RAMAZAN AYI, İSTİKLAL MARŞI VE TERÖRSÜZ BİR TÜRKİYE ARAYIŞI

 

13 Mart Tarihinde İTO Olağan Meclis Toplantısında yaptığım konuşmanın metin haline gelmiş halidir

Ramazan-Şerif  Ayının Manevi iklimi İçindeyiz

Müslüman âleminin hasretle beklediği “On bir ayın sultanı” Ramazan-ı şerif ayına kavuşmanın sevincini yaşıyoruz.

Muhakkak Ramazan’ı iyilik etme, sevap kazanma, günahlardan kurtulma sevinci ve şevki ile karşıladık.

Bu ayda genelde yardımlaşma ruhumuz daha bir canlanıyor

Yetimlerin, öksüzlerin, fakir fukaranın gönüllerini hoş etmek, onların hayır duasını almak hepimiz için çok değerli.

İlave olarak da bizlere sürekli tavsiye edildiği üzere kendi fiillerimizle ilgili tefekkür etmek , yanlışlarımızı yeniden gözden geçirip bir tür onlardan arınma iklimi hakim oluyor.

Ramazanın ulvi havası ruhlarımızı inceltiyor âdeta.

Oruçla birlikte sadece yeme içmeyi kesmek değil adeta tüm azalarımızla oruç tutabilmeyi denemeye çalışmak gerek.

Elimiz, dilimiz, gözümüz, irademiz yani tüm benliğimizle oruç tutmayı becerebilirsek sanırım Ramazan-ı şerifin bizlere sağlayacağı fayda gerçek olur…

Malumunuz olduğu üzere Selatin Camilerde eskiden çokça mahya asılırdı. Oradaki bir söz çok ilgimi çekerdi. “ Ey Oruç Tut Bizi”

Bu sözde anlatıldığı Ramazan ayında tutacağımız oruçlar da  bizleri adeta tutmalı, sarıp sarmalamalı ve adeta tüm azalarımızla bu ibadeti yapabimeliyiz ki hakiki anlamını idrak edebilelim.

Bu mübarek günler hürmetine Rabb’imizden niyazımız şudur ki; bizleri öfke, kin, haset, nefret, zulüm gibi nice küçük ve büyük günahlardan muhafaza eylesin.

İnşallah bu aydan en iyi şekilde istifade ederiz ve öylece bayramı hak ederiz.

En büyük temennimiz bayramı, bayram sevinci ile yaşamak.

Özellikle başta Gazze’de olmak üzere savaş ve zulümlerin devam ettiği coğrafyalarda da bayram sevinci ve ikliminin hâkim olmasını diliyoruz.

Hayırların fethine şerlerin def’ine vesile olsun niyazıyla herkesin Bayramını Şimdiden kutluyoruz

Terörden Arınmış Bir Türkiye’ye Doğru

Bu Ramazan ayına aslında 27 Şubat günü terör örgütüne yapılan “silah bırakın, örgütü feshedin”çağrısıyla girdik.

41 yıldır Türkiye’ye büyük açılar yaşatan terör belasının son bulması için yeniden bir girişim başlamış oldu.

1 Mart’ta terör örgütünün bu çağrıya uyacağını açıklaması da ümitlerimizi arttırdı.

Takvim ve yol haritası henüz net değilse de ateşkes ilan edilmiş olması kaydadeğer bir gelişme.

Türkiye Büyük Millet Meclisindeki DEM Partili vekillerde ve bölgedeki kanaat önderlerinde de benzer bir ümidi ve gayreti görmek hakikaten ümit verici.

“Terörsüz Türkiye” diyerek girmiş olduğumuz bu süreçte inşallah artık bu karanlık ve üzücü dönem sona erer. Dostluk ve kardeşlik hâkim olur.

Fakat bu zor bir dönemeç ve muhtemelen çok dikkatli olunması gereken bir süreci yaşayacağız.

Daha önce de bu tür gelişmeler yaşanmıştı. Ancak sonu getirilememişti.

Şimdi yine güzel bir ümit oluştu. İş dünyası olarak hepimiz böylesi bir sakinliğin, barışın ve kardeşliğin yanındayız. İnşallah kalıcı olur…

Yarım asra yaklaşan bu ağır insanî ve ekonomik maliyeti olan sorunun çözülmesi için her türlü imkânın değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Millî birlik ve bütünlüğümüzü güçlendirecek bu süreçin millî bir duruş içinde hayırla neticelenmesi hepimizin ortak duası.

Ülkemizin etrafında önemli bir ateş çemberi var ve buna binaen günümüzde içerdeki bütünlüğümüzü sağlam tutmanın önemli olduğuna tüm kalbimizle inanıyoruz.

Özellikle Suriye’deki gelişmeleri dikkatle izliyoruz. Arada bazı sıkıntılar meydana gelse de bütüne bakıldığında gelişmeler iyi görünüyor.

İsrail’in bölgedeki işgalci eylemlerinin son bulmasını ümit ediyoruz.

Trump sonrası İsrail yönetiminin ABD’den aldığı desteğin bölgedeki dengeleri bozucu nitelikte bir mahiyet arz ettiğini görmekteyiz ve bu halin biran evvel son bulmasını diliyoruz.

Suriye’nin huzura kavuşmasını, ülkemizdeki sığınmacıların olabildiğince hızlı bir süreçte evlerine dönebilmelerini istiyoruz.

İsrail’in yaktığı ateşin bizlere de sıçramadan sona ermesini arzu ediyoruz.

İş dünyası olarak da kardeş ülkelerimizle canlı ekonomik ve sosyal ilişkilerimizin yeniden normal seyrine dönmesi en büyük beklentilerimizin başında geliyor

“Barış ve huzur” hepimizin en kıymetli hazinesi.

12 Mart Tarihi Kutlu Bir Olayın Yıldönümüydü

Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğunun son 10 yılı önemli savaşlarla geçti.

Balkan Savaşlarının ardından 1.Dünya Savaşı büyük bir felaketti bizim için.

18 Mart Çanakkale Zaferimiz kısa süreli bir mutluluk rüzgarı estirdiyse de bu hazin sonu engelleyemedi.

Bağdat, Hicaz, Gazze ve Kudüs’ün ardından Şam’ın kaybıyla beraber Mîsâk- Millî sınırlarımıza kadar geri çekildik.

Dünya Savaşı sonrası müttefiklerimizle birlikte maalesef mağlup olduk, vatanımız parçalandı, işgale uğradık.

Çok şükür aziz milletimizin büyük bir özveriyle giriştiği Kurtuluş Savaşıyla birlikte yeniden bir diriliş dönemi başladı.

Topyekün silkindik. Türk’üyle Kürd’üyle Arabı’yla Laz’ıyla bir ve beraber olup verdiğimiz İstiklâl mücadelesiyle Elhamdülillah düze çıkmayı başardık.

İşte bu sürecte aziz milletimize metni ve ruhuyla büyük bir güç veren İstiklâl marşımız da ortaya çıktı.

Bu adeta manifesto tarzındaki metin Merhum Mehmet Akif Ersoy’un kaleme aldığı ve 12 Mart 1921 de Büyük Millet Meclisimizde kabul edilen İstiklal Marşımızdı.

Mehmet Akif’in kaleminden çıkan bu sözler, insanımızın duygularına tam anlamıyla tercüman oluyor ki 104 yıldır can-ı gönülden okuyor ve söylüyoruz.

Aziz hatırası önünde rahmet ve hürmetle eğildiğimiz Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bu millete bir daha İstiklâl marşı yazdırmasın.” *

Bu son barış çağrılarını İstiklal Marşımızın bize verdiği güçle beraber değerlendirmemiz gerekiyor, diye düşünmekteyiz.

Yüce Türk Milletinin istiklalini kazanması ve muhafaza etmesi için canları uğruna mücadele veren tüm şehitlerimizin aziz hatıralarını rahmet ve hürmetle yâd ediyoruz. Ruhları şâd olsun.

 

*İSTİKLAL MARŞI

Mehmet Akif Ersoy

                Kahraman Ordumuza

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül; ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım,
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
 “Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın,
Kim bilir, belki yarın belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda.
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar, ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecdile bin secde eder, varsa taşım,
Her cerihamdan, İlahî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruhumücerret gibi yerden naaşım,
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.                     

 

 

İTO ARALIK MECLİSİNDEKİ AÇILIŞ KONUŞMASI

   

BÖLGEMİZDEKİ SON GELİŞMELER

Son günlerde güney komşumuz Suriye’de çok önemli değişimler yaşanıyor. Kasım ayının son haftasında başlayan Heyet Tahrirü’ş Şam liderliğindeki muhalif grupların Halep, Humus hattında ilerlemeleri ve 7 Aralık günü de Şam’a girmeleri ile birlikte 61 yıllık Baas Partisi iktidarı sona erdi.

Cumhurbaşkanı Esad’ın ülkeden ayrıldığı açıklandı. Esad’a en önemli desteği sağlayan Rusya ve İran’ın kendi problemleri ile uğraşıyor olmaları, ABD’de başkanlık değişiminin oluşturduğu geçiş dönemi, Lübnan Hizbullah’ının son İsrail saldırıları ile sıkıntılı durumlar yaşaması muhalif güçlerin bu tarz bir başarı kazanmalarının arkasındaki sebepler olarak gösteriliyor.

Suriye’de yaşanmakta olan otorite boşluğu ve istikrarsızlıklardan uzun yıllardır rahatsız olan Türkiye son gelişmeleri dikkatli bir şekilde takip ediyor.

Çünkü Suriye’deki mücadeleler bizleri birinci elden etkiliyor. Gerek Türkiye’ye düşman güçlerin ülkemize zarar verebilecekleri mesafelerde konuşlanmaları gerekse de Suriye’deki huzursuzlukların Türkiye’ye yönelik nüfus hareketliliğini tetikleyecek olması bizim için önemli sorunlar olarak önümüzde duruyor.

Bu arada Suriye’deki gelişmelerden cesaret alan İsrail’in Suriye sınırındaki Golan tepelerindeki tampon bölgeyi işgal etmesi, buna ilaveten Suriye’deki askerî ve stratejik hedeflere hava saldırıları düzenlemesi bu ülkenin alt yapısını ve gücünü ciddi oranda etkileyecek bir gelişme olarak endişe ile izleniyor.

Yine İsrail’in dünyanın dikkatleri Suriye’ye yönelmişken Gazze’de bir seneden fazla bir zamandır sürdürmekte olduğu ölçüsüz saldırılara ve vahşete devam etmesi de yine kabul edilemeyecek bir durumdur.

İnşallah Suriye’de en kısa zamanda dengeler yerine oturur, ülkemizde bulunan sığınmacıların önemli bölümü kendi ülkelerine döner ve güney sınırımızda daha problemsiz bir yapı ortaya çıkar. Bu arada dünya Kudüs, Gazze ve Filistin meselesine olan hassasiyetini eskiden olduğu gibi devam ettirir ve buralardaki zulmün ve işgallerin sona ermesi için gayret eder, diye temenni ediyoruz.

Ama görünen o ki bu bölgede bir süre daha sıkıntı ve karışıklık gündemimizde ciddi bir yer tutacak ve Türkiye bu süreçte çok önemli sorumluluklar almak durumunda kalacak.

Dileğimiz, öncelikle komşumuz Suriye’de tüm kesimleri kucaklayıcı, hak ve hukuka saygılı bir yönetimin kurulması ve ülkede asayişin sağlanmasıdır.

İnşallah böylesi bir gelişme, sosyal yapıyı düzenleyecek ve ekonomik aktivitelerin de daha güvenli bir şekilde yapılmasını sağlayacaktır.Dileğimiz ve duamız budur.

TÜGİS GIDA ZİRVESİ İZLEMİMLERİ:

SAYIN MURAT ÜLKER’İN  SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

Zaman zaman STK’ların davetlerine katılıyoruz. Ekonomi, kültür ve siyaset dünyasını değerlendiren çalışmaları takip ediyoruz.

Kasım ayı içinde Türkiye Gıda Sanayii İşverenleri Sendikası TÜGİS’in  Sürdürülebilirlik Akademisi’nin düzenlediği ve gıda sektörünün tüm paydaşlarını buluşturan 10. Sürdürülebilir Gıda Zirvesi’ne katıldım.

Zirvede gıda ekonomisinden inovasyona, yapay zekadan rejenaratif tarıma kadar birçok önemli konu masaya yatırıldı.

Seçkin konukları vardı ve gündemi de bir hayli dikkat çekiciydi.

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Fatih Kacır programın onur konuğu idi.

Ve gıda alanında önemli sanayicilerimizden Murat Ülker bey de uzunca bir konuşma yaptı.

Murat Bey konuşmasına başlarken benim de çok dikkatimi çekmekte olan bir konuya parmak basarak“İtiraf edeyim, benim bu “sürdürülebilirlik” lafına alışmam bir hayli zaman aldı.”   dedi.

“İnanın ben de niye bu kavramın seçilmiş olduğunu çok da iyi anlayabilmiş değilim ancak yine de insanlığın geleceğine dair endişeyi anlatan bir kavram olması hasebiyle ciddiye almamız gerekiyor.”, diye devam etti.

Ayrıca, Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlı maddelere dikkat çekerek bu maddeleri, “işimize ve hayatımıza nasıl entegre edebiliriz” diye iyice düşünmemiz gerektiğini ifade etti.

“Çevresel, ekonomik ve sosyal alanlarda dengeyi sağlayarak bugünü ve geleceği güvence altına almalıyız.

Temiz enerji kullanan şehirler, geri dönüşümle yenilenen kaynaklar ve bilinçli bireyler geleceğimiz için son derece gerekli olan unsurlardır.” diyerek konuşmasına devam etti.

Murat Bey konuşmasında bazı rakamlar verdi ki burada nakletmeyi yararlı görüyorum: Dünyada iklim değişiklikleri, gıda verimini yaklaşık %21 oranında azaltmıştır.

Su kaynaklarının yaklaşık %70’i tarımda kullanılmaktadır.

Bugün Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım örgütü verilerine göre gıdanın %13’ü hasat sonrası, %17’si ise satış noktaları veya evde israf edilmektedir.

Daha büyük buzdolabı istiyoruz, içine daha çok şey koyuyoruz, korumak için bir sürü masraf ediyoruz, elektrik sarf ediyoruz, sonra da maalesef çıkarıp çöpe atıyoruz.

Gıda israfı neden önemli? Mesela elbiseniz var modası geçti, başkası giyebilir veya geri dönüşüme gidebilir ama gıdalar maalesef günü geçince çöp olmaktadır.

Üretilen toplam gıdanın %30’u israf oluyor. Üstelik gıda israfının çarpan etkisi büyüktür. Yani israf edilen her gıda aynı zamanda su,toprak, enerji, emek ve sermaye israfı demek.

Dünyadaki gıda israfı müstakil bir devlet olarak düşünüldüğünde yapılan harcama ile bugün Amerika ve Çin’den sonra üçüncü büyük ülke olurdu.

Bu noktada Murat Bey’in dikkat çektiği kavramı ben de çok önemli buluyorum: Bu da “İSRAF”: Bu açıdan “israf” iklim krizinin önemli nedenlerinden birisidir.

Burada A’raf suresinin 31. ayetindeki “Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” şeklindeki ayetin mesajını iyi anlayabilmeliyiz..

Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.), akarsu kenarında bile suyu israf etmemeyi öğütlemektedir.

Bu ilahi mesajlar bize, dünyayı harap etmek değil, onu daha güzel bir şekilde gelecek nesillere bırakmak görevini yüklemektedir.

Murat bey şöyle bir dilekte bulundu: “Yetkililer karar alırken gıda sistemlerine bütünsel yaklaşmalılar. Çünkü gıda sistemi; tohumdan toprağa, tarladan sofraya, hammaddeden tedariğe ve hatta geri dönüşüme kadar giden döngüsel bir süreçtir. Tüm paydaşlarla iş birliği yaparak ortak sorumluluklar üstlenmek gerekmektedir…”

Özetle birlikte harekete geçerek daha sağlıklı, adil ve sürdürülebilir bir gıda sistemi oluşturabileceğini kaydetti.

SANAYİ VE TEKNOLOJİ BAKANI SAYIN FATİH KACIR’IN TARIM, GIDA SANAYİ VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ 

Daha sonra söz alan Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fatih Kacır Bey de attıkları uzun soluklu adımlarla tarım ve sanayi sektörleri arasında bağları güçlendirdiklerini ülkemizin yüksek tarım potansiyelinin ekonomik değere dönüşmesini temin etmek için çabaladıklarını vurguladı.

Bu anlayışla 2002 yılından bugüne kadar gıda ürünleri imalatına yönelik 8 bin 589 yatırıma teşvik belgesi düzenlendiğini, 708 milyar lira sabit yatırımın ve 252 bin nitelikli istihdamın önünün açıldığını ifade etti.

11’i “gıda ihtisas organize sanayi bölgesi” olmak üzere toplam 203 organize sanayi bölgesinde gıda ürünleri imalatının başladığı bilgisini paylaştı.

Kalkınma Ajansları eliyle gıda sektörüne yönelik yürütülen 773 projeye 2,6 milyar lira destek sağlanmış.

Bunların sonucunda gıda sanayimizin yalnızca iç talebi karşılamakla kalmayıp aynı zamanda son yıllarda ihracatta da önemli bir atılım gerçekleştirdiğini  vurguladı.

Sayın Bakan; geçtiğimiz yıl 18,9 milyar dolar ihracata ulaşan sektörün önümüzdeki dönemde daha da büyüyeceği öngördüklerinin ifade etti.

Yakın zamanda da “Yerel Kalkınma Hamlesi Teşvik Programı”nı başlatacaklarını  aynı zamanda üreticiler ve sanayiciler için daha yüksek katma değer oluşmasını sağlamak için kalite zincirini uçtan uca takip edecekleri bir mekanizma kurmayı planladıklarını belirtti.

Böylece gıda zayiatlarının azaltılması, birincil üretimde şekillenen üretim kayıplarının minimize edilmesi, üretim kapasitesinin kullanılmamasına bağlı kayıplarla depolama ve lojistik aşamalarındaki kayıpların azaltılması; gıda üretim aşamalarında ortaya çıkan yan ürün veya artıkların değerlendirilmesi anlayışıyla “Gıdada sıfır atık, sıfır israf” hedefiyle çalıştıklarını ifade etti.

Daha sonra Sanayi Bakanı Fatih Kacır, Murat Bey ve birkaç TUGİS yetkilisi ile birlikte özel bir görüşme yapma imkanı bulduk. Burada ülkemizde tarım yapılacak arazilerin daha iyi değerlendirilmesinin çok önemli olduğu vurgulandı

.

Bakan bey, devletin bu noktada verimli projeleri ciddi oranda desteklemek hedefinde olduklarını belirtti. Köylerimizin ve tarım yapacak nüfusumuzun bu alanda eğitilmesinin önemi üzerinde duruldu. Topraklarımız parçalanmamalı, köylerimiz boşalmamalı, özellikle endüstriyel tarıma önem verilmelidir cümlelerinin altı çizildi.

ÖZETLE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİKTEN NE ANLADIM?

Ben bu görüşmelerden genel olarak şu kanaate sahip oldum.

İngilizce orijinal deyimiyle SUSTAİNABİLİTY, Türkçe karşılığı olan SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK kelime olarak daimi olma yeteneği anlamında bir kavramdır
Sürdürülebilir gelişme ise gelecek neslin ihtiyaçlarını karşılama yetisine zarar vermeden günümüzdeki ihtiyaçları karşılayabilen gelişmedir
Bazı kaynaklarda izah edildiği üzere sürdürülebilirlik hedeflerine şu yedi boyutta ulaşabilmek mümkündür:

Bunlar : EKONOMİ, TOPLUM, MESLEK GRUPLARI, HÜKÜMET, ÇEVRE, KÜLTÜR VE FİZYOLOJİ
“Sürdürülebilirlik” başka bir yönüyle de israfın önlenmesi, insanoğlunun tabiatı ve çevresini kendi menfaati için sömürmemesi ve en iyi şekilde değerlendirmesi anlamında bir kavramdır. Bunun sonuçları hem bugünü hem de yarını kapsamaktadır. Burada önemli husus özellikle çocuklarımızın ve gelecek nesillerin haklarına riayet edilmesidir.

İnsanoğlu bugüne kadar maalesef bu hususta dikkatli davranmadı ve bugün çok sayıda sorun yaşıyoruz. Bundan sonra Murat Bey’in deyimi ile “Bundan sonra herkes kendi kapısının önünü süpürmelidir.”

Tarım ve hayvancılık alanındaki sözümüzü bitirirken sürdürebilirlik konusunda özetle şunu söyleyebiliriz:

Sürdürülebilir tarım ve hayvancılık, Türkiye’nin hem ekonomik kalkınması hem de çevresel denge açısından kritik öneme sahiptir. İklim değişikliği, kaynak kıtlığı ve ekonomik zorluklarla mücadele ederken sürdürülebilirlik odaklı politikaların benimsenmesi, Türkiye’nin tarımsal potansiyelini artırabilir.

Uzun vadede ekosistem dengesini gözeten ve sosyal refahı artıran bir tarım ve hayvancılık sistemi oluşturulmalıdır….

ARALIK AYINDAN ÖNEMLİ GÜNLER

Yazımıza son verirken Aralık ayı içindeki bazı önemli tarihleri de paylaşmak istiyorum.

11 Aralık; dostumuz, eski başkanımız İbrahim Çağlar’ın aramızdan ayrılışının yıldönümüydü. Değerli dostumuzu Rahmetle anıyoruz.

17 Aralık Mevlâna Hazretlerinin 751. Vuslat Yıldönümü. Âşıklar sultanı, marifet nurunun aynası Hazretin, Şeb-i Aruzunu tebrik ediyoruz, ruh-u şâd olsun.

Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma

Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?

Çağrısına kulak verip 27 Aralık 1936’ta Hakk’ın rahmetine kavuşan Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u da bir kez daha rahmetle anıyoruz. Mekân-ı cennet olsun.

Son hatırlatacağım nokta 21 Aralık bir yıl içindeki en uzun gecedir. Bu geceye en uzun gece manasına ŞEB-İ YELDA da denmektedir.

Bu gece ile ilgili çok bilinen ve tekrarlana bir beyit ile yazımıza son vermek istiyorum

“Şeb-i yelda’yı müneccimle muvakkit ne bilir. 

Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat”. 

Günümüz Türkçesiyle; Uzun geceyi ne müneccimler ( yıldız ilmiyle uğraşanlar) ne de zaman ölçenler bilemez.

Onun kaç saat sürdüğünü gam çekenlere sor”anlamına gelir.

ŞEB-İ YELDA Farsça bir terkiptir. Gerek Fars kültüründe gerek Osmanlı’da önem bu geceye önem verilmiş ve edebi metinlerde de çok kullanılmıştır. Bu geceyi  “Sevgililer gecesi “diye tanımlayanlar olmuş. Bazıları da karanlıktan aydınlığa çıkışın başlangıcı diye de ifade etmişler

İnşallah tüm gece ve gündüzlerimiz gamsız, kedersiz huzurlu bir şekilde geçer ve istikamet üzere emaneti teslim ederiz.

 

* Bu yazı 12 Aralık 2024 tarihinde İTO Meclis toplantısında yaptığım konuşmanın metin haline gelmiş şeklidir.

TEMMUZ VE MUHARREM AYLARINDA HATIRLAMAMIZ GEREKENLER

 

Tarihte vuku bulmuş hadiselere, olmuş bitmiş hatıralar diye bakmak yerine onların bugüne tesirleri ve tarihi süreç içinde ne tür önemli etkiler meydana getirdikleri tarzında bakmanın yararlı olduğuna inanmaktayız. Bu sebepten bugün vuku bulan olayları daima geçmişten günümüze gelen bir seyir içinde anlamlı bir yere oturtabilmeye çalışmak bizlere daha geniş bir anlayış kazandıracaktır.

Bu genel çerçeve içinde Muharrem ve Temmuz aylarında cereyan etmiş hadiselerden bir bölümünü ele almaya çalıştık.

MUHARREM AYI VE HİCRET

Malumunuz olduğu üzere içinde bulunduğumuz ay HİCRİ takvime göre Muharrem ayıdır. Ayın hareketlerine göre düzenlenen ve diğer adı da KAMERİ ay olan bu takvim, adından da anlaşıldığı üzere Hz Peygamber’in (as) Mekke’den Medine’ye hicretini başlangıç olarak ele almış bir zaman ölçme türüdür. Bilindiği gibi iki takvim arasında bir yıl içinde yaklaşık 10 gün fark bulunmakta ve 33 yılda bir bu fark bir seneye çıkmektadır. Hicri takvimin ayları bu sürede mevsimler arasında dolaşmaktadır.

Bu takvimin özelliği İslam Dini’nde ibadetlerin bir bölümünğn hep takvim içinde yer alan aylara göre düzenlenmiş olmasıdır. Oruç tuttuğumuz Ramazan ayı, Hacc mevsimini ve Kurban Bayramını belirleyen Zilhicce ayı bunlardan bir bölümüdür. İşte Hicri yılın ilk ayı da Muharrem’dir.

Muharrem ayında en başta Hicretin gerçekleşmiş olduğunu zikretmiştim. Her kültür dairesi için önem verilen hassas noktalar olduğu gerçeğinden hareketle mesela Hristiyan Kültüründe Hz İsa’nın doğumu çok önemli olduğundan onun doğumu Miladi takvimin başı kabul edilmiştir. Bizde de Hicret çok önemli neticeler doğurduğundan o hadise Hz Ömer tarafından takvim başı olarak tesbit edilmiştir.

HZ HÜSEYİN VE ARKADAŞLARININ ŞEHADETİ

Yine bu ayda İslam tarihinin en hazin olaylarından biri olan Hz Hüseyin’in Kerbela’da şehid edilmesi hadisesi vuku bulmuştur. Bu çok üzücü olay İslam toplulukları arasında maalesef birçok ayrışmaya vesile olmuştur.

Peygamber Efendimizin (as) çok sevdiği iki torunu Hz Hasan ve Hz Hüseyin’i bizler de çok severiz. Onlardan birinin şehid edilmesi hadisesinden derin bir üzüntü duyarız.

İşte Muharrem ayının onuncu günü vuku bulduğu ifade edilen bu günde de başta Hz Hüseyin olmak üzere tüm şehid olanları Rahmetle anar ve bir daha bu tür siyasi ayrışmaların ve acıklı olayların meydana gelmemesi için uyanık olmamız gerektiğini hatırlarız ve birbirimize de hatırlatırız.

Bu vesile ile başta Hz. Hüseyin efendimiz olmak üzere tüm Kerbela Şehitlerine Rahmet diliyoruz.

 10 MUHARREM AŞURE

Tabii bu arada tarihte vuku bulduğuna inandığımız Nuh tufanından sonra da AŞURE yemeğinin yapıldığı ve bu geleneğin işte bu olaya dayandığı ifade edilir.

Bu olayın tarihi olarak 10 Muharrem’de, İslam dünyasının geniş bir bölgesinde halk arasında ve özellikle de tasavvufi gruplarda aşure pişirilip dağıtılır. Bu hadise özellikle İstanbul sosyal kültüründe de çok önemli bir yer edinmiştir.

( Eski İstanbul geleneğinde ilk aşure Sümbülefendi tekkesinde yapılır, Son aşure de Karagümrük Cerrahi Dergahından kaynatılırmış)

 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİ

Hepimizin üzüntüyle hatırlayacağı üzere 15 Temmuz 2016 tarihinde çok can sıkıcı bir kalkışma hadisesi yaşamıştık. Allah’a şükür ki devlet ve millet el ele verilerek bu hadise bertaraf edildi. Fakat maalesef 250 civarında vatan evladımız şehid oldu, 1000’in üzerinde insanımız yaralandı. Bu kalkışmayı tetikleyenler ülkemize ve insanımıza büyük zarar verdiler. Binlerce insanın telef olmasına sebep oldular. Bunların yatacak yeri yok maalesef.

Fakat bu hadise bir yönüyle de milleti birbirine daha fazla kenetledi. Kötü ve sapık fikirlere karşı teyakkuz kabiliyetimizi arttırdı. Eskiler bazı şer hayır getirir derler ya, bu kötü olayın da inşallah bu tür faydaları olmuştur diye düşünmekteyiz.

NURETTİN TOPÇU’NUN VEFATI

Temmuz ayında tarihte neler olmuş diye hatırlamaya çalışırken, 49 sene önce ( 10 Temmuz 1975) Hakkın Rahmetine kavuşan Nurettin Topçu’yu da zikretmek istiyorum. Topçu Türk düşünce hayatı içinde gerek fikirleri gerek duruşu gerekse de yetiştirdiği öğrencileri itibariyle çok ciddi katkıları olan bir değerimizdi. Ülkemizin gelişimi için Anadoluyu merkeze alan bir kültürün oluşmasını önemserdi. Onun için Mektep ve Muallim çok önemli iki kavramdı.

Bakınız Merhum Topçu Mektep ile ilgili özetle şöyle der: Millet bünyesinde inkılaplar, mektepte başlar ve her milletin kendine özel olan mektebi vardır. Milli mektep, zihniyet ve örfler ile, metodları ve müfredatı ile, terbiye prensipleri ve psikolojik temeller ile, hatta binasının yapı tarzıyla kendini başka milletlerinkinden ayırır.

Muallim yani öğretmeni ise şöyle tarif eder: Her şeyden evvel muallim, hayatımızın sahibi olmaktan ziyade sanatkârıdır. Kullanıcısı değil, yapıcısıdır. Seyircisi değil, aktörüdür. O, en doğru, en güzel hayat örneğini yapar, hazırlar ve bize sunar; biz yaşarız. Bizim vazifemiz, bu hayata anlayış katmaktır, anlayışla ona iştirak etmektir. Balını yemeyip yaptıktan sonra bize bırakan arının bu hareketini şuurlandırıp bir ideal haline getirirseniz, onda muallimi bulursunuz. O, ruhunuzdaki kat kat fetihlerin kahramanı ve şerefli sahibi olduğu halde, bu hayatı yaşamayı değil, ona hizmeti tercih ile seçmiş fedakâr varlıktır.

Topçu, Fransa’da Sorbonne’da “İsyan Ahlakı” anlamına gelen “Confirmisme et Revolte” isimli doktora çalışmasından dolayı üniversiteden bir altın saat, Amerika’nın çeşitli bölgelerine  seyahat gibi ödüller almaya hak kazandı. Ancak bu ödüllerin hiçbirini kabul etmeyen Topçu, üniversitenin giriş ve çıkış kulelerinde 24 saat ay yıldızlı Türk bayrağının dalgalanmasını istedi. Topçu’nun bu isteği üniversite yönetimi tarafından yerine getirildi.

Onun hayatını daha detaylı öğrenmek isteyenler TDV İslam ansklopedisinde onunla ilgili maddeye bakabilirler, kitaplarına baş vurabilirler…Allah Rahmet eylesin

KIBRIS BARIŞ HAREKATI

Temmuz ayında hatırlamamız gereken önemli bir diğer olay da 20 Temmuz 1974 tarihinde Türk Ordusu’nun Kıbrıs’a yönelik Barış Harekatı düzenlemesidir. Kıbrıs’ta 1960 yılında kurulan ve Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın garantör olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti dengeli bir yönetim sağlayamıyordu. Adadaki Türklerin hakları korunamaz olmuştu. Tüm bunlara ilave olarak Yunan cuntasının desteğini arkasına alan EOKA lideri Nikos Sampson, 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak amacıyla başlatılan Enosis hareketinin önderlerinden Makarios’a karşı darbe yapıp iktidarı ele geçirmişti.

15 Temmuz 1974’de yaşanan iç darbe sonrası, Türkiye süreci yakından izlemeye başlamıştı. Dozu gittikçe artan insanlık dışı katliamlar karşısında askeri harekâta karar verildi. Bu konuda İngiltere ile ortak hareket edilme yolları araştırıldı. Bunda muvaffak olunamayınca tek çare olarak 20 Temmuz 1974’de askeri harekata başlandı.

Bu harekat sonrası adadaki Türkler ayrı bir varlık olarak kendi devletlerini kurdular. Türkiye garantörlük hakkını kullanarak sürece müdahale etmişti. O günden bu yana Türkiye adaki gelişmeleri yakinen takip etmekte ve Kıbrıslı Türklere ciddi oranda destek sağlamaktadır.

11 TEMMUZ 1995 SIRPLARIN SREBRENİTSA KATLİAMI

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra patlak veren Bosna Savaşı sırasında 1992-95 yılları arasında Bosna’nın doğu tarafı sistematik olarak yürütülen büyük çaplı bir etnik temizliğe maruz kalmıştır. Burada tüm dünyanın gözleri önünde, Sırp kuvvetleri Boşnaklara karşı maalesef her türlü savaş suçunu işlemişler dünya da bunu seyretmiştir.

Srebrenitsa Katliamı

Sırp saldırılarından kaçan binlerce Boşnak, BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen ve 400 Hollandalı barış gücü askeri tarafından korunan Srebrenitsa’ya sığınmışlardı. Sığınmacılardan yaklaşık 25.000’i, barış gücü askerlerince Srebrenitsa’ya birkaç kilometre mesafedeki Potaçari’de bulunan bir fabrikaya yerleştirilmişlerdi.

Fabrikadaki savunmasız binlerce Boşnak, Hollandalı askerlerce 11 Temmuz 1995’te Sırp Kasabı adıyla maruf Ratko Miladiç komutasındaki Sırp askerlerine teslim edildiler. Askerler 12 yaş üstü tüm erkekleri bir yana, kadınları da diğer yana ayırdılar. Kadınlara tecavüz edildi, erkekler ise kamyon ve otobüslere doldurularak ölüme götürüldü.

 

Srebrenitsa’daki kıyımdan Tuzla’ya kaçmaya çalışan 12.000’i aşkın Boşnak, Müslüman, dağlık yol üzerinde pusu kuran keskin nişancı Sırp askerleri tarafından âdeta tek tek avlandılar.

Dağlardaki bu zorlu kaçış yolundan yaklaşık 3.000 kişi sağ olarak Tuzla’ya ulaşabildi. Srebrenitsa’dan Tuzla’ya uzanan yolda 10 gün içerisinde 10.000’den fazla kişi katledildi.

Srebrenitsa’da yaşanan bu katliam Avrupa’da hukuksal olarak belgelenen ilk soykırım olarak tarihe geçti. Bu soykırımı Avrupalı güçlerin silahsız Müslümanları Sırplara göz göre katlettirdikleri utanç verici bir hadise olarak tarihte yerini almıştır.

Tarihi süreçte vuku bulan bu olay maalesef sadece tarihte kalmamış kötü bir örneği de 2023 yılı Ekim ayından bugüne kadar Gazze’de Siyonist güçlerin silahsız halka yönelik saldırılarıyla adeta tekrar yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir. Yine dünyanın büyük güçleri bu olaya etkili bir şekilde müdahale etmemektedirler.

Sonuç olarak, Temmuz ve Muharrem ayları içinde geçmiş dönemlerde meydana gelen bir kaç hadisede de görüldüğü üzere bugün olduğu gibi de dün de zalimler fırsat buldukları zaman zulüm ve adaletsizliklerini tatbik etmektedirler. Hakkın ve adaletin yanında olanların vazifesi de zulme ve zalimlere karşı ellerinden geldiği ölçüde karşı koymaları, engellemeye çalışmaları ve mazlumun yanında yer almalarıdır. Tarih bu ve buna benzer çok sayıda örneklerle doludur.

Merhum Nurettin Topçu’nun verdiği ders ise nitelikli insanların daima iz bırakmaları ve bırakılan izlerin de yıllar geçse de müsbet tesirlerini devam ettiriyor olmasıdır.

Allah (cc) merhum Nurettin Topçu gibi güzel örneklerin sayılarını arttırsın.

TASEV VAKFINI ZİYARETTEN AKLIMIZDA KALANLAR

 

İstanbul Ticaret Odası’nın Temmuz Ayı olağan Meclis toplantısında TASEV Vakfına yaptığımız ziyarette gözümüze çarpan bazı önemli hususları meclis üyesi arkadaşlarımızla paylaşma imkanı bulduk:

Geçtiğimiz günlerde TASEV-Türkiye Ayakkabı Sektörü Araştırma Geliştirme ve Eğitim Vakfını ziyaret ettik.

Bu vakıf; Türkiye Ayakkabı Sanayicileri Derneği, Ayakkabı Yan Sanayicileri Derneği, Türkiye Ayakkabıcılar Federasyonu ile sektörün önde gelen 100 firması ve sektör mensuplarının birlikteliği ile Türkiye Ayakkabı Endüstrisi’nin dünyaya açılmasına katkı sunmak amacıyla kurulmuş.

Aynı zamanda çok güzel bir laboratuarları ve Vakfın yanı başında faaliyet gösteren bir Meslek liseleri var. Onları da bu vesileyle görme imkanımız oldu. Meslek lisesinin İTO ile de Hamilik ilişkisi devam ediyor ve gördüğümüz kadarıyla çok memnunlar

Ziyaret sırasında gördük ki TASEV sektörüne tam teşekküllü bir şekilde bir vizyon kazandırmayı düşünerek hareket ediyorlar.

Bizlere hem sektörleri ile ilgili hem de vakıf faaliyetleri konusunda genişçe malumat verdiler

Hepsi de birbirinden güzel ve başarılı çalışmalar

Bu çalışmalar içerinde iki tanesi özellikle dikkatimizi çekti, ve bu yazıda bunlardan bahsetmeyi düşünüyoruz.

Birincisi Vakıf yöneticileri Türkiye’nin ilk sanayi yatırımlarından biri olan Beykoz Deri ve Kundura Fabrikasının kütüphanesini devralmışlar. Onu tekrar hayata döndürmüşler. Yani sektörleri ile ilgili bir Tarihi zenginliğe sahip çıkmışlar. Bu nokta bize çok değerli geldi.

Beykoz Fabrikasının kökleri 1810’a kadar gidiyor. Sultan II. Mahmud döneminde Hamza Efendi’den satın alınan Beykoz Debbağhanesi orduya devredilmiş. Ve burada ordu için palaska, çizme, kütüklük ve koşum takımları yapılıyormuş.

1816’da ise Beykoz Teçhizat-ı Askeriyye Fabrikası kurulmuş.

Ve burada keçi derisinden yeni tip, el üretimi askerî kundura yapımı başlamış.

Bu fabrika, dönemin en önemli yatırımlarına ve yeniliklerine sahne olmuş. 1842’de fabrikaya 40 beygirlik bir buhar makinesi kurularak sanayileşmenin temelleri atılmış.

Ve fabrika Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden önemli sanayi yapılarından biri olmuş.

Fabrika 1923 yılında Askerî Fabrikalar Umûm Müdürlüğü ve 1925 yılında ise Türkiye Sanâyii ve Maadin Bankası yönetiminde hizmet vermeye devam etmiş.

1933 yılında ise 3469 sayılı kanunla “Sümerbank Deri ve Kundura Sanayii Müessesesi” adını almış ve 2005 yılındaki özelleştirmesine kadar üretimlerini sürdürmüş.

Yani ayakkabı sektörünün hikayesi bir yönü ile baktığımızda sanayi tarihimizin de bir hikayesi.

Sırası gelmişken bu hikâyenin bir kitabının da İstanbul Ticaret Odasının yayınları içinde çıktığını belirtmekte yarar var.

“İstanbul’da Osmanlı Dönemi Endüstri Yapıları” isimli eserin pdf nüshasına İTO’nun web sitesinin yayınlar bölümünden ulaşabilmek mümkün

Aynı zamanda kitap olarak da Liman Hanı’ndaki Kitap İstanbul’dan temin edilebilir

İşte TASEV yönetimi de bu değerli endüstri tesisimizin ihtisas kütüphanesini emanetlerine almışlar. Ve kurumsal olarak sahip çıkmışlar.

Vakıfta o fabrikada çalışmış hem ustalık hem de yöneticilik yapmış iki değerli büyüğümüz de vazife görüyor. Gençlere de hocalık yapıyor, kütüphaneye nezaret ediyorlar. Onlarla da tanıştık. Bize bu işin geçmişini keyifle anlattılar.

İTO Meclisinde ayakkabı sektörünü temsil eden başta Yılmaz Polat olmak üzere Berke İçten ve Sait Vakkas Salıcı, sektörlerinin geleneğine sahip çıkmaları şahsen bizleri çok etkiledi. Bu arkadaşlar geçmiş ile gelecek arasında önemli bir köprü kurmuşlar. İşte zaten de KÜLTÜR de bu şekilde oluşuyor. Bu tüm sektörlere örnek olmalı diye düşündük

İkinci önemli çalışmaları da yaptıkları bir araştırma

Vakıf bünyesinde Türk vatandaşlarının ayak numaraları ve ayak yapıları konusunda bir araştırma projesi yürütüyorlar.

Böylece sektörde bir standart ölçü modellemesine gitmek mümkün olabilecek.

Şu ana kadar İstanbul’da belli bir örneklem oluşturmaya müsait 4000 kişinin ayak ölçüsünü almışlar. Anadolu’daki çalışmalar da devam ediyormuş

Buna benzer bazı projeleri başka sektörlerin de yaptığını duymuştuk ama yakinen dinlemediğimiz için detayını bilemiyoruz.

İnanıyorum ki proje sonunda ayakkabı sektöründe de Türk vatandaşımızın ayağına göre daha sağlık ayakkabı modelleri çıkmış olacak.

Bu tür çalışmalar belki detay gibi görünse de bir meseleye kökten ve stratejik açıdan bakıldığını gösteren önemli örnekler

Bu tür bakış açıları inşallah farklı farklı alanlarda herkes için örnek olur diye düşünüyorum

 Ayakkabı sadece bir giyim eşyası değildir. Aynı zamanda bir sanat eseri, koleksiyonu yapılacak bir nesne, müzelere taşınacak ve teşhir edilecek bir objedir.

Almanya’da Offenbach Deri Müzesinde Osmanlı ayakkabılarından güzel bir koleksiyon olduğunu biliyoruz.

Moskova’daki Şark Sanatları Devlet Müzesi de zengin bir koleksiyona sahipmiş. Osmanlı kıyafetleri ve ayakkabıları konusunda en zengin koleksiyonun, Topkapı Sarayı Müzesinde olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Bu anlamda TASEV Vakfı ve Küçükçekmece Ayakkabı ve Saraciye Meslekî ve Teknik Anadolu Lisesi ziyaretimizde bizi güzel bir sürpriz karşıladı.

Orada aynı zamanda “Dünyanın en büyük ayakkabısı”nı görme imkanı bulduk.

Öyle böyle basit bir tanımlama değil bu; “Guinness Kitabına da girmiş. Yâni tescilli.

Resimde 460 numaranın üzerindeki bu ayakkabıyı görüyorsunuz…

Bu da çok güzel bir örnekti

Bütün sektörlerimizin bu örnekler doğrultusunda bir literatür ve müze çalışması içine girmesinin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde çok önemli, prestijli ve kalıcı birer çalışma olacağı kanaatindeyim.

BUGÜNÜ YAŞAMAYA ÇALIŞIRKEN YARINLARI DA DÜŞÜNEBİLMENİN ÖNEMİ ÜZERİNE

Mevlânâ Celaleddin Rûmî Hazretleri’nin şu sözleri ile yazımıza başlamak istiyorum;

Dünle beraber gitti cancağızım,

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…

Tabiri caizse her gün yeni bir dünyaya uyanıyoruz.

Geçmiş dönemlerde zaman çok hızlı akmazdı. Yavaş yavaş, belli olaylar çerçevesinde dünya şekil bulmaya başlar; değişim, yıllara hatta yüzyıllara sâri bir şekilde tezahür ederdi.

Mesela barut 9. yy da Çin’de bulundu fakat İstanbul’un fethinde kullanılan büyük topların yapılış tarihi 15. yy idi.

Sanayi devrimine kadar dünyanın değişimi ve dünyadaki hayat bugüne göre çok yavaştı. Ancak sanayi devrimiyle birlikte bu akış ciddi bir hız kazandı ve bu hız her geçen gün daha da arttı.

1500 yılında dünya nüfusu yaklaşık 500 milyon idi. Bugün bu sayı 7 milyar civarında

1500’lü yıllarda insanlar tarafından üretilen mal ve hizmetlerin toplamı bugünkü dolar üzerinden 250 milyar dolar diye hesaplanmaktadır. 2009 Rakamlarına göre yıllık üretimin 60 trilyon dolar olduğu belirtiliyor

Bazı kaynaklara göre Britanya’nın 1720’de pik demir üretimi 25 bin ton olduğu ifade ediliyor. 1800 geldiğimizde bu 200 bin tona ulaşmış.

Yani 80 yılda 8 kat üretim olmuş. Ancak 1880’e geldiğimizde bu rakam 7 milyon 749 bin tona varmış. Yâni tam 39 kat artış yaşanmış.

Dokuma sektöründe 1829-1831 arası dönemde 225 bin el tezgahı bulunurken makine düzeniyle çalışanlar ise 60 bin imiş.

1844-1846 yılları arasında bu sayılar tam tersi olmuş. El tezgahları 60 bine inerken makineli olanlar 225 bine çıkmış.

Bu artış hemen her yerde bu şekilde olunca ortaya çıkan üretim fazlası tabiidir ki bütün dünyayı kasıp kavurdu. Ve Osmanlı da olduğu gibi sanayisini yeterli düzeyde dönüştüremeyen ve geliştiremeyen ekonomiler bu baskı altında kaldılar ve nisbî olarak gerilediler.

Ekonomik anlamda nisbi olarak geride kalmanın sebebi olarak sömürgecilik, ticari yolların değişimi vs gibi başka noktaları saymak mümküm. Fakat konumuzun ana fikri o olmadığı için bu safhada o sebepleri çok detaylı değerlendirmeden geçebiliriz

Yine 1880’li yılların başına kadar bugün petrol olarak bildiğimiz kara çamur, sadece yağ lambalarında kullanılıyordu.

Alman Mühendis Gottbieb Daimler’in kullanılabilir petrollü motoru yapması yeni bir çağı başlatmış oldu.

Bundan sonra hızla gelişen çalışmalar neticesinde 1900’ların başında Amirallik birinci Lordluğuna yükselen Winston Churchill, İngiltere’de petrol kullanan donanma talebini ciddi bir programla hayata geçirmeye başladı.

Ve bu sayede sadece I. Dünya Savaşı’nın değil 20. Yüzyılın galiplerini de belirleyen süreci şekillendirilmiş oldu.

Ancak burada çok kritik bir konu var; Geldiğimiz bu noktada yeni çağlara yön veren güç merkezlerinin neler olduğunu çok iyi anlamamız gerekiyor.

Sanayii Devrimini anlamayan, petrol çağının başladığını göremeyen yönetimler ve devletler tarihe karışmak zorunda kaldılar

Bundan sonra da dünyanın önünde açılan fırsat pencerelerine odaklanmayanları bekleyen akıbet de bundan farklı olmayacaktır.

ÖNEMLİ OLAN NEYİN İHTİYAÇ OLDUĞUNA KARAR VERMEK VE ÇÖZÜM ÜRETEBİLMEKTİR

Tarih içinde her dönemin kendine göre ihtiyaçları ortaya çıkmış ve üretilen iyi çözümler insanlığın kırılma noktalarını meydana getirmiştir.

Silahta topun kullanılması, ulaşımda demir yolu, enerjide buhar sistemi hep bu kırılma anlarına önemli örneklerdir.

Hızla ilerleyen takvimde seri atışlı ve yivli topları üretemezseniz, demir yolunu uçakla entegre edemezseniz, sınırlarınız içinde petrol bulunsa bile bunu kullanılabilir ürün haline getiremezseniz içinde yaşadığınız çağa yetişemez ve sadece pazar olarak kalırsınız.

Takdir edersiniz ki burada teknolojiyi iyi takip edebilmenin yanında onu üreten olmak zorunluluğu vardır. Aksi durumda bunun bedeli büyük oluyor.

Sanayileşme dalgası malum olduğu üzere öyle bir gelişme gösterdi ki Endüstri 1.0, 2.0, 3.0, 4.0 gibi safhaları gördük. Şimdi de Endüstri 5.0’den bahsediliyor. Artık makineler ve yapay zekalar arası ilişki, gelişmeleri belirliyor.

Küreselleşme dalgası ile gelişmelerin tüm dünyaya anında yayılması mümkün oluyor. Bu gelişmelerin tahmin edilebilmesi için ciddi bir araştırma ve öngörü şart.

Bu tarz işleyen beyinler olmaya gayret etmemiz gerek. Yetişmesi için ortam hazırlamalıyız, teşvik edici olmalıyız.

Toplum önderi olmak bunları gerektiriyor.

Bulunduğumuz yerde, etrafımıza hep geçmiş ve gelecek perspektifi ile bakabilmek çok önemli.

Gelişen endüstrilerde, ülke ve toplumlarda bunları görüyoruz. Tabii günlük sorunlarınız çok olunca orada boğulma tehlikesi de fazla oluyor.

Günlük telaşın dışına çıkıp ufka bakabilmeyi becermek lazım.

DEĞİŞİME UYUM SAĞLAYANLAR AYAKTA KALABİLİYOR

Bugüne kadar uluslararası rekabeti belirleyen süreçlerin tesadüfî değil bizatihi çağı anlamak ve yeni gelişmeleri yakından takip etmekle gerçekleştiği birçok örnekle net olarak görülmüş.

Bir söz vardır; “Hayatta kalan türler güçlüler değil değişime uyum sağlayanlardır.”

Dünya her zaman yeni bir değişimin eşiğindedir. Bu değişimler yeni fırsatlar getireceği gibi yeni riskleri de önümüze çıkaracaktır.

Son yıllarda ismini çokca duyduğumuz Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl için 21 Ders adlı kitabında gelecekle ilgili şöyle bir öngörüsünü naklediyor:

“Soğuk savaş bitti. Liberal hegemonya dünyaya hakim olmaya başladı.( Tabii bu kendisinin görüşü ve üzerinde çok ciddi olarak durulmalıdır) Fakat son yıllarda milliyetçilik fikri ülkelerde ciddi ciddi ön plana çıkmaya başladı ve gittikçe yükseliyor. Bu genel çerçeve içinde yeniden kuvvetlenmeye başlayan 3 büyük sorun var:

NÜKLEER TEHLİKE; Milliyetçiliğin gelişmesi ile ülkeler nükleer silahları daha fazla önemsiyorlar. Bu önemli bir tehlike. Harari’ye göre Rusya ve Çin’in güçlenmesi de bir başka tehlike..

EKOLOJİK ZORLUK: Teknolojinin gelişimi, fosil yakıt kullanma alışkanlığı  sera gazı salınımını arttırıyor. Gübrelemede fosfor kullanımı nehirleri ve suları zehirliyor.  Fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjilere geçebilmek gerek..

Buralardan güneş ve rüzgara bir dönüş olursa bu hammaddelerle ekonomisini döndüren ülkeler çok zayıflarlar bu da ayrı bir sorun oluşturur. Fakat ekolojik tehlike önemli, buna da acil olarak çözüm bulmak icap ediyor.

Burada araya girip şu hususa temas etmeden geçmek de mümkün değil: Dikkatlice bakıldığında tüm bu sorunları insanlığın başına musallat edenler endüstrileşme yolunda insana ve tabiata gerekli özeni göstermeyen kesimler ve ülkeler.

Bugün yine bu ülkeler dünyanın başına dert ettikleri bu sorunların çözümü için çaba harcıyor görünüyor. Bu noktalara bile dikkatli yaklaşmamızın önemli olduğu üzerinde hassasiyetle durulmalıdır

TEKNOLOJİK ZORLUK: Biyomühendislik ve yapay zeka, bunları yetkin bir şekilde kullanan kesimleri daha üst seviyelere taşıyor ve yeni yaşam stillerini ortaya çıkarıyor.

Bu durumun ortaya çıkardığı ayrı sorunlar da var. Bu 2 gelişme zamanla ortaya insangillere özgü kalıpları tamamen yıkan bedensel fiziksel ve zihinsel nitelikte varlıklar ortaya çıkarabilir.

Son dönemlerde zeka ile bilinçin ayrılması tehlikesi belirdi. Mazallah ortaya çıkabilmesi muhtemel olan çok zeki fakat bilinçten yoksun varlıklar büyük tehlike olabilir…

Dolayısıyla teknolojik gelişme konusunda herkesin kabul ettiği ahlakî kurallar koymak gerekiyor. Yoksa bu insanlığın sonu olabilir.

Mesela bugün ChatGPT ile üretilen metinler, tezler ve ilmi çalışmalar nerdeyse insanların zihni emeklerinin ciddi bir değer kaybına yol açacak gibi görünüyor. Bu gidişin ahlakî yönünün de çok acil bir şekilde oluşması şart.

Ayrıca makinaların ve robotların hayatlarımızda her gün daha fazla etkili olduğu bir devrede insanoğlunun o hiçbir zaman önemini kaybetmeyen RUHU, KALBİ VE MANEVİ YÖNÜ gibi temel meselelerin önemini de daha iyi idrak etmemiz gerekiyor.

Makinalar, robotlar, yapay zekalar belki çok mükemmel şeyler yapabiliyorlar. Fakat onlar bu kadim değerler olan ruhun, Kalbin (yani Fuad’ın) yerine geçebiliyorlar mı? Elbette ki hayır…

O zaman bu insana ait değerlere daha fazla sarılmamızın önemi aşikar bir şekilde ortada duruyor…

Harari yukarıda da özetlediğimiz üzere bu üç düşmana özellikle dikkati çekiyor ve insanlığın bunlara karşı birlik olmaları gerektiğinin altını çiziyor.

Dünya gezegeninde yaşayanlar bu birlikteliğe önem vermeliler. Kendi ülkelerinin siyasetlerine önem verdikleri oranda küresel meselelere de önem vermeliler diyor.

Yukarıda Harari’nin de dikkatimizi çektiği iklim değişikliği, kuraklık, doğal kaynakların azalması gibi bir dizi zorunluluk ekonominin ritmini değişime zorluyor.

Harari’nin bu üçlüsünün yanına, cümlelerin arasında da açıklama tarzında ifade etmeye çalıştığımız gibi, gelişmelerin her daim merkezinde olan insanoğlunun ruhuna, manevi ve ahlaki özelliklerine önem vermeyi ihmal etmemeyi, bir de tüm insanlığın birbirlerinin insanca yaşama haklarına saygı ve hassasiyet göstermeleri hususunu ilave etmemizin önemli olduğunu düşünmekteyiz.

İnsanoğlu ve ülkeler güç sahibi oldukça maalesef HAK VE HUKUKU BİR KENARA koyuyorlar.

Örnek; Doğu Türkistan Zulmü. Örnek; Gazze zulmü. Örnek; Bosna’da bir dönem yaşanan zulümler…( Maalesef tarihi süreçte bu örnekleri çok daha fazla artırabilmemiz mümkün)

SON DÖNEMLERDE GÜNDEMİMİZE YENİ YENİ MESELELER GİRDİ

Yine çok yakın bir zamanda karşı karşıya kaldığımız COVİD-19 SALGINI süreci de ekonomik ve sosyal hayatımızda daha önce bu kadar da yer almayan bir dizi meseleyi gündemlerimizde ön sıralara taşıdı.

Pandemi, ekonomik kriz, savaşlar gibi küresel buhranlar; blockchain, dedolarizasyon, yapay zekâ, metaverse gibi teknolojik ve ekonomik hadiseler hem riskleri hem de fırsatları içerisinde barındırıyor.

Bu süreçlerde iş yapma biçimleri çok hızlı bir şekilde değişti, online ilişkiler bir çok alanda gündemin en ön sıralarında yer bulmaya başladı.

Mesela bu yeni gelişen blockchain misali mübadele araçları, doların yerine geçmesi muhtemel olabilecek para sistemleri ve belki yarın daha başka araçlar önümüzdeki dönemlerde dünyanın gündeminde ciddi yer bulabileceklerdir..

Tüm bunların da ortaya çıkaracağı yeni meseleler bizlerin de gündemini etkileyebilecektir

Yine bir örnek olarak Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin keşfi olan BioNTech-Pfizer aşısını bularak çağa damga vurmalarını ciddi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor.

Aslında bu iki isim, bizim vatandaşlarımız olarak okullarımızda okudu. Eğitimlerini burada aldı. Ancak pandemide ortaya çıkan fırsatı değerlendirdikleri ülke Almanya oldu.

Bu da bizim üzerinde durmamız gereken çok önemli diğer bir boyut.

Dünyadaki gelişmelerin SWOT analizlerini yâni risk ve fırsat analizlerini yapan fütürülog ( gelecekle ilgili yararlı fikirler üreten) beyinler; bireylerin, şirketlerin, toplumsal yapıların uğrayacağı değişimleri hesaplayabiliyorlar.

Ve ona göre hukuku, küresel ilişki ve organizasyonları da şekillendirilmesinde önemli katkılar sağlayabiliyorlar.

Bunları bizler yapabildiğimizde ise, işte o zaman yeni çıkan krizlerden, yüzyılın fırsatları olarak istifade edebiliriz.

Bu hususları, hep beraber, hem kişisel boyutta, hem kurumsal boyutta, hem sektörlerimiz boyutunda, hem STK’lar boyutunda, hem de ulusal ve uluslararası boyutlarda değerlendirmeye çalışmalıyız.

Şüphesiz bu anlamda ülkemizin kalkınması Ar-Ge, inovasyon ve teknoloji altyapısının geliştirilmesine bağlıdır.

Bu altyapının geliştirilmesi de bilimsel araştırma ve geliştirme ekosisteminin oluşturulması ve kapasitesinin artırılmasıyla mümkündür.

Özellikle de Türkiye’nin beyinlerine sahip çıkılması, onların geliştirilmesi ve önlerinin açılması için her kurumun üzerine düşeni fazlasıyla yapması gerekiyor.

Yani hepimizin zihinlerinin bir bölümünü fütürologlar gibi çalışabilmesi ve çevremizdeki kişi ve yapıları bu yönlere doğru kanalize edebilmesi icap ediyor…

Özetle ifade etmek gerekirse ; günümüzde gündemde olan konulara dikkat ettiğimiz gibi hatta ondan da fazla bir şekilde yarının muhtemel konularına da hem mikro hem de makro düzeyde ciddi oranda kafa yormamızın önemli olduğunun altını çizmeye çalışıyoruz.. Bu arada gelişmeleri takip etmek kadar, onların varabilecekleri noktaları iyi bir şekilde kavrayabilmek, gerektiği zamanlarda yönlendirebilmek, ortaya çıkabilecek muhtemel problemlere karşı tedbir alabilmek de ciddi şekilde önem taşıyor..

Yazının başında da kısaca anlatılmaya çalışıldığı üzere, tarihi süreçte bulundukları şartların ötesini düşünebilenlerin ortaya koyduğu fikirler, açtığı ufuklar insanlığın gelişmesine yol açmıştır. Bu yeni açılan yolların üzerinden giden ülkeler ve topluluklar da diğerlerine göre daha avantajlı noktalara gelebilmişlerdir.

Sözlerimizi Hz. Mevlana’nın dediklerinden ilham alarak bitirirsek; yaşadığımız zamanın özelliklerine karşı daima yeni bir şeyler söylemeye ve yapmaya çalışalım ki inşallah yarınımız bugünlerden daha iyi olsun.

DEVAM EDEN GAZZE DRAMI; MERHUM TURGUT ÖZAL’IN MİSYONU

18 Nisan 2024 Tarihinde İTO’da yapılan Meclis toplantısında aşağıdaki konular çerçevesinde bir konuşma gerçekleştirdim. Bu konuşmanın gözden geçirilip yazı diline çevrilmesi ile ortaya çıkan metni sunuyorum.

İSRAİL SALDIRILARI ALTINDAKİ GAZZE İÇİN SÖZÜN BİR FAYDASI YOK!

Ekim 2023’den bugüne Gazze’de tarihin en büyük dramlarından biri yaşanıyor.

Nerdeyse tüm sohbetlerimizin ve toplantılarımızın başlangıç cümlelerinde hep bu üzücü olaya dikkat çekiyoruz.

Burada vuku bulan olay bir savaş veya bir muharebe değil ölçüsüz bir güç kullanımı.

Bir devletin askeri güçleri ile sivil insanların üzerine acımasızca gidişini ibretle izliyoruz.

Çocukları, kadınları, hastaları hedef alıyorlar ve halkın direncini kırarak Gazze’deki 2.5 milyon insanı bu topraklarda ya imha etmek ya da buraları boşaltmaya mecbur etmek gibi bir politikayı uyguluyorlar.

Yardımlara izin verilmiyor. Üstüne üstlük dünyanın güçlü olarak addedilen ülkeleri bu zulme ses çıkarmıyor.

Birleşmiş Milletler maalesef dünyanın en önemli denge gücü olarak etkisiz durumda.

Maazallah bu hal dünyada daha kötü senaryolara da yol açabilir, çok dikkatli olmak gerekir.

Son günlerde İsrail’in İran ile münasebetlerinin gerilmesi de bölgemizde ayrı bir problem kaynağı.

Türkiye bir yandan Ukrayna-Rusya krizinden etkilenmeye devam ediyor diğer yandan da  önlenemediği takdirde İsrail-İran krizinin en büyük mağduru olabilir.

Bu sebepten Türkiye, Ukrayna-Rusya krizinde olduğu gibi sağ duyulu tavrını muhafaza etmeli, soğukkanlı ve suhuletli bir şekilde barış odaklı diplomasiyi takip etmelidir.  

Hiçbir gücün kendi üzerinden diğerine zarar vermesine müsaade etmemelidir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı’nın sahneden çekilmesi sonrasında hâkimiyeti altındaki topraklar olabildiğince küçük parçalara bölünmüştü.

Bir yandan Orta Doğu diğer yandan Kuzey Afrika ve Balkanlar küçük küçük devletçiklere ayrıldılar. Daha sonraki yıllarda ve özellikle son dönemlerde bu parçalanma senaryoları hâlâ tırmandırılıyor.

Suriye birkaç parçaya bölündü, Irak keza öyle, Libya öyle, Sudan öyle.

Bu örnekler çoğaltılabilir.

Şimdi İran üzerinden de bu tip bir gayretin olduğunu hissediyoruz.

Tabii bu sömürgeci güçlerin tarih boyunca Türkiye üzerinde de hiç bitmeyen emelleri var.

Bunu I. Dünya Savaşı sonunda denediler. Milletimizin verdiği Kurtuluş Mücadelesiyle bütün planları berheva oldu.

İnşallah hayallerinde besledikleri gibi bize karşı bu tür bir kalkışmaya yine girişmezler.

Bu ülkenin vatandaşları olan bizler, etrafımızda tarih boyunca sürdürülen bu ayrıştırıcı politikalara karşı dikkatli olup birlik ve berberliğimizi muhafazaya gayret sarf etmeliyiz.

Ülkemizin gelişmesi için farklı fikirlerimiz olabilir. Fakat birlik ve beraberliğimizi birbirimize tahammül ederek korumayı bilmeliyiz.

Komşularımızın da daha fazla parçalanmalarına olumlu yaklaşmamalıyız.

Bölgemize dışarıdan yapılacak müdahalelere ülke olarak karşı koymalıyız.

Ayrıca önümüzdeki günlerde siyasette ve uluslararası ilişkilerde doğabilecek sıkıntılara karşı işlerimizi ve ekonomik faaliyetlerimizi daima kontrollü bir şekilde devam ettirmeliyiz.

Ülke olarak daha tutumlu olmalıyız. Gereksiz harcamalardan hem merkezî otorite hem de yerel yönetimler olarak kaçınmalıyız.

Yapılan tüm harcamalar borçlarımızı arttırıyor ve bunlar bizleri ekonomik olarak borçlandığımız ülkelere daha fazla bağımlı hale getiriyor.

Burada devlet yönetimimiz muhakkak kendi sorumluluk alanında gerekli tedbirleri alıyor ve almaya devam edecek.

Ama bizler de kendi kontrolümüz altındaki bireysel veya kamusal yapılarda bu tasarruf tedbirlerini olabildiğince uygulayabilmeliyiz.

Unutulmamalıdır ki bu tür konularda herkes ve her kesim kendi gücü nispetinde sorumludur.

Allah yardımcımız olsun. 

MERHUM TURGUT ÖZAL’I VE DÖNEMİNİ NASIL DEĞERLENDİRMELİYİZ

Türkiye’nin sekizinci Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal, 17 Nisan 1993’de  Çankaya Köşkünde fenalaşıp kaldırıldığı  hastanede vefat etmişti. O günden bu yana 31 sene geçti.

Özal’ın Türkiye’de etkin olduğu dönem ülkemizin çok ciddi bir değişim ve dönüşüm yaşadığı dönemdir.

Özal’ın ilk önemli icraatı Demirel’in başbakanlığı dönemindeki 24 ocak 1980 kararlarıdır. Bu kararlar, Türkiye’nin liberalleşmesi ve ekonomisinin dünya ile daha fazla entegre olabilmesi yolundaki önemli bir ilk adım olmuştur.

Daha sonra 12 Eylül askeri darbesi olmuş ve darbeyi gerçekleştiren Kenan Evren başkanlığındaki komutanlar ülkenin siyasi yapısını adeta yeniden organize etmişlerdi.

Askerî dönemden sivil idareye geçerken 1983 seçimlerinden itibaren  Türkiye’nin başında merhum Turgut Özal başkanlığındaki Anavatan Partisi kadrolarını gördük.

Bu zaman dilimi dünya üzerinde de önemli gelişmelere sahne olan bir süreçti.

Bu dönemde kabaca ifade edersek ABD de Ronald Reagen ve  İngiltere’de de Margaret Teacher’ın ortak gayretleri ile gelişmekte olan ülkeleri dünya ekonomik sisteminin içine çekme çabaları vardı.

Özal’ın liderliğindeki ANAP ta işte tam bu dönemde; ülkeyi ihracata dayalı kalkındırmaya, para sistemini dünyaya entegre etmeye, bürokratik yapıyı ideolojik kemikleşmelerden sıyırmaya ve ülkenin yönünü daha fazla Batı’ya doğru çevirmeye çalışıyordu.

Bu arada Özal yetişme tarzı itibariyle muhafazakar bir aileden geldiğinden ülkedeki muhafazakar kitlelerle de çok sıcak ilişkiler kurmuştu.

Üstelik darbeyi yapan kadro, kamuoyuna verdiği imaj itibariyle başında bir emekli askerin olduğu MDP’yi iktidara getirmek istiyordu.

Fakat Anayasa’ya büyük bir çoğunlukla “evet” oyu veren halk, seçimlerde darbeyi yapan kadronun isteği hilâfına ANAP ve Özal’ı iktidara getirmişti.

Böyle bir konjonktür içinde ülkedeki liberal kapitalist bir yöne doğru gitme süreci, halkın benimsediği bir lider ve parti eliyle daha da kolaylaşmaktaydı.

12 EYLÜL SONRASI MUHAFAZAKAR AYDINLARIN İKTİDARA GELİŞİ

Dünyada küreselleşmenin tarihî süreç içindeki safhaları değerlendirilirken en kilit tarihler olarak 1980’li yılların ilk bölümü zikredilmektedir. Küreselleşmenin üçüncü devresi olarak dile getirilen tarih 1980 başıdır. İşte bu dönem tam da Türkiye’de  yeni bir iktidarın başladığı yıllardı.

O tarihlerde ben Üniversite seçme sınavlarını  kazanarak girdiğim Boğaziçi Üniversitesinde  siyaset bilimi  öğrencisiydim.

Prof. Dr. Suna Kili, adlı bir hocamız vardı. Rahmetli  Suna Kili, devrim tarihi ve siyasi düşünce tarihi derslerimize girerdi.  Aynı zamanda ihtilalci komutanlara da danışmanlık yaptığı söylenirdi.

Bize bir gün ilginç bir şey demişti ki ben o lafı, o günlerden çok daha sonraları gerçek manasıyla anlayabilmişimdir.

Merhum Kili’nin dikkatinize sunacağım sözlerini özetle şöyle ifade edebilirim;

“Türkiye’nin yeni dönemde daha başarılı olması için ‘muhafazakar aydın’ tanımına uygun kişilerin ülke yönetiminde olması gerekiyor…

Türkiye’nin daha fazla modernleşmesi ve Batılılaşması lazım. O sebepten yöneticilerimiz Batı’daki aydınlanma ideallerini benimseyen  tipte aydın vasfına sahip kişilerden olmalıdır. Ama bu kişilerin aynı zamanda toplumun değerlerine de vâkıf, bir yönüyle de muhafazakar bir karaktere sahip olmaları çok yarar sağlayacaktır. Hem değerlerimizi muhafaza etmeli hem de toplumu Batılı aydınlanmacı bir yöne doğru götürebilmelidirler.”

Dikkatli bakınca başta Özal olmak üzere ANAP’ın o dönemdeki kadroları bu vasıflara çokça sahip politikacılardı.

Belli bir dönem halk, Özal’ı ve serbestleşme politikalarını çok benimsedi. Türkiye kısa dönemde ciddi oranda dışa açıldı.

Ülke insanı dış ülkelerle çok fazla ilgilenir oldu. Özelleştirmeler arttı. Ülkede farklı bir hava esti.

Bu devrede dünyada da liberalleşme yükselmeye devam ediyordu. Hatta Rusya bile 85’lerin ortalarından itibaren serbestleşmeye başladı ve 80’lerin sonunda SSCB dağıldı.

Özal daha sonra Cumhurbaşkanı oldu. Bu süreçte halk nazarında eski popülaritesini kısmen yitirdi. Darbe öncesi etkin olan liderler zamanla yeniden sahnede yerlerini almaya başladılar. ANAP içinde de Özal’ın kontrolü kısmen azalıyordu. Onun çok da tercih etmemesine rağmen Mesut Yılmaz partinin başına geçmişti.

Fakat yeni bir hamle yapmaya niyetliydi ve kendine benzeyen özellikleri olan Aydın Menderes ile ortak hareket ederek yeni bir liberalleşme havası estirmeye soyundular.

ÖZAL’IN VEFATI SONRASI

Fakat Turgut Özal’ın 1993 Nisan ayındaki vefatı ile bu hareket lokomotifini yitirmiş oldu.  Gerçi kısa bir süre sonra Aydın Menderes’in kurduğu Büyük Değişim Partisi ile 1983 ANAP ruhu yeniden canlanır mı tarzında bir takım beklentiler hâsıl olsa da Menderes’in siyasi hayattaki farklı tercihleri ve daha sonra kaza geçirip fizikî imkansızlıklarla karşı karşıya kalması bu projenin bitip gitmesine neden oldu.

1996 ile 1997 arasındaki Necmettin Erbakan liderliğindeki hükûmetin 28 Şubat 1997 MGK kararları sonrası zor bir sürece girmesi ülke tarihinde yeni bir dönüm noktası oldu. Ülkenin, belli bir dönemini askerî ve sivil bürokrasi içindeki bir kesimin kontrolüyle vesayetçi bir baskı altında geçirmesi, Türkiye’nin hayallerine vurulan büyük bir darbe oldu. Ve o tarihler  zor dönemler olarak kayıtlara geçmiştir.

2002 sonrasında Ak Parti’nin iktidara gelmesi ile yeniden “muhafazakar aydın” tanımına uygun bir kadro dönemi başlamış oldu. AK Parti’nin de bir dönem kendisi için “Muhafazakar Demokrat” tanımını kullandığını hatırlamamız bu açıdan önemlidir.

Tabii her devrin kendine has özel şartları olduğundan hiçbir dönemin birbiri ile tıpa tıp aynı olacağı beklenemez. Fakat Ak Parti yöneticileri de Adnan Menderes ve Turgut Özal çizgisini örnek aldıklarını her fırsatta vurgulamışlardır.

Konumuza dönersek merhum Turgut Özal sonrası dönem dikkatlice izlendiğinde 1980’lerde başlayan bu muhafazakar aydın damarın, ülkede önemli bir etki alanı oluşturduğu rahatlıkla gözlemlenebilir.

BU BAĞLAMDA DÜNYADA KISACA NELER OLDU?

Yine aynı dönemde uluslararası siyasette ve özellikle halkı Müslüman olan ülkelerde radikal görüşlerden çok daha ılımlı, İslâmî fikirlere sahip elitlerin iktidarlara gelmelerinin teşvik edildiğini n görüyoruz.

Toplumsal yaşam itibariyle de liberal yönü ağır basan, İslâmî hassasiyetlerin hayatın içinde çok da fazla etkin olmadığı ama geniş anlamıyla bakıldığında halk İslâmı, diye tabir edilebilecek daha çok cami ve ev merkezli bir dini düşünce ve fikriyatın hâkim olduğunu söyleyebiliriz

Özellikle Batılı ülkelerin de bu konuda ellerinden gelen gayreti gösterdiklerine ve esasında hâlâ da göstermeye gayret ettiklerine şahit oluyoruz.

İlave olarak 80’lerden sonra dünyada hâkim duruma geçen liberal kapitalist hegemonya, Fukayama’nın deyişiyle âdeta “tarihin sonunu ilan etmiş” ve özellikle sosyalizme karşı onu devletleriyle birlikte dağıtarak önemli bir zafer elde etmişti.

Fakat bu hegemonya dünyaya adalet, mutluluk, hakça bir paylaşım getirebildi mi, sorusuna verilecek cevabın üzerinde de özellikle durmak gerekiyor.

Avrupa’nın göbeğinde Bosna ve Kosova’da zulümlere hatta soykırımlara göz yuman bu sistem hakikaten dünyada bir zafer mi elde etti?

Bu sorular ve bunlara verilecek cevaplar da tartışılabilecek önemli konular olarak bir kenarda durmalıdır, diye düşünüyoruz.

Bu analiz başka bir yazıda çok daha detaylandırılabilir fakat biz daha çok Özal merkezli bir yazı kaleme almaya çalıştığımızdan burada toparlamaya çalışmak herhalde daha uygun olacaktır.

SONUCA DOĞRU GİDERKEN

Özetle ifade etmek gerekirse rahmetli Özal, dünyanın küreselleşme döneminde aldığı yeni şekle uygun olarak Türkiye’nin de  daha fazla liberalleşmesi ve dışa açılması konusunda özellikle muhafazakar kimliği ile çok önemli bir işlev görmüştür.

İlave olarak Özal’ın bu tavırları, 12 Eylül ile birlikte ağırlık kazanan askerî vesayet gücünün o günler için kısmen dağılmasına da sebep olmuştur.

Yazımızda fark edeceğiniz üzere Özal’ın politikaları iyidir veya zararlıdır, biz şu noktalara katılıyoruz, şuralara da katılmıyoruz tarzı diye bir yorumda bulunmak istemedik.

Ama Türkiye ve dünya tarihi içerisinde Özal’ın ve ANAP’ın bir toplumda uyandırdığı dönüştürücü etkiyi ortaya koymaya çalıştık.

Bununla birlikte başka çerçeveler içinde Özal politikalarının ülke açısından ne tür yararları veya zararları olduğunu serinkanlılıkla tartışmanın faydalı olduğuna inanıyoruz.

Hayatın içine müdahale etmeyen veya yaşanan hayata bir teklifi olamayan dinî düşüncenin arzu edilen faydaları ne ölçüde sağlayabileceği, muhafazakar tanımının içine giren yönetimlerin neleri muhafaza etmeyi hedefledikleri, liberal kapitalist bir dünya sistemi içinde dinî inançlarını sürdürmek isteyen kitlelerin bu arzularını hangi yolları kullanarak sağlayabilecekleri hep tartışılması gereken hususlar olarak ortada durmaktadır.

Son olarak yeniden rahmetli Özal’a dönersek kendisi Türk siyasi hayatında hakikaten dönüştürücü bir rüzgar estirmiş önemli bir devlet adamı olarak tarihte yerini almıştır.

Fakat  onun dönemini, dünyanın ve ülkenin içinde yaşadığı şartlardan ayrı değerlendirmek de pek isabetli olmaz kanaatindeyiz.

Kendi değerleri ve hedefleri noktasında samimi bir gayret gösterdiğine şahit olduk. Ama bu, onu ve dönemini serinkanlılıkla değerlendirmemize  mani olmamalıdır.

Allah (cc),  Turgut Özal’a ve onun gibi ülkesi için samimiyetle çalışmış tüm devlet büyüklerimize rahmet eylesin.

BİRİNCİ SINIF FİKİRLERİN ORTAYA ÇIKMASI İÇİN GAYRET ETMENİN ÖNEMİ

 

Geçtiğimiz ay bir yayın kuruluşumuzun düzenlediği Necip Fazıl ödüllerinin sahiplerine takdim edildiği bir toplantı yapılmıştı.

Bu organizasyonda “Fikir Araştırma Ödülü” sahibi Prof. Dr. Ahmet Ayhan Çitil’in ödül töreninde yaptığı kısa konuşmasının linkini bir arkadaşım bana göndermişti.

Oradan seyretme imkanım oldu. Bu yazımızı okuyanlar arasında da muhtemelen izlemiş olanlar bulunabilir.

Bu konuşma kısa fakat içerdiği derin anlam dolayısıyla benim açımdan çok dikkat çekiciydi.

Kaleme aldığımız yazımızda bu konuşmanın verdiği ilhamla kısa birkaç noktayı paylaşmayı arzu etmekteyim

Prof. Ayhan Çitil 1991 de Boğaziçi Üniversitesi, Endüstri ve İktisat bölümlerinden çift ana dal bitirerek mezun olmuş.

Daha sonra Felsefe alanına kaymış ve yüksek lisans ile doktorasını felsefe alanında yine Boğaziçi’nde tamamlamış.

Şu an 29 Mayıs Üniversitesinde Edebiyat-Felsefe bölümünde hocalık yapıyor.

Ayhan hoca konuşmasına başlarken üniversitede öğrenci etkinlikleri komisyonu içinde yer aldığı ve bu çerçevede öğrenci kulüpleri ile ilgili olduğu bilgisini paylaşıyor..

Bu vazife ile ilk ilgilenmeye başladığı zamanlarda öğrencilerden daha derin düşüncelere merak gösterecekleri, daha derin okumalar yapacakları ve düzenleyecekleri etkinliklerde konularının uzmanı olan kişileri davet edip onlarla birlikte olacakları öneriler beklediklerini ifade ediyor.

Fakat daha sonra bakmışlar ki çocuklar genellikle pratik sonuçları olan ve hemen karşılığını görebilecekleri faaliyetleri önermişler.

Mesela felsefe kulübüne üye olan öğrenciler komisyona sadece kermes yapma önerisi getirmişler.

Bu faaliyet neticesi bir para toplanacak ve bir kardeş köy okulu seçilerek ona destek sağlanacak, kitap götürülecek vs…

Sonrasını şöyle anlatıyor Ayhan hoca: “Acaba niye böyle” diye düşününce anladım ki diyor; “Çocuklar bu sayede daha net ecir alacakları ve daha net sevaba gireceklerini düşündükleri pratik alanlara yöneliyorlar.”

Hoca ve arkadaşları kendi kendilerine şöyle soruyorlar: Peki bunlar kötü mü?

Hayır bunlar da güzel şeyler.

Fakat “ben” diyor, hoca. “Alanımı önemsediğim için çocukların daha derin düşüncelerle ilgilenmelerini arzu ediyordum ve ulaşacakları sonuçların hem İslâm dünyası hem de insanlık için çok daha hayırlı sonuçlar ortaya çıkmasına neden olacağına inanıyordum. Ve bu sayede çocukların bu faaliyetlerinin çıktılarının, kendilerine  daha fazla ecir getireceğine inanmalarını istiyordum. Ömrümü hep buna yani derin düşünmenin ve felsefenin önemine adadım.” diyor.

Devamında şöyle diyor; “İslâm dünyasının  bugün önemli problemleri var. Yoksullukla ilgili, göçmenlik meseleleri ile ilgili, savaşlarla ilgili, çökmüş devletlerle ilgili. Tabii birçok ekonomik ve sosyal problemleri de bunlara ilave edebiliriz. İslâm dünyası bu tür önemli kriz ve problemlerle tarihi süreçte birçok sefer muhatap olmuştur.”

ÇÖZÜM YOLU DERİN DÜŞÜNCEDEN GEÇİYOR

Söz buraya geldiğinde hocanın benim de çok önemli gördüğüm tespiti devreye giriyor:

“İslâm dünyası karşılaştığı tüm bu krizlerden daima birinci sınıf düşüncelerle, çok kaliteli fikir ve düşünce insanlarının ürettiği fikirlerle çıkmıştır. Ben bunun çok önemli olduğunu tesbit etmişimdir.” diyor.

Ve bazı örnekler veriyor:

“Bunlardan en çarpıcı olanı 1200’lü yıllarda yaşanmıştı.” diyor. “Bir yandan Batı’dan Haçlı orduları Anadolu’dan geçerek Kudüs’e doğru uzanan bir rota üzerinden dönem dönem saldırılar düzenliyorlardı. Öte yandan Doğu’dan Moğol akınları sürekli Türk dünyasını ve Anadolu’yu tehdit ediyordu. Bu dönemlerde ayrıca iç problemler de yoğundu. Büyük  Selçuklu yıkılmış Anadolu’da küçük devletçikler ve beylikler ortaya çıkıyordu ve hepsini kuşatacak bir yapı oluşamıyordu.”

“İşte bu sıkıntılı dönemlerde İslâm dünyasının içerisinde bir yerlerde tasavvufî düşünce ve metafizik alanında önemli kişiler ortaya çıktılar ve fikirlerini, yorumlarını insanlarla paylaşmaya başladılar. Ders halkaları oluşturdular.”

Ayhan hoca bunlar arasında Sadrettin Konevi’yi, Muhyiddin İbn Arabi’yi, Mevlana Celaleddin Rumi’yi özellikle zikrediyor.

Ben de ilave olarak aynı dönemlerde Anadolu’da etkin olan Ahîlik organizasyonun kurucusu Ahî Evran’ ı da eklemeyi yararlı buluyorum.

Bu kişiler fikir düzeyinde çalışmalar yapıyorlar, ahîlikte olduğu gibi güzel bir kurgu oluşturuyorlar,  ilave olarak da insanların gönüllerine dokunuyorlar.

Adeta yepyeni bir sosyal yapının kurgulanmasına yol açıyorlar.

Bu saydıklarımız ve bunun gibi bazı zatların katkıları ile Anadolu coğrafyası daha sonraki dönemlerde ciddi bir birliğe kavuşuyor ve asırlar boyu bu sağlam yapısını muhafaza ediyor.

Yaşanan tüm badirelere rağmen bugün bize kadar gelen önemli bir ruh muhafaza ediliyor.

Ahîlik organizasyonuna baktığımızda da yıllar boyu İslâm coğrafyasında çok etkili bir meslekî ve ruhî birlik organizasyonu olarak hüküm sürdüğünü görüyoruz.

Etkileri bugün bile meslek örgütlerimizin içerilerinde devam ediyor.

Bugün “Anadolu irfanı”, “Anadolu hamuru” diye adlandırabileceğimiz birlikteliğin altını kazısanız bu birinci sınıf düşüncelerin tesirini görebilirsiniz.

BATI’DAN DA BİR ÖRNEK VERMEK GEREKİRSE

Bu noktada bir örnek de Batı’dan vermek istiyorum. Hepinizin bildiği gibi dünya tarihinin yaşadığı neredeyse en büyük buhranlardan biri olan 1929 Büyük Ekonomik Buhranı ABD’de başlamış ve sonrasında tüm Avrupa’yı ve dünyayı etkilemiştir.

Bu önemli buhranın etkilerini yakînen inceleyen büyük iktisatçı Keynes, kendi alanında  birinci sınıf bir düşünce üreterek kendinden sonraki dönemlere adeta damga vurmuştur.

Ne olmuştur kısaca bakarsak:

“Klasik İktisat düşüncesine göre ekonomi tam istihdam düzeyinden herhangi bir nedenle uzaklaşsa bile hiç müdahaleye gerek olmadan piyasanın doğal düzeni işlemeye başlar ve bir süre sonra otomatik olarak denge sağlanır, ekonomi tekrar tam istihdam düzeyine ulaşır.”

Yani Klasik iktisatçılara göre hükûmetler piyasaya hiçbir şekilde müdahale etmemeliler, piyasada tam anlamıyla “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” (laissez faire, laissez passer) ilkesi tam anlamıyla geçerli olmalıdır.

Bu varsayımlar altında klasik iktisatçılar; hükûmet tarafından müdahale edilmeden tam istihdama ulaşılması sonrasında ekonomideki durgunluk, işsizlik, enflasyon gibi sorunların kendiliğinden ortadan kalkacağını savunuyorlardı.

Ancak 1929 Dünya Buhranı bu varsayımların geçerli olmadığını gösterdi.

Geçen uzun yıllara rağmen ekonomi bir türlü otomatik olarak tam istihdama ulaşamadı ve işsizlik, durgunluk sorunları çözülemedi.

John Maynard Keynes, ünlü başyapıtında açıkladığı görüşleri ile klasik iktisatçıların bu varsayımlarının yanlış olduğunu belirterek kendi varsayımlarını ortaya koydu.

“Keynesyen iktisat” olarak da tanımlanan bu görüşleri ile Keynes’e göre ( çok genel anlamı ile ifade etmek gerekirse) ekonomide ciddi sorunların yaşandığı ortamlarda hükûmetler, para ve maliye politikaları aracılığıyla ekonomiye müdahale etmeliler, piyasada dolaşımda bulunan para arzını arttırarak canlandırmalılar ve ekonominin tam istihdama yaklaşmasına yardımcı olmalılar.

Keynes’in bu düşünceleri özellikle İkinci Dünya savaşı sonrası neredeyse tüm kapitalist dünyada uygulanmıştır. Yaklaşık 1980’li yılların başına kadar tesirini sürdürmüştür. Halen de bazı kriz dönmelerinde bu görüşlere başvurulmaktadır.

SONUÇ OLARAK

Bu örnekleri daha fazla artırmak istemiyorum. Sanırım bu örnekler meramımızı anlatmak için yeterli olacaktır

Yazının bir çok noktasında kendisine referans verdiğim değerli hocamız Prof. Dr. Ahmet Ayhan Çitil’in de işaret ettiği gibi toplumların özellikle sıkıntılı ve krize düştüğü dönemlerde acil tedbirler ve kısa dönemli kararlar önemli olmakla birlikte asıl olan derin düşünceler ve birinci sınıf fikirlerin ortaya çıkabilmesidir.

Bu fikirlerin de hem içinde bulunulan dönemi hem de daha geniş bir alanı kuşatabilmesi insanlık adına önemli bir hizmet olacaktır. Yani bu tür hedeflere odaklanmak kıymetlidir.

Bunun için birinci sınıf bir insan eğitimi ile bu tür fikirlerin ortaya çıkacağı vasat yâni ortam şarttır. Bu tür vasatların ortaya çıkması için teşvik edici olabilmek büyük önem taşımaktadır.

İnşallah bizler de içinde yaşadığımız dönemin önemli sorunlarını çözebilmek veya en azından bu hedefe yönelik gayret edebilmek adına ince ve derin düşüncelere gerektiği oranda önem verenlerden oluruz

HİZMET SEKTÖRÜ VE EKONOMİ İLİŞKİSİNİN DENGESİ NASIL KURULMALI? (KÜLTÜR EKONOMİSİ) KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE TIBBİ HİZMETLER ÖRNEKLERİ

( Bu yazı 19 Şubat 2024 tarihinde Çapa Tıp Fakültesi Onkoloji kürsüsünde verilen aynı başlıktaki seminerden uyarlanarak hazırlanmıştır)

Konumuza başlarken öncelikle “Kültür Ekonomisi ve Kültür Endüstrisi” kavramı ile ne anlatılmak isteniyor, birkaç cümle ile onun üzerinde durmakta yarar var.

Kültür Ekonomisi veya daha yaygın kullanılan şekliyle “kültür endüstrisi” kavramı; müzik, sinema, resim, mimari, belgesel, edebiyat (kitap, dergi gibi tüm yazılı ve dijital eserler), hatta son dönemlerde artan bir ilgi alanı olarak hat, ebru, tezhip türü geleneksel sanatlarımızı da içine almaktadır. Bütün bu kültürel ürünlerin rasyonel biçimde belli bedeller karşılığında alınıp satılabilir hâle getirilmesi durumu olarak tarif edilebilir

1930’larda ilk olarak Frankfurt Okulu’nda ortaya çıkan “kültür endüstrisi” kuramı; toplumsal hayatımızın en önemli parçalarından birini oluşturan kültürel unsurların da tıpkı maddi eşyalar gibi endüstriyel olarak üretildiğine, kullanma kılavuzlarıyla birlikte paketlenip kitlesel bir ürün haline getirildiğine ilişkin kritik bir bakış açısı sunmaktadır.

BM bünyesinde 1964 yılında “Yaratıcı Endüstriler Birimi- UNCTAD” birimi oluşturulmuştur. Kültür endüstrisi kavramı Batı’da özellikle 1970’lerden sonra daha çok kullanılmaya başlanmıştır.

Ülkemizde, özellikle 2000’lerden sonra yaratıcı endüstriler ve kültürel varlıklar üzerine artan bir ilginin gelişmeye başladığı görülmektedir.

Bu alanlar aynı zamanda ayrı bir başlık olarak Hizmet Sektörü içinde kendine yer bulmaktadırlar. Konumuzun diğer ayağı olan tıp alanı da yine Hizmet Sektörü içinde değerlendirilen bir alandır.

Bu çalışmamızda hizmet sektörünün bu iki alt alanı ele alarak onların ekonomi ile münasebetlerini karşılaştırmalı olarak değerlendireceğiz. Bu iki alanın karşılaştırmalı olarak ele alınması gündeme geldiğinde acaba kadim kültürümüzün önemli eserlerinde bu konularda neler söylenmiş olabilir diye bir bakmakta yarar gördük. Gördüğümüz nokta bir hayli ilginçti:

BU KONU MUKADDİME’DE NASIL YER ALMIŞ?

Mukaddime adlı meşhur kitabıyla tanıdığımız İbn Haldûn’un bu eserinin  1. Kitab’ının 4.Bölüm’ünün 29. Faslı’nın “Tababet”, 30. Faslı’nın “Yazı” olduğunu öğrenmek hakikaten enteresan bir tevafuk oldu.

Bu iki konunun önemli bir kitapta arka arkaya gelmesi aralarında var olan bir yakınlığın tezahürü müydü diye düşünmemek elde değil.

Peki ya 31. Faslı?  O da “Kâğıtçılık Sanatı”.

Orada da ilmî kitap, eser ve siciller yazmak, istinsah etmek yani metni çoğaltmak ve yazıları ciltlemek gibi işlerle meşgul olan ‘kâğıtçıların’ ortaya çıkışını anlatıyor.

İbn Haldûn bunun aynen tıpta olduğu gibi ‘bayındır ve medenî hayatın geliştiği büyük şehirlere mahsus’ olduğunu belirtiyor.

İslâm toplumlarında daha önce sultanın emir ve talimatları, mahkemelerin hüccet ve senetleri çoğaldığından bunların ince derilere yazılması imkânsız hale gelmiş ve kâğıt kullanımına geçilmiş.

Burada izninizle kâğıdın tarihi ile ilgili bir küçük parantez açalım;

KÂĞIT NEDEN ÖNEMLİ?

Kâğıdın ilk olarak Çinliler tarafından bulunduğu ifade edilmektedir. Kaynaklar, bu buluş için MS 105 tarihini veriyor.

Bazı araştırmacılara göre kâğıt sanatı İslâm toplumlarında, Talas Savaşı’nda alınan Çin’li esirler aracılığı ile 756’da başlamıştır. Başta Bağdat olmak üzere birçok şehirde kâğıt üretilmeye başlanmış.

Müslümanlar kâğıt yapımı için kenevir ve keten kullanmışlar. Doğu’dan Batı’ya doğru kullanımı yaygınlaşan kâğıt o dönemde Müslümanların kontrolü altında olan İspanya ve Portekiz’e yani Avrupa kıtasına da ulaşmış.

1120 yılında ise İspanya’nın Valencia şehrinde ilk kez bir kâğıt fabrikasının kuruldu biliniyor.

Belgeler, XV. yüzyılda Osmanlı sarayında hem Doğu hem Batı menşeli kâğıtların kullanıldığına işaret ediyor.  Âlî Mustafa Efendi’nin verdiği bilgiye göre XVI. yüzyılda Osmanlı bölgesine Şam, Semerkant, Çin, İran ve Hint menşeli kâğıtlar gelmekteymiş.

Osmanlı Devleti’nde bilinen ilk kâğıt imalâthanesi XVIII. yüzyılda açılmıştır.

1729’da ilk Türk matbaası faaliyete geçince ciddi olarak kâğıda ihtiyaç duyuluyor. Burada basılan eserlerin filigranları ise kâğıtlarının değişik yerlerden ithal edildiğini gösteriyor. Bundan da matbaanın belli bir kâğıt stokunun olmadığı anlaşılıyor.

Bu sebeple İbrâhim Müteferrika, 1741’de Yalakâbâd’da (Yalova) bir kâğıt imalâthanesi kurmak için teşebbüse geçiyor ve bu amaçla Lehistan’dan (Polonya) kâğıt ustaları getirtiyor.

1700’lerin sonundan itibaren birkaç kâğıt fabrikası teşebbüsü olmuş fakat bir türlü devamlılığı olmamış, Cumhuriyet döneminde SEKA (İzmit, 1934) fabrikaları kuruluyor.

Bunları zikretmemizin nedeni biraz da şu: Kâğıt çoğu zaman kolay bulunamamış, çok kıymetli bir meta. Dolayısıyla da hürmet edilen bir değer.

Üstelik bu metaı kullanan hattatlar, matbaanın yaygınlaşmasına kadar ihtiyaç duyulan bilgileri o kolay bulunamayan kâğıtların üzerine elle yazıp eserleri çoğaltıyorlardı.

Sahaflar ise o dönemlerde bu çoğaltma işini yapan kişiler. Özellikle dinî kitaplar ve Kur’ân-ı Kerîm bu yolla çoğaltılıyor. Bu noktadan bakıldığı zaman bir tür kutsallığı olan bir işten ve malzemeden bahsediyoruz.

Bu nedenle Türkiye’de belli bir dönem kitapçılık, özellikle de dinî kitap yayıncılığı kısmen kutsal bir iş gibi algılanmıştır. Kâğıda hürmetle bakılması da, muhtemelen onun çok değer verilen bilgilerin yayılma vasıtası olarak kullanılmasıyla ilgili olmalı.

El yazması kitapların önemli bölümünün vakıf eser olması bu bakış açısının yerleşmesinde önemli bir etken olsa gerek.

Uzunca bir süre bu işleri salt para kazanmak amacıyla yapanlar pek muteber bir iş yapmıyorlar şeklinde algılanmıştır. Mesela Kur’ân-ı Kerîm’lerin arka tarafında “hediyesi şu kadar kuruş” veya “hediyedir, para ile satılmaz” diye yazardı. Üzerine para yazmak adeta ayıp gibiydi.

Zamanla kültür endüstrisi kavramı ve kavramı ortaya çıkaran bakış açısının yaygınlaşmasıyla bu alanların ekonomik getirisi üzerinde daha dikkatli durulmaya başlandığı görülmektedir.

Kültür endüstrisinin ekonomik getirisi sayesinde ortaya çıkan olumlu etki, bu alanlara ilgiyi arttırmıştır. Bu konunun bir boyutu.

Peki, bu eserlerin sadece bir meta, yani mal olarak ele alınması ve algılanması acaba doğru bir şey mi? Sadece parasal değerinden söz edilen ürünler bize iç rahatlığı sağlıyor mu? Bu noktada dikkat edilmesi gereken şey, bunun ölçüsünün ayarlanabilmesi. Çizgi nereden çekilmeli? Veya illa bir çizgi çekmek gerekir mi? Bu da konunun bir diğer boyutu.

Özellikle eski devirlerde; yazarlık, çizerlik, sanatkârlık ve kültür adamı olma, farklı bir görevi, misyonu ve konumu olan insanlara mahsus tanımlardı. Bu da o insanların sanki parayla işleri yokmuş gibi algılanmasına sebep oluyordu. Bu insanlar, sadece hizmet etmeli, parayı pulu düşünmemeli gibi bir tasavvur vardı. Oysa onların da maddi ihtiyaçları ve sorunları olabilirdi, bu da çok normal bir şeydi. Elbette bu durum hâlâ aynı derecede önemli.

Bunun aksiyse, son dönemlerde gittikçe artan ve bu konuların neredeyse tamamen maddi merkezli yapıldığı durumlardaysa işin tadının ve hassasiyetinin kaçıyor oluşu. Paradan puldan bahsetmezseniz bu kez o işlere ilgi azalıyor ve sadece bir avuç tabiri caiz ise o işlerin sevdalısı kişiler o alanlara yöneliyor.

Eskiden hayat şartları hakikaten farklıydı, zanaatkâr denilen, el emeğiyle geçimini temin eden  insanlar, toplumdaki  gerçek ihtiyaçlara yönelik hizmet üreten kişilerdi. Örneğin ulemâ ve sahaflar öyle olduğu gibi, dülger ve demirciler de öyleydi.

Zamanla bu işlerde de önce talebin oluşturulması, ardından arzın ortaya çıkartılması süreçleri işlemeye başladı.

Kültür ekonomisi de böyle gelişmeye başladı. Eskiden insanlar dikkatlerini çeken Allah’ın ayetlerini veya hadîs-i şerifleri veya çeşitli özlü sözleri, hattatlara yazdırıp evlerinin duvarlarına asarlar, birbirlerine hediye ederler  ve bunları da dinî hassasiyetle yaparlardı.

Modern zamanda “koleksiyoner”, diye bir kavram ve meslek ortaya çıktı. Koleksiyonerlerin birçoğu, müzayedelerde tabloları ve eserleri toplayıp adeta bir güç gösterisi olarak çeşitli mecralarda sergiliyorlar. Samimi niyetlerle sergileyenleri tenzih etmek isterim. Mevzu bahis ettiğimiz kesimler o eserlerin içerikleri ile çok da fazla ilgileri olmayan ama onları sadece bir koleksiyoner olarak değerlendiren kişiler.

Orada bu tablolar sanki artık birer “meta” haline geliyor. Bu noktada bu eserlerin içeriklerini önceleyen kişiler derin bir iç rahatsızlığı duymakta.

TELİF HAKLARI

“Kültür endüstrisi” kavramı içinde önemli bir diğer nokta da ortaya çıkarılan kültürel değerin üreten adına tescili ve telif hakkının tespit edilmesidir. Tıpkı sanayi ürünlerindeki markalar gibi.

Örneğin, bazı el yazması eserlerin arkasında “bu bir vakıf eserdir, alınıp satılamaz” yazmaktadır. Böyle bir durumda “eski eserlerin alınıp satılması ile uğraşan kişilerin bu tür eserleri bilerek alıp satmaları ne kadar doğrudur?” sorusu akla geliyor.

İlave olarak eski eserlerin birçoğunda müellifi tarafından yazıldıktan sonra o esere birçok şerh ve haşiyenin eklenmesi geleneği bulunmaktaydı. Bir eser adeta anonim bir şekilde vücuda getirilmekteydi. Bugünkü manada telif hakkı dediğimiz mefhumun çok dışında bir uygulama yapılmaktaydı.

Bu tür eserleri meydana getirenler için en önemli gaye o bilgilerin yayılmasıydı ve âlimler bu sürece katkı vermekten mutluluk duyarlardı. Ana hedef de yaratıcının takdirinin kazanılmasıydı

Bu “telif hakkı” veya “markalaşma” denilen şey esasında modern zamanların ürünü bir gelişme. Bugünün mantığı ile ele alındığında birçok kişi en son tanzim eden olarak ortaya çıkardığı bir eseri, bir fikri, sanki haşa kendisi sıfırdan yaratmış gibi değerlendirebiliyor. Bu eserleri ortaya çıkaran kişilerin önemli bir bölümü kendilerini toplumun bir miktar da üzerinde görebiliyor. Sanki çok daha özel insanlar gibi algılanmalarını bekliyorlar. Özellikle toplumda belli bir tanınırlık ve bilinilirliği olan kimi kültür endüstrisi mensuplarında bu tür tavırları gözlemleyebilmek yüksek oranda ihtimal dahilinde. Tabii burada tüm şöhretine rağmen mütevazılığını kaybetmeyen örnekleri bu anlatılanların dışında tutmak gerekir.

Oysa ince düşünüldüğünde zihni bir çaba ile bir fikir, bir değer üreten insanın onu tek başına üretmediği çok açık.

O insan yıllar içinde toplumdan, çevresinden, hocalarından kitaplardan çok şey öğreniyor. Asırların birikimini kullanıyor. Üstelik tüm bunları yaratıcının onda oluşturduğu üstün kabiliyetlerle kendisine bahşedilen akli ve zihni melekelerle yapıyor.

Fakat tüm bunlara teşekkür edip onların hakkını ben nasıl öderim, diyeceğine “bunları ben yaptım” deyip kendini merkeze oturtuyor.

Tabii bu aşamada şöyle bir hatalı noktaya sürüklenmek de doğru değildir: Son üreticinin hakkı teslim edilmemeli mi? Edilmeli, ama bugünkü mantıkta çok fazla hâkim olan o “mutlak manada eserin tek sahibi” tarzındaki telif anlayışı üzerinde hassasiyetle durulması gerektiğine dikkat çekmek isterim.

İNSANLARIN ZİHİNLERİNE VE DOLAYISIYLA HAYATLARINA ONLARIN RIZASINI GÖZETMEDEN MÜDAHALE NE DERECE DOĞRU?

Kültürel alanın endüstrileşmesi, bireylerin seçme iradesini yönlendirmeye başladı. Bireylerde totaliter-tahakkümcü bir kültür ve kişilik kalıbı ortaya çıktı.

Küreselleşmenin bir sonucu olarak, uluslararası güçler (özellikle şirketler) kültürel alanları, gelişen yeni teknolojilerin gücü ile geniş kitleler üzerinde çoğu zaman ciddi bir tahakküm oluşturuyor.

Bu tahakküm neticesi geniş kitlelerin tüketici tercihleri değişebiliyor. Eskiden hiç ihtiyaç olmayan mal ve hizmetler bir anda ihtiyaçmış gibi ortaya çıkıveriyor.

Bireyselleşmiş toplum bu yoğun kültürel bombardıman altında, tüketimi kontrolsüzce teşvik eden kesimlerin elinde adeta bir oyuncağa dönüşüyor.

Burada öne çıkan konu “insanların kişiliklerine müdahale” konusudur.

İnsanların birbirlerinin hayatlarına, yönelişlerine, fikriyatlarına bu kadar müdahale etmeye hakları var mıdır; sorusu bu noktada gündeme gelmelidir.

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİNDEN TIP ALANINA:

Olayın tıp boyutuna baktığımızda da benzer şeyler görüyoruz. Doktorlar aldıkları eğitim ve formasyon gereği birçok yazar, şair ve sanatkar gibi toplumun geneline göre daha üst katmanlarda konumlandırılan kişiler.

Doktorların toplumda çok ciddi bir karşılıkları var. Mesela iyi tanınan bir tıp doktoru neredeyse toplumun birçok kesiminde ihtisas alanı olsun olmasın neredeyse her alanda söz söylemeye ehliyetli olarak değerlendirilebiliyor.

Bizim ailede de geçmiş dönemlerde hekimliğe yönelik özel bir ilgi vardı. Mesela rahmetli babam ve amcam benim doktor olmamı çok isterlerdi. Her fırsatta bunu yinelerlerdi. Hatta ben üniversite seçme sonuçları sonrasında tıp fakültesine girebilecek puanı almama rağmen orayı yazmayınca çok üzülmüşler ve bana biraz da kızmışlardı.

İnsanların büyük bölümünün esasında doktorlara bir şekilde ihtiyaçları var.

Bu olay şuuraltına da işleyen bir keyfiyet ve tabii davranışlara da yansıyor. Hekim kesimi de bunu biliyor ve hissediyor. Hekimler, önemli ve biraz da kutsal bir iş yapıyorlar. İnsana hizmet ediyorlar. Bu noktada kendileri de biraz ayrıcalık bekliyorlar sanırım.

Hayat şartları içinde onların da belli bir gelire sahip olmaları gerek. Peki, bunun ölçüsü nasıl ayarlanacak? İnsana hizmet gibi kutsal bir konu, para ile ilişkilendirildiği zaman nasıl bir davranış içinde olmalılar?

Burada babamın arkadaşı Rahmetli Çırçır’lı Doktor Osman Amca’dan biraz bahsetmek istiyorum.

Doktor Osman Amca pratisyen bir hekimdi. Fatih Çırçır’da mütevazı bir muayenehanesi vardı. Muayenehane dışında ihtiyaç olduğu ve çağırıldığı zaman hastanın bulunduğu yere de giderdi.

Hasta bakmaya giderken kullandığı biraz büyükçe eski bir çantası vardı. İçindeki tenekeden iğne kutusu, Steteskopu, bazen insanın dizine vurduğu doktor çekici, tansiyon aleti ve belli ilaçları ile her an hizmete hazırdı. Lazım olduğunda içinde enjektör ve iğnelerin bulunduğu teneke kutuyu ocağa koyar ve kaynattıktan sonra uygulardı. Daima kritik hastaların ve mahallelinin yanındaydı. Benim gözümde sanki “Hipokrat yemininin kendi dönemindeki tek yüklenicisi” gibiydi.

Cuma günleri hastalara bedava bakar, numune gelen ilaçlardan garibanlara başlangıç olarak verirdi. Babamdan da duyduğum kadarıyla çok variyetli değildi fakat ailesinin ihtiyaçlarını rahatlıkla görecek bir seviyedeydi.

Şimdi benim zihnimdeki klasik, insanları ve hizmeti önceleyen doktor tipi Osman Amca’dır.

Tabii şu soruyu bugünün bakışı ile sormak gerek: Osman Amca’nın kendi döneminde emeği suiistimal edilmiş miydi? Yoksa Osman Amca toplumun ihtiyaçlarını elinden geldiği kadar karşılayan ve bu arada kendine yetecek kadar bir karşılık alarak daha büyük servetler peşinde koşmayan güzel bir rol model miydi?

Tıpkı Fransa’da Sorbonne’da doktorasını birincilikle bitirip Türkiye’ye geldiğinde (1975) üniversiteye alınmayan ve hiç yüksünmeyip lise hocalığına devam eden Nurettin Topçu gibi.

Rahmetli Topçu variyetli bir insan değildi ama yetiştirdiği önemli talebeleriyle bugün hala yıllara damga vuran bir kişi olarak “gönüllerde” yaşamaya devam ediyor.

TIP ALANINDAN BİR KAÇ ÖRNEK

Tıp ve para ilişkisinde kritik bir diğer alan ise yardımcı tıbbî malzemelerin artışı. İnsan vücudunun gün geçtikçe suni parçalarla sürekli takviye edilebiliyor oluşu çok enteresan gelmiştir bana. Protezler, kalp pilleri, işitme cihazları gibi gerek sağlığımızı koruyan ve gerekse hayatımızı kolaylaştırıcı materyallerin gelişmesi tıp ile ekonomiyi çok daha içi içe geçiriyor.

Yine açıklığa kavuşturulması gereken bir diğer konu, estetik cerrahinin hangi boyutta zaruret, hangi boyutta keyfilik oluşturduğudur.

Kişilerin,gerek kendi vücutlarına gerekse başkalarının vücutlarına zaruret harici müdahale etmeye ne ölçüde hakları olduğu konusu tartışılmalı.

“Yapan razı yaptıran razı başkasına ne” diyerek bu konu bir kenara konulabilir mi? Yoksa bu mesele daha yukarıdan bakılarak insanoğlunun hem kendisinin hem de başkasının vücuduna ne ölçüde müdahale etmeye hakkı vardır gibi felsefî bir açıdan mı değerlendirilmeli?

Estetik cerrahinin cazibesinin tesirini her gün üzerlerinde daha fazla hisseden özellikle “kulak burun boğaz” uzmanı genç doktorlar arasında, ilerde ağır kanser ameliyatlarını kamu hastanelerinde yapmaları gerektiğinde, “bu ameliyatlara gönüllü olarak kaçı gidecek?” ne kadar örnek bulabileceğiz acaba diye düşüneceğimiz bir noktaya yaklaşıyor muyuz?

SİBORGLAR

Nasıl ki bir fikir, bir moda, bir akım oluşturan kişiler bunları kitle iletişim araçları vasıtasıyla kitlelere yayabiliyor ve insanların hayatlarına bir şekilde müdahale edebiliyorlarsa, tıp alanı da gelişen teknikler sayesinde acaba insanı, zaman içinde biyolojik varlıklar ile teknolojik bileşenlerin entegrasyonu sonucu ortaya çıkan varlıklar yani “siborglar” haline getirmeye mi çalışıyor?

Tıbbın ve teknolojinin gelişmesi ile insana müdahaleye ne kadar hakkımız olduğu konusunu daha detaylı teati etmeliyiz.

Genetik, kök hücre konuları, organ nakillerindeki sorunlar vs. Tüm bunlar ciddi ciddi üzerinde durulması gereken noktalar. Bu alanların ekonominin de can alıcı alanları olması konumuzun en hassas noktası.

Âcizane tavsiyemiz odur ki bu problemli alanlar, belli bir derdi olan tıp insanları tarafından derinlemesine tartışılmalıdır.

Devasa boyutlara varan ilaç sanayi ve bunun hekimlik alanına maddî bir güçle müdahil oluşu da ayrı bir problem konusu olarak karşımıza çıkmaktadır.

COVİD- 19 salgını döneminde ortaya çıkan aşı tartışmaları, tıp ve ekonomi alanındaki bu hassasiyetimize dikkat çekme noktasında bir hayli önemli bir konuyu içinde barındırıyor.

İBRETLİK BİR TIBBİ HADİSE

Rahmetli babamın gözünde göz tansiyonu yani glokom rahatsızlığı vardı. Geç fark ettiğimizden bir gözünde görme kaybı oluşmuştu. Liseden yakın arkadaşım olan iyi bir göz doktoruna arada babamla giderdik.

Gittiğimiz zamanlarda arkadaşım babamın göz tansiyonunu kontrol ediyor ve “diğer gözü takip edelim onda da gelişmesin” diye bakıyordu.

“Erhan zamanı geçirmişiz ve maalesef bir gözü kaybetmişiz aman dikkat diğerini kaybetmemeye çalışalım.” diyordu.

Babam arada bir muayene olmak ve ilaçlarını yazdırmak için bizim oradaki kamu hastanesine giderdi. Bir keresinde oradaki göz doktoruna muayene olmuş ve gözüyle ilgili durumu paylaşmış. Doktor muayeneden sonra şöyle demiş

“Amca, bu teşhisi koyan ve sana bu gözün artık eski haline dönemez diyen arkadaş eksik bilgiye sahip. Bu senin glokom tedavi olabilir ve gözün eskisi gibi görebilir. Gel seni dışarda ………… bir ameliyat edelim, bak nasıl rahat göreceksin.”

Babacığımın kafası karışmıştı. Aradım arkadaşı; “Yahu oğlum bu nasıl iş! Adam bu tarz bir şey demiş.

O da bana bir kızdı “Erhan bunlar maalesef bizim meslektaş ama mesleğin yüz karası. Üç kuruş para almak için Amca’yı bıçak altına yatıracak. Yahu bir tedavisi olsa ben yapmaz mıyım?”

Her meslekte olduğu gibi burada da bazen karşımıza bozuk karakterli insanlar çıkabiliyor. Fakat buradaki daha hassas bir konu ki karşımızdaki kişi topluma ve insanlara hizmet etmeyi mesleğinin en birinci maddesi olarak kabul etmesi gereken bir kişi.

SONUÇ CÜMLELERİ OLARAK

Bu yazımızda toplumda hizmet merkezli bir temele oturan iki kesimden bahsetmeye çalıştık. Bunlar kültür ve tıp alanlarından çalışan insanlar. Bir açıdan bakıldığında bazı noktalardan birbirlerine benziyorlar. Yaptıkları çalışmalar ve aldıkları kararlarla birisi daha düşünsel anlamda öbürü de daha fiziki anlamda başka insanların hayatlarına müdahale ediyorlar. Bu açıdan büyük sorumluluk üstleniyorlar. Tabii aldıkları bu sorumluluk karşılığında da belki toplumun genel seviyesinin üzerinde bir gelire sahip olmayı düşünebilirler. Belki de hakları vardır. Fakat bu kesimler insanlarla temas halinde iken yaptıkları işin tamamen insancıl ve hizmet bazlı olduğunu da altını çizerek ifade ediyorlar.

O zaman bu hizmet mefhumu ile buradan ciddi gelir bekleme durumunu nasıl bir hal yoluna koymak mümkün olacak? Bu konuları da serinkanlılıkla değerlendirmek zorundayız.

Bu değerlendirmeler neticesinde de inşallah zaman içinde daha uygulanabilir ve insanların içini rahat ettirecek çözümler ortaya çıkabilir, diye ümit etmek istiyoruz.

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

İbn Haldun, Mukaddime, Çev:Zakir Kadiri Ugan, Cilt II, MEB Yayınları 481, İstanbul 1996.

Tez, Zeki, Tıbbın Gizemli Tarihi, Hayy Kitap, İstanbul 2010.

Galitekin, Ahmed Nezih, İbrahim Müteferrika Eserlerinden Yalova Kâğıthânesi, İBB Kültür AŞ, İstanbul 2013.

Ersoy, O . Kağıt Maddesi. Türkiye Diyanet Vakfı ( TDV) İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/kagit adresinden alındı

Şişman, N. (2017) Yeni İnsan; Kaderle Tasarım Arasında, İnsan Yayınları, İstanbul

BU DA GÜZEL BİR MESLEK AHLAKI ÖRNEĞİ

Geçen hafta Yalova’nın Esenköy beldesindeydim. Arabanın sol ön far lambasının yanmadığını farkedince oto elektrikçisi aradım. Köyde bir kaç kişiye sordum. Orta Cami denilen köyün girişine yakın bir mahalde anayolun sol tarafında biraz içerde bir Cami bulunuyor. O civarda bir ustadan bahsettiler. Cami’nin arka tarafında kendi evinin altında tamirhanesini kurmuş İstanbul Küçükçekmeceli bir arkadaşımız beni güleryüzle karşıladı.
Hem tamirat yaptı hem de sohbet ettik.
Farın içindeki lambayı değiştirdi, o işlemi yaparken söktüğü aküyü yerine taktı, ben de iş bitti diye gidiş hazırlıkları için davranırken baktım atölyenin iç taraflarına girip birşeyler aramaya başladı. Biraz sonra elinde birkaç vida ve somunla geldi.
Kaputun iç taraflarında daha önceki dönemlerde yerinden çıkmış ve eğrelti duran bazı bölümleri elindeki vida ve somunlarla sağlamlaştırdı. İlave 15-20 dakika da onlarla uğraştı ve kaç yıldır gözüme takılıp da bir türlü sabitleyemediğim o bölümleri tamir etti. Bugüne kadar kaputu açıp yağ değiştiren, farklı tamiratlar yapan hiçbir usta bu tip bir işlem yapmamıştı. Ben de kimseye birşey dememiştim.
Usta bu işleri yaparken “ ustacığım sende hakikaten meslek ahlakına uygun bir halet-i ruhiye var. Bozuk bir yer gördüğünde onu düzeltmeden bırakamadın. Bu hassasiyet bir çok kişide maalesef yok. Çok teşekkür ediyorum” dedim
O da benim hakkı teslim edişimden mutlu oldu. Benden makul bir ücret aldı. İlave bu hizmet de bizden dedi.
Veda edip mutlu bir şekilde ayrıldım.
Ülker grubunun yıllardır sürdürdüğü ve güzel bir slogan olarak yaygınlaştırdığı “mutlu et mutlu ol” prensibinin farklı bir alanda uygulanışının hoş bir tezahürüydü. Beni mutlu etti, gördüm ki kendi de mutlu oldu .
Ayrıca birçok alanda maalesef kaybolmaya yüz tutan meslek ahlakı ve ustalık ahlakının canlı bir örneğini göstermiş oldu. Ben de, geçen gün taksicilerle yaşadığım ve kaleme aldığım yazı ile yansıtmaya çalıştığım menfi uygulamaların karşısında güzel örnekleri de zikretmenin gerekli olduğunu düşündüm.
Malum menfi örnekler insanın içini karartıyor, ümitlerini kırıyor. Ama güzelliklerin yaygınlaşması hepimiz için moral verici oluyor…
Facebook paylaşımı , Ağustos 2022

CUMHURİYETİN BİRİNCİ YÜZYILI BİTERKEN KISA BİR GEÇMİŞ-GELECEK ANALİZİ

29 Ekim 2023 tarihi itibariyle Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci yüzyılı tamamlanmış ve ikinci bir yüzyıla adım atılmış oluyor.

Bu noktada geçen bir asırda kabaca hangi başlıklar öne çıktı şöyle kısaca bir hatırlamakta fayda var

Birinci Dünya Savaşı’ndan çok yorgun bir şekilde ve büyük kayıplarla çıkan ülkemiz, başta Gazi Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının gayretleri ve kahraman milletimizin üstün mücadele gücüyle gerçekleşen Kurtuluş Savaşı sonrası yeni bir çehreye kavuştu.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte ülkemizde çok önemli toplumsal ve kültürel değişimler yaşandı. Ekonomik anlamda da daha çok devlet eliyle ciddi bir kalkınma hamlesine girişildi.

Dünya bu devrede bir yandan savaş sonrasında toparlanmaya çalışıyor diğer yandan da 1929 İktisadî Buhranı’nı atlatmaya gayret ediyordu. İlave olarak Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşan dünya dengesi çok sağlıklı kurulamadığından yeni bir savaş ortamına doğru da gidilmekteydi.

Derken 2. Dünya Savaşı patladı ve dünya dengeleri yeniden ters yüz oldu. Biz bu savaşın dışında kaldık ama sonrasında bildiğiniz gibi tercihimizi Batı bloğu yanında yer alarak yaptık. Bu tercihin yurt içindeki neticesi itibariyle ekonomide şahsî teşebbüslerin önü daha çok açıldı. Dış yardımlar devreye girdi.

Türkiye ekonomik, sosyal, askerî tüm başlıklarda Batılı kuruluşlarla yoğun temasa geçti. Bir yandan devlet yatırımları diğer yandan da şahsi girişimlerle karma bir ekonomik yapı ortaya çıktı.

Darbeler ve Müdahalelerin Olumsuz Etkileri

Geçtiğimiz yüzyıl içinde önemli darbeler ve müdahaleler yaşandı: 27 Mayıs 1960 ihtilali, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 askerî darbeleri, ve 28 Şubat 1997 MGK Kararları gibi sert müdahaleler maalesef ülkenin gelişmesini birçok açıdan ciddi bir şekilde etkiledi.

Vuku bulan askerî darbeler ve müdahaleler, kendilerinden sonra yapılan yeni anayasalar ile ülkenin siyasî, sosyal ve ekonomik yapısının değişmesine ve yeni şekil almasına yol açtı.

Mesela 1960 sonrası planlı kalkınma dönemi devreye girdi.

1980 sonrasında ise Merhum Turgut Özal’ın da etkisiyle Türkiye dış dünyaya daha fazla açıldı.

Ekonomik yapımızda ihracatın ağırlığı arttı, sermaye hareketleri itibariyle dünyaya daha uyumlu bir yapı ortaya çıktı.

Genel anlamı ile bakıldığında 1990’lı yıllar, ülkemiz için nispeten sıkıntılı bir dönem olarak tarihte yerini almıştır. Yüksek enflasyon, sürekli değişen koalisyon hükûmetleri, devamlı artan dış borçlar insanımızı ümitsizliğe sevk ediyordu.

2001 Yılında patlak veren kriz ve sonrasında alınan tedbirler kötü gidişin nisbeten duraklamasına yol açtı. Onu takip eden süreçte devreye giren Ak Parti iktidarları ile birlikte uzun süreli bir istikrar dönemi başladı.

Bu arada şu noktaya da dikkat çekmemiz gerekiyor ki Türkiye geçtiğimiz yüzyıl içinde yaşadığı coğrafyadaki yani çevresindeki değişimlerden ciddi oranda etkilenmiştir. Örnek olarak son dönemdeki gelişmeleri ele alırsak Arap Baharı ile birlikte Suriye’deki gelişmeler sonrasında ülkemiz çok ciddi bir göç sorununu yaşamaya başladığını görürüz. Bu hadiseler sonrasında 5 milyona yakın Suriyeliyi ülkemizde misafir etmek durumunda kalındığı herkesin malumudur.

Dış kaynaklı kışkırtmalarla PKK ve uzantısı şer grupları da ülkemizi önemli oranda yordu ve derecesi azalsa da halen yormaya devam ediyor.

Yine 15 Temmuz 2016 darbe kalkışması da bizi üzen diğer önemli bir olay olarak bu yüzyıla damgasını vurdu.

Özetle Cumhuriyetimizin birinci yüzyılı önemli kalkınma çabaları yanında darbeler, kalkışmalar, ekonomik ve siyasî istikrarsızlıklar, çevremizde meydana gelen büyük ve sarsıcı olaylarla şekillendi.

Fakat tüm bu olaylara rağmen Türkiye 85 milyonluk nüfusu, dünyanın ilk 20 ekonomisi arasına giren ekonomik gücü, yurt dışındaki 5 milyonu aşan vatandaşı, tüm badirelere rağmen iyi bir şekilde işleyen demokratik yapısı ise önemli bir ülke olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca son yıllarda savunma sanayiindeki yatırımlarla daha da güçlenen askerî büyüklüğüyle, bölgesinde ve dünyada hatırı sayılır bir güç olarak varlığını etkili bir şekilde göstermeye devam etmektedir..

Türkiye gerek Türk dünyası gerekse de gönül coğrafyası üzerinde yer alan halklar için ciddi bir ümit kaynağıdır.

Önümüzdeki Yüzyılda Türkiye’nin hedefleri Neler Olmalıdır?

Geçen yüzyıl ile ilgili bu hızlı bakıştan sonra yeni bir yüzyıla girerken önümüzde hangi hedefler var?  Kısaca da olsa biraz da onlara göz atalım.

*** Türkiye yeni bir yüzyıla girerken ekonomisini daha istikrarlı bir yapıya kavuşturmak durumundadır ki yakînen izlediğimiz üzere bunun için hükümet nezdinde ciddi gayretler sarf edilmektedir.

Kişi başına düşen milli gelirimiz 10 bin dolarlara yaklaşmasına rağmen bu seviyenin ötesine bir türlü erişilememiştir.

Uzun bir süredir ciddiyetle üzerinde durulan  “Orta Gelir Tuzağı”nın aşılabilmesi, ülkenin önümüzdeki yüzyılda ulaşması gereken ciddi bir hedeftir.

Bu sebeple sanayide yapısal dönüşümü geçekleştirme yolunda özel bir gayretin gerekli olduğu açık bir hakikattır.

Bu çerçevede katma değeri yüksek ürünlerin imal edilmesi ve ihracatı için gerekli çalışmaların yapılması büyük önem taşımaktadır.

Bunun için ne lazım?   Ülkemiz; bilim, teknoloji ve yenilik alanlarında daha fazla yatırım yapmalıdır.    Ar-Ge faaliyetleri daha fazla teşvik edilmelidir.

*** Türkiye’miz yeni yüzyılda tarımsal üretimini ve hayvancılığını daha verimli bir yola sokmak zorundadır.

Ülkemizin hem kendi kendine yeter halini muhafaza etmeli hem de bu alanda dış ticaret yapabilme potansiyelini arttırabilmelidir.

*** Bugünlerde yine önemli bir gündem haline gelen, halkımızın bütün kesimlerini kuşatan daha demokratik ve sivil bir anayasayı yapabilme hedefimizdir. İnşallah bunu da ülke olarak başarabilmeliyiz.

Tabii bunlar kolay işler değil ama bizim gibi büyük ve iddialı bir ülke bu hedefleri gerçekleştirebilmek zorundadır.

Ülkemizde tarihsel olarak varlığını sürdüren farklı etnik unsurlar ülkemizin sosyal, siyasî ve ekonomik yapısı için bir zenginlik kaynağıdır. Bu unsurlar tarih boyunca bir arada, barış içinde yaşamışlardır. Bunun yeniden sağlanabilmesi önemlidir. Yeni anayasanın bu hedefe yönelik olarak da katkısı büyük olacaktır.

*** Ülkemizin genç ve dinamik bir nüfusa sahip olmasını da geleceğimiz adına en büyük güvencemiz olarak burada kaydetmek istiyorum.

Dolayısıyla genç nüfusumuzun avantajını da kullanarak teknolojik gelişmelere daha açık bir zeminin oluşturulması da büyük önem taşıyor.

Son dönemlerde gençlerimizin bu alanlara ilgisi hepimizi ümitlendiriyor. İnşallah yeni yüzyılda bu alanda daha önemli mesafeler kat edebiliriz.

*** Bunun için Eğitimde, çağın gereklerine uygun, dinamik, üretken ve ilave olarak da kendi tarihi, coğrafyası ve kültürü ile barışık nesiller yetiştirecek bir mekanizmayı sürekli bir tarzda oluşturabilmeliyiz

Tahsil çağında yaklaşık 30 milyon genci olan 200’ün üzerinde üniversiteye sahip bir ülkenin bu alanda çok daha büyük gayretler sarf etmesi şarttır.

*** Ayrıca mevcut iş gücümüzün meslekî açıdan eğitimi konusunda da özel bir çaba gerekmektedir.

Burada zikredilmesi gereken bir nokta daha var ki o da şu:

Geçen yüzyıllarda değişimler çok hızlı değildi. Fakat yıllar geçtikçe değişim ve gelişimler çok hızlı olmaya başladı.

Özellikle 1980 sonrası bu süreçleri hepimiz yakînen yaşadık. Bu değişimin hızı her geçen gün daha da artmaya devam ediyor.

Türkiye’miz tüm bu baş döndürücü gelişmeleri yakından takip edebilmelidir ki diğer ülkelerin gerisinde kalmasın hatta önüne geçsin.

Bu hedefleri çok daha çeşitlendirebilmek mümkün fakat bu yazının hacmi çerçevesinde bu kadarıyla iktifa ederek yazımıza son vermek istiyorum.

Son cümle olarak Türkiye Cumhuriyetinin gerek kuruluşunu gerçekleştiren gerekse de bizlere kadar ulaştıran nesillere şükran borçluyuz.

İnşallah  bizler de bugüne kadar olduğu gibi bundan sonraki dönemde de imkânlarımız ölçüsünde bu emâneti en iyi şekilde geliştirerek daha sonraki nesillere teslim ederiz.