

O halde bunları başkalarına bırakayım da belki onlar daha iyi bir noktaya taşırlar diye mi düşünmüştüm?

Tam bilemiyorum

Farklı renkteki diğer bir kısım ipleri beraber tuttuğumuz arkadaşlarımda ise zaman içinde bazı tuhaflıklar fark ettiğimi hatırlıyorum. Ben zikri geçen bu ipleri beraber tuttuğumuzu zannederken onların bir kısmının bu ipleri kendileri için değil de başkaları için tuttuklarını hayretle hissetmiştim.

‘Hani biz bunları beraber tutuyorduk’ dediğimde ise, ‘idare et ne yapalım bu eller esasında bizimmiş gibi görünse de başkalarına aittirler’ deyivermişlerdi bana.

Çok şaşırmıştım.

Gerçekten insan sandıklarımın sanki kartondan bir maket gibi olduklarını fark etmek bana ciddi bir acı vermişti. Bu süreçlerde kendimden bile şüphelenmeye başlamıştım. En iyi bildiğim insanlar bile hakikat değilse, ben kendim acaba hakikat mıyım diye üstümü başımı yokladığım zamanlar da olmuştu. Benim zannettiğim bu eller acaba başka birilerinin kollarına bağlı olabilir miydi? diye düşünmekten kendimi alamamıştım

Yine bazı ipleri beraberce tuttuğumuz bazı arkadaşlarımın, o ipleri tutarken esasında beni o iplerle çevrelemek istediklerini ve zamanla hareketsiz bir şekle sokmaya çalıştıklarını hissetmiştim. Tuhaf bir şey değil mi? Ama aynıyla vaki olmuştu..

‘Ne yapıyorsunuz?’ deyince ‘esasında senin bu ipi çekmek istediğin yer bizce doğru değildi, onun için senin çekme eyleminin bir şekilde engellenmesi gerekiyordu. Ayrıca senin de bunu fark etmemen icap ediyordu ki üzülmeyesin. Çünkü biz seni seviyoruz ve üzülmeni istemiyoruz’ diye cevap vermişlerdi.

‘Allah Allah’ demiş ve bir kere daha şaşırmıştım.

Beni benden daha fazla düşünen, üstelik beni düşünürken benim yapmak istediğim şeyleri bana yaptırmamaya çalışan veya benim istemediğim şeyleri bana yaptırmaya gayret sarf eden can arkadaşlarım..

‘Nasıl fark ettin, şimdi ne yapacağız?’ dediklerini bile duyduğum anlar olmuştu.

‘Yahu arkadaşlar biz bu elimizdeki ipleri beraberce şu istikamete çekmiyor muyduk?’

‘Azizim sen hayal görüyorsun esasında bizim beraber olduğumuz yukarıdaki daha farklı bir çerçeveye göre yönümüz başka tarafa olmalı ve sen buna mani oluyorsun’.

‘Peki ne yapacağız bu durumda?’

Cevap olarak da ; ‘ya sen bırak ya biz bırakıyoruz’ demişlerdi. Bu tip durumlarda bazen tuttuğum ipe veya iplere sıkıca yapışıp yapayalnız kalakaldığım olmuştu. Bazen de demek öyle ha, o zaman alın ipinizi deyip ben ucunu bırakmıştım.

İplerle geçen bu zaman diliminde hep iplerin en ucundaki yumağı anlamaya çalışmıştım. Bu ayrı renkteki ipliklerin merkezden ayrılınca tek tek yine de güzel olmalarına rağmen, birlikte  olduklarında çok güzel bir kombinezon meydana geldiğinin farkına varmıştım.

Merkezden uzaklaştıktan ve araya bu kadar mesafe girdikten sonra iplerin uçları bir yerde tekrar ilk baştakine benzer bir yumak olabilir miydi?

Buna uğraşmak bir hayal miydi?

Bu hedef , varılabilecek bir kızıl elma olabilir miydi?

Teorik olarak bunun mümkün olabileceğini düşünüyordum. O sebepten geçen zaman içinde bu ip parçalarından olabildiğince fazlasının ucunu tutabilmeyi arzulamıştım. Ucunu tutamadıklarımın ise en azından bir göz mesafesinde veya bir gün uzanırsam yakalayıverecek bir uzaklıkta olmasına gayret etmiştim. Bazen hayat şartları öyle bir karışmıştı ki biz bir yerde ipler başka bir yerde kalmışlardı. Ama dağılırken bile gözlerimi elimden kaçan ip uçlarından ayırmamaya çalışmıştım.

Şu an içinde bulunduğumuz zaman dilimi de sanki o saçılma dönemlerinden biri gibi duruyor.

Uzun zamandır tuttuğum iplerin büyük bölümünün ucu elimden kaçmışken herhalde acele etmeden neler olduğunu, niçin böyle bir noktaya gelindiğini ve en uzaktaki yumak ile şu an ayrı ayrı renklerdeki ip parçalarının durumunu analiz etmenin yararlı olacağı muhakkaktı.

Çünkü şu an sağlıklı bir analiz yapılamazsa kaçan farklı renklerdeki iplik uçlarının niye kaçtığı, kalanların niye kaldığı, acaba henüz ucunu tutamadığım renklerin benim için uygun olup olmayacağı konusunda isabetli karar alamayacaktım.

Belki uzun süre bana daha tercih edilebilir gelen renklerdeki iplikler ihmal edilebilir bir mahiyet arz ediyordu, kim bilir. Onları kendime yakın görmem belki de bir alışkanlıktan dolayı idi. Belki onları elimde tutmayacağım zaman kendimi eksik hissedeceğim gibi bir yanılgıya düşmüştüm. Şimdi elimden kaçmış olanlara bu şekilde bakınca daha farklı bir yoruma sahip olunabileceğini düşünür oldum.

Sonuç olarak iplerin uçlarının bir an dağıldığı bu zaman diliminde bakalım ortalık sakinleştiğinde elimde yeniden hangi renk iplikler olacak?

Renklerin birbirleriyle uyumu olacak mı?

Elimdeki renklerden kalbim ve ruhum mutmain olacak mı?

Daha derinden düşününce anlayabiliyorum ki, galiba hayat bu rengarenk iplerin peşinden gitmek ve bu ipler üzerinden en uçtaki o muhteşem yumağın sırrına ermekten başka bir şey değil ?

Bugünkü halet-i ruhyemle şu noktaya varıyorum: Aslolan,  fıtratımıza en uygun renkleri elimizde her daim tutabilmek. Ve olabildiğince rengarenk yumağın bütününü kuşatabilme imkanına sahip olabilmek.

Bu yazıyı okuyan sizler bu kadar karışık gibi gibi görünen bir anlatımın sonucunda nasıl bir noktaya varıyorsunuz? Bu sorunun sizlerde uyandırdığı cevapları da merak ediyorum…..

15.06.2018

Cumhurbaşkanlığı ödül töreni üzerine

Şener Şen’in Cumhurbaşkanlığı ödülü aldığı gün yaptığı konuşma beni nedense çok rahatsız etti.
Kendisinin oynadığı birçok roldeki senaryoları ve onun artistliğini çok beğendiğimi öncelikle söylemeliyim.

7 Haziran seçimleri öncesi net bir siyasi pozisyon alıp ‘Halkına ileri demokrasiyi layık görmeyen liderden kurtulmak için oyumu HDP ye verdim’ dediği zaman, niye böyle bir beyanat verme lüzumunu hissetti diye bayağı şaşırmıştım.

Ülkenin Cumhurbaşkanı bu beyefendiye geçmiş dönemde aldığı net siyasi tavra rağmen sanatını takdir edip ödül veriyor. O ise yaptığı konuşmanın satır aralarında esasında ‘bu ödülü kabul etmemem gerekir fakat toplumsal barışa katkıda bulunma umuduyla kabul ediyorum. Benim bu yaptığım hareketin öneminin farkına varın’ diyor.

Konuşmayı dikkatlice birkaç defa izledim ve şu kanaate vardım ki: Şener Şen’in konuşmasının her bölümünde çok üstenci bir üslubu var. Benim 75 yıldır üzerinde yürüdüğüm çizgide hiçbir değişiklik yok . Fakat tüm bunlara rağmen adeta ‘bu ödülü kabul ederek size lütufta bulunuyorum’ demek istiyor..

Cumhurbaşkanlığı makamında hem o makama, hem de bu ödülü ona verme nezaketi ve alicenaplığı gösteren kişiye tabir-i caiz ise racon kesiyor.
Bütün bunlara rağmen o salonda büyük bir alkış alıyor…
Sosyal medyada da bayağı bir taltif görüyor.
…….
Acaba insanlar benim bu fark ettiğim noktaları fark ettiler de ‘toplumsal barışa katkı’ lafının güzelliğinden mi geri kalan noktaları es geçtiler diye düşünmeden edemiyorum.
Acaba, özlediğimiz toplumsal barış tesis edilsin de aradaki diğer detaylara (!) dikkat etmeyelim, üstünü örtelim, düşüncesi mi, bu konuşmaya bu kadar müsamahalı bakmayı sağladı.
Acaba, bir zamanlar çok menfi bir pozisyon almasına rağmen verilen ödülü aldı ya gerisi çok da önemli değil gibi bir ince (!) düşünce mi, Şener Şen’in bu konuşmasındaki benim dikkat çektiğim noktanın atlanmasına sebep oldu.

Yoksa ben mi olaylara çok ters tarafından bakıyorum?

Sonuç olarak ben Şener Şen’in bu konuşmasını içinde o sihirli ‘toplumsal barışa katkı umudu’ bölümü olmasına rağmen maalesef hiç sevmedim, sevemedim.

Şayet bu konuşmada gerçek Şener Şen olarak görüşlerini ifade etmiş ise bu konuşmayı hiç beğenmedim.

Veya yine bir senaryoyu rol gereği oynadıysa da hem senaryoyu hem de oynadığı rolü hiç beğenmedim.

30 Aralık 2016
Facebook paylaşımı

Seçim döneminin zihnimizde uyandırdığı bazı düşünceler

Seçimlerin erkene alınması ile birlikte yoğun bir dönemin içine girdik. Seçim lafının bizatihi kendisi bile insanların içini kıpır kıpır etmeye yetiyor. Hele ülkenin böylesine yoğun gündemlerinin ve sıkıntılarının olduğu bir zamanda ve yeni bir siyasi yapının kurulmakta olduğu bir zeminde, insanlar sanki biraz daha fazla heyecanlanıyorlar.

Bu seçim dönemi, benim şu ana kadarki gözlemime göre faaliyetlerin biraz daha fazla göz önüne çıktığı bir seçim olacak gibi görünüyor. Bunda muhakkak ki sosyal medya kullanımın artmasının çok önemli bir rolü var.
Bu aralar tüm sosyal medya mecralarında aday adayı olan kişilerin boy boy resimlerini izliyoruz. Müracaat yapan kişilerin afişleri, müracaat sırasındaki resimleri, bu kişilerle ilgili yakınlarının ve sevenlerinin tebrik, teşvik ve hayırlı olsun mesajları sosyal medya mecralarını neredeyse tümüyle kaplamış vaziyette.
Facebook’u açıyorsunuz orada paylaşım, twitterda ayrı bir paylaşım daha, instagram tabii bu aralar daha fazla yaygınlaştığı için orada da keza.
Bunlara ilaveten bir de WhatsApp guruplarında ve WhatsApp’ta direk şahsınıza yönelik gelen mesajlar.
Bunların hepsine mukabele etmek için yoğun bir bir mesai sarf etmemiz gerekiyor. Takip ettiğiniz veya hukukunuz olan kişilerin bu paylaşımlarının her birine mukabele etseniz bir mesele. . Mukabele etmeseniz acaba ayıp olur mu endişesi insanı sarıp sarmalıyor.
Ben bu yazı vesilesi ile mukabele edebildiğim veya kaçırdığım tüm dostlarımızın bu aday adaylık süreçleri için topluca bir hayırlı olsun mesajı göndermek istiyorum. Genellikle aday adayı olan arkadaşlarımız ve kardeşlerimiz için bu sürecin hem onlara hem de ülkeye hayırlar getirmesini diliyorum. Bu dua bence önemli. Çünkü adaylık o kişiler için hayırlı mı olacak, yoksa hem kendileri hem de ülke için aday olmamaları mı daha hayırlı olacak onları bugünden bilebilmemiz mümkün değil. Rabbim herşeyin en iyisini bileceği için onlar adına haklarında hayırlı olmasını dilemek sanırım en iyi yol.

Gençlerin talebi yoğun

Aday adaylığı süreci içinde bu dönem en dikkatimizi çeken nokta, gençler arasından adaylık başvurusunda bulunanların sayılarının oldukça fazla olması. Siyasi alana yoğun ilgi gösteren genç kardeşlerimizin sayılarının fazlalığından dolayı ne derece mutluluk duymamız gerektiğini bu aralar fazlaca düşünmeye başladım.
Esasında bu tip bir gelişmenin bana heyecan vermesi gerektiğine inanmama rağmen neden beni biraz tereddüte düşürdüğünü anlamlandırmaya çalışıyorum. Çünkü bu güne kadar girişimcilik konusunda gerçekleştirdiğim sohbetlerde insanlarda girişimci ruhun yaygınlaşmasını hep tavsiye ediyordum. Etken olmanın edilgen olmaktan iyi olduğunu, insanların meselelerin üzerine gitmeleri gerektiğini, bir problem gördüklerinde onun başkaları tarafından çözülmesini beklemek yerine şayet yetkinliği varsa o problemi çözmeye talip olmanın yararlı olduğunu ifade ediyordum. Milletvekilliği de bu etken olabilme imkanını ülke çapında sağlayabilmek için etkili araçlardan bir tanesi
Fakat beni tedirgin eden nokta siyasetin bu yoğunlukta içine girmenin, gençlerimizin henüz yetişme çağında iken enerjilerini farklı yönlere sarf etmelerine neden olacağı çekincesi. Bu alana dahil olmayı hayatlarının biraz daha sonraki dönemlerine erteleseler hem kendileri hem de ülke için acaba daha mı yararlı olur diye düşünmeden edemiyorum.
Hepimizin malumu olduğu üzere ülkemizin içinde bulunduğu noktadan daha ileri düzeylere yükselebilmesi için yetişmiş insan gücüne büyük ihtiyaç duymaktayız. Yetişmişlik dediğimde de bunu sağlamak için en verimli dönemler insanoğlunun gençlik yılları. Gençlerimizin tahsil seviyelerini olabildiğince daha ileri bir boyuta yükseltmeleri, lisans, yüksek lisans ve imkan nisbetinde doktorlarını yapabilmeleri özlenen bir durum. Yabancı dil öğrenimi, okumaları gereken kitapların sayısının artması, hayat tecrübelerinin gelişmesi, yurt içinde ve yurt dışında dünyanın gelişimini daha iyi takip edebilmeleri ve birikimlerinin artması oranında da hem ülke hem de insanlık için daha verimli fikirlere sahip olabilmeleri çok değerli bir şey. Gençlik zamanları da bu donanımları elde edebilmek için en verimli dönemler. Bu dönemlerinde donanımlarını arttırma imkanı varken vekillik gibi mevcut donanımlarının meyvelerinin tezahür edebileceği bir mesaiye soyunmak hem o gençler hem de ülke için ne kadar yararlı? İşte beni girişimci ruhu önemsememe rağmen tereddüte düşüren nokta burası.
Bu sebepten vekillik için yola çıkan bir çok genç kardeşimin aday adaylıklarını duyduğum zaman ilk tepkim biraz menfi oldu. Keşke demek pek güzel bir söz olmasa da onlara keşke biraz daha sonra bu işlere soyunsaydınız, sizde ben ciddi bir istikbal görüyordum, vakti gelmeden pratik yönü çok fazla olan bir alana girişmeniz inşallah sizin gelişmenize menfi bir şekilde tesir etmez diye fikrimi beyan ettim ve etmeye devam ediyorum
Bu beyanım sanırım muhataplarımın pek hoşuna gitmiyor. Ama herkesin onları teşvik ettiği, tabir-i caizse gaz verdiği bir süreçte benim bu tarz bir ikazımın ayrı bir değer taşıdığını da düşünmekteyim

Diğer aday profilleri

Aday adaylığı sürecinde dikkatimi çeken bir diğer husus da ilmi, bürokratik veya gönüllü faaliyetler sahasında kıymetli işler yapmakta olan kişilerin bir bölümünün, içinde etkin olarak yer aldıkları çalışmaları bırakarak farklı bir sahaya, yani siyasi alana girmek istemeleri.
Bu ne kadar isabetli bir şey onun üzerinde de ciddi ciddi düşünmek gerekiyor. Oysa uzun yıllar gayret ederek bir şeyleri biriktirip, belki en verimli ürünlerin ortaya çıkabileceği bir zamanda o alanları bırakarak başka bir yola girmek muhtemelen bazı değerlerin kaybedilmesine yol açacaktır.
Bu kişiler arasında az bir bölümüne siyaset içinde hakikaten ihtiyaç olabilir. O zaman bizzat siyasi alanda oyunu kuranların talebi ile bu ihtiyaç ilgili kişilere iletilir ve onlar da durumları uygun ise millet ve memlekete fayda sağlamak için yapmakta oldukları işleri belirli bir dönem bir kenara koyarak hizmetlerini siyasi düzlemde sürdürebilirler.. Fakat böyle bir ihtiyaç yokken şartları da zorlayarak üstelik yaptıkları bizatihi yararlı çalışmaları bırakarak siyasi platforma girmek isteyenlerin çabalarını şahsi görüşüme göre biraz lüzumsuz bir gayret olarak değerlendiriyorum. Umarım ben yanılıyorumdur ve bu teşebbülerden benim hiç tahmin edemediğim başka hayırlar ortaya çıkar. Bu da ayrı bir bakış açısı olabilir.

…..

Özetle ifade etmek gerekirse siyaset ve onun en önemli unsurlarından biri olan seçimler, toplumun en tepesinden en ucuna kadar hemen her ferdini derinden ilgilendiren ve etkileyen bir alan. Siyaset bu kadar merkezde olmalı mı sorusunu sorduğumuzda, mevcut duruma bakarak evet cevabını vermemiz adeta zorunlu bir halmiş gibi duruyor..
Fakat ben yine de daha büyük ve zamanlar üstü hedeflere yani büyük siyasete odaklanmanın daha önemli olduğu fikrimi yeri gelmişken paylaşmak istiyorum.
Büyük siyaset nedir sorusuna da kısaca şöyle cevap verebilirim:
İnsan unsuru her zaman ve zeminde çok önemlidir. Bizim daha güzel yarınlara ulaşabilmemiz için yetişmiş insan sayımızın artması gerekiyor. Yetişmiş insan sayısının artabilmesi için de ülkenin ikliminin buna müsait hale gelmesi şart.
İnsanlar daha fazla okumalı, daha fazla araştırmalı, kendilerini daha fazla geliştirmeliler. Ülkenin ve insanlığın daha iyi olabilmesi için farklı alanlarda araştırmalar yapılmalı, bu amaca ulaşmak için dirsek çürütülmeli ve bu yetişmiş insanlarla beraber onların en iyi şekilde değerlendirilmesi için verimli sistemler kurulabilmeli.
İş dünyası üretim, adaletli bir büyüme ve hakkaniyetli bir paylaşım meselesine odaklanmalı. Tartışılmaz bir gereklilik gibi gösterilen faize dayalı bir ekonomik sistem dışında, inancımıza uygun ve insanlığın hayrına iktisadi modeller oluşturulabilmeli.
İnsanlarımız kendi menfaatlerini hakları olarak görmekten şiddetle kaçınmalı. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı bir günün çok kısa bir süre sonra önlerine geleceği bilincinde olmalı.
Gönüllü hizmetler alanında vakıf ruhuyla çalışan insanlarımızın sayısı her geçen gün daha da artmalı. Parlementer siyaset veya yeni uygulayacağımız sistem de ancak bu hedefe yönelik önemli bir araç olarak hizmet görebilmelidir. Bir de yetişecek insanlarda hem mesleki ehliyeti hem de ahlaki ehliyeti tercihlerimizin en başına koymaya gayret etmeliyiz.
Gençlerimizi bu amaçlara uygun olarak yönlendirebilmeliyiz. Tabii gençleri yönlendirebilmek için de öncelikle daha yaşlıca olanların bu amaçları hayatlarının temel hareket noktası haline getirmelerini öncelikli hale getirmeliyiz.
Maddi gelişmeyle orantılı olarak hatta onu da geçecek tarzda bir manevi gelişim ortamının da toplumda yerleşmesini sağlayabilmeliyiz.
İnsanlarımız için akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selimi ulaşılması gereken bir ideal olarak önümüze koyabilmeliyiz.
Ana hatları ile çizmeye çalıştığımız bu insan ve toplum modeli içinde siyasi çalışmalarımız da muhakkak ki daha kaliteli ve verimli olacaktır inşallah.
Tüm bu endişelerimizle ve dileklerimizle birlikte seçimlerin ülkemize ve insanlığa hayırlar getirmesini temenni ediyorum

Kuşatıcı bir İTO’ya doğru

İstanbul Ticaret Odası 1882 yılında Sultan Abdulhamid’in direktifleriyle o zaman Osmanlı Devleti’nin payitahtı olan İstanbul’da, Dersaadet Ticaret Odası adıyla kurulmuştu. . Bu önemli kurumun kuruluşundan günümüze 136 yıl geçmiş bulunuyor.

Dersaadet Ticaret Odası’nın kuruluş döneminde iştigal alanı tüm İmparatorluk sınırlarını kapsamaktaydı. Bugün ile mukayese edersek Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) yaptığı çalışmalar, kurulduğu dönemde Dersaadet Ticaret Odası tarafından deruhte ediliyordu.

1950’li yılların başına kadar Anadolu’da bir çok şehirde bu tarz odalar kurulmuş olmasına rağmen lider kuruluş yine İTO idi.

TOBB’un kuruluşu özel bir kanunla gerçekleşmiş 8 Mart 1950 yılında bu yapı teşekkür ettirilmiş ve Türkiye dahilindeki tüm oda ve borsalar Ankara’daki TOBB’a bağlanmıştır.

Osmanlı’da Batılılaşma tercihi çerçevesinde bir çok kurum Batı’daki ve o dönem için daha çok Fransa’daki örneklerinden esinlenerek oluşturulmaktaydı. Dersaadet Ticaret Odası da kendi döneminin şartları içerisinde Fransa’daki oda yapısı dikkate alınarak teşekkül ettirilmişti.

1882 Yılında kurulmuş olmasına rağmen Dersaadet Ticaret Odası bir çok fonksiyonu itibariyle daha önceki dönemlerde var olan Gedik ve Lonca yapılanmasının bir tür devamı mahiyetindeydi. Bahsettiğimiz kurumlar kendi dönemlerinde hem mesleki birlikteliği sağlıyorlar hem de mensuplarının ticari ve ahlaki gelişimleri ile ilgileniyorlardı. Osmanlı Döneminde uzunca bir süre lonca ve gedik sistemleri tüccar ve zenaatkar kesimin organizasyonunda ve devletle ilişkisinde önemli rol oynamıştı.

Lonca sisteminin öncesinde ise kökü 1200’lü yıllara kadar giden Ahi’lik sistemi, bulunduğumuz coğrafyalarda hakimiyet sürmüştü. Ahi Evran tarafından ilk olarak teşekkül ettirilen bu sistemin dayandığı temel de hem ticaret ve zenaat erbabını eğitmek, hem onları organize etmek, hem de gerektiğinde Devletin üst kurumları ile bağlantısını sağlamaktaydı. Ahilik sistemi kendinden sonra gelen Lonca sistemine önemli bir alt yapı oluşturmuştu.

Ahilik kurumun arka planında bir tür tasavvufi bir mahiyet de bulunmaktaydı. Biraz daha gerilere gittiğimizde ise benzer bir yapılanma olan Fütüvvet teşkilatını görmekteyiz.

Fütüvvet ruhunu daha iyi anlayabilmek için bu yapıların ana felsefesini tasvir eden fütüvvetnamelere bakmak icap eder.

Bu yapıların hepsinin de kökü Horasan erenlerine kadar uzanır. Bu yapılar, Türklerin Orta Asya’dan batıya doğru yol aldığı yüzyıllar içinde özellikle İslam ile müşerref olduktan sonra toplumun adeta çimentosu vazifesini görmüşlerdir

Ahiyan-ı Rum, Baciyan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum ve Abdalan-ı Rum dörtlüsü bu kurumların geniş ilgi alanını da gözler önüne sermektedir.

Doğudan batıya doğru dalgalar halinde gelen bu insan toplulukları sessiz fetihleri bu şuur ile yapmışlardır.

Daha da geriye gittiğimizde zihniyet itibariyle Hz. Peygamber Efendimiz (as) döneminde oluşturulmuş olan Hisbe teşkilatına kadar varabilmemiz mümkün. Bu teşkilatı anlamaya çalışırken yapacağımız incelemelerde emr-i bil maruf neh-yi anil münkeri kendine gaye edinmiş insanların toplumun düzenini sağlamaya çalıştıklarını açıklıkla müşahade edebiliriz.

Hz. Peygamber (as) ilk Muhtesib olarak anılmaktadır. Kendisi Peygamber olmasının yanısıra hem tacir, hem devlet başkanı hem de insanları Hakka ve hayra çağıran bir kişi idi. Bir gün pazara teftişe gittiğinde bir dükkanda buğday çuvalına elini sokmuş alt tarafların nemli olduğunu görünce satıcıyı uyarmıştı. Burada söylediği söz konumuzun adeta ana temasını oluşturmaktadır. ‘ ‘Bizi aldatan bizden değildir’

Çok özet olarak yaptığımız bu tarihi yolculuk bize, bugün ticaret ve sanayii erbabının mensubu olduğu odalar ve borsaların arka planında geçmişten günümüze kadar gelen bu ruhun bulunduğunu( veya bulunması gerektiğini) göstermektedir

Önümüzdeki günlerde seçimleri yapılacak olan Türkiye’nin muhtelif yerlerindeki oda ve borsaların ve hususiyle bizim de içinde bulunduğumuz İstanbul’daki Ticaret ve Sanayii Odaları ve Ticaret Borsalarında vazife almak isteyen adaylarımızın bu mirası devralmaya aday olduklarının özellikle bilincinde olması gerekmektedir.

Bu adayları seçecek olan mensuplarımızın da adaylarda bu vasıfları görmek isteyecekleri tabiidir.

Bugün odalara baktığımızda dar anlamıyla konuyu değerlendirirsek Devlet adına bir tür genişletilmiş Noterlik kurumu gibi bir fonksiyon görmekte olduklarını ifade edebiliriz..

Odalar kanunla kendilerine verilmiş olan sicil işlemlerini yapmakta ve Devlet adına üyelerine bazı belgeleri düzenlemektedir. Ortaya çıkan ihtilafları hal yoluna koymakta, bilirkişilik vazife yapmakta ve üyeleri ile merkezi hükümet adına bir tür bağlantıyı sağlamaktadır.

Bu noktaya geldiğimizde konumuzu biraz daha daraltarak İTO özeline doğru kaydırmayı arzu etmekteyim

Geçen günlerde İTO Meclisi’nde yaptığım bir konuşmada da değindiğim üzere yukarıda izah etmeye çalıştığım bu fonksiyonu dar kapsamda bir Oda faaliyeti olarak tanımlayabiliriz.

Fakat bir de Oda faaliyetlerini geniş kapsamlı tanımlamak gerekirse, özellikle İTO çerçevesinde ifade etmeye çalışırsak, İstanbul’daki yaklaşık 400000 civarında üyenin tüm mesleki ve ahlaki yükü bu odanın üzerindedir diyerek başlayabiliriz.

İTO’nun mevcut ana omurgası dışında çok geniş bir ilgi alanı mevcuttur.

Büyük ortağı olduğu Dünya Ticaret Merkezi yaklaşık 500 dönümlük bir alan üzerinde paydaşları ile birlikte çok önemli bir fuar ve ticaret merkezi olarak faaliyet gösterme potansiyeline sahiptir.. Bu merkezin Dünya Ticaret Odaları içinde de etkin bir rolü bulunmaktadır. Bu yapı içindeki Fuar ve sergi alanlarında hemen her sektörle ilgili fuar organizasyonları ve çeşitli etkinlikler yapılmaktadır. Bu yapının Anadolu’da belli şehirlerde de bağlı birimleri bulunmaktadır.

Fakat olması gerektiği noktanın neresindedir? Bu soru üzerinde genişçe düşünmek icap eder. Bu kurumun istendiği ölçüde yararlı olabilmesi için ayağında var olan prangaların çözülmesi gerekmektedir. Bu prangaların çözülmesi sürecinde iktisadi, siyasi ve hukuki çerçevede etkin ve samimi bir desteğin ve gayretin gösterilmesi zorunludur..

İlave olarak İSO ile birlikte kurulmuş bulunan İKV de Türkiye’nin Avrupa ile entegrasyonunu sağlamayı amaçlayan çok önemli bir kurum olarak yine İTO’nun önemli aktivitelerinden birisidir. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde girdiği yeni yol çerçevesinde İKV’nin de fonksiyonunun belki de yeniden tanımlanması icap etmektedir. Tabii İTO’nun buralarda üst kurum olan TOBB ve diğer odalarla koordineli çalıştığı gözden uzak tutulmamalıdır.

İTO’nun yaşlılık dönemlerinde imkanı olmayan mensupları için kurmuş olduğu Huzur evi vakfı, yine bir dönem önemli bir hizmet görmüş, şu an atıl durumda bulunan Esnaf hastanesi ile de tarihte ciddi hizmetler yapmıştır. Onların fonksiyonlarının da yeniden gözden geçirilmesi elzemdir.

İTO 2001 yılında kurduğu İstanbul Ticaret Üniversitesi ile de odalar içinde bu alanda da öncü bir kurum olma vasfına sahip olmuştur. Üniversite hem ticari hayat hem de akademik dünyaya önemli katkılar sağlamış ve etkin bir yönetim ile daha da fazla katkı sağlayabilecek bir potansiyele ulaşmıştır. İTİCU’nun İTO sistemi içinde eksen bir rol oynamasının sağlanması gerekmektedir. Bunun için de ilmi faailiyetlerin önemine vakıf bir kadronun İTO’da yönetimde olmasının önemi inkar edilemez

Bugün İstanbul’da aktif olarak faaliyet gösteren birçok kamu ve kamu yararına dernek ve vakfın yönetimlerinde İTO yer almaktadır. Bu kurumların belli bir yöne doğru yönlendirilmesinde geniş açıyla ve stratejik bakan bir İTO’nun çok önemli bir sinerji oluşturabilmesi mümkündür. Turizmden, kültüre, eğitimden sanata, spordan sosyal aktivitelere kadar hayatın neredeyse her alanında İTO etkin olabilme potansiyeline sahip bir yapı ve ilişki ağı içindedir.

İTO Eğitim ve Sosyal Hizmetler Vakfı İstanbul Ticaret Üniversitesinin kurucu vakfı olarak çok önemli bir fonksiyon görmekte onun yanı sıra sosyal hayata yönelik üyelerine çeşitli hizmetler üretmektedir. Fakat bu vakfın potansiyelinin de daha iyi değerlendirilmesi mümkündür. İTO Vakfı, Cemile Sultan tesislerinde üyeleri için gerçekleştirdiği kahvaltı, yemek ve sportif hizmetlerin yanı sıra, iştigal alanında yer alan eğitim ve kültür hizmetlerini daha kuşatıcı bir çerçevede ifa etmeye yönelik etkin çalışmalar yapmalıdır. Vakfın sahip olduğu imkanlar geniş İTO perspektifinde daha verimli bir şekilde kullanılmalıdır.

İTO sadece İstanbul’da değil belli bir ağırlıkta temsil edildiği TOBB’da da daha etkin olmalıdır. Bağlı kuruluşlarıyla birlikte çok geniş bir alana hitap eden TOBB bünyesinde İTO, Gümrük kapılarının reorganizasyonunu sağlayan GTİ’den, fonksiyonunun belki de yeniden tanımlanması gereken UMAT’a, KOBİ A.Ş’den TSE’ye, oradan Dünya Odalar Federasyonuna kadar çok geniş bir yelpaze içindeki çalışmalara da daha fazla katkı sağlayabilecek bir konumdadır

Bu yazının hacmini kifayet etmeyeceği genişlikte bir hizmet potansiyeline direk ve dolaylı yoldan sahip olan İTO’nun bu hizmetlerini belli bir felsefe ve belli bir büyük gaye altında ifa etmesi bu kuruma çok daha büyük bir değer kazandıracaktır. İTO geçmişte Dersaadet Ticaret Odasının tüm ülke için ifade ettiği değere neredeyse eş değerde bir hacme sahiptir. Bugün TOBB içindeki organizasyon şemasında 350 küsür odadan biri gibi görünmekle birlikte, aslında geçmişten günümüze taşıdığı ağırlık ve bugün ulaştığı seviye itibariyle, ülkenin neredeyse yarısına yakın bir iktisadi büyüklüğünü harekete geçirebilecek bir yapıdadır.

Bunu gerçekleştirebilmek için İTO yöneticileri İTO’yu ‘Büyük İTO’, veya ‘Potansiyelinin gerektirdiği gibi çalışan İTO’, olarak değerlendirmesi gerekmektedir.

Bu büyük düşünen İTO’nun köklü bir felsefesi olmalıdır. İlişkide olduğu tüm kurumlarda İTO adına faaliyet gösteren kişiler bu üst felsefeye bağlı faaliyet gösterebilmelidir. İTO’nun başkanı ve yönetimi de yine tüm bu üst felsefeyi özümsemiş kişilerden oluşmalı ve bu kişiler kurumu ve bağlı yapıları bir orkestra şefi gibi ahenkli bir şekilde yönetebilmelidirler.

Önümüzdeki seçimlerde İTO’da yönetim kurulu başkanlığı için kuvvetli aday olarak öne çıkan Şekib Avdagiç bey, gerek 90’lı yıllarda MÜSİAD’da, gerekse de 2005-2009 döneminde İTO’da, birlikte Yönetim kurulu üyeliği yaptığımız süreçlerde, bu büyük resmin nasıl olması gerektiğini çoğu kere beraberce tefekkür ettiğimiz bir arkadaşımızdır.

Onun adaylığı bence bu dönemde odamız ve iş dünyamız için güzel bir gelişmedir.

Türkiye’nin içerde ve dışarda kıskaca alınmaya çalışıldığı bir devrede, Devlet yönetiminde bu kıskacı kırmaya çalışan, topluma, ülkeye ve daha geniş olarak mazlum coğrafyalara ümit olan bir liderlik altında, İTO’da da bu tarz bir kişinin iş başında olması inşallah çok yararlı olacaktır

Tabii sadece tek bir kişiyle bu çalışmalar başarılı bir şekilde yürütülemez. İTO Meclisinde ve meslek komitelerinde bulunacak arkadaşların önemli bir bölümünün de bu yüksek ideali paylaşan kişilerden oluşması büyük önem taşımaktadır. Meclisde ve yönetimlerde daha enerjik, daha donanımlı, gönüllülük ruhu ağır basan, yapacağı çalışmaları büyük resmin içinde anlamlı yerlere oturtan adayların öne çıkabilmesi ve görevler alabilmesi sağlanmalıdır. Enerjisi tükenmiş, İTO çalışmalarını rutin bir tarzda değerlendiren kişilerin de artık yerlerini zaman içinde bu yeni ve daha dinamik kadrolara devrebilmelerinin de yolu açılmaya çalışılmalıdır. Bu son cümlede ifade edilen gerçeğin sadece İTO’da değil tüm odalarda ve TOBB bünyesinde de hakim duruma gelmesi, ülkemizin geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.

Özetle, yeni seçimlerde, İTO’nun ve bu tip kurumaların temel felsefesini özümseyememiş veya bu tür meselelere kafa yormamış, sadece herhangi bir çizginin devamı olmayı kendisine hedef edinmiş veya olayları basit ve dar bir oda yönetimi çerçevesinde değerlendirebilmekten öte bir özelliği olmayan kişilere bu görevlerin tevdi edilmesi Türkiye’nin büyük ülke olma idealiyle bağdaşmayacaktır.

Seçilmek isteyen adayların ve onları seçme durumunda olan oda mensuplarımızın, yukarıda özetle ifade etmeye çalıştığımız özellikler çerçevesinde karar vermeleri, ülkesini seven, ahilik geleneğine sahip bir ticari hayatın bu ülkede motor güç olduğuna inanan herkes gibi bizim de en büyük dileğimiz ve beklentimizdir.

Seçimlerin ülkemize hayırlı olmasını diliyoruz…

Zeytin dalı harekatı: Uluslararası kurallara uygun bir operasyon

Türkiye, Fırat kalkanı operasyonundan sonra geçen aylarda İdlib bölgesindeki çatışmasızlık alanlarının güvenliği için ikinci bir harekat daha gerçekleştirmişti.. Bu harekatın sonrasında adeta geliyorum diyen son askeri operasyonun hazırlıkları tamamlandı ve Zeytin dalı harekatı 20 Ocak 2018 de başladı.

Bu harekat öncesinde Türkiye gerek askeri gerekse de diplomatik açıdan kapsamlı bir hazırlık dönemi geçirdi. İlgili tüm taraflara bilgiler verildi.

Bir ülkenin başka bir ülkenin sınırları dahilinde operasyon yapması mevcut uluslararası ilişkiler sistemi içerisinde belli kurallara tabi olduğundan Türkiye de bu operasyon için BM şartının 51 sayılı maddesine dayandığını duyurdu. O madde de BM üyesi ülkelere, silahlı saldırı halinde meşru müdafaa hakkı tanıyor. Türk Hükümeti, Suriye’nin PKK’ya destek vererek, Arap dünyasında Türkiye karşıtı cephe yaratmaya çalışarak, Türkiye’ye karşı üstü örtülü bir savaş yürüttüğü tezi üzerinde duruyor. Bu durumun da Türkiye’ye meşru müdafaa hakkı tanıdığını savunuyor.

Dışişleri yetkilileri de yaptıkları açıklamalarda “Suriye, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan kişilerin barınmasına göz yumarak serbestçe faaliyette bulunmasını sağlayarak, ulusal bütünlüğümüze bir tehdit oluşturuyor” diye ısrarla vurguladılar.

BM’nin 51. maddesinde kullanılan ifade şu şekilde:

“Hiçbir şey, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliği sağlayacak tüm önlemleri alana dek, askeri saldırıya uğramış Birleşmiş Milletler üyesi ülkenin bireysel yada kollektif meşru müdafaa hakkına zarar veremez. Savunma hakkını kullanmak üzere üyeler tarafından alınan önlemler anında Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve hiçbir şekilde Güvenlik Konseyi’nin, mevcut şart çerçevesinde, uluslararası barış ve düzeni sağlama yönünde hareket etme yetkisi ve sorumluluğunu etkileyemez.”

Jus ad bellum ve Jus in bello

Bilindiği üzere Uluslararası ilişkiler literatüründe iki tane önemli norm bulunuyor. Bunlardan bir tanesi Latince orijinal ifadesiyle Jus ad bellum: Yani bir ülkenin savaşma hakkına ifade eden bir kural . Türkiye de Adil Savaş Kuramı çerçevesinde bu harekatı BM’nin 51 sayılı şartına dayandırmakta.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta savaşın haklı bir nedene bağlı olarak yapılması, hedeflere ulaştıktan sonra barışın tesisi niyeti ve savaşın tüm ilgili kesimlere duyurulması. Türkiye yıllardır ülkemize büyük sıkıntı veren PKK terör örgütünün sınır ötesinde ve bizi tehdit edecek bir şekilde Suriye ‘de farklı bir isimle (PYD/YPG) ama bağlantılı şeklide bizi zarar verme niyetiyle bulunduğunu ileri sürüyor. Suriye’de Afrin bölgesinde konuşlanan PYD/YPG güçleri ( yani PKK) adları farklı olsa da buradan Türkiye’ye sürekli taciz edici bir şekilde eylemlerde bulunuyorlar. Afrin operasyonunun dayandığı en temel savlardan birisi de bu terör gruplarının varlığı ve Suriye hükümetinin bunları engelleyecek gücünün bulunmaması. Ve/Veya başka bir iddia olarak da bunları kasten Türkiye’ye karşı zarar verici bir tarzda desteklemesi.

Bir savaş veya askeri harekat durumunda ikinci önemli kural olan yine Latince orijinal ifadesiyle Jus in bello. Yani savaşta ahlaki kurallara uyulması mecburiyeti

Burada önemli bir nokta bu harekat sırasında askeri hedeflerle sivil hedeflerin birbirlerinden ayrılması ve sivillerin savaştan mümkün olduğu oranda zarar görmemesi. Diğeri de silahlı mücadele sırasında orantılı bir güç kullanılması.

PKK/PYD’liler ve destekçilerinin uluslarası camiaya karşı ısrarla vurgulamalarına rağmen Afrin’deki sivil halkın Afrin’deki bu terörist gruplarla bağlarının iddia edildiği gibi kuvvetli olmaması önemli bir nokta. Teröristler halkı tehdit ederek onların çocuklarını ellerinden alıyor ve Türkiye’ye karşı silahlandırıyorlar. Ayrıca onları Türkiye’ye karşı canlı bir kalkan gibi kullanıyorlar. Bu nokta da uluslararası hukuk açısından Türkiye’nin haklılığını arttırıyor.

Türkiye harekat içinde savaşın ahlaki çerçevede sürdürülmesi noktasına özellikle dikkat ediyor ve elinden geldiği ölçüde bu kurallara uymaya çalışıyor. Harekatın bu ölçüde yavaş ve kontrollü yürümesi esasında bu çabaların da önemli br göstergesi. Yoksa Türk ordusunun mevcut gücü ile züccaciyeyi dükkanına giren bir fil gibi Afrin’e harekat yapması durumunda olabilecek can ve mal kayıpları çok fazla olabilirdi.

Buna rağmen PKK/PYD çevreleri yaptıkları algı operasyonları ile Türk ordusunun kimyasal silah kullandığı, sivilleri bombaladığı yalanını çekinmeden kullanmaktalar. Suriye ve Sovyet güçlerinin İdlib’de ve başka bölgelerde yaptıkları kıyımlar dünya kamuoyunda bir satır bile haber olmazken Türk askeri ile yalan haberler büyük bir gayretle dünyaya anlatılmaya çalışılıyor.

Afrin’de bulunan en azından 6000 civarında olduğu ifade edilen militanın tesirsiz hale getirilmesi veya bölge dışına çıkması ve bu şekilde Türkiye için  tehdit halinin ortadan kalkması durumunda Afrin harekatının sona ereceği açıkça ifade ediliyor. Türkiye Suriye topraklarını işgael etme gibi bir niyetinin olmadığını her fırsatta beyan ediyor.

Afrin’den sonra sıra diğer problemli noktalara da gelebilmeli

Başta Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve diğer Türk yetkililerin de belirttiği gibi Türkiye için diğer önemli hedefler arasında başından beri ısrarla vurgulanan Menbiç’in yani Fırat’ın batısında kalan bölgenin de tamamen terörist güçlerden temizlenmesi hedefi var. Tabii diğer bir önemli nokta da Suriye ile olan 911 km’lik sınırın öte tarafındaki terör yuvalarının buralardan uzaklaştırılabilmesidir. Tüm bu hedeflerin gerekçeleri de esasında BM’nin 51 no’lu şartına dayanmaktadır ve uluslararası hukuk ve normlarla uygunluk göstermektedir

İnşallah bu kararlı duruşla zaman içinde bu hedeflere de varılması sağlanabilir diye ümit etmekteyiz.

Özetle ifade etmek gerekirse Türkiye kendisi için büyük tehlike arz eden ve neredeyse müttefiki diye değerlendirdiği tüm güçlerin bazen açık bazen de el altından desteklediği PKK/PYD/YPG unsurlaına karşı tüm zor şartlara rağmen Uluslararası normlara ve kurallara uygun bir harekatı sürdürüyor. Burada önemli nokta tahrik edici tüm saldırılara rağmen bu harekattan menfi olarak etkilenecek sivil ve masum insan sayısının olabildiğince az sayıda tutulabilmesini sağlamaktır

Hadisenin bir diğer boyutu da bu olaylardan bir şekilde zarar görüp yerinden yurdundan olan sivil halkın, gerek barınma gerekse de tüm insani ihtiyaçlarının Türk yardım kuruluşlarınca sağlanmasına çalışılmasıdır. Dünyanın güçlü diye nitelenen devletlerinin bu insani dramla ilgili en ufak bir gayretlerinin olmaması da maalesef diğer hüzün verici bir gerçektir

Bu zor şartlarda mücadele eden tüm askeri ve sivil görevlilerin çabalarının takdire şayan bir durum arz ettiğini ifade etmemiz de hakkı teslim etmek açısından büyük önem arz ediyor.

Allah bu mücadelede şehit olan tüm evlatlarımıza Rahmet eylesin. Yaralılara da acil şifalar nasip etsin.

Dünya Bülteni, 10 Şubat 2018

Ne Kadar İçimizde, Ne Kadar Dışımızda?

Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesi’nde 2018 Ocak ayında yapmış olduğu konuşma çerçevesinde bir değerlendirme

Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Boğaziçi Mezunlar Derneği (BURA)’nın Genel Kurulu vesilesiyle Boğaziçi Üniversitesi‘nde yaptığı konuşmayı izlerken, zihnimde bugüne kadar parça parça gelişmiş olan bir çok düşünceyi yeniden değerlendirmenin gerekli olduğu fikri oluştu

Sayın Cumhurbaşkanı bu konuşmasında Boğaziçi’nin oturduğu temelleri kısaca anlatırken okulun Amerikalıların Osmanlı döneminde 1800’lerin ilk devirlerinden başlayarak dikkatle uyguladıkları çalışmaların bir sonucu olarak kurulduğu noktasına atıfta bulundu. Evet, Amerikalılar Osmanlı coğrafyasının farklı noktalarında özellikle eğitim ve sağlık temelli olarak başladıkları bir tür misyonerlik faaliyetinin uzantısı olarak Robert Koleji’ni kurmuşlardı. Daha sonra bu okul yüksek öğretime de başladı ve Boğaziçi Üniversitesi bu temel üzerine bina edildi. Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi’nin tarihi dikkatli bir gözle incelenirse bu okulları kuranların kendi inandıkları değerler uğruna ne büyük fedakarlıklar gösterdiklerini müşahade etmek mümkündür. Özellikle okulun kuruluşunda etkin isimler olan Cyrus Hamlin ve Christopher Robert’in yaptıkları ve kendi açılarından ciddi fedakarlık gerektiren çalışmaların neticesi olarak da okul, zaman içinde ülkemizin üniversite seçme sistemi içerisinde en yüksek puanlı gençlerini kabul etme noktasına ulaşmıştır.

Allah adildir ve adaleti gereği kulları içinde gayret edenlerin gayretlerine uygun neticeleri halk eder. Bu bazen bire bir olur, bazen samimiyet derecesine göre bire yüzlerce kata kadar çıkar.

Bu okulları kuranlar, sadece Türkiye’de değil çalıştıkları diğer ülkelerde de en kapasiteli gençleri seçip onları hem bilimsel ve mesleki açıdan donatmak hem de kendi değer sistemleri açısından etkilemek için gayret sarf etmişlerdir. Bu eğitimin etkilerini Robert Kolej ve Boğaziçi’nde eğitim görenlerin büyük çoğunluğunda görebilmekteyiz. Robet Kolej, Boğaziçi Üniversitesi ya da bu okulların muadili olarak sayabileceğimiz Tarsus Amerikan Koleji, Kahire Amerikan Üniversitesi yahut Beyrut Amerikan Üniversitesi gibi okullardan mezun olanların akademide devam edenlerinin kendi ülkelerinde ya da Batı ülkelerinde önemli akademisyenler olduklarını; iş hayatında devam edenlerin ise kendi muhitlerinde başarılı oldukları görülmektedir.

Bu okulların çizdiği hayat telakkisi de uzunca bir süre ülkemizde yaşayan pek çok kişi için ulaşılması gereken bir hedef olarak görülmekteydi. Türkiye Batılılaşmak istiyordu ve toplum bu uğurda büyük bir dönüşüme tâbi tutuluyordu. Bu Batılılaşma serüveninde örnek alınan veya en önde giden isimler de, Batılıların kurduğu yahut Batılılar ile alakalı olan okullardan mezun isimlerdi. Bu örnek almanın, söylemde Batılılaşmaya karşı olan insanlarda dahi içten içe geliştiğini, bir tür aşağılık kompleksi olarak kendisine yer bulduğunu da maalesef belirtmek gerekiyor. Tabi ki Batılılaşmayı örnek almak, kendi hayat telakkilerine karşı olduğu için bu durum “Batının tekniğini ve bilimini alalım ama ahlakını almayalım” hedefi ile belki bir şekilde meşrulaştırılıyordu. Batılılaşma maceramızın pek çok ikiliği bir arada bulundurduğunu ve yaşanan gelgitlerin hem düşüncede hem amelde halen pek çok yerde görüldüğünü söyleyebiliriz.

Bu Batılılaşma maceramız içinde, Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan İslamcılık-Batıcılık tartışmalarının ise Cumhuriyet ile beraber kesintiye uğradığını biliyoruz. Bu kesintiden sonra uzunca bir dönem sadece modernleşme ve Batılılaşma yönünde alınan stratejik karar uygulamaya konuldu.

Toplumumuz içinde İslami düşüncenin yeniden filizlenmeye başlaması, farklı cephelerden Batı medeniyetine karşı eleştirilerin getirilmesi, zamanla kimlikli bir duruşun ortaya çıkması ise Türkiye’nin son 45-50 yılı içinde açıkça görülmektedir. Bu sorgulama özellkle son 20-25 yılda daha da hızlanmıştır.

Batılılaşma maceramız ve bunun farklı görünümlerine dalmadan Boğaziçi Üniversitesi ve Cumhurbaşkanı’nın konuşmasına dönmekte yarar var.

Son 30-40 yılın semeresi

Tayyip erdoğan boğaziçi

Cumhurbaşkanı’nın bu konuşmada zikrettiğiNurettin Topçu örneği oldukça yerindedir. Merhum Nurettin Topçu, Fransa’nın Sorbonne Üniversitesi’nden Felsefe alanında doktora derecesi almış ve orada Türk bayrağını dalgalandırmış bir isimdir. Aynı Nurettin Topçu, aldığı Felsefe eğitimine rağmen dini değerlerinden kopmamış, Batılılaşmaya eleştiriler getirmiş ve bu nedenle kendisine üniversitede görev verilmemiş bir isimdir. Batı’nın ve Batılılaşmanın bu kadar merkezinde yaşamış olmasına rağmen, onunla mesafeli bir ilişki geliştirebilmiştir.

Nurettin Topçu gibi, Türkiye’nin son 45-50 yılında gerek Boğaziçi Üniversitesi’nde, gerek Boğaziçi Üniversitesi gibi Batılı değerlerin yayılmasında öncülük eden okullarda hatırı sayılır miktarda öğrenci Topçu gibi, Batılılaşma ile arasına belli bir mesafe koyarak, kendi değerlerinden kopmamaya çalışmış ve bunların bir kısmı alanlarında çok iyi noktalara gelmiştir.

Boğaziçi Üniversitesi’nde de kurulduğu 1970’li yılların özellikle ikinci yarısından itibaren artarak büyüyen bu öğrenci ve sonradan mezun grubu gelişerek, zaman içinde Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nın kurulmasına öncülük etmiştir. Cumhurbaşkanı’nın davetine icabet ettiği BURA da, aynı tarihsel gelişmenin, daha sonra ortaya çıkmış bir meyvelerinden birisidir..

Anlaşılacağı üzere üniversitenin konferans salonunda Kur’an tilaveti ile başlayan bir etkinlik düzenlemek, yahut okulun bahçesinde iftar organizasyonu yapmak, 30-40 yıla dayanan bir geçmişin semeresidir. Rabb’ul âlemine bu neticelerden dolayı ne kadar şükretsek azdır.

Batıcı okulların dindar mezunlarına gösterilen mesafeli tavır

İftar

Konu Boğaziçi ve Boğaziçi’nin dindar mezunları olduğu için bir noktaya daha değinmeden yazıyı tamamlamak istemiyorum. Bu konu da, Boğaziçi Üniversitesi ve ona belli bir oranda benzeyen, İstanbul Erkek LisesiGalatasaray Lisesi vb. okulların dindar mezunları meselesi….

Malumdur, Boğaziçi ve benzeri okulların mezun kitlesi ekseriyetle Batıcı-laik bir çizgidedir. Fakat bir önceki satırlarda belirttiğim gibi bu okullardan her geçen gün artan sayıda, dindar, veya Batıcılık ile arasına mesafe koymaya çalışan öğrenciler de mezun olmaktadır. Bu öğrenciler, okullarının kendilerine vermeye çalıştığı değerleri sorguladıkları ve kabul etmedikleri için bazı hocaları ve bir kısım öğrenci arkadaşları tarafından imalat hatası olarak görülmektedir. Yani okulların fikriyatı ile araya konan mesafe, okulların mezunlarının önemli bir kısmı ile de bazı alanlarda daha mesafeli bir ilişkiyi beraberinde getirmektedir.

İşin ilginç tarafı, bu okulların dindar mezunları için aynı mesafeli tavır, bazı durumlarda, kendileri gibi Batılılaşmayı sorgulayan, dindar insanlar tarafından da konulmaktadır. En ufak bir anlaşmazlıkta bu okulların dindar mezunları da “güvenilmez”, “Batılıların içimizdeki adamı” ve bazen de bu okulların yakın temas içinde oldukları ülkelerin bir tür “ ileri karakolu” gibi nitelenmektedirler. Mesela Boğaziçi mezunu bir kişinin, tüm hayatında kimlikli ve kişilikli bir tavır sergilemiş olsa da en küçük bir fikri veya siyasi ayrışmada hemen ‘Amerika’nın adamı’ veya bir Galatasaraylı’nın ‘Fransızların yetiştirmesi’ veya bir Erkek Liseli’nin ‘Almancı’ olarak nitelenmesi gibi. Oysa bu insanların gerek okul gerekse de sonrasındaki hayatları kendi okul arkadaşlarının önemli bir kısmı ile bile sürekli fikri mücadele içinde geçmiş ve hayatlarının neredeyse tüm anlamı kendi medeniyetlerinin arzu ettiği insan tipinin oluşması için yapılan gayretle kendini bulmasına rağmen, bu ithamlar yüreklere saplanan hançer etkisi yapmış ve yapmaya da devam etmektedir.

İşin daha da enteresan yönü bu okulların mezunlarını farklı şekillerde itham eden “bizim” mahalledeki pek çok ismin, bu okullardan mezun olan, fakat fikren aynı çizgide bulunmadıkları isimlere karşı gösterdikleri örtük-açık teveccüh olsa gerek. Bu durumun, yazımın başında bahsettiğim Batılılaşmaya ve Batılılaşmanın öncülerine duyulan gizli bir öykünmenin sonucu olup olmadığı sorusu zaman zaman aklımıza gelmektedir..

Cumhurbaşkanı’nın konuşması, törene katılanlar ve konu hakkında yapılan yorumlar, bir Boğaziçili ve Galatasaray Liseli olarak, farklı yönleri ile hem okulda ve okuldan mezun olduktan sonra yaşadıklarımızı, hem de bu 30-35 senede gelişen soru işaretlerimi tekrardan hatırlattı.

Galatasaray

Sonuç olarak, bende uyandırmış olduğu bu düşüncelerin dışında sayın Cumhurbaşkanının Boğaziçi’nde konuşma yapması önemli bir dönüm noktası mahiyetindedir. Okulun yeni rektörü olan Prof. Dr. Mehmet Özkan Bey’e verdiği destek vaadi de çok kıymetlidir. Çünkü Mehmet Bey çok değerli bir ilim adamı ve yumuşak karakterli bir insan olmasına rağmen kendinden kaynaklanmayan sebeplerden dolayı haksız eleştirilere ve ithamlara uğramıştır. Ülkenin bir numarasının onun yapacağı yararlı hizmetlere destek olacağını vadetmesi inşallah üniversiteye, öğrencilere ve akademik kadroya önemli artılar sağlayacaktır kanaatini taşımaktayım

Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler…

Dünya Bizim, 23.01.2018