İstanbul’da Gerçekleşen Önemli Zirvenin Ardından

 

İstanbul’da Rusya, Almanya, Fransa ve Türkiye tarafından gerçekleştirilen zirvede önemli kararlar alındı.

Tüm ülkeler sonuç bildirisinde de ifade edildiği gibi Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda mutabık olduklarını belirttiler. Bu kararlılık ilerleyen zamanlarda Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’yi rahatsız edecek tarzda PYD/YPG veya bu guruplarla ilgili kesimlerin ayrı bir oluşum meydana getirmeleri niyetlerine karşı bir set çekme manasını da taşımaktadır. Bu ibare Türkiye için önemlidir.

Ayrıca İdlib’deki silahlı gurupların özellikle Türkiye tarafından bir şekilde devre dışı bırakılmasının beklendiği tarzında özellikle Putin’in ifadelerinde geçen cümleler Türkiye’ye önemli ve ağır bir yük yüklemektedir.
Fakat Türkiye’nin İdlib’de sözü geçen gurupları hedef alır tarzda yapılacak silahlı müdahaleler neticesinde doğacak menfi ortamdan en fazla etkilenecek ülke olması, bu tarz ağır bir yükün altına girmesini muhtemelen gerekli hale getirmiştir.

Zirve sonrasında Erdoğan, sonuçları değerlendirdiği konuşmasında özellikle Fırat’ın doğusundaki oluşumlara müsamaha edilmeyeceğini net olarak bir defa daha ifade etmiştir. Bu ifade tamamen PYD/ YPG gruplarını kastetmektedir.
Erdoğan’ın açıkça belirtmesine rağmen sonuç bildirgesinde bu husus aynı netlikte metne yansımamış görünmektedir.
Metinde ilgili yerdeki cümle şu şekildedir:

“BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan DEAŞ, Nusra Cephesi ile El Kaide veya DEAŞ’la bağlantılı tüm diğer bireyler, gruplar, teşebbüsler, oluşumlar ve diğer terörist grupların tamamen ortadan kaldırılması amacıyla terörle mücadelede kararlılıklarını teyit etmişlerdir. Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü ile komşu ülkelerin ulusal güvenliğine zarar vermeyi amaçlayan ayrılıkçı gündemleri reddetme kararlılıklarını ifade etmişlerdir.”

Görüldüğü üzere Suriye’deki BM tarafından terörist olarak kabul edilen diğer örgütler sonuç bildirgesinde net olarak ifade edilirken, Türkiye’nin hassasiyeti burada ‘diğer terörist guruplar’ ve “ komşu ülkelerin ulusal güvenliğine zarar vermeyi amaçlayan ayrılıkçı gündemler“ cümleleri içinde geçmektedir.

Toplantıya katılan diğer ülkelerin daha önceki dönemlerde özellikle PKK/PYD ve YPG ile ilgili meselelerde takındıkları tavırlar bu noktadaki endişemizi destekler niteliktedir.

ABD’nin bu mutabakat içinde yer almamış olması da bu örtülü ifadelerin yarın Türkiye’nin bu ayrılıkçı ve Türkiye’yi direk olarak tehdit eden guruplara yönelik olası müdahaleleri karşısında önüne çıkartılmayacağını garanti edecek bir seviyede görünmemektedir. Bu konunun özellikle ABD ile yapılacak görüşmelerde net olarak çözülebilmesi önemlidir.

İstanbul’da bir araya gelen 4 ülkenin Suriye’nin toprak bütünlüğüne yaptıkları vurgunun bu noktada Türkiye’nin elini kısmen güçlendirdiği düşünülebilir.

Bu açıdan bakıldığında 4 ülkenin yaptıkları mutabakat ciddi bir öneme sahip olsa da yukarıda belirtilen bir kaç husustan dolayı ileriye dönük bir sıkıntı ve altını çizmeye çalıştığımız riskleri içermektedir.
Gelinen noktadaki tüm detaylar beraberce değerlendirildiğinde elde edilen sonucun kısmi bir başarı olarak yorumlanmasının mümkün olduğunu düşünmekteyiz. Fakat bu başarının Türkiye’nin arzu ettiği bir seviyeye ulaşabilmesi için, diğer eksik noktaların zaman içinde farklı zeminlerdeki münasebetlerle giderilmesini beklememiz icap edecek gibi görünüyor.

Facebook paylaşımı, 28 Ekim 2018

Meselemiz sadece McKinsey mi?

Türkiye’nin Yeni Ekonomik Programının (YEP) devreye girmesi ve bu programın denetiminin McKinsey adlı bir Amerikan şirketine yaptırılacak olması kafaları iyice karıştırdı. Her ne kadar McKinsey daha çok danışmanlık firması olarak bilinmesine rağmen olayın ilk ortaya çıktığı devrelerde Yeni Ekonomik Programının kontrolünün bu firma tarafından yapılacağının ifade edilmesi denetim fonksiyonunu daha fazla ortaya çıkarmıştı.

Peki şöyle bir kaç soru ile başlayalım:

Bu tarz bir denetim yaptırılması veya bu tarz bir firmaya temel ekonomik programla ilgili danışılması bizatihi kötü bir eylem mi?

Tercih edilen firma işinin ehli bir firma mı yoksa değil mi?

Maksat amaca uygun bir denetim yaptırılması ise pekala olabilir ve bu da kötü bir şey değildir.

Ayrıca seçilen firma işinin ehli bir firma ise, ki McKinsey, bu işin kriterlerine göre değerlendirildiğinde uluslararası düzeyde saygınlığı olan ve tercih edilen bir firma, o zaman neden yaptırılmasın.

Üstelik bahse konu firma, daha önceleri de Türkiye’de hem kamu hem de özel sektörde ciddi işler almış bir kuruluş.

Firmanın yapısı, arkasındaki sermaye yapılanmasını bu tartışmada özellikle değerlendirme dışı bırakıyorum. Çünkü konu finans, uluslararası sermaye gibi noktalara geldiğinde bunların arka bahçelerinin nereye açıldıkları gün gibi aşikar.

Fakat tüm bunlara rağmen gönül şunu isterdi ki, her konuda milli ve yerli olmanın çok öne çıkarıldığı böylesi bir dönemde denetim firmasının da özellikle yerli ve milli olması tercih edilmeliydi

Bu tarz bir tercih tutarlılık noktasında pek isabetli olmadı. Bizim gördüğümüzü hükümet göremedi mi? Gördü de bizim bildiğimizin dışında bu tercihte başka saikler mi rol oynadı? Onları bilemiyoruz

Bir ay önce ABD ile neredeyse köprüleri atma safhasına gelmiştik

Malum olduğu üzere, bundan daha bir ay evvel ABD ile ciddi bir sorun yaşamışken ve daha bu sorun tam olarak vuzuha kavuşmamışken, ABD’nin finansal açıdan adeta simge kuruluşlarından birisiyle üstelik ekonomik muhtevalı bir ilişkiye girmek izahı çok zor bir durum ortaya çıkardı. Bir ay evvel doları boykot etmeyi, I Phone’ları kullanmamayı, Starbucks’ları nerede ise ülke dışına kovalamayı, WhatsApp’ları terkedip Bip’e geçmeyi hararetle savunmamış mıydık? Firma listeleri yapıp yabancılarla bir şekilde ortaklığı olan bir çok firmayı töhmet altında bırakmamış mıydık?
Bunların pek de doğru olmadığını ve hadi yapılmaya karar verildi ise bile, yapılış maksadını fazlasıyla aştığını düşünmekle birlikte, maalesef bu davranışlar kısa bir süre önce ülkemizde vuku buldu

Bütün bunların akabinde, ekonomik anlamda girilen dar boğaza bir çözüm getirebilmek amacıyla hemen ekonomiye fren yapan bir politika ilan edilmesi (YEP) ve uluslararası finans çevrelerinin adeta barometresi gibi bir kuruluşla anlaşma yapılması, zihinlerde IMF çağrışımlarının uyanmasına yol açtı. Bu kadar ani bir tavır değişikliği sonrası şartlar aynı olmasa da insanların aklına bu tip çağrışımların gelmesi çok tabii idi. Eh muhalif unsurlar da bu tip bir algı uyanmasına ustaca katkıda bulundular. Bu da onların arayıp da bulamadıkları bir fırsattı.

Türkiye 16 yıldır Ak Parti tarafından yönetiliyor

Hükümetin ilgili bakanları ise bu tarz yorumlar yapanları sert bir şekilde eleştirdi. Fakat eleştirmek yerine; Türkiye Ekonomisi 16 yıllık bir Ak Parti iktidarı sonrası nasıl böyle bir çizgiye geldi?

Hükümetin burada ne tür eksiklikleri oldu?

İlişki kurulan danışmanlık ve denetim firması neden bu tarz bir seçimle gündeme geldi?

ABD ile ilişkilerdeki bu makas değişikliğinin bundan sonra alması muhtemel şekil nasıl olmalı?

gibi konulara daha açık izahatlar verilseydi, muhtemelen çok daha isabetli olurdu. Üstelik reel ekonomi alanında döviz ve faiz yükselmelerinden dolayı ciddi sıkıntı çeken firmalara yönelik; “ biz sizin sıkıntılarınızı anlıyoruz, şöyle şöyle tedbirler düşünüyoruz deselerdi halkın hiç olmazsa sözle derdine derman olabilirlerdi.

Oysa; kriz filan yok, bu laflar spekülatif laflar, yanlış ve hatta düşmanca algılar oluşturuluyor, sözleri sıkıntı çeken insanları daha da bunalttı ve bunaltmaya devam ediyor.

Bu insanların içinde hükümete ve icraatlarına muhalif bulunanlar olabilir fakat çoğunluğu bu iktidarın hasmı değil ki? Bu insanlar yıllardır destekledikleri iktidarın yönetimi altında ortaya çıkan bir ekonomik sıkıntı ve daralma sürecinin nedenleri ile ilgili daha açıklayıcı izah ve tedbir beklerler ki bu da haklarıdır. Çünkü ekonomik buhran döneminde insanlar yıllardır elde ettikleri birikimlerini kaybediyorlar. Hükümette bulunan veya bürokratik kademelerde yer alanların büyük bölümünün bu tür sıkıntıları aynel yakin bilebilmeleri maalesef mümkün olmuyor ve o sebepten de çoğu zaman sıkıntıların derecesini farkedemiyorlar. Çünkü ekonomik sıkıntı onların aile bütçelerini birinci derece etkilemiyor.

İş dünyası ve gönüllü kuruluşlar hiç de rahat değil

İş dünyasının çok önemli kesimi, sivil toplum kuruluşlarında ülke meselelerine kafa yoran insanlar ve halkımızın içinde bu işleri dert edinenler, içinde bulunulan bu hali kendi aralarında sessiz ve derinden müzakere ediyorlar. Büyük çoğunluğunun içi rahat değil. Çok hızlı değişen söylemler ve dost, düşman, müttefik tanımları onları rahatsız ediyor. Bu hali, pek azı müstesna, yüksek sesle dillendiremiyorlar. Hükümete her halükarda destek olmayı seçmiş fakat bunu yaparken bazen kaş yapayım derken göz çıkaran kişilerin söylemleri ise bahsi geçen samimi ve sessiz çoğunluğu tatmin etmiyor.

Özet olarak bence burada dikkat çekici noktaların başında kısa süre içerisindeki özellikle ABD ve Avrupa ülkelerine karşı takınılan tavırlardaki çok ciddi söylem ve politika değişikliği gelmektedir.

Bu değişimin sebepleri daha anlaşılabilir bir tarzda izah edilebilmelidir.

Şayet bu tavırlar, duruma göre değişebilen politik tavırlarsa o zaman bu tavırları alırken halkı sanki bu politikalar artık her daim uygulanması gereken politikalarmış gibi motive etmek, hatta bu motivasyonun dozajını fazlaca arttırmak ne kadar isabetlidir?

Bu hızlı değişimler karşısında geniş kitleler önemli ölçüde açmaza düşüyorlar. Hem kendi konumlarını hem de sevdikleri insanların değişimlerini izahta zorluk çekiyorlar.

İlave olarak Türkiye ekonomik anlamda dengelerini muhafaza etmek ve de kalkınmak için dış sermayeye ihtiyaç duyuyor ise bu tarz sert değişimler o sermaye kesimlerinin de kafalarını karıştırıyor. Sonrasında ise bu karışıklığı gidermek için yine sürpriz kararlar almak zorunda kalıyoruz bu da ayrı sorunlara yol açıyor.

Son olarak hükümet yetkililerinin, ekonomik anlamda ortaya çıkan ve yeni bir ekonomik program uygulanmasına ihtiyaç hissettiren menfi gelişmelerde, kendi hatalarını da açıklıkla ortaya koyan ve bu sıkıntılarda ciddi olarak zarar gören vatandaşın dertlerini ciddiye aldıklarını ifade eden bir söylem içine girmelerinin meseleleri daha kolay çözmek açısından yararlı olacağını düşünmekteyim.

Velhasıl konuştuğumuz konu ülkemizin yeni ekonomik programının uygulanma safhalarını denetlemek üzere bir danışman firma seçmek gibi görünse de bunun çevresinde ve arka planında çok girift meseleler bulunuyor

Allah ülkemizi ve İslam ümmetini sıkıntılardan muhafaza etsin

Son gelişmeler üzerine bir kaç ilave not:

Mc Kinsey ile yapılan anlaşmayla ilgili tartışmalar devam ediyor. Sözkonusu firmanın denetim ağırlıklı mı yoksa sadece bir danışmanlık firması mı olduğu konusu son günlerde bir hayli öne çıktı. Bizim yazımızın ana ekseni hükümetin önceki aylardaki söylemlerinin hemen akabinde ABD menşeli bir firma ile bu tip çok stratejik bir bağlantı kurmasının tutarsızlığı üzerine olduğundan bu tartışma esas itibariyle değerlendirmemizi birinci elden etkilemiyor.

McKinsey daha çok yönetim danışmanlığı yönü ağırlıkta bir firma olarak biliniyor. Fakat ilgilendiği kamu ve özel firmalara yönelik inceleme ve tavsiyelerinin sürecini ve sonuçlarını da kontrol eden ve denetleyen bir yönü de var. Firmanın kendi web sitesinde “müşterilerimize nasıl yardımcı oluyoruz” başlığındaki bölümde bu çerçevedeki kontrol ve denetim örneklerine yer verilmiş.

Ayrıca McKinsey ile anlaşma yapıldığı açıklaması sırasında Bakan Albayrak’ın kullandığı ifadeler de bu tür bir algıyı kuvvetlendirmişti

İlk açıklamasında “Yeni ekonomi programı bünyesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi’ni işaret eden Albayrak “Uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek” demişti.

Anlaşılan denetim sözcüğü üzerinden IMF ve Duyun-u Umumiye benzetmeleri zihinleri karıştırdığından danışmanlık vurgusu son açıklamalarda fazlaca öne çıkarılıyor.

Biz ise yerli ve milli vurgusu ile yakın zaman önceki ciddi ABD firmaları ve ürünleri karşıtlığının, son olaydaki tam zıddı davranışlarla beraberce nasıl izah edilebileceği üzerinde durmaktayız.

Her durumda fikr-i takip ve tutarlılığın önemli olduğunu bir defa daha vurgulamakta yarar görmekteyiz

Metin Balkanlıoğlu Hoca Rahmetli oldu

1980’li yılların başında Saraçhane başında Oruçgazi İlkokulu’nun arka tarafında bir talebe evimiz vardı. Yolun karşı tarafında da Hoşkadem Camii bulunurdu. Namaz vakitlerinde bazen Horhor yokuşunun alt tarafında rahmetli Mahmut Bayram hocanın imam olduğu Kızıl Minare Camii’ne bazen de Hoşkadem Camii’ne giderdik. Rahmetli Metin Balkanlıoğlu ile ilk defa orada imam iken tanışmıştım. O şirin ve ufak mescidi gençlerin çokça gelip gittiği bir mekân haline çevirmişti. Güler yüzlü idi, vaazları çok öğreticiydi. Ayrıca İslam’ı sevdirerek anlatmaya yönelik bir üsluba sahipti. Bu üslubunu tüm hayatı boyunca devam ettirdi. Sürekli pozitif enerji veren, onu dinleyen insanları Allah ile dost olmaya çağıran bir hali vardı.

Daha sonraları İsmailağa Camii’nin yakınlarındaki Acemoğlu Camii’ne imam olduğunda orası da bizim için her fırsatta gittiğimiz bir yer haline gelmişti. İlk çocuğum Ali biraz büyüdükten sonra Acemoğlu Camii’ne bazen onunla beraber giderdim. Her fırsatta ona takılır, öper ve severdi. Artık benim adım Metin hoca için “Ebu Ali” olmuştu. Daha sonra dünyaya gelen diğer çocuklarımla da imkan nisbetinde Metin Hoca’nın vazife aldığı camilere namaza gider, onların da hocayı tanımalarını arzu ederdim.

Bir dönem, sanırım 80’li yılların sonlarında Pazar günleri sabah namazlarında Acemoğlu’nda bir grup arkadaşla toplaşırdık. Rahmetli ile hadis dersi yapardık, oradan da Haliç kıyısında top oynamaya giderdik. Bugün hepsi 50’li yaşların sonlarına yaklaşan ve her biri farklı yerlerde hizmet etmeye çalışan birçok arkadaşımız o Pazar sabahlarının hadis dersi, futbol maçı ve sonrasında da Şehzadebaşı’ndaki börekçide son bulan programını muhakkak ki güzel bir dönem olarak anarlar.

Telefonda hadis-i şerif ezberleri

90’lı yıllarda yine bir kaç kış mevsimi, haftada bir gün bir arkadaşımızın evinde rahmetli Metin hoca ile tefsir derslerimiz olmuştu. O akşamları iple çekerdik. Dersleri çok canlı ve verimliydi. Rahmetlinin tebliğ metodu hakkında küçük bir örneği burada zikretmemin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir akşam telefonla konuşuyorduk. “Erhan, bu telefon konuşmalarımızın bir fayda sağlaması lazım” demişti. “Hocam ne yapalım ne dersin” diye sorunca, “Birbirimize her konuşmada kısa bir hadis nakledelim ve onu ezberleyelim.” Cevabını vermişti. “Eyvallah” demiştim. Bugün bile hatırlarım; ilk ezberlediğimiz hadis “Salat-ul leyli mesna ve mesna” (Gece namazları iki rekâttır.) idi. Burada bahsettiği gece vakitlerinde kılınacak nafile namazlarla ilgili bir hadis-i şerifti. Muhtemelen de teheccüt namazları için zikredilmişti.

Bu “telefonlarda hadis-i şerif okuma”yı bir süre tekrar etmiştik ve ezberimizde birçok hadis-i şerif olmuştu. Tabii şunu da ilave etmeden geçemeyeceğim; tekrarlayacağımız hadisleri genellikle o buluyordu, ben de ona ayak uydurmaya çalışıyordum. Tahmin ediyorum ki o zamanlar birçok kişi ile aynı şeyi yapıyordu. Allah u âlem.

Vaaz ve sonrasındaki hutbede adeta coşmuştu; Cuma namazı o gün iki saate yakın sürmüştü

Metin hocayı bir ara Kayabaşı köyüne tayin etmişlerdi veya kendi akıllarınca sürmüşlerdi. Yanlış hatırlamıyorsam 90’lı yılların son zamanlarıydı. O dönem Kayabaşı, bugünkü gibi yerleşik bir yer değil. İsmi üzerinde, köy hükmünde bir bölge. Orada yeni yeni bazı sanayi kuruluşları gelişiyordu ama şimdiki gibi toplu konut furyası daha başlamamıştı.

Bir Cuma günü, o sıralar beraber iş yaptığımız Gürbüz Aksu ile rahmetlinin vazife yaptığı camiye gittik. Çok memnun olmuştu. Vaaz ve sonrasındaki hutbede adeta coşmuştu. Cuma namazı o gün iki saate yakın sürmüştü. O gün farketmiştik ki, kendisini oraya sürenler bilmeden büyük bir hayra vesile olmuşlardı. Metin hoca orada ışık saçıyordu ve halinden de çok memnundu. Çarşamba günü rahmetlinin vefatını duyan Gürbüz beni telefonla arayıp bu hatırayı yâd etti. Beraberce tekrar o günü hatırladık. O gün ikimiz de çok etkilenmiştik. Adam olan nereye giderse orayı ihya eder. Adam, adam değilse gittiği yeri kurutur. Rahmetli böyle bir kişi idi.

Çok küçük ama derece olarak çok yüksek eylemleri sürekli ve samimi olarak tekrar edebilmek

Son yıllarda Salı akşamları Fatih’te Nişanca Camii’nde vaaz veriyordu. O gece bölgede müthiş bir yoğunluk oluyordu. Vaaz verdiği cami rahmetli babamların evinin hemen yanıbaşındaydı. Bir akşam, namaz öncesi oraya giderken bizim evin kapısında karşılaşmıştık. Rahmetli babamın hastalığının ağırlaşmaya başladığı zamanlardı. Bunu öğrenince babanı ziyaret edeyim dedi. Hemen haber ettim, buyur ettiler. İçeri girdik. Babacığıma o gülen yüzüyle sarıldı, elini öptü, dualar etti. Babam o kadar memnun olmuştu ki, anlatamam.

Daha sonra bir kaç defa daha ben yokken kapılarını çalmış ve ziyaret etmiş. Ziyaret sırasında da beni telefonla arıyor ve haber ediyordu. Her gelişi o hasta insanı adeta dinçleştiriyordu. Evde bambaşka bir hava esiyordu. O kadar meşgalesi içinde, binlerce insan kendisini vaaz için beklerken o küçük ama gittiği yer için çok önemli ziyareti ihmal etmiyor ve hasta bir ihtiyarı mutlu ediyordu.

Müslümanlık esasında bazen çok küçük ama derece olarak çok yüksek eylemleri sürekli ve samimi olarak tekrar edebilmektir. Rahmetli Metin hoca ile sanırım çok fazla kişinin bu türden hatıraları mevcuttur.

Onun hayatı geride kalanlar için güzel bir örnek olarak sürekli anlatılmalıdır

Rahmetli Metin hoca da insandı. Onun da muhtemelen bu hayat şartlarında canını sıkan şeyler oluyordu. Fakat onun yüzünün gülmediği, insanlara moral vermediği bir an’ı hatırlayan hiç kimseye rastlamak mümkün değildir. Hep vermeye çalıştı, hep hizmeti düşündü.

Vefatı sonrasında bir faniye nasip olabilecek çok güzel bir törenle ahiret âlemine yolcu edildi. On binlerce insan şehrin dört bir yanından Fatih Camii’ne akın ettiler. Onunla ilgili hüsn-ü şehadetlerini bir kere daha ikrar ettiler. Ne mutlu ona.

Rahmetli Metin Balkanlıoğlu, ideal bir hoca, ideal bir dost, ideal bir insan olarak bu dünyada güzel bir iz bırakarak hayatını tamamladı ve emaneti sahibine teslim etti. Onun hayatı geride kalanlar için güzel bir örnek olarak sürekli anlatılmalıdır. Biz onun iyi bir Müslüman olduğuna Allah indinde şahitlik ederiz. İnşallah bu şahitliğimiz bir değer ifade eder.

Mekânı Cennet olsun. Sevenlerine ve ailesine sabırlar diliyorum.

Dünya Bizim 22 Haziran 2018, Facebook paylaşımı

28 Şubat Zorbalığına Elif Yuva’dan Bir Örnek

28 Şubat süreci, yaşı müsait olanların bizzat yaşadıkları, fakat 21 yıl önce vuku bulduğu için, Türkiye nüfusunun büyük bölümü için ise, sadece tarihi süreçte sürekli atıf yapılan bir olay olarak duydukları, sıkıntılarla dolu bir devre. Bu yazıda, Elif Yuva’dan dolayı 28 Şubat sürecinde yaşanılan bir kaç hadise nakledliyor.

28 Şubat süreci, yaşı müsait olanların bizzat yaşadıkları, fakat 21 yıl önce vuku bulduğu için, Türkiye nüfusunun büyük bölümü için ise, sadece tarihi süreçte sürekli atıf yapılan bir olay olarak duydukları, sıkıntılarla dolu bir devre. O tarihlerde Refah Partisi lideri merhum Necmettin Erbakan Başbakan ve Doğruyol Partisi lideri Tansu Çiller Dışişleri Bakanı idi. Yine merhum Süleyman Demirel de Cumhurbaşkanı. 28 Şubat 1997 günü Milli Güvenlik Kurulu toplanmış ve 8 saat süren bu toplantı sonrasında açıklanan kararlarla, irticaya karşı olduğu iddia edilen, ordu ve bürokrasi merkezli baskıların yoğunlaştığı bir döneme girilmişti. Türkiye siyasi tarihine geçen ve adeta bir dönüm noktası olan bu kararların uygulanması sırasında Türkiye’de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda önemli değişimler yaşanmıştı.

28 Şubat olarak kısaca ifade ettiğimiz bu dönemde, birçok alanda olduğu gibi özellikle eğitim sahasında da Müslümanlara yönelik ciddi bir baskı uygulanmaya başlamıştı. Bu yazıda bizim de o dönemde başımızdan geçen bir kaç olayı örnek olarak nakletmeyi arzu ediyorum.

Rahatsız edici bir baskın

O tarihlerde, 1987’den beri bir grup arkadaşımızla birlikte kurup işlettiğimiz okul öncesi eğitim hizmeti veren Elif Yuvamız Bakırköy-İncirli’de faaliyet göstermekteydi. E5’in hemen yanı başında, bugün de farklı kişilerin elinde yine çocuk yuvası olarak hizmet veren bir yerde. Özellikle 28 Şubat’ı takip eden süreçte kurumun bağlı olduğu İstanbul İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü memurlarının bize karşı tavırlarının daha da tatsız bir hale dönüştüğünü hissediyorduk. Evrakları teslim ederken, bir şeyler sormak durumunda kaldığımızda bu hal daha fazla açığa çıkıyordu

.

Bu tarihlerde bir gün, il sosyal hizmetlerin teftiş memurları normal prosedürün dışında sanki bir baskın havasında yuvaya gelmişlerdi. Beş katlı binanın her bir tarafını; sınıfları, oyun odalarını, idari kısımları, özetle kenar köşe diye tarif edebileceğimiz yerler dahil tüm mekanı rahatsız edici bir tarzda aramışlar, buldukları yayınlardan ve o zaman moda olan bant tiyatrosu kasetlerinden örnekler alıp gitmişlerdi.

Biz o sırada binada bulunmadığımızdan, olayları bize anlatan öğretmenlerimizin ve müdire hanımımızın çok korktuklarını farketmiştik. Yaşanan duygu, korku, endişe ve bir tür panikti.

Neler oluyordu? Bu davranışın sebebi neydi?

Bizi ürkütmeye çalıştıkları belliydi

Öğrenciler cephesinden bakıldığında ise dehşeti şöyle ifade edebilirim. Bizim henüz 5 yaşında olan üç numaralı oğlumuz, o yıl yuvaya gidiyordu ve akşam eve geldiğinde hararetli bir şekilde bu olayı bizlere anlatmıştı: “Bir kaç kişi böyle sinirli sinirli geldiler, sınıflarımıza girdiler, sert sert konuşuyorlardı. Öğretmenlerimiz ve bizler çok korktuk. Baba, anne, kimdi o kişiler? Niye okula baskın yaptılar?” Bu olayı anlatırken çocuğun gözleri hayretle açılıyor, sanki o anı bir daha yaşıyordu.

Çuvallara doldurulup götürülen malzemelerimizin içinde boyama kitapları, çocuklar için hafif dozajlı da olsa bir dini eğitim verebilme gayesiyle almış olduğumuz kitaplar, kasetler vardı. Arzu eden velilerin çocuklarına da Elifba öğretiyorduk. Tabii suç unsuru olarak onlar da alınmıştı. Gerçi bir kaç ay sonra malzemelerimizi geri aldık ama yuvamıza 3 gün kapatma cezası vermişlerdi. Mutad teftişte eksikler tespit edildiğinden bu kapatmanın verildiği ifade edilmişti. Ama olay hiç de normal değildi. Daha evvel de ufak tefek eksiklik olunca ikaz edilir, bizler de onları düzeltirdik. Bu baskın ve kapatma kararı ile tamamiyle bizi ürkütmeye çalıştıkları belliydi.

“Bizim var olma hakkımızı engelleyemezler”

Bu baskın üzerine o zamanın İstanbul İl Sosyal Hizmetler Müdüründen randevu aldık ve gittik. Ben kendisine şunu sormuştum: “Küçücük çocukların eğitim gördüğü, hatta kendi çocuğumun da içinde yer aldığı bu kuruma bu tarz baskın şeklinde gelmek size yakışıyor mu? Bizi 10 yıldır tanıyorsunuz ve biliyorsunuz. Her ay en ince ayrıntısına kadar rapor veriyoruz, arada gelip kontrol ediyorsunuz, bizim zihniyetimizi de biliyorsunuz. Saklamıyoruz ama kurallara da uymaya çalışıyoruz, bu şiddet niye?

Cevabı ilginçti: “Ben sizinle aynı görüşlere sahip değilim fakat sizin varlığınıza saygı duyuyorum. Yalnız bizim belli aralıklarla katıldığımız il güvenlik toplantılarında askeri kanat temsilcileri sizinkine benzer kurumlara müsamaha gösterilmemesini ısrarla vurguluyor. Biz yine de ayarlı davranmaya çalışıyoruz ama elimizden bu kadar geliyor. Kendinize dikkat edin, bir eksiğinizi gördüğüm an icabına bakmak zorundayım.”

Kendisine, “o askere lütfen bizim bu konuşmamızı nakleder misiniz; resmen ayıp ediyorlar. Bizim var olma hakkımızı engelleyemezler, biz bu ülkenin asli unsuruyuz. Siz söyleyemezsiniz beni lütfen çağırın toplantıya, ben kendim ifade edeyim” demiştim.

Müdür, “yahu kardeşim git işine, hem benim hem de kendinin başını derde sokma” der gibi başını sallamıştı.

Bunu söylediğimde 21 yıl evveldi ve ben 35 yaşındaydım. Gençlik başka bir şeymiş.

Serbest teşebbüse müdahale

Daha sonra, o zaman İstanbul Ticaret Odası (İTO) başkanı olan Mehmet Yıldırım Bey’e gittim. O tarihlerde ben de taze bir İTO Meclisi üyesiydim.

Özetle şöyle demiştim: “Mehmet Bey, İTO’da matbaa ve yayıncıları temsil ediyorum ama ben aynı zamanda çocuk yuvası da işletiyorum ve burası özel bir işletme, İTO’nun da üyesi.

Burayı sanki anarşistlerin mekânını basar gibi basıyorlar, yatakların altlarına kadar karıştırıyorlar ve adeta terör estiriyorlar. Bunu yapan, il sosyal hizmetlerinin kontrol memurları. Bu serbest teşebbüse müdahaledir. Lütfen bu konuda bir demeç verin. Bu hareketin yanlış olduğunu ifade edin.”

Mehmet Bey beni dinlemiş, hak verdiğini belirtmiş ve hissettiğim kadarıyla da üzülmüştü: “Erhan, seni anlıyorum. Fakat ben hükümettekilerle temastayım; kardeşim, onlar bile sesini çıkaramıyor, lütfen benden böyle bir konuda bir hareket bekleme.

Mehmet Bey’den de bu konuda ümit yoktu. Gerçi demeç vereydi ne değişirdi ama en azından belki bir küçük moral olurdu.

Sakalı kaptırmadık

Bu hadisenin dışında, ilerleyen günlerde, tesettürlü öğretmelerimizin başları açık resimleri istenmeye başlanmıştı. Belli zamanlarda Sosyal Hizmetler’e verdiğimiz bildirimlerde o tarihlerden sonra bu öğretmenlerimizin resimlerine özellikle dikkat ediyorlardı. Sadece yemek ve temizlik personelinin başını örtmeye hakkı vardı bu kişilere göre.

Zaman geçtikçe işin dozajı arttı ve bir ruhsat yenileme zamanında benim kurucu olarak ruhsata koyacağım sakallı resmim sorun oldu.

Yenilenecek ruhsatın son onay yeri olan Valilik makamı, benim sakallı resmimi kabul etmiyor ve belgeye imza atmıyordu. Vali bey, “traşlı resim göndersin yoksa onaylamam” diye haber gönderiyordu. Ortadaki memurlara şöyle demiştim: “Arkadaşlar, ben sivil bir kişiyim, devlet memuru değilim. Burası da özel bir eğitim kurumu. Tamam, siz ruhsat veren ve mevzuata göre bizi denetleyen makamsınız fakat benim kılık-kıyafetimi, sakalımı-bıyığımı hangi maddeye dayanarak sorguluyorsunuz ve hangi hakla bana ‘sakalsız resim vereceksin’ diyorsunuz?

Bu şekilde yaklaşık 2 yıl geçti. Ben sakalı kesmedim. Resmin üzerinde oynayalım diyenlere de aldırmadım. “Sakalsız resim vermiyorum kardeşim, gelsinler kapatsınlar bakalım” diye işi gerdirmiştim. Bugünden geriye baktığımda ve başka örnekleri de gördüğümde çok riskli bir iş yapmışız, onu da farkediyorum.

Mevzuatta yeri olmadığından mı, yoksa sıra başka yerlerden bize gelmediğinden mi bilinmez ama bu konuyu bir daha ‘kapatma sebebi’ yapmadılar veya yapamadılar. İkinci yılın sonunda hatırladığım kadarıyla vali değişti, şartlar biraz yumuşadı ve bizim ruhsat benim sakallı resimle birlikte onaylandı. Elhamdülillah bu olayda sakalı kaptırmamış olduk.

28 Şubat sürecinde Türkiye’de irili ufaklı, sonucu hafif veya ağır bu tarz çok sayıda hadise vuku buldu. Bu olaylar Türkiye tarihinde acı bir dönem olarak kayıtlara geçti.

Bu hukuksuzlukları yapanlar dünyada da ahirette de inşallah hesap verecekler. Geride kalanlara da bu olaylardan ibret almaya çalışmak kalıyor.

Allah bir daha bu tip günler göstermesin. Amin

Dünya Bizim, 28.02.2018

Zeytin dalı harekatı: Uluslararası kurallara uygun bir operasyon

Türkiye, Fırat kalkanı operasyonundan sonra geçen aylarda İdlib bölgesindeki çatışmasızlık alanlarının güvenliği için ikinci bir harekat daha gerçekleştirmişti.. Bu harekatın sonrasında adeta geliyorum diyen son askeri operasyonun hazırlıkları tamamlandı ve Zeytin dalı harekatı 20 Ocak 2018 de başladı.

Bu harekat öncesinde Türkiye gerek askeri gerekse de diplomatik açıdan kapsamlı bir hazırlık dönemi geçirdi. İlgili tüm taraflara bilgiler verildi.

Bir ülkenin başka bir ülkenin sınırları dahilinde operasyon yapması mevcut uluslararası ilişkiler sistemi içerisinde belli kurallara tabi olduğundan Türkiye de bu operasyon için BM şartının 51 sayılı maddesine dayandığını duyurdu. O madde de BM üyesi ülkelere, silahlı saldırı halinde meşru müdafaa hakkı tanıyor. Türk Hükümeti, Suriye’nin PKK’ya destek vererek, Arap dünyasında Türkiye karşıtı cephe yaratmaya çalışarak, Türkiye’ye karşı üstü örtülü bir savaş yürüttüğü tezi üzerinde duruyor. Bu durumun da Türkiye’ye meşru müdafaa hakkı tanıdığını savunuyor.

Dışişleri yetkilileri de yaptıkları açıklamalarda “Suriye, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan kişilerin barınmasına göz yumarak serbestçe faaliyette bulunmasını sağlayarak, ulusal bütünlüğümüze bir tehdit oluşturuyor” diye ısrarla vurguladılar.

BM’nin 51. maddesinde kullanılan ifade şu şekilde:

“Hiçbir şey, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliği sağlayacak tüm önlemleri alana dek, askeri saldırıya uğramış Birleşmiş Milletler üyesi ülkenin bireysel yada kollektif meşru müdafaa hakkına zarar veremez. Savunma hakkını kullanmak üzere üyeler tarafından alınan önlemler anında Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve hiçbir şekilde Güvenlik Konseyi’nin, mevcut şart çerçevesinde, uluslararası barış ve düzeni sağlama yönünde hareket etme yetkisi ve sorumluluğunu etkileyemez.”

Jus ad bellum ve Jus in bello

Bilindiği üzere Uluslararası ilişkiler literatüründe iki tane önemli norm bulunuyor. Bunlardan bir tanesi Latince orijinal ifadesiyle Jus ad bellum: Yani bir ülkenin savaşma hakkına ifade eden bir kural . Türkiye de Adil Savaş Kuramı çerçevesinde bu harekatı BM’nin 51 sayılı şartına dayandırmakta.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta savaşın haklı bir nedene bağlı olarak yapılması, hedeflere ulaştıktan sonra barışın tesisi niyeti ve savaşın tüm ilgili kesimlere duyurulması. Türkiye yıllardır ülkemize büyük sıkıntı veren PKK terör örgütünün sınır ötesinde ve bizi tehdit edecek bir şekilde Suriye ‘de farklı bir isimle (PYD/YPG) ama bağlantılı şeklide bizi zarar verme niyetiyle bulunduğunu ileri sürüyor. Suriye’de Afrin bölgesinde konuşlanan PYD/YPG güçleri ( yani PKK) adları farklı olsa da buradan Türkiye’ye sürekli taciz edici bir şekilde eylemlerde bulunuyorlar. Afrin operasyonunun dayandığı en temel savlardan birisi de bu terör gruplarının varlığı ve Suriye hükümetinin bunları engelleyecek gücünün bulunmaması. Ve/Veya başka bir iddia olarak da bunları kasten Türkiye’ye karşı zarar verici bir tarzda desteklemesi.

Bir savaş veya askeri harekat durumunda ikinci önemli kural olan yine Latince orijinal ifadesiyle Jus in bello. Yani savaşta ahlaki kurallara uyulması mecburiyeti

Burada önemli bir nokta bu harekat sırasında askeri hedeflerle sivil hedeflerin birbirlerinden ayrılması ve sivillerin savaştan mümkün olduğu oranda zarar görmemesi. Diğeri de silahlı mücadele sırasında orantılı bir güç kullanılması.

PKK/PYD’liler ve destekçilerinin uluslarası camiaya karşı ısrarla vurgulamalarına rağmen Afrin’deki sivil halkın Afrin’deki bu terörist gruplarla bağlarının iddia edildiği gibi kuvvetli olmaması önemli bir nokta. Teröristler halkı tehdit ederek onların çocuklarını ellerinden alıyor ve Türkiye’ye karşı silahlandırıyorlar. Ayrıca onları Türkiye’ye karşı canlı bir kalkan gibi kullanıyorlar. Bu nokta da uluslararası hukuk açısından Türkiye’nin haklılığını arttırıyor.

Türkiye harekat içinde savaşın ahlaki çerçevede sürdürülmesi noktasına özellikle dikkat ediyor ve elinden geldiği ölçüde bu kurallara uymaya çalışıyor. Harekatın bu ölçüde yavaş ve kontrollü yürümesi esasında bu çabaların da önemli br göstergesi. Yoksa Türk ordusunun mevcut gücü ile züccaciyeyi dükkanına giren bir fil gibi Afrin’e harekat yapması durumunda olabilecek can ve mal kayıpları çok fazla olabilirdi.

Buna rağmen PKK/PYD çevreleri yaptıkları algı operasyonları ile Türk ordusunun kimyasal silah kullandığı, sivilleri bombaladığı yalanını çekinmeden kullanmaktalar. Suriye ve Sovyet güçlerinin İdlib’de ve başka bölgelerde yaptıkları kıyımlar dünya kamuoyunda bir satır bile haber olmazken Türk askeri ile yalan haberler büyük bir gayretle dünyaya anlatılmaya çalışılıyor.

Afrin’de bulunan en azından 6000 civarında olduğu ifade edilen militanın tesirsiz hale getirilmesi veya bölge dışına çıkması ve bu şekilde Türkiye için  tehdit halinin ortadan kalkması durumunda Afrin harekatının sona ereceği açıkça ifade ediliyor. Türkiye Suriye topraklarını işgael etme gibi bir niyetinin olmadığını her fırsatta beyan ediyor.

Afrin’den sonra sıra diğer problemli noktalara da gelebilmeli

Başta Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve diğer Türk yetkililerin de belirttiği gibi Türkiye için diğer önemli hedefler arasında başından beri ısrarla vurgulanan Menbiç’in yani Fırat’ın batısında kalan bölgenin de tamamen terörist güçlerden temizlenmesi hedefi var. Tabii diğer bir önemli nokta da Suriye ile olan 911 km’lik sınırın öte tarafındaki terör yuvalarının buralardan uzaklaştırılabilmesidir. Tüm bu hedeflerin gerekçeleri de esasında BM’nin 51 no’lu şartına dayanmaktadır ve uluslararası hukuk ve normlarla uygunluk göstermektedir

İnşallah bu kararlı duruşla zaman içinde bu hedeflere de varılması sağlanabilir diye ümit etmekteyiz.

Özetle ifade etmek gerekirse Türkiye kendisi için büyük tehlike arz eden ve neredeyse müttefiki diye değerlendirdiği tüm güçlerin bazen açık bazen de el altından desteklediği PKK/PYD/YPG unsurlaına karşı tüm zor şartlara rağmen Uluslararası normlara ve kurallara uygun bir harekatı sürdürüyor. Burada önemli nokta tahrik edici tüm saldırılara rağmen bu harekattan menfi olarak etkilenecek sivil ve masum insan sayısının olabildiğince az sayıda tutulabilmesini sağlamaktır

Hadisenin bir diğer boyutu da bu olaylardan bir şekilde zarar görüp yerinden yurdundan olan sivil halkın, gerek barınma gerekse de tüm insani ihtiyaçlarının Türk yardım kuruluşlarınca sağlanmasına çalışılmasıdır. Dünyanın güçlü diye nitelenen devletlerinin bu insani dramla ilgili en ufak bir gayretlerinin olmaması da maalesef diğer hüzün verici bir gerçektir

Bu zor şartlarda mücadele eden tüm askeri ve sivil görevlilerin çabalarının takdire şayan bir durum arz ettiğini ifade etmemiz de hakkı teslim etmek açısından büyük önem arz ediyor.

Allah bu mücadelede şehit olan tüm evlatlarımıza Rahmet eylesin. Yaralılara da acil şifalar nasip etsin.

Dünya Bülteni, 10 Şubat 2018

Ne Kadar İçimizde, Ne Kadar Dışımızda?

Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesi’nde 2018 Ocak ayında yapmış olduğu konuşma çerçevesinde bir değerlendirme

Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Boğaziçi Mezunlar Derneği (BURA)’nın Genel Kurulu vesilesiyle Boğaziçi Üniversitesi‘nde yaptığı konuşmayı izlerken, zihnimde bugüne kadar parça parça gelişmiş olan bir çok düşünceyi yeniden değerlendirmenin gerekli olduğu fikri oluştu

Sayın Cumhurbaşkanı bu konuşmasında Boğaziçi’nin oturduğu temelleri kısaca anlatırken okulun Amerikalıların Osmanlı döneminde 1800’lerin ilk devirlerinden başlayarak dikkatle uyguladıkları çalışmaların bir sonucu olarak kurulduğu noktasına atıfta bulundu. Evet, Amerikalılar Osmanlı coğrafyasının farklı noktalarında özellikle eğitim ve sağlık temelli olarak başladıkları bir tür misyonerlik faaliyetinin uzantısı olarak Robert Koleji’ni kurmuşlardı. Daha sonra bu okul yüksek öğretime de başladı ve Boğaziçi Üniversitesi bu temel üzerine bina edildi. Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi’nin tarihi dikkatli bir gözle incelenirse bu okulları kuranların kendi inandıkları değerler uğruna ne büyük fedakarlıklar gösterdiklerini müşahade etmek mümkündür. Özellikle okulun kuruluşunda etkin isimler olan Cyrus Hamlin ve Christopher Robert’in yaptıkları ve kendi açılarından ciddi fedakarlık gerektiren çalışmaların neticesi olarak da okul, zaman içinde ülkemizin üniversite seçme sistemi içerisinde en yüksek puanlı gençlerini kabul etme noktasına ulaşmıştır.

Allah adildir ve adaleti gereği kulları içinde gayret edenlerin gayretlerine uygun neticeleri halk eder. Bu bazen bire bir olur, bazen samimiyet derecesine göre bire yüzlerce kata kadar çıkar.

Bu okulları kuranlar, sadece Türkiye’de değil çalıştıkları diğer ülkelerde de en kapasiteli gençleri seçip onları hem bilimsel ve mesleki açıdan donatmak hem de kendi değer sistemleri açısından etkilemek için gayret sarf etmişlerdir. Bu eğitimin etkilerini Robert Kolej ve Boğaziçi’nde eğitim görenlerin büyük çoğunluğunda görebilmekteyiz. Robet Kolej, Boğaziçi Üniversitesi ya da bu okulların muadili olarak sayabileceğimiz Tarsus Amerikan Koleji, Kahire Amerikan Üniversitesi yahut Beyrut Amerikan Üniversitesi gibi okullardan mezun olanların akademide devam edenlerinin kendi ülkelerinde ya da Batı ülkelerinde önemli akademisyenler olduklarını; iş hayatında devam edenlerin ise kendi muhitlerinde başarılı oldukları görülmektedir.

Bu okulların çizdiği hayat telakkisi de uzunca bir süre ülkemizde yaşayan pek çok kişi için ulaşılması gereken bir hedef olarak görülmekteydi. Türkiye Batılılaşmak istiyordu ve toplum bu uğurda büyük bir dönüşüme tâbi tutuluyordu. Bu Batılılaşma serüveninde örnek alınan veya en önde giden isimler de, Batılıların kurduğu yahut Batılılar ile alakalı olan okullardan mezun isimlerdi. Bu örnek almanın, söylemde Batılılaşmaya karşı olan insanlarda dahi içten içe geliştiğini, bir tür aşağılık kompleksi olarak kendisine yer bulduğunu da maalesef belirtmek gerekiyor. Tabi ki Batılılaşmayı örnek almak, kendi hayat telakkilerine karşı olduğu için bu durum “Batının tekniğini ve bilimini alalım ama ahlakını almayalım” hedefi ile belki bir şekilde meşrulaştırılıyordu. Batılılaşma maceramızın pek çok ikiliği bir arada bulundurduğunu ve yaşanan gelgitlerin hem düşüncede hem amelde halen pek çok yerde görüldüğünü söyleyebiliriz.

Bu Batılılaşma maceramız içinde, Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan İslamcılık-Batıcılık tartışmalarının ise Cumhuriyet ile beraber kesintiye uğradığını biliyoruz. Bu kesintiden sonra uzunca bir dönem sadece modernleşme ve Batılılaşma yönünde alınan stratejik karar uygulamaya konuldu.

Toplumumuz içinde İslami düşüncenin yeniden filizlenmeye başlaması, farklı cephelerden Batı medeniyetine karşı eleştirilerin getirilmesi, zamanla kimlikli bir duruşun ortaya çıkması ise Türkiye’nin son 45-50 yılı içinde açıkça görülmektedir. Bu sorgulama özellkle son 20-25 yılda daha da hızlanmıştır.

Batılılaşma maceramız ve bunun farklı görünümlerine dalmadan Boğaziçi Üniversitesi ve Cumhurbaşkanı’nın konuşmasına dönmekte yarar var.

Son 30-40 yılın semeresi

Tayyip erdoğan boğaziçi

Cumhurbaşkanı’nın bu konuşmada zikrettiğiNurettin Topçu örneği oldukça yerindedir. Merhum Nurettin Topçu, Fransa’nın Sorbonne Üniversitesi’nden Felsefe alanında doktora derecesi almış ve orada Türk bayrağını dalgalandırmış bir isimdir. Aynı Nurettin Topçu, aldığı Felsefe eğitimine rağmen dini değerlerinden kopmamış, Batılılaşmaya eleştiriler getirmiş ve bu nedenle kendisine üniversitede görev verilmemiş bir isimdir. Batı’nın ve Batılılaşmanın bu kadar merkezinde yaşamış olmasına rağmen, onunla mesafeli bir ilişki geliştirebilmiştir.

Nurettin Topçu gibi, Türkiye’nin son 45-50 yılında gerek Boğaziçi Üniversitesi’nde, gerek Boğaziçi Üniversitesi gibi Batılı değerlerin yayılmasında öncülük eden okullarda hatırı sayılır miktarda öğrenci Topçu gibi, Batılılaşma ile arasına belli bir mesafe koyarak, kendi değerlerinden kopmamaya çalışmış ve bunların bir kısmı alanlarında çok iyi noktalara gelmiştir.

Boğaziçi Üniversitesi’nde de kurulduğu 1970’li yılların özellikle ikinci yarısından itibaren artarak büyüyen bu öğrenci ve sonradan mezun grubu gelişerek, zaman içinde Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nın kurulmasına öncülük etmiştir. Cumhurbaşkanı’nın davetine icabet ettiği BURA da, aynı tarihsel gelişmenin, daha sonra ortaya çıkmış bir meyvelerinden birisidir..

Anlaşılacağı üzere üniversitenin konferans salonunda Kur’an tilaveti ile başlayan bir etkinlik düzenlemek, yahut okulun bahçesinde iftar organizasyonu yapmak, 30-40 yıla dayanan bir geçmişin semeresidir. Rabb’ul âlemine bu neticelerden dolayı ne kadar şükretsek azdır.

Batıcı okulların dindar mezunlarına gösterilen mesafeli tavır

İftar

Konu Boğaziçi ve Boğaziçi’nin dindar mezunları olduğu için bir noktaya daha değinmeden yazıyı tamamlamak istemiyorum. Bu konu da, Boğaziçi Üniversitesi ve ona belli bir oranda benzeyen, İstanbul Erkek LisesiGalatasaray Lisesi vb. okulların dindar mezunları meselesi….

Malumdur, Boğaziçi ve benzeri okulların mezun kitlesi ekseriyetle Batıcı-laik bir çizgidedir. Fakat bir önceki satırlarda belirttiğim gibi bu okullardan her geçen gün artan sayıda, dindar, veya Batıcılık ile arasına mesafe koymaya çalışan öğrenciler de mezun olmaktadır. Bu öğrenciler, okullarının kendilerine vermeye çalıştığı değerleri sorguladıkları ve kabul etmedikleri için bazı hocaları ve bir kısım öğrenci arkadaşları tarafından imalat hatası olarak görülmektedir. Yani okulların fikriyatı ile araya konan mesafe, okulların mezunlarının önemli bir kısmı ile de bazı alanlarda daha mesafeli bir ilişkiyi beraberinde getirmektedir.

İşin ilginç tarafı, bu okulların dindar mezunları için aynı mesafeli tavır, bazı durumlarda, kendileri gibi Batılılaşmayı sorgulayan, dindar insanlar tarafından da konulmaktadır. En ufak bir anlaşmazlıkta bu okulların dindar mezunları da “güvenilmez”, “Batılıların içimizdeki adamı” ve bazen de bu okulların yakın temas içinde oldukları ülkelerin bir tür “ ileri karakolu” gibi nitelenmektedirler. Mesela Boğaziçi mezunu bir kişinin, tüm hayatında kimlikli ve kişilikli bir tavır sergilemiş olsa da en küçük bir fikri veya siyasi ayrışmada hemen ‘Amerika’nın adamı’ veya bir Galatasaraylı’nın ‘Fransızların yetiştirmesi’ veya bir Erkek Liseli’nin ‘Almancı’ olarak nitelenmesi gibi. Oysa bu insanların gerek okul gerekse de sonrasındaki hayatları kendi okul arkadaşlarının önemli bir kısmı ile bile sürekli fikri mücadele içinde geçmiş ve hayatlarının neredeyse tüm anlamı kendi medeniyetlerinin arzu ettiği insan tipinin oluşması için yapılan gayretle kendini bulmasına rağmen, bu ithamlar yüreklere saplanan hançer etkisi yapmış ve yapmaya da devam etmektedir.

İşin daha da enteresan yönü bu okulların mezunlarını farklı şekillerde itham eden “bizim” mahalledeki pek çok ismin, bu okullardan mezun olan, fakat fikren aynı çizgide bulunmadıkları isimlere karşı gösterdikleri örtük-açık teveccüh olsa gerek. Bu durumun, yazımın başında bahsettiğim Batılılaşmaya ve Batılılaşmanın öncülerine duyulan gizli bir öykünmenin sonucu olup olmadığı sorusu zaman zaman aklımıza gelmektedir..

Cumhurbaşkanı’nın konuşması, törene katılanlar ve konu hakkında yapılan yorumlar, bir Boğaziçili ve Galatasaray Liseli olarak, farklı yönleri ile hem okulda ve okuldan mezun olduktan sonra yaşadıklarımızı, hem de bu 30-35 senede gelişen soru işaretlerimi tekrardan hatırlattı.

Galatasaray

Sonuç olarak, bende uyandırmış olduğu bu düşüncelerin dışında sayın Cumhurbaşkanının Boğaziçi’nde konuşma yapması önemli bir dönüm noktası mahiyetindedir. Okulun yeni rektörü olan Prof. Dr. Mehmet Özkan Bey’e verdiği destek vaadi de çok kıymetlidir. Çünkü Mehmet Bey çok değerli bir ilim adamı ve yumuşak karakterli bir insan olmasına rağmen kendinden kaynaklanmayan sebeplerden dolayı haksız eleştirilere ve ithamlara uğramıştır. Ülkenin bir numarasının onun yapacağı yararlı hizmetlere destek olacağını vadetmesi inşallah üniversiteye, öğrencilere ve akademik kadroya önemli artılar sağlayacaktır kanaatini taşımaktayım

Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler…

Dünya Bizim, 23.01.2018

Uzunca ve derinlemesine bir hasbihal

Okuyacağınız yazı belki biraz uzunca ama konu detaylı olduğu için ancak bu kadar kısa yazabilmeye muvaffak olabildim. Sabrınıza sığınarak sizi sohbetimize davet ediyorum.

Büyük çoğunluğunuz için malum olduğu üzere, 2007 Yılında Dünya Bülteni’ni devir alıp internet üzerinden haber yayıncılığı yapmaya başladığımızda, bu alanda büyük gazetelerin internet sitelerinden başka çok fazla mecra bulunmamaktaydı. İlklerden biri sayılırdık. Rahmetli Akif Emre’nin yayın yönetmenliğinde öncelikle yeni bir haber dili oluşturmayı hedeflemiştik. Klasik habercilik yanında haberlerin arka planlarını biraz daha detaylı verebilme niyetiyle de Haber Analiz başlığı altında yeni bir bölüm açmıştık. Dünyanın farklı köşelerinden bizimle aynı bakış açısına sahip kalemi ve zihni kuvvetli pek çok arkadaşla ilişki kurduk. 10’un üzerinde bölgeden arkadaşımız, kendi bulundukları sahalardan, her yerde rastlanamayacak kalitede haber analizlerini bizim için hazırlıyor, biz de onları yayınlıyorduk.

Daha sonra Yuvarlak Masa Toplantıları diye başka bir başlık açtık. Beşiktaş Balmumcu’daki ofisimizde bazen ayda bir, bazen de iki ayda bir, konusunda uzman 2 veya 3 arkadaşımızı davet ediyor ve onlarla önemli konular üzerinde konuşuyorduk. Bu konuşmaları videoya kaydediyor ve o videoyu da siteye koyuyorduk. Aynı zamanda bu toplantıların çözümü yapılıyor ve tamamı metin olarak siteye giriyordu. Onları bugün bile yeni baştan okuduğumuzda hepsinin birbirinden güzel çalışmalar olduğunu bir daha görmekteyiz. Bu alanda da Aynur Erdoğan hanım ciddi ve kaliteli bir çalışma yapmıştı.

Hatta Yuvarlak Masa Toplantılarından on adetten fazlasını şirin bir formatta bastık ve ilgili kişilere bedelsiz olarak ulaştırmaya çalıştık. Bu da Dünya Bülteni’nin bir kültür hizmeti olarak kayıtlara geçti.

Konu buraya geldiğinde DUBAM olarak kısalttığımız Dünya Bülteni Araştırma Masası adlı önemli bir başlığımızı da zikretmeden geçemeyeceğim. Gerek tercüme gerekse de özgün yazıları dosyalar tarzında derleyerek okuyucuların hizmetine sunmaya başladık. Bu da bir internet sitesinin çapına göre çok önemli bir çalışmaydı…

2008 Yılının sonlarına doğru Dünya Bizim doğdu. Asım Gültekin ile daha çok gençlere yönelik olarak tasarladığımız ve yazarları da ağırlıkta olarak gençlerden oluşan kültür haberciliği sitemiz de kendi alanında ilklerden biriydi

Geçen yıl Dünya Bülteni 10’ncu yılını doldurdu. Dünya Bizim de inşallah bu yıl sonuna doğru onuncu yılını dolduracak.

Facebook ve twitter gelişiyor

Bizim bu yayınların devreye girdiği dönemin biraz sonrasında facebook ve twitter adlı sosyal medya mecraları hayatımızda ciddi bir şekilde yer almaya başladı.. Aynı dönemlerde akıllı telefonlar da hızlı bir şekilde yayılıyordu. I phone bu alanda büyük bir devrimdi. Onu android sistemi ile işleyen diğer akıllı telefonlar izledi. Bu telefonlar ile resim çekmek de çok daha kolay ve de güzel olmaya başlamıştı. Tabii sosyal medya unsurları da bu kolaylıklar ile birlikte daha fazla kullanılır olmuştu

Asım Gültekin, facebook yayılmaya başladığında genç arkadaşlara, bu facebook işine çok sardırmayın orada bir veya iki paragraf yazarak tembelliğe alışıyorsunuz. Biraz gayret edip adam gibi yazı yazın biz de yayınlayalım diye serzenişte bulunuyordu.

Teknolojik gelişmeyle kavga etmenin anlamı yoktu. O gelişme kendi işini yapıyor ve kendi alanını genişletiyordu. Onu anlamak ve belli bir seviyede ilişki kurmak durumundaydık. Zamanla biz de o mecralara girdik. Yaptığımız haberleri bir de buralarda link vererek paylaşıyor ve insanlara bu kanallardan da ulaşmaya çalışıyorduk.

Fakat baktık ki bu gelişmelerle birlikte neredeyse biraz yazı yazabilen ve bu aletleri bir miktar kullanabilen herkes bizim sitelerin bşr şekilde rakibi olmaya başladı. Bizden bazen daha hızlı ve sayıları her gün daha da artan bir şekilde yayılan yepyeni bir mecra. Tabii bunların içinde insanların kendi kurdukları blogları da dahil edersek işimiz gittikçe zorlaşıyordu.

Şu an gelinen nokta itibariyle sosyal medyada yüzbinlerce kişi irili ufaklı ve hemen her konuda haber, yorum, resim ve video paylaşarak bizim yapmaya çalıştığımız çalışmayı bireysel olarak yapıyorlar. Son dönemde yaygınlık kazanan whatsapp guruplarında ise dünyanın hemen her bölgesinden ajans, gazete, blog gibi mecraların linkleri paylaşılıyor. Adeta yağmur gibi her yerden haber ve yorum yağıyor. Gelin siz de bu şartlarda habercilik yaptığınızı iddia edin.

Haber Ajansları

Bir başka gelişme de haber ajansları, araştırma kuruluşları ve analiz siteleri cephesinde vuku bulmaya başladı. Haber ajansları alanında bizi etkileyen en önemli gelişme Anadolu Ajansı tarafından geldi. Devlet desteği ile hızlı bir atılım içine giren AA, bir yandan bizlere belli bir bedel karşılığı haber hizmeti sunarken, neredeyse aynı haberleri, bize verdiğinden çok kısa bir süre sonra, ücretsiz olarak kendi sitesinde de yayınlamaya başladı. Şöyle düşünelim; çok kuvvetli sermayesi olan büyük bir toptancı, bir yandan perakendicelere mal satıyor diğer yandan o malları bedava dağıtıyor. Siz bir mahalle bakkalısınız, gidip oradan mal alıyorsunuz, geliyorsunuz kendi bakkalınızda satıyorsunuz. Fakat malzeme aldığınız o büyük toptancı size sattığı malı kendi mekanına ulaşabilen herkese bedava dağıtıyor. Böylesi bir durumda o bakkalların ne kadar yaşama şansı olur varın siz düşünün.

Bunu sadece AA da yapmıyor. Yabancı ajanslarda da buna benzer bir durum yaygınlaşmaya başladı. Belki abone olanlara biraz daha fazla haber veriyorlar ama bedava kullanıcılara sayıca ve içerik olarak daha az ve kısıtlı olsa da yararlanma imkanını sunuyorlar. Bu şekilde bir davranış büyük bir çoğunluğun haberle ilgili ihtiyacını görüyor fakat diğer yandan binbir emekle hizmet sunan bizleri bir şekilde baltalamış oluyorlar..

Yukarıda bahsettiğim whatsapp devriminden sonra hemen her grupta sürekli bu ajansların haber linkleri yer alıyor. Haber verme işi sitelerden süratle ajanslara kaymaya başladı sanki..

Siz bu handikapı ortadan kaldırmak için AA’dan veya diğer yabancı haber kaynaklarından aldığınız haberleri çok farklı bir formatta izleyicilerinize sunmak zorunda kalıyorsunuz. O haber üzerinde çok fazla emek harcıyorsunuz. Tabii o da her zaman mümkün olamıyor. Bunun için istihdam edeceğiniz eleman sayısının uzun süre devamlılığını sağlamak hiç de kolay değil.

Kardeş kuruluşumuz Kuzey Haber Ajansı kanalıyla yurt dışındaki yaklaşık 15’e yakın kendi ofisimiz ve muhabirlerimizle özel haberleri bulup sitemizde de yayınlayarak bir dönem kısmen rekabet edebildik. Fakat Kuzey Haberin yurt dışı bürolarını kapatmak zorunda kaldıktan sonra o avantajımız gittikçe eski verimini kaybetti..

Bu arada Anadolu Ajansı başka ne yaptı? Bizim daha evvel yaptığımız ve bu alanda ilk olduğumuz işi yapmaya başladı.

Nedir o? Haber Analizler yayınlamaya başladı.

Karşımıza Devlet bütün gücüyle çıkıverdi. Bu analizlere iyi telifler verdikleri için ve tabii bize göre daha prestijli bir kurum olduğundan bir dönem bizde yazan bir çok arkadaşımız şimdi analizlerini Anadolu Ajansı için yazıyor.

Biz şimdi ne yapıyoruz ? Anadolu Ajansı abonesi olduğumuz için o analizlerin bir çoğunu oradan alıp kendi sitemizde yayınlıyoruz. Ama tabii ki bir dönem var olan o özgünlüğümüz eskisi gibi devam edemiyor. Sitemize özel analiz yazan birkaç arkadaşı ancak muhafaza edebiliyor, daha yeni ve genç arkadaşları bulup onları bu alana kanalize etmeye çalışıyoruz. Bu arkadaşlarımız biraz göze batınca bir bakıyoruz ki, kısa bir süre içinde onlar da AA analisti oluvermiş.

Vardığımız noktanın güzel yanı şu. Bu işte ilk olmanın ve taklit edilmenin keyfini yaşıyoruz. Tabii ilk defa bizde yazmış arkadaşlarımızın kendilerini geliştirerek şimdilerde bu kurumlarda yer almalarını görmekten de ayrı bir mutluluk duyuyoruz. Bu da az bir keyif değil hani.

Araştırma Kuruluşları

İlave olarak, araştırma kuruluşları ve bu amaçla oluşturulan çeşitli yapılar da son dönemlerde çalışmalarını bir hayli ilerlettiler. Bizlere göre imkanları çok daha iyi. Koca koca binalarda, çok nitelikli arkadaşları bünyelerinde istihdam ederek, iyi bütçelerle bu çalışmaları yaptıklarından bir hayli güzel eserler ortaya çıkmaya başladı. Bu alanda SETA’nın araştırma birimi ve İHH’nın İnsamer’ini en başlarda zikredebiliriz. Bütçe yönüyle onlarla belki aynı kategoride olmasa da nitelikli çalışmaları ile ORDAF ve İran Araştırmaları Merkezini (İRAM) de bu guruba dahil edebiliriz. Burada sayamadıklarım sakın alınmasınlar, yer darlığından ve mevzuyu gereksiz uzatmayayım diye daha fazla isim zikredemiyorum.

Bunlar bir anlamda güzel gelişmeler. Sayının artması rekabeti de arttırır. Rekabet de muhakkak ki kalitenin daha iyiye gitmesine yol açar..

Değişen trendler

Yine bir diğer tesbitimiz de şu: İnsanlar eskiden sitelere çoğunlukla masa üstü bilgisayarlarından girerlerdi. Şimdilerde bu oran mobil telefonlar ve I padlere kaymaya başladı. Tabii bu da sürekli bir teknolojik yatırımı gerekli kılıyor. Her yeniliğe uyum sağlamak için içerik kadar işin araçsal yönüne de kafa yormak durumundasınız.

Diğer bir önemli tesbitimiz de izleyicilerin direk olarak sitelere girip haber ve yazı okuma alışkanları gittikçe azalıyor.

Ya ne oluyor? Kendilerine sosyal medya üzerinden bir mesaj geldiği oranda haberlerden, yorumlardan ve yazılardan haberdar oluyorlar. Yani sosyal medyada var olup insanların dikkatlerini çekebildiğiniz oranda varsınız ve okunuyorsunuz. Yoksa maalesef allame-i cihan olsanız insanlara ulaşmanız zor.

İlave olarak Google mecrası da çok etkili. İzleyiciler Google’un rahatına her gün biraz daha alıştı. Ne arıyorsa yazıveriyorlar Google’a ve karşılarına çıkanların arasından istediklerini seçiyorlar. Biz uzun bir süredir bu alanda var olduğumuzdan şükür Allah’a ki Google mecrasında ciddi bir avantaja sahibiz. Google bize dezavantaj değil tersine avantaj sağlıyor.

Bu sahada da sosyal medya guruları ve google seoları her gün biraz daha öne çıkıyorlar. Daha kıymetli bir noktaya geliyorlar. Bu tip arkadaşlarla gerek insani muhabbet gerekse de ‘duygusal ilişkileri’ sağlıklı kurabilirseniz belli avantajlarınız olabiliyor. Sizi sevenlerin paylaşımlarının etkisi çok profesyonel olanların karşısında gittikçe azalıyor, bunu da fark ediyoruz

Zaman çok hızlı akıp gidiyor

Bu kadar lafın içinde sizin de muhtemelen bize hak vereceğiniz gibi meselenin en püf noktası galiba şurası: Ahir zamanda, sanki zaman daha hızlı geçiyor. İnsanlığın uzun bir sürede kat ettiği teknolojik gelişmeler son zamanlarda adeta ışık hızıyla arttı. Her yenilik kendisi ile ilgili bambaşka bir ilişki biçimi ve iletişim kanalları oluşturuyor. Bu değişimler insanların alışkanlıklarını değiştiriyor. Bu sahalarda var olmak ve faydalı bir şeyler yapabilmek için tüm bu gelişmeleri iyi okuyabilmek ve yeniliklere karşı süratle pozisyon almak gerekiyor. Buna inanın ne güç dayanıyor ne de insanın ve kurumların kapasitesi…

Sorular

Sonuç noktasına yaklaşırken bazen kendi kendime şu soruları soruyorum. Acaba on yıldır yapmaya çalıştığımız bu dijital habercilik çalışması içinde Dünya Bülteni olarak bizim fonksiyonumuz ne kadar? Artıyor mu yoksa azalıyor mı? (Dünya Bizimi daha dışarıda tutuyorum. Onun alanında henüz Dünya Bizim kadar öne çıkmış bir çalışma yok. Birçok çevre ona hak ettiği değeri açıktan vermese, hatta bazen değer vermiyormuş gibi görünseler de ben içten içe takip ettiklerini ve ah biz de bunun gibi veya bundan daha iyisini yapsak diye iç geçirdiklerini görüyorum.)

Sorulara devam edelim;

Bizim Dünya Bülteni ile bir zamanlarda ilklerden olarak yapmaya çalıştığımız işi bugün bizden çok daha imkanlı birileri yapıyorsa bizim bu alanda ısrar etmemiz ne kadar gerekli? Bizim daha farklı ve bu güne kadar denenmemiş veya pek kimsenin çalışmadığı alanlara kaymamız acaba daha mı faydalı olur?

Bu sorular üzerinde ciddi olarak durmaktayız. İzlenme oranlarımız bir çok meslektaşımıza göre imkan/ürün dengesi itibariyle hala gayet iyi. Ama yine de bu temel soruları sorabilmek önemli. Üstüne üstlük bu soruları açıktan sorabilmek de hadi kendi kendimize biraz pay verelim pek de kolay değildir.

Peki niye bu soruları soruyoruz? Çünkü biz bu işi nam olsun diye veya reklam alıp para kazanalım diye yapmadık ve yapmıyoruz. Yaptığımız işi de sadece kendimize ait olarak görmüyoruz. Bu bir camianın işidir diye bakıyoruz. Camia içinde bu yazıyı okuyan herkesin olmasa da bir çoklarının, bu tip soruları bizimle ilgili kendi kendilerine sorduklarını da duyar gibiyiz. Belki bu soruların karşılığında bizim bulamadığımız bazı anlamlı cevapları birileri bulur ve bize de söyler diye bir beklenti içinde olduğumuzu ifade etmek istiyoruz.

Evet son cümle olarak,  Dünya Bülteni ve World Bulletin çalışmalarımıza, inşallah, gücümüzün son noktasına kadar devam edeceğiz .Yapabildiğimiz yenilikleri yapacağız, teknoloji önümüze hangi engeli veya fırsatı koyarsa onunla bir şekilde baş etmeye ve/ veya istifade etmeye gayret edeceğiz. Bu arada da sorduğumuz sorulara bulabildiğimiz cevaplara göre ulaşabildiğimiz yeni ufukların ve çözümlerin de tezahürlerini Allah kısmet ederse hep birlikte izleyeceğiz.

Bu uzun yazıyı bu noktaya kadar sabırla okuduysanız öncelikle teşekkür ediyorum. İlk paragraftan son noktasına kadar değer verip bu hasbihale misafir olan herkese en derin selam ve sevgilerimi sunuyorum

Allaha emanet olun

Dünya Bülteni, 18.01.2018

2017’den hatırımızda kalanlar

Bir takvim yılı daha bitiyor. Her biten yıl, içinde yaşanılan olaylarla birlikte tarih sayfalarında yerini alırken yeni başlayan yıl ile ilgili beklentiler de gündeme geliyor.

Geçtiğimiz yıl içinde nereden bakıldığı ile bağlantılı olarak önem sırasına göre dizilebilecek çok sayıda olay gündeme geldi. Bunların hepsini bir yazı çerçevesinde bir araya getirmek takdir edersiniz ki imkan dışı. Fakat genel bir bakış ile gözümüze çarpan olayları okuyucularımız ile beraberce hatırlamanın yararlı olduğunu düşünmekteyiz

Geçtiğimiz 2017 yılı Ocak ayı kanlı bir olayla başlamıştı. Kuruçeşme’deki bir eğlence mekanına eli silahlı olarak girdiği kameralarda görünen bir kişi 39 kişinin ölümüne sebep olmuştu. Olayla ilgili ana fail olarak resimlerde görünen kişi daha sonra yakalandı. Fakat hadise üzerinde örtülü olarak duran sis perdesi hala tam manasıyla aydınlanmadı. Bu konuda hukuki süreç de tam olarak sona ermediğinden zamanla belki daha doyurucu bilgiler edinebiliriz sanırım.

Şubat ayı içinde bir süre önce oluşturulan Varlık Fonu’nun yapısıyla alakalı haberler dikkatleri çekti. Milli Piyango, şans oyunları ve at yarışlarının devredildiği Varlık Fonu‘na kamunun dev şirketleri de aktarıldı. Başta Ziraat Bankası olmak üzere, Borsa İstanbul gibi kuruluşlar Varlık Fonu’na devredildi. Varlık fonununun nasıl bir şekil alacağı ve hangi alanları kapsayacağı zamanla daha da netleşecek gibi görünüyor

varlık fonu

Mart ayına damgasını vuran en önemli olay Hollanda ile yaşanılan kriz idi. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya referandum ile ilgili bir program için gittiği Hollanda’nın Rotterdam şehrinde, Hollanda polisi tarafından diplomatik teamüllere uymayan nezaketsiz bir tavırla karşılandı ve sınırdışı edilmek istendi. Bu olay iki ülke ilişkilerinin önemli ölçüde gerilmesine neden oldu

Mart ayını diğer bir önemli olayı da 7 ay süren Fırat Kalkanı Harekatının sona ermesi oldu. Türkiye son yıllarda görülmediği büyüklükte bir sınır aşırı  askeri harekat yaparak Suriye topraklarında belli bir bölgeyi kontrolu altına aldı.

fırat kalkanı

Nisan ayının başlarında Suriye’de İdlib’e kimyasal bomba atıldı ve burada 100’den fazla insan öldü. Savaşın sivil insanlar üzerindeki acımasız yüzünü göstermesi bakımından çok hüzünlü bir olaydı

16 Nisan’da Türkiye çok önemli bir referandum yaşadı

başkanlık sistemi

Türkiye Cumhuriyeti’nin 30 Ekim 1923’te kurulan ilk hükümetinden bu yana uygulanan ‘Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlar Kurulu şeklindeki parlamenter sistem, 94 yıl sonra 16 Nisan 2017’de yapılan referandumla ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ olarak adlandırılan başkanlık sistemiyle değiştirildi. AK Parti ve MHP ‘nin uzlaşarak TBMM gündemine getirdiği yeni sistem, kılpayı bir farkla ve yüzde 51,41 oy oranıyla kabul edildi. Bu referandumda ortaya çıkan yüzde 49’luk ‘Hayır’ oyu ise bundan sonraki seçimler ile ilgili üzerinde çokça tartışılabilecek bir oran olarak zihinlerde yer etti.

Mayıs ayının ikinci yarısında Dünya Bülteni’nde uzun yıllar yayın yönetmenliği yapmış olan arkadaşımız Akif Emre’nin vefatı bu yılın hüzünlü bir olayı olarak hepimizi üzdü. Merhum Akif Emre’nin vefatı üzerinden onunla ilgili yazılan yazılar ve yapılan paylaşımlar ülkede insanların Akif’in şahsında kendilerinin duruşlarını yeniden gözden geçirmelerine fırsat verecek bir fikri zemin oluşturdu. Allah Rahmet eylesin.

akif emre

Mayıs ayının diğer hüzünlü bir hadisesi de Kabil’deki İntihar Saldırısı idi. Bu saldırıda da 100 kişi öldü.

Haziran ayının başlarında ve Mübarek Ramazan ayının ilk günlerinde sevgili babam Necdet Erken ahiret alemine göç etti. Bu vesile ile hem babam hem de tüm ölmüşlerimiz için bir Fatiha okumanızı istirham ediyorum

babam

Haziran ayının diğer önemli olayı CHP Genel Başkanının Kılıçdaroğlu’nun, Ankara’dan İstanbul’a yürüyüşü idi. İktidar ve muhalefet çevrelerinde farklı farklı mütalaa edilse de bir siyasi liderin 450 kilometrelik bir yolu yürüyerek katetmesi ve bu yürüyüşün nisbeten sakin bir şekilde geçmesi bizce önemli bir olaydı

Haziran ayı Türkiye’deki gelişmelerin yanı sıra dünyada yaşanan olaylarla da dikkat çekti. Petrol ve doğalgaz zengini Körfez’de son yılların en büyük krizi patlak verdi. Önce Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn, sonra Yemen, Maldivler ve Libya’daki Tobruk yönetimi doğalgaz zengini Katar ile tüm diplomatik ilişkilerini askıya aldıklarını duyurdu.

Sadece Suudi Arabistan ile sınırdaş olan Katar adeta karadan abluka altına alınırken gıda gibi temel ihtiyaçların deniz ve havayoluyla temin edilmesi gündeme geldi. Türkiye bu olay karşısında hemen devreye girdi Katar’a olan desteğini hem sözlü hem de fiili olarak ortaya koydu.
Tabii bu olayın arka planında etkili olan büyük güçlerin tavırları da orta doğu da yeni dengelerin oluşmakta olduğunu göstermesi bakımından ilginç idi.

trump ve selman

İlave olarak bu ay içinde Suudi Arabistan’da veliaht prensin değişikliği de Suudi Arabistan’ın hem iç dengeleri, hem de uluslarası ilişkileri açısından üzerinde önemle durulacak bir olay olarak gündeme geldi. İlk bakışta Katar krizi ile birlikte değerlendirilen bu olay esasında daha derinden bir değişikliğin sinyali olarak ortaya çıktı

Ağustos ayının sonlarında İslam alemini derinden sarsan bir olay vuku buldu. Arakan‘daki Müslümanlara yönelik olarak yapılan katliam ciddi boyutlara ulaştı. Dünyanın büyük diye nitelenen güçleri bu olaya adeta seyirci kalırken Türkiye bu hadise karşısında da insiyatif aldı ve ciddi girişimlerde bulundu. Siyasi olarak olayı dünya gündemine taşıdı ve yardım kampanyaları bu bölgede yaşayan insanların yardımına koştu

Yine bu ayda Trabzon Maçka’da PKK’lileri görüp jandarmaya haber veren 15 yaşındaki Eren Bülbül PKK’liler tarafından vuruldu. Gözü dönmüş katillerin gencecik bir yavruyu katletmesi bu yılın ibretle ve nefretle hatırlanması gereken bir olayı olarak tarihte yerini aldı.

Eylül ayında o tarihe kadar üzerinde uzunca bir süredir konuşulan Türkiye ile Rusya arasındaki S-400 Füze Savunma Sistemi anlaşmasında imzalar atıldı. Bir NATO üyesi olan Türkiye’nin yaptığı bu anlaşma Türkiye’nin savunma tercihlerindeki köklü değişikliği göstermesi bakımından önemliydi. Rusya ile bu yakınlaşmanın zaman içinde nasıl bir seyir takip edeceği de üzerinde en çok tartışılan bir konu olarak gündemde yerini korumakta

Yine Eylül ayında Diyanet İşleri Başkanlığı görevi sırasında başarılı bir devre geçiren Prof. DrMehmet Görmez, hakkında oluşan menfi bir hava sonrasında görevinden ayrıldı. Bu ayrılış Türkiye’deki ve dünyanın farklı bölgelerindeki Müslümanları ciddi bir şekilde üzdü. Onun yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’na Prof. Dr. Ali Erbaş Atandı

mehmet görmez

Mehmet Görmez hoca devrinde Diyanet İşleri Başkanlığının yükselen çıtası yeni başkan döneminde nasıl bir seyir izleyecek onu inşallah hep birlikte göreceğiz.

Eylül ayının diğer bir önemli olayı Milli Eğitim Sistemi içerinde liselere geçiş sırasında uygulanan TEOG sınavlarının ani olarak kaldırılmasıydı. Öncesinde ciddi bir hazırlık yapılmadan kaldırıldığı intibaını veren bu sınavlar sonrasında Bakanlık bünyesinde uzun bir hazırlık dönemi geçti ve yeni bir sistem devreye girdi. Yeni sistemin nasıl işleyeceği merakla bekleniyor. Bu değişiklik öğrencileri, velileri ve kitap üreticilerini derinden etkiledi.

Eylül ayında uzun yıllardır İstanbul’da Belediye Başkanlığı yapmış olan Kadir Topbaş istifa etti. Topbaş kelimelerinin arasına kimseyi kırmamaya çalışarak gizlediği kırgınlığını düşük bir tonda ifade ederek görevi bıraktı ve tartışmalara meydan vermeyerek köşesine çekildi.

Bu ayda Kuzey Irak’ta Bağımsızlık Referandumu yapıldı. Öncesi ve sonrası bir hayli tartışmalı geçen bu referandumda Bağımsızlık kararı çıkmasına rağmen gerek Türkiye gerekse hem bölge hem de Dünyanın bir çok ülkesi ciddi bir karşı koyuş gösterdiler. Bu muhalefet sonucunda karar yürülüğe giremedi ve uzun yıllardan sonra Mesut Barzani görevini bıraktı.

Ekim ayında bu sefer İspanya’da Katalonya, referandum sonrasında Bağımsızlığını İlan Etti. Katalonya bağımsızlığı dünya siyasetinde önemli bir yer işgal eden bağımsızlık ve özerklik tartışmalarında ciddi bir yer aldı. Uluslararası sistem bu karara da ciddi bir tepki gösterdi ve karar uygulamaya giremedi. Fakat dünyadaki bu teşebbüslerin bundan sonra da nasıl devam edeceği ile ilgili beklentiler devam etmekte

barzani talabani

Ekim ayının diğer önemli bir olayı da Irak Bölgesel yönetiminin diğer önemli bir aktörü olan Celal Talabani‘nin vefat etmesi oldu. Bu şekilde orta doğuda uzun yıllar siyasi hayatı etkileyen iki önemli lider birer ay ara ile farklı sebeplerle de olsa devreden çıkmış oldu.

Yine Ekim ayında ABD, Türkiye’den gelecek vize başvurularını askıya alma kararı aldı. Bu karara Türkiye ciddi bir tepki gösterdi ve misilleme yaptı. Görüşmeler sonrasında vize kararı tamamen kalkmadı fakat sağlık ve eğitim gibi özel durumlar için kısmi bir yumuşamaya uğradı

Ekim ayının bir diğer önemli başlığı ise Meral Akşener önderliğinde İyi Parti’nin kurulması oldu.”Türkiye İyi Olacak” sloganıyla kurulan partinin kamuoyu anketlerinde belli bir oy oranı görünse de Türk siyasi hayatında ne tür bir karşılığı olacağı üzerinde tartışmalar devam ediyor

Ekim ayında İslam dünyasını derinden sarsan bir saldırı olayı vuku buldu. Somali’nin başkenti Mogadişu’da düzenlenen bombalı saldırıda 300’ün üzerinde kişi vefat etti

Ekim ayında, Türk Ordusu önemli bir hazırlık devresi sonrasında çatışmasızlık bölgesinin güvenliğin sağlamak gayesi ile İdlib’e Girdi. Bu harekatın bir diğer sebebi de Afrin bölgesindeki PKK/PYD/ YPG unsurlarının etkisiz hale getirilmesi ve buradan gelecek tehditlerin kontol altına alınması idi. Bu gelişme sonrasında Afrin bölgesine yapılacak muhtemel bir harekatın da yaklaşmakta olduğu yolundaki beklentiler gün geçtikçe artıyor..

Bu aydaki diğer bir önemli gelişme de Irak Hükümet Güçleri’nin, Kerkük’ü kontrol altına alması idi.. Bölgedeki siyasi ve demografik yapının değişmesi tehlikesine yönelik olarak bu bölgedeki durum hassasiyetini muhafaza ediyor

Ekim ayı bir başka önemli olaya sahne oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ErdoğanSırbistan’a yaptığı ziyaret sonrasında Novi Pazar’a da gitti. Türkiye’den Novi Pazar’a Cumhurbaşkanlığı düzeyinde yapılan bu ilk seyahat Sancaklılar ve Boşnak Müslümanları için büyük bir moral oldu.

sancak ve erdoğan

Yine Ekim ayında, Türkiye siyasi hayatının en önemli simalarından biri olan Deniz Baykal beyin kanaması geçirdi. Deniz Baykal’ın şu an tedavisi Almanya’da sürdürülüyor

Ekim ayının iç poltikadaki diğer önemli olayları arasında Bursa Belediye Başkanı Recep Altepe ve Ankara Belediye Başkanı Başkanlık Melih Gökçek’in görevlerinden istifa etmelerini sayabiliriz.

Kasım ayında, Balıkesir Belediye Başkanlığından istifa etmesi istenen Edip Uğur ise diğer başkanların tavrının dışında hem başkanlıktan hem de partiden istifa ederek kırgınlığını yüksek sesle ifade etti.

Bu ayın diğer üzücü bir olayı da Mısır’da Camiye yapılan saldırı idi: Bu saldırıda da 305 Kişi öldü.

Daha önce Haziran ayında veliaht değişikliği yaşayan Suudi Arabistan’da kral Selman üst yönetiminde çok önemli değişiklikler yaptı.. Mevcut yönetim ile anlaşmazlık yaşadığı ifade edilen bir çok prens, bakan ve silahlı kuvvetler komutanı bu değişiklik çerçevesinden yönetimden uzaklaştırıldı. Suuddaki bu değişiklikler daha önce de ifade edildiği gibi bu ülkenin hem kendi iç yapısı hem de uluslarası arenada aldığı konum ile yakından alakalı olarak değerlendirilmekte.

Kasım ayının diğer önemli olayı ABD’de Reza Zarrab Davasının başlamasıydı. Zarrab’ın sanıklıktan tanıklık durumuna geçmesi ile davanın seyri de değişti ve sanık sandalyesinde sadece Halk Bankası Genel Başkan yardımcısı Mehmet Hakan Atilla kaldı. Dava, Zarrab’ın güvenilmez tavırları, davanın savcısı ve hakimi üzerinde kamuoyuna yansıyan FETÖ bağlantıları dolayısıyla Türkiye’ye yönelik suçlamaların etkisini yitirdiği bir düzleme kaydı.

Bu arada savcını davanın içine devrin bakanlarını da dahil ederek olayı Türkiye’nin üst yönetimini asılsız suçlamalarla itham etmeye yönelik zorlamaları da dikkatleri çekti. İlk başlangıcında önemli bir sansasyon uyandırmaya çalışan ve zamanla tutarsız hareketlerle inandırıcılığını yitiren bu mahkeme bakalım ilerleyen günlerde nasıl bir seyir gösterecek

Kasım ayında savaş suçlusu Hırvat General duruşmada zehir içerek intihar etti. Bu olay da ciddi bir ilgi uyandırdı. Balkanlarda ihtilaflı dönemlerde sivil halka ve bilhassa Müslümanlara karşı gaddarca davranan insanların farklı sebeplerle de olsa bir bir devreden çıkması İlahi Adaletin tecellisi olarak zihinlerde yer etti.

Bu ayda uzun zamandır gündemde olan yerli otomobilin Türk markası ile tamamen milli bir yapıda üretilebilmesi için önemli bir adım arıldı. 5 ortaklı oluşumun, 2018 başında şirketi kurup prototipleri 2019’da, ilk otomobili 2021’de üreteceği yönünde hedefler açıklandı.

ABD’de dava devam ederken Aralık ayı başlarında Reza Zarrab ve 22 Yakınının Mal Varlıklarına el konuldu.

iit

Yılın bu son ayında Trump, seçim döneminde vaadettiği üzere ABD İsrail büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’ e taşıyacağını ilan etti. Bu olay üzerine hem İslam Dünyası hem farklı mezheplerdeki Hristiyan dünyadan büyük tepkiler geldi. Bu karara karşı Türkiye’nin dönem başkanlığında İslam İşbirliği Teşkilatı İstanbul’da olağanüstü toplantı yaptı. Toplantı sonrasında Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak ilan etti. Yine bu gelişmeler üzerine toplanan BM Genel Kurulu ABD’nin bu teşebbüsünü kabul etmediğini karar haline getirdi. Tabii Genel kurul kararı bir yaptırım getirmese de bundan sonra olayların gelişmesinde atıf yapılacak önemli bir gelişme olarak uluslararası sistemde yerini aldı.

11 Aralık günü iş dünyası için önemli bir vefat haberi daha geldi. İTO Başkanı değerli arkadaşımız İbrahim Çağlar ani bir kalp krizi neticesi vefat etti. İbrahim Çağlar’a da Allah’dan Rahmet diliyoruz.

ibrahim çağlar

Bu ayın son günlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Sudan’dan başlayarak gerçekleştirmekte olduğu Afrika gezisi de büyük bir ilgi uyandırdı. Sudan parlementosunda Allah-u Ekber nidalarıyla karşılanan Cumhurbaşkanı’na karşı yapılan bu  merasim, onun İslam ümmeti nezdinde ne derecede hüsn-ü kabul gördüğünün önemli bir göstergesi olarak değerlendirildi.

erdoğan sudan

Sonuç olarak

Binlerce olay arasından seçilerek özetle sıralanan bu olaylarla beraber bir yıl daha sona eriyor. 2017 yılı içinde İslam Dünyası yine çok sayıda insanın savaş, bombalama, intihar saldırılarıyla beraber vefat ettiği bir yıl oldu. İslam Dünyasında çok farklı kutuplaşmalar ortaya çıktı. Şii Sünni ayrımı yine geçtiğimiz yıl da özellikle İslam dışı güçler tarafından çok fazla kaşınan bir ihtilaf konusu oldu. Tabii Müslümanlar da iç sorunlarını gereğinden fazla abartarak adeta kendi ayaklarına kurşun sıkmayı sürdürdüler. Bu çerçevede özellikle Suriye, Irak ve Yemen’deki mücadelelerde sunni-şii ihtilafının somut tezahürlerini beraberce görüp üzüldük.

ABD’nin yeni başkanı Trump, seçim sırasında gösterdiği kontrolsüz tavrını seçim sonrasındaki fiili davranışlarıyla adete pekiştirdi. Ayrıca ABD’nin kendi iç yapısı içerisindeki mücadelelerinin de, bu olaylarda hadiseleri tırmandırıcı yönü dikkatli gözlerden kaçmadı.

İsrail her zamanki gibi İslam dünyasınının içinde tehlikeli bir ur gibi karıştırıcı ve düşmanca tavırlarını sürdürmeye devam etti. Hem İsrail içinde hem de başta Filistin bölgesi ve orta doğu merkez olma üzere dünyanın farklı yönlerinde özellikle Müslümanlara yönelik düşmanca tavırlarını her durumda ortaya koymaktan çekinmedi. Üstelik bu tavrılarında da ABD’yi daima en büyük destekçi olarak yanında gördü.

abd israil

Türkiye 2017 yılında her alanda çok farklı kuşatmalarla karşı karşıya kaldı. Bu kuşatma girişimlerine karşı her daim onurlu bir duruş göstermeye gayret eden Türkiye, bu tavrılarının karşılığını özellikle mazlum coğrafyalarda bir ümit olarak ortaya çıkmasıyla almış oldu. Son İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısı ve BM Genel Kurulu oylamaları, bu çerçevede önemli göstergeler olarak dikkatleri çekti.

Türkiye’nin FETÖ konusundaki mücadelesi de geçtiğimiz yıl içinde kesintisiz olarak devam etti. Bu çerçevede uzayan davalar, gözaltına alınan, vazifeden el çektirilen ve mahkum edilen geniş kitleler içinde oluşan bazı mağduriyetler hükümeti ciddi oranda zorluklarla karşı karşıya bıraktı. Mağduriyetleri giderebilmek için kurulan komisyonun henüz istenen bir verimde çalışmaya başlayamaması ve mağduriyetlerin iç ve dış muhalif çevrelerce sürekli gündemde tututlması bu sahadaki önemli bir sıkıntı olarak 2018’e devroldu.

Tabii bu arada Olağanüstü hal şartlarında çıkarılan KHK’ların hızlı hareket mecburiyeti gerekçesiyle bazen gerekli hassasiyet gösterilmeden gündeme gelmesi neticesinde ortaya çıkan hatalar da idareye yönelik memnuniyetsizliklerin artmasına sebep oldu. İnşallah ilerleyen zaman içinde acele davranma ve konuların gerektirdiği hukuki hassasiyeti sağlama dengesi hızlıca yerli yerine oturtulur ve yapılan kısmi hatalar telafi edilirse vatandaş nezdinde ortaya çıkan sıkıntılar da hafifletilir diye umuyoruz.

2018 Yılının hayır ve bereket getirmesini diliyoruz.

Dünya Bülteni, 27.12.2017

Kudüs krizi aslında daha büyük bir davanın parçası

Kudüs üç büyük din için de kutsal olarak kabul edilen bir kent. Fakat Müslümanlar için çok daha ayrı bir öneme sahip. İlk kıblemiz olan ve Miraç mucizesinin gerçekleşmesi sırasında İsra suresinde anlatılan Peygamber Efendimiz’in (a.s) Mescid-i Haram’dan ilk durak olarak gittiği mekan diye zikredilen Mescid-i Aksa’yı içinde barındıran çok önemli bir şehir.

Kudüs yüzyıllar boyu Müslümanların hakimiyetinde kalmış olan bir belde. Lakin bundan yüzyıl kadar önce İngilizlerin eline geçmiş ve o zamandan beri de bir türlü üzerinde eskisi gibi hakimiyet kuramadığımız bir yer.

Daha sonra Siyonistlerin gayretleri ile yoğun Yahudi göçüne uğramış ve bu gün İsrail Devleti’nin kontrolünde olan bir bölge

Son yüzyılda Kudüs her dönemde içimizi kanatan hadiselere sahne oluyor.

İsrailliler yıllardır burayı kendi devletlerinin başkenti olarak ilan ediyor. Müslümanlar olarak itiraz ediyoruz. Batılı ülkelerin bir bölümü de bu oldu bittiye razı olmadıklarını ifade ediyorlar. Birleşmiş Milletler bir kaç defa Kudüs’ün İsrail’in başkenti olamayacağını beyan eden kararlar alıyor.

Tüm bunlara rağmen son günlerde ABD Başkanı Trump seçimler sırasında vadettiği üzere ABD’nin de Kudüs’ü İsrail’in başşehri olarak kabul ettiğini belirten bir karar aldı ve bunu uygulamaya çalışıyor.

Yine itiraz ediyoruz. İçimiz tekrar acıyor. Beyanatlar veriyoruz, sosyal medyada tag’lar oluşturuyoruz, toplantılar yapıyoruz, Müslümanların çeşitli organizasyonları olarak deklarasyonlar yayınlıyoruz.

Tüm bunlar bir şeyi açıkça gösteriyor ki güçlü isek ve bu gücümüzü ustalıklı bir şekilde kullanabilirsek Kudüs’ün bizimle olan irtibatını sağlam bir şekilde sürdürebiliriz. Değil ise bu hal bizleri üzmeye devam edecektir.

İnşallah bu son krizde de muvaffak oluruz ve tam manasıyla kontrol edemesek bile yine de bu kutsal şehir ile anlamlı birlikteliğimizi muhafaza edebiliriz. Belki bir gün yine Kudüs sokaklarında o eski dönemlerde olduğu gibi rahatça dolaşabilir, ibadetlerimizi yapabilir ve bu şehri kutsal olarak bilen diğer kavimlerin de serbestçe ibadetlerini yapabilmelerine imkan veririz.

eyyübi

Allenby

Selahattin Eyyübi’nin 1187 yılında Hıttin savaşında Haçlı kuvvetleri mağlup edip Kudüs’te hakimiyet kurmasını temsili olarak anlatan tablodaki manzara ile, 1917‘de İngiliz General Allanby’ın Yafa kapısından şehre girişini belgeleyen resim bu önemli şehirdeki git gelleri gösteren iki ibretlik sahne. Allah Müslümanlara tekrar Kudüs’de hakimiyet kuracakları günleri nasip etsin.

Zarrab davası aslında daha büyük başka bir davanın küçük bir parçası

ABD’deki Zarrab davası yine son günlerde gündemimizi meşgul eden önemli bir olay. Güya Zarrab’ın ABD’nin İran’a bir zamanlar uyguladığı ambargoyu delmesinin sorgulanması diye başlayan fakat daha sonra gerçek hüviyetinin açığa çıktığı bu dava, Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bir şekilde kuşatılması ve itibarının dünya nezdinde zedelenmeye çalışılmasına yönelik bir hale dönüştü. Zarrab’ın dava sırasındaki sözleriyle de belgelendiği üzere çok rahat yalan söylediği ve olayın bütününün kurmaca olduğu açığa çıktığı bu sürecin sonunda ne tür bir karar çıkarsa çıksın etkisinin başlangıçta tahmin edildiği gibi çok da fazla olmayacağı anlaşılıyor. Fakat dikkatle farkedildiği gibi Zarrab davası ile Trump’ın ve İsrail’in Kudüs’ü başkent olarak ilan etmeye çalışmaları arasında ciddi bir bağ mevcut.

Aynı bağı Türkiye’nin güney sınırlarının taşeron ve ayrılıkçı sözde Kürt gruplarca çevrelenmeye ve Ortadoğu ile bağlantısının kesilmeye çalışılması ile de kurmak gerekiyor. Keza Ortadoğu’ya denge getirmek için buraya onlarca askeri üs kuran ve tonlarca silah yığan başta ABD ve Rusya olmak üzere diğer batılı güçlerin varlığını da aynı başlık altında değerlendirmek icap ediyor.

DAEŞ adlı nevzuhur örgütün son 5 yılda bu bölgede uyguladığı strateji, Irak Özerk Kürt Yönetimi’nin referandum hamleleri, PKK/PYD/YPG güçlerinin hem dahildeki hem de hariçteki faaliyetlerini de adeta bu puzzle’n parçaları gibi yerli yerine oturtmak gerekiyor.

İlave olarak sözde bir hizmet hareketi gibi ortaya çıkan ve daha sonra hem yurt içinde hem de yurt dışında adeta bir terör ve düşmanca davranışlarda bulunan bir istihbarat örgütü gibi çalışan FETÖ yapılanması da bu denklem içinde çok önemli bir rol oynuyor. Darbe yapmaya çalışıyor, dışarda ve içerde şer güçlere belge taşıyor, düşmanca algı oluşturuyor, insanların güven duygularını zedeliyor ve Türkiye’nin yetişmiş insan gücünün önemli sayıdaki bir bölümünün telef olmasına sebep oluyor.

Türkiye’nin kendi tarihsel kimliğini yeniden farketmeye başlaması ve bir bölge devletinin ötesinde küresel anlamda var olan potansiyelini tekrardan harekete geçirmeye yönelik hamleler yapması ile paralel olarak harekete geçen tüm bu unsurlar, tek tek bakıldığında bağımsız gibi görünen ama dikkatlice incelendiğinde ise organize imiş intibaını kuvvetlendiren bir mahiyet arzediyor.

İlave olarak bu şer unsurları destekleyen ekonomik kararlar ve uygulamalar, içerde ve dışarda bilerek veya bilmeyerek bu değirmene su taşıyan yardımcı öğeleri de resmi daha iyi anlayabilmek için gözden uzak tutmamak gerekiyor.

Hak ile batıl mücadelesi hiç bitmeyecek

Hakkın hakim olması için uğraşıyorsanız ve yeryüzünde Allah’ın adının daima yücelmesi için gayret sarfediyorsanız karşınızda daima şeytanın işbirlikçileri olacaktır. Bu Hz. Adem’den itibaren var olan ve kıyamete kadar devam edecek bir mücadeledir. Bu aynı zamanda dünya hayatının imtihan olmasının da bir gereğidir.

Yeter ki Hak davanın savunucusu olduğunu iddia edenler hakikaten istikamet üzere olsunlar. Hak davalarının içine onu bozucu başka dünyevi hastalıkları bulaştırmasınlar. Samimiyetlerini kaybetmesinler. Hak davada beraber olduklarını söyleyip de şeytanın taşeronları ile işbirliği yapanları ve Hak davayı kendi kişisel hesaplarına alet edenleri aralarında barındırmasınlar.

Ancak o zaman Hak davanın müntesipleri Allah’ın yardımını yanlarında bulabilirler.

Böyle davranamazlarsa şikayet etmeye ve gereksiz bir şekilde sızlanmaya hakları yoktur.

Allah hem bireysel hem de toplumsal olarak istikamet üzere daim olmamızı ve bu çizgide sebat etmemizi nasip etsin.

Dünya Bülteni, 07.12.2017

Kul Hakkı Unutulduğunda: Şehirlerimiz ve Şehir Hayatı

Arzu edilen en iyi durum insanların birbirlerine karşı, toplumsal yapıda yüzyıllardır kabul edilmiş yazılı olmayan ama ortak olarak benimsenen temel kurallara göre davranmaları ve birbirlerinin tabii haklarına saygı göstermeleridir. Ancak bu şekilde huzurlu bir ortak hayat mümkün olabilir. Bir şehri şehir yapmak ve orayı insanların yaşayabileceği bir yer haline getirmek için önce o şehre layık insanı yetiştirmek gerekir.

İnsanoğlu hemcinsleriyle beraber yaşayan bir varlıktır. Bu beraberliğe öncelikle aile fertleriyle başlar. Daha sonra ilk arkadaşları, komşuları, mahallesi, köyü, ilçesi, şehri, ülkesi diye uzar gider bu birliktelik. Beraber yaşarken daha ilk günden itibaren bazı şeyleri paylaşmayı öğrenir. Önce aile ortamında bir mekanı paylaşmayı öğrenir. Yatılan yerlerin, yemek yenilen sofranın, tuvalet, banyo gibi evin ortak mekanlarının birbirlerinin haklarına tecavüz etmeden ortaklaşa bir şekilde nasıl kullanılabildiğini pratik olarak görür ve gördüklerini tatbik ederek ilk deneyimlerini edinir.

Bu pratik yavaş yavaş aile ortamından dışarıya taşar. Komşularından başlamak üzere genişleyen halkada, ailede edindiği ilk pratikleri uygulayarak ortak bir yaşama kültürüne sahip olur. Bu kültürün geçmişten gelen önemli bir birikimi vardır. İnsanoğlu dünya üzerinde yaşamaya başladığı ilk andan itibaren gelişen bu pratik yüzyıllar boyunca nesilden nesile aktarılmıştır. Kutsal kitaplar, peygamberler, bilge kişiler, âlimler hep bu ortak yaşama kültürü ile ilgili temel noktaları vurgulamışlardır. Bu birikim insanoğlunun birlikte yaşama kültürünü oluşturmuştur.

Birbirimizin tabii haklarına saygı göstermek

İnsanoğlunun içinde bu kültürü rahatlıkla kabul ederek ve benimseyerek uygulayanlar olduğu gibi, kendi menfaatlerini maksimize etmek isteyen kişiler de her zaman ve zeminde ortaya çıkmıştır, çıkmaktadır ve muhtemelen dünyada hayatın sona ereceği son ana kadar da çıkacaktır. Bu tip bozuk düşünceli fertlere karşı da toplumlar belli ortak kurallar oluştururlar ve bu kuralları uygulamak için de en ufağından en büyüğüne mekanizmalar kurmaya çalışırlar.

Arzu edilen en iyi durum insanların birbirlerine karşı, toplumsal yapıda yüzyıllardır kabul edilmiş yazılı olmayan ama ortak olarak benimsenen temel kurallara göre davranmaları ve birbirlerinin tabii haklarına saygı göstermeleridir. Ancak bu şekilde huzurlu bir ortak hayat mümkün olabilir. Bunun için de o toplumda yaşayan fertlerin ailelerinden başlayarak insana ait özelliklerle donatılmış olmaları birinci şart olarak gereklidir. Osmanlıdan bize kadar gelen üçlü bir özellikle söylersek insanların tek tek akl-ı selime, kalb-i selime ve zevk-i selime sahip olmaları gerekir ki bu bahsettiğimiz türde ortak bir hayat mümkün olabilsin. Yoksa kaos ve haksızlıklar o toplumda vaka-i adiyeden bir hal olarak ortaya çıkar.

Bu genel girişten sonra bakışımızı daha dar bir noktaya çevirelim ve insanların beraberce yaşadıkları şehir ölçeğinde bazı örnekleri ele alarak bu hususu incelemeye çalışalım.

Çarpık hak anlayışı

İnsanlar kendi evlerine gıda, giyim ve sair ihtiyaçları için çeşitli malzemeler alırlar. Onları kullandıktan sonra ortaya çıkan artık maddeleri yani çöpleri de bu iş için tahsis edilmiş yerlere koyarlar veya koymaları gerekir. Çöpünü kapının önüne bırakan, pencereden sokağa atan veya seyahat ettiği aracın camından yola doğru savuran insanlar bu kurala en baştan ihanet eden kişilerdir ve bu hareketleri ile başkalarını rahatsız ederler.

Şehirlerde insanlar maişetlerini temin etmek için çeşitli dükkanlar ve iş yerleri açarlar. Bu iş yerlerinin hangi kurallarla işletileceği, iş yapan insanların bu işlerini hangi sınırlar içinde yapacakları belediye ve benzeri kurumların kendi alanlarıyla ilgili va’zedilmiş olan kanunlarıyla belirlenmiştir. Mesela bir bakkal dükkanı veya market, bu işini kendi dükkanının sınırı içinde yapmak durumundadır. Çünkü ona ayrılan yer sahip olduğu veya kiraladığı mekandır. Fakat o bakkal dükkanı veya market, mallarının bir kısmını dükkanının kapısının önüne koyarsa kaldırıma ve sokağa taşmış demektir ve diğer insanların haklarına tecavüz etmiştir. Bunu engellemek için diğer insanların illa ki belediyeye veya kolluk kuvvetlerine gitmesi gerekmemelidir. Beraber yaşama kuralları dahilinde bu konu halledilmesi gerekmektedir. Ama yaşadığımız mahallede veya şehirde bu böyle midir, maalesef hayır.

Bir lokanta veya pastahane kendi sınırları içinde müşterisine hizmet etmelidir. Kapısının önüne veya daha da ileri giderek yolun bir kısmına sandalye ve masa atıp orada müşterisini karşılayan kişiler yine başkalarının haklarına saldırmaktadırlar. Kendilerini uyaran kişilere ‘kardeşim burası benim ekmek teknem ben bunu yapmakta haklıyım’ derse bu çarpık bir hak anlayışıdır ve beraber yaşama kurallarına aykırıdır.

Beraber yaşamayı dinamitleyen hususlar

Trafikte yol emniyeti ve düzenin sağlanması için bir dizi kural geliştirilmiştir. Bazı sokaklar ve yollar sadece gidiş veya dönüş için ayrılmış, yayaların geçeceği alanlar belirlenmiş, geçme ve durmayı belirleyen ışıklar konmuştur. Kimi kişiler vasıtalarıyla ısrarla ters yönden gitmekte ve buna itiraz edildiğinde umursamaz bir tavır göstermekte, bazen bu tür durumlarda kavgalar ve gürültüler olmaktadır. Bunların her zaman illa ki trafik polisi ile çözülmesi gerekmez. Koyulan kurallara uymak ortaya sorun çıkmasını engeller. Kurala uyulmaması, uymayan kişilerin insani vasıflarıyla ilgili problemlerin olduğunu göstermektedir, bu da beraber yaşamayı dinamitleyen hususlardır.

Daha büyük yollarda yol kenarlarına acil kullanımlar için emniyet şeritleri konulmuştur. Bazı insani açıdan problemli kişiler ısrarla bu alanları kullanmakta ve bu kullanımları da sanki bir özel hakmış gibi değerlendirmektedirler. Oysa bu da açıkça hak gaspıdır.

Son dönemlerde çokça rastlanılan bir diğer husus da özellikle kalabalık olan ve park yeri sıkıntısı çekilen bölgelerde yol kenarlarının o yola yakın dükkanlar ve binalar tarafından çeşitli malzemeler konularak işgal edilmesidir. Yol kenarları aksi bir kural olmadıkça o şehirde yaşayan herkese aittir. İnsanların bir eve veya iş yerine sahip olmaları o ev ve işyerinin etrafındaki kamuya ait alanları da kendi kontrolleri altında tutmaları hakkını onlara vermez. Fakat sanki bu hak çok tabii bir durummuş gibi uygulamalar yapılmakta ve bu noktalar da beraber yaşamayı zorlaştırmaktadır.

Bir misal de imar ve iskan konusunda vermeyi düşünmüştüm fakat çok fazla örnek olduğundan bir tanesini seçebilmenin zorluğuna binaen vazgeçmek durumunda kaldım. Fakat dikey mimari – yatay mimari tartışmalarının çokça yapıldığı bir ortamda herhangi bir kişinin, küçük veya büyük bir müteahhitin inşaat yaptığı bir yerde kendisi için imar planlarının uygun gördüğü sınırların dışında bir iş yapması hem o bölgedeki hem de o şehirdeki tüm insanların haklarına tecavüz manasına gelmektedir. Çünkü onların havasına, suyuna ve en önemlisi şehir rantlarına tecavüz etmektedir. Şehrin bir değeri varsa ondan haksızca istifade etmektedir. Bu haksız işlemleri çok bariz bir şekilde yapanlar olduğu gibi çeşitli yolları kullanarak ve aklınca meşrulaştırarak yapanların da bulunduğu herkesin malumudur. Sonuç olarak hafif veya ağır hepsi aynı cümlenin içine girer.

Yukarıdakilere benzer örnekleri hemen herkesin çok sayıda verebileceği bir zeminde olduğumuzun farkındayım. Muhtemelen bunları okurken “senin dediğin de ne ki, benim başıma da şöyle şöyle şeyler geldi” veya “ben ne imar tecavüzleri gördüm, onları da zikretmek gerek” dediğinizi duyar gibiyim. Sizlerin de bu örnekleri kendi kendinize sıralamanız ve bu yazıya ilave etmeniz mümkün. Bundan sonrasındaki örnekleme faslını her birinizin inisiyatifine bırakarak devam ediyorum.

Kamu gücünün kullanımı

Bir iki örneği de kamu görevlileri için vermek istiyorum. Kamu görevlileri adı üstünde kamu için yani vatandaşlar için vazife yapmayı kabul etmiş ve bunun için kamuya ait gelirlerden maaş alan kişilerdir. Onların ana işi halkın işini kolaylaştırmak, huzurunu ve güvenini sağlamak, konulmuş kuralları uygulamaktır. Peki mesela, ana caddede hiç de vazife icabı olmayan bir şekilde hizmet otolarını park eden ve yolları tıkayan kamu görevlilerine birçok yerde rastlamaktayız. Onların bu hareketleri de esasında kamunun hakkına girmektedir. Kamu adına iş yapan o kişiler kamunun kendilerine verdiği gücü bir şekilde yanlış kullanmaktadırlar.

Çok acil bir işi yokken ters yoldan gelip yol hakkı olan araçları kamunun verdiği hakkı kötüye kullanarak sindiren ve geri geri götüren, arabasına taktığı çakarlarla çok acil durumlar için kullanılması gereken ışık ve sesleri devreye sokarak normal vatandaşlara psikolojik baskı yapan kamu görevlilerinin bu yaptıkları da diğer insanların haklarına tecavüz etme sadedinde değerlendirilebilecek davranışlardır.

Kendi menfaatlerini kendi hakları zanneden insanlar

Peki bu tecavüzler nasıl engellenebilir veya beraberce daha hakkaniyetli bir toplumsal hayat nasıl sağlanabilir? Bunun özetle iki yolu olduğuna inanıyorum. Tabii temel olarak zikrettiğim bu iki yolun dışında tamamlayıcı mahiyette başka maddeler de sıralanabilir. Ya orman kanunu denen usul ki yani hayvanların aralarında geçerli olan, güçlü olanın diğerlerini sindirdiği bir düzen veya insanların insanca davranışlar göstermeye çalıştıktan sonra geriye kalan hususlarla ilgili belli haklarını kendisine devrettikleri kamu gücünün etkin kullanımı.

Son dönemlerde acı bir şekilde gördüğümüz üzere insanlarımızda bu selim vasıflar gittikçe azalmakta ve İngiliz filozof Thomas Hobbes’un tarif ettiği gibi insanın hemcinsinin kurdu olduğu bir tarz hüküm sürmektedir.

Bu hal bir şehir hayatında sürdürülebilir mi? Maalesef hayır. Bu tarzın yeri şehir değildir. Bu tarzın öznesi olan varlık da insan olamaz, o başka bir şeydir.

Bu tarzın en iyi ifade edildiği sözü şöyle söylemek mümkün: Bu tür davranışlarda bulunan insanlar kendi menfaatlerini kendi hakları zanneden insanlardır. Oysa menfaat başka bir şey, Hak başka bir şeydir.

Bir şehri şehir yapan…

Bu halin düzelmesi için iki önemli gayret gerekmektedir. Birincisi insani özellikleri haiz fertlerin yetiştirilmesi ve toplumdaki oranlarının çok yüksek bir seviyeye çıkartılmasıdır. İkincisi de kamu otoritelerinin tarafsız bir şekilde görevlerini yapmalarıdır. Bu görevlilerin görevlerini yapmamalarının gerek tembellikten gerekse de dilimin varmayacağı başka sebeplerden olmasına da kesinlikle izin verilmemelidir.

İçinde yaşadığımız şehirlerin evlerinin çok güzel olması, her tarafın yollar, köprüler, yer altı ve yer üstü alt yapı yatırımları ile donatılması, duvarlara kadar her köşeye çiçek ve ağaç ekilmesi bir yeri şehir yapmak için yeterli değildir. O şehirle ilgili güzellemeler yapmak, o şehir için yazılmış şiirler okumak, makaleler, kitaplar yayınlamak veya şarkılar mırıldanmak da o şehri şehir yapamaz.

Bir şehri şehir yapmak ve orayı insanların yaşayabileceği bir yer haline getirmek için önce o şehre layık insanı yetiştirmek gerekir. Bununla beraber insanların beraberce yaşayabilmesini kolaylaştıran kuralları koyup onların harfiyen uygulanmasını sağlayıcı her türlü tedbiri almak da diğer önemli bir unsurdur.

Bu şehir nasıl bu şekilde insanlıktan nasibini almamış kişilerle dolu hale geldi?

Sonuç olarak ifade etmem gerekirse doğduğum günden beri İstanbul’un Fatih semtinde yaşayan ve gittikçe artan bir şekilde başka insanların haksızca muamelelerini görerek bundan derin üzüntü duyan bir kişi olarak, bu şehrin tüm mübarekliğine ve potansiyel değerlerine rağmen gittikçe yaşanmaz bir şehir haline geldiğine inanmaya başlamış bulunmaktayım.

Bu şehir nasıl bu şekilde insanlıktan nasibini almamış kişilerle dolu hale geldi?

Bu insanlar bu şehre başka yerlerden mi geldiler? Buraya gelmeden evvel de bu insani vasıflara uygun olmayan değerlerle mi dolu idiler yoksa bu şehrin genel hali mi bu insanları bahsettiğim yanlışları rahatlıkla işler hale getirdi?

Eskilerin deyimiyle İstanbul beyefendisi veya İstanbul hanımefendisi diye vasıflandırılan insan tipi ile dolu olan bu şehrin bu vasıftaki insanları nereye gittiler? Onlar ve onların çocukları da mı şehrin gittikçe bozulan bu havasından etkilenip bozuldular? Yoksa, o eski insanlarla ilgili anlatılan hikayeler de esasında sadece kurgu bir hikayeden mi ibaretti?

Veya toplumumuzda insanları insani vasıflarla yetiştiremeyen bir eğitim sistemi mi hâkim durumda da biz bunun farkında değiliz? Veya şehrin içinde insanların uyması gereken kurallara riayet edilmesi konusunda denetim ve caydırıcılık yapma görevi olan kamu görevlileri mi vazifelerini yeterli derecede yapmıyorlar veya yapamıyorlar?

Bu sorular ve bunların cevapları üzerinde çok detaylı olarak durmak ve problem olarak gördüğümüz bu noktalar umumun da problemi ise bunları çözmeye çalışmak gerekmektedir diye inanıyorum. Bu haller normal de bunları ben problem haline getiriyorsam o zaman muhtemelen benim buraları terkedip başka mekânlar bulabilmem gerekir diye düşünüyorum. Tabii ki böyle yerler hâlâ kaldıysa…

Lütfen başta İstanbul olmak üzere şehirlerimizi yaşanır bir hale getirmek için hep birlikte ve samimi bir şekilde gayret edelim. Kötülere karşı yekvücut olalım. Çocuklarımıza örnek olabilecek yetişkinler haline gelmeye çalışalım. Toplumsal kuralları hem iç motivasyon hem de kamu gücü ile ama muhakkak uygulayalım. Yoksa başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerden başlayarak hemen her yer bahsettiğim bu problemlerden muzdarip bir hale gelecek. Ve o zaman korkarım ki hiç kimse kaçıp gideceği ve insanca yaşayabileceği bir toprak parçası bulamayacak.

Dünya Bizim, 15.11.2017