ALIŞKANLIKLARIN ÖNEMİ VE KİLİT TAŞI ALIŞKANLIKLAR

Birkaç yıldır Medipol Üniversitesinde Etkili Yaşam Becerileri adlı bir derse giriyorum. Orada ele aldığımız konu başlıklarından biri de Alışkanlıklar. Alışkanlıklar bahsinde öğrencilere tavsiye ettiğim kaynakların başında ‘Alışkanlıkların Gücü’ adlı bir kitap geliyor. Kitabı Charles Duhigg yazmış, Handan Baykara Türkçeye çevirmiş ve Boyner Yayınları tarafından da yayınlanmış.

Kitapta Bireysel Alışkanlıkların yanında Organizasyonların Alışkanlıkları ve Toplumsal Alışkanlıklar diye kabaca üç bölüm altında bu konu örneklerle anlatılmaya çalışılıyor.

Bu yazıda mezkur kitaptan bahsetmemin nedeni, kitapta yer alan bir örneği naklederek onun etrafında bazı düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre alışkanlık, iç ve dış etkilerle davranışların tekrarlanması, hep aynı biçimde gerçekleşmesi sonucu beliren, şartlanmış davranışlardır diye tarif edilmiş.
Donald D. Schroeder’e göre ise alışkanlık, davranışlarımızı, düşüncelerimizi veya duygularımızı yönlendiren ve zamanla da otomatik bir tepki haline dönüşen sonradan edinilme bir taslaktır.

Yani, alışkanlıklar doğuştan gelen bir özellik olmayıp tamamen sonradan kazanılan davranışlar, düşünceler ve duygular tarzında karşımıza çıkmaktadırlar. Bu konuyu bireyler düzeyinde ele alan bir çok araştırmacı alışkanlıkları fiziksel, duygusal ve zihinsel diye üç alt başlığa ayırıyorlar. Tabii alışkanlıklar deyince akla hemen kötü alışkanlıklar gelse de insanoğlunun iyi alışkanlıkları da olabileceği ve belki de iyi alışkanlıklar bahsinin kötü alışkanlıklara göre daha fazla dile getirilmesinin önemli olduğunu vurgulamakta yarar görmekteyiz.

KİLİT TAŞI ALIŞKANLIKLAR

Kitapta organizasyonların alışkanlıkları başlığı altında Kilit taşı Alışkanlıklar diye bir bölüm var ki bu nokta benim bir hayli dikkatimi çekti. Kilit taşı malum eski mimari eserlerde ve özellikle kemer tarzında yapılarda gördüğümüz ve kemerin en orta noktasını tutan taşın adı. Sağlı sollu taşları dizdikten sonra hepsini en tepede buluşturuyorsunuz ve oraya koyacağınız bir taş bütün o kemerin ayakta kalmasını sağlıyor. Adeta Kemeri kilitliyor.

Kilit taşı Alışkanlıklar bölümünde kitapta birkaç örnek veriliyor. Ben onlardan kendimce önemli bulduğum bir tanesinden bahsetmek istiyorum.

YENİ HEDEF ‘SIFIR İŞ KAZASI’

Kitapta örnek olarak verilen firmanın ismini ve diğer detayları geçiyorum ki, burada odaklanacağımız nokta uygulama olacağı için başka alanlara dikkatimiz kaymasın istiyorum. Olay, Türkiye’nin dışında bir ülkede, bir hayli zaman evvel kurulmuş ve son dönemlerde işleri pek iyi gitmeyen bir Aluminyum firmasında cereyan ediyor. Firmanın hissedarları, ortaya çıkan keyifsiz durumu aşmak için çareler düşünüyorlar ve sonunda Paul O’Nell adlı bir yönetici adayına firmalarına CEO olması için öneri götürüyorlar. O’Nell biraz düşünüyor ve bir şartla bu görevi kabul edeceğini ifade ediyor.

Ben böyle bir görevi kabul ederim yalnız sizlere kısa zamanda işler şöyle düzelecek, şu kadar karlı bir şirket olacağız, hisselerimiz şuradan şu noktaya gelecek diye bir şey vaat edemem. Fakat size sadece şunu vaat edebilirim ki; eğer sizler de bu hedefte hem fikir olursanız hep beraber bu şirketi Ülkenin en güvenilir şirketi haline getirebiliriz.. Bunun için de sıfır “0” iş kazası hedefine odaklanmamız gerekiyor..

Hissedarlar ilk başta bu işi pek sevmiyorlar fakat şirketin mevcut durumu itibariyle bulunduğu halden daha iyi bir hale gelebilmesi için müracaat edebilecekleri belki de en uygun isim olan O’Nell ile çalışmak istiyorlar.

Peki diyorlar, nasıl isterseniz…

Esasında O’Nell belki ilk etapta ciddi bir maddi düzelmeden bahsetmese de sorumluluğu ele alacağı şirkette yeni bir hareket oluşturabilmek için herşeyi etkileyecek çok özel bir hedef belirleme ve bu sayede tüm alışkanlıkları değiştirebilme hamlesi yapmak istiyor. Bunu başarabilirse zaman içinde bu hamlenin diğer tüm bölümleri de olumlu anlamda etkileyebileceğini hesaba katıyor.

O’Nell için burada belirlediği ana nokta, şirketteki yerleşik bazı alışkanlıklara karşı savaş açmak, olumlu manadaki yönelişi tetikleyecek tek bir noktaya odaklanmak. Bu nokta da adeta kilit taşı mahiyetinde bir alışkanlık olarak seçilip herkes tarafından benimsenirse buradan hareketle tüm organizasyonu değiştirebilme imkanına kavuşabilmek

O’Nell’in hesabına göre sıfır iş kazası hedefinde hem yöneticiler, hem işçi sendikaları hem de çalışanlar birleşebilecekler. Çünkü bu hedef herkesin mutlak olarak faydasına olan bir hedef.. Sıfır kaza hedefine ulaşabilmek için de şirkette topyekün bir yeniden yapılanma gerekiyor..

İşe koyulduktan sonra hemen bu hedefe yönelik olarak şirkette çalışmalar başlatılıyor

Öncelikle şu iki soru soruluyor ve cevapları üzerinde yoğunlaşılıyor

Kazalar neden oluyor ve bunların sebepleri neler? Üretim süreçlerinde neler yanlış gidiyor?

Burada ilk ortaya çıkan tesbitler arasında şirkette verimli işleyen bir kalite kontrol mekanizması kurulması ve etkin iş süreçleri geliştirilmesi konuları öne çıkıyor. Bu noktada da firma çalışanları için farklı seviyelere göre ciddi bir eğitim sürecinin planlanıp gerçekleştirilmesi gerekiyor. Bu ihtiyaç ortaya çıkınca hemen bu hedefe yönelik bir eğitim programı planlanıyor ve çalışmaya başlanıyor.

Buna ilave olarak şirkette tüm organizasyon planı, bölümler arası hiyerarşik yapılar, hemen hepsi yeniden ele alınmaya başlanıyor. Her şey adeta yeniden tarif ediliyor. Ana hedef şirkette sıfır hata sağlanacak ve bütün iş yapış süreçleri bu hedefe yönelik olarak reorganize edilecek.

Mesela işletmelerde küçük de olsa bir kaza olduğunda bu hem birim başkanı hem de CEO’ya bildirilecek ve bu kazanın bir daha yaşanmaması için bir iş planı sunulacak

Burada aynı zamanda bir ödül mekanizması da konuluyor o da şu: Sadece bu sistemi benimseyenler terfi ettirilecek

Yeni sistemde herhangi bir birimin başkanının, bir kaza ile ilgili bilgi verebilmek ve yeni bir yöntem teklif edebilmek için en alt birime kadar bir bilgi akışı ve teklif akışı kurabilmesi gerekiyor.

Zaman içinde şirkette şöyle bir halet-i ruhiye gelişiyor: Bütün çalışanlar her yere güvenlik gözüyle ve var olan bir hatayı bulup yeni bir öneri teklif edebilme perspektifi ile bakmaya başlıyorlar

Bu sistem anlatıldığı şekilde kurulmaya çalışılırken bu arada bir iş kazası meydana geliyor. Bunun üzerine CEO adeta olağanüstü durum ilan ediyor ve harekete geçiyor. Bu noktada ortaya çıkan bir kazanın tüm organizasyona fayda sağlaması uygulamasının bir örneği ortaya çıkıyor..

CEO tüm birimleri topluyor ve bu işçiyi biz öldürdük ve bunda herkesin bir şekilde sorumluluğu olmakla birlikte baş sorumlu benim diyor. Herkese de alta doğru sorumluluğun dağıldığını söylüyor.

Çok detaylı bir analiz yapılıyor. Bulunan çare olarak şöyle bir öneri kabul ediliyor: Öncelikle kaza olan makinadan başlayarak tüm makinaların çevresini dikkat çekici tarzda sarıya boyamak ve güvenlikle ilgili her tür önlemi alıp muhtemel kaçakları da hesaba katabilmek üzerine düşünmek.

Bu olağanüstü hal uygulaması işlerin daha da ciddiyetle el alınmasına yol açıyor. Derken yaklaşık 6 Aylık bir zaman sonrasında kazalarda ciddi bir azalma ortaya çıktığı görülüyor.

Bu gelişme üzerine O’NELL tüm şirket çalışanlarını kutluyor. Sonra şöyle diyor. Herhangi bir kişi güvenlikle ilgili bir fikri olursa ve birim müdürleri bunu ciddiye almazsa bana direk bildirsin.

Buradan hareketle çalışanlar sadece güvenlikle ilgili değil tüm önemli fikirlerini de paylaşmaya başlıyorlar. Buradan çok önemli sinerjiler gelişiyor.

En alt birimden en üste kadar herkes bir yandan kazaların azaltılması konusu üzerine eğilirken diğer yandan da akıllarına gelen fikirleri üst yönetimle paylaşıyorlar. Fikirleri veren kişiler taltif ediliyor ve maaşlarına da zam geliyor. Bu da her birimdeki kişiyi daha bir şevkle çalışmaya doğru yönlendiriyor.

Tüm bu süreçlerin sonucunda şirket belli bir dönem sonrasında bir yandan sıfır kaza hedefine varma yolunda ciddi bir mesafe alıyor. Bu hedefe yaklaşırken eğitimlerin gerçekleşmesi, yeni iş planlarının oturması, verimliğin artması gibi hususların da tesiriyle firmanın mali tablolarında çok olumlu gelişmeler ortaya çıkıyor. Tabii ki bu müsbet gidiş zamanla hissedarları da ciddi şekilde mutlu etmeye başlıyor.

Sonuç olarak hem çalışanların gelirleri artıyor, hem iş kazaları adeta sıfırlanıyor, hem yöneticiler arasında daha verimli olanların ön plana çıktığı bir sistem kuruluyor ve şirket de toparlanıyor ve gelişiyor

Örnekte görüldüğü üzere şirket CEO’su en başta kimseye daha karlı bir şirket teklif etmiyor.. Fakat organizasyonun düzelmesi şirketi daha verimli çalışır hale getiriyor ve bir kaç sene içinde karlar ciddi oranda artıyor.

Özetle anlatmaya çalıştığım bu olayda, organizasyonların Kilit taşı alışkanlıklarının değişmesi ile ne tür faydalı neticeler ortaya çıkabileceğinin gösteren bir örnek görmüş oluyoruz. Bir alışkanlık adeta domino taşı özelliği gösteriyor ve onun değişimi çok fazla şeyin ona bağlı olarak değişmesine yol açıyor.

KİLİT TAŞI ALIŞKANLIKLAR BAŞKA ALANLARA DA UYGULANABİLİR Mİ?

Ben bu bakış açısının hayatın bir çok noktasına ve en küçüğünden en büyüğüne kadar hemen tüm organizasyonlara uygulanabileceğini düşünmekteyim. Ama burada en önemli husus o organizasyon dahilinde, içinde yer alan kişi ve kesimlerin olabildiğince fazla bölümünü kuşatabilecek yeni bir hedef ortaya koyabilmek, herkesin kabul edebileceği yeni bir alışkanlık geliştirebilmek.

Bu konu bir şirket özelinde gerçekleşmiş olsa da toplumsal olarak da denenebilecek bir hedef olarak düşünülemez mi?

Mesela bir toplum düşünelim ki orada toplumun içinde çeşitli noktalarda ayrışmalar ortaya çıkmış. Farklı kesimler bir konu gündeme geldiği zaman birbirleriyle zıt davranışlar ortaya koyuyorlar. Birbirlerine güven noktasında önemli bir zafiyet oluşmuş. Bazen herhangi bir kesimin toplumun yararına olabilecek bir fikri bile diğerleri nezdinde kabul görmüyor. Bu tip durumlarda o toplum için ortaya konabilecek çok iyi hesaplanmış bir kilit taşı alışkanlık, herkesin üzerinde ittifak edebileceği bir söz, bir tavır, bir yaklaşım aynen O’Nell’in şirketinde yaptığına benzer bir ittifak oluşturamaz mı? Üzerinde yoğun olarak düşünülmesi gereken bir husus

Bu noktada küresel düzlemde güncel bir örnek olarak MUSİAD’ın bir dönem çok yoğun olarak bayraklaştırdığı ‘Bütün İnsanlığın kurtuluşu olmayan bir kurtuluş bizim de kurtuluşumuz olamaz’ yaklaşımını ele alabiliriz sanırım. Covit 19 Salgını sonrasında bir virusun tüm dünyayı adeta esir aldığı bir çerçevede hiç bir toplum, ülke veya bölgenin sadece kendisini kurtarabilecek bir yaklaşım peşinde olmaması gerekir. Bu noktada tüm dünyanın üzerinde uzlaşabileceği bir anlayış ancak yukarıdaki cümlede ifade edilen bir yaklaşım olmalıdır. Tüm toplumlar ve ülkeler bu anlayış üzerinde birleşebilmelidir. Sadece kendi dar çerçevesini düşünen toplumlar ortaya çıkabilecek küresel bazlı sonuçlardan kendilerini soyutlayamazlar. Yukarıdaki yaklaşımın tüm dünya milletleri ve devletleri için yerleşik bir kilit taşı alışkanlık olarak benimsenmesi tüm dünya için önemli bir mesafe olacaktır.

YETER SÖZ MİLLETİNDİR

1950 Yılında Türkiye’de Demokrat Parti’nin ortaya koyduğu Yeter Söz Milletin yaklaşımının da ben tarihte yaşanmış bu tarz bir kilit taşı alışkanlık değişimi olarak nitelenebileceğini düşünmekteyim. Demokrat Parti’yi kuranlar o dönem bilinmeyen kişiler değildi. Tek Parti döneminde ülkeyi yıllarca idare eden Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekilleriydiler. Sadece Celal Bayar’ı bile ele alsak kendisi Türk Siyasi hayatının çok önemli bir figürüydü. Fakat tek parti zihniyeti dışında Milletin tercihinin önemli olduğunu vurgulayan bir yaklaşımı öne çıkardılar. Bu yaklaşım o zaman halkın büyük bölümü tarafından benimsendi ve toplumda bir dönem ciddi bir sinerji oluşturdu. Türkiye’de demokratik mekanizmalar öne çıktı. İktidarların serbest seçimlerle değişmesi gerektiği zihniyeti toplumda ciddi bir taraftar buldu.

MENFAATİNİ HAKKI ZANNETMEMEK

Yine toplumsal olaylarda, insanların MENFAATLERİNİN değil de HAKKIN ve ADALET’in üstün tutulmasının, çok ciddi bir kilit taşı alışkanlık olarak toplumsal ittifakın sağlanmasında önemli olacağını düşünmekteyim. Kişiler genelde bir çok sefer umumun menfaatini değil kendi çıkarlarını öne alma eğilimindedirler. Fakat buna rağmen kendisi veya çevresinin çıkarını sanki umumun menfaati gibi gösterme yoluna giderler. Bunu herkese kabul ettirebilmek için de bir çok haksızlık ve hukuksuzluk yaparlar. Bu konu kağıt üzerinde herkesin ifade ettiği bir şey gibi görünse de, net olarak üzerinde durulup hiç taviz verilmeyecek toplumsal bir mutabakat olarak yerleşse ve bunun takibi yapılsa problemlerin sayısı umulmayacak oranda azalacaktır.

Bu konu üzerinde hem tarihten hem de günümüzden daha bir çok örnek verilebilir kanaatindeyim.

SONUÇ OLARAK

Özetlemek gerekirse, altını çizmeye çalıştığım nokta KİLİT TAŞI ALIŞKANLIK meselesi ile üzerinde daha büyük bir ciddiyetle durulması gerektiğidir.

Yukarıda da belirttiğim gibi en küçüğünden en büyüğüne kadar her tür organizasyonun daha verimli olarak çalışabilmesi için öncelikle onun işleyişinde önemli hususların iyice tahlil edilmesi gerekmektedir. Sonrasında da ona en uygun stratejik mahiyetteki alışkanlıkların yani Kilit taşı alışkanlıkların bulunup uygulanması büyük önem taşımaktadır.

Tabii büyük organizasyon olarak toplumların daha iyi bir noktaya taşınabilmesi, içlerinde var olan toplumsal alışkanlıkların iyice etüt edilebilmesi ve o toplumu daha iyi bir noktaya getirebilmek için hayati mahiyetteki Kilit taşı alışkanlıkların bulunup harekete geçirilebilmesinin yararları inkar edilemez. Tabii bu etüt ve tesbitlerin yapılabilmesi için de o toplum içerisinde hakikaten sıhhatli ve derin düşünce sahibi insanların sayısının arttırılması gerekmektedir. Çünkü küçük beyinlerin çapları dardır ve sadece olguları düşünürler. Büyük beyinler ise çok boyutlu düşünebilme kabiliyetine sahip olduklarından olayları, dünü, bugünü ve yarını ile birlikte değerlendirebilecek yetenektedirler.

İnsan kalitesinin arttırılması ve derin düşüncenin değerinin bilindiği bir zeminin oluşturulmasını da önemli bir Kilit taşı alışkanlık olarak zikrederek yazıma son vermeyi düşünüyorum.

Parantezler içinde hayat

İlkokul ve ortaokul dönemlerimde dersler arasında bir ayırım yapmazdım. O dönemki felsefeme göre mademki okula  gidiyorduk, dolayısıyla önümüze ders adı altında çıkan her şeyi en iyi şekilde öğrenmek ve ondan en yüksek notu almak durumundaydık.

Türkçe, Tarih, Edebiyat, Sosyal Bilimler, Fen ve Matematik hepsi benim için eşit konumdaydılar.

Liseye geçtikten sonra nedense matematik ve fen derslerinin  gözümdeki cazibesi azalmaya başladı. Sadece biyolojiyi bir miktar farklı bir yerde tutuyordum. Çünkü aile çevrem benim doktor olmamı istiyorlardı. Ben de içten içe bu hedefe yönelme eğilimindeydim. Okuduğum lisede tüm fen derslerimiz gibi biyoloji de Fransızca idi. Lisede öğrendiğimiz özellikle insanın iç yapısı ile ilgili bilgilerin ( iç organlar, kemikler, kaslar vs) ilerde tıp tahsilinde ve de bilhassa anatomi dersinde işime çokça yarayacağına dair bir inancım vardı. Çünkü özellikle insan vücudu ile ilgili ezberlediğimiz bilgileri doktorların yanında dile getirdiğimde onlarla ciddi bir dil birliği kurduğumu hissediyordum. Muhtemeldir ki biyolojiyi o sebepten biraz daha ayrı bir yere konumlandırmıştım.

Matematik konusunda da cebir bölümü biraz ilgimi çekiyordu. Lisede ve daha sonra üniversite döneminde okuduğumuz matematikle ilgili konuların önemli bir bölümünü daha sonra kullanma imkanı bulamadım.

Fakat hassaten cebir alanındaki  bir problem çözme usulü benim hayatımda çokça kullandığım ve herkese de tavsiye ettiğim bir yöntem oldu.

Neydi bu yöntem?

Bilindiği üzere cebirde bir problem çözerken öncelikle parantez içindeki işlemler yapılır daha sonra o parantezlerden elde edilen sonuçlarla işleme devam edilir. Yani her parantez kendi çapında küçük bir dünyadır

Ben bu yöntemi sosyal ve iktisadi hayata uygulamaya çalıştım. Bu uygulama bana meselelere daha rahat hakim olabilme, sorunları çözebilme ve onları birbirlerine karıştırmama noktasında  ciddi fayda sağlamıştır

Şöyle bir düşünce yolu izlemeye çalışırım; Hayatımız bir yönüyle baktığımızda çok büyük bir parantez. Bu hayatın içinde daha alt parantezler de bulunuyor.

Mesela evli isek kendi çekirdek ailemiz bir parantez. Anne babamız ve yakın akrabalarımızın  içinde yer aldığı geniş sülalemiz de bir diğer parantez.  İş hayatımız ayrı bir parantez. Tabii iş hayatımız içinde farklı işlerimiz varsa onların hepsi kendi başlarında birer parantez.

Gönüllü çalışmalar içinde bulunuyorsak bunların da hepsinin ayrı birer parantez olarak değerlendirilmesi gerekiyor.

Bu parantezlerin iç düzenlerini parantez mantığına uygun olarak daima ayrı ayrı tuttunuz zaman olayları daha iyi kuşatabiliyorsunuz

Esasında bu bakış açısı analitik düşünce yapısı ile de biri bir ölçüşüyor. Meseleleri parçalara ayırarak analiz etme sonra parçadan bütüne doğru gitme..

İşleyişi bir de detaylı olarak gözden geçirelim; Sabah evden çıkıyorsunuz. Bazen insan evden daha keyifli çıkar bazen de sıkıntılı çıkabilir. Hangi hal üzere bulunursak bulunalım, ev parantezini kapatıp çıkmalı ve gittiğiniz yerde yeni parantezi açmalısınız. Gündelik işleriniz arasında insana mutluluk ve sıkıntı veren uygulamalar vuku bulabilir.

Ticaret ve/veya üretim hayatımızın içinde farklı bölümler olduğu dönemlerde bu bakış açısı çok daha kullanışlı oluyordu. Mesela bir dönem matbaa ve ambalaj tesisimiz vardı. Ben bunların her bir bölümünü ayrı bir dükkan veya parantez gibi görürdüm. Baskı bölümü ayrı, kesim bölümü ayrı yapıştırma ayrı, baskıya hazırlama bölümü ayrı.

Örnek bir olay düşünelim: Baskı makinelerinin birinde arıza olmuş ve üretimin bir bölümü sıkıntı çekiyor. Usta başı eyvah, yandık bittik diyor. Oysa parantez usulünde bakışımızın şu şekilde olması gerekiyor.. Evet baskı bölümünde bir sıkıntı oluştu. Hemen bir yandan tamir ederken diğer yandan başka bir yerde bu baskıyı yaptırıp sistemi devam ettirmemiz gerekiyor. Baskı bölümünden kesime geçerken ne kendimiz ne de diğer bölümde çalışanlar baskı bölümündeki sıkıntıyı oralara taşımayacağız. Baskı parantezini kapatacağız ki sıkıntı diğer alanlara taşmasın ve parantezin içinde kalsın.

Tüm bu bölümleri kendi mantığı içinde ele alıyoruz ve iş yerimizden çıkarken oranın da parantezini kapatmak icap ediyor. Diyelim ki o gün sıkıntılı bir gün geçirdiniz ve hesap dili ile söylersek eksi bakiye ile çıkıyorsunuz.

Gideceğiniz yer gönüllü bir faaliyet olan vakıf veya dernek. İş yerinizdeki parantez içindeki işlemin eksi olması kesinlikle ne gönüllü çalışmanızın alanına ne de evinize taşınmamalı. Çünkü her ikisi de ayrı bir parantez. Her ikisinin de içinde bulunan diğer insanlar ve münasebetlerin sizin işinizde olanlarla bir alakaları yok. Onlara iş yerindeki eksi işlemin bedelini ödetmeniz haksızlık olur.

Diyelim ki gönüllü çalışmanızda artı bir tablo ortaya çıktı. Akşam eve geldiniz sabahki hafif menfi işlemi de bir şekilde düzelttiniz. O zaman günlük hayatınızın bütününü bir parantez olarak düşünüp değerlendirebilirsiniz.

Bu durumda içinde sonucu eksi çıkan bir işlem ( yani iş hayatınızdaki o günkü menfi şartlar) olsa da günlük toplamınız genel olarak artı bir sonuca ulaşmış gibi görünüyor. O gün böyle bir sonuç sizi tatmin edebilir ve müsbet bir durumdan dolayı şükrünüzü ifa etmeye yönelirsiniz. Gerçi sonuç genel toplamda eksi de çıkabilir. Yeni bir günde daha iyi sonuçlar, küçük ve büyük parantezler içinde sonucu artı olarak ortaya çıkan işlemler bütününe ulaşmak için gayret gerekiyor.

Günlük bazda olayları parantez mantığı içinde gruplarken bunu haftalık ve aylık bazlarda da paranteze almak işlerinizi ve düşüncelerinizi daha iyi toparlayabilmenize ve onların birbirlerine karışmamasına imkan verir.

Özet olarak bu parantez yöntemi yani meseleleri parçalara ayırarak incelemek, onları kendi bölümlerinde değerlendirmek, ortaya sorun çıkarsa onları öncelikle kendi parantezi içinde çözmek ve bu çözüm sürecinde parantezleri birbirlerine karıştırmamak gerekiyor. Aksi durumda parantezlerin içindeki sonuçlar birbirlerini gereksiz yerde karışır ve ortaya istenmeyen neticeler çıkabilir.

Verimli bir hayat için parantezleri yerli yerine koymaya ve meseleleri bu parantezlerin içinde çözmeye çalışmalıyız.

İlave olarak, sürekli Allah’ın yardımını talep etmeliyiz ki hem tek tek işlerimiz güzel, hem de hayatımızın bütünü istikamet üzere olsun.

Gelişmeler bizi hangi bilgiye ulaştırıyor

Eski dönemlerde en sağlam iletişim yolu olarak vasıflandırılan yol, ‘ru be ru’ (göz göze) diye tarif edilen bire bir ilişki usulüydü. Mesela hadis rivayetinde en muteber yola sema metodu adı verilirdi. Sema metodu, talebenin hocasından hadis-i şerifin metnini ve senedini bizzat öğrenmesine verilen ad idi. İlimde icazet sistemi de bu tarz bir usuldü. Hoca talebeye ilmi meseleleri bire bir anlatır ve öğrendiğine emin olduktan sonra ona icazet vererek bu ilmi onun da talebelerine öğretmesine imkan tanırdı. Sema ve icazet yoluyla hocadan talebeye geçen ilmin en üst noktasında Hz. Peygamber Efendimiz (a.s) bulunmaktaydı. Dolayısıyla ilmin kaynağı sahih bir yere dayanmaktaydı.

Tüm zenaatlarda bir nevi diploma manasındaki icazet kurumu da aynı mantıkla kurgulanmıştı. Hocası bire bir çalışma yaptığı talebesinin o zenaat ile ilgili gerekli teknik ve ahlaki bilgiyi aldığına tam olarak kanaat getirdiğinde ona öğrendiklerini başkalarına da öğretebilmesi için icazet verirdi ki günümüzde de bu sanatlarla iştigal edenler aynı usulü kullanıyorlar.

Müzikte ise bu mantığa uygun olan nakil yolunun adı meşktir. Bu mekanizma içerisinde hoca talebesine eserleri bire bir tüm incelikleri ile öğretir. Musiki aleti ile beraberce çalar veya söylerler. Sonrasında hocası veya üstadı talebenin öğrendiklerini tatbik etmesine nezaret eder. Sonuç itibariyle yeterli bir düzeye gelindiğine kanaat getirildiğinde üstad veya hoca, talebesine icazet verir ve onun bu öğrendiği eserleri kendisinden talep edenlere öğretmesine izin verir.

Hem ilim aktarımı hem ahlaki eğitim

Burada fark edildiği üzere hem bir ilim aktarılıyor, hem de ahlaki bir eğitim verilebiliyor. Hoca bu eğitim sırasında talebesini ahlaki anlamda da eğitiyor, ona yol ve yordam gösterme imkanı buluyor. Hocasını bir rol model olarak gören talebe de her yönü ile ona benzemek istiyor.

Özetle eskilerin deyimi ile ‘hem kal ile hem de hal ile’ eğitim yapılıyor, ilim, zanaat, maharet ve mesaj, ruhu ile birlikte nakledilebiliyor.

Daha sonraki dönemlerde ise daha çok kitlesel öğretim yaygınlaşmaya başlıyor. Okullarda, üniversitelerde sınıflar, anfiler, konferans salonları bu tip bir aktarım yolu olarak kullanılıyor. Musiki notalara geçiriliyor. Sanat çalışmaları okullarda, dersliklerde çeşitli metinler üzerinden talebelere topluca öğretilmeye başlanıyor.

Tabii bu anlattığımız süreçler uzun dönemlerde ortaya çıktı. Yüzyıllar içinde çeşitli evrelerden geçerek şekil buldular ve hâlâ her gün yeni bir evreye geçiyorlar.

Gelişme, ama nasıl?

Yazı ve mesaj alanındaki gelişmeleri de tıpkı yukarıdaki gelişmeler gibi bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçirebiliriz. Önceleri taşa, kile, daha sonraları kağıdın bulunması ile papirus kağıdına, aharlı kağıda yazılan metinler sonraları matbaanın icadı ile birlikte matbaa makinaları ile çoğaltılmaya başlandı. Burada da metni kağıda yazan ile onu daha sonra farklı mekanlarda okuyan arasındaki mesafe zamanla açıldı. Bu süreç aslında bire bir nakildeki gibi karşılıklı ve interaktif bir ilişki değil, aslında kısmen tek taraflı bir iletişim olarak ortaya çıkıyor. Bu tür ilişkilerde bire bir temas azalıyor. Farklı bir iletişim yolu yaygınlaşıyor.

Bu arada bilgi ve mesajın yaygınlaşmasında sinema, radyo ve televizyonlar da önemli bir mecra. Bu bahsettiğimiz araçlar hâlâ önemini yitirmiş değil. Fakat bu mecralar her geçen gün bir çok yeniliği bünyesine ilave etseler de, genelde daha eski bir mantıkla, yani tek yönlü iletişim ve etkileşimi sağlayan araçlar. Mesajın kaynağı muhataplarına bilgiyi tek taraflı olarak aktarıyor.

Bu alanlar teknolojinin gelişmesi ile birlikte toplumlarda etkisini daha da arttırıyor ve muhtemeldir ki daha da artıracak gibi görünüyor. Mesela insanları adeta filmin içine çekerek onu filmin parçası haline getiren teknolojiler, filmin içine konulan gizli mesaj türü teknikler ve her gün yenisi gelişen yollar bu tür iletişimin etkisinin devam edeceğini gösteriyor.

Tüm bu bahsettiğimiz hususlar bir yönü ile bakıldığında birer gelişme örneği. Fakat tüm bu gelişme olarak nitelenen konular bünyelerinde bir çok eksiklikleri de barındırıyorlar.

Teknolojinin gelişmesiyle doğru bilgi kadar yanlış bilgi de yayılıyor

Bilgisayarın ve buna dayalı iletişimin ortaya çıkışı ile başka noktaların da gündeme geldiğini görmekteyiz. Hatırlarsak önce ICQ diye bir araç ortaya çıkmıştı. Bilgisayar üzerinden insanlar bir diğeri ile bire bir yazı yoluyla ilişki kurmaya ve mesaj aktarmaya başladılar. Daha sonra benzer ve daha gelişmiş bir yol olan MSN hayatımıza girdi. Sonra Bing’e dönüştü. Twitter, facebook, linkedingibi yeni mecralar, insanlar arasında bu sefer sanal âlemde bire bir ilişkiyi tekrar canlandırdı. Whatsaptelegram yine bu cümleden birebir ilişki türleri olarak hayatımızda yer bulmaya başladı. Sesli ve görüntülü bir ilişki imkanı sağlayan Skype da adeta göz göze ilişkiyi sağlayan bir önemli gelişme olarak dijital dünyada yerini alıyor.

Bahsettiğimiz bu mecralar sanki eski dönemdeki birebir ve diz dize ilişkiye benzer tarzda insanların teke tek temas etmelerine imkan tanıyan araçlar ve yollar olarak zikredilebilir. Ama bu yolların, eski dönemde o önemsediğimiz hal ile eğitim ve ilişkiyi yeterli düzeyde sağladığını iddia etmemiz fazla iyimser bir yorum olabilir. Fakat kısmen de olsa birebir düzeltme ve ilişkiyi kontrol edebilme imkanını bünyesinde barındırdığını söyleyebiliriz. MSN’nin ilk çıktığı dönemlerde kendi çocuklarımın ve yeğenlerimin bazen dijital kanal üzerinden etkileşime girdikleri ağabeylerinin olduğunu müşahade etmem bende bu tip bir algıyı oluşturmuştu. Dijital anlamdaki ağabey sanki özel bir hoca gibi çocuklara etki edebiliyordu.

Dijital dünyada ortaya çıkan bir çok bilgi edinme aracı, bilgiye ulaşmada önemli bir kolaylık sağladı. İlkönce Altavisa, daha sonra Yahoo ve son dönemde her gün yeni bir gelişme ile karşımıza çıkan Google, dijital âlemde kaydedilmiş bilgiye ulaşmada büyük bir imkan sağladı. Burada da internet üzerindeki dijital bilgi kaynakları, onlarla temas eden insanlara tek taraflı olarak ve kitlesel düzeyde bir bilgi aktarımı sağlayabiliyor.

Mesela geçenlerde bizim bir dönem ciddi bir şekilde ilgilendiğimiz Worldbulletin isimli sitemizin Facebook sayfasında bir haftada ulaşılan rakamlar, bu mecraların yaygınlığı açısından ciddi fikir verici bir mahiyettedir. Facebook sitesinde bir haftada 15 milyon kişiye ulaşıldı ve yaklaşık 2.5 milyon etkileşim alındı. Bu ulaşım ve etkileşimde en önemli noktalar da Uzakdoğu ülkelerindeki insanlar oldu. Bu rakamların bize gösterdiği gerçek;teknolojinin gelişmesi ile birlikte ne kadar yaygın bir alana bilgi ve mesaj gönderebilme imkanına sahip olunabildiği.

Şayet bu bilgi doğru bir bilgi ve yorumsa büyük bir alanı müsbet manada etkileyebiliyor. Fakat bir de bu bilgi ve yorumun yanlış ve yanlı bir bilgi ve yorum olabileceğini düşündüğünüzde, o zaman ortaya çıkabilecek tahribatın boyutlarının da ciddiyetini tasavvur edebilirsiniz.

Böylesi bir iletişim gücü bugüne kadar hiç olmadı. Ve bu iletişim gücü de her geçen daha da artıyor. Bu hal, bir yönüyle bakıldığında çok ciddi bir gelişme. Ama kontrol edilemezse, çok büyük eksiklikleri de bünyesinde barındırabileceği muhakkak.

Maksat doğru, nitelikli ve derinlikli bilgiye ulaşmak mı?

Ayrıca, dijital alanda üretilen malzemenin yaygınlaştırılması için bu araçlar arasında çok ciddi bir ilişki oluşmaya başladı. Herhangi bir siteye veya bloga ne kadar ziyaretçi geliyorsa Google gösterimlerinde o ölçüde önde çıkılıyor. Bunun için tüm sosyal medya araçları devreye giriyor. Hepsi birbirini köpürtüyor. Çok ziyaret daha üst sıra, daha üst sıra daha fazla ziyaret, çok kullanıcılı olmak daha çok mesaj yayabilmek, daha çok mesaj yayabilmek için daha fazla paylaşım gibi bir döngüyü tetikliyor.

Bu hız ve daha fazla kişiye ulaşabilme isteği bazen bilginin niteliğini ve derinliğini etkiliyor. Sayılar ve nicelik bu kaynaklara sahip olanları etkileyebiliyor ve daha fazla yere ulaşma isteği, niteliğin ikinci plana itilmesi tehlikesinin de beraberinde getirebiliyor. Peki burada nitelik ve nicelik dengesi her zaman kurulabiliyor mu?

Nicelik ve tekniğin daha fazla önemsenmesinden dolayı içerik bazen istendiği gibi olamayabiliyor. Nicelik, yani rakamlar önemli olunca o zaman esas odaklanan nokta değişebiliyor. Şu sorular ve cevapların üzerinde daha fazla duruluyor: İzleyici sayısı artıyor mu? Sosyal medya ve Google’dan izleyici geliyor mu? İnsanlar ilgi duyup daha çok paylaşıyorlar mı?

Bu sorulara müsbet cevaplar geldiğinde işte o zaman maksat hasıl oluyor gibi bir durum ortaya çıkıyor. Fakat bu noktada şu soru çok önemli. Maksat ne olmalı? Maksat doğru, nitelikli ve derinlikli bilgiye ulaşmak ise bu maksat gerçekleşmiyor. Bu ise büyük bir eksiklik olarak ortaya çıkıyor. Maksat daha çok izleyici ve etki altına alınacak olarak düşünüldüğünde, o zaman maksata ulaşılmış oluyor. Olayı gelişme ve eksiklik çerçevesinde ele alacaksak bu detaylar üzerinde hassasiyetle durulması gerekiyor.

Gelişmeler bizi hangi bilgi’ye ulaştırıyor?

Daha önceki cümlelerimizde bilgiye ulaşım çok kolaylaşıyor ve hızlanıyor diye bir ifade kullanmıştık. Bu noktada şu soruyu da ısrarla sormamız gerekiyor. Gelişmeler bizi hangi bilgi’ye ulaştırıyor? Bu yolla insanlar ancak dijitalize edilebilmiş bilgiye ulaşılabiliyorlar. Dijital hale gelmemiş bilgiye ulaşma imkanları ise maalesef yok. Bu da önemli bir eksiklik olarak karşımıza çıkıyor.

Mesela geçtiğimiz yıllarda, ölüm yıl dönümünde kendisi ile ilgili detay bilgi edinebilmek için Prof. Dr.Mustafa Köseoğlu adında bizzat tanıdığım çok önemli bir kişiyi dijital âlemde aramak istemiştim. Hayretle müşahede ettim ki Google’da kendisi ile ilgili en ufak bir kayıt bile yoktu. Yine geçen yıllarda Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından basılmış 40 Vakıf Adam isimli bir kitapta ismi geçen ve camiamıza çok büyük hizmetler etmiş kişilerin büyük çoğunluğunun da isimleri bu mecrada bulunmuyordu. Çünkü bunların büyük bir kısmı 2000’lere varmadan Rahmet-i Rahmana kavuşmuş kişilerdi. Bu küçük araştırmadan elde edebileceğimiz sonuca göre, bu ve buna benzer noktalar dijital âlemdeki gelişmelerin bünyesinde bulunan büyük eksikliklerden bir bölümü. Bu örnekleri çoğaltabilmemiz mümkün.

Bu tip çalışmalar içinde bulunan bizim gibi bir çok site, bu tür bilgiler üretip dijital sitemin içine dahil etmeye çalışıyorlar. Fakat bu çabaların ne kadar yeterli olabildiği üzerinde detaylı olarak durmak gerekiyor.

Yine bir başka önemli örnek olarak, büyük ve tarihi mahiyetteki bilgi kaynaklarını bu mecrada yeterince bulabilmek mümkün değil. Beyazıt Kütüphanesi‘nin içinde bulunan eserlerin büyük bir kısmı Google’da henüz yok. Süleymaniye Kütüphanesi, Ali Emiri Kütüphanesi ve bu seviyede sayılacak yerlerdeki eserleri bulmak da imkan haricinde… Bu saydıklarımız önemli eksiklikler olarak not edilmelidir kanaatindeyiz.

Demek ki bu sistemlere veri üretenler buralara hangi bilgileri koyuyorlarsa veya onların öncelik verdikleri bilgiler nelerse bu mecralarda o bilgilere rastlama imkanı bulabiliyorsunuz. Bunun farkında olmamız ve bu inceliğe dikkat etmemiz gerekiyor.

Bu alanların daha verimli, zengin ve derinlikli içeriğe sahip olmasını istiyorsak çokça çalışıp içeriği zenginleştirmek ve bu içeriğe kendi önemsediğimiz derinlikli bilgileri ve doğru yorumları koymamız gerekiyor.

Derinlikli bilginin yayılmasına da çalışılmalı

Bu teknolojik gelişmeler yukarıda da kısaca işaret ettiğimiz gibi derinlikli bilginin önemini maalesef azaltıyor. Kolay paylaşılabilen kategorize edilmiş bilgiler öne çıkmaya başlıyor. Bu yol, bir konu hakkında sathi ve çabuk bilgi edinmek için yararlı. Bu da, bir açıdan bakıldığında gelişme. Fakat sürekli bu tür bilgileri öğrenmeyi talep eden kişiler için ise sürekli sathi bilgilerle muhatap olmaları neticesini getiriyor. Bu da ciddi bir eksiklik.

Geçenlerde ortak bir proje çerçevesinde temas ettiğimiz bir İngiliz dijital medya uzmanı, sitelerimizin daha çok 2005’li yılların öncesindeki bakış açısı ile düzenlenmiş olduğu tesbitini bizlerle paylaştı. ‘Şimdi çok daha resimli, az metinli ve kısa maddeler halinde ifade edilen bilgilere ihtiyaç var. Daha çok takip edilebilmek için sitelerinizin buralara yönelmelisi gerekiyor’ dedi. ‘Çünkü Google bunu istiyor. Facebook bunu istiyor, 140 karakterli Twitter bunu istiyor’ diye sözlerini sürdürdü.

Bu bir yönüyle bakıldığında çok doğru bir tesbit. Dijital medyayı kullananların talepleri buralara doğru evrilmeye başladı. Dijital alanda hizmet edenler de bu talebi sürekli olarak bu yöne doğru kanalize ediyorlar. Yani talep ve arz birbirlerini aynı yöne doğru yönlendiriyor. Tabii bu tesbitin mutlak manada doğru ve insanlık için faydalı bir yöneliş olduğunu iddia etmiyoruz. Fakat şimdilik realite bu çerçevede ortaya çıkıyor. İlave olarak Facebook ve Twitter’da yeterli oranda resim paylaşılmazsa etkileşim alınamıyor. O zaman bu talep insanları bu yöne doğru yönlendiriyor.

Burada şu soruyu sormamız mümkün. Acaba bu durum, dijital alanın hatalı kullanımına ve dolayısıyla eksikliğe doğru bir yönlendirilme mi? Bu soruya karşı şu cevabı verebiliriz: Evet, gelişme diye nitelenen bu durum sayesinde sathi bilgiye yönelme daha çok yaygınlaştı.

Başka bir açıdan bakıldığında Power point sunumlarının mantığının da bu yönde olduğunu gözlemlemek mümkün. Aynı zamanda malumatfuruşluk had safhada. Fakat derinlikli bilginin talebi arzu edildiği ölçüde değil. Oysa ikisi de olabilmeli, nicelik uğruna nitelik feda edilmemeli. Yaygın bilgi önemli ki mevcut gelişmeler buna imkan veriyor. Ama derinlikli bilginin yayılmasına da çalışılmalı. Onun için gerekli araçlar üzerinde de dikkatlice durulmalı….

Gelişmeler ve eksiklikler çerçevesinde ciddi bir fayda zarar analizi yapılmalıdır

Dijital iletişim yöntemi insanları sanal âlemde birebir ilişkiye geçirme noktasında başarılı olsa da, yan yana duran insanların bire bir ilişkisini köreltiyor. Akıllı telefonlardaki ilişkiyi önemseyen insanlar yanı başındaki kişilerle çoğu kere sağlıklı ilişki kuramıyor. Bu keyfiyet, üzerinde özellikle durulması gereken çok ilginç bir gerçek.

Dijital alanda yerleşik olan ilişki türü, çoğu zaman dilin sağlıklı kullanımını da köreltiyor. Yetişen gençlik, fikirlerini düzgün cümlelerle, nitelikli bir dil ile ifade etmeyi önemsiz görüyor. Bu orta ve uzun vadede dilimizi ve edebiyatımızı menfi tarzda etkileyebilir. Özellikle genç nesillerin bu durumdan menfi etkilenme oranı daha çok olacaktır endişesini duymaktayız. Bu halin de önemli bir eksiklik olduğunu düşünmekteyiz.

Dijital gelişmeler insanların birbirleriyle kuracakları ilişkilerde onlara çok ciddi bir zaman tasarrufusağlıyor. Bu durum önemli bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor.

Peki bu insanlar bu sayede sahip oldukları veya bir başka ifade ile arttırdıkları bu zamanı nerede kullanıyorlar? Maalesef yine bu dijital aletlerle ve bu tarz suni ve çoğu kere gereksiz uğraşlarla bu zamanlarının daha fazlasını yitiriyorlar. Bu da maalesef ciddi bir eksiklik olarak ortada duruyor.

Bu gelişmeler ve eksiklikler çerçevesinde ciddi bir fayda zarar analizi yapılmalıdır. Nihayetinde, insanlık olarak kârda mı yoksa zararda mıyız?

Sağlıklı düşünmeyi sağlayacak duraksama aralıkları oluşturmalı

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, her dönemde bu tür iletişim araçlarıyla insanların birbirlerine aktardıkları bilginin ve mesajın niteliğinin çok daha önemli olduğuna inanmaktayız.

Bilgi ve mesaj doğru olmalı, insanın bu dünyada sahip olduğu ve kendisine bir kere bahşedilmiş olanömür nimeti içinde hakikaten yararlı, insanın hem dünyasına hem de ahiretine müsbet manada tesir eden bilgi ve mesajların nakledilmesine yaramalıdır. İnsanların bu hayatta var oluş gayesine uygun gelişmelere yol açabilmelidir

Hayatı kolaylaştırıcı tüm yenilikler ve tabii ki konumuz olan dijital alandaki tüm bu ‘gelişmeler’ hayatı çok hızlandırdı. Bu hız aynı zamanda insanların dikkatlerini dağıtıyor. İnsanların, hayatın hızlı akışının adeta dışına çıkıp, hem kendilerine hem de etraflarına bakabilmeleri gerekiyor. Günlük hız içinde ne yapıp edip sağlıklı düşünmeyi sağlayacak duraksama aralıkları oluşturmak icap ediyor. Hayatın daha anlamlı geçebilmesi için bu önemli bir zorunluluk.

Müslümanlar için günde 5 vakit namaz, yıl içinde Ramazan ayındaki oruç, ömürde en az bir kere yapılacak Hac ibadetleri, esasında bir yönüyle insanları hayatın gayesi üzerinde düşündürten, hayatın hızını kontrol altında tutmalarını sağlayan hususlar olarak, bir çok faydasının yanında bu tür bir zenginlik de kazandırıyor kanaatindeyim.

Esas gaye muhakkak ki yaratılış sebebimize uygun bir hayat yaşamak. Bahsi geçen teknolojik gelişmeler insanları böyle bir noktaya götürmüyorsa burada çok temel bir eksiklik var demektir. O zaman da bu uğraşlar ve kazanımları esasında yararlı değil içinde çokça eksikliği barındıran uğraşlar olarak nitelendirmemiz mümkündür.

Dünya Bizim, 17 Mart 2015

Kul Hakkı Unutulduğunda: Şehirlerimiz ve Şehir Hayatı

Arzu edilen en iyi durum insanların birbirlerine karşı, toplumsal yapıda yüzyıllardır kabul edilmiş yazılı olmayan ama ortak olarak benimsenen temel kurallara göre davranmaları ve birbirlerinin tabii haklarına saygı göstermeleridir. Ancak bu şekilde huzurlu bir ortak hayat mümkün olabilir. Bir şehri şehir yapmak ve orayı insanların yaşayabileceği bir yer haline getirmek için önce o şehre layık insanı yetiştirmek gerekir.

İnsanoğlu hemcinsleriyle beraber yaşayan bir varlıktır. Bu beraberliğe öncelikle aile fertleriyle başlar. Daha sonra ilk arkadaşları, komşuları, mahallesi, köyü, ilçesi, şehri, ülkesi diye uzar gider bu birliktelik. Beraber yaşarken daha ilk günden itibaren bazı şeyleri paylaşmayı öğrenir. Önce aile ortamında bir mekanı paylaşmayı öğrenir. Yatılan yerlerin, yemek yenilen sofranın, tuvalet, banyo gibi evin ortak mekanlarının birbirlerinin haklarına tecavüz etmeden ortaklaşa bir şekilde nasıl kullanılabildiğini pratik olarak görür ve gördüklerini tatbik ederek ilk deneyimlerini edinir.

Bu pratik yavaş yavaş aile ortamından dışarıya taşar. Komşularından başlamak üzere genişleyen halkada, ailede edindiği ilk pratikleri uygulayarak ortak bir yaşama kültürüne sahip olur. Bu kültürün geçmişten gelen önemli bir birikimi vardır. İnsanoğlu dünya üzerinde yaşamaya başladığı ilk andan itibaren gelişen bu pratik yüzyıllar boyunca nesilden nesile aktarılmıştır. Kutsal kitaplar, peygamberler, bilge kişiler, âlimler hep bu ortak yaşama kültürü ile ilgili temel noktaları vurgulamışlardır. Bu birikim insanoğlunun birlikte yaşama kültürünü oluşturmuştur.

Birbirimizin tabii haklarına saygı göstermek

İnsanoğlunun içinde bu kültürü rahatlıkla kabul ederek ve benimseyerek uygulayanlar olduğu gibi, kendi menfaatlerini maksimize etmek isteyen kişiler de her zaman ve zeminde ortaya çıkmıştır, çıkmaktadır ve muhtemelen dünyada hayatın sona ereceği son ana kadar da çıkacaktır. Bu tip bozuk düşünceli fertlere karşı da toplumlar belli ortak kurallar oluştururlar ve bu kuralları uygulamak için de en ufağından en büyüğüne mekanizmalar kurmaya çalışırlar.

Arzu edilen en iyi durum insanların birbirlerine karşı, toplumsal yapıda yüzyıllardır kabul edilmiş yazılı olmayan ama ortak olarak benimsenen temel kurallara göre davranmaları ve birbirlerinin tabii haklarına saygı göstermeleridir. Ancak bu şekilde huzurlu bir ortak hayat mümkün olabilir. Bunun için de o toplumda yaşayan fertlerin ailelerinden başlayarak insana ait özelliklerle donatılmış olmaları birinci şart olarak gereklidir. Osmanlıdan bize kadar gelen üçlü bir özellikle söylersek insanların tek tek akl-ı selime, kalb-i selime ve zevk-i selime sahip olmaları gerekir ki bu bahsettiğimiz türde ortak bir hayat mümkün olabilsin. Yoksa kaos ve haksızlıklar o toplumda vaka-i adiyeden bir hal olarak ortaya çıkar.

Bu genel girişten sonra bakışımızı daha dar bir noktaya çevirelim ve insanların beraberce yaşadıkları şehir ölçeğinde bazı örnekleri ele alarak bu hususu incelemeye çalışalım.

Çarpık hak anlayışı

İnsanlar kendi evlerine gıda, giyim ve sair ihtiyaçları için çeşitli malzemeler alırlar. Onları kullandıktan sonra ortaya çıkan artık maddeleri yani çöpleri de bu iş için tahsis edilmiş yerlere koyarlar veya koymaları gerekir. Çöpünü kapının önüne bırakan, pencereden sokağa atan veya seyahat ettiği aracın camından yola doğru savuran insanlar bu kurala en baştan ihanet eden kişilerdir ve bu hareketleri ile başkalarını rahatsız ederler.

Şehirlerde insanlar maişetlerini temin etmek için çeşitli dükkanlar ve iş yerleri açarlar. Bu iş yerlerinin hangi kurallarla işletileceği, iş yapan insanların bu işlerini hangi sınırlar içinde yapacakları belediye ve benzeri kurumların kendi alanlarıyla ilgili va’zedilmiş olan kanunlarıyla belirlenmiştir. Mesela bir bakkal dükkanı veya market, bu işini kendi dükkanının sınırı içinde yapmak durumundadır. Çünkü ona ayrılan yer sahip olduğu veya kiraladığı mekandır. Fakat o bakkal dükkanı veya market, mallarının bir kısmını dükkanının kapısının önüne koyarsa kaldırıma ve sokağa taşmış demektir ve diğer insanların haklarına tecavüz etmiştir. Bunu engellemek için diğer insanların illa ki belediyeye veya kolluk kuvvetlerine gitmesi gerekmemelidir. Beraber yaşama kuralları dahilinde bu konu halledilmesi gerekmektedir. Ama yaşadığımız mahallede veya şehirde bu böyle midir, maalesef hayır.

Bir lokanta veya pastahane kendi sınırları içinde müşterisine hizmet etmelidir. Kapısının önüne veya daha da ileri giderek yolun bir kısmına sandalye ve masa atıp orada müşterisini karşılayan kişiler yine başkalarının haklarına saldırmaktadırlar. Kendilerini uyaran kişilere ‘kardeşim burası benim ekmek teknem ben bunu yapmakta haklıyım’ derse bu çarpık bir hak anlayışıdır ve beraber yaşama kurallarına aykırıdır.

Beraber yaşamayı dinamitleyen hususlar

Trafikte yol emniyeti ve düzenin sağlanması için bir dizi kural geliştirilmiştir. Bazı sokaklar ve yollar sadece gidiş veya dönüş için ayrılmış, yayaların geçeceği alanlar belirlenmiş, geçme ve durmayı belirleyen ışıklar konmuştur. Kimi kişiler vasıtalarıyla ısrarla ters yönden gitmekte ve buna itiraz edildiğinde umursamaz bir tavır göstermekte, bazen bu tür durumlarda kavgalar ve gürültüler olmaktadır. Bunların her zaman illa ki trafik polisi ile çözülmesi gerekmez. Koyulan kurallara uymak ortaya sorun çıkmasını engeller. Kurala uyulmaması, uymayan kişilerin insani vasıflarıyla ilgili problemlerin olduğunu göstermektedir, bu da beraber yaşamayı dinamitleyen hususlardır.

Daha büyük yollarda yol kenarlarına acil kullanımlar için emniyet şeritleri konulmuştur. Bazı insani açıdan problemli kişiler ısrarla bu alanları kullanmakta ve bu kullanımları da sanki bir özel hakmış gibi değerlendirmektedirler. Oysa bu da açıkça hak gaspıdır.

Son dönemlerde çokça rastlanılan bir diğer husus da özellikle kalabalık olan ve park yeri sıkıntısı çekilen bölgelerde yol kenarlarının o yola yakın dükkanlar ve binalar tarafından çeşitli malzemeler konularak işgal edilmesidir. Yol kenarları aksi bir kural olmadıkça o şehirde yaşayan herkese aittir. İnsanların bir eve veya iş yerine sahip olmaları o ev ve işyerinin etrafındaki kamuya ait alanları da kendi kontrolleri altında tutmaları hakkını onlara vermez. Fakat sanki bu hak çok tabii bir durummuş gibi uygulamalar yapılmakta ve bu noktalar da beraber yaşamayı zorlaştırmaktadır.

Bir misal de imar ve iskan konusunda vermeyi düşünmüştüm fakat çok fazla örnek olduğundan bir tanesini seçebilmenin zorluğuna binaen vazgeçmek durumunda kaldım. Fakat dikey mimari – yatay mimari tartışmalarının çokça yapıldığı bir ortamda herhangi bir kişinin, küçük veya büyük bir müteahhitin inşaat yaptığı bir yerde kendisi için imar planlarının uygun gördüğü sınırların dışında bir iş yapması hem o bölgedeki hem de o şehirdeki tüm insanların haklarına tecavüz manasına gelmektedir. Çünkü onların havasına, suyuna ve en önemlisi şehir rantlarına tecavüz etmektedir. Şehrin bir değeri varsa ondan haksızca istifade etmektedir. Bu haksız işlemleri çok bariz bir şekilde yapanlar olduğu gibi çeşitli yolları kullanarak ve aklınca meşrulaştırarak yapanların da bulunduğu herkesin malumudur. Sonuç olarak hafif veya ağır hepsi aynı cümlenin içine girer.

Yukarıdakilere benzer örnekleri hemen herkesin çok sayıda verebileceği bir zeminde olduğumuzun farkındayım. Muhtemelen bunları okurken “senin dediğin de ne ki, benim başıma da şöyle şöyle şeyler geldi” veya “ben ne imar tecavüzleri gördüm, onları da zikretmek gerek” dediğinizi duyar gibiyim. Sizlerin de bu örnekleri kendi kendinize sıralamanız ve bu yazıya ilave etmeniz mümkün. Bundan sonrasındaki örnekleme faslını her birinizin inisiyatifine bırakarak devam ediyorum.

Kamu gücünün kullanımı

Bir iki örneği de kamu görevlileri için vermek istiyorum. Kamu görevlileri adı üstünde kamu için yani vatandaşlar için vazife yapmayı kabul etmiş ve bunun için kamuya ait gelirlerden maaş alan kişilerdir. Onların ana işi halkın işini kolaylaştırmak, huzurunu ve güvenini sağlamak, konulmuş kuralları uygulamaktır. Peki mesela, ana caddede hiç de vazife icabı olmayan bir şekilde hizmet otolarını park eden ve yolları tıkayan kamu görevlilerine birçok yerde rastlamaktayız. Onların bu hareketleri de esasında kamunun hakkına girmektedir. Kamu adına iş yapan o kişiler kamunun kendilerine verdiği gücü bir şekilde yanlış kullanmaktadırlar.

Çok acil bir işi yokken ters yoldan gelip yol hakkı olan araçları kamunun verdiği hakkı kötüye kullanarak sindiren ve geri geri götüren, arabasına taktığı çakarlarla çok acil durumlar için kullanılması gereken ışık ve sesleri devreye sokarak normal vatandaşlara psikolojik baskı yapan kamu görevlilerinin bu yaptıkları da diğer insanların haklarına tecavüz etme sadedinde değerlendirilebilecek davranışlardır.

Kendi menfaatlerini kendi hakları zanneden insanlar

Peki bu tecavüzler nasıl engellenebilir veya beraberce daha hakkaniyetli bir toplumsal hayat nasıl sağlanabilir? Bunun özetle iki yolu olduğuna inanıyorum. Tabii temel olarak zikrettiğim bu iki yolun dışında tamamlayıcı mahiyette başka maddeler de sıralanabilir. Ya orman kanunu denen usul ki yani hayvanların aralarında geçerli olan, güçlü olanın diğerlerini sindirdiği bir düzen veya insanların insanca davranışlar göstermeye çalıştıktan sonra geriye kalan hususlarla ilgili belli haklarını kendisine devrettikleri kamu gücünün etkin kullanımı.

Son dönemlerde acı bir şekilde gördüğümüz üzere insanlarımızda bu selim vasıflar gittikçe azalmakta ve İngiliz filozof Thomas Hobbes’un tarif ettiği gibi insanın hemcinsinin kurdu olduğu bir tarz hüküm sürmektedir.

Bu hal bir şehir hayatında sürdürülebilir mi? Maalesef hayır. Bu tarzın yeri şehir değildir. Bu tarzın öznesi olan varlık da insan olamaz, o başka bir şeydir.

Bu tarzın en iyi ifade edildiği sözü şöyle söylemek mümkün: Bu tür davranışlarda bulunan insanlar kendi menfaatlerini kendi hakları zanneden insanlardır. Oysa menfaat başka bir şey, Hak başka bir şeydir.

Bir şehri şehir yapan…

Bu halin düzelmesi için iki önemli gayret gerekmektedir. Birincisi insani özellikleri haiz fertlerin yetiştirilmesi ve toplumdaki oranlarının çok yüksek bir seviyeye çıkartılmasıdır. İkincisi de kamu otoritelerinin tarafsız bir şekilde görevlerini yapmalarıdır. Bu görevlilerin görevlerini yapmamalarının gerek tembellikten gerekse de dilimin varmayacağı başka sebeplerden olmasına da kesinlikle izin verilmemelidir.

İçinde yaşadığımız şehirlerin evlerinin çok güzel olması, her tarafın yollar, köprüler, yer altı ve yer üstü alt yapı yatırımları ile donatılması, duvarlara kadar her köşeye çiçek ve ağaç ekilmesi bir yeri şehir yapmak için yeterli değildir. O şehirle ilgili güzellemeler yapmak, o şehir için yazılmış şiirler okumak, makaleler, kitaplar yayınlamak veya şarkılar mırıldanmak da o şehri şehir yapamaz.

Bir şehri şehir yapmak ve orayı insanların yaşayabileceği bir yer haline getirmek için önce o şehre layık insanı yetiştirmek gerekir. Bununla beraber insanların beraberce yaşayabilmesini kolaylaştıran kuralları koyup onların harfiyen uygulanmasını sağlayıcı her türlü tedbiri almak da diğer önemli bir unsurdur.

Bu şehir nasıl bu şekilde insanlıktan nasibini almamış kişilerle dolu hale geldi?

Sonuç olarak ifade etmem gerekirse doğduğum günden beri İstanbul’un Fatih semtinde yaşayan ve gittikçe artan bir şekilde başka insanların haksızca muamelelerini görerek bundan derin üzüntü duyan bir kişi olarak, bu şehrin tüm mübarekliğine ve potansiyel değerlerine rağmen gittikçe yaşanmaz bir şehir haline geldiğine inanmaya başlamış bulunmaktayım.

Bu şehir nasıl bu şekilde insanlıktan nasibini almamış kişilerle dolu hale geldi?

Bu insanlar bu şehre başka yerlerden mi geldiler? Buraya gelmeden evvel de bu insani vasıflara uygun olmayan değerlerle mi dolu idiler yoksa bu şehrin genel hali mi bu insanları bahsettiğim yanlışları rahatlıkla işler hale getirdi?

Eskilerin deyimiyle İstanbul beyefendisi veya İstanbul hanımefendisi diye vasıflandırılan insan tipi ile dolu olan bu şehrin bu vasıftaki insanları nereye gittiler? Onlar ve onların çocukları da mı şehrin gittikçe bozulan bu havasından etkilenip bozuldular? Yoksa, o eski insanlarla ilgili anlatılan hikayeler de esasında sadece kurgu bir hikayeden mi ibaretti?

Veya toplumumuzda insanları insani vasıflarla yetiştiremeyen bir eğitim sistemi mi hâkim durumda da biz bunun farkında değiliz? Veya şehrin içinde insanların uyması gereken kurallara riayet edilmesi konusunda denetim ve caydırıcılık yapma görevi olan kamu görevlileri mi vazifelerini yeterli derecede yapmıyorlar veya yapamıyorlar?

Bu sorular ve bunların cevapları üzerinde çok detaylı olarak durmak ve problem olarak gördüğümüz bu noktalar umumun da problemi ise bunları çözmeye çalışmak gerekmektedir diye inanıyorum. Bu haller normal de bunları ben problem haline getiriyorsam o zaman muhtemelen benim buraları terkedip başka mekânlar bulabilmem gerekir diye düşünüyorum. Tabii ki böyle yerler hâlâ kaldıysa…

Lütfen başta İstanbul olmak üzere şehirlerimizi yaşanır bir hale getirmek için hep birlikte ve samimi bir şekilde gayret edelim. Kötülere karşı yekvücut olalım. Çocuklarımıza örnek olabilecek yetişkinler haline gelmeye çalışalım. Toplumsal kuralları hem iç motivasyon hem de kamu gücü ile ama muhakkak uygulayalım. Yoksa başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerden başlayarak hemen her yer bahsettiğim bu problemlerden muzdarip bir hale gelecek. Ve o zaman korkarım ki hiç kimse kaçıp gideceği ve insanca yaşayabileceği bir toprak parçası bulamayacak.

Dünya Bizim, 15.11.2017

İSLAMİ DÜĞÜNLERDE GEÇMİŞTE NELERE DİKKAT EDİLİRDİ?

İnsanoğlu için hayattaki önemli olayların içinde düğünler ilk sıralarda yer alır. Bu gerçek hem hanımlar, hem de erkekler için muhtemeldir ki aynı derecededir. Evlilik ile birlikte o ana kadar ayrı hayatlar süren iki insan hayatlarını birleştirmeye karar veriyorlar, aileler anlaşıyorlar ve hep birlikte ortak bir hayatı yaşamaya başlıyorlar. Evlilik hadisesi, içinde mutluluk ve hüznü de beraberce barındıran bir olay. Daha önce ailesi ile birlikte yaşayan genç insanlar o aileden kısmen ayrılıyorlar ve müstakil bir yuva kuruyorlar. Tabii bu ayrılık mutlak bir ayrılık değil ama yine de ailenin kıymetli bir çocuğu olan o genç insan artık baba ocağından çıkıyor ve başka bir haneye giriyor. Evlilikten sonra aile ile birlikte yaşamaya devam eden çiftler için bile bu ruhi ayrılık olayının yine de vuku bulduğunu ifade etmek mümkün. İşin bir yanından bakınca kısmen hüzünlü tarafı burası. Fakat aileler için evlatlarının güzel günlerini görebiliyor olmak da diğer yanı ile de mutluluk verici bir olay. Okumaya devam et İSLAMİ DÜĞÜNLERDE GEÇMİŞTE NELERE DİKKAT EDİLİRDİ?

YAKIN TARİHİMİZDE ANAYASALAR VE SOSYAL DEĞİŞİM

GENEL BİLGİLER

Ülkemizde Anayasa yerine kullanılmaya başlanan ilk kavram “Kanun-u Esasi” olmuştur. 1876 yılında hazırlanan ilk anayasa ile de meşrûtî bir idarenin temelleri atılmıştır. 1921 yılından başlayarak 1960 yılına kadar geçen devrede yürürlükte olan anayasalar için “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” deyimi kullanılmıştır. Anayasanın Batı dillerindeki karşılığı bilindiği gibi “constitution” dur. Bu kelime ise Latince kökenli olup, “kurmak, inşa etmek” anlamına gelmektedir

Genelde anayasalar diğer yasaların üzerinde, onlardan daha geniş kapsamlı ve bütünü kuşatıcı, bir görüşe göre ise onları doğuran, onlara kaynak ve dayanak olan bir yasa diye tanımlanmaktadır.

Anayasaları taşıdıkları özellikler itibariyle bir kaç kategoriye ayrılabiliriz:

Liberal anayasalar: Bu tip anayasalarda temel hak ve özgürlükler belirlenmiştir. Yasama, yürütme ve yargı arasında güçler dağılımı gerçekleştirilmiştir. İçerdikleri hükümler arasında hükümetlerin yapmaları gereken meselelerden bahsedilmez, genel olarak toplumun normları dile getirilir. Anayasa, adeta toplumun çeşitli kesimleri arasında bir anlaşma ve uzlaşma niteliğindeki bir belge hüviyetindedir.

Pragmatik anayasalar: Bu tip anayasalarda ise hükümetlerin programlarında bulunabilecek birçok şey yer alabilmektedir. Ekonomik, sosyal ve siyasi alanlardaki politikalar, ana çizgileriyle ve planlı bir temele dayalı olarak bu tip anayasalarda yazılıdır. Genel çizgileriyle bir mutabakattan çok, eğitici ve öğretici yanları ağır basan metinlerdir. Toplumun çeşitli kesimlerinin isteklerini yansıtmaktan, onlar arasındaki bir mutabakattan daha çok, çeşitli yönetici grupların istekleri doğrultusunda topluma şekil vermeye yönelik olarak hazırlanan ve kitlelere empoze edilen anayasalardır.

Anayasalarla üzerine yapılan diğer bir tasnife göre ise, anayasalar “yumuşak” (bükülgen) ya da “sert” (katı) olarak tarif edilmektedir. Değiştirilmesi, diğer yasalara göre farklı özellikler taşıyan, özel bir çoğunluk ya da organ gerektiren anayasalara “sert anayasalar” denmiştir. 1924, 1961 ve 1982 anayasaları bu türdendir. Yukarıda zikri geçen anayasalar aynı zamanda pragmatik anayasaların da temel özelliklerini taşımaktadır.

“Yumuşak” diye tabir edilen anayasaların tipik bir örneği İngiliz Anayasası’dır. İngiliz Anayasası yumuşak bir anayasa olarak nitelendirilebilse de ülkedeki cari hukuk sistemi için de köklü gelenekleri ile hissedilir bir üstünlüğe sahiptir.

Anayasalar bir ülkenin sosyal, siyasi ve ekonomik yapısının temel dinamiklerini oluşturması bakımından büyük önem taşımaktadır. Bir ülkede yapılması düşünülen değişikliklerin yerleşmesi ve uygulanması açısından da anayasaların hatırı sayılır bir işlevi bulunmaktadır.

Ülkemizdeki anayasaları ve tarih boyunca meydana gelen toplumsal değişimleri analiz edebilmek için her iki kavramı da birbirleri ile bağlantılı olarak incelemek gerekmektedir.

Anayasa kavramı üzerine yukarıda verdiğimiz bu kısa malumattan sonra, ülkemizdeki sosyal yapının bazı temel özellikleri, genel anlamıyla sosyal değişim ve yakın dönemde ülkemizdeki sosyal değişimin serüveni üzerinde de kısaca durmak istiyorum.

ÜLKEMİZDEKİ SOSYAL DEĞİŞİMİN TARİHÎ ARKA PLANI

Türkiye’de toplumsal düzende genel anlamda ataerkil bir yapının hâkim olduğu, çok sayıda ilim adamı tarafından paylaşılmakta olan bir sosyolojik tespittir. Ataerkil yapılarda genelde üstün alta, devlet aygıtının millete, yönetici elitlerin yönetilenlere emredici bir bakış açısı bulunmaktadır. Alttakiler de bu emredici yaklaşımı, genel çerçevesiyle kabul eden bir tutum ortaya koymaktadır. Tabiidir ki tarihî süreç içinde bu ataerkil yaklaşım ve alttakilerin tutumunda belli bazı değişikler meydana gelmiştir. Fakat bu tespitimiz, genel bir trendin ortaya konulması için kullanılmakta olan bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir.

Toplumlarda tarihi süreçte ortaya çıkan sosyal yapıdaki değişiklikleri ifade edebilmek için kullanılmakta olan iki tanım, analizimizin kurgusu itibariyle tercih edilmiştir. Bunlardan bir tanesi; başka toplumlardaki değişimlere özenilerek o topluma uygulatılmaya çalışılan sosyal değişimler (ki orijinal deyimiyle ‘induced change’) , diğeri de; toplumun kendi iç dinamiklerinin sonucu olarak meydana gelen sosyal değişimlerdir. (ki orijinal deyimiyle’ organic change’  olarak ifade edilmektedir.)

Ülkemizde, birazdan detayları ile izah etmeye çalışacağımız değişimle, genelde başka toplumlardaki yapılara özenilerek ortaya çıkan değişimler olarak tanımlanmaktadır. Toplumumuzun ataerkil yapısından kaynaklanan özelliklerden dolayı da bu değişimler genelde yukarıdan aşağı doğru, bazen özendirilerek, bazen de zorlanılarak gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

Bu değişim ve dönüşüme tarihî seyir içinde kısaca bakmak gerekirse;

1600’lı yılların ortalarına kadar gerek maddi güç, gerekse de hâkimiyeti altındaki alanları genişleyen Osmanlı Devleti, bilindiği gibi bu tarihlerden itibaren belli bir duraklama ve geriye gidiş süreci içine girmiştir. Osmanlı’nın maddi değerler itibariyle çağdaşlarına karşı olan üstünlüğünü kaybetmeye başlaması ile birlikte özellikle yöneticiler arasında çok farklı arayışlar ortaya çıkmıştır. Önceleri “‘Kanun-u kadîm’e dönelim, devleti, eski dönemlerdeki müesseseleri ihya ederek yeniden organize edelim” arayışıyla başlayan ıslahat teşebbüsleri zamanla farklı mecralara kaymıştır.

Bu çerçevede, ülke dışında hüküm süren, kaba hatları ile “Batılı” diye tabir edebileceğimiz düşünce ve yaşayış tarzı, ülkenin maddi gerilemesini durdurabilmek için tercih edilmesi gereken değerler olarak topluma, millete ve devlete teklif edilmeye başlanmıştır.

Bu yeni yönelimi ortaya atanlar ise; o zamana kadar toplumda önder durumunda olan âlimlerin yerini almaya başlayan ve “münevver veya aydın” diye tanımlanan; belirleyici özellikleri itibariyle farklı (özellikle de Batılı paradigmanın hâkim olduğu) bir eğitim sürecinden geçmiş kesimler ve yönetici kadrolar olmuştur.

Önce teklif ile başlayan bu süreç, zamanla, özenilen bu düşünce ve yaşayış tarzının temel değerlerinin, yukarıdan aşağıya. bazen özendirilerek, bazen zorlayarak topluma uygulatılmaya çalışılması şeklini almıştır.

Geride kalan yaklaşık 200 yılı aşkın tarihimizde görünen en önemli tercihlerden biri olan bu tercih, diğer tüm bağlı tercihleri de etkilemiştir ve etkilemeye de devam etmektedir.

Bu temel tercih değişikliğinin ana hedefi olan en önemli müessese de, İslâm dini ve onun toplum hayatında etkili olan temel değerleridir. Bu temel değerlerin zayıflatılmaya çalışılması, toplum hayatının dışına itilmesi, toplum hayatının işlevsellikten uzak köşelerine hapsedilmeye çalışılması, son 200 yıllık dönemde kısmen tahakkuk ettirilebilmiştir. Bu süreç geçen zaman içinde hızını gittikçe arttırmıştır

Sosyal değişimi hızlandırmaya çalışan kesimlerin bu çalışmalarına, İslâm dinini önemsediğini iddia eden kitlelerin teorik ve pratikteki bazı eksiklikleri de önemli oranda katkı sağlamıştır.

Bu kitleler, kendi inandıkları değerleri öğrenmek,  şeksiz ve şüphesiz inanmak,  üzerinde düşünmek ve kendi dışlarında vukû bulan değişikleri okuyarak onlara yönelik çözüm üretmek konularında maalesef yeterli bir başarı sağlayamamışlardır.

Bu eksiklik ülkemizde ve genel anlamı ile İslâm dünyasında Batılı anlamda bir sosyal değişimi gerçekleştirmek isteyen kesimlerin, belli bir dönem daha kısmen başarılı bir görüntü ortaya çıkartabilmelerine yol açmıştır.

Bu noktada şöyle bir değerlendirme yapmak da yararlı olacaktır: Zamanın değişmesi ile insanların/toplumların bağlı oldukları değerlerden bazılarının değişeceği/değiştirilebileceği konusu, tarih boyunca sürekli tartışma konusu olmuştur. Asıl olan, nelerin değişebileceği ve nelerin değişmeden kalması gerektiği ile ilgili kararların net olarak verilebilmesidir.

Değerler sisteminin bağlı olduğu temel kaynakların değişmesi elbette kabul edilebilecek bir husus değildir. Ayrıca, varlık ve varlığın sebebi ile ilgili olarak bakış açısındaki bir değişimin, inanılan değerlerin boşa çıkması demek olacağından, değişime konu edilmesi de söz konusu olmayacak diğer bir noktadır.

İslâm dinini referans alan insanlar için varlığın sebebi Yaratıcıya kul olmaktır. Bu bilgiyi aldıkları temel kaynak da Kur’an ve onu insanlara ulaştıran Yüce Peygamberin söz ve davranışlarıdır. Dolayısıyla bu iki temel konu, değişmeyecek değişkenler olarak mütalaa edilmektedir. Bunun dışındaki hususların bu temel noktalara bağlı olarak zaman içinde belli farklılıklar gösterebileceği kısmen kabul görmektedir.

Burada Batılı anlamda sosyal değişimi ülkemizde uygulamak isteyenlerin, bu temel noktalar üzerinde değişiklik yapılmasını arzu ettikleri ve toplumu bu yönde etkilemek istemeleri tespiti üzerinden hareketle sosyal değişim olgusu incelenmelidir.

Bu noktada şöyle bir sorunun cevabı üzerinde hassasiyetle durulmalıdır: Ülkemizde tarihi süreçte ortaya çıkan ve bu topraklarda yaşayan insanların temel değerlerindeki değişimi ve bunun hayata etkisini hedef alan bir sosyal değişim mutlak bir durum mudur? Bu soruya “evet” cevabı vermenin mümkün olmadığı, inanan insanlar tarafından ısrarla savunulmaktadır.

Dünyanın yaratıldığı andan günümüze kadar geçen tarihi süreçte, son 200 yılı aşkın döneme benzer birçok devre gelmiş ve geçmiştir. Fakat hiç birinde dini hassasiyeti olanların kendi inandıkları değerleri, olması gerektiği gibi savunabilmeleri konusunda gösterdikleri zafiyet ve bu hassasiyetlerini hayata uygulamaya geçirebilmelerinin önündeki engeller mutlak manada kalıcılık gösterememiştir. Belli dönemlerde değişmemesi gereken temel dinamiklerin önemini fark eden ve değişim gereken noktaları da iyi okuyup ana referans noktalarına bağlı olarak bunları geliştirebilen yeni öncü kesimler ortaya çıkmış, doğrunun ve hakkın hayata uygulanmasına mani olanların engellemeleri/dayatmaları kısmen veya tamamen ortadan kaldırılmıştır.

SOSYAL DEĞİŞİMİN ÖNEMLİ BİR UNSURU OLARAK ANAYASALAR

Yukarıda, tarihî gelişim sürecini kısaca izah etmeye çalıştığımız Batılı manadaki bir sosyal değişimi bu millete uygulatmak isteyen kesimlerin son 200 yılda kullandıkları en önemli araçlardan bir tanesi, ülke dışındaki trendlere uygun olarak ortaya çıkan anayasa çalışmaları olmuştur. Batı’da Magna Carta; bizde de kısmen Sened-i İttifak ile başlayan bu süreç, son dönem toplumsal tarihimizde göze çarpan en etkin mekanizmalarından biri olarak zikredilebilir.

1876 ve 1909 anayasaları (Kanun-u Esasi) bizim tarihimizde ortaya çıkan anayasa tekniğine uygun ilk örneklerdir. 1921 anayasa tadilatı ve 1924 anayasaları (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) dikkatlice incelendiğinde kendilerinden sonra yaşanan süreçleri nasıl etkilemiş oldukları gayet açıklıkla görülebilir.

Tabii burada anayasaları, süreçleri etkileyen tek parametre olarak ele almak da bizleri başka bir eksik analize götürebilir. Güçlü yönetici elitler, dış etkiler, büyük savaşlar ve savaş sonraları ortaya çıkan ciddi yıkımların bu değişimlerdeki önemli rolleri de inkâr edilemez.

Tabiidir ki dünyanın diğer bölgelerinde ortaya çıkan büyük değişimler, bu bölgelerde yaşayan milletlerin insana, eşyaya ve tabiata bakışlarında meydana gelen büyük bakış farklılıkları ve onların ortaya çıkardığı farklı yönelimlerin etkisi, ülkemizdeki değişimi yoğun olarak etkileyen diğer parametrelerdir.

Türkiye’de büyük halk kitlelerinin din ile bağlantılarını menfi yönde etkileyen gelişmelerin ortaya çıkmasında, anayasaların kısmen hızlandırıcı, kısmen de değişimi kontrol altında tutucu önemli rolleri olmuştur.

Tüm bu yaşanan gelişmelere rağmen, dinin toplumun genlerinde var olan kalıcı etkisi, bazen en umulmadık anlarda ve en kısıtlayıcı dönemlerde bile Batılı anlamdaki sosyal değişimi etkileyen güçlerin ve onların kontrolünde oluşturulan anayasaların hesaplayamadığı en küçük aralıklardan gün yüzüne çıkabilmiştir. Mesela 1950–1960 yılları arasındaki dönemde bu tip bir gelişme göze çarpmaktadır. (Belli bir dönem ezanın Türkçe okunması ve 1950’den sonra tekrar aslına döndürülmesi bile toplumda çok önemli bir moral motivasyonu beraberinde getirmiştir.)

Gelişen liberal-kapitalist dış etkilerin topluma tesirde bulunduğu bir dönemde, ortaya çıkan bu kısmi özgürlük ortamından, dini hassasiyetler filizlenmiş ve geniş halk kesimleri din ile farklı tonda da olsa bir ilişki kurabilmiştir. Bu ilişki, zaman zaman, sosyal değişimi farklı bir yöne götürmeyi kendilerine hedef seçmiş kesimlerin sert müdahaleleri ile kesintiye uğratılmaya çalışılmıştır.

1950’lerdeki bu gelişmeler üzerine meydana gelen sert müdahale ve sonrasındaki 1961 Anayasası, en ufak boşlukta dinle ilişki kurabilen kesimlerin, yaşanan hayata ve sosyal değişime müdahale edebilmelerini engellemeye çalışan kontrol mekanizmaları ile donatılmıştır. İkili meclis yapısı, MGK, özerk kurumlar, güçler ayrımını sağlayan mekanizmalar bu cümleden zikredilebilecek bazı örneklerdir.

Arzu edilen Batılı anlamdaki sosyal değişim ve bunu, yönetici elitlerin tüm gayretlerine rağmen tam manasıyla ve onların istediği ölçüde içselleştiremeyen geniş kitlelerin dirençleri arasında sürekli gel-gitler ortaya çıkmıştır.

Bu süreçler içerisinde salt Batılı düşünceyi savunan yönetici elitlerin uyguladıkları ihtilal, darbe ve müdahale türü sert müdahaleler sonrasında anayasalar üzerinde gerçekleştirilen değişikler, hep geçmiş dönemde göze çarpan eksikliklerin giderilebilmesi ana fikri çerçevesinde yapılmıştır.

Bugün, 1980 askeri darbesi ve sonrasında gündeme gelen 1982 Anayasası’nın şekillendirdiği bir dönem yaşanmaktadır. Bu dönemin ana yaklaşımı, geniş kitlelerin, özlenen sosyal değişime karşı ortaya çıkabilecek gelişmeleri engelleyici ve kontrol altına alıcı bir yapı oluşturabilmektir.

Demokratik rejimlerin halka verdiği yönetimi etkileme gücü, yapılan yeni anayasaların etkisi ve buna bağlı birçok farklı mekanizmayla kontrol edilmekte ve etkisiz hale getirilmeye çalışılmaktadır. Çünkü tarihi süreç içinde birçok defa görüldüğü üzere, ülke yönetiminde etkili olmaya başlayan halk çoğunluğu, umulmadık bir hızla genlerindeki İslâmi unsurlarla irtibat kurmakta ve Batılı anlamdaki sosyal değişim ile hedeflenen büyük farklılaşmalar sekteye uğramaktadır.

Ülkede yönetici elitler tarafından arzulanan Batılı paradigmaya uygun tarzdaki sosyal değişim ile halkın, hayata, eşyaya ve tabiata bakışının İslâmi hassasiyetlerden etkilenerek değil de farklı bir medeniyetin penceresinden bakılarak şekillenmesi arzu edilmektedir. Bu halin, sonuçları itibariyle çok farklı sosyal yapıları ortaya çıkarabileceğinden endişe eden bazı iç ve dış güçler, ülkenin yüzyıllardan beri iç içe olmaktan mutlu olduğu dini değerleri kısmen değiştirmek, içini boşaltmak, uygulanmasını engellemeye çalışmak, uygulamaya çalışanları itham etmek ve bu tarz yaklaşımları ‘irtica’ diye yaftalamak gibi tavırların içine girmektedir.

Bu kesimler için asıl olan, çoğu kere lâfzen ifade edildiği gibi demokratik bir cumhuriyet rejimi kurabilmek değil, ismi demokratik olan, fakat özlenen sosyal değişimi ters yönde etkilemeye yönelik gelişmeleri kontrol altında tutan ve onlara asla müsaade etmeyen bir sistemi devam ettirebilmek olmuştur.

Türkiye’de İslâm dini ve onun temel değerlerini,  yaşanan değerler olarak toplumda etkili kılabilecek bir yaklaşım, baştan beri ifade etmeye çalıştığımız sosyal değişimi önemseyen kesimlerin kabul etmek istemedikleri bir husustur. Ülkeyi Batılı değerler çerçevesinde değiştirmek isteyen sosyal değişimcilerin adeta kırmızı çizgisi bu olarak görünmektedir.

Analizimizin sonuna doğru gelirken iki sorunun cevabını araştırmak anlamlı olabilir:

Tüm bu çalışmaların ana hedefi olan geniş halk kitleleri sosyal değişimi önemseyen kesimlerle aynı fikirde midir?

Tarihî süreci dikkatlice incelediğimizde gözümüze çarpan en önemli husus, değiştirilmek istenilen dinden gelen değerler 200 yıllık aksi gayretlere rağmen, halk için halen önem taşımaktadır. 200 yıllık süreçte bu topraklardan milyonlarca insan gelip geçmesine rağmen Batılı değerlerin üzerine kurulmaya çalışılan bir sosyal değişim projesi istenen başarıya ulaşamamıştır.

Fakat bu sosyal değişim konusunu büsbütün başarısız ve etkisiz olarak değerlendirmek de mümkün değildir. Kısmî bir sosyal değişim ortaya çıkmıştır. Vukû bulan sosyal değişim sürecinde,  yukarıda ifade edilen ve değişmemesi gereken bazı değişkenlerin bile sorgulanmaya başladığı görülmüştür.

Bu sosyal değişimde yazımızda ifade ettiğimiz gibi dini önemseyen kesimlerin bazı yetersizlikleri de rol oynamıştır. Sonuç her iki yönelim için de mutlak manada arzu edilen bir hâl olmamıştır

Bu noktada kısmî bir uzlaşı mümkün müdür?

Belki de ulaşılması gereken nokta, kısmî bir uzlaşı noktası olmalıdır. Bu ülkenin tarihî gelişimi ile uyumlu fakat aynı zamanda dünyanın aldığı seyirle tam anlamıyla tenakuz göstermeyecek bir ara yol/formül bulunabilmelidir.

Bu ara yolun/formülün bulunabilmesinde en önemli merhale, bundan sonrasında yaşanması istenen toplumsal hayatı uzlaşı içinde yaşamaya imkân verecek, halkın isteği üzerinde vesayet kurulmasına imkân tanımayan, bir sosyal mutabakat ve bunun teknik ismi ile anayasa metni oluşturmaktır.

Bu anayasa, ülkenin en önemli gerçeği olan İslâm dininin temel değerlerini önemseyen kesimlerin, kalben onayladıkları değerleri yaşayabilmelerine imkân verecek açılımları içinde barındırmalıdır.

Yeni anayasa metni inancına uygun yaşamak isteyen insanların kendilerinin, aile yapılarının, çocuklarının hayatlarına karışılmasını engelleyen bir anlayışla kaleme alınmalıdır

Yeni anayasa insanların hayatlarıyla, eğitimleriyle, kültürleriyle, ekonomik aktiviteleri ile ilgili konularda onlara zorla istemedikleri değerleri dayatan bir metin olmamalıdır.

Böyle bir anayasa, aynı zamanda, Batılı anlamda sosyal değişim isteyen kesimlerin arzu ettikleri noktaları, dayatmacı bir tarzda değil de serbest bir ortamda ortaya koyabilecekleri bir toplumsal mutabakat metni olmalıdır.

Maksat, halkın çoğunluğunun isteklerinin toplumda hâkim olduğu ve azınlıkta kalanların da haklarının korunduğu bir sistemse ve bu sistem de demokratik bir cumhuriyet ise, bu sistem üzerinde de toplumda bir uzlaşı var ise, bu sistemi toplumsal bir sözleşme olarak ortaya koyan kapsayıcı bir çalışma yapılabilmelidir.

Milletin tüm fertleri, dengeli, katılımcı, barış içinde bir arada yaşama esasına dayalı, 200 yıllık Batılılaşma sürecini de, dini ve ahlakî normlara bağlı olarak geçen bin yıllık tarihi birikimi de dışlamayan, yumuşak bir anayasa yapılması konusunda ellerinden gelen tüm katkıyı göstermelidir.

Bu ülkede yaşayan her fert, en az bir diğeri kadar bu ülkenin evladıdır ve bu ülke sınırları dâhilinde adalet temeline dayalı, hakça ve insanca yaşama hakkına sahiptir.

Ülkemizde kâmil manada din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti, düşünce, ifade ve örgütlenme hürriyeti, gereksiz sınırlandırmalardan arındırılmış olarak tüm vatandaşlarımız için sağlanmalıdır.

Bu ülkede yüzyıllar boyu böyle bir hoşgörü ortamı içinde yaşamış bir milletin, içine düştüğü böylesi bir sıkıntılı ortamı da bu tarz bir yaklaşımla aşacağına inanıyorum

 

ERHAN ERKEN/ Dünya Bülteni 15.12.2011

BAKIŞ AÇISI

İnsanoğlunun önemli meziyetlerinden bir tanesi de, diğer varlıklara ve olaylara farklı açılardan bakabilmesidir. Dünyayı algılamaya çalışan insan, aynı zamanda diğer insanların da kendisini veya şahit olduğu olayları nasıl değerlendirdiklerini veya değerlendirebileceklerini tahayyül etmeye çalışır.

Bu özelliğin henüz gelişmediği küçük çocuklar, gözlerini kapattıkları zaman etraflarını göremedikleri için, kimsenin de kendisini görmediğini zannederler. Yaşları ilerledikçe kendisi dışındaki insanların farklı bakış açıları olabileceğini kavrayan çocukların bu tür hataları tekrarlamadıklarına şahit oluruz.

Hayvanlarda bu özelliğin olmadığına en bariz örnek ise, çok meşhur olan devekuşunun kafasını kuma gömmesidir.

İnsanoğlu, zikri geçen bu mükemmel özelliğini geliştirebildiği ölçüde kendi düşünce ufkunu da, etrafında cereyan eden olaylara vukûfiyetini de geliştirir. Kendisini tüm yönleriyle daha iyi kavrayabildiği gibi, içinde bulunduğu zaman ve mekân boyutunun da dışına çıkabilir, yaptıklarını ve yapması gerekenleri farklı bakış açılarıyla yeniden değerlendirebilir.

Helikopter veya uçak yolculukları, fizîki olarak değişen bakış açısının düşünce boyutuna yaptığı müspet tesiri gösteren en önemli örneklerdendir. Uçak yolculuğunun yarım saat öncesinde aynı seviyeden bakılan insanlara, yaşanılan şehre, yukarıdan ve çok geniş bir alanı kuşatabilecek tarzda bakabilmek, o mekânlarla ilgili daha kapsayıcı yorumlar yapabilme imkânı sağlar.

Şimdi, bir an için, içinde yaşadığımız “zaman boyutuna”, o boyutun dışına çıkabilme imkânımızın olduğunu düşünerek, “dışarıdan” baktığımızı var sayalım ve biraz zihin jimnastiği yapalım.

İnsanoğlu ve onun hizmetine sunulmuş olan varlıklar için yaratılmış “zamanı” adeta bir şerit veya cetvel gibi tahayyül edelim. Bizden evvelkilerin devirlerini birbirleriyle mukayeseli olarak inceleyelim. Tabii bu arada kendi bulunduğumuz zaman noktasını da tüm detaylarıyla analiz edelim.

Bizi yaratan Yüce Allah’ın bizi yarattığı zaman dilimi içinde, bizden neler istemiş olabileceğini tespit etmeye çalışalım. Ayrıca bu zaman dilimini tarih içinde hangi dilimlerle benzeşme gösterdiğine dikkat edelim…

Bu analizimizle birlikte, geçmiş dönemlerde atılmış ve aslında kendi zamanında çok da önemli gibi görünmeyen, belki şimdilerde basit diye algılanabilecek nice adımın, başlatılmış hareketin, tohumu atılmış küçük bir organizasyonun, zaman çizgisi içinde daha ilerilerde, ne kadar önemli fonksiyonlar icra ettiğine tanık olacağımıza inanıyorum.

Bütün bunların ötesinde, bu tür bir zihin jimnastiği, insanoğlunun, insanlık tarihinde sadece küçük bir noktadan ibaret olduğunu, yaşadığı ortalama bir ömrün ise insanlığın üzerine serpiştirildiği zaman çizgisinde küçük aralıklardan bir aralık olduğu gerçeğini bizi gösterecektir.

Zaman çizgisinin başlangıcından bugüne kadar, Allah’ın kendisinden beklediği vazifeleri hakkıyla yerine getirmiş olan kullar, vazifelerini yerine getirmekle, zaman çizgisi üzerinde müspet tesir icra etmişler, hayırla yad edilen bir nokta olmuşlar ve yaşadıkları kısa zaman aralığını, kendilerinden sonraki dönemlere örnek olarak taşıyabilmişlerdir.

Burada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor; şu anada bulunduğumuz noktaya, “zaman boyutunun” dışına çıkmaya çalışarak bakarsak, acaba bizler bu çizgide nasıl bir yer alacağız?

Her birimizin, kıyamete kadar sürecek “zaman çizgisinde” zamanları aşan bir “nokta” olarak yer alabilmemizi temenni ediyorum.

ERHAN ERKEN

MÜSİAD BÜLTEN Eylül 1995

İNSANIMIZIN KİMLİĞİ

Bu yazı Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümünden az sonra ve Aydın Menderes’in siyasette yeni bir figür olarak ortaya çıkmaya başladığı dönemlerde kaleme alınmış bir yazıdır

 

Türkiye’de yaşanan insanların yüzde olarak çok önemli bir kısmı Müslüman’dır. Bu topraklarda yaşayan insanların anne ve babaları köken itibariyle Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut vs. olabilir, Fakat ait oldukları daire İslâm dairesidir. İnsanlarımız beraberce yaşanmış bir tarihe sahiptir. Atalarımız, aynı düşmanlara karşı, bulundukları toprakları birlikte savunmuşlardır. İnsanlarımız topyekün aynı Allah’a, aynı Peygamber’e inanarak, aynı kıbleye yönelir.

Tarihin belli bir döneminden itibaren Türkiye’de yaşayan insanlarımızın da dâhil olduğu büyük İslâm topluluğu, teknoloji ve maddi zenginlik itibariyle Batılıların gerisinde kalınca, içlerinden bir bölümü kabahati kendilerine şahsiyet ve kimlik veren İslâm’da aramışlar ve Batılı düşünceye hayranlık besler hale gelmişlerdir. Sonuçta hepimizin bildiği değişim gündeme gelmiş ve birçok İslâm ülkesinde olduğu gibi Türkiye sınırları dâhilinde de, ülke yöneticileri halkın geçmişi ile bağlantısını kesmeye yönelik birçok kararı alıp uygulamıştır.

Tüm bu uygulamalar halkın özünde var olan dini inancı tamamen söküp atamamış ve zamanla insanımız aslî değerleri ile bağlantı kurmaya başlamıştır.

İslâm’a karşı olan kesimler, insanımızı dininden koparamayacaklarının bilincine varınca dinin kendileri açısından tarifini yeniden yapmaya çalışmışlardır. Bu kişiler bununla da yetinmeyerek, insanlarımızı, yeniden tarifini yapmaya çalıştıkları dini kabul etmeye zorlamışlardır ve bu zorlama halen de devam etmektedir.

Tarif yapılmaya çalışılan dinin dünyevî hayata teklif edeceği fazla bir yaptırımı görünmemektedir. Dayattıklarının her tür ideoloji ile (liberalizm, kapitalizm, sosyalizm, sosyal demokrasi vs) ortak birçok yönü vardır ve beraber bulunmalarında hiçbir mahzur yoktur. Çünkü onların sunuyor oldukları din anlayışı, tamamen insanların vicdanına hitap eder, soyuttur, muğlâktır, herkes nasıl anlarsa öyledir.

Bununla birlikte memleketimizde yaşayan Müslümanlar, iman ettikleri dinin müdafaasını yapmaya kalktıkları zaman suçlu damgası yemekte, dini, dünyevi çıkarlarına alet ediyor diye kötü, zararlı, marjinal veya fundamantalist olarak bir kenara itilmeye çalışılmaktadır.

Bu insanların siyâsi arenada sadece seçmeye ve seçimler sırasında seçime katılma oranını yükseltmeye hakları vardır. Seçilmeye, kendi kimliklerini ortaya koymaya hakları yoktur. Böyle bir cür’eti göstermeye görsünler, ülkenin tüm “zinde güçleri” onları doğduklarına pişman ederler. İktisadi sahada, sanayici olmaya, meslekî birlikler oluşturmaya, ülkenin anayasasının müsaade ettiği kadar bile hakları yoktur. Hasbelkader mühim bir yatırım yapacak olduklarında hemen bir kısım kamuoyu harekete geçer, sermayelerinin Rabıta, Suud, İran bağlantıları(!) araştırmaya başlanır. Peki, tüm bu yorumların dışında meydana gelen diğer gelişmeleri de nasıl açıklayacağız?

Türkiye son on beş yılda liberalizmin ve kapitalizmin ciddi olarak müesseseleşmesi noktasında büyük mesafe alınan bir devre geçirdi. Bu devrede iktidar dümeninde olan insanları bir göz önüne getirelim ;

Bu insanların büyük çoğunluğu musallî, yani namaz kılan insanlardı. Gençliklerinde veya orta yaş dönemlerinde, bu yazıyı okuyan birçok kişinin bizatihi kendileriyle veya onların ağabeyleriyle, babalarıyla belki birlikte çalışmışlardı. Birçoğu ehl-i tarik idi. Dedeleri, babaları sakallı, nineleri, anaları çarşaflıydı, hatta birçoğunun hanımlarının başları örtülü idi. Ama ne oldu? Türkiye’ye çağ atlatmak olarak sunulan Batıya entegrasyonun en şiddetli devresi, bu insanların yönetimindeki bir Türkiye’de gerçekleşti.

Bu insanları “muhafazakar aydın” tanımıyla ifade edebiliriz. Vicdani olarak Müslüman’dılar fakat zihinleri Batılı tarzda çalışmaktaydı. Batılı tarzda çalışmadan kasıt, zihinlerindeki temel doğru-yanlış tarzdaki kavramlar Batılı bir dünya görüşü çerçevesinde belirlenmişti. Bu insanlar adeta çift kişilikli, çift kimlikli insanlardı. Kimliklerinin bir yüzünde, yani vicdanî yüzde, yani dünyevî pratiğe yansımayan yüzde İslâmiyet, ama hayatla karşı karşıya geldiklerinde kullandıkları yüzde ise Batılı ideolojilere teslimiyet vardı. Yine bu yüz, Türkiye’de insanlarımızı dinlerinden, tarihlerinden tamamen koparamayacaklarını kavrayan kesimlerin oluşturmaya çalıştıkları yeri dînî anlayışa ve insan tipine uygun bir profil çizmekteydi.

İslâm’a taban tabana zıt ideolojilerin müessese olarak kökleşmesinde bu insanlar büyük vazife ifa ettiler. Müslüman kitleler de onların İslâm’a dönük yüzlerine aldanarak, sadece orayı görme, diğer yüzü ise görmeme noktasında kendilerini şartlandırdılar. Bunun sonunda da muhafazakâr aydınlarımızın başı çektiği siyasi iktidarlar, Müslüman kitlenin dayandığı temelleri sarsmaya ve yıpratamaya çalışan dünya görüşlerinin kökleşmesine sebep oldu.

Memleketimizde liberalizmin ve kapitalizmin yerleşmesi süreci başka bir gelişmeyi de gündeme getirdi. Devletin yapısı, yöneten yönetilen ilişkileri, şimdiye kadar tabu olarak kabul edilen bir çok mesele, globalleşen dünyaya entegrasyon sürecinde ulusal kimlik kavramı ve sair düşünceler, ‘değişim’ ana başlığı altına tartışılmaya başlandı. Bu tartışma, insanları, devletin yeniden yapılanmasından insanımızın kimliğinin yeniden tarif edilmesine kadar varan noktalara getirdi. ‘Kimlik’ konusunun derinlemesine tartışıldığı, tabuların göz ardı edildiği bir ortamda da İslâmiyet’le olan mesafemiz, dînin hakiki mahiyetinin anlaşılmaya çalışılması, tarihimizle ve kültürümüzle kurulacak bağların ne ölçüde olacağı mevzubahis edilir oldu.

İnsanımızı İslâm dininden sıyırmak isteyen kesimlerin, bambaşka bir din anlayışı ortaya çıkartarak, onu ‘İslâm’ adıyla insanlarımıza kabul ettirmeye çalışmaları süreci, öyle enteresan zıtlıklara yol açtı ki, bu yolu tercih edenleri bile hayrete düşürdü. Dîne köstek olmak için alınan her tedbir, yaptığı tahribat yanında, ülkede dînin hakikatini kavramada müspet yönde bir fonksiyon görür hale geldi. Dîne karşı tavır alan kesimler bile, kendilerini ister istemiz dîni bir motifle tanımlamak, dinle bir bağlantıları olduğunu belirtmek zorunluluğu içerisinde hissettiler.

Türkiye’de dînin hakikatini kavramak, gereklerini hayatında uygulamak isteyenler, bunu engellemek, mecrasından saptırmak isteyen kesimler ve bunların arasında kalan hangi noktada bulunursa bulunsun hemen herkes, bu gelişim içinde bir rol oynadı ve oynamaya devam ediyor.

Değişim ana başlığı ile girilmiş olan bu yolda, niyetleri İslâmi gelişmeyi kontrol altına almak veya mecraından saptırmak olan zihniyetler bile sonuçta dîni gelişmenin önündeki engellerin kaldırılması, ülkede din merkezli bir hayatın yaşanılır olması sonucunun ortaya çıkmasına hizmet ediyorlar ve böyle giderse de hizmete devam edecekler. Çünkü bir kere İslâm, tarih, kültürel devamlılık, köklerimizle bağlantı gibi mefhumlar, kamuoyunun gündemine girmiştir ve gittikçe daha ciddi bir tarzda varlığını hissettirmektedir.

Gözden uzak tutulmaması gereken önemli nokta şudur: Dînin hakikatlerini yaşama gayreti içinde olan insanlar, bir yandan bu gidişi hızlandırıcı bir tavır içinde olurken, diğer bir yandan da teorik ve pratik sapmalara karşı her zamankinden daha fazla hassasiyet göstermek zorunluluğundadır. Bu zorunluluk, evvel emirde dîni iyi bilmeyi, onun temel dayanaklarına vukûfiyeti gerektirir.

Etrafımızı çepeçevre saran Batılı hayat tarzının temel değerlerini de komplekssiz bir bakış açısıyla yorumlamak en az dîni kaynaklara vukûfiyet kadar önem taşımaktadır. Ayrıca, dinin özünden uzakta, neredeyse bir asra yakın süre geçirmiş olan toplumun fertlerinin hakikatleri bir çırpıda kabul edemeyeceklerini de gözden uzak tutmayarak, şu an için muhalif ve köstekleyici gibi görünen kesimlerin bile engin bir hoşgörü içinde değerlendirilmesi icap etmektedir.

Dinin özüne uygun bir hayatın yaşanılmasından korkan, bunu engellemek ve saptırmak için uğraşan insanların da, asıl kimliklerine dönmekten başka kurtuluşları olmadığı gerçeğini kabul etmeleri, hem kendi menfaatleri hem de ülke menfaatleri için en uygun tercih olacaktır.

Şimdiye kadar edindikleri menfî yöndeki tüm bilgileri bir kenara bırakarak, dîni değerlerini, tarihini ve geçmiş asırda dedelerinin içinde yaşadığı güçlü toplumu farklı bir gözle yeniden ele alan her ferdin, şu anda başka başka sınırlar içinde yaşıyor olsalar da, İslâm medeniyet havzasındaki  yerini bulması kuvvetle muhtemeldir.

Özetle ifade etmek gerekirse, insanımızın sahip olması gereken kimliği, İslâm dairesi içinde en doğru tarzda tarif edip ona ulaşmasını sağlamak, toplum olarak istikbalimizin teminatı olacaktır.

ERHAN ERKEN

BİLİM SANAT VAKFI BÜLTENİ 1994-95

 

ÜÇ MODEL

İktisadi hayat içerisinde aktif olarak yer alan Müslümanların davranışlarını analiz edebilmek için kabaca üç tür model oluşturmak mümkün. Bir Müslüman’ın ele aldığımız herhangi bir modelin tüm özelliklerini taşıması her zaman ihtimal dahilinde olmayabilir, ama iktisadi hayattaki Müslümanların hareketlerine, karar alışlarına yön veren eğilimleri bize göstermesi açısından modelleştirme bize önemli kolaylıklar getirecektir.

Birinci modelimizde ele alacağımız örnek tipi, “Rahmete ve berekete yönelik davranan Müslüman” ana başlığı altında inceleyeceğiz.

Böyle bir kişi, haramdan kaçınır, şüphelilerden mümkün olduğunca uzak durur. Banka ve hatta finans kurumları ile hiçbir ilişki kurmamaya çalışır. Şehir dışı ödeme ve tahsilatlarında posta çeki hesabı kullanır. Çeşitli şüpheli ilişkilere girer korkusuyla sadece küçük çaplı ticari organizasyonlara kalkışır. Onun için mühim olan, işinin büyümesi veya iktisâden güçlü olmak değil, boğazından geçen lokmanın helâl ve katışıksız olmasıdır.

Karnında haram lokma olanın duasının kabul edilmeyeceği korkusu, onun hareketlerinde birinci referans noktasıdır.

Hep peşin alış-satışlar yapmaya çalışır, vadeli olarak alış verişten mümkün olduğunca kaçar. Fıkhî olarak peşin ve vadeli satışlar arasında doğabilecek fiyat farkının caiz olduğunu bilmesine rağmen, bu tür bir alış-veriş onu rahatsız eder. Yaptığı iş sahasının, dînî hedefleriyle alakalı olan yönünü sürekli düşünür. Mesela bir iş gereksiz tüketime yönelik ise o sahaya girmemeye gayret eder.

Bir sermaye sağlama şekli olarak faizle kredi almak yerine hisse senedi piyasasının yaygınlaşmasını müsbet görmekle birlikte, hissesini alacağı şirketin faizle veya gayri İslâmi yöntemlerle iş yapabileceğini düşünerek borsadan hisse almaya yanaşmaz. Endeksin elli binlerin üstüne çıkması onun için cezp edici bir mahiyet arz etmez.

Herhangi bir sebepten nakit sıkıntısına düşmüş bir insandan kendisi için çok kârlı olsa da kesinlikle mal almaz.

Devletle en küçük bir kredi, teşvik işine girmez. Enflasyonun altında negatif faizle alınacak teşvik kredisine veya yatırımın belli bir miktarının geri ödenmesine yönelik herhangi bir projeye sıcak bakmaz. ‘Birilerinin hakkını yerim, bundan dolayı da Allah’ın rahmetini celbedemem’ korkusuyla bu sahalara gözünü ve kulağını kapatır.

Arabasını, evini ve malını sigorta ettirmez. Sigorta ilişkisine girdiği kurumların birikimlerini nemalandırma biçiminin genelde gayri İslâmi olduğu fikriyatına sahiptir. Bu fikriyat sonuçta maddî açıdan kendi zararına olsa da, sigortaya yine de menfî gözle bakar.

Bağ-Kur ve SSK konusunda da rahat değildir. Herhangi kanuni bir mecburiyet olmasa onlarla bile ilişkiye girmeyi düşünmez. Bu konuda hassasiyetli olan bazı insanlar çalışırken ödedikleri primleri altın cinsinden hesap eder. Pirimlerinin toplamı emeklilikten sonra, altın cinsinden ödedikleri değerden fazlaysa bu farkı almazlar veya alsalar da kendileri için kullanmazlar

Bu modeldeki insanların tasarruf aracı olarak genellikle altını seçtikleri müşahede edilmektedir.

Zikrettiğimiz birinci kategorideki şahısların arasından maddi açıdan büyük birikimler yapanların çıkması pek mümkün olmamaktadır. Zaten bu türün aradığı da büyük maddi birikim değildir. Mühim olan, iktisadi hayatta Allah’ın rahmetini celbetmektir. Bu yolla en büyük güç olan Allah’ın gücünü arkalarına almayı hedeflemektedirler. Bu zümre mensupları, onların aile efradı kısmî ve dönemsel zorluklar çekebilir,  lakin İslâmi teorinin ve emanetin hiçbir zedelenmeye uğramadan sonraki nesillere intikalini bu yolla mümkün görür.

İkinci modelimizi “İktisadi hayatta maddi gücü kazanmak için çalışan ve imkanı ölçüsünde her yolu deneyen insan tipi” olarak isimlendirebiliriz. Bu tip için içinde yaşadığı zemin çok önemlidir; imânî açıdan teslim olmuş olmasına rağmen içinde yaşadığı sistemin tüm kurallarına riayet edilmesi ve onlardan tümüyle istifade edilmesi prensibini kendisine şiar edinmiştir.

Biraz çeşitlendirirsek; işinin gelişmesi için gerekli finansmanın sağlanmasında banka veya teşvik kredisi, ihracat kredisi veya tüketici kredisi türü tüm yolları kullanır. İşyerini çağdaş ölçülere göre dizayn eder, sekreterinden çaycısına kadar tüm personelinin prezantabl (!) olmasına azami dikkat gösterir. İşçi-işveren münasebetlerinde kanunlar ve cari piyasa kuralları dairesinde kendisi için maksimum faydayı sağlayacak tüm yolları kullanır. Yatırımları konusunda bazı temel tercihler (içki üretimi gibi) hariç çok seçici değildir.

Giyiminden, arabasının markasına ve modeline kadar ‘oyunun kurallarına uygun’ olacak tüm ayrıntılara dikkat eder.

Borsa, futuring (gelesiye alış-satış) tahvil, repo, yatırım fonları, rasyonel olmak koşuluyla onun için alternatif kazanç yollarıdır.

Evinden arabasına fabrikasından yaşamına kadar sahip olduğu hemen her şey sigortalıdır. Ana ilkesi maddi olarak maksimum getiriyi elde etmek ve yine maddi kayıpları en aza indirmek ve bu yolla elde edilen güçle de inancı yönünde hizmet edebilmektir.

Bu modele uyan Müslümanlar önemli bazı suallere de cevap arama mükellefiyetini taşıyorlar. Mesela yukarıdaki kıstaslara dayanan bir Müslüman için zekât oranı kırkta bir midir? Yoksa onun için gösterilecek örnek harpte malının tamamını veren Hz. Ebubekir (r.a) veya malının yarısını veren Hz. Osman (r.a) mıdır?

İslam’ın çok özel şartlar içinde izin verdiği bazı izinleri kullanarak kazanılan bir maddi güçten, o gücü kullanan insan, kendi nefsi için ne ölçüde faydalanabilir?

Tarifi yapılan insanın konumu,  işinin genel müdüründen öte bir anlam taşır mı? ( veya taşımalı mıdır?)

İkinci modelimiz için cevap arayan sorularla ilgili bu kadarla iktifa ederek üçüncü modelimize geçebiliriz.

Bu modelimizdeki şahısların genel özellikleri “Yaptıkları işe kendilerinden ayrı tüzel bir kişilik mantığı” ile bakabilmeleridir. Yani biraz daha açarsak kendi gerçek kişiliklerini firmalarının tüzel kişiliğinden bütünüyle ayrı tutabilmektedirler. Kapitalist sistemin bir ürünü olan tüzel kişiliğin, o sistemin gerçeklerine ve kaidelerine uygun olarak hayatiyetini sürdürmesinin tabiî olduğunu düşünmektedirler. Bu kişilerimiz, tüzel kişiliğe bakışta seküler, kendileri ile ilgili şahsî kararlarında dine dayalı bir davranış içindedirler. İşlerinin başındaki yüzleri ile mesai sonrasındaki yüzleri birbirine taban tabana zıttır.

Bu model içindeki bir insan, firması paraya sıkıştığında veya yatırım için finansmana ihtiyaç duyduğunda rahatlıkla kredi alabilmekte, fakat kendi özel ihtiyacı için kesinlikle kredi kullanmamaktadır. İşçisini asgari ücretle çalışmayı sistem gereği olarak çok normal görmekle birlikte aynı çalışanına çeşitli yollarla zekât veya sadaka fonundan destek olabilmektedir.

Üretilen mamullerin tanıtımında çağdaş reklâm yöntemlerinin her türünü gayet rahatlıkla kullanabilmekte fakat evine televizyon almamakta veya en ufağından alarak, çoluğunu- çocuğunu bu aletin zararlarından korumaya çalışmaktadır.

İkinci modele özellikle, maddi gücü oynama noktasında benzeyen üçüncü modelimiz daha ilkeli, hayatının kurtarabildiği kadar bölümünü İslâmi temel kurallarına göre yaşamaya çalışmaktadır. Bunun yanı sıra iş hayatı içinde daha fazla maddi güce ulaşmayı veya varolan gücü kaybetmemeyi hedeflemektedir.

Kaba hatlarıyla tariflerini yapmaya çalıştığımız bu modellere karşı en iyisi veya en kötüsü budur, ya da tercihimiz şu modelden yanadır demenin, geldiğimiz noktada çok fazla anlamı olmayacağı âşikârdır. Yapılması gereken, yukarıda tarif edilen tiplemeleri kendi içinde geliştirmek, belki daha başka eklemelerle çeşitlendirmek ve üzerlerinde derinlemesine durup tartışarak daha iyi, en iyi gibi noktalara varabilmek olmalıdır.

Müslümanlar, hangi modele daha yakın olurlarsa olsunlar, ‘Kitab’a ve sünnete bağlılıklarını kaybetmedikleri ve niyetlerini hâlis tuttukları oranda Allah’ın yardımıyla en iyiye ve en doğruya doğru gideceklerine inanıyorum

ERHAN ERKEN

Nisan 1995 MUSİAD BULTENİ

 

 

SİYER-İ NEBİ VE SİYASET

Bir insanın Müslüman olabilmesi için ilk şart Kelime-i şahadet getirmesidir. Yani Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed Aleyhisselâm’ın O’nun kulu ve elçisi olduğuna kalbi ile inanması ve bu inancını kelimelere dökerek beyan etmesidir. Bu genel kabulden sonra Müslümanlık dairesi içine adımını atan insan, Allah’ın kendisinden neler istediğini öğrenmek için O’nun vahiy yolu ile gönderdiği kitabı olan Kur’an-ı Kerim’e sarılır. Kur’an-ı Kerim’in insanlığa geliş yolu bilindiği gibi Hz. Muhammed (sav) vasıtasıyla olmuştur. 23 senelik bir devrede kısım kısım gönderilen ayetler, bizzat tatbikat ile birleşerek kıyamete kadar insanoğlunun ihtiyacını görecek bir bütün oluşturmaktadır.

 

Müslümanlar, bu sebepten Hz. Peygamber’e (sav) çok büyük sevgi ve muhabbet beslemektedir. O’nun hayatı, yaptıklarını ve yapmadıklarını öğrenmeye çalışmakta, bunun yanında davranışlarında insanlığa örnek olacak genel kuralları tespit edip onları uygulamaya gayret sarf etmektedirler. Bu özellik, tarihte böyle olduğu gibi bugün ve yarın da muhakkak ki böyle olacaktır. Hz. Peygamber’in (sav) hayatını tafsilatıyla anlatan kitaplara bilindiği gibi “siyer kitapları” denmektedir. İslâm tarihinin her döneminde birçok ilim adamı tarafından çok sayıda siyer kaleme alınmıştır. Müslümanlar bu kitapları okumuşlar, okutmuşlar ve oradan aldıkları genel dersleri hayatlarına tatbik etmeye çalışmışlardır.

 

Geçenlerde, son devrin önemli araştırmacılarından Muhammed Hamidullah’ın İslâm Peygamberi isimli kitabını inceliyordum. Değerli ilim adamı Prof. Dr. Salih Tuğ tarafından Fransızca’dan tercüme edilerek Türkçe’ye kazandırılan ve 1980 yılında basılmış olan bu eserin “içindekiler” bölümüne bakarken Rasullullah’ın (sav) Takip Ettiği Siyasetin Temel Umdeleri başlığı altında yer alan hususlar dikkatimi çekti ve okuduğum metni sizlerle paylaşmak istedim.

 

Hamidullah bu umdeleri aşağıdaki şekilde tasnif ediyor:

  • İslâm’ın tebliğ edilmesi.
  • Ahlâkilik ve adalet
  • İnsanların eşitliği.
  • Dâhilde tesanüd ve sulh-u sükun (içerde dayanışma ve dirlik düzenlik).
  • Toparlanma ve yayılma (İslâmiyet’e yeni kazanılmış fertlerin cemaat içinde yaşadığı, olgun Müslümanların çeşitli ülkelere giderek hakkın, doğrunun, iyinin anlatılması için yayılmaları).
  • İnsan kanına hürmet.
  • Teknik alanda gelişmeye önem verme.
  • Haber alma hizmeti (iletişim ehemmiyeti).
  • İktisadi baskı.
  • Müslümanların düşmanlarının dost ve müttefiklerini kendi tarafına toplamak.
  • Müslümanların düşmanlarını kendi düşmanlarını kendi düşmanlarıyla kuşatmak.
  • Diplomasiyi maharetle kullanmak.
  • Müslümanlara farklı sebeplerden düşmanlık duyanların bir kısmının yakınlığını kazanmak ve aralarının düzgün olmasını engellemek.
  • İslâmiyet’le yeni müşerref olmuş kişilerin şeref ve haysiyetinin korumak.

 

Muhammed Hamidullah’ın Peygamberimizin (sav) hayatını analiz ederek çıkarmış olduğu bu sonuçların yanı sıra başka ilim adamları da siyere bakarak farklı yorumlar geliştirmişlerdir. Samimi gayretlerin ürünü olarak ortaya çıkarılan tüm yorumlardan tarih içinde birçok siyaset adamı yararlanmış ve İslâm Medeniyeti asırlara meydan okuyarak günümüze kadar taşınmıştır. İslamiyet’in bir konu hakkındaki yorumunu anlayabilmek için, esas kaynak olan Kur’an-ı Kerim’in yanında, onu açıklayıcı mahiyetteki Peygamberimizin (sav) sözleri ve fiillerinden oluşan sahih Hadis-i Şerifler birincil öneme haiz metinlerdir. Muteber hadislere dayanan ve bizlere İslâm’ın en mükemmel yaşandığı dönemle ilgili tarihî bir perspektif veren siyer kitapları, her devirde, gerek Müslümanların gerekse de İslâm tarihini inceleyen hemen herkesin değer verdiği başucu kitapları arasında yer alır.

 

Muhammed Hamidullah’ın İslam Peygamberi kitabı da bu kategoride önemli bir yer tutmaktadır.

 

Yukarıda aktardığım bölüm, sözü geçen kitabın ikinci cildinde tafsilatıyla yer almaktadır.

 

Okumaya, okutmaya, kitaplarla münasebet kurmaya durmaksızın devam edelim… O en güzel kitabı daha iyi anlayabilmek için, en güzel insan ve son Peygamber olan Hz. Muhammed’in (sav) sözlerini, fiillerini öğrenip tatbik etmeye çalışan insanlarla dolu bir dünya dileğiyle…

ERHAN ERKEN

Şubat 1998 MUSİAD BULTEN