Fatih Çırçır çevresinde zaman içinde bir yolculuk

Çırçır’ın konumu

Fatih ilçesi’nin İstanbul’un en eski yerleşim bölgelerinden biri olduğu herkesin malumudur. Bu yazımızda Fatih ilçesinin sınırları içinde bir semt olan Çırçır’ı merkeze alarak, belli bir dönemdeki insan-mekan ilişkilerini, bazı hatıraları ve yaşanmış olayları nakletmeye çalışacağız.
Çırçır, eski adları ile ifade edersek Haydar, Zeyrek, Unkapanı Cibali ve Gelenbevi ile komşu bir bölge.
Bilmeyeneler için önce bu semte nasıl ulaşılır kısaca onu tarif edelim.
Fatih Camii’ni hareket noktası olarak alırsak, öncelikle cenaze kapısından çıktıktan sonra İtfaiye istikametine doğru yaklaşık 100-150 metre kadar yürümeye başlamanız gerekiyor. Eğimi fazla olmayan yokuşun bitimine doğru eskiden askerlik şubesi, şimdi ise Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’ne ait olan binanın köşesinden sola doğru sapıyorsunuz. Ondan sonra Bozdoğan kemerinin altından geçerek yaklaşık 300-400 metre kadar daha yürüyorsunuz. Vardığınız yer Çırçır semti oluyor. Çırçır’ın merkezinden sağa doğru devam ederseniz ineceğiniz yokuş sizi Zeyrek’ e ve Unkapanı’ndan yukarı çıkan ana yola kadar götürecektir. Bu yol üzerinde biraz sağa doğru giderseniz, restorasyonu yeni bitmiş olan Molla Zeyrek Camii’ni (eski Pantokrator Manastır Kilisesi) ve Belediye tesislerini de görebilmeniz mümkün.

Çırçır eskiden Sinanağa Mahallesi olarak da bilinirdi. Burasının yazıya konu olmasının en önemli sebebi Rahmetli babamların çocukluk ve gençlik dönemlerinde burada oturmuş olmaları ve sonrasında da o semt ile ilişkilerinin bir şekilde devam etmesidir. Bizler orada yaşamamış olsak da, babam ve ailesinin hayatlarının önemli bir kısmı burada geçmişti. Bir sonraki nesil olarak bizlerle en önemli ilgisi de, nüfus kağıtlarımızın mahallesi ibaresinin karşısında Sinanağa yazacak kadar oraya ait olduğumuz bir yer. Fatih Belediyesinin semtlerin isimleri ve sınırları üzerinde yaptığı bir dizi değişiklikten sonra Sinanağa mahallesinin adı Zeyrek olarak değişti. Bu değişiklikten sonra, yukarıda Çırçır’ın komşusu diye zikrettiğim semtlerin şu an hangisi hangi mahalle adları ile anılıyor inanın onu bilemiyorum

Rumeli’den Türkiye’ye göç

Babamın ailesi, Rahmetli dedemlerin Rumeli’deki hayatlarından başlayarak bu semte gelene kadar bayağı hüzünlü bir zaman dilimi geçirmişler:
Rahmetli Osman dedemler ( yani babamın babası) yine Rahmetli babamın anlattığına göre 17 yaşına kadar Selanik’in 40-50 km yakınlarında Kılkış denen bir yerde babaları Topal Ahmet adıyla bilinen büyük dedemin çiftliğinde yaşarlarmış. Ahmet dedenin ölüm tarihini tam olarak bilemiyoruz lakin anlatılan olaylarda adı geçmediği için daha erken bir zamanda vefat ettiğini düşünüyoruz.

Balkan Savaşı patladığında Bulgarlar onların bölgesine doğru gelmeye başladıklarında Rahmetli Osman dedem, kardeşlerini ve annesini de alarak trene binip Selanik’e gelmişler. Gelmişler diye söylüyorum ama daha doğru ifade edersek eşyalarından ne alabildilerse yanlarına alıp onlarla birlikte kaçmışlar.

2012 yılında ( ailece ayrılışımızın yüzüncü yılında) bir seyahat vesilesiyle gidip babamın bahsettiği tren hattını ve gar binasını bulup resimlerini çekmiştim. Bu benim için çok hüzünlü bir seyahatti. Bizim Kilkis diye bildiğimiz yerde şu an Christona diye bir tabela gördüğümde bu hüznüm daha da artmıştı.
Dedemler Selanik’te bir dönem kaldıktan sonra Balkanlardaki hazin geri çekilişimizin bir sonucu olarak anavatana doğru hicret etmişler ve Manisa’ya yerleşmişler. Bu arada mübadele dolayısıyla kendilerine başka bir bölgede verilen yerleri Manisa ile değiştirmek için belli bir uğraş vermişler ve en son orada karar kılmışlar.
Babaannem de Selanik’den bu göç vesilesiyle Türkiye’ye gelen bir ailenin çocuğu. Osman dedemle babaannem Saime hanım Selanik’de iken ailelerin anlaşması ile nişanlanmışlar. Tam o sıralarda göç olayı başladığından nikah Selanik’de kıyılamamış. (Ailenin bir kısmı ise Selanik’te nikah kıyıldı fakat beraber oturmaya Manisa’da başladılar diye de naklediyor)
Babaannemin ailesi Türkiye’de ilk olarak Konya tarafına yerleştirilmiş. Oraya giderken tren yolu üzerinde babaannemi dedemlerin ailesine teslim etmişler. Bu değişim Rahmetli babamın dediğine göre Adapazarı civarında olmuş. Ailesi Konya’ya devam etmiş, babaannem ise müstakbel ailesinin büyükleri ile Manisa’ya gitmiş. Babaannem küçüklüğümüzde bir kere anlatmıştı; Bu yolculuktan yaklaşık bir iki hafta sonra Manisa’da dedemi alıcı gözüyle ilk defa pencereden görmüş. ‘ Eh diyordu baktım eli yüzü düzgün bir adam. Şükrettim.’ Düşünüyorum da ne büyük bir teslimiyyet. Ve ne hazin olaylar.
Daha sonra nihai evlilik töreni Manisa’da olmuş. Babaannemin ailesi de daha sonra Manisa’ya gelmişler. Oradan da İstanbul’a.
Osman dedem Manisa’da diğer kardeşleriyle geçim derdine düşmüş. Fakat bir türlü istediği düzeni tutturamayınca 1933 yılında İstanbul’a gelmeye karar vermiş. Diğer kardeşleri Manisa’da kalmışlar. Adamcağızın hayatında üçüncü hicreti. Rahmetli babam 1930 doğumlu idi. Demek ki o sıralarda 3 yaşındaymış.

İstanbul’da ilk ikamet ve Çırçır’a geliş

Yine babamın anlattığından aklımda kalana göre bir dönem Aksaray’da oturmuşlar. Daha sonra Mercan’da dedemin Manisa’dan arkadaşı olan, Hafız Ali adıyla maruf kuyumculuk ve mühürcülük yapan zenaatkar bir kişinin evine taşınmışlar. Hafız Ali bey aynı zamanda ilmi çalışmalar yapan ve tecvitli Kur’an-ı Kerim hazırlamış bir zat idi ki daha sonra o Kur’an-ı Kerim basıldı. Bu Kur’an-ı Kerimde tüm tecvit uygulamalarını farklı renklerle göstermişti.
Hafız Ali bey bir dönem Kapalıçarşı’da Hacı Hüsnü Uğurlu adıyla kuyumcu dükkanı bulunan Hüsnü beyin de kayınpederi idi. Hüsnü bey, yakın dostlarımız olan ve şu an Kapalıçarşı Dernek Başkanlığı yapan Fatih Kurtulmuş’un dedesi. Fatih Kurtulmuş’un babası Hilmi amca’nın iki erkek kardeşi daha var. Onlardan bir tanesi Prof. Dr. Numan Kurtulmuş beyin babası Rahmetli Doktor Niyazi Kurtulmuş bey. Niyazi Kurtulmuş bey ve ailesi, Rahmetli olan kayınbiraderi Operatör Dr. Asım Taşer bey ve ailesi ile birlikte Çırçır kulübünün üst sokağında bir evde otururlardı. O bina hali hazırda yine aile apartmanı olarak işlev görüyor.
Hatırladığım kadarıyla Dr. Asım bey bizim aile çevresinde bir çok büyüğümüzün ameliyatını yapmıştı. Eski dönemlerde ameliyat kararı daha zor verilirdi fakat Asım bey amca gerekiyor dediğinde onun kararına itibar edilirdi.
Hafız Ali beyin evine dönersek, o ev Mercan Uzunçarşı’da şu an daha çok çanta ve deri mamulleri satılan dükkanların olduğu caddenin ortalarında, içeriye doğru adeta cep gibi uzanan küçük bir sokakta imiş. Babamın tarifine göre bir kere gidip o sokakta detaylı bir gezinti yapmıştım. Eskiden meskun mahal olan bu bölge şimdi tamamen iş yeri durumunda.
Mercan’dan sonra Vefa ve Zeyrek arasında birkaç ev değiştiriyorlar ve son durakları ise Çırçır oluyor Oturdukları ev şu an hala mevcut. Çırçır’da meydandaki kahvehaneden yukarı doğru çıkarken sağa tarafta tek katlı bir ev.

Sonraları o ev satılmış ve Rahmetli babaannemin uzun süre oturduğu yine Fatih’te, Yavuz Selim caddesi üzerinde bir apartman dairesi şekline dönüşmüş. Çocukluğumuzda o ev tüm ailenin önemli bir toplanma yeri idi.

Çırçır semtine nasıl gideriz sorusuna cevap sadedinde ilerlerken bir miktar aile tarihine de değinmiş olduk. Şimdi ileride gerektiği yerlerde tekrar temas etmek üzere bu bahsi biraz tehir edip Çırçır semtine doğru yolumuza devam edelim.
Yukarıda bahsettiğim İtfaiye’den gelirkenki yol üzerinden semte doğru giderken karşınıza önce Çırçır amatör futbol kulübünün binası çıkıyor. Bahçeli bir bina. Biraz derine indiğinizde buranın eski bir medrese olduğunu öğreniyoruz.. Adı Haliliye Medresesi. 1949’dan bu yana Çırçır Spor Kulübü olarak kullanılmakta. 19. yüzyıl medreselerinden birisi olan eser, kullanılma amacı itibariyle de maalesef medrese özelliğini kaybetmiş durumda.

Bu binanın hemen yanı başında da Şeyh Süleyman Mescidi var. Yakın zamanda onarım gören bu Mescid 15. yüzyılın sonunda tekkeye; 18. yüzyılın ikinci yarısında camiye çevrilen bir yapı, Hellenistik ve Roma dönemlerinin nekropol sahasında yer almakta.
Çeşitli kaynaklarda bu binanın ilk olarak 4 veya 5’nci yüzyıllarda mezarlık olarak inşa edildiği belirtiliyor.
Haliliye Medresesi şimdiki adıyla Çırçır Kulübünün hemen karşısında şu an onarım görmüş olan Hacı Eyyübzade Şükrü Bey Çeşmesi bulunuyor ki çok nefis bir eser.

Rahmetli Babamın çevresi

Babamların yetişme çağlarında bu konulardaki hassasiyet fazla olmadığından Haliliye Medresesini o dönem çok önem verdikleri Çırçırspor için vakıflardan uzun dönemli olarak futbol kulübü için tahsis ettiriyorlar. O harap binayı elden geldiğince onarıp kulüp lokali olarak kullanmaya başlıyorlar
Rahmetli babam gençliğinde İstanbul’un bilinen futbolcularından birisi imiş. Takımın da yıllarca kaptanlığını yapmış. Hatta daha sonraki yıllarda ben küçükken ( tahminen ilkokul çağlarımda) bu kulübün başkanlık görevini de yürütmüştü.

Babamın kulüp başkanlığı dönemi benim için çok verimli bir dönemdi. Ne zaman Çırçır futbol takımı için bir malzeme siparişi verse onların küçük boylarından bana da yaptırırdı. Ben de bu vesile ile farklı farklı spor malzemeleri kullanırdım.
Hatırladığım kadarıyla kulüp başkanlığı dönemi babamın ağabeyleri tarafından hiç iyi karşılanmıyordu. Çünkü amatör kümede bir takımın başkanlığı haddinden fazla maddi ve manevi yük getiriyordu. Bu konuda rahatsız olan büyük amcamların ısrarlarına daha fazla dayanamayan babam semtten gelen karşı baskıya rağmen belli bir dönem sonra bu görevden affını istedi. Gerçi görevi bıraktıktan sonra da kulüp ile ilişkisini devam ettirmiş mahalleli kadim dostlarıyla birlikte Çırçır için daima gayret göstermiştir.

O dönemin insanlarına baktığımızda bu mahalle kültürü; yani semtin ortak değerlerine olan gönülden bağlılık, okul, mescit, spor kulübü vs gibi yerlerin sürekli bakılıp gözetilmesi özellikle köklü semtlerde çok yaygındır. Ben bunu Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş kişilerin İstanbul’da kurdukları kendi köy dernekleri ile olan ilişkisine benzetirim. Babamın kendini ait hissettiği bir köyü bir memleketi yoktu. Manisa’dan da çok küçük yaşta ayrıldığından orası ile bu tarz bir yakınlığı bize aksettirdiği kadar bulunmamaktaydı. Manisa ile tek bağlantısı mübadele zamanında aileye verilmiş yerlerden arta kalan yaklaşık 60’ın üzerinde hissesi olan bir arsaydı. Vefat edene kadar o arsanın satılmasını bekledi. Sonucunu göremeden Rahmeti Rahmana kavuştu. Dünya hali böyle bir şey. Dünyaya ait olan şeyler burada kalıyor ve siz onları bir gün terk edip gidiyorsunuz. Onun için Çırçır’ın babamın gözünde önemi çok büyüktü. Onun bir nevi memleketi veya köyü gibiydi.

Ben çok küçükken pazar günleri Rahmetli babam bir yolunu bulur ve bizleri pazar gezmesine götürüyorum diye Çırçır’ın maçlarının olduğu semtlere götürürdü. Hem bizleri gezdirir hem de takımı ile birlikte olurdu. Bazen de o zamanki deyimi ile takımın tekaüt maçlarında forma giyer ve sahaya çıkıp oynardı. ( Şimdi bu tekaüt kelimesi yerine veteran kavramı kullanılıyor)

Futbola olan merakı ileriki yıllarda da aynı tarzda devam etti. Rahmetli sıkı bir Beşiktaş taraftarı idi. Beşiktaş’ın sadece futbol maçlarını değil hentbol maçlarına kadar tüm takımlarının neticeleri ile sevinir veya üzülürdü. İkinci önemi takımı da Çırçır idi. Hangi kümede olursa olsun hafta sonları Çırçır ne yapmış diye eski dönemlerde radyodan, gazeteden, sonraki yıllarda da televizyondan maç sonuçlarını takip ederdi. Spor haberlerinde Çırçır ihmal edildiğinde de içten içe kızardı.
Babamın ilişki ağında eski futbolculuk dönemindeki dostluklarının çok önemli bir yeri vardı. Bazen çok alakasız yerlerde birilerini görür ve onunla gayet samimi bir şekilde muhabbet ederdi. Baba bu kim dediğimizde, mesela Eyüp takımında sol haf oynardı. Maltepe’de santrafordu. Birinci kümede maçlarımız yöneten şu hakemdi, derdi.

Çırçır semtini tanımaya devam edelim…
Çırçır Kulüp Binası veya esas adıyla Haliliye Medresesinin karşısında bulunan Hacı Eyyübzade Şükrü Bey Çeşmesinin hemen arkasındaki evin giriş katında babamın kadim dostu Rahmetli Doktor Osman Nuri Sükas’ın muayenehanesi bulunurdu.

Osman amca bizim sülalenin doktoru idi. Uzun yıllar hiç değiştirmediği kocaman bir siyah çantası vardı. İçinde tenekeden iğne kutusu, acil ilaçlar, tansiyon aleti ve sair malzemeleri ile aileden kimin rahatsızlığı olursa gider ve muayeneye gelemeyecek hastaları evlerinde muayene ederdi
Kendi muayenehanesinde ise o zamanlar öyle her doktorda bulunmayan, ayna diye tabir edilen bir cihazı vardı. Genelde elleri ile muayene eder, icap ettiğinde hastasını aynanın önüne geçirirdi. Bu ayna dediğimiz alet bir tür röntgen fonksiyonu görür ve Osman amca insanların içini sanki röntgen gibi veya bugünkü ultrason cihazı gibi seyreder ve teşhisini koyardı. Biz baktığımızda derin bir siyahlık görürdük fakat Osman amca o karanlık içinde kendisine lazım olan şeyleri nasıl ayırdederdi, çok merak ederdik.
Ailemizden hemen herkesin vücut özelliklerini bilirdi. Kimin şekeri var, kim kalp hastası, kim hangi rahatsızlıkları geçirmiş hemen hepsinin safahatından haberdardı. Cuma günleri Dr. Osman amcanın halk günüydü. Durumu iyi olmayan semt sakinleri o gün muayeneye gelirlerdi. Osman amca ilaç tanıtımı yapanların getirdikleri numune ilaçları genelde tedavi ettiği gariban hastalarına verirdi.

Çırçır’da bizim bildiğimiz kadarıyla hemen herkesin bir lakabı vardı. Mesela babamın lakabı Çakır idi. Kendi mahallesinde o Necdet değil bizim Çakır olarak anılırdı. Muhtemelen gözleri mavıye yakın açık renkli olduğundan ona bu ismi takmışlardı.

Bazı kişilerin lakabı ise meslekleri ile ifade edilirdi. Kasap Naci, Bakkal Kemal, Kahveci Yusuf gibi. Bakkal Kemaller diye aile arasında ismi geçen o ailenin oğulları şu an Çırçır’da babalarının bakkal dükkanlarını hala işletiyorlar. Yazının başında bahsettiğim kahvenin sahipleri önceleri Halid ağabey sonra da oğlu Yusuf bey idi. Babamlar için ise onların Kahveci Halid abi veya Kahveci Yusuf’du. O kahvehane de semtte hala faal olarak bulunuyor.
Babamın iki dayısı Osman ve Mehmet dayılar, anneleri yani bizim nine dediğimiz Pakize hanım, Osman dayının hanımı Behiye yenge ve oğulları İlhan ve İbrahim ağabey de Çırçır’da otururlardı. Onların en son oturdukları ev Babaannemin evinin iki sokak arkasındaki Hasan baba sokağındaydı. Bizler çocukken o eve çok fazla gittiğimizi hatırlarım. Büyük yenge olan Behiye yengemiz de Çırçır’lıydı ve onun da semtte geniş bir ailesi vardı.

Babamın anneannesi Pakize hanım gençliğinde Selanik’de öğretmenlik yapmış o devir için tahsilli ve münevver bir kişiydi. Aile arasında anlatıldığı kadarıyla Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde hanım ile de tanışırmış ve onlarla Selanik’te aynı mahallede otururlarmış. Ondan gelen rivayette Zübeyde hanıma “Zübide Molla” dediklerinden bahsederdi. Pakize hanımın nikah evrakından gördüğümüz kadarıyla Selanik’de Hacı İsmail adlı bir mahallede otururlarmış. İnşallah bir gün o mahallenin bu gün nereye karşılık geldiğini öğrenebiliriz.

Osman ve Mehmet dayılar, bir dönem Kıztaşı’nda bakkal dükkanı işletmişler. Bir dönem de bugünkü Sirkeci Garının içerisinde bir kahvehane açmışlar. Daha sonra Osman dayı kalp hastası olduğundan o işe devam edememişler. Küçük dayı İsmail Kazgan daha okumuş bir kişi idi. Banka memuru olarak başladığı hayatında son görevi Osmanlı Bankası Krediler Umum Müdür idi. Çok akıcı bir şekilde Fransızca konuşurdu. Ağzından hiç düşürmediği piposu onun adet mütemmim bir cüzü idi.

İki büyük amcamın (Ahmet ve Necati Erken), ki onlar babam kadar semtin iç dünyasına fazla girmediklerinden, bildiğim kadarıyla lakapları yoktu. İş hayatlarına yukarıda biraz detaylı olarak bahsettiğim Hafız Ali beyin damadı Hacı Hüsnü Uğurlu’nun yanında Kuyumcu imalatı yaparak başlamışlar. Daha sonra kendi işlerini açmışlar. Onların en önemli hamleleri Kuyumcuların bilezik ve yüzüklerinin üzerine desen yaptıkları bir makinayı bizzat kendi gayretleri ile imal etmeleri olmuştu. Hayatlarının sonraki dönemlerinde hep bu makinayı yapıp sattılar. Kapalıçarşı’da Sıra odalar diye bilinen bir yerde atölyeleri vardı. 1985 yılında işi bırakıp emekliye ayrıldıkları zamana kadar Türkiye’de bu alanda ciddi bir rakipleri olmadı. Adeta alanlarında tek tabanca gibi idiler. Eski dönemde Kuyumcu imalatı işini yapacak olanlar muhakkak onların makinalarından edinmek zorundaydılar. Onların işi bıraktıkları dönemlerde bu sahada CNC türü makinalar ülkeye gelmeye başlamıştı.

Babamın da kuyumculuk işine girmesi ağabeylerinin açtığı bu yoldan olmuştu.

Rahmetli dedemin teşebbüsleri

Osman dedem Rahmetli babamın anlattıklarından aklımda kaldığı kadar İstanbul’da bir çok iş yapmayı denemiş. Bir dönem Aksaray’da uzunca bir süre İSKİ’nin bulunduğu yere yakın bir yerde bir bakkal dükkanı açmış. Bu herhalde ilk işlerinden bir tanesi. İlk başlarda çok iyi giden işler bizim bakkal dükkanının yakınlarında daha büyük başka bir bakkal veya bugünkü karşılığı olarak bir market açılması ile durgunluğa girmiş. İktisadi hayatta kurallar her dönem benzer şekilde işliyor. Nasıl ki bugün büyük marketler ve AVM’ler bulundukları muhitte küçük esnafın işlerine menfi tesir ediyorsa o zaman da herhalde aynısı vuku bulmuş. Dedem bu rekabete dayanamamış ve dükkanını kapatmış.
Yine bir dönem birkaç ortakla birlikte peynir ve yoğurt imalatına girmiş. İzmit civarında imalat yapıp mavnalarla ürünlerini Eminönü’ne getiriyorlarmış. Fakat o iş de istedikleri gibi olmamış. Bu aralar sıhhati bozulmaya başlamış ve bugün Eminönü’nde, İstanbul Ticaret Üniversitesinin bulunduğu bölgede mevcut olan karpuz halinde, bir ortağı ile birlikte çay ocağı işine girişmiş. Babamla ondan bir büyük amcam ilkokula giderlerken dedemin çay ocağına yardıma giderlermiş. Babamın anlattığına göre bir gün öğretmenleri iki kardeşi kenara çekip; bana bakın böyle giderse ben size bir tane karne vereceğim. Okula gün aşırı geliyorsunuz böyle olur mu demiş. Çünkü aralarında bir yaş olmasına rağmen iki kardeş de aynı sınıfta imişler ve bir gün biri ertesi gün öbürü sabah çay ocağının ateşini yakmak için babalarının yerine işe gidiyorlarmış.
Babam daha sonra da vefatına kadar dedemin yanında devam etmiş.

Dedem 1947’de vefat edince babamlar çay ocağını ortaklarına devretmişler ve ondan sonra babam başka alanlara kaymış

.

Taksicilik ve bir dönem Fatih Kıztaşı’nda bakkallık yapmış. Bugün Fatih Akşemseddin Caddesi üzerinde şimdi kurucunun çocukları tarafından işletilen Barbaros Muhallebicisinin ilk dükkanı da Kıztaşı’nda imiş ve babamla dükkan komşusuymuşlar.

Rahmetli babam evlenmeye yakın zamanlarda (1960’ları başı) amcamların da teşviki ile Kapalıçarşı’da Kuyumcu dükkanı açmış ve 1977yılına kadar burada Kuyumculuk yapmıştı. Daha sonra Fatih Yavuzselim’de bir yer satın aldı ve Emniyet amirliğinin karşı sırasında yine Kuyumcu Dükkanı açtı. 1980’li yılların anarşik ortamında, çokça vuku bulmaya başlayan hırsızlık olaylarından çekinerek o dükkanı 12 Eylül ihtilalinden az zaman evvel kapattı. Dükkanı da önce kiraya verdi, birkaç yıl sonra da sattı.

Dört erkek kardeş olan babamların en küçükleri olan Necmi amcam da bir dönem kuyumcu imalatı yapmıştı. O da çok farklı ve ilginç işlerle iştigal etmişti. Hatta bir dönem Almanya’ya bile çalışmaya gitmişti. Onun ilginç işleri arasında bugün kalabalıktan adeta adım atılamayan Şirinevler de bir yazlık sinemayı bile hatırlarım. Genişçe bir çayırlığın ortasında bir yazlık sinema. Kimbilir şimdi Şirinevlerin hangi noktasına tekabül ediyordur? Necmi amcamın bir ara, yine Fatih’de Atpazarına yakın bir yerde şirin bir kahvehanesi vardı. Bu kahvehane işi demek ki bir zamanlar bizimkilerin yaygın olarak tercih ettikleri bir iş imiş.

Yine lakaplar

Lakaplar bahsine geri dönersek Necmi amcamın da lakabı hatırladığım kadarıyla Hortum Necmi idi. Ona niye bu lakabı taktıklarını hiç öğrenememişizdir. Babamın anlattığına göre Necmi amcam da çok iyi futbol oynarmış. Fakat o babam kadar bu alanda sebat etmemiş. Daha keyfine göre oynarmış.

Babamın arkadaşları içinde lakapları ile hatırladıklarım arasında enteresan kişiler var. Albay Pırpır Nihat, biraz esmerce olduğu için kendisine pek de hoş olmayan bir isim takılmış olan Çingene Bahattin. Saçları hafif kızıla çalan bir renkte olduğundan Kırmızı Vasıf. Deniz Yollarında bir vazifesi olan Kaptan Emin..
Vasıf amca bir gün babam yokken Fatih’teki Kuyumcu dükkanımıza gelmiş ve Çakır yok mu diye sormuştu. O ana kadar kendisinin tanımıyor, ismini bilmiyorduk. Çok samimi olduğundan ve Çakır diye hitap ettiğinden Çırçır’dan olduğunu keşfetmiştik. Adını sorduk o da ‘Kırmızı’ demişti. Babama söyleyince hemen tanımış o bizim ‘Kırmızı Vasıftır’ demişti. O dönemin enteresan lakaplı kişileri arasında yine babamların arkadaşı olan Karagümrük’lü Gardrop Fuat’ı ve Yaylı Ferit diye zikrettikleri bir amcayı da Rahmetle anmamız gerekiyor.

Mahalleli dayanışması
Semtten herhangi birisinin çocuğu askere mi gidecek hemen Albay Nihat amca devreye sokulur ve gideceği yerde tanıdığı var mı araştırılırdı. Genelde de hep birilerini bulurdu. Sanki tüm mahallenin çocukları onun öz be öz yeğeniydi. Babamla birlikte şehir aşırı yerlere bile gidip askerlikle ilgili semtin çocukları için gayret gösterirlerdi.
Vergi dairesinde birisinin işi mi var; ilgili kişi Bahattin amca idi. Bir ara yanılmıyorsam Fatih Vergi Dairesi Müdürlüğü de yapmıştı. Meşruiyyet dairesinde ne yapılabilirse, o bir şekilde yardımcı olurdu.
Belediyede bir mesele olduğunda o zamanlar Şube müdürü veya üst düzey bir müdür olan Enis ve Behiç amcalar kesinlikle devrede olurdu. Behiç amca ABD’de Mühendislik okumuş ve babamın iftiharla anlattığı gibi su mühendisleri arasında 160 kişi içinde kendi alanında birinci olmuş bir kişiydi. Babam konu belediye ve o zamanın deyimiyle ‘sular idaresi’ ile ilgili bir yere geldiğinde hemen bu olaydan bahseder ve sanki kendisi veya çocuklarından birisi birinci olmuş gibi çok keyifli bir tarzda detaylı olarak anlatırdı.
Belediye ile konularda yine ismi çok geçen kişilerden biri de babamın Fethi abi dediği kişiydi. Fethi abi kulüp ile de çok ilgilenirdi. Ve semtte saygın bir yeri vardı.
İtfaiyede işi olanlar için İtfaiyeci Zeki amca semtin o kurumdaki en önemli yardımcısı idi. Yanlış hatırlamıyorsam bir ara İtfaiye Müdürü de olmuştu.
Spor camiası içinde bir hayli şöhreti bulunan Güngör Tetik veya nam-ı diğer Arap Güngör de Çırçır’lıydı ve babamın yakın bir arkadaşı idi. Başarılı bir futbolculuk kariyerinden sonra biz kendisinin adını duyduğumuz zamanlarda antrenörlük yapardı. Birçok birinci lig takımını çalıştırmıştı. Babam istikbal vadeden ve kendisinin futbolunu beğendiği bir kaç kişiyi bu Güngör hocaya götürmüştü. Onların içinden daha sonra çok meşhur olan bir iki tanesinin de çıktığını hatırlarım. Çünkü Rahmetli babam onları televizyonda her gördüğünde bak bu çocuğu ilk defa Arap Güngör’e ben götürdüm diye keyifle bahsederdi.
Bir keresinde yaz aylarında düzenli olarak gittiğimiz ve senenin 5-6 ayını geçirdiğimiz Florya Şenlikköy’ün, semt takımında beraber top oynadığımız Ercan isimli çok iyi kaleci olan bir arkadaşımı Güngör beye göstermesi için babama söylemiştim. Bahsi geçen arkadaşımın kaleciliğini babam da beğenirdi. O arada benim için de devreye girmesini istemiştim. Hep beraber bir gün Güngör beyin o zamanlarda çalıştırdığı İstanbulspor antrenmanına gittik. Güngör bey Ercan’a antreman maçı için hazırlanmasını söyledi. Baba beni denemeyecek mi diye sordum. Daha sonra alacakmış bekleyelim dedi. Ben de heyecanla beklemeye koyulmuştum.
Bütün maç boyu ümitle bekledim fakat denemeye alınmadım. Bir hayli bozulmuş ve Güngör amcaya kızmıştım. Sonradan ‘arkadaşıma kızma, ben ona Erhan’ı sakın antremana alma, bir de beğenirsin sonra futbolcu falan olur okuluna devam edemez, ben taraftar değilim dedim’, diye bana açıklama yapmıştı. Adamcağız da ne yapsın benim hiç yüzüme bakmamış ve soyundurmamıştı. Yani Necdet baba benim okuluma engel olabilecek her şeyden beni sakındırmak isterdi. Okuluma devam etmem onun için her şeyden önemliydi.

Babamın kuyumculuk yaptığı dönemlerde, nişan ve düğün töreni olan Çırçır’lılar genelde bizim dükkana bir şekilde uğrarlardı.. Semtin insanları en iyi kaliteyi, alabilecekleri en ucuz fiyata bizim dükkandan alabilirlerdi. Kapalıçarşı’da olduğu gibi Fatih’te de bu olay dükkancılığının son dönemlerine kadar devam etmiştir. Babam bu düğün alışverişleri sürecinde paralarını denkleştiremeyen birçok kişinin imdadına yetişirdi. Alış veriş yapılır ve birçok kere tutarın ya bir kısmı ya da tamamı babamın defterine yazılırdı. Altının gramı sürekli değişiyor olsa da babam Çırçır’dan gelen kadim dostlarına hiç hayır diyemezdi. Sonradan onları peyder pey toplamaya çalışırdı. Bugünün dünyasında pek görünmeyecek garip bir ilişki. Samimi, hesapsız, adeta birbirleri için yaşayan bir topluluk.

Yine Çırçır’dan tanıdığı Kemal Büyüksakarya adlı bir Trafik Müdürü vardı. Babam ona dayı, o da babama yeğenim derdi. Çırçır’ın yetiştirdiği üst düzey bir bürokrattı. Bir ara İstanbul Trafik Şube Müdürlüğü de yapmıştı. İstanbul trafiğinde hem babama hem de tüm Çırçır’lılara çok yardımcı olduğunu hep işitmişimdir.

Fakat her yerde birileri var dediğimde şu hassasiyeti de belirtmek isterim. Bu insanlardan hiç bir zaman haksız muamele istenmezdi. Sadece istenen işlemlerin usul dairesinde biraz hızlanabilmesi ve çözümü için destek talep edilirdi. Daha ötesi ne talep edilir ne de onlar tarafından yapılırdı.
Yine babamdan duyduğum, Çırçır’dan yetişmiş o zamanlar ikinci şubede bir polis memuru vardı. Adı ilginç: Yanağı Kesik Burhan. Muhtemelen yanağında çocukluğundan beri gelen bir yara izi vardı ve bu hemen lakap haline gelivermişti. Kuyumculuk işinde sürekli hırsızlık mallarla ilgili sorunlar olurdu. Babam bu konuda çok hassas olmasına rağmen sanki sakınan göze çöp batar misali bir çok kere başına bu tarz olaylar gelmişti ve bu hal onun çok canı sıkardı. Belki de işi nisbeten genç yaşta bırakmasının önemli sebeplerinden biri de buydu. Bu yanağı kesik Burhan bey, babamları çok eskiden tanıdığından ve esnaflığına güvendiğinden bu tarz problemli durumlar olduğunda da onların lehine şahadette bulunurdu. Bunlar o dönem için çok kıymetli şehadetlerdi.

Bir otomobil elektrikçisi arkadaşları vardı, ismi bana çok ilginç gelirdi; Voksol Adnan. O zamanlar Wauxall adlı bir İngiliz arabası vardı ve Adnan beyin arabasının markası Wauxall’du. Tabii lakabı da hemen o olmuştu.
İlginç lakaplı arkadaşlarından birisi de Cımbız Cavit idi. Zayıf bir kişi olduğundan ona bu lakabı münasip görmüşlerdi. İlave olarak, Hamsi Burhan, Dayı Zeki, Deve Seyfi lakaplı arkadaşlarını da zikretmeliyim.
Rahmetli babama ciddi ciddi Baba diyen ben ve kardeşimden başka 3 arkadaşı daha vardı. Yaşları babamdan biraz küçüktü. Genç yaşta vefat Alloş dedikleri Alaaddin beyi babam çok severdi. Aniden hasta olup vefat etmesi babamları çok etkilemişti. Diğer sevdiği bir evladı Barbaros amca idi. Barbaros amca çok iyi top oynarmış. Babam onun bir kaç takıma transferi için uğraştığını söylerdi. Menajeri gibi onun adına transferi için ilgili takımların yöneticileri ile konuşurmuş. En son Gemlik spora transfer olmuş ve evlenip orada yerleşmiş. İş yeri de oradaydı. İstanbul’dan Bursa civarına her gidişimizde muhakkak Barbaros amcanın oradaki Şarküteri dükkanına uğrardık. O da bizi kapılardan karşılar babamın bütün yalvarışlarına rağmen arabanın içine koyabildiği kadar zeytin ve peyniri zorla bir kenara bırakırdı.
Üçüncü evladı Orhan abi aynı zamanda Necmi amcamın bacanağı idi.
İlginç olan, hiç biri bu lakaplarından dolayı en ufak bir menfi tavır takınmaz ve hoşnutsuzluk göstermezlerdi.. Adeta lakaplar üzerlerine yapışmış gibiydi.

Hacı Hasan Camii, Gönenli Mehmet Efendi ve Sadrettin Hoca

Çırçır da yetişmiş eski hocalardan en önemlilerinden biri Rahmetli Gönenli Mehmet Efendi idi.

Mehmet hoca bir dönem Hacı Hasan Camiinde imamlık da yapmış. Benden yaşları büyük olan Babamın dayı oğulları İlhan ve İbrahim ağabeyler, Rahmetli Gönenli’nin adı geçtiğinde kendisinden elif ba okuduklarını zikrederler.

Onun oğlu Rahmetli Vehbi bey babamların arkadaşıydı. Babamın anlattığına göre o dönemin nerdeyse tüm gençleri gibi o da futbola meraklı imiş. Babasının ise bu işe pek de taraftar olmadığını söylerdi. Gönenli Mehmet Efendi, babamların ifadeleri ile Mehmet amca, gelmeye yakın oğlunu yakalamasın diye futbol maçlarına çok dikkat ettiklerini tebessümle anlatırdı. . Gönenli Mehmet efendiden demek ki hepsi de çekinirlermiş. Babamdan duyduğumuz, Vehbi bey o zamanların bilinen kumaş mağazalarından Sultanhamam’daki Gürtoplar’ın da sahibiymiş.

Çırçır’dan bahsedilen bir yazıda o semtte uzun yıllar oturmuş olan ve 2004 yılında Rahmet-i Rahmana kavuşan Sadrettin Yüksel Hoca’dan da bir kaç cümle ile de bahsetmemiz gerekir. Sadrettin Hoca 1963 yılında Çırçır’a gelmiş ve vefatına kadar burada ikamet etmiş, gerek ilmi, gerekse de duruşu ile ciddi etki oluşturmuş bir İslam alimi idi.
Rahmetli Babamın Rahmetli Sadrettin Hoca ile direk teması olmamıştı. Çünkü Rahmetli Babam 1960 yılında annemle evlenince semtten ayrıldığından ve sonraki gidiş gelişleri daha çok ilk gençlik yıllarının arkadaşlık ve dostlukları üzerinden devam ettiğinden aralarında bir ünsiyet oluşmamıştı. Dolayısıyla bu yazı içerisinde beraberce yaşadıkları bir hatıradan bahsetmemiz mümkün olmadı.
Benim ise Rahmetli’nin oğullarıyla belli düzeyde bir hukukum olmuştur. Aynı üniversitede okuduğumuzdan oğulları Edip ve Nedim Yüksel ile 80’li yılların başında tanışmış ve babamların eski semtinde oturduklarını öğrenmiştim. Babam bu tanışıklıklardan bahsettiğim zaman Sadrettin Hoca’yı gıyabında tanıdığını ifade etmişti. Rahmetli Şehit Metin Yüksel, ablaları Rahmetli Süreyya hanım ve diğer kardeşleri Nedim ve Müfit Yüksel, hepsi de dini gayretleri en üst seviyede olan kişiler olarak kendi üslupları ile hizmet etmişler ve etmeye devam ediyorlar. Edip Yüksel ise daha sonraları babasından ve kardeşlerinden daha farklı bir yol tutturarak şu an hayatını yurt dışında sürdürüyor.

Çırçır ile ilgili bu yazı çerçevesinde nakledebileceklerim şimdilik bu kadar. Babamların dönemindeki Çırçır acaba bu gün nasıl? Yukarıda anlatmaya çalıştığım o mahalle kültürü hala devam ediyor mu?
İsimlerini andığımız o amcaların nesilleri şu an acaba nerelerdeler? Çırçır’da yaşayanlar babalarının ve dedelerinin Çırçır’ı ile bugün arasında ne tür yakınlıklar kuruyorlar?
Bu soruların da cevapları belki başka bir yazının konusu olabilir
Çırçır’da yaşamış ve ahirete göçmüş tüm büyüklerimize Allah’dan Rahmet diliyorum
Kalanlara da hayırlı ve uzun ömürler temenni ediyorum

Şehir ve Kültür dergisinin 54 ve 55’nci sayılarında iki bölüm kalinde yayınlanmıştır

‘İbrahim Müteferrika’dan Dijitale Matbaacılık Sektörü’ Paneli İTO’da yapıldı

 

 

 

 

Kökü geleneksel matbaacılık faaliyetlerine dayanan eski ve bir o kadar da önemli bir sanayi sektörü olan basım sanayi bugün, teknolojik gelişim ve baş döndürücü hızla devam eden dijital dönüşümler karşısında bir yanıyla varlığını sürdürme, bir yanıyla da yeni düzene uyum sağlama ve gelişme mücadelesi vermektedir.

Basım ve yayın sektörünün içinde bulunduğu bu durumu etraflıca  değerlendirmek ve çözüm önerileri geliştirmek amacıyla tasarlanan faaliyetlerden biri olarak, İstanbul Ticaret Odası Basım Yayın Komitesinin önerisi ile “İbrahim Müteferrika’dan Dijitale Matbaacılık Sektörü” adıyla bir panel düzenlendi.

İstanbul Ticaret Odası Başkanı Sayın Şekib Avdagiç, bu  çalışmaya ev sahipliği yaptı. Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Sayın Hasan Büyükdede önemli işleri arasında zaman ayırıp toplantıya katıldı ve sektör mensuplarıyla birlikte oldu. İlave olarak İstanbul Sanayi Odasının değerli başkanı Sayın Erdal Bahçıvan da Oda bünyesindeki ilgili komite temsilcileriyle birlikte toplantıya katkı sağladı.

Toplantıda ayrıca Matbaacılık sektöründe faaliyet gösteren birçok mesleki teşekkülün temsilcisi hazır bulundu

Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı ve İstanbul’un iki büyük odasının başkanının sektörel bir toplantı için bir araya gelmesi toplantıya verilen önemi göstermesi bakımında ümit vericiydi. Ayrıca Bakan Yardımcısı Büyükdede toplantının sonuna kadar salonda kaldı ve aldığı notlara istinaden panelin kapanış konuşmasını yaparak dile getirilen hususlarla ilgili düşüncelerini paylaştı.

Yine Sanayi ve Teknoloji Bakanlığından Tüketim ve Tüketici Ürünleri Daire Başkanı Ziynet Berna Orhan panelde konuşmacı olarak yer aldı, matbaacılık, ambalaj ve kağıt sanayilerinin genel durumları hakkında bilgi verdi

Panelde İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Celaleddin Aktaş teknolojik gelişmelerin ve özellikle dijitalleşmenin matbaacılık sektörü içindeki yeri ile ilgili farklı bir bakış açısı ortaya koydu. Dijitalleşmenin klasik matbaacılığın bir rakibi olarak algılanmaması gerektiğini, her alanda olduğu gibi matbaacılık alanında da önemli bir gelişme fırsatı olarak değerlendirilmesinin yararlı olacağı üzerinde durdu. Celaleddin beyin açıklamaları üzerine yapılan bir yorum konuyu daha iyi ortaya koyması açısından tebessümle karşılandı. Klasik Matbaacılık ve dijitalleşme çay ve kahve gibi iki alternatif içecek olarak düşünülmemeli. Olsa olsa çayın yanındaki bir bisküvi veya sade kahvenin yanındaki bitter çikolata gibi ele alınmalı…

İki duayen Ekonomi Gazetecisi Celal Toprak ve Hakan Güldağ ise dijitalleşmenin özellikle habercilik alanında yani gazetecilik mesleği itibariyle zaman içinde matbaanın önemini azaltacağını fakat başka sahalarda matbaacılık sektörünün öneminin daha da artacağını tahmin ettiklerini ifade ettiler. Özellikle ambalajlama konusunda yıllar içinde ortaya çıkan gelişmenin sektöre ciddi bir katkı sağlayacağını vurguladılar

İSO Basım Yayın Komite Başkanı Zekeriya Acar sektörün daha önce ( 80’li yılların sonlarında) tipo baskı tekniğinden ofset sistemine geçerken yaşadığı tecrübelere benzer bir tecrübenin bugün ve önümüzdeki kısa süre içinde dijitalleşmeye geçerken de yaşanacağının belirgin hale geldiğinden bahsetti. Bu geçiş sürecine hazırlıklı olunmasını, devletin ve mesleki teşekküllerin bu süreçte sektör mensuplarına ciddi oranda destek sağlamaları gerektiğini vurguladı

18’nci Yüzyıldan itibaren ülkemizde faaliyette olan Matbaacılık Mesleğinin stratejik bir sektör olduğu ve Türkiye’de modernleşme tarihi içinde önemli bir fonksiyon gördüğü, gerek toplantıyı organize eden komitemiz gerekse de katılımcılar tarafından paylaşılan ortak bir görüş olarak ortaya çıktı.

Bilindiği üzere Matbaacılık sadece kartvizit, düğün davetiyesi, kitap, gazete veya dergi basımı ile ilgili bir meslek değil. İlk bakışta Matbaacılık denilince birçok kesimde  böyle bir algı oluşmakta. Oysa Matbaacılık mesleği çok daha geniş bir alana hitap ediyor. Kitap, dergi, gazete baskılarına ilaveten, firmaların ve kişilerin kurumsal kültür ve reklamcılık alanında kullandıkları bir çok materyalin üretimi, ilave olarak her geçen günü daha da genişleyen bir ambalaj sanayi de bu sektörün kapsama alanı içinde yer alıyor. Bahsettiğimiz alanlarda ofset dışında flekso, tiefdruk vs türü baskı teknikleri ve baskı sonrası bir dizi teknik kullanılmakta. Dijital baskı makineleri de zaman içinde bu sahada yerlerini almaya başladı. Zikri geçen alanlarda dev tesislerimiz bulunuyor ve gelişmeye devam ediyorlar. İhracatımızda da ambalaj ve etiketleme ciddi önemi olan iki alan ve bunlar da matbaacılık sektörü içinde değerlendirilebilecek alt başlıklardan bazıları.

Böyle olunca da dijitalleşme ile birlikte çok kaba bir bakışla değerlendirildiğinde klasik tarzda makinelerle faaliyet gösteren sektörel çalışmalar tamamen devre dışı kalmayacaklar gibi görünüyor. Fakat buna rağmen teknolojik gelişmeler ve özellikle de dijitalleşme mesleğin içinde birçok şeyi değiştiriyor ve değiştirmeye de devam edecek gibi tahmin ediliyor

Bu sektör içerisinde uzun süredir yer almakta olan kişiler mesleki serüvenleri içinde bu değişimi çok yakinen gördüler, yaşadılar ve yaşamaya da devam ediyorlar. Zekeriya Acar’ın da açıklıkla belirttiği gibi tipo baskıdan ofsete geçerken, tüm safhaları ile  yüzde yüz aynı olmasa da benzer bir değişim yaşanmış ve eski tesisler hızlı bir şekilde devre dışı kalmışlardı. Son dönemlerde yıllardır hizmet veren bazı gazetelerin ve dergilerin artık kağıda basılmayıp sadece dijital alanda yayınlarına devam etme kararı vermeleri geçmiştekine benzeyen bir sahneyi hatırlatıyor. Aynı zamanda kitap yayıncılığında dijital baskıların ve e-kitabın süratle devreye giriyor oluşu da önemli bir gösterge olarak ortaya çıkıyor. Burada hayati olan nokta, değişimi yaşarken onun ne düzeyde olduğunu, hızını ve yönünü kavrayabilmek, yorumlayabilmek, yeni çözümler geliştirebilmek ve çevremizde bu konu ile ilgili kesimlerle bunları süratle paylaşabilmek

Tabii bu değişimler birinci derecede şu an ilgili mesleği yapmakta olan kişileri etkiliyor. Onların değişimin hızına ve niteliğine göre kendilerini ve tesislerini değiştirmeleri, geliştirmeleri ve yeni durumlara adapte olabilmeleri gerekiyor ki bu da hiç de kolay bir durum değil. Yılların birikimiyle ortaya çıkan  üretim bantlarının ve üretim ilişkilerinin bir anda değiştirilmesi hakikaten zor bir şey. Bunları yalnız başlarına yapamayacakları durumda da gerek devletin gerekse sektörel oluşumların onlara destek olmaları şart. Bu süreçte belki farklı birleşme ve kümelenme çalışmalarının da kurgulanması icap ediyor. Bahsettiğimiz noktaların hemen hepsi önemli başlıklar.

Diğer yandan, bu önemli sektörün nitelikli insan sermayesinin  oluşması ciddi bir ihtiyaç ki bu alan basım ve yayınla ilgilenen firmaların dışında  eğitimciler, öğrenciler ve onların ebeveynlerini de yoğun bir şekilde ilgilendiriyor. Tüm bu kesimler için de doğru yaklaşımlar ve politikalar üretilebilmesi gerekiyor.

Matbaacılık mesleğinin ihtiyacı olan elemanların yetişmesi için Lise ve Yüksekokul seviyesinde çok sayıda eğitim kurumu bulunuyor. Fakat bugün için buralara öğrencilerin ilgisi istendiği oranda değil. Ayrıca yapılan araştırmalarda öğrencilerin meslek lisesi sonrası mesleğe devam konusunda çok istekli olmadıkları göze çarpıyor. Bu tesbitin detayına inildiğinde de sektörün kamuoyundaki bilinirliliği ve imajı açısından bazı sorunlar olduğu izlenimi uyanıyor. Tarihi ve stratejik önemi olduğuna inandığımız bir sektörün kendini istediği oranda anlatamıyor oluşu süratle çözülmesi gereken bir sorun olarak ortada duruyor. Yine matbaacılık sektörü çok değişik alanlarla ilişki ve işbirliği içinde olduğu için Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı içerisinde tek bir dairenin veya genel müdürlüğün ilgi alanı içine giremiyor. Bu da sektörün sorunlarını dile getirmede muhatap sıkıntısı çekmesine neden oluyor

Bu panel vesilesiyle bu noktalar daha detaylı bir tarzda ortaya çıkmış oldu ve sorunların altı çizildi.

Panel vesilesiyle yaklaşık 12 yıldır İstanbul Ticaret Odasının hedefleri arasında yer alan ve Basım Yayın Meslek komitesi tarafında dikkatle takip edilen KİTAPKENT meselesi de yeniden gündeme geldi. Bakan Yardımcısı Hasan Büyükdede gerek İstanbul İl Genel Meclisindeki Meclis Başkanı gerekse de İTO’daki Meclis Başkan Yardımcılığı görevleri sırasında bizzat içinde yer aldığı KİTAPKENT çalışmasını bu sefer Bakan Yardımcısı olarak daha bir dikkatle takip ettiğini vurguladı. İTO Yönetimine, yapacağı çalışmalarda elinden gelen desteği göstereceğini beyan etti. İTO Başkanı Şekib Avdagiç de KİTAPKENT konusunu yeni dönemde öncelikli projeler arasında ele alacaklarını tekraren ifade etti. Bu niyet ikrarları toplantının ilave müspet sonuçları olarak kayda geçirilecek noktalardı.

İbrahim Müteferrika’dan Dijitale Matbaacılık Sektörü paneli, başlangıçta düşünülen hedeflere varma açısından olumlu bir ilk adım olarak gerçekleşmiş oldu.

Bu çalışmada emeği geçenlere ve toplantıya katkı sağlayan tüm katılımcılara sektörümüz adına teşekkür ediyoruz

Çağdaş Siyasal İdeolojiler

Batı’nın Siyasi Düşünce Tarihi ile ilgili incelemelerde bilhassa XVIII. yy’dan itibaren ortaya çıkmaya başlayan ve zamanımızda da dolaylı ya da dolaysız olarak etkisini sürdüren ideolojilerin ortak özelliklerinden bahsetmekte yarar var:

Bahsettiğimiz bu ideolojiler içinde en fazla öne çıkanlar olarak  Liberalizm, Muhafazakarlık, Sosyalizm ve Marksizmi sayabiliriz.

XVIII. yüzyıla genel olarak baktığımızda çağa damgasını vuran ve siyasi müesseselerin büyük ölçüde değişmesine sebep olan Fransız Devrimi’ni görüyoruz. Bütün sosyal olaylar gibi birden biri vuku bulmayan ve uzun bir birikimin neticesi olan bu hadise, evveli ve sonrası ile siyasi düşünce sahasına yeni boyutlar kazandırmıştır.

Fransız Devrimi henüz patlak vermeden oluşmaya başlayan Aydınlanma Felsefesi, aklı ön plana çıkararak, insanın bizzat kendi aklına merkeze alması gerektiğini öne sürüyordu. Bu düşünce şekli daha evvelki dönemlerde belli dini ve dünyevi otoritelerin düşüncelerine kesin itaati salık veren fikirlere göre çok radikal bir değişme idi. Aydınlanma Felsefesinin yaydığı fikirler ışığında insanın üzerindeki tüm otoritelere karşı çıkılmalı, kişiler gerçek mutluluğa bu dünyada ulaşabilmenin yollarını aramalı, tabiatı kontrol etmeye, yaratılışını yeniden keşfetmeye çalışmalıydı.

Bu değişiklikler neticesi insanlar nazarında güçlerini yitiren eski düşünceler ve değerlerin yerine yenilerini koymak gerekiyordu. Bu noktadan itibaren ortaya çıkmaya başlayan ideolojiler, Fransız Devrimi’nin sağladığı uygun şartlar içerisinde, insan hayatının her yönünü top yekün kapsayan sistemler olma yoluna girdiler…

İdeoloji kelimesi “idea” “logos” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş ve “düşünceleri tektik edilmesi, mütalaa edilmesi” anlamını ifade eden bir kelimedir.

Bu kelimeyi ilk defa kullanan Antoine Dustutt de Tracy’dir. 1796-98 arasında Paris’te Ulusal Enstitu’ye sunduğu bildirilerde bu kavram geçmekteydi. Tracy’nin bu çerçevedeki ‘The Elements of Ideology adlı kitabı daha sonra yayınlanmıştır. (1800-1815) Tracy bu kelimeyi daha çok DÜŞÜNCELER BİLİMİ anlamında kullanmaktaydı.  Fransız siyaset adamı Napolyon da bu kelimeyi gerçek olmayan şeyleri hayal eden kişiler için kullanmıştır. Kelimeyi bugün ifade ettiği manada meşhur hale getiren kişi Marx’dır.

MODERN İDEOLOJİLERİN ÖZELLİKLERİ

İlerlemeye yönelik ve devrimci olmaları.  

Batı’daki sanayi devrimi ve aydınlanma felsefesinin etkisiyle insanların dünyayla ilgili beklentilerinin artması, yeni oluşan ideolojilerin bu meseleye çözüm getirmelerini gerekli kıldı.

Kişilerin kendilerine karşı duydukları güveni arttırmak ve sürekli daha iyi daha yeni şeyler bulma ihtiyacına cevap verebilmek için ideolojilerin ilerlemeye yönelik ve devrimci olmaları şart.

– Kitlelere hitap etmeleri.: 

İdeolojiler kitlelere hitap etmelidir. Buna da zemin hazırlayan Fransız Devrimidir. Yaşanan hayatın yeni baştan yorumlanması ve değiştirilmesinde her ferdin katkısı olmalı.

İdeolojiler mevcut sosyal hadiseleri, belirli inançları devamlı tehdit ederler. Belli kilit konularda yapılan nümayişler toplu gösteriler yeni görüşlerin yerleşmesini ve kitleye mal edilmesini sağlar.

Ütopik-hayalci olmaları.

İdeolojiler hayali bir dünya kurarlar ve insanları buraya çağırırlar. Ayrıca gelecekle ilgili optimist (iyimser) olma da ideolojilerin başlıca özelliklerindendir.

-Grup ruhu oluşturmaya çalışmaları.

İdeolojiler insanları “biz” ve “onlar” diye ikiye ayırmaya çalışırlar. Etkileri altındaki kişilerde grup ruhu oluşturmaya, onlara ortak bir kültür aşılamaya gayret ederler.

20’nci yüzyılda ideolojilerin, ütopik hedeflerinin gerçekleşmemesi neticesinde, optimist karakterlerinde gevşeme görüldü.

Pesimizm’e (kötümserlik) doğru bir meyil başladı. Ayrıca ideolojilerin ütopik hedefleri, karşı ideolojilerin ortaya çıkmasına vesile oldu. Bunun neticesi muhafazakar hareketler gelişti. Zaman içerisindeki çeşitli oluşumlar neticesinde ideolojiler özelliklerine binaen üç kategoriye ayrıldı.

  • Radikal-ani değişmelere karşı çıkan muhafazakar ideolojiler.
  • Radikal-devrimci ideolojiler ki tanıma uygun olarak toptan değişiklik, yeni toplum, yeni insan isteyen sistemler.
  • Zamanla ve kontrollü değişimi savunan reformcu ideolojiler. Bu tipe göre her şey kötü değil.

MODERN İDEOLOJİLERİN FONKSİYONLARI

-İnsan inançsız yaşayamaz. Bu sebepten XVIII. Yüzyılda daha evvel kendisini tutan tüm dini bağlardan koparılan çalışan insanlar için ideolojiler laik bir din vazifesi görüyorlar. İdeolojinin bünyesindeki kişiler, kendilerine sunulan ütopik hedeflere iman derecesinde bağlanıyorlar.

-İdeolojiler kişilere aynı fikirleri, aynı inançları aşılıyorlar. Aynı şeyleri düşünen, hisseden insanlar arasında da dayanışmayı sağlıyor.

-Aynı şeyleri düşünen kişileri harekete geçirmek, onları motive etmek de ideolojilerin fonksiyonları arasında. Birçok düşünüre göre felsefe ile ideoloji arasındaki fark bu noktada. Birinde fikirler üzerinde tefekkür ediliyor. Onlar bir insana sokuluyor, diğerinde ise insana sokulan organize edilen fikirler hareket sahasına indiriliyor.

-İdeolojiler motive edilen kitleleri organize etme gibi bir fonksiyonu da ifa eder.

-Son olarak ideolojilerin bağlılarına bir şahsiyet sağladığını, onlara kimlik verdiğini, ve aralarında ruhi bir bağ oluşturduğunu da söyleyelim. İdeolojiler kullananlar için adeta bir gözlük işlevi görmektedirler

Sosyalizm ve Marksizm

Sosyalizm, liberalizmin ortaya attığı görüşlere ve çözüm yollarına alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Bunun birlikte insan ve toplumla ilgili bazı varsayımlarında benzerlikler görülür. Her iki ideolojinin de modernizm akımının mahsulü olduğunu düşünürsek bu benzerlikler bize o kadar gayri tabii gelmeyebilir.

Liberalizmin ferdin her türlü kontrolden kurtulması için mücadele verdiğini biliyoruz. İlk radikal demokrat/sosyalistler de kişi özgürlüğünün hararetli savunucularıydı. Ahlaki açıdan bu benzerliklere rağmen ekonomik olarak sosyalizm liberalizmden önemli ölçüde ayrılmaktaydı. Liberalizmin savunduğu serbest piyasa ekonomisinin beklenen refahı sağlayamaması ve eşitsizliği artırması sosyalist fikirlerin daha da gelişmelerini sağladı.

Sosyalist düşüncede hakim iki unsur;  

Toplumdaki ekonomik eşitsizliklerin-ki buna sebep serbest piyasa ekonomisidir- ortadan kaldırılması ve

Kooperatif tarzında örgütlenmelerle sosyal hayatın düzenlenmesidir.

Fransa ve İngiltere de sosyalist fikirlerle ortaya çıkan ilk düşünürler genellikle endüstrileşmenin neden olduğu yıkımdan kaçarak kendi kendine yeten topluluklar oluşturmayı tasarladıklarından “ütopyacı” olarak isimlendirilmişlerdir.

Burada önemli bir ayrıntı bu kişiler kendilerinin bu vasıfla isimlendirmemekte, üçüncü kişiler onlara bu tanımı uygun görmektedirler. Marx’a göre ise sosyalizmin kaçınılmaz olduğunu göremeyip onu tercih edilebilir bir ideoloji sıfatıyla ortaya koydukları için bu düşünürler “ütopyacı” dırlar

ÜTOPYACI SOSYALİSTLER

Fransız ütopyacı sosyalistlerinin en önemlilerinden biri Saint-Simon.  Ona göre toplumda merkezi bir kontrol olmalı. Ayrıca buna bağlı olarak da planlamaya büyük önem verilmelidir. Liberalizmin alabildiğine tanıdığı  serbestliğe karşı hiçbir şeyi şansa bırakmadan organize etmeyi savunan. St. Simon’un bu düzenine Bürokratik Sosyalizm deniliyor. Bu tip bir yapıda en önemli iş bilimsel teknokratlara düşüyor. Oluşan yeni toplum bilim+teknoloji+planlama üçlüsü üzerine bina edilmiş durumda. Mutlak eşitliğe inanmayan St.Simon mülkiyet rejiminin herkesin gücüne göre olabilmesini sağlayacak şekilde düzenlenmesini istiyor.

Reformcu olarak niteleyebileceğimiz St.Simon’dan sonra yine bir Fransız olan Charles Fourier’nin görüşlerini incelediğimizde endüstrileşmenin insanları fakirleştirdiğini savunan bir düşünce ile karşılaşıyoruz. İnsanların uğraştığı daha çok tarım olmalı. Ayrıca iki binin altında oluşturulacak topluluklar kurularak işler sıra ile yapılmalıdır. Fourier’nin bahsettiği bu topluluklara phalansteres adı verilmekteydi. Beraber yemek yenmeli, birlikte yaşanmalıdır. Fourier’e göre toplum aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmeli yani kısaca serbest kooperatifleşmenin hakim olduğu adem-i merkeziyetçi bir toplum kurulmalıdır

1848 ihtilalinde fikirleriyle kitleleri etkileyen bir sosyalist olan Louis Blanc’a göre toplumun değişmesini ve sosyal adaletin kurulmasını sağlayacak kurum devlettir. Ona göre Devlet ; ‘ Herkesten yeteneğine göre almalı ve herkese de ihtiyacı kadar vermelidir.

Ortaya attığı sosyal atölyeler sistemine göre Devlet bütün hammadde ve aletleri verecek, işçiler ürettiklerine, zamanla da üretim araçlarına sahip olacaklar. Böylece kapitalist işletmelere rakip duruma gelecekler. Zamanla özel sektörün yerini sosyal atölyeler alacaktır. Louis Blanc’ın bu fikirleri 1848 ihtilalinde tatbik edilmeye çalışıldı ve milli atölyeler kuruldu. Fakat gereksiz işler yapan bu kurumlar göstermelik olmaktan öteye gidemedi.

Fransız sosyalistleri içerisinde en devrimci olan Louis August Blanqui’dir. Planlı ve merkezi bir yönetimi savunan önce burjuva iktidarını yıkalım, mücadele içerisinde kuracağımız yapının şekli ortaya çıkar diyordu. Ona göre devrimcinin görevi insanın insanı sömürmesi sona erinceye kadar mücadeledir. Elitist bir düşünceye sahip olan bu Fransız düşünür ve eylem adamına göre devrim yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirilmelidir.

Ütopik sosyalistlerle ilgili bölümümüzü bitirmeden önce son olarak İngiliz Robert Owen’un görüşlerini özetleyelim.

Robert Owen’ı genç yaşında bir mensucat fabrikasının patronu olarak görüyoruz. Sanayi devrimi ile ortaya çıkan eşitsizlikler onun sosyalist fikirlerini geliştirmesi için zemin teşkil ediyor. Ortaya koyacağı iyi örneklerle çevresini etkileyebileceğine inanan ve ilk olarak kendi şirketinde bazı uygulamalara geçen Owen, işçilerinin hayat standartlarının bir miktar da olsa iyileştirilmesini sağlıyor. Owen sendikalaşma hareketine önemli katkı sağlamış bir kişidir. Onun diğer önemli yönü de Amerika’da satın aldığı New Harmony adlı bir köyde kendi düşüncelerin uygun bir toplum kurmaya çalışmasıdır. İnsanlara egemen olan kötülükleri sıralayan Owen, kendi toplumunda bunlarla mücadeleyi amaç edinmiştir..

Onun kötülükler üçlüsü

  1. a) Özel mülkiyet
  2. b) Akla aykırı dini sistemler
  3. c) Kişisel mülkiyete dayalı evlilik.

Owen, tüm bağlantıları koparmaya çalışmasına rağmen bunda muvaffak olamamıştır. Onun kurguladığı sosyalist sistem sınıf kavgasına karşı bir sistemdir. Ayrıca Owen’a göre toplum işçi sınıfının değil, aklın egemenliği altına girmelidir.

Fourier gibi O’da tarım konusuna öncelik vererek bölgesel özerk kooperatif köyleri ve ideal topluluklar kurmayı düşünüyor. Onun sistemi kısaca yukarıdan aşağıya örgütlenen bir sosyalist sistem olarak tarif edilebilir.

BİLİMSEL SOSYALİZM (MARKSİZM)

Bilimsel Sosyalizm Karl Marx ve Friedich Engels tarafından ortaya çıkarılmış bir sistemdir, bir ideolojidir. Fakat ön planda görülmesi ve üçlü sentezi yapmasından dolayı Marx’ın ismini almıştır.

Üçlü sentez :

Hegel’in tarih felsefesi, Adam Smith, Ricardo gibi iktisatçıların oluşturduğu İngiliz Klasik İktisat Okulu ve Fransız Ütopik Sosyalistlerinin fikirlerinden meydana gelmiştir.

Hegel’in tarih felsefesinde diyalektik idealist bir düşünce içinde kullanılmıştır. Tarih “ideaların” hareketlerinden ibarettir. Bu hareketlerin ana bir gayesi vardır ki o da mutlak doğrunun, mutlak idrakin (aklın) anlaşılabilmesi, onun/hakikatinin farkına varabilmesidir. Mutlak akla varıldığında karşımıza güçlü bir devlet ve bürokrasi çıkar ve o zaman diyalektik durur. Diyalektik dediğimiz zıtların çarpışmasıdır. Hegel’de idea’ların çarpışmasını görüyoruz. Solcu Hegel’ciler ekoluna mensup olana Marx yaygın tabire göre baş üzeri duran, hocasının diyalektiğini ayakları üzerine çevirmiştir. Aslında Marx’ın tarihi incelerken yaptığı yeni yeni unsurları keşfetmek, ortaya çıkarmak değil, daha evvel de kullanılan malzemeleri yeni bir tarzda bir araya getirip anlamlı bir bütün oluşturmaktır.

Marx, Hegel’in diyalektik yöntemini Ludwig Andreas Feuerbach’dan etkilenerek geliştirdiği materyalizm felsefesinin üzerine oturtmaya çalışıyor. Ruh ile mantık, varlık ile düşünce (idea) arasındaki ilişkide Hegel’e göre idea var, maddeyi de yaratan o. Fakat Marx’da ise Ruh veya İdea maddenin yüksek bir ürününden başka bir şey değil. Buna paralel olarak da tarihi hadiselerin bütününde maddi menfaatlerin çatışmasını ana sebep olarak ele alıyor.

Marx’ın sentezini yaparken fikirlerinden faydalandığı diğer bir kaynak da Adam Smith ve Ricardo gibi İngiliz Klasik İktisat Ekolüne mensup ekonomistler. Onlara göre, zenginliklerin üretimi sırasında işçi, patron, köylü, zanaatkar olan insanlar arasında kendi iradeleri dışında belirlenen ilişkiler doğar. Sınıflar arası mecburi ilişkilerin ortaya çıkardığı üretim ilişkileri bu şekilde meydana gelir.

 

Marx’ın iktisat bilimine getirdiği en büyük yenilik artı değer kavramını ortaya koyması ve ondan çıkardığı sonuçlardır.  İşçinin ücret olarak aldığından daha fazla değer üretmesi ve farkın patron cebine gitmesi olarak özetleyebileceğimiz bu kavram sınıflar arası eşitsizliklerin en önemli sebebi olarak ele alınmıştır.

Ütopik sosyalistlerin Marx’a etkisine gelince;  Marx sosyalizmin tercih edilebilir bir sistem değil, (ütopikler böyle iddia ediyorlar) kaçınılmaz olarak yaşanacak bir sistem olduğunu iddia etmektedir. Ona göre gerçek ancak hareketin olduğu yerde vardır. Düşüncenin doğruluğu sadece pratik içinde ispatlanabilir.

Bütün bunlara ilaveten 19.yy ortalarında özellikle İngiltere’deki sosyo-ekonomik gerçekler de Marx ve  Engels’in teorilerinde etkili olmuştur.

DİYALEKTİK MATERYALİZM

Hegel’deki diyalektik İdealizm’in yerini Marx’da  diyalektik materyalizm almıştır. Tez, antitez, sentez metodu Marx tarafından tarihi gelişmenin devrelerine gözlem yapılarak uygulanmaya çalışılmıştır.

Diyalektiğe göre sürekli bir çatışma hali gereklidir. Marx’da iki tip çatışmanın ele alındığını görüyoruz. Bunlardan biri

A/ insan ile toplum ve yaşanan çevre arasındaki çatışma; değeri de

B/ insanın insanla olan çatışması.

İnsanın Çevre İle Çatışması: (Üretim Araçlarının ortaya çıkışı)

Her sosyal grup çevreyi kontrol altına almak ve yaşamak için gerekli çevre şartlarını sağlamak gayesiyle uğraştırmıştır ve uğraşmaktadır. İnsan toplulukları belli bir üretimi gerçekleştirebilmeleri için (tarihini her dönemde) kendi dışlarındaki canlı ve cansız alemi sömürebilmeleri ve onların kendi üzerlerindeki dolaylı veya dolaysız baskılarını ali düzeyde sürdürebilmeleri gerekir. Bunu başaramadıkları sürece özgürlüğe kavuşmaları mümkün değildir.

 

Ayrıca insanların çevre ile bu çatışmaları sırasında üretim araçları, üretim güçleri ortaya çıkmaktadır.

İnsanın İnsanla Olan Çatışması: (Üretim İlişkilerinin oluşması)

İkinci çatışma aynı toplumdaki insanların ve grupların arasında cereyan eder. Bu çatışma iki insanı karşı karşıya getiren bir mücadelenin ötesinde belli yapıların, sınıfların çatışmasıdır, yani sınıf savaşıdır.

Tarihte iki ana sınıf vardır. Biri mülkiyete sahip olan hakim sınıf, diğeri de mülkiyete sahip olmayan sınıf. Marx’a göre toplumda çatışma ve değişmenin ana kaynağı bu noktadır.

Bununla birlikte mülkiyet çeşitli şekiller alır. Her değişik şekil de yeni ve değişik bir sınıfa tekabül eder. Her sınıf için de antitez mevcuttur ve bu da olaşacak olan yeni sınıftır. Her çatışma ve sonrası meydana gelen devrim antitezi yani oluşan yeni sınıfı toplumda hakim sınıf durumuna getirir.

 

Tarihi bu açıdan incelersek, toprak mülkiyeti feodal dönemin en önemli özelliği idi ve bu çağda toprak aristokrasisi hakim sınıf idi. Fakat bu sınıf içerisinde para ve altın ortaya çıkmaya, birikmeye başlamasıyla birlikte, sanatkarlar, küçük üreticiler ve tüccarlar da doğmaya başladı. Burjuva olarak adlandırılan antitez konumundaki bu sınıf Fransız Devrimi ile birlikte yıkılan toprak aristokrasisinin yerine hakim sınıf olarak yerleşti. Bu sınıfa da antitez olarak gelişen sınıf işçi sınıfıdır.

İnsanın insanla olan bu ilişkisinin neticesinde de ÜRETİM İLİŞKİLERİ ortaya çıkmaktadır.

Üretim araçları ve üretim ilişkileri o toplumun ÜRETİM BİÇİMİNİ meydana getirirler. Üretim biçimi de ekonomik yapıyı şekillendirir.

Bütün bu saydıklarımız Marx’ın literatüründe toplumun alt-yapı kurumlarıdır. Bunların üzerinde de din, kanunlar, eğitim, edebiyat ve hatta DEVLET gibi üst yapı kurumları vardır. Üst yapı kurumları alt yapıya göre şekillenirler ve ona bağlıdırlar.

MARKSİZMİN İNSAN FELSEFESİ

Marksizme göre gerçek tarih sınıfsız komünist toplunun kurulması ile başlayacaktır. Bu sebepten, o tarihten evvelki zamanı tümü tarih öncesi olarak isimlendirilmelidir..

Tarih öncesi devirde kitlelerde göze çarpan en önemli nokta kişilerin kendi kendine –yabancılaşmaları- (alienation).  Yabancılaşma durumunda, insan gerçek kapasitesini gücünü gösteremiyor ve kendi kendine meydana getirdiği, çeşitli güçlerin yine kendisini kontrol etmesine imkan hazırlıyor. Marx’a göre bütün üst yapı kurumları ve ekonomik güçleri ellerinde bulunduranlar bu yabancılaşmanın kaynağı durumundadırlar. Bu düzende de gerçek özgürlük mümkün değil.

Marx; kişinin tam anlamıyla özgür olabileceğini savunuyor ve insanoğlunu olması gereken yanıyla ve potansiyel değerleri ile mütalaa ediyor.

Tarih öncesi yani insanın bizzat kendi değerlerine yabancılaştığı dönemde ekonomik organizasyonlar ve toplumun üst yapı kurumları kişileri etkiliyor oysa ideal toplumda bu yabancılaşma hadisesi ortadan kalkacak ve bu sefer bizzat insan aklı, şuuru yeni sosyal organizasyonu oluşturacak. Bu noktada dikkat edilirse Hegel’e düşünce olarak çok yaklaşan bir Marx görüyoruz.

EKONOMİK MARX

Bir ideoloji olması hasebiyle Marksizm; felsefi, tarihi, ekonomik ve sosyal sahaları kuşatıcı fikirler ortaya koymaktadır. Ekonomik olarak ele aldığımızda karşımıza çıkan önemli noktalardan biri yukarıda açıklanmaya çalıştığımız üretim biçimi kavramıdır.

Üretim biçimleri kendi içlerinde çatışmaları barındırırlar bu sebeple de zamanı gelince kendi kendilerini ortadan kaldırırlar.

Her toplumda üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasında çatışma mevcuttur. Üretim güçleri (araçları) daha hızlı gelişim ve ilerlemeye daha müsaittir. Üretim ilişkileri de buna bağlı olarak değişime uğrar ve tamamlayıcı bir unsur vazifesi görür.

 

Marx, kapitalizmi eleştirirken de şunları ileri sürmektedir.

Kapitalist sistem işsizlik üreten bir sistemdir. Çünkü teknik gelişme ile birlikte üretimde makine kullanımı artmakta ve işçiye ihtiyaç azalmaktadır. Bu sebepten toplumdaki nüfus  artışını da hesaba katarsak işsiz sayısında zamanla önemli bir artış görülecektir. Bu mesele kapitalizmin karşılaşacağı önemli problemlerden biridir.

Teknik gelişme büyük kapitale ihtiyaç duyacaktır. Bu ihtiyaç neticesinde sermaye belli yerlerde birikir ve orta sınıf otomatik olarak silinir. Bu oluşum neticesinde toplumda belli ellerde büyük sermayeler birikirken, belli kesimler de sürekli fakirleşirler. Silinen orta sınıf ya işçi sınıfı ya da işsizler arasına katılır. Toplumda aralarında önemli uçurumlar olan kutuplar meydana gelir.

Bu durumda kapitalist sistemde kriz kaçınılmazdır fakat bu hal devrim için yeterli olmayan objektif bir şarttır. Devrimin olması için sübjektif şartlar da gereklidir. Bu noktada devrimci bir sosyolog hüviyetine bürünmüş olan Marx devreye girer ve işlemeyen bu sistemin değişmesi görevini işçi sınıfına ( proletarya) verir. İşçi sınıfının bu görevi yerine getirebilmeleri için hakim sınıfın kendine empoze ettiği yanlış şuurlanmanın yerine, sınıf şuuruna sahip olması şarttır. İşçi sınıfının, kendi ideolojik şuurlanmasını tamamlaması da toplumda değiştirici bir fonksiyon icra eder.

Kapitalist bir sistem ile ideal sistem arasındaki geçici devrede proleter bir diktatörlük rejimi vardır. Bu zaman süresinde henüz sınıfsız bir yapıya geçilmemiş ve devlet ortadan kalkmamıştır. Fakat geçiş devresi (proleter diktatörlük) ile ideal sistem arasındaki geçişin nasıl olacağı Marx tarafından çok açık olarak anlaşılmamıştır. Bu geçiş jakoben geleneğine göre sırf devrimci bir yol ile mi, yoksa reformcu sosyalistleri öne sürdüğü gibi zamanla ve evrim yolu ili mi olacaktır, bu nokta teoride karanlıkta kalmıştır.

Marx’ın fikirleri özellikle onun 1885’de ölümünden sonra daha da yaygınlaştı. I.Dünya Savaşı öncesinde Marx’ın fikirlerinden etkilenen Avrupa’nın Sosyalist Partileri seçimlerde büyük oranda oy sağladılar. 1889 yılında Paris’de toplanan II. International ortaya çıkardığı daha organize bir global yapıda Avrupa Sosyalistleri Demokratik Rejimler için önemli bir tehlike oldular.

Fakat 1914 yılından itibaren Avrupa’nın Sosyalist Partileri revizyonist bir çizgiye geldiler ve demokratik parlamenter prensipler içerisinde bir sosyalizmden bahsetmeye başladılar. Buna ilaveten savaş ile beraber ortam milli duygular işçiler arasındaki sınıf şuurunun yerine geçti ve bu tarihten sonra milli sınırlar içerisinde bir işçi kardeşliğinden bahsedilebilir oldu.

Kıta Avrupa’sında devrimci karakterini kaybeden ve Demokratik Sosyalizm tanımı altında kendini gösteren Marksizm 1917  yılında Rusya’da Lenin’in yönetimi altında iktidara geldi. Jakoben geleneğinin devamı olarak devrim yoluyla vuku bulan bu iktidar değişimi sırasında Marksist teoriye çeşitli noktalarda eklemeler yapıldı ve Marksizm-Leninizm böylece ortaya çıktı.

1949 yılında henüz feodal bir yapıda olan Çin’de de Mao’nun önderliğinde Marksist fikirler doğrultusunda bir devrim yapıldı. Milliyetçi duyguların bolca kullanıldığı, ayrıca itici güç olarak köylüye yer verildiği hareketi, Marksizm’in değişik bir uygulanışı dünyaya gösterdi.

Ayrıca, devrim sırasında kullanılan gerilla savaş yöntemleri ve milli kurtuluş mücadelesi kavramı daha sonraları birçok üçüncü dünya ilkesine çeşitli şekillerde etki etti. Vietnam ve Küba’yı bu ülkeler arasında birinci sırada sayabiliriz.

Marksizm’in değişik uygulanışlarını temsil eden ve XX.yüzyılda ortaya çıkan bu sistemleri ileriki kısımlarda daha geniş olarak göreceğiz.

Kaynaklar:

  1. – Sabine, George : “Siyasal Düşünceler Tarihi”, çeviri Harun Rızatepe, cilt 1 ve 2, Ankara,     Sevinç Matbaası, 1969
  2. – Sarıca, Murat: “100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi”, Gerçek Yayınları, İstanbul. 3. Baskı, Ocak 1980
  3. – Sunar, İlkay: POLS 208 Ders Notları; 1982-1983 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  4. – Yayla Atilla: ‘Liberal Bakışlar ‘, Profil Yayınları, 2014, İstanbul
  5. – Kili, Suna: POLS 201 Ders Notları; 1983-1984 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  6. – Meriç, Cemil: “Umrandan Uygarlığa”, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1997
  7. – Macrıoıs C, Roy:  “Contemporary Political Ideolgies” Winthrop Publishers, Inc. Cambridğe,, Massachusetta. Prinited in USA, 1980
  8. – Kramnıck, ISAAC and Watkins M, Frederich : “The Age of İdeology-Political  Thoughu, 1950 To the Present” Printice-Hall, Inc Englewoad Cliffo, NewJersey,  Second Edition, 1979

 

Muhafazakarlık (Conservatism)

Bu yazı,  Siyasi Düşünce Tarihi’nde önemli akımlardan biri olan Muhafakarlık ile ilgili çeşitli kaynaklardan derlenmiştir:

Napolyon’un 1815’te Waterloo da İngiliz kuvvetleri önünde son defa yenilip tamamen gücünü yitirmesi ideolojiler tarihi açısından önemli bir durgunluğun da başlangıcını teşkil eder. Çünkü 1799-1814 yılları arasında Directoire ve imparatorluk yönetimleri ile Fransa’nın başında bulunan Napolyon devriminin ortaya çıkardığı yeni fikirlerin diğer toplumlara da ihraç edilmesinde mühim rol oynamıştır. Napolyon’un  siyaset sahnesinden çekilmesinden sonra Avrupalı toplumlar belli bir dönem yeniden muhafazakar monarşiler tarafından yönetilmişler. Bu geriye dönüş sadece devrimin iç yapısının ve devrimci hareketlerin en son noktada gücünü yitirmesinin bir sonucu değil, aynı zamanda yeni yeni gelişen anti-devrimci güçlü bir düşünce sisteminin de etkilediği bir vakıadır.

Muhafazakarlık olarak adlandırılan bu doktrin Fransız devrimini takip eden zaman içerisinde ortaya çıkmıştır. Edmund Burke de muhafazakarlık hareketini bir düşünce sistemi haline getiren ilk fikir adamıdır.

Edmund Burke’un muhafazakarlık anlayışı ile, monarşik güçlerin ve kiliseninkilerin arasında bir çok farklar var. Bir kere Burk, bütün değişikliklere karşı çıkmıyor, ona göre ani, şiddetli ve toptan değişmeler çok tehlikelidir. Politik müesseseler uzun yıllar denemeler neticesi ortaya çıkmıştır. Bu sebepten değişme kısmi olmalı ve sadece bozuk kısımların yerine yenileri getirilmeli. Aksi halde yapıda aksaklık doğar.

Burk ve dolayısıyla muhafazakar hareket esasta Fransız devrimine ve bu devrin neticesi daha berrak olarak ortaya çıkan liberalizme karşıdır.

Liberalizmin çok büyük değer verdiği akıl, Burk nazarında insanın sadece bir görünümüdür. Ona göre insanı insan yapan içinde yaşadığı medeniyettir ve bu medeniyet te tarihi birikimin neticesi olarak oluşmuştur. Toplum da yaşayan bir organizmadır. Bu organizmanın karakteri zaman içinde şekillenmiştir. Gelenekler, toplumun bugünkü durumunu anlamak için incelenmesi gereken en önemli unsurlardan biridir ve birliği beraberliği sağlar. Toplumu belli bir cemaat şuuruna vardırmak için geleneklerin nesilden nesile intikaline ehemmiyet verilmelidir. Devlet adamının en baştan gelen görevi de zaten budur.

Monarşik yapı, kilise, sosyal mekanizmalar gelenekleşmiş kurumlardır. Bunların mümkün olduğu ölçüde muhafaza edilmesi gerekir. Birden bire kaldırılmaları toplumda kimlik sorunu ortaya çıkarır, bu da çok tehlikelidir.

Edmund Burke, toplum ve kişilerin ön yargılara sahip olduklarını ileri sürer. Bu ön yargının da soyut akıl ile karıştırılmamasına dikkati çeker. Ona göre inançlar ve alışkanlıklar ön yargıların oluşmasını sağlarlar.

Muhafazakar düşünce, toplumu hiyerarşik ve organik bir yapı olarak tasvir eder. En üstte yöneticiler, daha sonra aydınların oluşturduğu orta sınıf ve kitle. Toplumda eşitlik sağlamaya çalışmak sağlıklı bir yol değil bu düşünceye göre.

Edmund Burke ve dolayısıyla muhafazakarlık ideolojisini, kitle demokrasisinin ve bunun bir uzantısı olarak da her insana bir oy hakkı verilmesi fikrinin karşısında görüyoruz. Kitle siyasi katılımdan ziyade siyasi liderlik mekanizması ile ilgilenmelidir. Bu noktada Burke tabii liderlik kurumuna büyük önem vermektedir.

Kooperatiflerin, loncaların  ve kamu menfaatleri ile ilgili müesseselerin de muhafazakar düşüncenin kurmaya çalıştığı sistemde mühim yerleri vardır.

Muhafazakarlık :

  • Keskin değişime karşı tedrici değişimi savunan
  • Aile, gelenek ve din gibi kurum ve değerlere saygı duyan
  • Siyasete bu duyarlılıklar çerçevesinde sınırlı bir işleç yükleyen bir fikir geleneği ve bir siyasi ideolojidir ( Özipek, Muhafazakarlık nedir? , 16)

Muhafakarlık Marksizm ve komünizm gibi katı bir ideoloji değildir. Kapalı değil gevşek veya yumuşak bir ideolojidir.

Muhafazakar ideolojinin felsefi, sosyolojik ve siyasi olmak üzere 3 ana kaynağından söz edilebilir

1/ Aydınlanmanın ürünü olan evren ve insan tasavvurlarına bir cevap olarak şekillenmiştir

2/ Özellikle sanayi devrimiyle birlikte gelen alt üst oluşların, bu süreçte tahrip olan sosyal değer ve kurumların sığınaksız bıraktığı kitlelerin güvenlik ve aidiyet ihtiyaçlarının zeminini yeşertmiştir.

3/ Fransız Devrimiyle başlayan, radikal siyasi değişimlere, devrimci kopuşlara ve onun topluma yönelen projelerine duyulan bir tepkiyi ve alternatif bir siyaseti ifade etmektedir. ( Özipek, 20)

Muhafazakarlık aydınlanmanın akıl anlayışı olan bireysel aklın ilahlaştırılmasına karşı çıkmış ve aklın sınırlarını işaret etti. İnsan aklı hiçbir zaman mükemmel değildir.

  • Soyut haklara karşı somut haklar,yaşayan haklar. Yeni anayasa yerine yaşayan anayasa daha önemlidir. Var olanı düzenlemek gerekir
  • Ara kurumlar değerlidir. En değerli olanı ailedir. Bireye karşı aileyi öne çıkarır. Devlete karşı bile ailenin yanında yer aşır. Bireyler unutur ama ailenin hafızası vardır.
  • Geleneğe önem verir onda geçmişin bilgeliği ve sürekliliği vardır. Öneli olan zamanın süzgecinden geçmiş , uzunca bir sürede kalımlılığını ispat etmiş, belli üstün değerlerle çelişmeyen gelenek önemlidir ( Özipek 56-63)

EKONOMİK GÖRÜŞLER

Muhafazakarlar uzunca bir süre liberallerle beraber merkeziyetçi, kollektivist ve planlamacı ekonomiye karşı mücadele ettiler, özel mülkiyeti savundular. Fakat burada önemli ve liberallerden ayrıştıkları nokta toplumu bir denge içinde tutma arzusudur.Bu noktada denge mülkiyetten de önce gelir.

Muhafazakarlar için semboller çok önemlidir.Bu açıdan monarşi, kraliçe gibi semboller çok önemlidir. İngiltere ve İspanya da monarşiyi veya kralı önemli görmek muhafazakarların tercih ettikleri bir değerdir.

Siyasetin sınırlı bir alanı olmalıdır. Abartılı iddialardan ve onların ürünü olan siyasi projelerden hoşlanmazlar. Siyaset bir ideolojinin kontrolünde toplumu şekillendirmeye çalışmamalıdır. Radikal sağın ve solun kökten çözümlerine karşıdır.

Bu noktada Hayek ile kesişen görüşlere sahiptir. Rasyonalist olma rasyonel ol ilkesi muhafazakarlar için tercih edilen bir durumdur.

MUHAFAKARLIK TÜRLERİ

Tek bir muhafazakarlık yoktur.:

Daha pragmatik, parlamenterizmi olumlayan daha liberal bir İngiliz- Amerikan muhafazakarlığı

Daha tepkici Fransız ve Katı Avrupa muhafazakarlığı

Muhafakarlığı daha çok bu İngiliz-Amerikan tipi sembolize etmiştir.

Muhafazakar hareket zamana ve mekana bağlı olarak çeşitli değişiklikler göstererek bu güne kadar süregelmiştir. Genel olarak Kıta Avrupa’sında bilhassa Bismark Almanya’sı döneminde otoriter bir hüviyet taşımışsa da şu anda liberal demokrasilerin bir parçası durumundadır. Hatta herkese oy hakkını bile savunur hale gelmiştir. İngiltere de ise bilhassa 1950’lerden sonra işçi partisiyle daha çok yakınlaşan muhafazakar çephe XIX. Yüzyıl muhafazakarlığından çok daha liberaldir.

Amerika’daki muhafazakar hareket ise “Yeni-Muhafazakarlık” adı ile anılmaktadır. ABD’de daha evvel Avrupa’daki gibi monarşik yapılar, kilise, aristokrasi gibi yerleşik kurumlar olmadığından, doğuştan liberal olan Amerikan toplumu, muhafazakarlık denince XIX. Yüzyıldaki liberalizm tekrar gündeme getirmek, devletin birçok sahadaki müdahalelerini ortadan kaldırmak istemektedir. Bu hareketin “Yeni-Muhafazakarlık” adı ile anılmasının sebebi de budur.

ABD’deki neo muhafazakarlık kendisi gibi olmayana karşı tahammülsüz, ayrımcı ve dışlayıcı, dış politikada ise çatışmaya önlemek bir yana çatışma ve şiddet üreten bir duruma gelmiştir. Örnek Bush’un ABD poltikaları ( Özipek 84)

MUHAFAZAKARLARIN VE LİBERALLERİN 20’NCİ YÜZYILDAKİ TARTIŞMALARI:

Liberaller muhafazakarları bireysel özgürlük ilkesinden hareketle otorite konusundaki vurguları, ahlakı koruma adına bireysel özgürlüklere müdahaleleri, ötenazi ve cinsellik konularındaki yaklaşımları dolayısıyla eleştirirler. Muhafazakarların kamusal ahlakı korumak adına hukuku devreye sokmalarına karşı birey haklarını savunurler. Hiyerarşi ve düzen vurguları demokrasi adına sorun oluşturur diye düşünürler. Otoriteye vurguları da liberalleri rahatsız eder.

Muhafazakarlar ise liberalleri aşırı müsamahakar olarak görürler, toplumu bir arada tutan değerlerin önemini vurgularlar, kürtaja, alternatif hayat tarzlarına cinselliğin ifade ediliş biçimine sıcak bakmazlar. Liberallerin bireysel özgürlük adına eleştirdikleri ara kurumların otoritesinin, Leviatanlaşmaya meyilli olan Devlet otoritesine karşı sigorta olduğu cevabını verirler.

 

Kaynaklar:

  1. – Sabine, George : “Siyasal Düşünceler Tarihi”, çeviri Harun Rızatepe, cilt 1 ve 2, Ankara,     Sevinç Matbaası, 1969
  2. – Sarıca, Murat: “100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi”, Gerçek Yayınları, İstanbul. 3. Baskı, Ocak 1980
  3. – Sunar, İlkay: POLS 208 Ders Notları; 1982-1983 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  4. – Özipek Bekir Berat: ‘Muhafazakarlık Nedir? ‘, Liberte Yayınları, 2017 İstanbul
  5. – Kili, Suna: POLS 201 Ders Notları; 1983-1984 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  6. – Meriç, Cemil: “Umrandan Uygarlığa”, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1997
  7. – Macrıoıs C, Roy:  “Contemporary Political Ideolgies”, Winthrop Publishers, Inc. Cambridge, Massachusetta. Prinited in USA, 1980
  8. – Kramnıck, ISAAC and Watkins M, Frederich : “The Age of İdeology-Political  Thoughu, 1950 To the Present” Printice-Hall, Inc Englewoad Cliffo, NewJersey,  Second Edition, 1979

Liberalizm

Liberalizm; insan cinsinin sosyal ve beşeri bilgi ve kültür birikiminin ağırlıklı bölümünü kaplayan bir şemsiye kavramdır.

Liberalizm, ortaçağ feodal toplumundan sonraki dönemde ortaya çıkan düşünce akımları içinde en önemlilerden birisidir

Ortaçağ Avrupasında fertlerin üzerinde hakim durumda başlıca üç yapı göze çarpıyordu.

  • Kilisenin manevi otoritesi,
  • Feodal lordların oluşturduğu aristokrasi sınıfı,
  • Korporasyonlar vasıtasıyla toplumu ve fertleri kontrol eden monarşik rejimler…

Bu durumda fertler bütünüyle yukarıdaki kontrol sistemlerinin etkisi altındaydı. Liberalizm ana ilke olarak bireyi bütün bu kontrollerden kurtarmayı amaç edinerek ortaya çıktı. Esas olarak üzerinde durduğu nokta insan ve insanın özgürlüğü idi. Bu özgürlük kavramı içerisinde de en fazla dikkati çekenler fertlerin davranışları ve ticaret yapabilmeleri ile ilgiliydi. Ayrıca ferdi mülkiyetin korunması da liberalizmin üzerinde durduğu bir diğer önemli madde idi.

Liberalizm konusunda çalışma yapanların bir bölümü bu düşünce sisteminin köklerini 1215 Magna Carta’ya kadar uzatırlar. Bazıları ise onu daha eskiye Yunan Şehir Devletlerine kadar da götürmektedir.

Liberalizm genel kabul gören görüşe göre ise J. Locke’un eserleriyle doğma devresine girmiş, 18 ve 19’ncu yy’da gelişmesini tamamlayarak olgunlaşmıştır.

Kavramı ilk defa kullanan Ulusların Zenginliği adı çalışmasında liberal ihracat ve ithalat sistemi ifadesiyle Adam Smith olmuştur.

Liberalizm genel olarak 2 guruba ayrılır:

1/ Klasik Liberalizm

2/ Sosyal Liberalizm

 Klasik Liberalizm geleneği J. Locke ve Hume ‘un başlangıç noktalarını oluşturduğu iki ana çizgi halinde 17’nci yüzyıldan günümüze kadar uzanmaktadır.

Sosyal Liberalizm ise klasik liberalizme bir tür tepki olarak onu geliştirme ve ona sosyal bir içerik kazandırma iddiasıyla T.H Green’in çalışmalarıyla ortaya çıkmış ve zamanımıza kadar gelmiştir. 

Klasik Liberalizm: Negatif özgürlük, negatif adalet, bireycilik, liberal rasyonalizm veya evrimci rasyonalizm, devletin sosyal hayattaki hareket alanının daraltılması ( garson devlet), kendiliğinden gelişen sosyal düzen, müdahalesiz piyasa ekonomisi, gibi unsurlarla tanımlanmaktadır

Sosyal Liberalizm: Pozitif özgürlük, toplumculuk, sosyal adalet, devletin toplum ve birey hayatında daha fazla yer alması, Kartezyen rasyonalizm, ve pozitivizmin belli ölçülerde benimsenmesi gibi unsurlar üzerine bina edilmektedir.

Klasik liberalizm sosyalizme taban tabana zıt bir halde iken sosyal liberalizm sosyalizme yakın bir sistem olarak görülmektedir.

Liberalizmde kilit öneme haiz bazı düşünürlerin genel yaklaşımlarından bir iki kelime ile bahsedersek

John Locke’ a göre : Sistemin özü doğal haklar üzerine oturur. Kuvvetler ayrılığı fikri de Locke da çok önemlidir. Locke rasyonalisttir. Amprik bir yaklaşıma sahiptir. Sözleşme teorilerini benimser

Hume: Beşeri ilişkiler sadece akla dayalı olarak açıklanamaz. Mevcut uygarlığın ve temel kuramlarıyla (Özel mülkiyet, para, adalet devlet ve piyasa ekonomisi gibi) mevcut sosyal sistemin bir aklın bilinçli düzenlemesiyle değil kendiliğinden, insanlığın bilgi, kültür ve tecrübesiyle ortaya çıktığını savunur. Sözleşme teorilerine itibar etmez.

A.Smith ve Hume yakın arkadaştır ve bu sebeple Smith’in Hume’dan etkilendiği düşünülmektedir. Ondaki ‘ invisible hand’ ( görünmeyen el)  düşüncesi Hume’un yaklaşımına uygundur.

Hume-Smith geleneği bazen anti rasyonalist olarak değerlendirilse de onlar için liberal rasyonalist gelenek tabiri kullanılmaktadır.

19’ncu yüzyılda Bastiat’ın liberalizm tanımı işe şöyledir: Özgür bireyler arasındaki gönüllü işbirliğine dayanan bir düzen tek tek her bireyin ve tüm insanların yararına olur. Daha yüksek refah seviyesine ulaşmayı sağlayacak ahenkler oluşturur.

Liberalizmin unsurları:

1/Birey ve Bireycilik

Liberalizmde  ana amaç olarak ferdin üzerindeki kontrolleri azaltmak çabasını görürüz. Ayrıca kişinin temel hak ve ödevlerini tespit eder ve ona serbestçe hareket edebileceği bir alan hazırlar. Kişinin temel haklarını ise konuşma, düşünme ve yazma hürriyetleri olarak özetler. Ayrıca şahsi mülkiyete sahip olma da diğer önemli bir husustur.  Fert kendi inançlarını, menfaatlerini serbestçe kesbedebilmeli, kendi hükümetini, idaresini yine bizzat kendisi tespit edebilmelidir

Hareket noktası birey olunca, onun yeniden tarifi, kavramlaştırılması gerekli.

Liberalizm çerçevesi içinde (utiliterianism) faydacılık felsefesi önemlidir. G. Bentham tarafından geliştirilen bu felsefeye göre en önemli iki kavramı “zevk ve acı”. Kişi zevklerini en yüksek noktaya çıkarmak acılarını ise mümkün olan en düşük seviyeye indirmek için çalışmalı. Ayrıca kişiler kendi zevkleri hakkında bizzat kendileri karar vermeliler, başka hiçbir organ onlara baskı yapmamalı. Faydacı felsefenin hemen bütün görüşlerini üzerine bina ettiği fikir, ferdin menfaati ile toplumun menfaati arasında zıtlık yoktur cümlesi ile ifade edilebilir.

Her insan kendi menfaatini bilebilecek durumdadır. Çünkü temelde kabul edildiği üzere insan rasyonel (akılcı) dır. Herkes menfaatini sağlayınca toplum da menfaat sağlamış olur. Faydacı felsefe en fazla sayıda insanın en üst düzeyde mutlu olmasını ister ve bunun için çalışır.

 2/ Özgürlük

 Negatif Özgürlük. Birşeyden özgürlük. (Freedom from) Özgürlüğün bireye bir şey sağlaması değil onun dış baskı ve zorlamalara maruz bırakılmamasıdır.

 Pozitif özgürlük : ( Freedom to) ( Bu alan daha çok sosyal liberalizm olarak ifade edilmektedir)  Özgürlük bazen de Siyasal özgürlük, iç özgürlük, metafizik özgürlük, iktidar-yetenek olarak da ele alınmaktadır. Green tarafından formüle edildiği üzere bireylerin özgür olabilmesi için muktedir kılınmaları yani somut maddi imkanlarla donatılmaları gerekir. Bunun için toplumun bazı görevler yüklenmesi gerekmektedir. Ayrıca devletin toplumsal yaşama bu anlamda özgürlüğü arttırıcı müdahalelerde bulunması gerekmektedir.

Berlin’e göre ise: Bu tip özgürlük bir iç özgürlüktür. İnsanda iki tip ben vardır. Yüksek ben ve alçak ben. Özgürlük yüksek ideallerin etkisinde olan yüksek benin alçak ben’i kontrol altına alması ve insanın yüksek ben’den kaynaklanan yüce rasyonel ideallerin buyruğunda olmasıdır.

Özgürlük konusunda kabul edilen önemli bir belge kölelikten zat edilen kişilere verilen beratlarda belirtilen haklardır. Burada 4 temel haktan bahsedilir:

  • Toplumun korunan bir üyesi olarak hukuki statü
  • Keyfi tutuklanmadan masuniyet
  • İstenilen işte çalışma hakkı
  • Kendi tercihine göre hareket etme hakkı

Zor kullanma hakkı ile ilgili Locke’un yaklaşımı: Zora karşı zor kullanma hakkını bireyler adına belirli bir güce yani Devlet’e vermek mümkündür

Bu konu da tartışmalıdır. Devlet’e bu hak verilecekse bireyin özgürlüğünü hiçe sayan bir despot olmasının engellenmesi gerekir. Devletin hareket alanının sınırlanması ve onun ihlal edilemez kurallarla bağlanması da icap etmektedir. Burada anayasal tedbirlerden bahsedilmektedir.

3/ Kendiliğinden doğan düzen ve piyasa ekonomisi

  1. Locke ‘un fikirleri içinde kendiliğinden doğan bir düzen fikri net olarak anlatılmasa da onun hayat, özgürlük ve mülkiyet haklarını temel alması, bu hakların garanti edilmesi için alınacak tedbirlerin bu tarz bir sonuç doğurabileceği ifade edilmektedir.

Bu başlık altında en etkili görüşleri ortaya koyanlar Hume ve Adam Smith’dir

Bu çizginin sonunda Hayek ‘e kadar varan bir hat ortaya çıkmaktadır.

Adam Smith’in “The Wealth of Nations” (Milletlerin refahı) isimli kitabı bu alanda önemli bir eserdir. Smith’in gayesi kişilere serbest ekonomik faaliyetlerinde yeni yollar açmak, ayrıca fert, millet ve milletler arası seviyede refahın artmasında en önemli araç olarak gördüğü serbest rekabete dayalı pazarı korumak.

 

Smith ticarette, tarımda ve her türlü işletmede devlet müdahalesine, devlet düzenlemesine karşıdır. Karşı olduğu diğer şeyler arasında, Kamu Kuruluşları ve her nevi monopol da bulunmaktadır. Devlet bu sahalardan elini tamamen çekmelidir. Ona göre ekonomik ilişkileri düzenlemeye gerek yok. Çünkü serbest pazardaki bu ilişkiler görünmez bir el tarafından düzenlenmekte.

Liberalizmin ekonomik sahadaki görüşlerine ilk olarak sistemleştiren Adam Smith’e göre bireylerin eşit hakları vardır. Bu haklar; mülkiyet, miras, kapitalin biriktirilebilmesi ayrıca her türlü malın serbestçe alınıp satılabilmesidir.

A.Smith ortaya attığı yeni modelle birlikte yeni bir insan tipini de tarif ediyordu. “Homo Economicus”  olarak adlandırılan bu tip herhangi bir malı en ucuz fiyata almaya ve mümkün olan en fazla karla satmaya çalışmalıdır.

Liberalizme göre piyasa kendi kendini idare eden bir insan gibidir. Piyasa içerisinde fertlerin durumu en iyi şu cümle ile açıklanabilir. “Laissez faire, laissez passez; Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”

4/ Sınırlı Devlet ( Gece Bekçisi Devlet)

Klasik Liberalizm daima devleti sınırlama ve kurallara bağlamaya çalışmıştır. Sözleşme teorisi bu açıdan çok elverişlidir. Fakat bunun aksi de görülmüştür. Mesela Hobbes ve Rousseau’nun teorileri mutlak iktidarı savunur durumdadır.

Bu konuyu en iyi ifade eden Kant’dır. Devletin görevi belirli bir ahlak anlayışını insanlara zorla benimsetmek, belirli bir mutluluk anlayışını takviye etmek, desteklemek değildir. Politikanın önde gelen ilkesi haktır ( right), yani bireyin özgürlüğünün başkalarının özgülüğüyle uyuşacak şekilde sınırlanmasıdır.

Liberal devletin sınırlılık niteliğinin hukuk devleti veya hukukun hakimiyeti kavramlarıyla da ifade edildiği görülmektedir.

Doğal hukuk devletten önce de vardır ve devleti de bağlayıcı niteliktedir.

Hukukun hakimiyeti konusunu en çok işleyenlerden biri de Hayek.

Hayek’e göre kanunların 4  vazgeçilmez özelliği bulunmalıdır:

1/ Kanunlar tamamıyla genel olmalıdır. Hiçbir birey veya guruba olumlu veya olumsuz muamele uygulamaya yönelmemelidir

2/ İnsanlara eşit olarak uygulanmalıdır

3/ Geçmişe şamil olmamalıdır

4/ Her bireyi, hükümet dahil resmi veya gayri resmi her kurumu her kuruluşu bağlamalıdır

 Demokrasi egemenliğin kimde olduğu ile ilgilidir, Liberalizm egemenliğin nasıl kullanıldığı ve kanunların içeriği ile ilgilidir

Klasik Liberal yazarlar Devlete sınırlı görevler yükler: Adalet, iç güvenlik ve ulusal savunma

Klasik liberallere göre Devletin sosyal adaleti savunma fonksiyonu üstlenmesi, yeniden dağıtımcı politikalar izlemesi yanlıştır. Devlet piyasa ekonomisine de müdahale etmemelidir.

Kamu menfaati kavramına karşı çıkarlar. İyi ancak bireyler için söz konusu olabilir.

Politik sahada liberalizmin üzerinde durduğu en önemli noktalardan biri bireylerin rızası ve muvafakatıdır. Siyasal otoritenin ve devletin gücünün kaynağı ancak ve ancak toplumun rızası ve kabulüdür. Bireyin hükümete bakışını şu şekilde ifade edebiliriz. “Bizim özgürlük, bağımsızlık, yaşama gibi vazgeçilmez haklarımız vardır. Devletin ana görevi bu tabii hakları korumaktır. Ancak bu sayede meşruiyyet kazanır.”

Hem hükümet ve halk hem de bizzat fertler arasında temel haklar konusunda bir kontrat vardır. Herhangi bir fert diğerinin hakkına saldırdığı an hükümet bu hareketi cezalandırabilir.

Sistem içerisinden karar mekanizmasının nasıl işleyeceği sorusuna gelince; liberalizm, halk tarafından seçilen temsilcilere bu görevi yüklemektedir. Rousseau’nun benimsediği direk katılım yerine temsili katılım yanlısıdır Liberalizm.

Liberalizm genelde halk hakimiyetine, genel oya karşıdır. John Stuart Mill’in ifade ettiği gibi, şayet kitlelere oy hakkı verilirse ve onlarda kendi temsilcilerini seçip meclise gönderirlerse, sayı olarak üstün duruma geçecek fakir kesim, orta ve zengin sınıfın zararı pahasına kendi menfaatlerini kollayacaklar. Bu durum da burjuvazinin aleyhine olacaktı. Onun için bazı kısıtlamalar yapmak gerekebilir. Bu kısıtlamalar; oy verme için belli bir mülkiyet şartı aramak, tahsilli vatandaşların oylarına ağırlık sağlamak ve bir de lordlar kamarasını kontrol organı olarak çalıştırmak olabilir. Bu görüşlerden de anlaşıldığı üzere liberalizmin bir kanadı, burjuva sınıfının politik, ekonomik ve sosyal sahalarda hakimiyetini gölgeleyecek, tehlikeye düşürecek gelişmelere elden geldiğinde karşı çıkmaktadır.

Hükümet etme gücünün belli bir elde toplanması, yani çoğunluğa dayalı yönetim fikrine karşı çıkmakla liberal ideoloji demokrasiden ayrı düşmektedir. Demokrasi çoğunluğun iktidarını kutsallaştırmakta, liberalizm ise gerektiği zaman sınırlama yoluna gitmektedir. Bu noktada ise güçlerin ayrılması ve anayasacılık görüşleri gündeme gelmektedir.

Anayasacı görüşün ana gayesi güçlerin ayrılığı prensibini müesseseleştirmek, herhangi bir grubun nihai olarak gücü ele almasını önlemektır. Burada da korunmak istenen yine ferdin tabii hakları. Siyasal güç anayasa ile bir bakıma sınırlı hale geliyor ve ferde karşı sorumluluğu yasa ile sağlamlaştırılıyor.

Şimdiye kadar gördüğümüz gibi liberalizm de en önemli nokta ferdin özgürlüğü ve her nevi otoritenin baskısından kurtarılmasıdır. Fakat liberalizm ile çoğu yerde aynı şeymiş gibi mütalaa edilen demokraside ise işlenen ana tema fertler arasında eşitliğin sağlanması ayrıca çoğunluğun iktidara geçmesi.

Liberaller ancak ideolojinin özünü gereği gibi verecek bir eğitim sistemi oluştuktan sonra çoğunluğa dayanan bir yönetimi benimseyebileceklerini ifade ederler. Bu ortam sağlanıncaya kadar ki geçiş döneminde yönetim elit bir tabakanın elinde olmalı. John Stuart Mill ve onu takip eden liberallerin görüşleri neticesi, ilk çıkışları açısından ayrı noktalara yönelmiş olan demokrasi ve liberalizm daha sonraları liberal demokrasi başlığı altında bir araya geldiler. Liberal demokraside ne özgürlük ne de eşitlik feda edildi.

Liberalizmin zaman içerisinde nasıl bir seyir grafiği çizdiği ve siyasi alanda ne gibi etkiler yaptığı konusuna gelince, ilk planda göze çarpan nokta, liberalizmin siyasal hayatı laikleştirmede çok önemli bir tesiri olduğudur. Ayrıca tabi haklar olarak nitelendirilen belli hürriyetlerin sağlanması, anayasacı düşüncenin XIX. Yüzyıldan itibaren güçlenmesi, halka hesap verme teamülünün yerleşmesi, ulusların kendi geleceklerinde söz sahibi olma haklarını onamaları hep liberalizmin etkisiyle gündeme gelen gelişmelerdir.

Fakat zaman içerisinde liberalizmin bilhassa serbest piyasa görüşünün bir ütopya olduğu ortaya çıktı. Bazı konularda -mesela çalışma saatlerinin tanzimi, çocuk işçi çalıştırılması vs. –

Devlet müdahalesi gerekli hale geldi. Bu gelişmelerinin sonuncunda 1950’lilerde İngiltere gibi liberalizmin beşiği olan bir ülkede Refah Devleti (Welfare State) ortaya çıktı. Bu sistemde devlet ekonomik planlamaya, sosyal hizmetlere, mülkiyet ilişkilerine etkili biçimde müdahale etmeye başladı.

Kaynaklar:

  1. – Sabine, George : “Siyasal Düşünceler Tarihi”, çeviri Harun Rızatepe, cilt 1 ve 2, Ankara,     Sevinç Matbaası, 1969
  2. – Sarıca, Murat: “100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi”, Gerçek Yayınları, İstanbul. 3. Baskı, Ocak 1980
  3. – Sunar, İlkay: POLS 208 Ders Notları; 1982-1983 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  4. – Yayla Atilla: ‘Liberal Bakışlar ‘, Profil Yayınları, 2014, İstanbul
  5. – Kili, Suna: POLS 201 Ders Notları; 1983-1984 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  6. – Meriç, Cemil: “Umrandan Uygarlığa”, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1997
  7. – Macrıoıs C, Roy:  “Contemporary Political Ideolgies”, Winthrop Publishers, Inc. Cambridge, Massachusetta. Prinited in USA, 1980
  8. – Kramnıck, ISAAC and Watkins M, Frederich : “The Age of İdeology-Political  Thoughu, 1950 To the Present” Printice-Hall, Inc Englewoad Cliffo, NewJersey,  Second Edition, 1979
  9. – Yayla Atilla,  ‘Siyaset Teorisine Giriş’; Kesit Yayınları,  5’nci Baskı, İstanbul, 2014

Balkan Dosyası 2

Balkanlar, basit bir tarifle Adriyatik’le Karadeniz arasındaki bölgeye verilen isimdir. Adı geçen bölge içinde bugün 12 devlet bulunmaktadır. Romanya ve Moldova bazen Balkan ülkeleri arasında sayılmakta, bazen de tanım dışında bırakılmaktadır. Tabii Slovenya da yapısı itibariyle birçok kereler Balkanlar’dan daha çok Almanya ve Avusturya’ ya yakın bir bölge olarak tanımlanmaktadır.

Fakat biz tarihten günümüze gelen daha derin bir çizgiden bakarsak bu 12 ülkeyi de Balkanlar olarak niteleyebiliriz. Osmanlılar bu bölgeye Avrupa-i Osmani veya Rumeli-i Şahane demekteydiler.

Osmanlılar sonrası kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti döneminde Balkanlar ve Rumeli belli bir döneme kadar tarihteki önemine uygun tarzda bir ilgi göremedi. Fakat özellikle son dönemlerde Türkiye’nin kendi gönül coğrafyası ile irtibat kurması süreci ile birlikte Balkanlar veya başka bir deyimle Rumeli yeniden ilgi odağımız haline geldi.

Bugün bu ilginin sadece tarihi bağların ötesinde daha anlamlı ilişkiler kurulabilecek bir coğrafya olduğu hususunda hemen herkes fikir birliği etmiş durumda

Dünya Bülteni ve Dünya Bizim haber ve kültür sitelerimizde bizler de Balkan coğrafyası ve oralarda yaşayan kardeşlerimizle imkanlarımız ölçüsünde ilgilenmeye çalışıyoruz.

Bu çerçevede haberlerin ötesinde çok sayıda makale, analiz ve röportaj sitelerimizde yer alıyor.

Sitelerde yer alan bu yazıları belli başlıklar altında topluca sunmanın ilgilenenler için daha faydalı olacağını düşünerek bir çalışma yaptık

Birinci dosyamızı daha önce yayınlamıştık.(  Balkan Dosyası 1 )  O dosyada daha çok Balkan şehirleri ile ilgili yayınlanmış yazıları ve bölgedeki çeşitli kavimlerle ilgili analizleri bir araya getirmeye çalışmıştık.

Bu ikinci dosyamızda Balkanlarda yaşamış olan önemli Müslüman Şahsiyetlerle ilgili yazıları, hatıraları, Balkanlar konusuyla teorik ve/veya pratik olarak ilgilenen bazı ilim adamları ve gayretli dostlarımızla yapılan röportajları ve dikkatimizi çeken bir kısım yazıları derlemeye çalıştık.

Balkanlar ile ilgili yazılar biriktikçe inşallah yeni dosyaları da oluşturmaya gayret edeceğiz

Balkan Dosyası’nın ikinci bölümünü okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız

BALKAN DOSYASI 2

 

Balkan Dosyası 1

Balkanlar, basit bir tarifle Adriyatik’le Karadeniz arasındaki bölgeye verilen isimdir. Adı geçen bölge içinde bugün 12 devlet bulunmaktadır. Romanya ve Moldova bazen Balkan ülkeleri arasında sayılmakta, bazen de tanım dışında bırakılmaktadır. Tabii Slovenya da yapısı itibariyle birçok kereler Balkanlar’dan daha çok Almanya ve Avusturya’ ya yakın bir bölge olarak tanımlanmaktadır.

Fakat biz tarihten günümüze gelen daha derin bir çizgiden bakarsak bu 12 ülkeyi de Balkanlar olarak niteleyebiliriz. Osmanlılar bu bölgeye Avrupa-i Osmani veya Rumeli-i Şahane demekteydiler.

Osmanlılar sonrası kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti döneminde Balkanlar ve Rumeli belli bir döneme kadar tarihteki önemine uygun tarzda bir ilgi göremedi. Fakat özellikle son dönemlerde Türkiye’nin kendi gönül coğrafyası ile irtibat kurması süreci ile birlikte Balkanlar veya başka bir deyimle Rumeli yeniden ilgi odağımız haline geldi.

Bugün bu ilginin sadece tarihi bağların ötesinde daha anlamlı ilişkiler kurulabilecek bir coğrafya olduğu hususunda hemen herkes fikir birliği etmiş durumda

Dünya Bülteni ve Dünya Bizim haber ve kültür sitelerimizde bizler de Balkan coğrafyası ve oralarda yaşayan kardeşlerimizle imkanlarımız ölçüsünde ilgilenmeye çalışıyoruz.

Bu çerçevede haberlerin ötesinde çok sayıda makale, analiz ve röportaj sitelerimizde yer alıyor.

Sitelerde yer alan bu yazıları belli başlıklar altında topluca sunmanın ilgilenenler için daha faydalı olacağını düşünerek bir çalışma yaptık

Bu dosyada daha çok Balkan şehirleri ile ilgili yayınlanmış yazıları ve bölgedeki çeşitli kavimlerle ilgili analizleri bir araya getirmeye çalıştık.

İlgili dosyaya ulaşmak için aşağıdaki linki tıklayınız

BALKAN DOSYASI 1

Müteşebbislik her zaman iyi birşey midir?

Bu güne kadar süregelen hayatımızın büyük bölümünde Kader-i İlahinin bir tecellisi olarak ya bir işi veya organizasyonu kuran, ya aktif olarak yöneten veya yönetiminde söz sahibi olan bir konumda bulunduk. Yani müteşebbislik çerçevesi içerisinde yer aldık. Dolayısıyla bu yazıda müteşebbisliğin bazı yönleri ile ilgili düşüncelerimi ve hislerimi dile getirmek istiyorum.

Müteşebbislik veya daha yeni tabirle girişimcilik, dışarıdan bakıldığında diğer pozisyonlara göre genel anlamıyla daha ‘konforlu’ görülebilir. Konfor kelimesini kullanmamın sebebi Başkanlık, Yönetim Kurulu üyeliği veya çok da sevmememe rağmen sıkça kullanılan patronluk lafızları birçok kişi nezdinde diğerlerine göre daha sorunsuz, daha rahat, daha az hesap verir bir hali çağrıştırır. Bir açıdan bakıldığında böyle değerlendirilmesinde haklılık payı da yok değildir. Fakat omuzlara yüklenen sorumluluk, insanların haklarına ve hukuklarına riayet etme, kamunun hakkına tecavüz etmeme gayreti gibi hassasiyetleriniz varsa, ilk bakışta konfor gibi görünen durum başka bir istikamete doğru yönelebilir. Sizin üzüntü, acı, tek tek kişilere ve top yekün kamuya karşı borçlu kalma veya ilişkilerde hayal kırıklığına uğrama gibi hisleri yaşamanıza sebep olabilir. Bunlar da gayet ağır maliyetleri olan duygulardır. Vicdanı olanları derinden rahatsız eder.

Kişilerle münasebetlerinizde bazen ne kadar gayret etseniz de muhataplarınızla arzu ettiğiniz bir ilişki zeminini kuramayabilirsiniz. Veya siz sağladığınızı zannederseniz fakat muhataplarınızın beklentileri farklıdır ve o zaman, onları istenen oranda gerçekleştiremediğinizi görürsünüz.

Bazen bu uyumsuzlukların insani ilişkilerle çözülmesi mümkün olabilmektedir..

Bazen ise tüm gayretlerinize rağmen yine de arzu ettiğiniz mutabakatı sağlayamayabilirsiniz. Karşınızdakilerin sessizce konuyu kabullendikleri zamanlar olduğu gibi, sizi hırpalamaya çalışanlar, belli bir hukukunuzun olduğunu zannettiğiniz halde size insafsızca saldıranlar olabilir.

Bazı zamanlarda, karşılıklı olarak belli bir mutabakat sağlayamadığınız meselelerin sizinle değil de bu konularla hiç ilgisi olmayan yerlerde ve kişilerle konuşulduğunu duyarsınız. Savunmanız bile alınmadan birileri sizi linç etmeye, hakkınızda ulu orta dedikodu yapmaya başlar. Çaresiz kalırsınız. Böylesi durumlarda dervişane davranabildiğiniz örnekler olduğu gibi şiddetli davrandığınız haller de olabilir. Dervişane hal bazen sizi rahatlatabilir bazen de iç dünyanızı yıpratır. Tersine olarak şiddetle mukabele ettiğiniz durumlarda da akabinde kısa bir ferahlık olsa da sonrasında vicdan azabı çekebilirsiniz. Yine içiniz acır.

Bu tür durumlar değişik  sınav türleridir. O konforlu gibi görünen halin ağır bedelleridir.

Bir diğer sıkıntılı durum da “özellikle patronluk veya başkanlık” gibi şapkaların insani ilişkilerin arasına çoğu kere garip bir perde çektiğini hissettiğiniz zamanlarda ortaya çıkar. Sizinle beraber olan ve bu beraberliği dışarıdan bakıldığında yakınmış gibi görünen bazı kişilerin, en umulmadık anlarda, yakınlığın getirdiği bazı avantajları, tahmin edemeyeceğiniz bir şekilde farklı değerlendirdiklerini gördüğünüz olaylarla karşılaşabilirsiniz. Siz insan olmanızın gereği gönlünüzü açmışsınızdır. Daha açık bir deyimle rahat ve belli bir seviyede kontrolsüz davranmışsınızdır. Bir de bakmışsınız ki rahat bir ortamda iken yaptığınız bir hareket, söylediğiniz bir söz bulunduğu çerçevenin dışına bir yere taşınmış ve tabir-i caiz ise size karşı bir silah haline gelivermiş. Veya bu tarz bir kullanıma vasıta olabileceği hissettirilmiş. Bu tür durumlar da ağır sınav türlerinden olarak kayda geçecek hususlar arasında zikredilebilir.

Tabii zikri geçen bu sahneler genellikle  hayatın daha erken dönemlerinde vuku bulmaktadır. Çünkü ilerleyen zamanlarda ve olaylardan dolayı adeta sütten ağzınızın yanma sayısının artması ile siz de artık yoğurdu bile üfleyerek yeme moduna geçer ve daha kontrollü olmaya başlarsınız. Mesafeye daha fazla dikkat edersiniz. Bu da yukarıda bahsettiğim perdenin oluşmasına katkı sağlayan şeylerden birisidir.

Hayatın ilerleyen yıllarında sosyal konumunuzun, bulunduğunuz iş veya vazifelerdeki mevkiinizin görece yükseldiği oranda etrafınızdaki hakki manada güvenebileceğiniz insan sayısının azalması ihtimali de önemli bir tehlikedir.  Böyle bir tehlike belirdiğinde gerçek dostlarınızın varlığı sizi bu tür bir halden koruyabilir. Şayet bu tür dostlarınız yoksa, o zaman, içinde yer aldığınız işler ve organizasyonların gerektirdiği münasebetlerin etrafınızda oluşturduğu zamanla ve işlerle mukayyet insan gruplarının çoğalması veya azalması sizi ruhi sıkıntılara sokabilir. Tekraren ifade edeyim, gerçek dostlar böyle durumlarda sığınılacak en güvenli limanlardır. Gerçek dostları olmayanların durumları ise hakikaten içler acısıdır.

Bir de sosyal, siyasi veya iktisadi seviyeniz göreceli olarak yükseldikçe iç derinliğinizin en azından aynı oranda ( tercihen o dereceden daha fazla) artabilmesi de sizi bu tür tehlikelerden kısmen koruyabilir. Dışınızdaki göreceli değişiklikler size tesir etme gücü bulamazlar. Tabii bunun için de gerekli ruhi eğitimi zamanında almış olmak gerekir de o her zaman ve herkes için mümkün olabilir mi ayrı bir mesele.

İnsani münasebetlerin bir diğer yönü de vefayı gerektiren durumlarda, karşı taraftan bunun aksi davranışlar sadır olduğunda içine düşülen halet-i ruhiyedir.. Esasında genel hayat prensibimizin insanoğlunun, hayatının her safhasında yapması gereken şeyleri yapmaya çalışması, bunları herhangi bir kişiden karşılık beklemeden yerine getirmesi, yaptığı davranışlardan dolayı da o davranışlardan fayda sağlayan kişileri kendisine borçlu olarak görmemesidir. Kul vazifesini yapar, takdir edecek olan sadece Allah’tır. Doğrusu da budur.

İdeal anlamda böyle düşünülmesi gerekse de insanoğlu zayıf bir mahluk olduğundan ve nefis taşıdığından bazen beklemediği davranışlara muhatap olduğunda morali bozulmakta, canı sıkılabilmektedir. “Yahu teorik olarak sen farklı bir şeye inanıyorsun niye canın sıkılıyor, takma kafana geç git” dense de bu öğüdün tesir etmediği durumlara da rastlanmaktadır.

Buraya kadar bahsettiğimiz konular genelde patronluk veya başkanlık durumunda olan kişilerle ilgili daha çok iç hali anlatan örneklerdi. Bunun dışında bir de bu kesimlerin devletle ve kamu yönetimi ile ilgili alanlarda yaşadıkları sorunlar bulunmaktadır. Bu noktada onlarla ilgili de birkaç misal vermemiz yararlı olabilir

Mesela işveren ve iş gören münasebetlerinde bir ihtilaf vuku bulduğunda genel mantık maalesef daima işverenin tarafının haksız olduğu ön yargısıdır. İlk bakışta işveren tarafı daha güçlü görünmekte ( veya öyle varsayılmakta) ve hüküm verme durumunda olan kişi ve kurumlar hemen göreceli olarak daha zayıf diye nitelediği kesimi yani iş göreni  destekleme eğilimine girmektedir. Oysa bu hal her zaman doğru değildir. Vuku bulan her olayın kendine ait bir gerçeği ve şartları bulunmaktadır. Böyle bir hal başınıza geldiğinde yargılama yapan kişilerin büyük bölümü size sorma gereği bile duymadan hemen hükmü yapıştırır. Madem girişimcisiniz ve patronsunuz o zaman kesin haksız bir durumdasınız. Tabii bu arada az sayıda da olsa hakkı teslim etme gayesiyle sizi de dinleyenler çıkabilir. Varsın sizi haksız bulsunlar ama yeter ki birileri samimiyetle dinlesin..

Başka bir açıdan bakıldığında şayet girişimci iseniz, sosyal, siyasi ve iktisadi meselelerde aktif olmak teşvik edilirken, ihtilaf vuku bulduğunda nedense hemen ( sorgusuz sualsiz) suçlanırsınız; bu da anlaşılmaz bir durumdur.  Örnek vermek gerekirse, devlet ve kamu yönetimi, müteşebbis kesimi yani en başta ele aldığımız o patron kesimini,  iktisadi anlamda çoğu kereler hırsız, vergi kaçakçısı, şahsi menfaati peşinde koşan ve toplumun adeta artık değerini gasp eden bir kesim olarak görmesidir. Bu psikoloji insanı çok yaralayan bir yaftalamadır. Herkes gibi girişimciler de bu vatanın evlatlarıdır ve en azından kendilerini suçlayanlar kadar bu vatanı severler, kamunun hakkına bir başka deyimle yetim hakkına saygı duyarlar. Fakat buna rağmen hayretle müşahede edileceği üzere kamu yöneticileri (çok az bir istisnası dışında) çoğunlukla devleti ve sistemi muhafaza ettiklerini düşünmekte, kendileri dışındaki bu müteşebbis kesime hiç güvenmemekte ve onlara daima şüphe ile bakmaktadırlar.

Oysa suçlanan bu insanlar bir işin altına girerken ciddi bir yük ve risk almaktadırlar. Sık sık ortaya çıkan sistemik krizlerde müteşebbis kesimler büyük kayıplara uğramaktadırlar. Bu dönemlerde ise sadece kendi hallerini değil yükünü üstelendikleri kesimleri de düşünmek durumunda kalmaktadırlar. Oysa bu tür kriz hallerinde özellikle devlet güvencesi altında çalışan ve kamu kaynakları ile geçinen kesimlerin kayıpları genellikle minimum düzeyde olmakta ve girişimci kesimlerin oluşturduğu direk veya dolaylı vergi gelirlerinden oluşan havuzdan faydalanabilmektedirler. Böyle durumlarda müteşebbis kesim içindeyseniz ve eğer ayağınız bir taşa takılıp düşerseniz destekçi olarak hiçbir şekilde kamuyu yanınızda bulamazsınız. Bazı hakiki dostlarınız sizi arar sorar. Çoğu dost bildiklerinizin olayları maalesef çok uzaktan izlediklerini hissedersiniz. Tabii bu arada bazı kişilerin gizliden gizliye oh olsun dediklerini bile işitebilirsiniz.

Niye böyle olur acaba? Şöyle izah etmek mümkündür sanırım; Ülkemizde girişimciler maalesef sözle desteklenirler fakat girişimcileri ruhen destekleyen bir iklim bu güne kadar oluşmamıştır. Girişimci güçlü ise ona karşı durma cesaretini pek kimse gösteremez, hatta kimisi para, kimisi  mal vermek ister. Kimileri de aman ben sana hizmet sunayım veya yanında çalışayım diye ısrarcı olur.  Fakat bir de düşmeyesiniz. İşte o zaman , ‘şuna bir tekme de ben vurayım’  hevesini taşıyan çok fazla kişi, kurum ve kesimin sıraya girdiğini müşahede edebilirsiniz.

Bu çerçevede bir diğer sıkıntılı bir gerçek de ülkemizde kıdem ve ihbar tazminatları ile ilgili cari durumun sürekli ihtilaf çıkmasına uygun bir formda düzenlenmiş olmasıdır. Bundan dolayı da mahkemelerde bu konu ile ilgili ihtilaflar büyük bir yekün tutmaktadır. Belli bir düzeyin üzerindeki firmaları bir kenara bırakırsak özellikle KOBİ seviyesindeki yapılar için bu tazminat olayı tam bir Demokles’in kılıcı gibi tepelerinde dolaşmaktadır. Bilindiği üzere yaklaşık 20 küsür yıldır kıdem tazminatı fonu veya buna benzer bir çözüm üzerinde ciddi olarak konuşulmaktadır. Lakin bahse konu meselede ciddi bir ilerleme kaydedilmemiştir. Mesele mi çok girifttir yoksa tarafların ajandalarında bizim de bilmediğimiz başka maddeler mi vardır.? Bahsi geçen bu 20 yılda konu ile özel ilgisi olan bu satırların yazarı bile bu hususu yeterince anlayamamıştır.

Sonuç itibariyle bu sahada adaletli bir sistem kurulamadığından hem girişimci kesimi hem de çalışan kesim kendini haklı görmekte ve nihayetinde neredeyse herkes kendini kayba uğramış hissederek bir diğerini suçlamaktadır. Adaletli bir yolun bulunamadığı ortamda ise taraflar birçok kere kendi menfaatlerini korumak için doğru olmayan yollara tevessül etmektedir.

İlave bir husus da Devletin özellikle kendi alacakları için tercih ettiği metotla kendi borçları için uyguladığı metot arasındaki farktır. Devlete karşı borcunuz olduğunda, piyasa rayiçlerinin çok üzerinde bir gecikme zammı ödemek durumunda kalırsınız. Fakat alacaklı durumda iseniz naçar beklersiniz ve bu bekleme için de hiçbir fark alamazsınız. Diyelim bir çevre belediyesinden alacağınız var ve onu zamanında alamıyorsunuz. Ama SSK ve muhtasar borçlarınızı ve çalışanların maaşlarını zamanında ödemek durumundasınız. Ödemediğiniz her ay için ciddi bir fark devlete olan borcunuzun üzerine biniyor. Fakat alacak aynı yerinde duruyor. Yanınızda çalışanların paralarını da zamanında ödemek durumundasınız ki o insanların büyük kısmının tek gelirleri sizden alacakları maaşlar.

Pekiyi  bu paraları nereden bulacaksınız?

Nereden bulursanız bulun. Bu kamuyu da ilgilendirmez çalışanı da ilgilendirmez. Çünkü siz müteşebbissiniz ve patronsunuz. Her durumda mükellefiyetlerinizi yerine getirmeye mecbursunuz. Aksi durumda bu kesimlerin her biri size insafsızca eleştirebilir. İlave olarak kamudan alacağınızı istemekte ısrarcı olursanız yaptığınız işi de kaybetme riskinin taşıyorsunuz. Böyle bir durumda boynunuz büküp beklemek durumundasınız.

Bazı dönemlerde devlet bir kısım alacaklarını taksitlendirmekte ve görünürde bir ferahlama sağlamakla birlikte sonuçta bu rakamlar o müteşebbislerin üzerinde durmaya devam etmektedir. Son dönemlerde nefes kredisi adı altında bu girişimci kesime bazı borç paralar verilmekte ve bu şekilde onların mağduriyetleri giderilmeye çalışılmaktadır. Peki bundan önceki senelerde bu tür açmazların içine düşen ve bu şekilde işlerini kaybeden, birikimleri yok olan nice girişimcinin haklarını kim ve ne şekilde ödeyecek? Sanırım onlar Rahmetli babamın deyimiyle Mahşer vadeli alacaklar olarak defterlerde yazılı duruyor.

Bu çizdiğim tablo içinde patron veya yönetici kesimlerin hepsinin çok masum ve günahsız oldukları tarzında bir görüntünün oluştuğunun farkındayım. Sırtını devlete yaslayarak iş yapmayı alışkanlık haline getirmiş, nüfuz ticareti yapan, spekülatif kazançlar peşinde koşan, kötü niyetli kamu görevlileri ile iş birliği içinde haksız gelirler elde ederek genel sistemin adaletli çalışmasını adeta sabote eden azınlıktaki kişileri bu tarifimin ısrarla dışında tutmak istiyorum. İsimlerini bu yazıda üzülerek belirtmek zorunda kaldığım bu kesimin haricindeki büyük müteşebbis kitle, özellikle KOBİ statüsündeki iş yerleri ve onların patron ve yöneticileri burada çizmeye çalıştığımız resmin asli unsurlarıdır.

Özetle ifade etmek gerekirse patron veya girişimci diye adlandırılan kesimler dışardan bakıldığında gayet konforlu (!) bir hayat içinde görünmekle birlikte içine nüfuz etmeye çalışıldığında, taşımak zorunda oldukları hem insani hem de maddi büyük yükler altındadırlar. Bu döngünün dışında kalanların yorumları ile kolaylıkla başkalarının haklarını gasp etmekle suçlandıkları gibi, Devlet tarafından da kamunun haklarını üzerlerine geçiren ve devletin sürekli affederek kendine adeta borçlu durumda tuttuğu tabiri caizse asalak bir zümre olarak vasıflandırılmaktadırlar. Oysa olaya çok genel bir açıdan bakıldığında onların büyük çoğunluğunun uğradıkları önemli mağduriyetler ve taşımakla mükellef oldukları bazen çok ağır boyutlara varan insani yükler bulunmaktadır.

Buraya kadar yazıyı okuma zahmetine katlanan birçok müteşebbis arkadaşımızın, dış ticaret, banka ve finans kurumu ilişkileri, imalat ve hizmet alanındaki sorunlar ve sair konularda daha ne hikayeler, ne problemler, ne acılar var dediklerini duyar gibiyim. Onları da inşallah başka vesilelerle yazıya dökeriz…

Son cümle olarak hiçbir şey ilk göründüğü gibi basit ve net değildir. Resmin bütününü hakkaniyetle okuyabilmek için ciddi bir gayret göstermek gerekmektedir.

Arka Plan Yazıları yahut bir tecrübe okuması

İbrahim Ethem Gören / İstiklal Gazetesi/ 26 Ağustos 2017

Eğitimci-yazar, yayıncı Erhan Erken’in Profil Kitap’tan geçtiğimiz aylarda okuyucularla buluşan Arka Plan Yazıları serlevhalı kitabına ilişkin bir değerlendirme yazısı kaleme aldı. Arka Plan Yazıları, çok yönlü ilgi, kabiliyet ve uzmanlık alanlarında yetkinliğe sahip olan eğitimci, yazar, yayıncı, işletmeci, siyaset bilimci, vakıf insanı Erhan Erken’in geçtiğimiz aylarda Profil Kitap’tan okuyucuyla buluşan son kitabının ismi.

Kitabı Dünyabizim genel yayın yönetmeni Mehmet Erken yayına hazırlamış. Profil Yayınevi’nin 596’ıncı kitabı olarak da raflardaki yerini almış.

SADIRDA KALMAZ SATIRDA KALIR

Yazılanların iki kapak arasına alınması önemli. Eskiler böylesi bir mülahazayla “Sadırda kalmaz, satırda kalır” demişler.

Arka Plan Yazıları müellifin son yirmi yıllık süreçte kaleme aldığı ve muhtelif mecralarda yayınladığı yazılardan oluşuyor. ‘Muhtelif mecralar’ ibaresine Dünya BülteniDünya BizimMüsiad BülteniBoğaziçi Bülteni ve İkbal Dergisi dâhil. Müellif kimi yazıları da mezkûr kitap için müstakil olarak kaleme almış.

Arka Plan Yazıları’nda Erhan Erken’in tanıklıkları, tesbitleri, önerileri, gözlemleri, öz güveni ve hâsılı tecrübe okumaları muhataplarına göz aydınlığı veriyor. Eserde fikir, gezi, deneme ve portre/profil yazıları yer alıyor.

Erhan Erken’in yazdıkları aslında hayat uğraklarında, önemli geçitlerde yanına gelen, önünden geçen, eşyanın hakikatine vâkıf olmak için müdahil olduğu, gözlemlediği, gerektiğinde düzelttiği, insanoğlunun yeryüzündeki halifelik ve şenlendirme vazifesiyle memur olduğu işlerin bütünü.

YAZILARINI SORUMLULUK BİLİNCİ VE İÇTEN BİR ÜSLUPLA KALEME ALIYOR

Yazıyı sorumluluk olarak telakkî eden muhatabımızın içten bir üslubu var. Sözü dolandırmadan, belli bir edebi seviyeyi koruyarak ama mücerret edebiyat yapmadan ne söylediğini/söyleyeceğini, yahut anlatmak istediğini bir lahzada ortaya koyuyor. Dolayısıyla yazar da rahat, okuyucu da…

Müellifin kaleminden neşet eden kelimeler yazıların fikir arka planını teşkil eden ruh ile el ele tutuşarak; sahip olduğu medeniyet bilinciyle kuvvetli bir irtibat kuruyor.

MÜTEVEKKİL BİR MUVAHHİT; KURUCU BİR ŞAHSİYET

Erhan Erken İstanbullu bir zat. İstanbul’uHırka-i Şerif’iFatih’i‘dâhil-i sur’u bekleyen mütevekkil bir muvahhit.

Erken, kurucu bir şahsiyet, pek çok vakfın kuruluşunda yer almış. STK’larda başkanlık, yönetim kurulu ve mütevelli heyeti üyeliği, yüksek istişare kurulu azalığı yapmış.

HİÇ BİR KUL KUSURSUZ OLAMAZ

Yazar Erken, hayatı siyah beyaz, görmüyor. Olduğu gibi, gri alanlarıyla, gök kuşağının tüm renkleriyle kabul ediyor ve ekliyor: “Hiçbir kul kusursuz olamaz.“

“İNSAN İÇİN ANCAK ÇALIŞTIĞI VARDIR”

“Cenab-ı Hakk, Necm Suresi’nde “Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ/İnsan için ancak çalıştığı vardır.” buyuruyor. Çalışma hayatında dünya ve ahiret dengesi ve yaşanılan cemiyetin ortamı bittabi önem arz ediyor. Yazar, söz konusu önemi, “İçinde yaşanılan şartlar ne olursa olsun, Mevlana’nın misaliyle, arının her halükârda bal yapmak için uğraşması gibi, kişi kendi balı ne ise onu yapmaya devam etmelidir. Her güzel çiçeğe konmalı, topladığı tüm değerleri, toplanması gereken yere getirerek en güzel ürünü ortaya koymalıdır” cümleleriyle, söz konusu önemli hususu dile getirirken çoğu zaman ıskalanan bir hakikati işaret ediyor: Her insanın dünyaya bir görevle gönderilir, amacı vardır. Âkil kişiye düşen asıl görevini unutmadan çalışmaya râm olmaktır.

YOLCUYA SALİH BİR ARKADAŞ GEREK

Kitapta portre yazılarının bulunduğundan söz etmiştik. Salih Şeref HocaMustafa KöseoğluAhmet Şişman ve Abdülkadir Kibar, Erhan Erken’in yakın planda teşrik-i mesai içerisinde olan arkadaşları/büyükleri. Herkese yolcu, yolcuya arkadaş, salih yoldaş gerek. Erken’in dediği gibi “Portreler cemiyetin tanımadığı şahsiyetlerin dünyalarına kapılar aralıyor.”

Rahmeti vesile kılarak mezkûr kapıyı tıkladığımızda karşımıza yazarın merhum bacanağı Abdülkadir Kibar için kaleme aldığı “Reis Hitabı Onun Üzerinde Hep Şık Durdu”başlıklı vefayat yazısının finali çıkıyor: “…Hastalığı, vefatı, taziyesi çerçevesinde meydana gelen bu müthiş sosyal hareketlilik karşısında onu tanımayanlar şu soruyu soruyorlardı: “Kim bu kişi, sağlığında ne yapmış da insanlar onun hastalığından ve ölümünden bu kadar etkilendiler?”

Bu soruya verilebilecek en anlamlı cevap belki şudur: “İstikamet üzere yaşamaya gayret etti, sahip olduğu ağırlığı yanlış bir yolda kullanmamayı önemsedi. İslâmi hassasiyetleri daima ön plana alan iyi bir aile babası oldu. Helâlinden kazanmaya çalıştı ve tevazuu hiç elden bırakmadı. Her daim Reis olarak yaşadı ve emaneti teslim etti.

Kitapta her bir satırı okuyuculara yeni ufukları tanıtan gezi yazılarına değinerek mütalaalarımızı nihayete erdirelim. Erhan Erken, Batı Trakya, tüm Balkan ülkeleri ve İngiltere ziyaretlerinin akabinde velud yazılar kaleme almış. Bunlar mücerret seyyah yazıları değil, gezilip görülen yerlerde İslâm âleminin temsil ettiği ruh dünyasına ilişkin gözlemler; eskimez dostlarla yapılan doyumsuz sohbetlerin lezzeti ve “Suyun öte tarafında” gönlüne düşen ilhamlardan yola çıkarak kaleme aldığı günlükler. Şu satırlar Sefername-i Oxford başlıklı yazıdan:

OXFORD’DA CAMİ KAPISINDAN AYRILMAYAN MÜSLÜMANLAR

“Cuma namazı için Pakistanlıların yaptırdığı bir camiye gittik. Oxford’daki Müslümanlar Cuma günü birbirlerini hasretle kucaklıyorlar namazdan sonra. İstanbul’da namaz bitince hemen çıkıp işlerine koşturan insanların yanında burada yağmura rağmen insanların cami kapısından bir türlü ayrılamamaları bana çok enteresan geldi.”

YAZMAK VE OKUMAK MÜKÂŞEFE SANATIDIR

Kitapta okunması gereken pek çok güzel yazı var. Bana enteresan gelenleri siz değerli okuyucularımızla paylaştım. Sizler, Arka Plan Yazıları’nda mutlaka başka hakikatler de keşfedeceksiniz. Yazmak ve okumak mükâşefe sanatıdır çünkü.

İbrahim Ethem Gören / İstiklal Gazetesi/ 26 Ağustos 2017