YENİ BİR MEKANIN DOĞUŞ HİKAYESİ: KARİYE KİTAP VE HEDİYE

LİMANDAN İKİNCİ YAZIMIZ

2018 Yılının Mart ayı başlarına Limandan İlk İzlenimler başlığı altında bir yazı kaleme almıştım. Bu yazıda Kuzey Haber Ajansı döneminin sona erişini ve dijital yayın mecralarımız olan Dünya Bülteni, Dünya Bizim ve Son Devir adlı sitelerimizin devrediliş hikayelerini kısaca nakletmiştim. Yazıyı bitirirken de o anki halet-i ruhiyemin fırtınalı bir havada gemisini limana demirlemeye muvaffak olmuş ve kıyıya çıkıp orada biraz nefeslenmek durumunda olan bir kaptanınki gibi olduğundan bahsetmiştim. ( http://erhanerken.com/2018/03/10/limandan-ilk-izlenimler/ )

Topkapı Cevizlibağ’da önce kiralık olarak tuttuğumuz büroda, daha sonra da Şişmanoğlu ailesinin ofisindeki bir odada misafirlik yaparak üç seneye yakın bir süreyi geçirdik. Bu zaman zarfında Alaaddin, Kemal Şişman ve Celaleddin Akça ağabeylerle çok güzel ve verimli bir komşuluğumuz oldu. Kendilerine müteşekkirim. Ofisimize ziyarete gelen dostlarla beraber bu birliktelik hakikaten sıcak bir atmosfer içinde devam etti.

Geçen süre zarfında belki de yaptığım en faydalı işlerden birisi, 2018 yılında başladığım doktora çalışmalarında ilerleme sağlamak oldu. Üç yarıyıl derslere devam ettim. Dersleri verdikten sonra bir de doktora yeterlilik sınavı denen biraz dar bir tünelden geçtik ve tez yazımı safhasına ulaştık. İnşallah onu da makul bir zaman içinde tamamlarız.

Limandaki faaliyetlerimizden biri de üç sömester boyunca Medipol Üniversitesinde verdiğim seçmeli dersler oldu. Doktora dersleri sırasında sıkça görüştüğümüz hocaların da teşviki ile girdiğim seçmeli dersler için yoğun hazırlık safhaları geçirdim. Anlatılacak konuların belli bir düzen içine konması, öğrencilerin okumaları gereken kaynakların tanzimi, derken sınavların kurgulanması ve değerlendirilmesi gibi bu işi yapanların çok iyi bildikleri işlemleri heyecanla ve keyifle yapmaya çalıştım.

Gençlerle bir arada olmak, onlara bir şeyler nakletmek, farklı bakış açılarını ayne’l yakin gözlemlemek de bana çok şey katan tecrübeler oldu.

Bu arada kendime ait bir ofis yeri oluşturmak gibi bir hedefi de yan gözle takip ediyordum. Gerçi daha önce de ifade ettiğim gibi Şişmanoğlu ailesi ile beraber geçirdiğimiz süreç çok keyifli ve muhabbetli olmakla beraber yine de müstakil bir dükkan açmak ve orada biraz daha meşgalemizi arttırmak gibi bir arayışı da bırakamıyordum.

2019 Ekim ayında Kariye Camii yakınlarında hedeflerimize uygun küçük bir dükkan bulduk. Kariye bir yandan tarihi bir semtti. Diğer yandan İstanbul’un merkezi bir yerinde olmasına rağmen sakin bir çevreye sahipti. Ayrıca, ikamet ettiğimiz yere de yakındı ve bu sebeplerden bize bir hayli cazip geldi. İçinde faaliyet süren arkadaşın buradan çıkması 2020 baharından itibaren ağırlaşan salgın şartlarından dolayı biraz uzayınca bizim bekleyişimiz Temmuz ayının sonlarına kadar sürdü.

Ondan sonraki süreçte çeşitli tamirat ve düzenleme çalışmalarına başladık. Tüm bu safhalarda bizim hanım da benimle beraber bir hayli mesai sarf etti. Yeni bir şeylerin ortaya çıkmasına şahitlik etmek pandemi psikolojisi üzerine ikimiz için de de çok iyi oldu

Eylül ayının ortalarından itibaren bizim ofis içinde oturulabilir bir seviyeye geldi.

Peki ofisi hazırladık da, insanlar yıllarca süren yerli yurtlu ticari işlerini devam ettirmekte sıkıntı çekerken biz yeni baştan ve sıfırdan nasıl bir iş yapacaktık.  Çünkü meşgaleyi arttırmak demek yeni bir şeyler yapmak demekti.

Bunca yıldır matbuat, yayın, eğitim, kültür vs türü işlerle iştigal eden bir kişi olarak yine bu alanlarda bir işler yapmak daha akıllıca olacaktı. Fakat bahsettiğim sektörlerde piyasaların şartları pek de iç açıcı değildi.

En önemli avantajımız beklentilerimizin pek yüksek olmamasıydı, sadece küçük bir döngü bizim için yeterli olacaktı.

Çeşitli istişarelerin sonucunda öncelikle ikinci el kitapların ve hediyelik malzemelerin satışı alanında yoğunlaşmayı kararlaştırdık.

Bizim evin çok önemli bir bölümü yıllardır değerlendirilmeyi bekleyen kitap, dergi, vesair malzeme ile doluydu. İlk etapta onların önemli bir kısmını yeni ofise taşıdık. Bu ara eşe dosta evlerinizdeki kitap, dergi türü malzemelerden yer sıkıntısından dolayı muzdaripseniz bizi arayabilirsiniz, hemen size yardımcı oluruz demeye başladık. Buradan da bu çağrımızı daha geniş bir kitleye duyurmak istiyorum. Yıllardır muhafazasını yaptığınız ve artık kendisinden direk olarak istifade etme umudunuzun kalmadığı kitap, dergi ve sair malzemeniz varsa bu sözümün ilgili kişisi siz olabilirsiniz. Bu malzemeleri herhangi bir kuruma vermeyi düşünüyorsanız o zaman bu çağrımı yok sayabilirsiniz. O seçenek dışında bir noktada iseniz dediğim gibi görüşebiliriz.

Siz burada sahaflık mı yapacaksınız diyenlere ise şu cevabı vermeyi tercih ediyorum. Sahaflık yıllarca süren çabalarla elde edilebilen çok değerli bir meslek. Biz ömrümüz boyunca kitap, dergi vesair ile ilgilendik ilgilenmesine ama bu ilgimiz bir sahaf gözüyle, bir sahaf hassasiyetiyle olmadı. Burada Rahmetli babamın mesleğinden bir örnek vermem gerekirse şöyle bir mukayese yapmak isterim. Kuyumculukta kuyum işinin içerisinde sarraflık diye ayrı bir birim vardır. Sarraflar altın liralarla uğraşırlar. İlgilendikleri altın paralar ihtisas alanlarının genişliğine göre sadece yeni darphane baskıları olabildiği gibi Osmanlı dönemi altın paraları veya başka ülkelerde basılmış altın paralar da olabilir. Babam genelde kuyumculuk yapmış olmakla birlikte bir dönem sarrafiyeden çok iyi anlayan bir arkadaşıyla ortak olarak bu işi de yapmıştı.

Fakat Rahmetli her zaman bu sarraflık mesleğinin hassas yönlerinden bahsederdi. Ben bu sahaflık işinden bahsedilince hemen babamın hassasiyetini hatırlar ve sahaflığı nedense hep sarraflığa benzeterek sahaflığın önemine binaen bu mesleğin hakkını verememekten çekinirim… Bu sebepten böyle bir soru karşısında cevabım: ‘nerede bizde o bilgi ve hassasiyet, biz şimdilik sadece ikinci el kitaplarla ilgileniyoruz. Bu sözünüzü bir dua olarak kabul ediyorum, inşallah birgün bizler de iyi bir sahaf olabiliriz’, demekteyim

Kitapların yanı sıra eski dergiler de ilgi alanımızda. Yine yıllardır biriktirdiğimiz ve atmaya kıyamadığımız dergilerin bir bölümünü de yeni yere götürdük. Bu tarz bir şey yapmak önceleri pek de gündemimizde olmadığı için geçen senelerde elimizdeki bir çok dergi ve kitabı çeşitli kurumlara vermiştik.  Mevcut durumda ancak elimizde var olanlarla başlayacaktık.

Henüz çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen, bizim bu tür bir uğraş içinde olduğumuzu duyan dostlardan şu ana kadar hatırı sayılır bir akış gerçekleşti. Sanırım zamanla bu akış daha da artacak inşallah.

Bu noktada en önemli problem, elimizdeki malzemeye yıllarca gözümüz gibi baktığımızdan ve başkalarından gelenleri de aynı bakış açısı ile gördüğümüzden, belli bir bedel karşılığında da olsa elden çıkarmaya kıyamamak. Benim bu özelliğimi bilen çocuklarım bazen bana şöyle diyorlar: ‘Baba, sen galiba burayı bir satış yeri değil bir vakıf yeri haline getirip içinde kitap ve dergi okunan, kültürel muhabbetler yapılan bir mekan haline çevireceksin. Çünkü bir çok şey için bu satılmaz, bu kimseye verilmez diyorsun’…

Bakalım zaman nasıl bir seyir gösterecek? İnşallah ömrümüz olduğu ölçüde hep birlikte göreceğiz…

İkinci el kitapların alım satımı dışında dükkanda diğer bir iş alanı da özel hediyelikler olacak.

Geleneksel sanatlarımız veya belki daha doğru bir deyimle gelenekli sanatlarımız, çeşitli el işi ürünler, üzerinden yıllar geçmiş fakat hala değerlerini koruyan ve çok kolay temin edilemeyen özellikli malzemelerden, hediyelik olanları yeni yerimizde bulundurmaya başladık. Allah kısmet ederse  bu yolda da devam edeceğiz.  Bunun için bu tür sanatlarla uğraşan kişiler ve çevrelerle temaslarımızı geliştiriyoruz. Kadim dostumuz Prof. Dr. Sacit Açıkgözoğlu hocamızın delaletiyle, Sümbülefendi Ebrihanesindeki genç arkadaşların bir çok eserlerini mekanımızda misafir etmeye başladık. Onların bir çoğunu estetik çerçeveler içine yerleştirdik. Bu çalışmaların arasında kat’ı sanatından örnekler de vardı. Onları da sergilemeye başladık. Ayrıca bu alanda başka kişi ve kurumlarla da temas halindeyiz.

 

Bir diğer ilgi alanımız tesbih imalatçıları ve satıcıları oldu. Tesbih alanında özellikle malzeme ve işçilik konusunda ciddi bir ihtisaslaşma var. Bu konuda bilgisine ve sanatına güvendiğimiz birkaç dostumuzun rehberliğinde tesbih meraklıları için güvenilir ürünlerden bazı örnekler toplamaya giriştik. Fakat henüz  işin çok başındayız. İnşallah zamanla bu konuda da belli bir yol kat edeceğimizi ümit ediyoruz.

İstanbul dışında ikamet eden Hattat Halil beyden çeşitli konularda büyüklü küçüklü yazılar yazmasını istirham ettik. Bizi kırmadı yazıp gönderdi. İsteğimiz halinde de göndermeye devam ediyor. Onların çevrelerini bazen ebrularla süslüyor, bazen de paspartu içine alıp çerçeveletiyoruz.  İnşallah zaman içinde bu konulara değer veren ve hediye götürmek istediğinde bu tarz eserleri seçecek kişilerle, bu çalışmaları buluşturabileceğimize inanıyoruz.

Bu çalışmaya giriştiğimizde, arayışlarımız sırasında yolumuz çok sayıda antikacı ve ikinci el satıcısıyla kesişmeye başladı. Kesişmenin ötesinde bizler bu tür mekanlara daha fazla gider olduk. Gerek ben gerekse bizim hanım ( ki o bu işi sanki benden daha fazla benimsedi) nerede bu tip bir yer varsa gitmeye ve oralardaki değişik ürünleri görmeye gayret ediyoruz.  Oralarda gözümüze çarpan şeyleri de bize uygunsa hemen alıp mekanımızda sergiliyoruz.

Anlatışımıza bakarak yeni mekanımızın sanki çok büyük bir yer olduğu fikri zihninizde oluşabilir. O kadar büyük bir yer değil fakat biz var olanı etkin kullanarak her birine küçük de olsa bir alan açma yolları bulabiliyoruz. Önce var olanla yetinelim, inşallah zamanla Mevla daha geniş mekanları da nasip eder.

Bu işle az çok ilgili olanların çok iyi bildiği gibi yurt dışında da bu tarz yerler fazlasıyla mevcut. Daha önceleri çıktığımız yurt dışı seyahatlerde birçoğunu merak kabilinden gidip görmüştük. Fakat bu sefer artık oraları daha bir alıcı gözle görmemiz ve dolaşmamız gerekiyor. Ama içinden geçtiğimiz bu zor salgın dönemi böyle bir şeye imkan verecek gibi görünmüyor. Bakalım nasip inşallah bu alanda da farklı yolları araştıracağız.

Yeni mekanımızda bir çalışmamız daha var. O da Kitapyurdu kitap satış sitesinin sattığı ürünleri alıcılarına ulaştırdığı teslim noktalarından biri olarak hizmet veriyoruz. Kitap sipariş eden ve kargo parası ödemek istemeyen kişiler bizim gibi teslim noktalarını tercih ettiklerinde, ürün bize ulaştığında, gelip siparişlerini teslim alıyorlar. Bu alan bizim yeni açtığımız yerin daha fazla kişi tarafından bilinmesini sağlıyor. Üstelik bu kişiler genelde kitap, yayın ve kültür hayatı ile ilgili kişiler olduğundan bizim hedef kitlemiz durumundalar. Böyle bir niyetle bu tip işbirliğine gittik. İnşallah hem bizim hem de Kitapyurdu’nun yararına sonuçlar ortaya çıkar.

Salgın döneminin bir diğer zorluğu yeni yerimizin ve yaptığımız çalışmaların insanlarla buluşabilmesi noktasındaki kısıtlarımız. Örnek olarak şöyle yerli yurtlu bir açılış programı tertip edemedik. Kısa bir zaman içinde de yapabilmemiz pek mümkün görünmüyor. Güzel bir açılış yapıp çevremizi davet edebileydik kendimizi bir kerede anlatabilmek çok güzel olurdu ama kısmet değilmiş. Maazallah bu dönemin en kaçınılacak şeyi malum olduğu üzere özellikle kapalı mekanlardaki kalabalıklar. Arkadaşlar yeni bir mekan açtık, çayımız, kahvemiz, muhabbetimiz bol, buyurun gelin diye göğsümüzü gere gere gruplar halinde insanları çağıramıyoruz. Yer çok büyük değil, üstelik kapalı alan her an risk taşıyor. Bu günün şartlarında belki bir kaç kişi bir arada belli bir dönem bir arada bulunabilir ama daha fazlası her birimiz için tehlike teşkil ediyor.

Yani bir yandan hem birileri bizleri ziyaret etsin istiyoruz, öte taraftan insanları davet ettiğimizde acaba onlara kötülük mü ederiz diye bir korkuyu içimizde barındırıyoruz. Yüce Allah’ımız bizleri nasıl bir sınavdan geçiriyor, inanın bu yaşımıza geldik bu tarz bir şey görmedik.

Yaptığımız işi hareketlendirmek için dijital platformlardan istifade etmeye gayret ediyoruz. İnstagramda ve facebookda hesaplar açtık. Oralardan ürünlerimizi sergiliyoruz.

Kitaplar için ise en uygun mecra nadirkitap.com. Şimdilik elimizdeki ikinci el kitap ve dergileri orada listeliyoruz ve talep edenlere gönderiyoruz. Zaman içinde inşallah başka alanları da kullanmayı düşünüyoruz. Tabii bakarsınız ilerleyen zamanlarda bizler de bu amaçla oluşturulan çarşı ve pazarlarda bir yer tutup ürünlerimizi sergileyebiliriz. Madem ki bir işin içine girdik hakkını vermemiz lazım.

Rahmetli babamın çok kullandığı iki söz vardı. Lafını toparlarken, ‘ hasılı uzatmayayım veya uzun lafın kısası’ der son cümlelerini söylerdi. Ben de onun gibi yapayım.

Bu yazımda sizlere yaklaşık üç seneye yakın bir süre önce uzunca süren fırtınalı bir havanın sonrasında, kullandığımız gemiyi Allah’ın lütfuyla batırmadan ( tabii aldığımız hasarları pek zikretmiyorum) yanaştığımız ve kıyıya demirleyerek ayak bastığımız limandaki bazı gelişmeleri anlatmaya çalıştım. O günden bu güne geçen zaman zarfında vuku bulan en önemli girişimimiz olan Kariye Kitap/ Dergi adlı mekanımızdan kısaca bahsetmeye gayret ettim.

Yeniden Cami haline dönüştürülen Edirnekapı’daki Kariye Camii’nin ( tabelalarda hala duran adıyla Kariye Müzesi’nin) kuş uçuşu 150-200 metre yakınındaki yeni mekanımızda haftanın 6 günü, pandemi şartlarına uygun bir çerçevede hem misafirlerimizi ağırlıyor hem de bahse konu faaliyetleri icra ediyoruz.

Mekanın ismini içinde bulunduğumuz semtten ilham alarak Kariye diye koyduk. Yanına ‘Dünden Bugüne’ diye bir slogan da ilave ettik. Çünkü yaptığımız iş her yönüyle dünden bugüne birikimlerimizi bir şekilde değerlendirmeye çalışacağımız bir çerçevede olacak diye düşünüyoruz. İnşallah bu sloganın içini hakkıyla doldururuz.

Vakti müsait olan dostları bekliyoruz. Gelmeden haberdar ederlerse daha memnun oluyoruz ki kendilerini karşılama imkanımız olsun. Son dönemin moda üçlüsü olan ‘Maske, mesafe ve hijyen’ kuralları çerçevesinde beraber olmak bizleri mutlu edecektir. Tabii dileğimiz odur ki inşallah bu ziyaretten sonra sizler de mekanımızdan mutlu olarak ayrılırsınız

21/11/2020

AYASOFYA’DA YATSI VE TERAVİH NAMAZI

Geçen yıl Rahmet-i Rahman’a kavuşan kadim dostumuz Ahmet Haluk Dursun, Ayasofya Başkanı olduğu dönemde bir kaç sefer Ramazan-ı Şerif ayında Ayasofya Camii’nin bahçesinde iftar düzenlemişti.
Başkanlığının son senesinde yine Ramazan’da iftara davet edilmiştik. Memnuniyetle icabet etmek üzere akşam namazına yakın bir vakitte Cami-i Kebir’e vasıl olduk.
Nezih bir iftar sofrasının sonrasında Yatsı namazı vakti geldiğinde davetlileri Cami’nin içine ziyarete almaya başladılar. İçeri girerken, “cep telefonlarını kapıda bıraksak da ses olup uhrevi havayı bozmasa” diye bir gerekçeyle iki görevli telefonlarımızı alırken bir miktar fevkaladelik olduğu sanki içime doğmuştu. Yine de biraz sonra vuku bulacak olayları tahmin edebildiğimizi iddia edemem.
Muhteşem Mabedin ortasına doğru yürürken etrafı da hayran hayran seyrediyorduk. Rahmetli Haluğun ortadaki büyük avizenin altında, “Osmanlı Padişahlarının Kadir gecelerinde Ayasofya ziyaretlerinin mutad bir tören olduğundan” bahsettiğini hatırlıyorum
Derken birdenbire güzel sesli bir müezzin kamet getirmeye başladı. Ne oluyoruz demeden bir İmam efendi mihraba doğru yürüdü. Cemaate saflara dikkat ediniz diyerek farza başlamasın mı?
Herkes ne olduğunu pek de anlayamadan safa dizilmeye ve peyder pey tekbir getirmeye başladı. Fakat hala mevcut hale inanamıyorduk.
Şaşkınlıkla ama büyük bir keyifle eda edilen Farz namazının peşinden son sünnet ve akabinde Enderun usulu ile bir teravih namazı kılındı.
Cemaat artık kendinden geçmişti. Namaz bitiminde çıkışta, bir tarafta birbirine sarılanlar, diğer yanda biz şimdi ne yaptık diye etrafına bakınanlar. Herkes bir şekilde Rahmetli Haluk Dursun’u bulup teşekkür etmek istiyordu.
Kendisine teşekkür edip sarılırken yüzüne baktığımda gözlerinin içi gülüyordu…
Rahmetli, Ramazan öncesinde mihrabın arkasında bir bölüm yere belli bir döşeme yaptırmış ve muhtemelen böyle bir teravih programını sessizce planlamıştı. Ve Elhamdulillah başarmıştı. Bizler de bu kutlu gecede bulunma şerefine nail olmuştuk.
Rahmetli Haluk cemaat için küçük diş kiralarını da ihmal etmemişti. Gülsuyu ve lokum ikramları da vardı. Ben herhalde o gecekine benzer tarzda bir ruh haletine olsa olsa Kabe’de kıldığımız namazların bazılarında ulaşabilmişimdir.
İnsanın hiç ummadığı bir anda çok sevdiği birisiyle veya bir şeyle karşılaşması gibi bir şey diye anlatsam acaba ifade edebilmiş olabilir miyim emin değilim. Siz buna benzer bir şeyler tahayyül ederek belki ne anlatmak istediğimi kısmen idrak edebilirsiniz
Ayasofya’nın ibadete açılması gündeme geldiğinde ben nedense hep o geceyi hatırlarım.
İnşallah bir daha o ruh halini hissedebilmek nasip olur.

ALIŞKANLIKLARIN ÖNEMİ VE KİLİT TAŞI ALIŞKANLIKLAR

Birkaç yıldır Medipol Üniversitesinde Etkili Yaşam Becerileri adlı bir derse giriyorum. Orada ele aldığımız konu başlıklarından biri de Alışkanlıklar. Alışkanlıklar bahsinde öğrencilere tavsiye ettiğim kaynakların başında ‘Alışkanlıkların Gücü’ adlı bir kitap geliyor. Kitabı Charles Duhigg yazmış, Handan Baykara Türkçeye çevirmiş ve Boyner Yayınları tarafından da yayınlanmış.

Kitapta Bireysel Alışkanlıkların yanında Organizasyonların Alışkanlıkları ve Toplumsal Alışkanlıklar diye kabaca üç bölüm altında bu konu örneklerle anlatılmaya çalışılıyor.

Bu yazıda mezkur kitaptan bahsetmemin nedeni, kitapta yer alan bir örneği naklederek onun etrafında bazı düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre alışkanlık, iç ve dış etkilerle davranışların tekrarlanması, hep aynı biçimde gerçekleşmesi sonucu beliren, şartlanmış davranışlardır diye tarif edilmiş.
Donald D. Schroeder’e göre ise alışkanlık, davranışlarımızı, düşüncelerimizi veya duygularımızı yönlendiren ve zamanla da otomatik bir tepki haline dönüşen sonradan edinilme bir taslaktır.

Yani, alışkanlıklar doğuştan gelen bir özellik olmayıp tamamen sonradan kazanılan davranışlar, düşünceler ve duygular tarzında karşımıza çıkmaktadırlar. Bu konuyu bireyler düzeyinde ele alan bir çok araştırmacı alışkanlıkları fiziksel, duygusal ve zihinsel diye üç alt başlığa ayırıyorlar. Tabii alışkanlıklar deyince akla hemen kötü alışkanlıklar gelse de insanoğlunun iyi alışkanlıkları da olabileceği ve belki de iyi alışkanlıklar bahsinin kötü alışkanlıklara göre daha fazla dile getirilmesinin önemli olduğunu vurgulamakta yarar görmekteyiz.

KİLİT TAŞI ALIŞKANLIKLAR

Kitapta organizasyonların alışkanlıkları başlığı altında Kilit taşı Alışkanlıklar diye bir bölüm var ki bu nokta benim bir hayli dikkatimi çekti. Kilit taşı malum eski mimari eserlerde ve özellikle kemer tarzında yapılarda gördüğümüz ve kemerin en orta noktasını tutan taşın adı. Sağlı sollu taşları dizdikten sonra hepsini en tepede buluşturuyorsunuz ve oraya koyacağınız bir taş bütün o kemerin ayakta kalmasını sağlıyor. Adeta Kemeri kilitliyor.

Kilit taşı Alışkanlıklar bölümünde kitapta birkaç örnek veriliyor. Ben onlardan kendimce önemli bulduğum bir tanesinden bahsetmek istiyorum.

YENİ HEDEF ‘SIFIR İŞ KAZASI’

Kitapta örnek olarak verilen firmanın ismini ve diğer detayları geçiyorum ki, burada odaklanacağımız nokta uygulama olacağı için başka alanlara dikkatimiz kaymasın istiyorum. Olay, Türkiye’nin dışında bir ülkede, bir hayli zaman evvel kurulmuş ve son dönemlerde işleri pek iyi gitmeyen bir Aluminyum firmasında cereyan ediyor. Firmanın hissedarları, ortaya çıkan keyifsiz durumu aşmak için çareler düşünüyorlar ve sonunda Paul O’Nell adlı bir yönetici adayına firmalarına CEO olması için öneri götürüyorlar. O’Nell biraz düşünüyor ve bir şartla bu görevi kabul edeceğini ifade ediyor.

Ben böyle bir görevi kabul ederim yalnız sizlere kısa zamanda işler şöyle düzelecek, şu kadar karlı bir şirket olacağız, hisselerimiz şuradan şu noktaya gelecek diye bir şey vaat edemem. Fakat size sadece şunu vaat edebilirim ki; eğer sizler de bu hedefte hem fikir olursanız hep beraber bu şirketi Ülkenin en güvenilir şirketi haline getirebiliriz.. Bunun için de sıfır “0” iş kazası hedefine odaklanmamız gerekiyor..

Hissedarlar ilk başta bu işi pek sevmiyorlar fakat şirketin mevcut durumu itibariyle bulunduğu halden daha iyi bir hale gelebilmesi için müracaat edebilecekleri belki de en uygun isim olan O’Nell ile çalışmak istiyorlar.

Peki diyorlar, nasıl isterseniz…

Esasında O’Nell belki ilk etapta ciddi bir maddi düzelmeden bahsetmese de sorumluluğu ele alacağı şirkette yeni bir hareket oluşturabilmek için herşeyi etkileyecek çok özel bir hedef belirleme ve bu sayede tüm alışkanlıkları değiştirebilme hamlesi yapmak istiyor. Bunu başarabilirse zaman içinde bu hamlenin diğer tüm bölümleri de olumlu anlamda etkileyebileceğini hesaba katıyor.

O’Nell için burada belirlediği ana nokta, şirketteki yerleşik bazı alışkanlıklara karşı savaş açmak, olumlu manadaki yönelişi tetikleyecek tek bir noktaya odaklanmak. Bu nokta da adeta kilit taşı mahiyetinde bir alışkanlık olarak seçilip herkes tarafından benimsenirse buradan hareketle tüm organizasyonu değiştirebilme imkanına kavuşabilmek

O’Nell’in hesabına göre sıfır iş kazası hedefinde hem yöneticiler, hem işçi sendikaları hem de çalışanlar birleşebilecekler. Çünkü bu hedef herkesin mutlak olarak faydasına olan bir hedef.. Sıfır kaza hedefine ulaşabilmek için de şirkette topyekün bir yeniden yapılanma gerekiyor..

İşe koyulduktan sonra hemen bu hedefe yönelik olarak şirkette çalışmalar başlatılıyor

Öncelikle şu iki soru soruluyor ve cevapları üzerinde yoğunlaşılıyor

Kazalar neden oluyor ve bunların sebepleri neler? Üretim süreçlerinde neler yanlış gidiyor?

Burada ilk ortaya çıkan tesbitler arasında şirkette verimli işleyen bir kalite kontrol mekanizması kurulması ve etkin iş süreçleri geliştirilmesi konuları öne çıkıyor. Bu noktada da firma çalışanları için farklı seviyelere göre ciddi bir eğitim sürecinin planlanıp gerçekleştirilmesi gerekiyor. Bu ihtiyaç ortaya çıkınca hemen bu hedefe yönelik bir eğitim programı planlanıyor ve çalışmaya başlanıyor.

Buna ilave olarak şirkette tüm organizasyon planı, bölümler arası hiyerarşik yapılar, hemen hepsi yeniden ele alınmaya başlanıyor. Her şey adeta yeniden tarif ediliyor. Ana hedef şirkette sıfır hata sağlanacak ve bütün iş yapış süreçleri bu hedefe yönelik olarak reorganize edilecek.

Mesela işletmelerde küçük de olsa bir kaza olduğunda bu hem birim başkanı hem de CEO’ya bildirilecek ve bu kazanın bir daha yaşanmaması için bir iş planı sunulacak

Burada aynı zamanda bir ödül mekanizması da konuluyor o da şu: Sadece bu sistemi benimseyenler terfi ettirilecek

Yeni sistemde herhangi bir birimin başkanının, bir kaza ile ilgili bilgi verebilmek ve yeni bir yöntem teklif edebilmek için en alt birime kadar bir bilgi akışı ve teklif akışı kurabilmesi gerekiyor.

Zaman içinde şirkette şöyle bir halet-i ruhiye gelişiyor: Bütün çalışanlar her yere güvenlik gözüyle ve var olan bir hatayı bulup yeni bir öneri teklif edebilme perspektifi ile bakmaya başlıyorlar

Bu sistem anlatıldığı şekilde kurulmaya çalışılırken bu arada bir iş kazası meydana geliyor. Bunun üzerine CEO adeta olağanüstü durum ilan ediyor ve harekete geçiyor. Bu noktada ortaya çıkan bir kazanın tüm organizasyona fayda sağlaması uygulamasının bir örneği ortaya çıkıyor..

CEO tüm birimleri topluyor ve bu işçiyi biz öldürdük ve bunda herkesin bir şekilde sorumluluğu olmakla birlikte baş sorumlu benim diyor. Herkese de alta doğru sorumluluğun dağıldığını söylüyor.

Çok detaylı bir analiz yapılıyor. Bulunan çare olarak şöyle bir öneri kabul ediliyor: Öncelikle kaza olan makinadan başlayarak tüm makinaların çevresini dikkat çekici tarzda sarıya boyamak ve güvenlikle ilgili her tür önlemi alıp muhtemel kaçakları da hesaba katabilmek üzerine düşünmek.

Bu olağanüstü hal uygulaması işlerin daha da ciddiyetle el alınmasına yol açıyor. Derken yaklaşık 6 Aylık bir zaman sonrasında kazalarda ciddi bir azalma ortaya çıktığı görülüyor.

Bu gelişme üzerine O’NELL tüm şirket çalışanlarını kutluyor. Sonra şöyle diyor. Herhangi bir kişi güvenlikle ilgili bir fikri olursa ve birim müdürleri bunu ciddiye almazsa bana direk bildirsin.

Buradan hareketle çalışanlar sadece güvenlikle ilgili değil tüm önemli fikirlerini de paylaşmaya başlıyorlar. Buradan çok önemli sinerjiler gelişiyor.

En alt birimden en üste kadar herkes bir yandan kazaların azaltılması konusu üzerine eğilirken diğer yandan da akıllarına gelen fikirleri üst yönetimle paylaşıyorlar. Fikirleri veren kişiler taltif ediliyor ve maaşlarına da zam geliyor. Bu da her birimdeki kişiyi daha bir şevkle çalışmaya doğru yönlendiriyor.

Tüm bu süreçlerin sonucunda şirket belli bir dönem sonrasında bir yandan sıfır kaza hedefine varma yolunda ciddi bir mesafe alıyor. Bu hedefe yaklaşırken eğitimlerin gerçekleşmesi, yeni iş planlarının oturması, verimliğin artması gibi hususların da tesiriyle firmanın mali tablolarında çok olumlu gelişmeler ortaya çıkıyor. Tabii ki bu müsbet gidiş zamanla hissedarları da ciddi şekilde mutlu etmeye başlıyor.

Sonuç olarak hem çalışanların gelirleri artıyor, hem iş kazaları adeta sıfırlanıyor, hem yöneticiler arasında daha verimli olanların ön plana çıktığı bir sistem kuruluyor ve şirket de toparlanıyor ve gelişiyor

Örnekte görüldüğü üzere şirket CEO’su en başta kimseye daha karlı bir şirket teklif etmiyor.. Fakat organizasyonun düzelmesi şirketi daha verimli çalışır hale getiriyor ve bir kaç sene içinde karlar ciddi oranda artıyor.

Özetle anlatmaya çalıştığım bu olayda, organizasyonların Kilit taşı alışkanlıklarının değişmesi ile ne tür faydalı neticeler ortaya çıkabileceğinin gösteren bir örnek görmüş oluyoruz. Bir alışkanlık adeta domino taşı özelliği gösteriyor ve onun değişimi çok fazla şeyin ona bağlı olarak değişmesine yol açıyor.

KİLİT TAŞI ALIŞKANLIKLAR BAŞKA ALANLARA DA UYGULANABİLİR Mİ?

Ben bu bakış açısının hayatın bir çok noktasına ve en küçüğünden en büyüğüne kadar hemen tüm organizasyonlara uygulanabileceğini düşünmekteyim. Ama burada en önemli husus o organizasyon dahilinde, içinde yer alan kişi ve kesimlerin olabildiğince fazla bölümünü kuşatabilecek yeni bir hedef ortaya koyabilmek, herkesin kabul edebileceği yeni bir alışkanlık geliştirebilmek.

Bu konu bir şirket özelinde gerçekleşmiş olsa da toplumsal olarak da denenebilecek bir hedef olarak düşünülemez mi?

Mesela bir toplum düşünelim ki orada toplumun içinde çeşitli noktalarda ayrışmalar ortaya çıkmış. Farklı kesimler bir konu gündeme geldiği zaman birbirleriyle zıt davranışlar ortaya koyuyorlar. Birbirlerine güven noktasında önemli bir zafiyet oluşmuş. Bazen herhangi bir kesimin toplumun yararına olabilecek bir fikri bile diğerleri nezdinde kabul görmüyor. Bu tip durumlarda o toplum için ortaya konabilecek çok iyi hesaplanmış bir kilit taşı alışkanlık, herkesin üzerinde ittifak edebileceği bir söz, bir tavır, bir yaklaşım aynen O’Nell’in şirketinde yaptığına benzer bir ittifak oluşturamaz mı? Üzerinde yoğun olarak düşünülmesi gereken bir husus

Bu noktada küresel düzlemde güncel bir örnek olarak MUSİAD’ın bir dönem çok yoğun olarak bayraklaştırdığı ‘Bütün İnsanlığın kurtuluşu olmayan bir kurtuluş bizim de kurtuluşumuz olamaz’ yaklaşımını ele alabiliriz sanırım. Covit 19 Salgını sonrasında bir virusun tüm dünyayı adeta esir aldığı bir çerçevede hiç bir toplum, ülke veya bölgenin sadece kendisini kurtarabilecek bir yaklaşım peşinde olmaması gerekir. Bu noktada tüm dünyanın üzerinde uzlaşabileceği bir anlayış ancak yukarıdaki cümlede ifade edilen bir yaklaşım olmalıdır. Tüm toplumlar ve ülkeler bu anlayış üzerinde birleşebilmelidir. Sadece kendi dar çerçevesini düşünen toplumlar ortaya çıkabilecek küresel bazlı sonuçlardan kendilerini soyutlayamazlar. Yukarıdaki yaklaşımın tüm dünya milletleri ve devletleri için yerleşik bir kilit taşı alışkanlık olarak benimsenmesi tüm dünya için önemli bir mesafe olacaktır.

YETER SÖZ MİLLETİNDİR

1950 Yılında Türkiye’de Demokrat Parti’nin ortaya koyduğu Yeter Söz Milletin yaklaşımının da ben tarihte yaşanmış bu tarz bir kilit taşı alışkanlık değişimi olarak nitelenebileceğini düşünmekteyim. Demokrat Parti’yi kuranlar o dönem bilinmeyen kişiler değildi. Tek Parti döneminde ülkeyi yıllarca idare eden Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekilleriydiler. Sadece Celal Bayar’ı bile ele alsak kendisi Türk Siyasi hayatının çok önemli bir figürüydü. Fakat tek parti zihniyeti dışında Milletin tercihinin önemli olduğunu vurgulayan bir yaklaşımı öne çıkardılar. Bu yaklaşım o zaman halkın büyük bölümü tarafından benimsendi ve toplumda bir dönem ciddi bir sinerji oluşturdu. Türkiye’de demokratik mekanizmalar öne çıktı. İktidarların serbest seçimlerle değişmesi gerektiği zihniyeti toplumda ciddi bir taraftar buldu.

MENFAATİNİ HAKKI ZANNETMEMEK

Yine toplumsal olaylarda, insanların MENFAATLERİNİN değil de HAKKIN ve ADALET’in üstün tutulmasının, çok ciddi bir kilit taşı alışkanlık olarak toplumsal ittifakın sağlanmasında önemli olacağını düşünmekteyim. Kişiler genelde bir çok sefer umumun menfaatini değil kendi çıkarlarını öne alma eğilimindedirler. Fakat buna rağmen kendisi veya çevresinin çıkarını sanki umumun menfaati gibi gösterme yoluna giderler. Bunu herkese kabul ettirebilmek için de bir çok haksızlık ve hukuksuzluk yaparlar. Bu konu kağıt üzerinde herkesin ifade ettiği bir şey gibi görünse de, net olarak üzerinde durulup hiç taviz verilmeyecek toplumsal bir mutabakat olarak yerleşse ve bunun takibi yapılsa problemlerin sayısı umulmayacak oranda azalacaktır.

Bu konu üzerinde hem tarihten hem de günümüzden daha bir çok örnek verilebilir kanaatindeyim.

SONUÇ OLARAK

Özetlemek gerekirse, altını çizmeye çalıştığım nokta KİLİT TAŞI ALIŞKANLIK meselesi ile üzerinde daha büyük bir ciddiyetle durulması gerektiğidir.

Yukarıda da belirttiğim gibi en küçüğünden en büyüğüne kadar her tür organizasyonun daha verimli olarak çalışabilmesi için öncelikle onun işleyişinde önemli hususların iyice tahlil edilmesi gerekmektedir. Sonrasında da ona en uygun stratejik mahiyetteki alışkanlıkların yani Kilit taşı alışkanlıkların bulunup uygulanması büyük önem taşımaktadır.

Tabii büyük organizasyon olarak toplumların daha iyi bir noktaya taşınabilmesi, içlerinde var olan toplumsal alışkanlıkların iyice etüt edilebilmesi ve o toplumu daha iyi bir noktaya getirebilmek için hayati mahiyetteki Kilit taşı alışkanlıkların bulunup harekete geçirilebilmesinin yararları inkar edilemez. Tabii bu etüt ve tesbitlerin yapılabilmesi için de o toplum içerisinde hakikaten sıhhatli ve derin düşünce sahibi insanların sayısının arttırılması gerekmektedir. Çünkü küçük beyinlerin çapları dardır ve sadece olguları düşünürler. Büyük beyinler ise çok boyutlu düşünebilme kabiliyetine sahip olduklarından olayları, dünü, bugünü ve yarını ile birlikte değerlendirebilecek yetenektedirler.

İnsan kalitesinin arttırılması ve derin düşüncenin değerinin bilindiği bir zeminin oluşturulmasını da önemli bir Kilit taşı alışkanlık olarak zikrederek yazıma son vermeyi düşünüyorum.

Sözün önemi…

Dijital alandaki gelişmeler arttıkça artık herkesin bugün ne söylediğinin yanında, dün aynı konu ile ilgili ne tür görüşler ifade ettiği de kolaylıkla bilinebilir bir hal aldı. Bu konularda da özellikle kamuoyu tarafından tanınan kişilerle ilgili çok sayıda film ve dosya sosyal medyada dolaşıyor. Biz de her gün bunlardan birkaç tanesi ile muhatap oluyoruz. Bu tür vak’alarda en ilgimi çeken nokta, dün bir konuda çok farklı bir görüşü yüksek tonda ve heyecanla ifade eden bir kişinin bugün farklı bir pozisyona geçtiğinde o gün söylediği sözün neredeyse tam tersini hemen hemen aynı tonda ifade edebilmesi…

Bu sabah rastladığım bu tarzdaki bir kısa video filmini izlerken de aynı hayret duygusunu yaşadım ve geçmiş yıllarda matbaacılık yaparken yaşadığım bir olay ve ondan çıkardığım önemli bir hayat dersini hatırladım:

Matbaacılığa yeni başladığım zamanlardı. Bir gün işyerine bir müşteri geldi. Elinde ofset baskı dışında bazı ilave çalışmaları da gerektiren bir iş vardı.

Bu işi akşama kadar basıp bana verebilir misiniz? diye sordu.

Ben şöyle bir baktım, gözüme zamanlama olarak çok riskli ve muhtemelen yetişmez gibi göründü. Kesin kanaat beyan etmeden,  usta başına da bir danışalım, dedim. O zaman matbaamızda usta başı olarak çalışan arkadaşı çağırdım. (Kendisi şu anda başka bir alanda çalıştığından gerçek ismini vermeyeyim ve bu hikayeye mahsus olarak kendisini Abdullah diye adlandırayım)

Abdullah usta, bu işi akşama kadar bitirebilir miyiz? Baskı yapacağız, sonrasında katlayıp, ciltleyeceğiz.  Sence yetişir mi?
Abdullah usta örneği eline aldı. İyice baktı, evirdi, çevirdi. Kendinden gayet emin bir şekilde:
Abi çok rahat yaparız, dedi.

Ben bu rahat cevap karşısında endişelendim ama bir taraftan yüzüne baktım, bizimki çok rahattı.
Abdullah usta,  bak sonra mahçup olmayalım diye yeniledim.
Yok abi hiç mahçup olmayız sen saat 19.00’a sözünü ver iş tamam.

Müşteri de bu rahat ve kendinden emin ifadeden pek memnun kalmıştı. Gün bitmeden işini halledebileceğine inanarak heyecanlanmıştı.
Pek de içim rahat olmasa da ‘eh peki’ dedim ve sözü verdim. Müşteri akşam saati gelmek üzere gitti.
Ben çok tedirgindim, arada bir imalathaneye girip çıkıyordum, nasıl gidiyor diye soruyor, süreçleri dikkatlice izliyordum. Zaman ilerledikçe bu iş nasıl yetişecek diye endişem gittikçe artıyordu.
Sonuçta teslim zamanı geldi. İş tam olarak bitmedi. Müşteri bahsettiğimiz saate kapıdan içeriye girdi. Ben hakikaten ciddi bir mahcubiyet duymaktaydım. Binbir özürler dileyerek bir günlük müddet daha aldık. Adamcağız çok üzüldü, muhtemelen biraz da kızdı ama efendi bir kişi olduğundan pek de fazla gürültü çıkarmadı.

Müşteri gidince ustabaşını çağırdım. Yahu Abdullah usta, ben sana iyi düşün, ölç, biç öyle söyle dememe rağmen o kadar rahat ve kendinden emin bir şekilde yetişir dedin ki anlayamadım. Bunu bana bir izah eder misin?
Ustabaşı sabah bana “bu iş elbet yetişir” derkenki ses tonu, vurgusu ve kendinden emin tavrı ile: Abi bana nasıl böyle hesap soruyorsun sen bu işleri bilmiyor musun? Sabah gelen bu tarz bir iş akşama yetişebilir mi? En az bir gün daha lazım. Mümkün değil abi mümkün değil bir günde yetişmezdi zaten..demez mi. Ben şoka girmiştim. Oğlum sen bana ve müşteriye sabah aynı tarzda bu iş akşama kadar olur dememiş miydin?
Yine aynı rahatlıkla: Yok abi yahu, öyle şey olur mu. İmkansız.., Ses, mimikler, ifade tarzı aynı sabahki gibi fakat içerik tam zıddı şeyler söylüyordu. Ya sabır…
Tabii ben dehşet bir şekilde sinirlenip onu yerine göndermiştim.

Bu olay bana büyük bir ders olmuştu.

Sonrası dönemlerde etrafımdaki olayları izledikçe baktım ki, hayatın bir çok alanında insanlar birbirlerine bu tarz davranabiliyorlar. Taban tabana zıt konularda konuşurken, icraat yaparken veya pozisyon alırken, her durumda neredeyse aynı tonda davranıyorlar. Dün söyledikleri bir şeyi hangi üslup, ton ve vücut dili ile ifade etmişlerse bugün onun tam tersi olan şeyi de aynı tarzda ifade edebiliyorlar.
Tabii böylesi durumlarda onlara inanan başkaları da ters köşe olabiliyorlar. Tıpki benim matbaa örneğinde olduğu gibi…
O günden sonra bir daha ben de, başkalarının kendilerinden emin gibi görünüp, vurgulaya vurgulaya bazen de bağıra çağıra söylediklere sözlere kendi kafamdaki ölçülere uymadıkça hemen inanamıyorum. Kendi kendime; ‘Hele biraz zaman geçsin, bakalım, bir test edelim diyorum.  Bugün mevcut şartlar böyle ama yarın o şartlar değiştiğinde de acaba bu kişi hangi noktada yer alacak, ondan emin olmadan çok bağlayıcı bir durum içine girmeyeyim diyorum.

Bu tip konularda acaba doğru olanı mı yapıyorum? Siz nasıl davranıyorsunuz?

Erhan Erken’in gözüyle şehir ve medeniyet-IV

İbrahim Ethem Gören’in İttifak Gazetesindeki ŞEHİR VE MEDENİYET başlıklı yazı dizisinin dördüncü bölümü 03.05.2020

Erhan Erken

Erhan Erken: Bizim Fatih’ten gitmemizi istiyorlar.

Ve bizim de sanki buralardan gitmemizi istiyorlar. Niye gitmemizi istiyorlar? Mesela burada evlerimizi yenileyemiyoruz. Bizim evimiz şu anda beş katlı. Bunu yıktığımız zaman üç katlı yapabiliriz ancak. Bu durumda kimse de yıkmıyor evini. Yıkmayınca bu evlerin içerisinde kalorifer tesisatı döşüyorsunuz, içini düzeltiyorsunuz ama nefes alacak yeriniz yok. Kayınpederin evi var bizim altı katlı. Oturulmaz içinde. Hanımın babasından kalan bütün kardeşlerin evi. O evi yıktığınız zaman size üç kat için inşaat ruhsatı veriyor. Düzenleyemiyorsunuz orayı. Yani size adeta diyor ki “Sat burayı, git.” Şimdi bu bir komple teorisi tabii ki, biraz abartılmış bir komplo teorisi. Ama ben şunu düşünüyorum. İstanbul’un yaşayan, bizim öykündüğümüz tarihi burada. Ben Hırka-ı Şerif Camii’nin hemen yanı başında oturuyorum. Efendimizin (sav) Veysel Karani Hazretleri’ne bıraktığı mübarek hırkası burada. Akşemseddin Camii var hemen burnumuzun dibinde! Bali Paşa Caddesi’nde oturuyoruz. Bali Paşa Mohaç Savaşı’nda bulunmuş Budin Beylerbeyiliği yapmış bir adam. Onun bulunduğu sokakta oturuyorum. Evime beş yüz metre mesafede Mehmed Akif Ersoy 61 numaralı evde oturmuş Sarıgüzel’de. Hemen yanı başımda yine. Biraz ileriye gittiğimizde İskender Paşa Camii var, Rahmetli Mehmed Efendi’nin hatıraları hâlâ orada. Rahmetullahi aleyh. Bizim önümüzdeki cadde Keçeciler Caddesi. Sardırdım geçenlerde “Bu Keçeciler nedir?” diye. Biraz araştırdım, Edirnekapı’dan kervanlar girdiği zaman burası kara gümrük bölgesi. Şehre girişte gümrük işlemlerinin yapıldı yerler. İstanbul’un kara gümrüğü orada. Ve oradan gelen insanlar atlarına, develerine keçe satın alıyorlar, yükleri keçelerden yapılmış malzemelerle taşıyorlar. Burası eksiden keçeci zanaatkârlarının bu keçeleri yapıp sattıkları bir merkez imiş.

Hırka-i Şerif Camii

“Etrafımız tekkelerle dolu.”

Etrafa şöylece bir bakıyorum, etrafımız tekkelerle dolu. Burada oturanların da bundan haberi yok. Kendi gayretlerimle etrafı hareketlendiriyorum, mahalle bakkalına resimler gönderiyorum, oradaki çaycıya bir şeyler söylüyorum “Haberiniz olsun burası eskiden vakıfmış, işte burada bir zamanlar cami varmış.” Mesela Mimar Sinan’ın İstanbul’da yaptığı ilk mescitlerden biri hemen İstanbul Emniyeti’nin arka tarafındaki Mimar Sinan Mescidi’dir. Çok orijinal bir minaresi olan bir yer. Pek çok kimsenin bunlardan haberi yok! Ve bu şehirde, bu şehrin muhafazakâr yöneticileri Nefs-i İstanbul’un en hayati bölgelerini tamamen devlet kurumlarıyla doldurdular. En büyük vergi dairesi burada, Çevik Kuvvet teşkilatının merkezi, İstanbul’un en büyük polis kuvveti burada. Valilik ve İl Özel İdare’nin bütün binaları burada. Bütün devlet binaları burada. Nasıl kalabalık! Burada adeta insanların oturmasına uygun bir yer yok esasında. Benim bu şehre sahip çıkmam lazım. Biraz da bunun için duruyorum burada. Ama durmam bir şey ifade etmiyor. “Farklı bir zihniyet oluşturabilir miyim?”in derdindeyim. Adeta haykırıyorum: “Burası Nefs-i İstanbul’dur, burada tarih var. Hiç olmazsa burasını mevcut haliyle yerli yerine oturtalım. Ha! Burasını taşıyacaksak, içerisindeki doğrularla birlikte yeni şehirleri nasıl kurarız? Buradan bir bilgi, fikir, kültür edinelim. Şehir bakışı elde edinelim. Yeni şehirleri de böyle kuralım.” Benim dediklerim özetle bu. Bu saatten sonra imkânı var mı? Çok da ümitli değilim. Çünkü yer kalmadı bir daha İstanbul’da nerede ne kuracaksınız! Böyle bir noktadayım.

Fatih Macar Kardeşler Caddesi. Vacit Daylan arşivi.

Bekir Cantemir

Şunu vurgulamak istiyorum. Süleymaniye Bölgesi’ni bilirsiniz. Orası için bir rehabilitasyon projesi üretilmişti. Hatta yanlış bir tercihle KİPTAŞ gitti binaları aldı. Ben şahit olmuştum. Namaz kılan, bir milyon doları olan kişileri arıyorlardı: “Gelin bu binaları ihya edelim. Süleymaniye’de de sabah namazında buluşalım.” Proje yattı. Çünkü bir milyon doları olan hiç kimse arabasız Süleymaniye’de gitmeyi tercih etmedi. Yani Range Rover’ını oraya sokmayan adam o sokaklarda yürümezdi. Başakşehir’deki bir villanın fiyatı Süleymaniye’deki bir konaktan hâlâ pahalı. Diğer taraftan başka bir örneğe bakalım. Kandilli bugün restore edildi. Devlet hiç müdahale etmedi. Kandilli’yi gidip gezerseniz… Anadoluhisarı sivil ellerde restore edildi. Oralarda oturanlar birer ev aldı ve restore etti. Yapanların çoğu da eğer ideolojik bir açıklama yaparsak seküler insanlar, bunu muhafazakâr insanlar yapmadı. Şimdi ben buradan komplocu teorinin bizleri gerçeklerden kaçmak için biraz rahatlattığını düşünüyorum.

Bekir Cantemir: Paris’te insanlar 300 yıllık evlerde ikamet ediyor.

Paris’te üç yüz yıllık evlerde ben misafir oldum. İnsanlar hâlâ kalıyor. Bu evlere hiçbir Türk kadınını sokamazsınız! Türk kızlarımız maalesef Kuzguncuk’ta otuz beş metrekare bir yerde evlenemez! Çünkü mobilyaları sığmaz. Ben de giremem. Bunu birilerine kızlara, erkeklere suçlama olarak söylemiyorum. Bunu şunun için söylüyorum. Biz konuşurken, düşünürken az önce anlattığımız büyük bir felsefeden falan bahsediyoruz. Siz ısrarla, inatla Fatih’in en sıkıntılı bölgesinde yaşıyorsunuz. Dimitri Ağabey’le karşılaştık geçenlerde.

Cantemir: Lykos deresi kanlı akarmış!

Kendisi Arnavut Rum. Lykos deresi tam o emniyetin olduğu yerden sonra kanlı akarmış. Orada Arnavutların bir kahvehanesi varmış. Çok kanlı bir kahvehane imiş. Zaten emniyeti de kasıtlı olarak oraya kurmuşlar. Kurmasalar o bölgeyi kurtaramıyorlarmış. Dimitri Ağabey de hâlâ topuğunun sırtına basan, eski bir İstanbul kabadayısıdır. Şimdi burada şunun için bunları söylüyorum Erhan Ağabey. Komplolar… Hani bir dönem Fener için de söyleniyordu ya “Fener’i satın alıyorlar.” Fener’de bir tane Rum Okulu var. Ve arkasına İsmail Ağa bir tane yurt yaptı. Mesela İsmail Ağa o yurdu kiremitten yapmadı, taştan yapmadı. Medreseler kitabını hazırlarken Esad Efendi Medresesi’nin fotoğrafının çekmek için zar-zor izin açılıp içeriye girmiştim. Ne gördüm: Medresenin duvarını yıkmışlar. Yurda giriş yapmışlar.

Bekir Cantemir: Medreseye saygı duymuyor adamlar.

Medreseye saygı duymuyor adamlar. Ama diğer taraftan da medrese geleneğini anlatıyorlar. Ama hiç kimse o medresenin duvarına sahip çıkmıyor. Bu adamlar medreseleri ihyaya talip. Yeni medrese binaları inşa ediyorlar.

Erhan Erken

Araya gireyim Bekir Bey. Burada biz buna ehemmiyet vermediğimiz için bu nimetten mahrum vaziyetteyiz. Esasında sebebi bu. Yani derinlemesine kendi mefkûremize ilgi duymadığımız için Allah bizim elimizden bu nimetini alıyor. Parantezi kapatıyorum, buyurunuz.

Bekir Cantemir

Bir arkadaşım aktarmıştı, Mehmed Şevket Eygi’nin en büyük problemlerinden biri, koleksiyonundan bir esere ulaşmak için gelen kişi; kitabın ihtiyacı olan sayfasını kopartıp almasıydı. Bunu şunun için söylüyorum. Aslında neye önem veriyorsanız Allah size onu veriyor. Ama şu anda verdiğimiz önemin neyle ilgili olduğuna dair uzlaşıp yüzleştiğimizde komploculuk bizi sadece rahatlatıyor. Sözü çok uzattım kusura bakmayınız.

Erhan Erken

Ben var olduğum müddetçe kendimden sorumluyum. Aldığım nefesten ve bana bu emaneti verene vereceğim hesaptan sorumluyum. Bütün millet tersini söylese, hepsi bununla ilgili olarak kötü hareket etse de tek başıma isem de ve bir şeyi fark ettiysem o fark etiğim şeyi yaşamak ve anlatmak derdindeyim. İstanbul’la ilgili bir şeyi fark ettiysem, neyi fark ettim ben… Birada bir hayat yaşanmış ve bir zihniyete dayalı olarak birileri bir şeyler yapmış ve bugün burada biz şehri yenilerken ya da yeniden düzenlerken o zihniyeti anlamamız lazım. Nasıl yapmışlar bu adamlar! Hangi muharrik güç bu adamları bu işleri yapmaya sevk etmiş. Bu camileri nasıl yapmışlar, medreseleri nasıl oluşturmuşlar? Nasıl bir inanç bağı onları böyle bir noktaya getirmiş? Bunu arayıp bulmalıyım ve bugünün anlayışı çerçevesinde bunu bugüne nasıl uyarlayabilirim? Nasıl modernize edebilirim? Postmodernize edebilirim? Yani bugünün insanının anlayabileceği bir şekle sokabilirim? Neyse o! Ben bunun derdindeyim. Ve bu noktada bir aksaklık gördüysem de söylemek durumundayım. Burada inat ediyorum, belki yeri geldiğinde de ilgilileri rahatsız ediyorum. Geçenlerde Fatih’le ilgili bir toplantı yapılmış. Tweet attım oraya. Dedim ki “Ben doğma büyüme Fatihliyim. Hiçbiriniz Fatihli değilsiniz. Ve ben bu toplantıda yokum!

Bahçekapı (Sirkeci). Vacit Daylan arşivi.

Erken: Burada bir tuhaflık yok mu?

Burada bir tuhaflık yok mu?” “Sen kimsin!” diyecekler belki. Ama ben rahatsız etmek için yazdım onu! Neden? Ben burada yaşıyorum. Hiç biriniz dün burada yoktunuz burada, yarın da olmayacaksınız. Ama burayı yönetiyorsunuz! Ve ben burada yaşıyorum ve direniyorum. Çoğunuz da burada oturmuyorsunuz.

Bekir Cantemir

Erhan Bey, İstanbul’da belediye başkanlarının hangi semtlerde oturduğu çalışması yapılsa çoğunun yönettiği ilçede oturmadığı ortaya çıkacaktır. Çoğu başkan yönettiği ilçede oturmuyor. Beyoğlu Belediye Başkanı Sarıyer’de oturuyordu, öbürü başka bir yerde oturuyor. Adam kendi ilçesinde oturmuyor ya hu!

Erhan Erken

Erhan Erken

Zihniyete takılmış vaziyetteyim. Zihniyetiniz bulunduğunuz yere şekil veremiyorsa, ona uygun bir iz bırakamıyorsanız, nakşedemiyorsanız vebal altındasınız. Biz Müslümansak bu zihniyetimiz bulunduğumuz yerlere nakşedilmeli. Bir iz bırakmamız lazım. Benim evimin yapısı karınca kararınca buna uygun olmalı. Evimdeki eşyam buna uygun olmalı. Evimin mahremiyeti buna uygun olmalı. Komşularımla ilişkim buna uygun olmalı. Bu sokağa bakışım buna uygun olmalı. Camiye bakışım buna uygun olmalı. Şehre bakışım buna uygun olmalı. Ve tüm bu ilişkiler de birbirleriyle tutarlı olmalı. Neden? Çünkü tutarlı olursa kalıcı oluyor. Tutarlı olmazsa haliyle kalıcı olmuyor. Herkesin bireysel olarak vazifesi bu. Bireysel olarak yeter mi bu? Yetmez. Bunu topluluk vazifesi haline getirmemiz lazım. Bunun için de uğraşacağız. Ne kadar becerebiliriz? Bugünkü maddi şartlarda beceremeyebiliriz. Çünkü para imkanı olanlar bahsettiğim mefkureyi dertlenmiyor. Ve onun için başarılı olamıyorsunuz. İmar planlarını onlar değiştiriyor. Siz düzenleyemiyorsunuz. Neden? Çünkü güç onu değiştiriyor. Ama sen uğraşıyorsun, didiniyorsun. Uğraşman ve didinmen lazım.

Bekir Cantemir

Erhan Ağabey, arkadaşlara sözü verirken şunu söylemek istiyorum. Türkiye’de gayrimenkul rantları dönemi bitti. Ekonomi politik olarak da bitti. Artık şehrin imarını artırarak para kazamayacak gayrimenkulcüler. Çünkü artık bu şehirde nüfus oranları düşüyor. Göç bitti. Gelecek yeni bir Arap yok. Yeni bir sermaye akışı nedeniyle de Türkiye’ye gayrimenkul almaya gelecek yabancı yatırımcılar görünmüyor önümüzdeki yıllarda. Dolayısıyla şehri imar etmek için yeni bir fırsat doğdu. Fatih’te bina bazlı kentsel dönüşüm yerine ada bazlı dönüşümü zorunlu tutsanız. Parselleri iki dönüm olarak değerlendirseniz size yeşil alan da çıkar otopark alanları da. Rehabilitasyon böyle başlayabilir. Buradan soruları alabiliriz arkadaşlar.

Fatih Fevzi Paşa Caddesi, Vacit Daylan arşivi.

Mustafa Erdoğan

Suriçi’nin korunması için neler yapabiliriz?

Bekir Cantemir

Bizim kentsel dönüşüm kanunumuz bina malzemelerini güçlendirmek üzerine kurulu. 1848 Ebniye Nizamnamesi çıktığında da ahşap evlerden kârgire, taşa geçiş öneriliyordu ve bina bazlı dönüşüm öneriliyordu. Bina bazlı değil ada bazlı, şehri dönüştürmek bazlı düşünmeliyiz. Tarlabaşı buna çok önemli bir örnektir. 2006’da Tarlabaşı’na kentsel dönüşüm projesini 20 dönüm alana uyguladılar. Hâlâ proje bitmedi, hiç kimse de para kazanmadı. Dikkat ederseniz Sulukule projesi de yürümedi.

Roman vatandaşlarımızın âhı milleti yaktı bence Sulukule’de.

Aslında İstanbul’un göbeğinde sıfır binalar yapılmasına rağmen ne rant elde edilebildi ne de bir değer üretilebildi. Roman vatandaşlarımızın âhı milleti yaktı bence Sulukule’de. O yüzden ben Erhan Bey’in düşüncelerini, duruşunu destekliyorum. Suriçi’ni korumak istiyorsak önce tapu üzerinden, herkesin kendi binası üzerinden değil ada bazlı bir düşünce geliştirmeliyiz.

Mehmet Erken

Ada bazlı dönüşüm projeleri için hep konuşuruz ya, bizim Fatih’teki evin hemen arkasında her adanın ortasında bir bahçenin, boşluğun olması, İstanbul’un ilk kent planlarının yapıldığı zamanlardaki düşünce…

Erhan Erken

Bizim bu bölgelerde hakikaten öyle bir şey var. Evlerin arkasında bir orta boşluk var. Hem bahçeler oraya doğru geliyor hem de orta bir boşluk oluşturmuşlar. Fakat zaman içerisinde herkes oraları, genişlete, çala-ede falan duman etmişler. Aslında iyi bir düşünceyle evlerin arka kısımlarında boşluk bırakmışlar. Ama maalesef bu yürümemiş. İnsanlar hak, hukuk meselelerine dikkat etmeyince gasbedile gasbedile kuşa dönmüş o alanlar.

Bekir Cantemir

Burada bir soru daha var ama isterseniz vakit uzadı, şöylece bitirelim. Ben imar siyaset ilişkileri üzerine bir doktora tezi yazdım. 1945-60 arası. Hem CHP’ye hem de Demokrat Parti’ye baktım. İstanbul’da 12 bin imar dosyası inceledim. Bir mühendis olarak da bunları okuduğum için neler döndüğüne baktım. İstanbul’da ilk imar affını, gecekondu affını kim çıkartıyor biliyor musunuz? İnönü. İstanbul’da ilk gecekonduları İsmet İnönü affediyor. İlk gecekondu da Zeytinburnu’nda yapılıyor. Adama soruyorlar, “Niye yapıyorsun bu gecekonduyu” diye. “Ya hu” diyor adam, “Bakırköy’de çalışıyorum. Konut krizi var.” Konut krizi niye var Çünkü bizim inşaat malzememiz Avrupa’dan geliyor. İkinci Dünya savaşı çıkınca Avrupa’dan inşaat malzemesi gelmediği için İstanbul’da konut krizi çıkıyor. Tek Parti döneminde yeterli arsa üretilemediği için insanlar gidip vakıf arazilerine yöneliyor. Soruyorlar “Niye bu araziyi seçtin?” “Vakıf arazisiydi, vakıf arazisi olunca kimse benimle uğraşmaz diye düşündüm” diyor. Adamdaki devrimci ekonomi politiğe bakınız! Sonra da İstanbul gecekondulaşıyor.

İlk gecekondu affını İnönü çıkartıyor.

İlk gecekondu affını İnönü çıkartıyor. İkinci gecekondu affını kim çıkartıyor? Adnan Menderes. 1956 yılında diyor ki “Geçmiş İktidar dönemlerde arsa üretmediği için gecekonduları affediyoruz.” Sizce üçüncü gecekondu affını kim çıkartıyor? Üçüncü affı 1960 yılında askerler çıkartıyor. Askerler diyor ki “Sabık iktidar insanların inşaat haklarını vermediği için bu yapılan gecekonduları affediyoruz.” Aslında burada sorun ne? Ulufeyi kimin dağıttığı önemli. Şimdilerde “İstanbul’un çarpık yapılanmasına askeri darbelerin etkisi” üzerine bir makale hazırlıyorum. Darbeyle hep bu bir şekilde öteleniyor. İkinci bir şeye rastladım. Tezimi hazırlarken 1945-1950 arası inşaat ruhsatlarına baktım. 1945-50 arasında 100’ü geçmiyor. 1950’den sonra 300’ü, 500’ü, 1000’i buluyor en iyi yıllarda. 27 Mayıs 1960 döneminde belge araştırması yaptım. Araştırmam bitince “tamam araştırma bitti” dedim. Sonra gördüklerime inanamadım. 27 Mayıs-31 Aralık 1960 tarihleri arasında kaç adet inşaat ruhsatı alınmış? Bir baktım ki 3500 ruhsat alınmış. Darbeden sonra bu kadar ruhsat alınamaz. Benim tezim çöktü! Canım sıkıldı. Pis bir gerçek tüm teorimi mahvetti! Geri döndüm, nasıl oldu, sorun ne! Bulamadım hiçbir şey. Sonra gazete küpürlerini tararken gördüm ki İmar Müdürlüğü’ne bir Albay geliyor. Albaya diyorlar ki “Efendim, sabık iktidar, Fahrettin Kerim Gökay şöyle bir karar alıyor. Cephesi dört metrenin altındaki binanlar yıkılıp yerlerine apartman yapılınca apartmanlar dar oluyor, merdiven boşluğu konulunca da kullanışı zor apartmanlar oluşuyor. Cephesi dört metrenin altındaki binalar yan binalarla birleştirilerek, tevhid edilerek yapılsın” diyor. Bundan dolayı da insanlar inşaat yapamıyor. Albaya gidip diyorlar ki “Menderes döneminde bizlere böyle bir zorluk çıkarttı!” Albay da bu uygulamayı kaldırıyor. Bizim “Necip Türk Milleti” gidip cephesi dört metrenin altında bulunan parsel sahipleri ruhsatlarını alıyor. Ruhsat alıyor ama inşaatı yapmıyor, inşaat yapma hakkını elde ediyor. Bunları şunun için söylüyorum. Aslında pratikten baktığınızda, inşaat ruhsatlarından bunu incelediğinizde herkesin çok devrimci, çok uyanık olduğunu görüyorsunuz. Kimse saf değil! Çünkü burada tapunun sahibi olduğunuzda bireysel haklarınızı marjinal bir şekilde kullanıyorsunuz. Bizde sorun ne? Tanzimat Fermanı’ndan itibaren ilan edilen bir şey var ya. Tanzimat Fermanı özetle “Son 150 yıldır her şey kötüye doğru gidiyordu” diyor. Geçenlerde Alparslan Türkeş’in, Necmettin Erbakan’ın bir de Hikmet Kıvılcım’ın ayrı ayrı metinlerini buldum, 1969-70’lere ait. Diyorlar ki “Son 150 yıldır her şey kötüye gidiyor. Biz bu ülkenin yerli kaynaklarını kullanarak kalkındıracağız.” Üç farklı ideolojik kurucunun çözümlemesi aynı. Bence sorunumuz kamu otoritesini koruyan sistemi kaybetmemizde. Tanzimat’ta da kaybettiğimiz ifade ediliyor. Şimdi de kayıp. Kamuyu koruyan sistem olmadığı için bireysel çabalarımızla imarı, yolu, kamuyu, mahremiyeti koruyamıyoruz. Bunu özellikle vurgulamak isterim.

Erhan Erken

Bitirirken şunları söyleyeyim. İş dönüyor, dolaşıyor, insanda düğümleniyor sanki. Bizim hakikaten Allah’tan korkan, nitelikli, derinlikli, derdi olan insan üretmemiz lazım. Ve güçlü insan üretmemiz lazım. Hakikaten inançlı olacağız, inançlı ve derdi olan insan sayısını artıracağız, hayalimiz geniş olacak. Bir medeniyet tasavvurumuz olacak. Bunu dünyaya uygulamakla ilgili bir derdimiz, iz bırakmak derdimiz olacak. Ve meydanı da kimseye bırakmayacağız. Yani kötü niyetlilere alan bırakmayacağız. Meydanı bıraktığın zaman senin önüne geçiyor ve seni bozukluğun içine mahkûm ediyor. Kenara çekilmeyeceksin ama geçmişten hangi doğrular varsa alacaksın. Dünyada, etrafında doğru namına ne varsa bakacaksın ve bu dünyada bir iz bırakmak, nakşetmek derdinde olacaksın. Bunun derdinde olmazsan sana bu şehirde yaşamak için en ufak bir yer bile kalmaz! Dünyada yaşayacak yer kalmaz! Her gittiğin yerde bunlarla karşılaşırsın. Buradan gittin Bilecik’e, aynı insanlar orada da var! Gittin Samsun’a aynı insanlar orada da var! Burada yapılacak olan hakikaten derdi olan insanların sayısını artırmak.

Erhan Erken: İnsan unsuru çok mühim.

Burada insan unsuru çok önemli. Ve bu insanlarında meydanı, alanı boş bırakmamaları. Boş bırakmadığın zaman biiznillah hâkim olabilirsin. Dediğiniz gibi kamu otoritesi bunun bir aracıdır. Hepsi bir araç olarak kullanılabilir ama insan unsuru çok önemli burada. Burası niteliksiz insan unsuru yetiştirme mekanizması haline geldi. Biz bile yeterli değiliz! Biz burada varken Fatih’te hiç kimse yanlış bir şey yapmaması, yapamaması lazım! Yapacaksa, ben burada olmamam lazım. Ben varken yapabiliyorsa ben adam değilim demek ki! Ben ona bakarım! Kabahat bendedir! Burada ben doğma büyüme oturuyor muyum! Oturuyorsam Fatih’te birileri yanlış yapamamalı! Yapacaksa da korkmalı! Sen hangi semtte oturuyorsan, İbrahim Bey Başakşehir’de oturuyorsa İbrahim Bey tek kişi bile olsa ondan korkmalılar! Korkmalı dediğim bizim varlığımız yanlış yapan muhataplarımıza bir rahatsızlık vermeli. Ha, engelleyemeyebilirsin, ama yapan adam senden çekinir. Dikkat eder. Der ki “Ben yamuk yaparsam bu adam karşıma teziyle çıkar, düşüncesiyle çıkar, networküyle çıkar…” Bence bu lazım. Bu insan unsuru özelliğimizi kaybediyoruz. Yoksa benliğimizi kaybediyoruz, bir kenara çekiliyoruz. Bazen ümidimi kaybediyorum, sonra kendi kendime kızıyorum. Ne zaman emr-i hak vaki olacak bilmiyorsun. Son dakikaya kadar mücadele lazım. Mesela Mehmet Torun arkadaşımız… Emr-i Hakk vaki oldu, vazifesi bitti onun. Bu tenden canımızın çıkacağı ana kadar nakış yapmak zorundayız.

Erken: Hayra motor şerre fren olmak önemli.

Kötüye fren, iyiye motor. Necmettin Erbakan’ın çok hoşuma giden büyük bir sözüdür. “Hayra motor, şerre fren.” Bunu olmadığınız müddetçe herkes her şeyi yapar. Çünkü şeytanın işi yok ki! Çalışıyor.

Bekir Cantemir

Siz bir Arnavut olarak, Arnavut kabadayılığınız salikiyle raconu hemen kesiyorsunuz! Ben 1975 doğumluyum ama burada 1980 ve 1990 doğumlularımız da var. Yeni nesil olarak, herkes sizin kadar rahat racon kesemiyor!

Erhan Erken

Sizin kıyafetiniz bir racon! Bunu unutmayınız! Herkes sizin gibi bir sakal bırakamaz. Siz duruşunuzla da racon kesiyorsunuz!

Bekir Cantemir

Ağzınıza sağlık, çok teşekkür ediyorum. Benim için özellikle sohbetin şu tarafı keyifli oldu. Sizin düşüncelerinizi hayata aktarma biçiminizle daha çok ilgileniyorum. Muhafazakâr aklın şehir ve medeniyet güzellemesi yaparken bugünü kaçırmasından rahatsız oluyorum… Sizin bugüne müdahale etmek için kökü geleneğe dayanan bir düşünce biçiminiz var. Bu bence çok verimli ve bereketli bir durum. Ben İstanbul tarihini az çok okuyorum. Karşılaştırmalı şehir tarihi metinleri okuduğumda da bizim yasa yapıcılarımızı ve kamu otoritemizi sistematik bir şekilde değiştiremediğimizde toplu bir değişime sebebiyet veremeyeceğimizi düşünüyorum. Bireysel olarak bunu çok etkileme imkânımız yok. Çünkü hikâye farklı bir yere geliyor. Mesela bizim imar uygulama modelimiz Almancadan çevrilir. Ama Almanya’da imar uygulaması yapılırken kamuya o bölgedeki evlerden bir miktar bırakılır. O bölgedeki memurlar öğretmenler için evler daha makul bedellerle kiraya verilir. Mesela Üsküdar merkezde kaliteli okul kalmadı. Niye? Çünkü Üsküdar merkezde öğretmenler öğretmen maaşıyla yaşayamıyor. İyi öğretmenler Üsküdar merkezde kalamıyor. Çekmeköy’den gidip gelmesi gerekiyor. Çekmeköy’den geldiği zaman da yorgun oluyor. Bu yüzden Üsküdar merkezde hem nüfus nedeniyle hem de ekonomi iyi öğretmenin yaşayacağı yer bırakmıyor. Fatih de bu hale geliyor. Aslında Başakşehir ya da burada Bulgurlu niye ön plana çıkıyor? Çünkü orada öğretmen maaşıyla yaşanabiliyor. Öğretmenin maaşıyla yaşayabileceği yerde de iyi öğretmen bulabiliyorsunuz. Mesela ben bunun ekonomisi, hukuku, siyaseti bütünlüğünde değerlendirdiğimde çıkış yolları bulacağımızı düşünüyorum. Sizi de tebrik ediyorum. Fatih’le ilgili her türlü kavganızın yanındayım! En azından racon kesmek için Dimitri Ağabey’i de çağırabiliriz! Şehir haklarını savunuruz hemşehrinizle birlikte!

İbrahim Ethem Gören

Ergün Bakar kardeşimizden bir soru var.

Ergün Bakar

Bizler yaş olarak çok hâkim değiliz konuya. Ama yerel yöneticilerin neredeyse anket bile yapmadan, hiçbir görüş almadan imar planı yaptıkları şehirlerde veya mahallelerde özellikle İstanbul kökenli olmayıp bu şehri veya oturduğu mahalleyi korumak isteyen bizler de ister istemez çaresiz kalıyoruz. Bu bir öğrenilmiş çaresizlik midir merak ediyorum açıkçası.

Bekir Cantemir

Halkın katılımı önemlidir ama bence halkın katılımından ziyade planın yapımındaki ana kurguyu değiştirmezseniz halkın katılımının çok bir etkisi olmuyor. İstanbul’un ilk imar planı nerede asılıyor arkadaşlar? Gezi Parkı’nda. 1948 yılında. Prost ilk planı bitiriyor. 10 yıl sonra Gezi Parkı İmar Planı asılıyor. Plan asıldıktan bir hafta sonra o Gezi Parkı’nın ucunda dikkat ederseniz Ağa Ceylan Oteli var. Yedi dönümlük bir parseldir o. Ağa Ceylan Oteli’nin sahibi o dönem sabık İmar Vekili Zeki bey. İstanbul belediye yönetimi buranın yeşil alan olan planını turizm olarak değiştiriyor.

İmar planları Mekke dönemi müşriklerinin helvadan putları gibi. İlk plandan günümüze yemek için yapılıyor. Dolayısıyla bu iş salt kanun düzenlemesi ile, salt halkın katılımı ile çözülmez. Kamu otoritesi ile kamuyu koruyan bir sistem kurmak gerekiyor.

İbrahim Ethem Gören

Arkadaşlar teşrifiniz için teşekkür ediyoruz. Oldukça verimli ve derinlikli bir şehir ve medeniyet okuması oldu. Erhan Erken’e ve Bekir Cantemir’e teşekkürlerimizi arz ediyoruz.

İttifak Gazetesi 03.05.2020

https://www.ittifakgazetesi.com/erhan-erken-in-gozuyle-sehir-ve-medeniyet-iv-m1718.html

Erhan Erken’in gözüyle şehir ve medeniyet-III

İbrahim Ethem Gören’in İttifak Gazetesindeki ŞEHİR VE MEDENİYET başlıklı yazı dizisinin üçüncü bölümü 02.05.2020

Erhan Erken: Galatasaray Lisesi’nde kendimi okumaya verdim.

Kitaplarla en fazla tanışma, hemhal olma isteğim o dönemlerde ortaya çıkmıştır. İşte karşımda o yaşlarda ateist var, komünist var falan. Ben onlara sürekli okuyorum, anlatıyorum, bazen kafam karışıyor. Mesela o dönemde ilk olarak Sezai Karakoç’un İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü isimli kitabını okumuştum, lise başları falandı. Hemen bu kitabı komünist bir arkadaşa verdim. Dedim ki “Bak oku, sen Marksizm’den falan bahsediyorsun.” Aldı kitabı, bir müddet sonra kitabın her tarafını çizerek bana getirdi. “Oğlum orası, böyle, şurası böyle, orası doğru değil falan…” Oysa o kitap o kadar hoşuma gitmiş ve zihnimdeki pek çok meseleyi çözmüştü. Arkadaşım Karakoç’a cevaben Marksizm’den bir takım şeyler çıkardı karşıma. Daha sonra Muhammed Bakır es-Sadr’ın tuğla gibi, kocaman İslâm Ekonomi Doktrini diye bir kitabı var, onu alıp okumuştum, kendimi bu alanda biraz daha geliştirmek için. Galatasaray yıllarım benim için daha farklı bir kültürle karşılaşma zemini oldu. Fatih, İsmail Ağa, Kumrulu Mescid, aile çevrem hepsi Müslüman, korunaklı bir çevredeyim. Bekir Bey buradan şehir üzerinden başka bir yere gidiyoruz farkındaysan!

Bekir Cantemir

Buradan şehri konuşmak istiyorum. Galatasaray’a gittiğinizde karşınızda Balıkpazarı var. Tabii o zaman bugünkü gibi meyhanelerin merkezi değil.

Erhan Erken

Balıkpazarı her zaman meyhane idi.

Bekir Cantemir

Bu kadar yaygın değildi.  Meyhaneler yine vardı ama son 20 yıla kadar bu kadar yaygın değildi. Şunu sormak istiyorum. Siz bu şehirde bu ilişkiyi kurarken, sonuçta daha muhafazakâr bir muhitte oturuyorsunuz daha batıcı, daha seküler bir mekânda da okuyorsunuz. Bunun sizin hayatınıza ne türden etkileri oldu?

Erhan Erken

Çok ilginç bir şey. Mesela ben Taksim’de hiç sinemaya gitmemişimdir.

Bekir Cantemir

Niye gitmediniz?

Erhan Erken

Niye gitmedim? Benim okulda lakabım “Molla”ydı. Mola sinemaya giderse olmaz. Molla sinemaya gitmek istemiyor mu? İstiyor. Film görmek istemiyor mu? İstiyor ama ben gidersen şeyi bozarım, racon bozulur. Dolayısıyla Taksim’de hiç sinemaya gitmedim. Birçok şeyi ıskaladım belki. Başka yerlerde gittim ama. Ayrıca ben Taksim’in ara sokaklarında çok az dolaşmışımdır, Çiçek Pasajı’na belki bir defa kenarından girmişliğim vardır. Olabildiğince oralardan kaçtım. Ben evlendikten çocuklarla birlikte akşamları hakikaten dolaşmak için İstiklal Caddesi’ne çıkmışımdır. Yani “Bakalım bir daha” diye dolaşmışızdır. Ama tek başıma gitmemişimdir, anlatabildim mi?

Bekir Cantemir

Burada şunu sormak istiyorum. Gençliğinizde Galatasaray’da okurken doğa ile, tabiatla, Boğaziçi’yle, balıklarla, İstanbul’un florası olarak anlatacağımız özelliklerle bir bağınız oldu mu? Böyle bir imkânınız var mıydı?

Erhan Erken

Bahsettiklerinize o zaman bugünkü gözümle baktığımı hatırlamıyorum. Ama ne zamanlardan sonra bakmaya başladım? Lise ikinci sınıftayken Mehmet Şevked Eygi Ağabey’le tanıştım. Bizim liseden eski mezunlardan bir ağabeyimizdi. Şevked Ağabey bizim kulağımıza ilk olarak estetikle ilgili bir şeyler fısıldadı. O zamana kadar benim çok da gündemimde değildi. Sonra beni belki en çok çarpan kitaplardan biri bizim Haluk Dursun’un İstanbul’da Yaşama Sanatı kitabıdır. Veya bu çerçevede tanıdığım birkaç kişidir. Veya siyaset biliminde yeni bir düzen kurmak, yeni bir sistem kurmak, yeni bir şehir kurmak gibi konuları konuştuğumuzda “Bunun benim tarihimdeki karşılığı nedir?” gözüyle İstanbul’a baktığım zamanlarda olmuştur. Çok estetik kaygılardan öte o zamanki şehirde neler vardı da insanlarımız bu tür bir şehir ve yapı oluşturdular ve biz bunun içinden kalıcı olan neleri alıp bugüne getirebiliriz de yeni bir şehir ve medeniyet inşa ederiz arayışı bende İstanbul’a olan ilgimi daha yoğun hale getirmiştir. Ben İstanbul’un kalkan balığına, uskumrusuna, erguvanına âşık olup da böylelikle İstanbul’la bir ünsiyet kurmadım açıkçası. Biraz daha pragmatik oldu benim ilgim.

İstanbul’un yaşanabilir, Müslümanca bir şehir olması lazım.

İstanbul’un yaşanabilir, Müslümanca bir şehir olması lazım. Bunun da örneğini bu insanlar yaşamışlar. Her şeyiyle yaşamışlar. Mesela ben küçükken Gülhane Parkı’na hep hayvanat bahçesi mülahazasıyla gittim. Gülhane Parkı’nın esasında 99 çeşit gül yetiştirmek için Topkapı Sarayı’nın hemen arkasında kurulan devasa bir bahçe olduğunu sonradan fark ettim. Veya gülün Sevgili Peygamberimizi (sav) temsil ettiğini sonradan okurken fark ettim. “Bu insanlar niye güllerle bu kadar ilgili!” Bizim Şenlikköy Florya’daki, Basınköy’deki evimizde eniştemin yetiştirdiği çok güzel güller vardı. Çok kızardım güllere çünkü eniştem bize sulattırırdı, bahçe belletirdi “Enişte bırak bizi oynayacağız, edeceğiz” derdik. Yok, eniştem bizi koştururdu. Güllerden adeta ikrah ederdim çünkü çalıştırıyordu bizi eniştem. Ama ne zaman ki fark ettim gül Hazreti Peygamberi (sav) temsil ediyor: Allahüekber. Divan edebiyatında mütemadiyen güllerden bahsediliyor, Anladım ki “Aaa Gülhane Parkı’ndaki güller bu güller imiş.” Sonra mesela lâle… Biz çocukken nisan aylarında Emirgan’a ailece lâle bahçelerine giderdik. 8 mm.’lik filimler vardı, lâlelerin filmlerini çekerdik, pozlar verirdik. Lâlenin Rabb’ül-Âlemîn’i temsil ettiğini sonradan fark ettim. Bu adamlar lâlede Hz. Allah’ı arıyor, gülde Hz. Peygamberi arıyor, çınar ağacı dikiyor, çınar medeniyetin ve kalıcılığın sembolü. Bütün mezarlıklarda servi ağaçları var: Allahüekber. Demek ki bu adamlar çiçeği de buna göre yapmış, gül ile de muhtemelen bu sebeple ilgilenmişler. Bununla Allah’ı anlıyor, şununla peygamberi anlıyor, bununla Divan edebiyatında yer buluyor… Şiirinde, edebiyatında günlük hayatında, evinde, barkında öyle bir sistem kurmuş ki… Ben bahsettiklerimden “Nasıl bir şeyler alır da bugünkü şehir ve medeniyet arayışımda kullanabilirim?”i düşündüm mütemadiyen.

Bekir Cantemir

Şuraya gelmek istiyordum. Aslında siz sormak istediğim yere doğal alarak geldiniz. Politik ortam sizin gençlik yıllarınızda çok gergindi ve siz çok farklı bir ortamda yaşadınız. Sizin gençlik yıllarınızda sokaklar farklı ideolojik gruplar tarafından bölüşülüyordu, sizin üniversitede okuduğunuz yıllarda üniversiteye devam etmek sorunluydu. Ben Yıldız Teknik Üniversitesi mezunuyum. Ben okula geldiğimde “Yıldız Savaşları” yeni bitmişti! ‘Yıldız kavgaları’nın sonrasına yetişmiştim. Dolayısıyla sizin o nesilden gelenler Yıldız’da genellikle okula giriş tarihlerini söylerlerdi, çünkü çoğu mezun olup, çıkamamış! Adam “1978 girişliyim” diyor çünkü mezuniyeti yok. Adamın hayat ile bağı başka türlü. Dolayısıyla sizin yaşadığınız dönemlerde şehre estetik bakmanın imkânı da yoktu. Şimdi niçin daha çok estetik konuşuyoruz? Çünkü hem ekonomi politik değişti hem de bu estetiği konuşabileceğimiz ekonomik bir durum değişikliği oluştu… Sözü şuraya getirmek için söylüyorum. Bugün sizinle de konuşmuştuk. Necmeddin Okyay vardı. Hezarfen bilinir. Okçulukta da, hatta da, ebruda da, gül yetiştiriciliğinde de, cilt sanatında da, kıraatte de çok maharetleri vardır. Üsküdar Selamsız’daki evinde fazlaca fotoğrafı vardır. Necmeddin Efendi’nin vefatı bir apartman dairesinde gerçekleşiyor. Sanırım, evi kat karşılığı veriyor. Şimdi ben bunu niye konuşmak istiyorum! Sonuçta büyük bir medeniyet, büyük bir insanlık, büyük bir estetik falan diye konuşuyoruz ama şehirdeki bir ahşap evimizi bir hattatımızın evlatları dahi müteahhide verebiliyor. Oysa Necmeddin Efendi bizim estetik abidemizdir. Merhumla ilgili şöyle bir şey anlatılır. Necmeddin Efendi Sirkeci’ye ebru malzemesi almaya gitmiş. O gün de İstanbul’a işgal askerleri ayak basmış. Necmeddin Hoca o gün aldığı malzemelerle ancak işgal askerleri İstanbul’dan çekip gittikten sonra ebru yapmış. Böyle bir adam. Sembol bir şahsiyet. İstanbul’daki birçok şeyi de ihyâ etmiş bir üstad.

İbrahim Ethem Gören

Sözün bu yerine editörün notu sadedinden katkımızı arz edelim. Bekir Cantemir’in az önceki sözlerine büyükçe bir parantez açalım. Necmeddin Efendi’nin, Cantemir’in kısaca değindiği hadiseyi 6 Şubat 2014 tarihinde Erhan Erken’in yönettiği Son Devir haber portalındaki köşemde “Hezarfen Necmeddin Efendi’nin günlüğünden bir kesit…” serlevhasıyla şöylece hikâye etmiştim.

Hezarfen Necmeddin Efendi’nin günlüğünden bir kesit…

“13 Kasım 1918/Çarşamba. Bugün kasvetli bir hava hâkim Üsküdar’a. Sabah namazı vaktinden beri inmekte olan bereket yağmuru henüz dindi…

Ebru teknemi açtım. Bir miktar battal ve akabinde hatip ebrusu yaptım. Boyalarım azalmış. Bir miktar boya almam lazım, hazırlanıp iskeleye indim. Yolcu beklemekte olan ilk kayığa binerek Sirkeci’ye geçtim.

Sirkeci, bugün her zamankinden daha bir telaşlı… İnsanlar, kadınlar bir yerlere kaçışıp duruyor, ecnebi askerler kaçışanların peşinden koşuyor. Şirket-i Hayriye’nin biletçisine keyfiyeti sorduğumda Mondros Mütarekesi mucibince 60 kadar Fransız ve İngiliz zırhlısıyla 4 bine yakın yabancı askerin İstanbul’u işgal ettiğini söyledi.

Heyhat, bu ne hazin manzara! Asitane meydanlarında haçlı askerleri cirit atıyor. 5 asırdır Osmanlıya payitahtlık eden İstanbul ve İstanbullular ilk defa esaretle tanışıyor… Rabbim müstahaklarını versin, defolup gitsinler bir an önce…

Sirkeci’ye gelmiş bulunduk amma buraları tekin değil… Ecnebi askerler halkı tedhiş ediyor. Müslümanların halet-i rûhiyelerine büyük bir korku hali hâkim… Böyle bir ortamda ebru boyalarıyla ne işim olabilir, ama geldik bir kere…

Telaş içinde Mısır Çarşısı’nda Hikmet Efendi’nin dükkânında aradığım boyaları buldum. En güzel toprak boyalar ve diyar-ı Hind’den gelen her nevi tabii boya var burada. Lahor cividi, sülyen, zırnık ve lök ile birlikte bir miktar Gülbahar toprağı aldıktan sonra yine alelacele, Şirket-i Hayriye’nin vapurunun saatini beklemeden kayığa binerek Sirkeci’den Üsküdar’a geçtim. Geçtim geçmesine ama Sirkeci Meydanı’ndaki o manzara gözlerimin üzerinden gitmiyor… Birazdan buralara da gelir elin gâvurunun leşkerleri…

6 Ekim 1923/Cumartesi

Sabah Ajansı, işgal kuvvetlerinin İstanbul’u terk edeceğini bildirdi. Hemen şükür secdesine vardım. Evimin bahçesine çıkarak boğazı en güzel gören yere iskemlemi koydum. Evet, yanlış görmüyordum, teheccüd vakitlerinde yaptığım içten dualar kabul olmuş olmalıydı…  5 yıldır Kabataş ve Beşiktaş rıhtımlarında demir atmış vaziyette olan düşman zırhlıları İstanbul boğazını terk ediyordu…

Bugüne, hususi bir mana yüklemek lazım… Talik kalemimle ale’lacele “Gel keyfim gel” istifi yaptım. Ve hemen, akşamdan hazır bulunan teknemin başına geçtim. O esnada 5 yıl önce düşman zırhlılarının İstanbul’a geldiği gün aldığım lök boyası aklıma düştü. Bu boyayı kullanarak ebru zemini yaptım, yazıyı akkase olarak ebruya aktardım ve düşmanların gidişine kahve zevkini ekledim… Bir yandan kahvemi yudumlarken diğer yandan da boğazdaki tarihi aynı seyre daldım. O esnada yarısını içtiğim kahve fincanı elimden sıyrılarak kurumakta olan akkase ebrusunun üzerine düştü. Vardır bir hikmeti elbet…”

Bekir Cantemir

Necmeddin Efendi’nin dramı ne? Böyle bir zatın evinin kat karşılığı verme dramı. Buradan şuraya gelmek istiyorum. İstanbul’da kentsel dönüşümü konuşurken herkes estetik vurgusu yapıyor. Kentin dönüşümüyle ilgili bir gündem olduğundan herkes TOKİ’ye kötü laflar ediyor. Ya da başka bir şey söylüyor. Ama tapu insanların kendisine ait olduğunda, kentsel dönüşümle ilgili olarak kapısını çaldığınızda orada ne hikmetse estetikten ziyade fonksiyon devreye giriyor. Bu sadece dindarlar için geçerli değil. Bağdat Caddesi’nde de durum böyle.  İstanbul’da kentsel dönüşüm Bağdat Caddesi’nde iflas etti. Niye? Çünkü %78 oranla kat karşılığı verdi ev sahipleri ve müteahhitler iflas etti. Ve çoğu bina satılamadı. Manhattan’a gitseniz %78’i zor bulursunuz!

Erhan Erken

Olaya duygusal yaklaşıyorlar. Tamamen duygusal.(!)

Bekir Cantemir

Ben şundan rahatsızım. Hepimiz, sadece dindar ya da muhafazakârlar değil; herkes, estetik konuşurken çok keyifli konuşuyor ama tapu sahibi olarak konuştuğu zaman, masaya oturduğunda zihni başka türlü çalışıyor. Buradan bir sonuca varıyor. Düşünsenize… Bizim Boğaziçi Üniversitesi’nde bile Nafi Baba Tekkesi’nin olduğu yer tekke olarak yaşatılamıyor. Dün bir sahaf notunda gördüm. Nafi Baba’nın kitaplığını aileden birileri sahafa satıyor. Şimdi bu hadise tüylerimi ürpertiyor. Ailenin üyelerine baksak çoğu eğitimli kimseler. Bunlar sonuçta eğitimsiz, toplumun alt kesimlerinden gelen insanlar değil yani. Bizim çok büyük bir geçmişimiz var. Çok büyük bir geleceğimiz olacak ama bugün rezil durumdayız. Bu tarih algısı günümüzü açıklamıyor. Ben size şehirle ilişkinizi bu yüzden sordum. Siz Fatih’te oturdunuz, Beyoğlu’nda okudunuz, üniversite tahsilini Boğaziçi Üniversitesi’nde gördünüz, Rumelihisarı’nda okudunuz ve hâlâ Fatih’te oturmayı tercih ediyorsunuz ve şehirle ilgili bir arayışınız var. Bu arayışınız sizde şehirde gül ile, lâle ile, balık ile, ya da estetik ile farklı kapılar açmış. Ben bunları İstanbul’dan umut kesmiş birisi olarak söylemiyorum. Ben “Şehirler böyle olmamalı”ya, ya da “Şöyle olmalı”ya ilişkin bir şey de söylemiyorum. Bugün insanlar şehirlerin dışına yaptıkları bağ evlerinde, bahçelerde, köylerde bile hâlâ beton ev yapıyorlar. Hiç kimse kerpici, ahşabı köy evinde bile deneyimlemiyor. İnsanlar köy evi yapıyorlar, etrafını dikenli tellerle çeviriyorlar. Yani orada köyün âdâbına aykırı davrandığının bile farkında değil. İnsanlar dinlenmek için kurmaya çalıştıkları yazlıklara, sayfiye yerlerine bir bakın, kutu gibi binaları yan yana diziyorlar. Temel motivasyon ise görmek; denizi görmek, gölü görmek, ormanı görmek, dağı görmek üzerine inşaat kurguları yapıyorlar. Böylesi bir algıda biz mahremiyeti sadece bir alana odaklayarak devam ettiremiyoruz. Yani biz bir Müslüman olarak, vahiyden aldığımız güzellikleri yansıtarak bakabileceğimiz bir ekonomi politiğini nasıl kurabiliriz. Siz kendinizin şehirle girdiği deneyimle bu gerçekliğe nasıl bakıyorsunuz? Bu konuda bize bir şeyler söyler misiniz?

Erhan Erken

Bekir Bey kardeşim bunun üzerine bir celse daha oturup konuşmak lazım! Zor bir soru bu! Belki sorunuzun etrafında dolaşıyor da olabilirim.

Erken: Ailece Fatih’te oturduk.

Şöyle diyelim biz ilk, bütün aile olarak Fatih’te otururduk. Rahmetli babaannemin evi bizimkinden beş yüz metre kadar yukarıdaydı. Şu anda ben doğduğum evde oturuyorum. Hâlihazırda oturmakta olduğum evin alt katında doğmuşum. Bir kaç yüz metre yukarıdaki o dede evine gitmişiz bir dönem. Evlendikten bir müddet sonra tekrar şimdiki oturduğumuz eve geldik. Bu ev amcamın evi benim. İki numaralı amcam burada oturuyordu, rahmetli oldu o. Evimizden beş yüz metre aşağıda en büyük olan diğer amcam çocuklarıyla birlikte oturuyordu. Onun beş yüz metre yukarısında babaannem, yine akrabadan birileriyle bir binada oturuyordu. Yine onun üç yüz, dört yüz metre ilerisinde de dede evim, dedem, babam, dayımların oturduğu ev. Böyle beş yüz metrekarelik bir kare içinde dört tane apartmanda bizim ailenin büyük bölümünün oturduğu bir bölgeydi burası. Yani bir bayramda biz iki günde tüm aileyi dolaşabilirdik. Sonra Basınköy’de biz anne tarafından üç kardeşin beylerinin beraberce inşa ettikleri yedi daireli bir ev oturduk. Biraz orada klan gibi yaşıyor gibiydik. Fatih’te de anlattığım gibi bir yerdeydik. Şimdi burada, yani Fatih’te aileden bizden başka oturan kimse kalmadı. Babaannem rahmetli oldu, onun evi satıldı. Büyük amcamın bütün apartmanı satıldı, Florya’ya gittiler. Rahmetli oldu o da. Çocuklarının bir kısmı Florya’da oturuyor bir kısmı da daha ileriye. Güzelce’ye gittiler. Burada bizim binada oturan amcamın hanımı ve çocukları şu anda Florya’da oturuyorlar. Dede evinde olanların da kimileri başka yerlere gitti. Şu anda Fatih’te bir tek biz kaldık. Bir de bize yakın bir yerde dayımın kızları kaldı. Bu insanların hepsi buralardan yani Nefs-i İstanbul’dan  gittiler. Bizim eşimiz, dostumuz da gitti. Annemin bütün tanıdıkları da gitti. Babamın bütün tanıdıkları da gitti. Şimdi Fatih şu anda eskiden beri oturagelen yerli yurtlu insanların çok azının oturduğu bir yer haline geldi. Mesela bizim İhsan Elhan. Babası benim dayımın arkadaşı, rahmetli. O kadar eski çocukluk arkadaşları. İhsan’lar bile Başakşehir’e gittiler. Yana yakıla gitti İhsan, hâlâ gözü Fatih’te. Ama gitti bir kere. Ben de “Erhan git, gitme” arasında senelerimizi geçiriyorum. Bugün bir saat uğraştım arabayı park etmek için. Geldim, dolaştım, ama nasıl ortalık! Benim tanıdığım bir bakkal, mahalle bakkalı kaldı bir de birkaç arkadaşım. Başka kimse yok, tanıdık hiç kimse yok. Etraf bütün Araplarla, Suriyelilerle, Ürdünlülerle dolu falan.

Erhan Erken: Burası artık bizim eski Fatih değil!

Burası bizim eski Fatih değil. Ama ben yine burada duruyorum. Niye duruyorum belki biraz inat. Rumelili, “Arnavut inadı” falan derler ya belki onun için duruyorum biraz. Normalde buradan ilk gidişler Merter’e doğru oldu. Evler yetmeyince, evlerin konforu yetmeyince. Arabalar fazlalaşınca. Dolayısıyla ilk gidişler öncelikle Merter’e oldu. Sonra Bakırköy’e doğru oldu. Sonra ‘karşı taraf’a, Erenköy’e oldu. Erenköy civarında, Göztepe civarında yeni kurulan yerlere oldu. Daha sonra Başakşehir’e oldu. Şimdi daha biraz ileri Güzelce ve Hadımköy taraflarına doğru gitmeye başladılar. Yani özellikle 1980’lerden sonra benim gördüğüm bu şehrin merkezinden çevreye doğru büyük bir kaçış oldu. Bu kaçış, kaçış demeyelim de gitme oldu diyelim. Veya bir nevi mecburi gidiş oldu. Bunda işyerlerinin gelişmesi ve şehrin merkezden çevreye gidişiyle birlikte buralarda oturanlar da oralara doğru gitmeye başladılar.

Burası şu anda nostaljik olarak eski Fatih Sultan Mehmed Han’ın kazalar örgütlenmesinde Nefs-i İstanbul burası. Kaleiçi’ndeki yere Fatih Sultan Mehmed zamanında ‘Nefs-i İstanbul” derlermiş. Dört büyük kaza var o zaman İstanbul’da. Bir tanesi Pera, yani bugünkü Galata, Beyoğlu. İkincisi Üsküdar. Üçüncüsü Eyüp ve Haslar bölgesi diye tarif edilirmiş. Bir de şu anda bizim bulunduğumuz yer, Eminönü falan dâhil Nefs-i İstanbul.

Bugün Nefs-i İstanbul esasında insanların çok rahat oturabilecekleri bir yer olmaktan uzaklaşıyor gittikçe. Benim tezim şuydu: Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u 1453 yılında aldı, fakat yabancılar bunun intikamını şöyle alıyorlar. Şehrin bütün etrafındaki surları onartıyorlar, şehrin içinden de bizim kaçmamızı istiyorlar, çeşitli operasyonlarla. Ve belki buraları 80-100 yıl içerisinde yaşanan bir müze haline getirecekler! Uzak Doğu’da ‘saklı kent’ adlı içinde kimsenin yaşamadığı ama form olarak eski halleriyle yerinde duran kentler var. Şehir harika, ama içinde kimse yok. Mesela İstanbul,  Nefs-i İstanbul denen yer de şimdi böyle bir yere doğru gidiyor sanki ve burayı sadece turistlere göre hazırlıyorlar.

Yarın: Bizim Fatih’ten gitmemizi istiyorlar.

İttifak Gazetesi 02.05.2020

https://www.ittifakgazetesi.com/erhan-erken-in-gozuyle-sehir-ve-medeniyet-iii-m1713.html

Erhan Erken’in gözüyle şehir ve medeniyet-II

İbrahim Ethem Gören’in İttifak Gazetesindeki yazı dizisinin ikinci bölümü 01.05.2020

Hamiş: Bu yazımı rahmetin nur olup yağdığı bir Ramazan gününde Cenab-ı Hakk’ın engin rahmetine tevdi ettiğimiz kayınbiraderim Abdurrahman Güngör’ün aziz hatırasına ithaf ediyorum. Merhumun ruhu için Fatihalar okuyalım.

Erhan Erken

Roma’da insanlar vebadan kırılıyordu.

Erhan Erken ile Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nda düzenlediğimiz ‘şehir ve medeniyet’ serlevhalı online sohbet programının ikinci bölümünü değerli okuyucularımızın irfanına arz ediyoruz.

Bekir Cantemir

‘Mükemmel şehir’ olarak inşa edilen Roma’da insanlar vebadan kırılıyor. Şehrin kanalizasyonunu evlere kadar götürüyorlar ama üçüncü, dördüncü kattaki dairelere kanalizasyon götüremiyorlar. İnsanlar dışkılarını bir kaba koyup, birinci kata indirip orada kanalizasyona döktükleri için binlerce kişi salgın hastalıklardan ölüyor.

Vakıf kültürü yanında bize Ahilik’ten Fütüvvet geleneğinden bahsedebilir misiniz? Aynı ticarethanelerimiz var. Ama biz günümüzde ticaret yaparken nasıl ideal ahlakı, ticaret ahlakını sürdüremiyorsak bina yaparken de bunu sürdüremiyoruz. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir? Osmanlı İstanbul’unda şehrin ortasındaki çarşı, pazar ve şehirdeki ticari düzenleme nasıldı? Ve bugün de sizce nasıl olmalı?

İbrahim Ethem Gören

Buraya bir editör notu düşelim. Bekir Cantemir’in Başakşehir Batıkent karşılaştırması vakıa mutabık değil. Neden değil? Başakşehir cami ve külliye merkezli olarak inşa edilmemiş olsa da halkının gönül evlerinin nabzı oralarda atmaya devam ediyor. Batıkent’e gidiniz, bir adet medrese bulamazsınız. Başakşehir’de onlarca medrese ve vakıf var.

Vakıf kültürü Başakşehir’de yaşatılıyor.

Vakıf kültürü Başakşehir’de yaşatılıyor. Kendimden misal vereyim. Başakşehir’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bir konut projesinde oturuyorum. Burası bir vakıf mülkü. Mülhak vakıflarımızdan Silahdar Mehmed Ağa’nın Vakfiyesi burada yaşıyor ve yaşatılıyor. Silahdar Mehmed Ağa Vakfı’nın bölgede onlarca arazisi var. Oturduğumuz sitenin içerisinde bir mescid ve bir medrese var. Sitenin dükkânlarında İlim Yayma Cemiyeti’nin, Hayrat Vakfı’nın Mekteb-i İrfan Derneği’nin, Anadolu Gençlik Derneği’nin ve Yedi Hilâl Derneği’nin şubeleri var. Buralarda Ümmet-i Muhammed’in evlatlarına İslam’ın umdeleri öğretiliyor.

Evimizin tam karşısında İstanbul’un Mehmet Emin Saraç İHL Kampüsü var. Burası İstanbul’un en büyük İHL kampüslerinden biri. Kampüsün içindeki kültür merkezi gerçek bir irfan ocağı mahiyetinde çalışıyor. Evimizin hemen yakınında TÜGVA’nın bir gençlik merkezi ile onun hemen yanında El-Osman Akademi ve Vatan İlmî Araştırmalar Derneği yer alıyor. Silahdar Mehmed Ağa vakıf arazilerinin bir tarafında Hoca Ahmed Yesevi Camii, Hoca Ahmet Yesevi Kız Kur’an Kursu ve diğer tarafında da Mehmed Zahid Kotku Camii bulunuyor. Dolayısıyla Başakşehir’in ictimai ve sosyo-kültürel medeniyet dinamikleri yakından izlendiği zaman gözlemlenebiliyor.

Erhan Erken

Ya hu şimdi, İbrahim Ethem Bey, diyorum ki Beyin Bey’in moderatör değil de benim moderatör olup da Bekir Bey’in anlatması lazım gelir! Biz burada sanki yanlış yapmışız. İstanbul’un önemli bir bölümünü doktora tezi yapmış bir arkadaş moderatör, ben konuşmacıyım!

İbrahim Ethem Gören

Estağfirullah, estağfirullah. Gayet iyi gidiyor.

Bekir Cantemir

Ben, sizin okumalarınız ve birikiminizle yorumunuzu merak ediyorum. Bir İstanbul beyefendisiyle bunları konuşmak verimli de oluyor.

Erhan Erken

Eyvallah teşekkür ederim. Bazen ben şöyle düşünüyorum. Hz. Âdem yaratıldığında Hz. Allah ona eşyanın tüm isimlerini öğretiyor. Bilinen bir şey varsa ilk andan itibaren vahiyle geliyor. Her dönemde mutlaka peygamberler var. Binlerce peygamber gönderilmiş. Kur’an-ı Kerim’de bir kısmının isimleri zikrediliyor. Bir bilgi insanlığa geldiyse ucunda mutlaka vahiy var. Sonradan bunların bazıları çarpıtılmış. Dolayısıyla insanların insanlık tarihi içinde farklı farklı dinlerde farklı farklı coğrafyalarda bir güzel uygulama gördüğüm zaman diyorum ki “bunun kökü bir yerden vahye ve Rabb’ül-Âlemîn’in insana öğrettiklerine dayanıyor.“

Doğuya da batıya da gittiğinizde şehirde, mekânda bir takım güzelliklere şahit olduğunuzda “Bunlara bir yerlerden bir şeyler gelmiş” diyorsunuz. İbadetlerinde bile bazen İslam dinindeki bazı ibadetlerle benzerlikler var. Demek ki bir yerlerden buralara esintiler gelmiş. Dolayısıyla onlar da hakikati vakti zamanında daha düzgün şeylerde bulmuş olabilirler. Bizimkiler bunu bir dönem iyi uygulamışlar diye görüyorum. Belki de ben geçmişe biraz sıcak bakan bir adamım.

Esnaf kültüründe şunu görüyorum. Esnafımızı herhangi bir işe başladığında besmeleyle başlıyor, Allah’ın adıyla başlıyor. Sabahleyin dua ile başlıyor işine. Her işin merkezinde esasında din ve iman var. Ahilik geleneğine bakıyorum. İnsanın üç şeyi açık, üç şeyi de kapalı olması lazım. Nedir bunlar? Eli açık olacak, kapısı açık olacak, sofrası açık olacak. Ahiliğin önemli bir prensibidir bunlar. Ne anlatıyor? Kardeşim cömert olman lazım. Kardeşim konuksever olman lazım. Kardeşim diğerkâm olman lazım. Yani kendinden çok başkalarını düşünmen lazım. Çok güzel bir formül. Üç şeyin de kapalı olacak. Gözün kapalı olacak, ayıpları örteceksin. Irzın kapalı olacak, hududullaha/Allah’ın koyduğu sınırlara dikkat edeceksin. Dilin kapalı olacak dedikodu yapmayacaksın, laf taşımayacaksın falan. Ahilikteki ‘üç kapalı üç açık’ bence sistemin önemli noktaları. İş yaparken de muhakkak değer bazlı bir iş yapacaksın.

Ahilik teşkilatımız gücünü fütüvvetnâmelerden alıyor.

Ahiliğin arka tarafında fütüvvetnâme kültürü vardır. Fütüvvetnâmelere baktığımız zaman, 9’uncu ve 10’uncu yüzyıldan itibaren 700’ün üzerinde ahlâkî değer, özellik görürsünüz. Bunların 120 kadarını Ahilikte kullanmışlar, çıraklıktan yamaklığa, kalfalıktan ustalığa geçerken ve iş hayatının tüm evrelerinde. Adam yamaklıktan çıraklığa geçiyor, oradan kalfalığa geçiyor, oradan da ustalığa… Ve bin günlük bir sürede oluyor bunlar. Üç yılda yamaklıktan çıraklığa geçiyor, üç yılda çıraklıktan kalfalığa geçiyor ve yine üç yılda kalfalıktan ustalığa geçiyor. 12 yıllık tedrisat süresince hem meslekî bir ehliyet sahibi oluyor hem de ahlâkî bir ehliyet sahibi oluyor. Bu bir eğitim sistemi. Biz günümüzde 12 yılda çocuklarımıza lise diploması veriyoruz, yahut meslek liselerinden mezun ediyoruz. Ahilik de 12 yılda yamaklıktan ustalığa kadar adamı mezun ediyor ama yanına hem meslekî hem de ahlâkî şey koyuyor. İşine muhakkak Allah kelâmıyla başlıyor ve Allah kelâmıyla bitiriyor. Çevrelerinde emr-ibilmaruf yapan muhtesibler var. Bunun kökü Peygamber Efendimize (sav) kadar dayanıyor. İlk muhtesib Peygamber Efendimiz (sav).

Yaptığın her iş hem iş hem de ibadet… Hepsi iç içe. Ve sen gününü bitirdiğin zaman senin grubunun, loncanın bir tekkesi var. O tekkeye gidiyorsun akşamları. Sadettin Ökten Hoca bunu bir müjdeleyici ve bir korkutucu olarak anlatıyor. Bizde “beşiran ve neziran” şeklinde iki kavram var. Ayet-i kerimede geçiyor. Biri uyarıcı, diğeri müjdeleyici… Ökten Hoca diyor ki ”Bizim kültürümüzde cami uyarıcıdır, tekke ise müjdeleyicidir. Camiinin uyarıcı yanı fazladır, müjdeleyici tarafı daha azdır, bununla birlikte tekkenin müjdeleyici yanı fazladır, uyarıcı yönü daha azdır.”

Prizren Namazgah

Ahilik din ile hayatın sarmal olduğu bir sistem.

Biz tekkeyi ortadan kaldırdıktan sonra sadece uyarıcı yönü olan bir sistem geriye kaldı. Şimdi ben Osmanlı’ya bakıyorum belki de çok idealize ediyorum, bilemiyorum. Namazını kılıyorsun, akşam da tekkene gidiyorsun. Herkesin meşrebine göre gittiği bir dergâh var. Hem işini yapıyorsun, hem rûhî terbiyeni alıyorsun, hem bir sistemin içinden yetişiyorsun. O sistemin tepesinde de kadı var esasında. Esnafın tepesinde seçilip gelen kethüda var, kethüdanın hesap verdiği kişi de kadı… Adalet mekanizmasının en üstünde de bir kazaskerlik makamı var, adalet dağıtan, din ile ilgili bir makam… Ahilikte hayatın din ile iç içe geçtiği bir yapı/sistem görüyorum. Ahilik çok kontrollü bir yapı. Modernleşme yahut sanayileşme öncesi kol gücüyle, insanların küçük mekanizmalarla iş ürettiği bir yer. Mesela makinalaşmadan, sanayileşmeden sonra kitlesel üretime geçtikten sonra böylesi kontrollü bir Ahilik sistemi olabilir mi tartışılabilir. O zamanki Ahilik gibi bir şey olmaz ama belki ticaret odaları, sanayi odaları, borsalar reorganize edilerek, ama Ahilik ruhunun içinde yer aldığı bir esnaf yapılanması kurulabilir yine. Ama esas mesele şu: Bir sistemin içinde şehrin ortasına camii koyduğumuz gibi sosyal hayatın ortasına da dini, uyarıcıyı ve müjdeleyici bir zihniyeti koyacak mıyız? Ben Ahilikte bunu görüyorum. Şehrin oluşumunda da bu var, esnaflığın oluşumunda da yine bu var.

Sıbyan mektebi bed-i besmele töreni

Çocuk dört yaş dört günlük olduğunda eğitimi başlıyor.

Başka alanlarda, eğitimde de var… Eğitimde çocuk dört yaş, dört ay dört günlük iken sıbyan mektebine alıyorlar. Müthiş bir tören… Bu törenin en önemli tarafı imam çocuğu evinden alıyor, “Rabbiyessir” ile başlatıyor ve böylelikle dini bir eğitime başlatarak çocuğun hayatına ilk günden bir damga vuruyor bir nevi.

Bekir Cantemir

Burada hep anlatımız İstanbul üzerinden. Paranın merkez olarak toplandığı, maddi kültürün aktığı, imparatorluğun başkenti olan bir şehir üzerinden, İstanbul üzerinden konuşuyoruz. Eğer bunu biz Samsun üzerinde konuşacak olursak, Antalya üzerinde konuşacak olursak yani periferideki kentlerdeki ekonomik süreç, o döngüler açısından konuştuğumuzda bu idealize edildiğimiz sisteme her yerde rastlamıyoruz. Çünkü bu kadar yaygın okullaşma oranı yok. Şehri tarihi bir tasavvur olarak idealize ettiğimizde şu anda yaşanamaz bir durum ortaya çıkıyor. Yaşandı ve bitti. Bir daha bunun tecrübesi mümkün değil anlamında söylüyorum. Hâlbuki ben sizin de buna inanmadığınızı veya bunun uygulanabileceğini pratik elde edebilecek düşüncesinde olan biri olarak soruyorum. Şimdi mesela bizim elimizde hâlâ küçük esnafımız var. Kendi çapımızda çarşılarımız var. Sonuçta hâlâ katılım bankacılığının Türkiye bankacılık sistemi içerisindeki rolü hâlâ %5. Sonuçta insanlar maalesef bunu tercih etmiyorlar. Kocaman bir sürü laflar ediyoruz ama ihtiyaç duyulduğumuzda bankacılık işlemlerimizi ideal tercihlerimiz muvacehesinde yapmıyoruz. Şimdi burada bunları şunun için söylüyorum.

Şehrimizde mahremiyeti nasıl kuracağız?

Düşünce temelinizden sonra “Sizce bu yaşadığımız şehirde mahremiyeti nasıl kuracağız? Yani birey olarak, şahsiyet olarak kendimizi, çevremizi nasıl koruyacağız?” Ben bunu mahremiyet kavramıyla açıklıyorum. Çünkü bence bu yüzyılın gayrimenkul geliştirmesinde de en önemli unsurun mahremiyet olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık bu KOVİT’te de gördük ki insanlar evlere kapandığında, duvarların artık seni tutamadığı bir yerde ya da ortak alan kullanımlarında fıkhın her şeyi kuşatmadığı durumlarda bizim başka bir şeye ihtiyacımız var. Bunu mahremiyetin ne kadar değerli olduğuna şahit oluyoruz. Sizce bu şehirde mahremiyet kurulabilir mi? Ya da kurulmasının önünde ne tür engeller var?

Erhan Erken

Bu insanların niyetiyle alakalı bir iş. Şimdi şu KOVİT salgınından sonra da gördük. Yerleşik kuralların hemen hepsinin en ufak bir şey olan virüs ile sallandığını görüyorsunuz. Bütün sistemler sallanıyor şu anda. Değerler sallandı, işlerimiz sallandı, şehir sallandı, mülkiyet ile ilişkimiz sallandı. Araban var bir kıymeti yok, paran var harcayamıyorsun, alış veriş yapamıyorsun bütün keyfin kaçmış. Ve her an ölümü düşünüyorsun. Şimdi olması gereken bu zaten. Aslında sen bu dünyaya bir gölgelenmek için gelmedin mi? İnanıyorsan bu gölgelenmek içindeki zamanını bitirip esas senin mülkün, gideceğin yer ahiret âlemidir. Buraya dünyaya gölgelenmeye geldin. Bu durumda gölgelenmek için geldiğin zamanı en iyi bir şekilde değerlendir. Bununla birlikte burada kalıcı gibi “ila nihaye varım” gibi düşünmeyeceksin. Dünya böyle bir yer haddizatında. Dini düşünce bu. Burada vazifeni yerine getirdiğin bir hayat yaşıyorsun. Evinde de öyle emre âmâde olacaksın. Rabbü’l-Âlemîn ne buyuruyorsa ona göre bir hayat süreceksin. Şimdi biz modern hayatın içinde bunu kaybettik. Bunu kaybettiğin zaman her şey zor geliyor adama.

Osmanlı ev içi

Osmanlı şehirlerinde korunaklı mahremiyet alanları oluşturulmuş.

Normalde mahremiyetten ne anlıyoruz? Rabb’ül-Âlemîn kadın ile erkeği ayrı hususiyetlerde yaratmış. Bunların birbiri aralarındaki ilişkilerini nikâh ile yahut akrabalık bağları ile caiz kılmış. Bunun dışındaki ilişkilerde mahremiyet alanı oluşturmuş. Mahremiyetin en önemli tarafı bu. Tesettür de bununla ilgili, evin şekli de… Şu eleştirilebilir. Osmanlı ev mahremiyetinde bunu biraz abartmış! Bununla ilgili bazı tartışma alanları var. Osmanlı yapımında mahremiyeti biraz abartmış. Haremlik ile selâmlığı öyle bir ayırmış ki bugünkü sistemde bunu bu kadar ayırabilir misin! Zor bir şey, Müslümanların bile şu anda kafasının basmadığı bir şey. Biz ilk evlendiğimizde bizim bütün odalarımızın arasında perde vardı. Ben perdeyi ilk olarak koyduğumda birçok aile efradı o perdeden rahatsız oldu. Geliyor, Hanımları bir yere erkekleri ayrı bir yere alıyorum, millet şaşırıyor, kafası karışıyor! “Bu işler böyledir, sen de rahat et ben de rahat edeyim” diyorum. Bunun örneğini nerede görüyorsun? Safranbolu evlerinde görüyorsun. Eski Türk evlerinde görüyorsun. Bir de ortaya  dolap koşmuş adam. Hanımı getiriyor o çayı dolaba koyuyor, dolabı çeviriyor, erkek diğer taraftan alıyor, oradan hizmet ediyor. Pat diye evin içerisine giremiyorsunuz, bir de girerken orada bir sütre var, önce seni selâmlık bölümüne alıyorlar. Rahatlama bölümü balkon değil, bahçe mesela. Modernleşmeyle birlikte bahçe balkona dönüşüyor. Dışarıdan bakan içeriyi seyrediyor. Eski İstanbul evlerinde bir kafes var. Dışarıdan baktığınızda evin içerisi görünmüyor. Şimdi çok modern evlerde perdeler ardına kadar açık. Bütün ey meydanda! Sokak ile evin ayırımı yok, adam ayakkabıyla evin içerisine giriyor falan. Bizim kültürümüzde mahremiyet niye var? Hanım erkek ilişkilerini birbirinden tatlı bir şekilde ayırmış bunu. Sosyal hayatı da buna benzer bir şekilde ayırmış. Bizimkiler bunu nerede bozmuşlar? Modernleşme dönemlerinde mesirelerde falan bunu çiğnemeye başlamışlar. Mesire yerlerine gitmişler, birbirlerine bakmışlar, hanımlar yine örtülü ama ufak ufak ufak ufak bakışmalar başlamış. Belki bizim bozulmalarımız oradan başlamış. Şimdi otobüste de berabersin, minibüste de berabersin, işyerinde de berabersin, iş hayatında da berabersin. Herkes birbirini rahatsız ediyor esasında. Ben bu tür çok karışık şehir hayatından rahatsız olan bir adamım, mahremiyet anlayışım gereği. Benim buna hakkım var. Ben inancım gereği şehir hayatında belli şeylerin ayrıldığı alanlar istiyorum, tercih ediyorum inancım gereği. Bunu yapabilmeliyim.

Prost’un tezi Ayasofya üzerine…

Mustafa Kemal 1937’de Henri Prost’u İstanbul’a çağırıyor. İstanbul’un yeniden düzenlenmesiyle ilgili. Prost yaman biri. Master tezi Ayasofya üzerine adamın. İstanbul’a gelmezden önce de Fas’ta bu türden çalışmaları yapmış. İstanbul’a geldiği zaman ilk olarak tavsiyelerinden biri “Büyük yollar ve büyük meydanlar yapalım” diyor. “Çıkmaz sokakların, dar sokakların, herkesin girmediği mahrem alanların, mahallelerin şehre açılması lazım” diyor. Bu çok önemli bir şey. Buna mimari olarak bakıldığında “seküler şehirleşme” deniyor. .Fransız devriminden sonra şehirlerde bu tarz büyük yolların büyük meydanların açılması fikri ortaya atılmış. “ Buna orijinalinde espace libre veya public space diyorlar. .Türkçesi kamusal alan gibi ifade edilebilir.

Adam o ekole dayalı olarak şehrin güzelleşmesinden öte şehrin büyük meydanlara açılması, kitlelerin büyük meydanlarda buluşmasını tavsiye ediyor Mustafa Kemal’e. Sonra Mustafa Kemal döneminde Prost’un tavsiyelerinin bir kısmı yapılıyor. İnönü döneminde az bir şey yapılıyor. Demokrat Parti dönemi bunu abartarak yapmış mesela. Vatan Caddesi’nin, Millet caddesinin açılması Prost Planı’nın daha farklı uygulanması. Taksim Meydanı, Beyazıt Meydanı… Şimdi bu yaklaşım şehirdeki mahremiyet alanlarının kitleye açılması planı ilginç bir şey! Haddizatında bu hadise daha kapalı olaydı, hanımlarla erkeklerin bir arada bulunacağı alanlar daha usturuplu şekillendirilseydi, herkes iç içe geçmeseydi daha mı iyi şehir olabilirdi. Düşündüğünüz zaman buna benzer çizgiler bulabilirsiniz. Düşünmediğin zaman olmaz! Bilemiyorum izah edebildim mi?

Vatan Caddesi demişken… Vatan caddesi bir zamanların Lykos deresidir (Bayrampaşa deresi). Oradan Yenikapı’ya kadar dere akarmış ve çevresi de bostanlıkmış. Derede akan suyun debisini ölçmek için sulu kule yapmışlar dere kenarına. Şu an o semtin adı da oradan geliyor.

Bekir Cantemir

Şimdi burada kafesli bir ev düşündüğümüzde ya da ortaya dolap koyup mahremiyet kurduğumuzda paşa konaklarını idealize ettiğimiz için böyle oluyor. Çünkü ben kendi Çorum’daki köy hayatını düşündüğüm zaman Anadolu insanlarının bu kadar mahremiyet kurabilecek imkânları yoktu. Çünkü mahrem kalmak bile ekonomik süreçle alakalı. Yani sizin iki oda bir salon eve misafir aldığınızda mahrem kalacak yeriniz kalmıyor. Dünya tarihi boyunca mahremiyeti koruyabilmek bile ekonomik güç meselesi. Bunu herkesin uygulayabilmesi bana pek mümkün değil gibi geliyor.

Edirne evi

Erhan Erken

Ben bahsettiğiniz mahremiyeti perde ile uyguluyordum. 90 metrekare bir evde yaşıyordum ve evin her tarafında perde vardı. Bunu uyguluyordum. Niyetiniz olursa iki odada da mahremiyeti kurarsınız. Anlatabildim mi! Burada önemli olan niyet ve yaklaşım.

Kastamonu evi

Anadolu’daki pek çok eve baktım. Birçok evlerde bu yapı var, küçüğünde de büyüğünde de… Bilecik evlerinde de, Karadeniz evlerinde de, pek çok Anadolu kent evlerinde de baktığınız zaman niyeti olanlar mahremiyeti kurmuşlar. Az da olsa, küçük de olsa insanımız bu mahremiyeti kurmuş. Bu bir bakış açısı netice itibarıyla.

Bekir Cantemir

19’ucu yüzyıldaki Ermeni kadınların çoğu çarşaflı. Sadece çarşaf renginden Müslüman ya da Hıristiyan olduğunu anlayabiliyorsunuz. Ya da şu an Netfiix’teki Unorthodox ya da Schnitsel dizisine bakarsanız Hasidik Yahudilerin kendi şeriatlarını nasıl uyguladıklarını, kadın erkek ilişkilerindeki mahremiyeti nasıl inşa ettiklerini görebiliyoruz. Farklı dine mensup olan insanların şu an New York’ta da, Kudüs’te de bunları yapabildiklerini görebiliyoruz. Farklı bir dine mensup insanlar bunları yapabiliyorlar yani. Ben bunun için söylüyorum, yapılabilir ya da yapılamaz anlamında sormuyorum. Sizin kişisel hayatınıza gelecek olursak…

Bekir Paşa: İstanbul’a geniş caddeler açılmalı.

Mesela yolları konuşacak olursak Roma’da geniş yollar açıyor İstanbul’un geniş yollarını burada Bizanslılar kapatıyor. Çünkü Bizanslılar kargacık burgacık bir şekilde imar ediyorlar. Tanzimat Fermanı sonrasında “İstanbul’a geniş caddeler açılmalı” binalar kargir olmalı şeklinde layihalar sunuluyor. Bunu Abdülaziz planlıyor, Abdülhamid, dedesinin Beyazıt’taki türbesini, medreseyi kaldırıp modern bir belediye binası yapmak istiyor ama para bulamıyor. Modernleşme tecrübesi açısından II. Mahmud’un, Abdülhamid’in, Mustafa Kemal’in, Menderes’in ve sonrakilerin zihinsel olarak aynı çizgiyi temsil ediyorlar.

Erhan Erken

Bu noktada haklısınız.

Bekir Cantemir

Sadece maddi imkânı bulan becermiş oluyor. Yol ile ilgili tartışmayı bir kenara koyarak… Sizin gündelik hayatınıza gelmek istiyorum. Fatih’te doğdunuz. O kısmı dinlemek istiyorum. Fatih’e bir ilkokula gittiniz. Dedeniz buralıydı. Dedeniz belki ahşap evini başka bir şeye dönüştürdü. Sizin kendi ailenizin konut ve okul tercihleri üzerinden bize biraz eski İstanbul deneyiminizi anlatır mısınız? Bu okumalarınızla, bize bunu anlattığınız fikirlerle tercihler arasındaki çelişkiler neydi, imkânlar neydi?

Erhan Erken

Şimdi ben daha eski dönemlerde yaşamış biri değilim. Diyelim ben 1961 doğumluyum. Zaten birçok modernleşme hamlesinin olduğu bir zamanın çocuğuyum. Mesela annemin ki daha biraz farklı. Bugün dede evimizin bulunduğu Fatih’te şu anda betonarme bir ev var. Rahmetli dedem inşaatçıymış, evi o yapmış. Oraya annemin anlattığına göre 1950’lerde falan gitmişler.

Dedelerim Selanik’ten Fatih Cemali Sokak’a gelmiş.

Selanik’ten geldikten sonra ilk olarak Fatih’te Cemali Sokak diye bir yere taşınmışlar. Bugün hâlâ Cemali Sokak var. Hatta geçenlerde Instagram’da bir şey paylaştım: Rahmetli dayımın sünnet davetiyesi. Cemali Sokak’ta dedemlerin oturduğu ev, 1935 yılı. Oraya gelmişler. Dedem daha sonra 1950 yılında oraya 300-500 metre yakın bir yerden ahşap bir ev almış, Nişancı caddesinin üzerinde bir yer. Şimdi geçmişe yönelik olarak bakıyorum o evin hiç fotoğrafı yok bizde. Annem anlatıyor: “Güzel bir bahçesi vardı, rahmetli anneannemin çiçekleri vardı, geniş bir bahçe duvarları falan vardı” diye. Annem diyor ki “O evde rüzgâr estiği zaman kilimler havalanırdı. Isıtması çok zordu.” “Erhan sen o kadar idealize ediyorsun ama ahşap evde yaşamak çok zordur” diyor. Şimdi ben bugün bakıyorum, bu ahşap ev çok güzel keşke olsaydı diyorum. Mesela bizim evin hemen yanında dayımın kayınpederinin evi vardı, yarı ahşap yarı kârgir. Basık tavanları olan o evi çok severdik mesela. Burnunuza ağacın, ahşabın kokusunun geldiği bir evden söz ediyorum. Ama çok zahmetli bir evdi, küçücük, daracık odalar. İşte bahçesinde suyu çeşmeden akardı. Tuvalet dışarıda falan, bugün olsa ihtiyaç halinde evden çıkıp bahçede bir yerdeki tuvalete gideceksiniz falan. Ayak yolu. Zahmetli bir hayat yani. Şimdi oradan beton bir eve geçmişler. Biz ahşap eve öykünüyoruz. Bununla birlikte şunu düşünüyorum. Bir zamandan sonra, İstanbul’da yangınların çok olduğu bir zamandan sonra ahşaptan büyük bir kaçış olmuş. Ve betonarmeye doğru bir gidiş olmuş. Şimdi bu ne kadar doğru bir şeydi. Şu son dönemlerde ahşapçılarla çok temasım oluyor, onlardan gördüğüm şu.

Avrupa ve ABD ahşap evlere yöneliyor.

Avrupa’da da ABD’de de ahşaba doğru geniş bir yöneliş var şu anda. Daha sıhhî bir şey ve yapılan araştırmalarda ve benim de okuduklarımda ahşap iyi yapıldığı zaman yangında da kolay yanan bir şey değil esasında. Bir nevi çelikten yapılan yerlerden ahşap daha sağlam. Bunu 2001 yılında ABD’de 11 Eylül saldırılarında gördük. O çelik konstrüksiyonlu binalar ısıya dayanamayıp küt diye çöktü. Ama şu anda Avrupa’da birçok yerde fuar alanları bile büyük ahşap malzemelerden yapılıyor. Esasında baktığınızda ahşap güzel bir şey. Aynı zamanda sıhhatli. İyi organize edilebilirse ahşap evlerde yaşanabilir pekâlâ. Ama “Geçmiş zamanların ahşap evleri iyi miydi?” Belki bu kadar öykündüğümüz kadar iyi olmayabilir. Annemden edindiğim tecrübe.

Bekir Cantemir

Burada şunu sormak istiyorum. Siz hangi evde büyüdünüz? Dedenizin yaptığı evde mi?

Erhan Erken

Ben betonarme bir evde büyüdüm. Dedemin yaptığı betonarme evde büyüdüm ben, ahşap evde değil. Ahşap evi hiç görmedim.

Bekir Cantemir

Pekiyi oradan hangi okula gittiniz?

Erhan Erken

Ben oradan evimize 300-400 metre ilerisindeki Muallim Yahya İlkokulu’na, eski ismiyle 60’ıncı İlkokul’a gittim. Orası annemin de, teyzemin de gitti ilkokuldu. İstanbul’un en eski okullarından biri hâlâ duruyor orada. Muallim Yahya Efendi’nin İlkokulu.

Bekir Cantemir

Dolayısıyla mahalle kültürü içerisinde yetiştiniz.

Erhan Erken

Evet. Biz tamamen Nişanca’da mahalle kültürü içerisinde yetiştik. Nişanca’da mahallelinin ilişkilerinin döndüğü yer Nisanca Camii ve Kumrulu Mescid Camii’dir. Tam bir mahalle kültürüdür. Ben hatta bir zaman “Nişanca Caddesi’nde bir serüven” diye de yazmıştım o mahalledeki ağabeylerin, amcaların, hocaların ilişkilerini. Yani bir nevi dar bir mahalle kültürünün olduğu bir yer. Okulu hemen dibinde, yürüyerek gidiyorsunuz.

Bekir Cantemir

Mahalle kültüründe kontrol mekanizması kimlerdeydi? Şimdi siz servis kullanmıyordunuz, okula yürüyerek gidiyordunuz.

Erhan Erken

Evet, ilkokulda öyleydi.

Bekir Cantemir

Sokakta oynuyordunuz ve aileniz de herhangi bir güvenlik endişesi duymuyordu.

Erhan Erken

Doğrudur, aynen öyleydi.

Bekir Cantemir

Güvenliği sağlayan unsurlar neydi? Mesela şu anda insanlar çocuklarını sokağa bırakmaktan korkuyorlar. Netice itibarıyla şöylece bakarsak üzerinden geçen yıl sayısı 50-60.

Erhan Erken

Benim çocukluğumun geçtiği tarafa bakarsanız kışın biz Fatih’te otururduk, yazın Şenlikköy’e giderdik. Eskiden. Florya Şenlikköy. Şimdi orası çok modern bir yer oldu. Bizim gittiğimiz zaman biz yazlığa giderdik oraya, 5-6 ayımız orada geçerdi. Tek katlı, bahçeli, nadirattan iki katlı evler olurdu orada. Tam anlamıyla ismiyle müsemma İstanbul içinde bir köy. Çok kontrollü bir yerdi o zamanlarda Şenlikköy. Herkesi tanırdık, postacı Sefer Abi vardı mesela. Rahmetli oldu. Mesela bana İstanbul’dan ya da herhangi bir şehirden Erhan Erken Şenlikköy-Florya yazsan, hiç şaşmadan gelirdi o posta. Çünkü Sefer Abi herkesi tanırdı. İşte ne bileyim bakkalı vardı, faytoncusu vardı, köyün muhtarı vardı. İstanbul’un içinde tipik bir mahalle ve köyden bahsediyorum.

Bekir Cantemir

Araya bir anekdot gireyim. Yeşilköy’ü 1930’ylarda bataklığı kurutma karşılığında ücretsiz olarak alıyor bir vatandaş. Bataklığı kurutuyor, 1945’te parselleyip satıyor. Hiç vergi ödemiyor. Hâlbuki ö dönemlerde tarım amaçlı bir yer. Yeşilköy’de bir köymüş o zaman, bataklık bir köy.

Erhan Erken

Şenlikköy’e “Kalitarya” derleşmiş eskiden.

Bekir Cantemir

Deprem açısından İstanbul’un en riskli yerlerinden birinin o kurutulan bataklığın olduğu, bugünkü Ataköy konutlarının olduğu yerler olduğu söyleniyor.

Peki, siz ilkokulu bitirdiniz ortaokula ve liseye Galatasaray Lisesi’ne başladınız. Fatih’ten Galatasaray’a nasıl gidip geliyordunuz?

Erhan Erken

Galatasaray’a gidiş şöyleydi. İlk sene servis tutuldu bize. Bir şoför bizi götürüp getirdi, dört kişi bir arabaya binerdik. Babam sağ olsun. Galatasaray’ın genel havası yatılıdır. Herkes orada yatılı kalır. Ben kendi döneminde Galatasaray’da hiç yatmadan gidip gelen 3 kişiden biriyimdir. O şartla Galatasaray’a yazdırıldım. Annem yatılı gitmemi istememişti çünkü. Koruma içgüdüsüyle veya her nasılsa. İyi de olmuş. Çünkü orası çok dönüştüren bir yer. Bize bir araba tutulmuştu, arabayla gittik geldik. Üç kız, bir ben hep öyle gittik. Galatasaray benim Fatih ve Florya dışında ilk dışarıya çıktığım bir yer oldu bir benim için. Bir endişe ile de gittik oraya tabi. Farklı bir yere gidiyoruz, Taksim’e falan. Benim açımdan ayrı bir kültürle tanışmaydı orası.

Bekir Cantemir

Fatih’ten Beyoğlu’na gittiğinizde hani Fatih-Harbiye’deki bir çatışmayı düşünürsek sizin için farklı bir kültür var mıydı Beyoğlu’nda.

Erhan Erken

Ben bugünlerde onları yazıyorum. Yazarken şu dikkatimi çekmişti. Ben mesela Allah’a inanmayan bir kişinin olabileceğini ilk defa Galatasaray’da gördüm. Çok yakın bir arkadaşıma bir şeyler anlatıyorum “İnanmıyorum, ateistim ben” diyor. O kadar sevdiğim bir çocuk ki “nasıl inanmazsın?” diyorum. Ben çılgına dönmüşüm, durup durup uğraşıyorum, bir şeyler anlatmaya gayret ediyorum falan.

Yarın: Galatasaray Lisesi’nde kendimi okumaya verdim.

İttifak Gazetesi 01.05.2020

https://www.ittifakgazetesi.com/erhan-erken-in-gozuyle-sehir-ve-medeniyet-ii-m1711.html

Erhan Erken’in gözüyle şehir ve medeniyet-I

İbrahim Ethem Gören’in İttifak Gazetesindeki yazı dizisinin birinci bölümü 30.04.2020

Erhan Erken ve İbrahim Ethem Gören

 

Erhan Erken’i 22 Nisan Çarşamba günü ‘karantina günleri’nde BYV’nin Şehir ve Medeniyet serlevhalı online sohbetinde misafir ettik. Dr. Bekir Cantemir moderatörlüğünde gerçekleştirilen sohbetin diyaloglarını değerli okuyucularımızın, kamuoyunun irfanına arz etmeyi vazife biliyoruz.

(…)

Efendim hayırlı akşamlar, hayırlı Ramazanlar. Bugün hüzünlü bir gündeyiz. Daha dün vakfımız hamilerinden Hacı Mehmet Torun Bey ağabeyimizi güncel sağlık sorunları nedeniyle kaybettik. Biz kendisini iyi bilirdik. İyi bir Müslüman, Muvahhit ve mümin olduğuna şehadet ediyoruz. Menzili mübarek, makamı âlî, mekânı Firdevs olsun. Ruhu için Fatihalar okuyalım.

(…)

Erhan Erken hezarfen, nevi şahsına münhasır bir şahsiyet… Siyaset bilimci, yazar, kültür tarihçisi, yayıncı, matbaacı, TV yapımcısı, işletmeci ve eğitimci… Her biri ayrı uzmanlık gerektiren alanlarda faaliyet göstermiş, iş kurmuş, işletmecilik yapmış bir müteşebbis Erhan Erken’in sosyal girişimcilik yönü de var. Boğaziçi Yöneticiler Vakfı, Bilim ve Sanat Vakfı, İTO ve MÜSİAD gibi pek çok sosyal ve iktisadi organizasyonda kuruculuk ve yöneticilik yapan muhatabımız şimdiki zamanda 40 yıllık birikimini kitap yazarak ve üniversitelerde dersler vererek topluma aktarmanın telaşı içerisinde. ‘Modern Ahi’lik vasfını haiz Erhan Erken ile 24 yıl önce Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nda (BYV) hizmete başladığım ilk günlerde tanışmıştım. Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nın kurucularından olan Erhan Erken ile BYV’nin Mütevelli Heyeti Başkanlığı yaptığı dönemde daha yakından tanıma ve birebir çalışma imkânımız oldu. Erhan Erken, Tepe Edebiyat ve Kültür Dünyası dergileriyle başlayan, Yeni Şafak ve Ortadoğu gazeteleriyle devam eden, sonrasında yaklaşık 10 yıl kadar ara verdiğim kültür sanat, medeniyet, geleneksel sanatlar mahreçli yazı hayatıma müessisi olduğu Dünya Bülteni, Dünya Bizim ve Sondevir haber/kültür portallarında tekrar başlamama vesile oldu.

İnsanoğlu yaşadığı mekânı nakşediyor.

İnsanoğlu bir yönüyle nakkaş. Yaşadığı yerlerde izler bırakıyor, adeta o yerleri nakşediyor. Bu nakşetme ile şehirlerde medeniyet zuhur ediyor. Erhan Erken, ecdadımızın şehirlerimizdeki ve bahusus İstanbul’daki, Dâhil-i Sur’daki, kendi ifadesiyle Nefs-i İstanbul’daki nakışları üzerine tefekkür eden ve buradan hareketle kendine özgü terkip şuurları ve analizler ortaya koyabilen bir düşünür.

Şimdiki zaman, Dr. Bekir Candemir’in moderatörlüğünde Erhan Erken’in tefekkür ufuklarından vakıf zihniyetinin şehirlere yansımalarını; külliyeleri, camileri, imarethaneleri, bedestenleri, ticaret hayatını, ahilik ve lonca teşkilatını, eğitim kurumları organizasyonunu, sıbyan mekteplerini, medreseleri, eski mahalle kültürünü, çıkmaz sokakları, cumbalı, dolaplı, kafesli ahşap evleri ve dahi eskimez şehrimiz ‘Belde-i Tayyibe’ İstanbul’u dinleme zamanıdır…

Bekir Cantemir

Bu akşam burada Erhan Erken Ağabeyimizle kendi deneyimleri üzerinden şehir ve medeniyet tasavvuru üzerine bir söyleşi yapacağız. Öncelikle söyleşiyi ikiye ayırmayı teklif ettim Erhan Ağabey’e. Birincisi şehir ve medeniyetle ilgili kendi düşünce dünyası nasıl şekilleniyor? Bu konudaki genel yaklaşımları nasıl? Daha sonra da şunu teklif ettim. Siz İstanbul’da doğmuşsunuz. İlkokulu Fatih’te, ortaokulu ve liseyi Beyoğlu’nda, Galatasaray Lisesi’nde okumuşsunuz. Üniversiteyi Boğaziçi Üniversitesi’nde okumuşsunuz ve Fatih’te yaşıyorsunuz. Dolayısıyla Erhan Erken Bey’e “İstanbul’un şehirsel gelişimine şahit olmuş bir ailenin mensubu olarak sizin şehirle ilişkiniz nasıl gelişti?”yi konuşmayı teklif ettim. Burada benim sorularım şunun üzerine olacak. Şehir ve estetik üzerine konuşmakta herkesin farklı bir yaklaşımı var. Sosyal medyada da diğer taraflarda da herkes şehir, medeniyet ve estetik üzerine çok büyük laflar ediyor. Ama işin garip tarafı bu kişilerin iradeleri şehre yansıdığında, mekâna dönüştüğünde herkesin de tatmin olmadığı bir durum ortaya çıkıyor. Burada suçluyu devlet, karar vericiler, belediyeler, mühendisler, müteahhitler, inşaatçılar, toprak sahipleri ya da kimlerse birilerini ilan edebiliriz ama bunu birlikte ürettiğimiz bir süreç olduğumuz için Erhan Bey’le “Bizler bu sürecin neresindeyiz?”i konuşalım istiyoruz.

Bekir Cantemir: Şehir ve medeniyet arasında nasıl bir ilişki mevcut?

Erhan Bey burada size söz verecek olursak “Şehir ve medeniyet arasında bir bağ var mı? Sizin düşünce sistematiğinizde bunlar nasıl oluştu? Bize buradan başlayabilir misiniz?

Erhan Erken

Eyvallah, Teşekkür ederim. Öncelikle hepinize hayırlı akşamlar diliyorum. İbrahim Ethem Bey’in de dediği gibi bugün hüzünlü bir günde toplantı yapıyoruz. Daha dün bir arkadaşımız, çok yakın bir dostumuz vefât etti. Ateş düştüğü yeri yakar ama bizim gibi Türkiye’de ve dünyada birçok yerde vefâtlar oluyor ve ateş düştüğü yeri yakıyor! Biz de şu anda böyle bir halet-i ruhiye içerisindeyiz. Hepsine Allah rahmet eylesin. Hastalara da şifalar diliyoruz. Ümmet-i Muhammed’in bu dertten bir an önce kurtulması için sizler de muhakkak aynı duaları ediyorsunuz.

Şimdi bu medeniyet ve şehir konusunda iki önemli soru var. Tarih boyunca bu konuda sorular sorulmuş.

İnsanoğlu nereden geldi, nereye gidiyor!

Bugün de soruluyor, muhtemelen yarın da sorulacak. İnsanoğlu nereden geliyor? Birinci önemli soru bu. İkincisi ise insanoğlu nereye gidecek? Bu ikisi çok can alıcı sorular. Tabii hayat daha yavaşken ve insan tefekkür ederken bu soruları sürekli kendi kendine soruyor. Ama yaşadığımız dönem biraz böyle modernizm, post modernizm çok hızlı bir hayat sürüp giderken bu hızlı hayatın içerisinde insan bazen “Nereden geliyorum, nereye gidiyorum?” soruları günün heyûlâsı içerisinde kaybolup gidiyor. Ama bu iki soru çok önemli. Tabii bu iki soruya göre de yaşadığınız hayat bir şekil kazanıyor. Bizler mensubu olduğumuz din itibariyle, medeniyet itibariyle bunlara dinimizden gelen daha net cevaplar verebiliyoruz. Rabbü’l-Âlemîn’den geldik, bu dünyada bir kul olarak yaşıyoruz. Ve inşallah işimizi, vazifemizi iyi yaptığımız zaman yerimiz güzel olacak diye bir mutmainlik içindeyiz. Ve bunu nereden elde ediyoruz? Vahye dayalı, sünnete dayalı bakış açılarıyla bunları elde ediyoruz. Ve o çerçevede din bize bunları söylüyor. Şimdi böyle bir çerçeve ve buna sahip bir insanın kafasında hayata dair bir zihniyet oluşuyor ve insanın hayata tamamen “Nereden geliyorum ve nereye gidiyorum?” çerçevesinde bakması gerekiyor ve öyle de bakıyor. Öyle baktığınız zaman sizde bir bilinç oluşuyor. Ve oluşan bu bilinç ve dolayısıyla bir tasavvur sizin bütün hareketlerinizi etkiliyor. Ne yapıyorsunuz? Yazıyı ona göre yazıyorsunuz. Konuşurken ona göre konuşuyorsunuz. Bir ev inşa edeceksiniz, evi inşa ederken bu zihniyete göre inşa ediyorsunuz. Elbisenizi, kılık kıyafetinizi ona göre düzenliyorsunuz. Yani bir nevi zihniyetinize göre etrafınızı nakşediyorsunuz. İzler bırakıyorsunuz. Ve bu izler ve nakşetme faaliyeti topluluk halinde yaşayan insanlar arasında ortak bir bakış açısıyla meydana çıktığı zaman bir kültürel zemin oluşuyor.

Medeniyet inşasında zihniyet anahtar kelime.

Ve medeniyet de belki bunun üzerinde bir yerde birikiyor. Zihniyet o kadar önemli ki, bu sorduğunuz “Nereden geliyorum, nereye gidiyorum?” sorusunun etrafındaki hayata bakışınız ve duruşunuz o kadar önemli ki oluşan o zihniyet ve tasavvur sizin bulunduğunuz yerde o şehri oluşturmanızı sağlıyor. Yani medeniyet bu şekilde bir iz bırakma işi, iz bırakma toplamı.

Medeniyetin şehirle yakın bir ilişkisi söz konusu.

Bunun da en önemli buluştuğu yer şehir. Medeniyet lafı da şehirden geliyor biliyorsunuz. ‘Medine’den geliyor veyahut da… Bizim düşüncemizde medeniyetin şehirle çok ciddi bir ilişkisi var. Batıda da aslında “civilization” “civil” kelimesi olan bir laftan geliyor.

Civilization… Bir nevi Burjuva ahlâkı…

Oradaki civilizationda biraz da nezaket, kibarlık gibi umdeler var. Bir nevi burjuva ahlâkı.

Medeniyet şehre dayanır…

Kökü medeniyete uzanan, şehre dayanan bir unsur. Dolayısıyla zihniyet, hayata bakış ve dahi duruş o şehrin oluşmasını sağlıyor. Ben şehir ve medeniyet kelimelerini böyle bir çerçeveye oturtuyorum. Medeniyetle ilgili pek çok tanım var biliyorsunuz. Yine kültürün 160’ın üzerinde tanımı var. Kültür ile medeniyet birçok yerde ortak ele alınıyor. Mesela Cemil Meriç “umran” diye şöyle bir tanım yapmış: Bilgiyi, inancı, sanata, ahlâkı, hukuku, adaleti, bir kelime ile insanın toplumsal bir varlık olarak elde ettiği bütün kabiliyetleri kuşatan bir bütündür. Her şeyi içine alan bir bütün. Tabii bunun da arkasında bir zihniyet, bir dünyaya bakış var.

Bekir Cantemir

Pekiyi burada Erhan Bey dünya tarihi boyunca birçok şehir meydana gelmiş. Ben, Dünya tarihi okumalarında İslam Tarihini ayrı bir başlıkta ele almıyorum. Benim için insanlığın tarihi İslam’ın tarihi ile özdeş. Hz. Âdem’den bugüne, insanlar yeryüzüne geldiğinden beri yeryüzünü mamur etme faaliyeti içinde… Hatta “imar” kavramının Osmanlı’da kullanılış biçimi “şenlendirme.” Bir yere şenlik verme, bir yeri canlandırma anlamında kullanıldığı için yeryüzünü mamur etme biçimlerinde farklı insanların dini ve kültürel etkileşimleri var. Dünya tarihine baktığımızda bir Yunan şehrinden bahsedebiliyoruz. Bir Roma şehrinden bahsedebiliyoruz. Farklı dönemlerde şehirler var. Bu bağlamda sizce şehirlerin inşası nasıl olmuş? Yani eski şehirlerin oluşumu ne üzerinden gerçekleşmiş.

Erhan Erken

Burada benim dikkatimi çeken birkaç yaklaşım var. Bir tanesini Sadettin Ökten Hoca’nın bir yazısında okumuştum. Medeniyetler önce nehir kenarlarında oluştu. İnsanlar su kenarlarında toplanmışlar, şehirleri buralarda kurmuşlar ve medeniyetleri nehir medeniyetleri olmuş. Sonra daha açılmışlar deniz medeniyetleri oluşmuş. Daha büyümüş, son dönemlerde okyanus medeniyetleri oluşmuş.

Saraybosna Başçarşı

Suyla bağlantılı bir şehir ve medeniyet tarifi var.

Yani suyla bağlantılı bir şehir ve medeniyet tarifi var. Davutoğlu’nun Şehir ve Medeniyet isimli bir makalesi var. 2004’lerde çıktı, sonra kitabında da bu makaleyi biraz daha geliştirdi. Orada mesela şehirleri bazı kategorilere ayırmış. O da bana ilginç geliyor. Mesela bir tanesinde diyor ki “medeniyete öncü kurucu şehirler” diye bir tanımı var. Onun örneği olarak Medine ve Roma’yı göstermiş. Yani bunlar medeniyet öncesinde adeta o medeniyetleri de kuran şehirler bazında ele almış. Bir de ikinci tanım medeniyet tarafından kurulan şehirler… Örnek olarak Bağdat’ı, Kurtuba’yı, Granada’yı, Paris’i, Londra’yı, Pekin’i vermiş. Bu şehirleri medeniyetin kurduğu şehirler şeklinde tanımlamış. Üçüncü tanım da medeniyet oluşumu sonrasında “aktarılan” ve taşınan “şehirler.” Bu da ilginç bir şey. Yani Konya, Bursa böyle bir şehir ve Saraybosna. Ben bu tanımı biraz daha geliştiriyorum Üsküp, belki Manastır, Prizren… Bu şehirler de de Davutoğlu’nun bahsettiği tarzda “taşınan” şehirler adeta. Bu da ilginç. Bir dördüncü tanım da medeniyet dönüşümü sırasında önemini kaybeden şehirler. Bunun en önemli örneği Selanik… Gerçi, Kurtuba ve Granada da bir dönem zirve olmuşlar, sonra önemlerini kaybetmişler. Endülüs’teki şehirlerden Toledo da bana çok ilginç gelmişti. Bir zaman orada çok büyük bir birikim oluşmuş, şu anda perişan bir halde. Bizim dedelerimiz Selanik’ten kalkıp İstanbul’a gelmişler. Eski Selanik’in eserlerine baktığınız zaman tam bir İslâm şehri olduğunu görürsünüz.

Üsküp Çarşı

Eski Selanik bir İslâm şehri.

Bugün ise Selanik’te sadece bir minare var. O minarenin olduğu yerde de namaz kılınmıyor. Gidenler biliyordur, Selanik’te bir tek mescit var: Osmaniye Mescidi. Bir amcanın binasının bodrumunda kurduğu bir mescid. Selanik’te bir tek orada namaz kılınabiliyor. Beşinci tanım da farklı medeniyetleri buluşturan, “dönüşen” ve “dönüştüren” şehirler. Bunların örnekleri, Kudüs, Kahire ve İstanbul…

Kudüs-ü Şerif

Bu son tanıma giren şehirler esasında birçok medeniyet unsurunu bir araya getirmiş. Mesela İstanbul bir nevi Medine-i Münevvere’nin kardeş şehri olarak algılanmış bir şehir. Aynı zamanda esasında İstanbul’da Roma da var. Roma’dan, Bizans’tan kalan sütunlar duruyor. Belki bizim eskiler birçok eseri de o sütunların üzerine inşa etmişler. Görüyorsunuz, bu Roma sütunu ama ona ayrı bir form vermiş ve artık bizim olmuş onlar. Bir de tabii burada ilginç olan mesele şu. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiği zaman hem Kayser-i Rum unvanını kullanıyor, hem Halife-i Müslimîn unvanını kullanıyor hem de Hakan-ı Türk unvanını kullanıyor. Böylelikle farklı bütün unsurları bir arada içselleştirmiş. Fatih, İstanbul’u da bence böyle inşa etmiş, kurgulamış. İstanbul’u kurduğunda içinde Roma da var, Roma’yı da kaybetmemiş. Mesela Ayasofya… Ayasofya hâlâ duruyor. Ayasofya bir fetih mescidi ama kilise halini de görüyorsunuz, burada eskiden kilise vardı diyebiliyorsunuz. Şu anda bile hâlâ İstanbul’da birçok kilise var. Bazıları cami olmuş ama yine de o kiliseleri görebiliyorsunuz. Şehir için bu tür formlar ve tanımlar yapılabilir.

İstanbul’un kentsel dönüşümü

Bekir Cantemir

Şöyle devam edebilir miyiz? İstanbul fethedildiğinde Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un bölgelerini paşalara dağıtıyor. Mahmut Paşa Mahmut Paşa’yı, Cerrah Paşa Cerrah Paşa’yı, Murat Paşa’ya Aksaray Murat Paşa bölgesini… Her paşa bir semti ihya ediyor. Böylece de külliye merkezli bir oluşumla da şehirler imar ve ihya ediliyor. Ama bu dağıtımda, şöyle bir ayrıntı var. Özel mülkiyet yok. Vakfedilmiş bir arazi var. İstanbul fethedildiğinde şöyle dendiği söyleniyor Fatih’e. “Eğer siz buraları Yeniçeriler’e dağıtırsanız bu şehrin imarı mümkün olmaz.” Bu yüzden Suriçi vakıf olarak ilan ediliyor. Ve insanlar yaşadıkları evlerde de vakıf üzerine bir yaşam kuruyorlar. Hatta Bahattin Yediyıldız doktora tezinde şöyle bir ifade kullanıyor: “Osmanlıda bir insan vakıf bir beşikte, vakıf bir evde doğar. Vakıf bir okula gider. Bir vakıfta çalışır. Bir vakıf camiinde ibadet eder. Bir vakıf kütüphanesinde vakıf kitaplarını okur. Bir vakıf tabutunda vakıf bir mezarlığa defnedilir.” Aslında mülkiyetin olmadığı, buradaki kullanım ilişkisi nedeniyle de şehirle ilişkinin farklılaştığı bir mekândan bahsediliyoruz. Şimdi bu Tanzimat’la birlikte, 1858’de ‘Arazi Kanunnamesi’yle birlikte bu şehir, özel mülke dönüşüyor. Şimdi buradan baktığımızda sizin tahayyülünüze göre külliye merkezli şehir nasıl kurulur? Sizce şehrin merkezinde bir külliyenin olması, bir camiin olması hayatı düzenlemek açısından önemli bir şey midir? Külliye kavramını biraz açar mısınız?

Erhan Erken

Fatih İstanbul’u fethettiğinde şehrin nüfusunun 50 bin civarında olduğu söyleniyor. Halil İnalcık o tarihlerde 15 bin civarında hane olduğundan bahsediyor. Bunlar tabii kurgu ve tahmine dayanıyor.

Sultanahmet Arasta

Fatih, İstanbul’a büyük bir yatırım yapmış.

50 bin ile 75 bin arasında bir nüfustan bahsediliyor. Fakat kısa bir sürede İstanbul’un nüfusu 100 bine çıkmış. Bir de Fatih’in vakfiyesinde şöyle bir söz vardır: “Hüner bir şehrin bünyad etmektir. Reaya kalbin abad etmektir.” Burada “Bir şehri onarmamız lazım, yeniden inşa etmemiz lazım ve burada yaşayan insanların kalplerini de âbâd etmemiz lazım gelir” şeklinde, güzel bir düşünce var. Fatih hakikaten İstanbul’a büyük bir yatırım yapmış.

Vakıf ve külliye meselesi çok kafama takılıyor. Yani ben İstanbul’la ilgilenirken şöyle bir bakış açısına sahibim. İstanbul’a şöyle bakabiliriz: Ne kadar güzel boğaz, erguvanlar, yalılar harika. Nefis sular var. Güzel bir florası var. Boğazdan balıklar akıyor. Kışın bunlar Akdeniz’e doğru gidiyor, yazın Karadeniz’e doğru… Lüferi var, kalkanı var falan… Tamamen güzelliklerin olduğu ve eski güzellikleri köpürterek anlattığımız bir şehir mi bizim için önemli olan… Yoksa bir zaman bizim dedelerimizin, onların da büyüklerinin burada zihniyetlerine bağlı olarak inşa ettikleri, nakşettikleri, oluşturdukları bir şehir mi? İstanbul’un bu tarafı benim çok ilgimi çekiyor. Niye ilgimi çekiyor? Ben doğma büyüme bu şehirde; İstanbul’da yaşıyorum. Dedelerimiz nasıl bu şehirde bir medeniyet perspektifinde iz bıraktılarsa, nakşettilerse, eserler oluşturdularsa, bunları hayranlıkla izliyorsak “Biz bugünden yarına nasıl bir iz bırakacağız? Nasıl bir nakış yapacağız? Veya yapmalıyız.” Ben kendime bu soruları soruyorum. Bu soruları sorarken de şehre hep o gözle bakıyorum. Diyorum ki “Bu insanlar hangi formülle bu şehri âbâd etmişler? Oluşturmuşlar, yeniden inşa etmişler?” Bunlar ilgimi çekiyor benim.

Vakıf, medeniyetimizin kilit taşlarından biri.

Burada da en kilit noktalardan biri de esasında vakıf kültürü. Bu insanlar esasında hadisenin merkezine dini koyuyorlar. Tartışabiliriz, dinden saptıkları noktalar, yanlış uygulamalar, hatalı tefsirler olabilir, insanlar netice itibarıyla hatalar da yapmışlardır. Dolayısıyla bu insanlar işin merkezine dini koymuşlar. Ben öyle görüyorum. Şeriat önemli burada. Bunu da oluştururken vakıf kültürünü çok iyi işlemişler. Nasıl işlemişler? Vakfı da dine dayandırmışlar. Bilindiği üzere insanlar öldüğü zaman üç zümrenin defteri açık kalıyor. Kim bunlar? Hayırlı bir evlat bırakanlar, bir ilim geleneği oluşturanlar ve de sadaka-i cariye yapanlar. Vakıf, bahsettiğim sadaka-i cariyenin tam da üzerine oturan bir vakıa. Sen kendinden bir malı ayırıyorsun, vakfediyorsun ve kıyamete kadar da insanlar bunlardan faydalandıkça sana da sevap yazıyor. Bunun peşinde koşmuş bu insanlar. Bunun peşinde koşarlarken de gördüğüm kadarıyla cami ve külliye merkezli bir şehrin ardından koşmuşlar.

Medeniyetimizin şehir kurgusu cami merkezlidir.

Bizim medeniyetimizin oluşturduğu şehir tipolojisine baktığımızda, şehir ve mahalle tipine baktığımızda merkezde camileri görürüz. Camileri ve külliyeleri görürüz. Şöyle de diye biliriz Hristiyanlarda da kilise var, Yahudiler de de havra var. Bizimkiler form itibarıyla mescid ya da camii ortaya koymuş, bütün yönü, şekli ona göre yapmış, evleri ona göre düzenlemiş ve bunların etrafında da ilimle ilgili muhakkak bir şeyler yapmış. Camiinin yanına, mahallelere sıbyan mekteplerini koymuş. İstanbul’da 35’in üzerinde padişah ve çevrelerinin inşa ettiği külliyeler var. Hanımları, çocukları falan… Hanım sultanların da epeyce eserleri var. Bunların dışında da bahsettiğiniz paşaların eserleri var. Dolayısıyla İstanbul’da ciddi bir külliye kültürü var.

Fatih’in merkezini cami ve medreseler oluşturur.

Burada mesela işin büyüklüğüne göre Fatih’i ele aldığımızda Fatih semtinin tam ortasında bir cami ile Karadeniz ve Akdeniz medreseleri var. Yanında kütüphanesi, onun hemen yanında sıbyan mektebi, hamamı… Hamamsız hiçbir semt yok. Bunun yanında tabhanesi/aş evi. Fakir fukara şehre geldiğinde birkaç gün kalıyor burada ve ihtiyaç halinde küçük tedavileri yapılıyor. Yiyor, içiyor ve dua ediyor. İmaret muhakkak var, ayrıca şifahaneler. Orada da tedaviler yapılıyor. Osman Nuri Ergin külliye kavramından imaret diye bahseder. Durum Halil İnalcık’da da böyledir. İmaretin daha dar manası insanlara, garib ü gurebaya yemek verilen yer. Küçük bir şehir oluşturmuş böylelikle. Bir de yanında muhakkak çeşmeler ve çarşılar var. Külliyelerin oluşmasında tamamen vakfedilmiş malzemeler/unsurlar… Bir bölümü de vakıfların gelirlerini sağlayan yerler. Mesela nedir bunlar? Hamamlar, çarşılar, kervansaraylar… Buralardan gelen gelir de vakfediliyor söz konusu eserler için. İlginçtir, Ayasofya Vakfiyesi’nin en önemli gelir kaynağı Cevahir Bedesteni’dir. Sultan Fatih, Cevahir Bedesteni’ni yapıyor –ki Kapalı Çarşı’nın nüvesidir, ilk önemli bedesteni. Buranın gelirini Ayasofya Vakfı’na bağlıyor. Sultanhanam’daki Haseki Sultan’ın yaptığı Sultanhamamı’nın gelirleri de yine vakfedilmiş. Zamanla buraların gelirleri Yeni Camii’nin vakfiyesinin içerisine alınmış. Cami merkezli, muhakkak ama yanında çarşısının olduğu, sosyal hayatın da olduğu, hamamın da olduğu, diğer müştemilatın da olduğu külliyeler ve külliyenin etrafında genişten dara doğru giden bir mahalle ve şehir kurgusu. Uzaklaştıkça da şehrin uzak noktalarında da daha dar sokaklar belli yerlerde de çıkmaz sokakların olduğu bir mahalle anlayışı.

Çıkmaz sokaklar mahremiyeti temsil ediyor.

Çıkmaz sokaklar mahremiyeti temsil ediyor. Şimdi böyle bir kurgu yapmışlar, vakfiyenin, imaretlerin ve külliyelerin üzerine… Ve şehri böyle şenlendirmişler gördüğüm kadarıyla. Bu bir bakış açısı. Biz bugün yaparsak ne/neler yapabiliriz diye düşünüyorum bazen. Mesela yeni inşa edilen şehirlere bakıyorum. Böyle bir anlayış, ibadethanelerin etrafında kurgulanan bir anlayış yok. Bizim Müslümanların yaptığı şehirlerden bahsediyorum. Mesela en önemlilerinden bir tanesi diyelim Başakşehir. İsmi bile başaktır. Bizim siyasi düşüncemizin içinde de başak figürü vardı bir dönem bizim mahallede. Başakşehir bizim kurduğumuz bir yerdir. Ama Başakşehir, Fatih gibi, Süleymaniye gibi külliyelerin etrafına oturmuş bir şehir değil. Neyin etrafına oturmuş? Belki postmodern kültür, merkezi olmayan bir şehir anlayışı olabilir. Ama eskilere baktığımda vakıf düşüncesi ve külliye anlayışı bana çok ilginç geliyor. O gözle de bakıyorum ve diyorum ki “Bugün bize şehir inşa et deseler neyin etrafında döndüreceğiz bunu!” Bu ciddi bir soru işareti.

Bekir Cantemir

Burada bir sorum var. Constantinapol’ü bir Roma şehri olarak Konstantin kurduğunda ne yapıyor? Şehri kurmazdan önce kuracağı yer hususunda Çanakkale Asos’un yanındaki Gülşehir ile şimdiki İstanbul arasında kararsız kaldığı söyleniyor ve sonradan da günümüz mekanını seçiyor. Constantinapol’ü Miladi 300’üncü yılda kuruyor, geniş caddeler inşa ediyor, heykeller dikiyor, sarayını yapıyor, hipodromunu yapıyor, hamamlar kuruyor, suyu getiriyor. Bugün o dönemlerden, Unkapanı’nda göz ününde kalan su kanalları var İstanbul’da. Bunları yapan Konstantin, imparatorluğunu Hristiyanlığa geçiren kişi. Konstantin’in kurduğu bu şehirde de yollar, hamamlar inşa ediliyor. Bu mekanı ilk defa Konstantin şenlendiriyor. Sonra Osmanlı şenlendirmesi geliyor. Osmanlı’da İstanbul’un imar esaslarından birisini vakıf kültürü oluşturuyor.

Bizdeki sorun vakıf kültürünü ortadan kaldırmamızla ilgili.

Bizdeki sorun sadece kaybedilen savaşlar ve modernleşme tecrübemizde vakıf kültürünü ortadan kaldırmamızdan neş’et ediyor. Çünkü 1826 yılında vakıflar merkezileştirildiğinde yani ulema maaşlı hale getirildiğinde, Ayasofya’nın imamı maaşlı hale getirildiğinde, ulema maaşlı hale getirildiğinde burada bir sistem değişikliği olmuş oldu. İran da mesela ulema maaşlı hale getirilmiyor, İran’ın siyasi ve politik sürece farklı bir şekilde ilerliyor. Burada şunu sormak istiyorum. Başakşehir Batıkent’in bir kopya ile modellemesidir. Ankara’daki Batıkent ile İstanbul’daki Başakşehir’in bina tasarımında bir farkı yoktur. Amaç nedir? Aynı temel üzerine çok fazla konut çok fazla insan sığdırmak. Çünkü çok fazla köyden kente göç var. Bu kadar insanının sorununu çözmeniz gerekiyor. İşin estetik tarafıyla ilgili tartışması yapıldığında şunu sorabilirim size. Ben Çorumluyum. Çorumda, günümüz TOKİ evlerinde yaşamakta olan bir öğretmenin hayatını Kral Hattuşaş Hitit Kralı olarak yaşayamamıştır. Çorumlu öğretmenin otoparklı bir evi var, asansörle inip çıkıyor ve evini doğalgaz ile ısıtıyor. Arabasıyla da Migros’tan tropikal meyve alabiliyor. Bunu Hitit Kralı yapamamıştı. Ben burada estetik tartışmalarını pratik sorun çözücülükten uzak bir romantizm içinde buluyorum. TOKİ binaların estetik sorunlarını tartışabiliriz ama kitlesel konut sorununu ucuza çözmenin fazla bir yolu yok. İnsanlık tarihi boyunca, sıradan insanın bu kadar konforlu bir hayat yaşadığı bir dönem olmadı. Geçenlerde Freud dizisini izledim. Adamlar her daim duş alamıyor, koltuk altlarını siliyorlar. Neden? Çünkü su yok, suyu tahliye etmek de bir problem.

Yarın: ‘Mükemmel şehir!” Roma’da insanlar vebadan kırılıyordu.

İttifak Gazetesi 30.04.2020 

https://www.ittifakgazetesi.com/erhan-erken-in-gozuyle-sehir-ve-medeniyet-i-m1706.html

 

Haydar Baş’ın vefatının ardından

1986 Yılında bir kaç arkadaşımızla ile birlikte Hacca gitmiştik. Grubumuzun yaş ortalaması 25-26 civarında idi. O günü şartlarında bir hayli gayret ederek özel vize almıştık. Tamamen müstakil olarak başladığımız bu yolculukta daha sonra orada bir organizasyona dahil olmuştuk. Organizasyonun ismi Mekke Merkez Hac Kafilesi idi. Aziziye’de 4 veya 5 katlı bir pansiyonu bu organizasyon için düzenlemişlerdi. Binada erkekler ve hanımlar ayrı ayrı bölümlerde kalınıyordu. Biz o sene hanımları almadan gitmiştik. Çünkü evli olan ben ve İbrahim Solmaz’ın çocuklarımızın yaşları daha çok küçüktü. Diğer arkadaşlar da henüz bekardılar. Organizasyonun sahipleri orada aynı zamanda öğrenim gören arkadaşlardı ve İbrahim’in  daha önceden tanıdıklarıydı. Bu sebepten de sanırım kafile içinde biraz da rahat hareket edebiliyorduk.

Yerimiz Kabe’ye biraz uzak olduğunda çoğu zaman sabah namazı için dahil olduğumuz kafilenin minibüsü ile Mescid-i Haram’a gidiyor, akşam saatlerinde ise aynı yolla dönüyorduk. Birçok akşam ise  yemek sonrası kaldığımız pansiyonun çatı katına çıkıp yoğun sohbet ediyorduk. Bazı geceler orada kaldığımız da olmuştu yanlış hatırlamıyorsam. Yemekler çoğu kere kafiledeki erkeklerle beraber genişçe bir odada yeniyordu.

Zaman içinde yeni dostluklar oluşmaya başladı. Kısa bir süre sonra grupta yaşça bizden büyük bir kişiyi İbrahim Solmaz tanıdığını ifade etmişti. Bizlere ‘bakın bu Haydar Baba diye tanınan  Kadiri şeyhi’ demişti. Ben o zatın ismini daha önce bir iki sefer duymuştum ama yakinen tanımıyordum. Haydar Hoca, kafile içindeki ilk sohbetlerde kendisini paslanmaz işi yapan biri kimliği ile tanıtmıştı. Hacca da hanımı ve validesi ile gelmişti. Dahil olduğu yer Kabe’ye bir hayli uzakta bir pansiyonu merkez seçmiş, vasat seviyede bir kafileydi. Kendisi de ailesiyle ayrı ayrı yerlerde kalmaktaydı. Yani Hac ibadeti için yaptığı tercih çok mütevaziydi.

Yine bir gün beraberce yenen bir yemek esnasında İbrahim, ‘Hocam biz akşamları çatıda çay içiyoruz sizi de bekleriz’ dedi. Hoca hafifçe heyecanlanmıştı. İbrahim teklifini yineleyerek, hocam biz sizi tanıyoruz merak etmeyin, bekleriz dedi.

O akşam Haydar hoca hemen yanımıza gelivermişti. İlk başlarda biraz tedirgin olduğunu hissetmiştik. Mevzulara pek derinlemesine girmemeye çalışıyor, konuların adeta üzerinden hafifçe geçiyordu. Biz ise belki de gençliğin verdiği heyecanla konuşmalarda meseleleri derinden derine müzakere etmeyi tercih ediyorduk. Bir seferinde lafın arasında ‘çocuklar, Türkiye’de bazı kişiler her durumda takip edilir ben de onlardan biriyim dikkatli olmak lazım’ gibi bir şeyler demişti.  Ben de ona ‘Hocam demiştim burada Aziziye’de dağ başında bir yerdeyiz. Etrafımıza bakınca tepeliklerden başka bir şey yok. Rahat edin lütfen’ diye cevap verdiğimi hatırlıyorum: Bu tarzda başlayan sohbetlerimiz Mekke’de kaldığımız 15 gün boyunca neredeyse her akşam çok derin bir şekilde devam etmişti. Hoca’ya her konuda sorular soruyorduk. Zaman içinde o da bizlere soruyordu. Tabii o dönemde gençliğin de verdiği rahatlıkla en detay konulara kadar giriyorduk. Neler düşünüyorsunuz, bu ülkeye, İslam alemine neler vaat ediyorsunuz? Ekonomik olarak neler yapacaksınız?  Devlet sistemi ile ilgili düşünceleriniz nedir vs vs.

Bazen bunaldığını hissediyorduk. Fakat en net hatırladığım. Her konuda Tevhidi öne alan bir yaklaşımımız var diyordu. İktisatta, siyasette ve sosyal hayatta birlik bizim temel düşüncemiz diye özetliyordu. Bir ara yine ekonomik, siyasi ve sosyal  sistemlerle ilgili  konulara girdiğimizde bakın bizim bazı kurullarımız var. İstanbul’a gittiğimizde ben sizi onlarla buluşturacağım aman ihmal etmeyelim demişti. Aradığınız sorulara o arkadaşlarımızla konuştuğunuzda daha doyurucu cevaplar bulacaksınız bundan eminim diye eklemişti.

Arafat’a çıkana kadar gayet hoş bir dönem geçirmiştik. O zamanki haliyle konuştuğumuz konular içinde hemfikir olmadığımız noktalar bulunsa da bugünden geriye bakarak düşündüğümde pek de rahatsızlık verici bir halini hatırlamıyorum. Arafat’ta namazların cem edilmesi konusunda kafile başkanına bir itirazı olmuştu ve bu bizi biraz hayrete düşürmüştü. O ana kadar sessiz ve sakin duran Hoca ilk defa açık bir tartışmanın tarafı olmuştu. Sanırım seyahatteki tek göze batan hareketiydi..

Arafat sonrasında ve  Medine döneminde bir daha  görüşemedik. Hacdan sonra bir gün beni aramış ve  yakın çalışma arkadaşı olan Ali Gedik ile birlikte o zamanlar Es Ajans adıyla reklam işleri yaptığımız büromuza gelmişti. Yanında Hac döneminde bahsetmiş olduğu siyaset konusundaki kurulunda bulunan bir arkadaşı da getirmişti. O arkadaşla beni tanıştırmış ve  ‘birbirinizle bundan sonra temasta olun ve bana sorduğunuz soruların hepsini bu arkadaşla lütfen konuşun’ demişti. O arkadaşla daha sonra birkaç sefer daha görüşmüştük ama hoca ile yaptığımız sohbetler gibi bir ortamı yakalayamamıştık. Tabii Haccın havası daha farklı oluyordu. İstanbul’a gelindiğinde hayat şartları daha başka gündemleri öne çıkarıveriyordu.

1990’lı yıllarda Eramat adındaki matbaamızda, Hoca’nın Cemaat yayını olan İCMAL dergisini bir kaç yıl boyunca basmıştık. Sonrasında o ilişki şu an detayını hatırlayamadığım bir sebepten ötürü devam etmedi.

Bu olaylardan birkaç yıl sonra bir gün Hoca’yı müritleriyle Yeşilköy Havaalanında görmüştüm. Hoca ve üst yönetimi önde, millet arkada giderlerken ben direk hocaya doğru yönelmiştim. Niyetim bir selam verip hal hatır sormaktı. Etrafındakiler dur kimsin diye bağırırken Hoca ‘vay Erhan nerelerdesin’ deyip bana yönelmiş ve sarılmıştık. ‘Hocam bu nasıl bir haldir? Ben galiba usulsüzlük yaptım’ demiştim. ‘Yahu boşver, sen nasılsın ne haldesin, hiç aramadın sormadın’ gibi sözlerle bana muhabbetini göstermişti. Ben de ‘inşallah bir gün ararım’ deyip o kısa görüşmeyi tamamlamıştık.

Fakat o gün anlamıştım ki bizim Haydar hocanın vaziyeti daha bir farklılaşmıştı. Herhalde bu son görüşmemizdi ki üzerinden sanırım 23-24 sene geçmiştir.

Daha sonra Haydar Baş’ı hep izlemeye çalıştım. Aziziye’de tanıdığımız o kişiden daha başka bir insan vardı sanki karşımızda veya bana öyle geliyordu. Zaman içinde bir çok farklı noktaya savrulmuş, izah edilmesi çok zor ilişkilerin içine girmişti. Ben birçok konuda farklı düşünsem ve  bir çok yaklaşımını benimsemesem de Aziziye’de pansiyonun çatı katında sohbetler ettiğimiz Haydar hocanın samimi bir insan olduğunu düşünmüştüm. Zaten öyle düşünmeseydim daha sonra dergilerini de basmazdım.

Çoğu kere kendi kendime kaldığımda ‘yahu bir gün gideyim ve Hocam bu ne haldir? Durduğunuz noktayı bana bir daha anlatır mısınız lütfen? Bu halinizi nereye oturtuyorsunuz ? diye sormayı hep düşünmüştüm. Çünkü insanların sosyal şöhreti bir şekilde arttıktan sonra artık onlarda zaman içinde ortaya çıkan değişimin dışarıdan nasıl göründüğünü, çok az sayıda kişi kendilerine samimiyetle söyleyebiliyor. Özellikle, geçen zaman içinde politik bir figür olan kişiler için bahsettiğim türde bir ihtimalin neredeyse ortadan kalktığını maalesef çoğu kereler gözlemleyebiliyoruz. Hoca için de bu değişimin böylesi bir süreç içerisinde ortaya çıktığı ihtimal dahilinde olabilir.

Haydar Hoca ile bu tarz bir görüşme yapmayı birkaç sefer düşünmüş olsam da  nedense bir türlü yanına gidemedim. Gençlik halim olsaydı sanırım çok fazla derin düşünmez ve aklıma geldiği an  kendisine ulaşmaya çalışırdım. Ama yaşlar ilerleyince insan daha çok hesap yapıyor ve ha bugün ha yarın derken bir çok şeyi kaçırıveriyor.

Haydar Baş’ın vefat haberini duyunca içim adeta cızzz etti. 34 yıl evvelki o sahneleri hatırladım. Ve nedense böyle bir yazı kaleme alma ihtiyacı hissettim. Onunla ilgili Hac döneminde başlayan ve sonraki senelerde az da olsa devam eden hukukumuz içerisinde cereyan etmiş olan bir kaç hatıramı nakletmeyi arzu ettim.

Allah ( cc) Haydar Baş’ın taksiratını affetsin. Kendisine Rahmetiyle muamele etsin. Amin

CAN SIKICI VE İBRET ALINMASI GEREKEN BİR SOSYAL OLAY YAŞADIK

10 Nisan cuma akşamını cumartesiye bağlayan gece saat 22.00 ile 24.00 arasında milletçe çok çarpıcı bir sosyal deney daha yaşadık. Sokağa çıkma yasağı lafı duyulunca bir çok şehrimizde insanların önemli bir bölümü kontrolsüzce sokaklara fırladı. Kararın detayını ve genelgenin bütününü beklemeden panik yaptılar.

Kitlelerin genel karakteridir zaten; bazen umulmadık anlarda umulmadık tepkiler gösterebilirler.

Geçen akşamki olayda ise bu sonuç belki tahmin edilebilecek bir şeydi ama yine de sanırım kararı alanlar bu tarz bir gelişmeyi beklemiyorlardı Bir aydan fazla bir zamandır gergin bir halde, hadiselerin içinde zor günler geçiren kitleler ani verilen ve detayları yeterince açıklanmayan kararı duyunca kendilerince tedbir almaya çalıştılar. Yasağın iki gün olduğunu bir an için unutuverdiler. Sanki aylarca içeride kalacaklarmış gibi ürktüler.  Her biri ile tek tek konuşulsa büyük çoğunluğu yapılan eylemin doğru olmadığını muhtemelen belirteceklerdir. Fakat kitle psikolojisi birbirini tetikledi ve olan oldu…

Bu nahoş gelişme üzerine hükümeti eleştirmek isteyenlere adeta gün doğdu. Her biri bir köşeden ahkam kesmeye başladılar. Bazıları direk olarak saldırıda bulundular. Bir kısmı işi karikatürize etmeye çalıştılar. Bir diğer kısmı ise olayı destekler gibi yaparken arada bu kararı alanlara yönelik alttan alta darbeler vurdular.

TV’lere ve sosyal medyaya da iş çıktı. Kimi bu kararın ne kadar kötü alındığını anlatmaya çalıştı. Kimisi her durumda olduğu gibi akıl vermeye kalktı. Hükümete yakın medya kuruluşları ve yazarların önemli bir kısmı çok zor durumda kaldılar. Eleştirseler bir türlü sıkıntı olacaktı, izaha kalksalar olayın tutulur tarafı yoktu.

Sosyal medya daha kontrolsüz olduğu için zaten olayın en çok tartışıldığı yer o mecra oldu…

Her olaya muhalif bir tarzda yaklaşan ve salgın gibi çok girift bir olayda da aynı duruşu gösteren kişileri gördüğümde bazen şunu düşünüyorum: Oturdukları apartmanı bile yönetemeyecek çapsızlıkta kişiler, bu ölçüde kendi sağlığını bile düşünmeyen bir milleti özellikle böylesi bir salgın sürecinde idare etmenin ne kadar zor olduğunu tahayyül edemiyorlar. Edememeleri normal da kendilerini bir şey sanıp büyük büyük laflar söylemeye çalışıyorlar. Yok şöyle yapılmalıydı. Yok böyle yapılmamalıydı diye.

Bu kesimlerin içinden daha farklı bir grup da fırsattan istifade etmeye çalışarak, ( daha evvel bazı olaylarda da yaptıkları gibi) ortadaki hareketliliği adeta köpürtmeye çalıştılar. Bu işi yaparken de muhtemelen buradan hükümeti nasıl boşluğa düşürürüz diye hesaplar yaptılar.

Bir başka kesim ise kötü niyetli kişilerin ekmeğine yağ sürdüklerini fark etmeden hayret duygusu ile bu köpürtme işine ortak oldular. Sonuçta olayın kendisi zaten önemli bir kargaşa kaynağı  iken bir de tüm bu kesimlerin gayretleri de üzerine tuz biber ekince ortaya dehşetli bir kaos çıktı.

Topu topu iki saat süren bu sosyal manzara maalesef çok üzücü ve sinir bozucu bir mahiyet kazandı..

Esasında hafta sonu sokağa çıkmayı yasaklama kararı bugün gelinen noktada mantıklı bir karar gibi görünüyordu. Şu ana kadar yapılan yorumlar, ifade edilen gelişmeler, halkı böyle bir kararı gönüllü olarak kabul edebilecek kıvama getirmişti de.

Arka tarafında yatan düşünce de muhtemelen hafta sonu havaların da güzel olacağı varsayılarak millete biraz daha sokağa çıkmamaları yönünde fren yapma isteği idi. Az evvel de belirttiğim gibi özünde doğru bir karardı.

Fakat böyle bir kararı halka biraz daha erken duyurmak veya sokağa çıkamayacak insanların ihtiyaçlarını temin edebilecekleri yolları aynı anda göstererek ilan etmek gerekirdi tarzındaki eleştirilere hak vermemek mümkün değil. Bu nokta hükümetin eksi hanesine yazılabilecek bir husus olarak kayıtlara geçti

Lakin bu kararın karşısında kendi sağlığını düşünmeden kontrolsüzce sokaklara fırlayan bizim insanımızı ne yapacağız? Bu insanların durumu karşısında, ‘çok yazık’ demekten başka bir şey söylenemiyor maalesef. Kendini düşünmeyen bir insan topluluğuna başka ne denebilir ki. Günlerdir sabırla evde otur. Sosyal hareketliliği İstanbul gibi bir şehirde neredeyse %7’lere, %6’lara kadar düşür. Fakat en ufak bir panikte düşüncesizce sokaklara çık. İki ekmek ve iki paket makarna için birbirini ye. Sonuçta da bir çuval inciri berbat et.

Ya sadece muhalefet etmek için muhalefet yapanlar ve kötü niyetli sosyal köpürtücülerle ilgili ne tür bir yorum yapacağız?. Ben onların bu milleti ve bu devleti düşündüklerine artık neredeyse inanamaz hale geldim. Herhangi bir konudaki itirazlarının iyi niyetine de pek güvenemiyorum. Maalesef tek gayeleri hükümet veya daha da netleştirirsek Tayyip bey bir şekilde darbe yesin ve halk nazarındaki desteği zayıflasın.

Milletin salgından etkilenme oranını düşürmeye çalışıcı gayretler, başka ülkelerle mukayese edildiğinde bizim öne çıkan bazı güzel özelliklerimiz, ülke ekonomisinin uzun soluklu sokağa çıkma yasakları ile durma noktasına gelmesini önlemeye yönelik alınan tedbirler bu kesimlerin hiç umurunda değil diye görüyorum. Yoksa insanoğlu bu kadar göz göre göre olayları içinden çıkılmaz hale getirmeye çalışmaz. Hatta bazen bu konu ile ilgili analizleri yorumlarken müsbet gibi görünen sonuçlardan bile rahatsızlık duyduklarını içten içe hissediyorum. Hep olayları en kötü haliyle yorumlama ve insanlara kötümserlik pompalama çabaları…

Bir de fırsattan istifade mevcut çalkalanmayı kullanmaya çalışarak, hükümetin kararı doğru ama yine yanlış yönettiler, yine yüzlerine gözlerine bulaştırdılar diyen müzmin muhalifler var. Onlar da bu nahoş olay üzerine hemen mevzuya girip bu toz duman içinde bir şeyler kapabilir miyiz diye arz-ı endam ettiler. Ülkenin ve dünyanın çok ciddi bir sıkıntılı süreçten geçtiği bir zamanda, bazen kısmi haklılığı olan muhalif görüşler umuma söylendiği zaman pek de hoş kaçmıyor. Dengeyi kaçırıyor, karamsarlıkları arttırıyor, top yekün yapılması gereken çalışmalardaki moral motivasyonu menfi etkiliyor.

En son olarak da bu karışıklığı hayret nazarıyla izleyip, ne olup bittiğinin arka planını değerlendirmeden her gördüğü konunun içine dahil olanlar var ki onların durumları da maalesef içler acısı: Bu insanlar belki kötü niyetli olmasalar da hadisenin sıcaklığına kapılarak her gördükleri videoyu/resmi paylaşıp, her karikatürü bir yerden başka bir yere naklettiler ve bu keşmekeşe menfi açıdan bir hayli katkı sağladılar.

İki saatlik bu yanlışlıklar ve aymazlıklarla dolu süreci çaresizlik içinde izleyen, üstelik hiçbir şey de yapamayan bir insan olarak kendimi adeta yedim bitirdim. Saat 24.00’den sonra ise dehşetli bir üzüntü ve yorgunluk hissettim. Kendi kendime hep şu soruyu sordum. Ben bu olayda kime kızıyorum? Neden kendimi bu kadar çaresiz hissediyorum? Sanırım bir çok kişi de bu olaylar karşısında kendisine aynı soruyu sormuştur. Cevabı ise tek boyutlu değil. Her bir etkenin burada kendi çapında bir katkısı var.. Çok yönlü ve birbirini tetikleyen fazla sayıda kaynağı olan bir kaos hali…

Sonuçta Millet olarak geçirdiğimiz bu kısa süren ama hayli yıpratıcı sosyal deneyden bir çok dersler alınmalıdır kanaatini taşımaktayım. İnşallah toplum olarak bizlere maliyeti çok ağır olmaz.

Allah bu acı olayın sonuçlarını hayırlara tebdil etsin ve bu milleti beterlerinden korusun diye dua ederek sözlerimi bitirmek istiyorum

Vesselam

11.04.2020