YAKIN TARİHİMİZDE ANAYASALAR VE SOSYAL DEĞİŞİM

GENEL BİLGİLER

Ülkemizde Anayasa yerine kullanılmaya başlanan ilk kavram “Kanun-u Esasi” olmuştur. 1876 yılında hazırlanan ilk anayasa ile de meşrûtî bir idarenin temelleri atılmıştır. 1921 yılından başlayarak 1960 yılına kadar geçen devrede yürürlükte olan anayasalar için “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” deyimi kullanılmıştır. Anayasanın Batı dillerindeki karşılığı bilindiği gibi “constitution” dur. Bu kelime ise Latince kökenli olup, “kurmak, inşa etmek” anlamına gelmektedir

Genelde anayasalar diğer yasaların üzerinde, onlardan daha geniş kapsamlı ve bütünü kuşatıcı, bir görüşe göre ise onları doğuran, onlara kaynak ve dayanak olan bir yasa diye tanımlanmaktadır.

Anayasaları taşıdıkları özellikler itibariyle bir kaç kategoriye ayrılabiliriz:

Liberal anayasalar: Bu tip anayasalarda temel hak ve özgürlükler belirlenmiştir. Yasama, yürütme ve yargı arasında güçler dağılımı gerçekleştirilmiştir. İçerdikleri hükümler arasında hükümetlerin yapmaları gereken meselelerden bahsedilmez, genel olarak toplumun normları dile getirilir. Anayasa, adeta toplumun çeşitli kesimleri arasında bir anlaşma ve uzlaşma niteliğindeki bir belge hüviyetindedir.

Pragmatik anayasalar: Bu tip anayasalarda ise hükümetlerin programlarında bulunabilecek birçok şey yer alabilmektedir. Ekonomik, sosyal ve siyasi alanlardaki politikalar, ana çizgileriyle ve planlı bir temele dayalı olarak bu tip anayasalarda yazılıdır. Genel çizgileriyle bir mutabakattan çok, eğitici ve öğretici yanları ağır basan metinlerdir. Toplumun çeşitli kesimlerinin isteklerini yansıtmaktan, onlar arasındaki bir mutabakattan daha çok, çeşitli yönetici grupların istekleri doğrultusunda topluma şekil vermeye yönelik olarak hazırlanan ve kitlelere empoze edilen anayasalardır.

Anayasalarla üzerine yapılan diğer bir tasnife göre ise, anayasalar “yumuşak” (bükülgen) ya da “sert” (katı) olarak tarif edilmektedir. Değiştirilmesi, diğer yasalara göre farklı özellikler taşıyan, özel bir çoğunluk ya da organ gerektiren anayasalara “sert anayasalar” denmiştir. 1924, 1961 ve 1982 anayasaları bu türdendir. Yukarıda zikri geçen anayasalar aynı zamanda pragmatik anayasaların da temel özelliklerini taşımaktadır.

“Yumuşak” diye tabir edilen anayasaların tipik bir örneği İngiliz Anayasası’dır. İngiliz Anayasası yumuşak bir anayasa olarak nitelendirilebilse de ülkedeki cari hukuk sistemi için de köklü gelenekleri ile hissedilir bir üstünlüğe sahiptir.

Anayasalar bir ülkenin sosyal, siyasi ve ekonomik yapısının temel dinamiklerini oluşturması bakımından büyük önem taşımaktadır. Bir ülkede yapılması düşünülen değişikliklerin yerleşmesi ve uygulanması açısından da anayasaların hatırı sayılır bir işlevi bulunmaktadır.

Ülkemizdeki anayasaları ve tarih boyunca meydana gelen toplumsal değişimleri analiz edebilmek için her iki kavramı da birbirleri ile bağlantılı olarak incelemek gerekmektedir.

Anayasa kavramı üzerine yukarıda verdiğimiz bu kısa malumattan sonra, ülkemizdeki sosyal yapının bazı temel özellikleri, genel anlamıyla sosyal değişim ve yakın dönemde ülkemizdeki sosyal değişimin serüveni üzerinde de kısaca durmak istiyorum.

ÜLKEMİZDEKİ SOSYAL DEĞİŞİMİN TARİHÎ ARKA PLANI

Türkiye’de toplumsal düzende genel anlamda ataerkil bir yapının hâkim olduğu, çok sayıda ilim adamı tarafından paylaşılmakta olan bir sosyolojik tespittir. Ataerkil yapılarda genelde üstün alta, devlet aygıtının millete, yönetici elitlerin yönetilenlere emredici bir bakış açısı bulunmaktadır. Alttakiler de bu emredici yaklaşımı, genel çerçevesiyle kabul eden bir tutum ortaya koymaktadır. Tabiidir ki tarihî süreç içinde bu ataerkil yaklaşım ve alttakilerin tutumunda belli bazı değişikler meydana gelmiştir. Fakat bu tespitimiz, genel bir trendin ortaya konulması için kullanılmakta olan bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir.

Toplumlarda tarihi süreçte ortaya çıkan sosyal yapıdaki değişiklikleri ifade edebilmek için kullanılmakta olan iki tanım, analizimizin kurgusu itibariyle tercih edilmiştir. Bunlardan bir tanesi; başka toplumlardaki değişimlere özenilerek o topluma uygulatılmaya çalışılan sosyal değişimler (ki orijinal deyimiyle ‘induced change’) , diğeri de; toplumun kendi iç dinamiklerinin sonucu olarak meydana gelen sosyal değişimlerdir. (ki orijinal deyimiyle’ organic change’  olarak ifade edilmektedir.)

Ülkemizde, birazdan detayları ile izah etmeye çalışacağımız değişimle, genelde başka toplumlardaki yapılara özenilerek ortaya çıkan değişimler olarak tanımlanmaktadır. Toplumumuzun ataerkil yapısından kaynaklanan özelliklerden dolayı da bu değişimler genelde yukarıdan aşağı doğru, bazen özendirilerek, bazen de zorlanılarak gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

Bu değişim ve dönüşüme tarihî seyir içinde kısaca bakmak gerekirse;

1600’lı yılların ortalarına kadar gerek maddi güç, gerekse de hâkimiyeti altındaki alanları genişleyen Osmanlı Devleti, bilindiği gibi bu tarihlerden itibaren belli bir duraklama ve geriye gidiş süreci içine girmiştir. Osmanlı’nın maddi değerler itibariyle çağdaşlarına karşı olan üstünlüğünü kaybetmeye başlaması ile birlikte özellikle yöneticiler arasında çok farklı arayışlar ortaya çıkmıştır. Önceleri “‘Kanun-u kadîm’e dönelim, devleti, eski dönemlerdeki müesseseleri ihya ederek yeniden organize edelim” arayışıyla başlayan ıslahat teşebbüsleri zamanla farklı mecralara kaymıştır.

Bu çerçevede, ülke dışında hüküm süren, kaba hatları ile “Batılı” diye tabir edebileceğimiz düşünce ve yaşayış tarzı, ülkenin maddi gerilemesini durdurabilmek için tercih edilmesi gereken değerler olarak topluma, millete ve devlete teklif edilmeye başlanmıştır.

Bu yeni yönelimi ortaya atanlar ise; o zamana kadar toplumda önder durumunda olan âlimlerin yerini almaya başlayan ve “münevver veya aydın” diye tanımlanan; belirleyici özellikleri itibariyle farklı (özellikle de Batılı paradigmanın hâkim olduğu) bir eğitim sürecinden geçmiş kesimler ve yönetici kadrolar olmuştur.

Önce teklif ile başlayan bu süreç, zamanla, özenilen bu düşünce ve yaşayış tarzının temel değerlerinin, yukarıdan aşağıya. bazen özendirilerek, bazen zorlayarak topluma uygulatılmaya çalışılması şeklini almıştır.

Geride kalan yaklaşık 200 yılı aşkın tarihimizde görünen en önemli tercihlerden biri olan bu tercih, diğer tüm bağlı tercihleri de etkilemiştir ve etkilemeye de devam etmektedir.

Bu temel tercih değişikliğinin ana hedefi olan en önemli müessese de, İslâm dini ve onun toplum hayatında etkili olan temel değerleridir. Bu temel değerlerin zayıflatılmaya çalışılması, toplum hayatının dışına itilmesi, toplum hayatının işlevsellikten uzak köşelerine hapsedilmeye çalışılması, son 200 yıllık dönemde kısmen tahakkuk ettirilebilmiştir. Bu süreç geçen zaman içinde hızını gittikçe arttırmıştır

Sosyal değişimi hızlandırmaya çalışan kesimlerin bu çalışmalarına, İslâm dinini önemsediğini iddia eden kitlelerin teorik ve pratikteki bazı eksiklikleri de önemli oranda katkı sağlamıştır.

Bu kitleler, kendi inandıkları değerleri öğrenmek,  şeksiz ve şüphesiz inanmak,  üzerinde düşünmek ve kendi dışlarında vukû bulan değişikleri okuyarak onlara yönelik çözüm üretmek konularında maalesef yeterli bir başarı sağlayamamışlardır.

Bu eksiklik ülkemizde ve genel anlamı ile İslâm dünyasında Batılı anlamda bir sosyal değişimi gerçekleştirmek isteyen kesimlerin, belli bir dönem daha kısmen başarılı bir görüntü ortaya çıkartabilmelerine yol açmıştır.

Bu noktada şöyle bir değerlendirme yapmak da yararlı olacaktır: Zamanın değişmesi ile insanların/toplumların bağlı oldukları değerlerden bazılarının değişeceği/değiştirilebileceği konusu, tarih boyunca sürekli tartışma konusu olmuştur. Asıl olan, nelerin değişebileceği ve nelerin değişmeden kalması gerektiği ile ilgili kararların net olarak verilebilmesidir.

Değerler sisteminin bağlı olduğu temel kaynakların değişmesi elbette kabul edilebilecek bir husus değildir. Ayrıca, varlık ve varlığın sebebi ile ilgili olarak bakış açısındaki bir değişimin, inanılan değerlerin boşa çıkması demek olacağından, değişime konu edilmesi de söz konusu olmayacak diğer bir noktadır.

İslâm dinini referans alan insanlar için varlığın sebebi Yaratıcıya kul olmaktır. Bu bilgiyi aldıkları temel kaynak da Kur’an ve onu insanlara ulaştıran Yüce Peygamberin söz ve davranışlarıdır. Dolayısıyla bu iki temel konu, değişmeyecek değişkenler olarak mütalaa edilmektedir. Bunun dışındaki hususların bu temel noktalara bağlı olarak zaman içinde belli farklılıklar gösterebileceği kısmen kabul görmektedir.

Burada Batılı anlamda sosyal değişimi ülkemizde uygulamak isteyenlerin, bu temel noktalar üzerinde değişiklik yapılmasını arzu ettikleri ve toplumu bu yönde etkilemek istemeleri tespiti üzerinden hareketle sosyal değişim olgusu incelenmelidir.

Bu noktada şöyle bir sorunun cevabı üzerinde hassasiyetle durulmalıdır: Ülkemizde tarihi süreçte ortaya çıkan ve bu topraklarda yaşayan insanların temel değerlerindeki değişimi ve bunun hayata etkisini hedef alan bir sosyal değişim mutlak bir durum mudur? Bu soruya “evet” cevabı vermenin mümkün olmadığı, inanan insanlar tarafından ısrarla savunulmaktadır.

Dünyanın yaratıldığı andan günümüze kadar geçen tarihi süreçte, son 200 yılı aşkın döneme benzer birçok devre gelmiş ve geçmiştir. Fakat hiç birinde dini hassasiyeti olanların kendi inandıkları değerleri, olması gerektiği gibi savunabilmeleri konusunda gösterdikleri zafiyet ve bu hassasiyetlerini hayata uygulamaya geçirebilmelerinin önündeki engeller mutlak manada kalıcılık gösterememiştir. Belli dönemlerde değişmemesi gereken temel dinamiklerin önemini fark eden ve değişim gereken noktaları da iyi okuyup ana referans noktalarına bağlı olarak bunları geliştirebilen yeni öncü kesimler ortaya çıkmış, doğrunun ve hakkın hayata uygulanmasına mani olanların engellemeleri/dayatmaları kısmen veya tamamen ortadan kaldırılmıştır.

SOSYAL DEĞİŞİMİN ÖNEMLİ BİR UNSURU OLARAK ANAYASALAR

Yukarıda, tarihî gelişim sürecini kısaca izah etmeye çalıştığımız Batılı manadaki bir sosyal değişimi bu millete uygulatmak isteyen kesimlerin son 200 yılda kullandıkları en önemli araçlardan bir tanesi, ülke dışındaki trendlere uygun olarak ortaya çıkan anayasa çalışmaları olmuştur. Batı’da Magna Carta; bizde de kısmen Sened-i İttifak ile başlayan bu süreç, son dönem toplumsal tarihimizde göze çarpan en etkin mekanizmalarından biri olarak zikredilebilir.

1876 ve 1909 anayasaları (Kanun-u Esasi) bizim tarihimizde ortaya çıkan anayasa tekniğine uygun ilk örneklerdir. 1921 anayasa tadilatı ve 1924 anayasaları (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) dikkatlice incelendiğinde kendilerinden sonra yaşanan süreçleri nasıl etkilemiş oldukları gayet açıklıkla görülebilir.

Tabii burada anayasaları, süreçleri etkileyen tek parametre olarak ele almak da bizleri başka bir eksik analize götürebilir. Güçlü yönetici elitler, dış etkiler, büyük savaşlar ve savaş sonraları ortaya çıkan ciddi yıkımların bu değişimlerdeki önemli rolleri de inkâr edilemez.

Tabiidir ki dünyanın diğer bölgelerinde ortaya çıkan büyük değişimler, bu bölgelerde yaşayan milletlerin insana, eşyaya ve tabiata bakışlarında meydana gelen büyük bakış farklılıkları ve onların ortaya çıkardığı farklı yönelimlerin etkisi, ülkemizdeki değişimi yoğun olarak etkileyen diğer parametrelerdir.

Türkiye’de büyük halk kitlelerinin din ile bağlantılarını menfi yönde etkileyen gelişmelerin ortaya çıkmasında, anayasaların kısmen hızlandırıcı, kısmen de değişimi kontrol altında tutucu önemli rolleri olmuştur.

Tüm bu yaşanan gelişmelere rağmen, dinin toplumun genlerinde var olan kalıcı etkisi, bazen en umulmadık anlarda ve en kısıtlayıcı dönemlerde bile Batılı anlamdaki sosyal değişimi etkileyen güçlerin ve onların kontrolünde oluşturulan anayasaların hesaplayamadığı en küçük aralıklardan gün yüzüne çıkabilmiştir. Mesela 1950–1960 yılları arasındaki dönemde bu tip bir gelişme göze çarpmaktadır. (Belli bir dönem ezanın Türkçe okunması ve 1950’den sonra tekrar aslına döndürülmesi bile toplumda çok önemli bir moral motivasyonu beraberinde getirmiştir.)

Gelişen liberal-kapitalist dış etkilerin topluma tesirde bulunduğu bir dönemde, ortaya çıkan bu kısmi özgürlük ortamından, dini hassasiyetler filizlenmiş ve geniş halk kesimleri din ile farklı tonda da olsa bir ilişki kurabilmiştir. Bu ilişki, zaman zaman, sosyal değişimi farklı bir yöne götürmeyi kendilerine hedef seçmiş kesimlerin sert müdahaleleri ile kesintiye uğratılmaya çalışılmıştır.

1950’lerdeki bu gelişmeler üzerine meydana gelen sert müdahale ve sonrasındaki 1961 Anayasası, en ufak boşlukta dinle ilişki kurabilen kesimlerin, yaşanan hayata ve sosyal değişime müdahale edebilmelerini engellemeye çalışan kontrol mekanizmaları ile donatılmıştır. İkili meclis yapısı, MGK, özerk kurumlar, güçler ayrımını sağlayan mekanizmalar bu cümleden zikredilebilecek bazı örneklerdir.

Arzu edilen Batılı anlamdaki sosyal değişim ve bunu, yönetici elitlerin tüm gayretlerine rağmen tam manasıyla ve onların istediği ölçüde içselleştiremeyen geniş kitlelerin dirençleri arasında sürekli gel-gitler ortaya çıkmıştır.

Bu süreçler içerisinde salt Batılı düşünceyi savunan yönetici elitlerin uyguladıkları ihtilal, darbe ve müdahale türü sert müdahaleler sonrasında anayasalar üzerinde gerçekleştirilen değişikler, hep geçmiş dönemde göze çarpan eksikliklerin giderilebilmesi ana fikri çerçevesinde yapılmıştır.

Bugün, 1980 askeri darbesi ve sonrasında gündeme gelen 1982 Anayasası’nın şekillendirdiği bir dönem yaşanmaktadır. Bu dönemin ana yaklaşımı, geniş kitlelerin, özlenen sosyal değişime karşı ortaya çıkabilecek gelişmeleri engelleyici ve kontrol altına alıcı bir yapı oluşturabilmektir.

Demokratik rejimlerin halka verdiği yönetimi etkileme gücü, yapılan yeni anayasaların etkisi ve buna bağlı birçok farklı mekanizmayla kontrol edilmekte ve etkisiz hale getirilmeye çalışılmaktadır. Çünkü tarihi süreç içinde birçok defa görüldüğü üzere, ülke yönetiminde etkili olmaya başlayan halk çoğunluğu, umulmadık bir hızla genlerindeki İslâmi unsurlarla irtibat kurmakta ve Batılı anlamdaki sosyal değişim ile hedeflenen büyük farklılaşmalar sekteye uğramaktadır.

Ülkede yönetici elitler tarafından arzulanan Batılı paradigmaya uygun tarzdaki sosyal değişim ile halkın, hayata, eşyaya ve tabiata bakışının İslâmi hassasiyetlerden etkilenerek değil de farklı bir medeniyetin penceresinden bakılarak şekillenmesi arzu edilmektedir. Bu halin, sonuçları itibariyle çok farklı sosyal yapıları ortaya çıkarabileceğinden endişe eden bazı iç ve dış güçler, ülkenin yüzyıllardan beri iç içe olmaktan mutlu olduğu dini değerleri kısmen değiştirmek, içini boşaltmak, uygulanmasını engellemeye çalışmak, uygulamaya çalışanları itham etmek ve bu tarz yaklaşımları ‘irtica’ diye yaftalamak gibi tavırların içine girmektedir.

Bu kesimler için asıl olan, çoğu kere lâfzen ifade edildiği gibi demokratik bir cumhuriyet rejimi kurabilmek değil, ismi demokratik olan, fakat özlenen sosyal değişimi ters yönde etkilemeye yönelik gelişmeleri kontrol altında tutan ve onlara asla müsaade etmeyen bir sistemi devam ettirebilmek olmuştur.

Türkiye’de İslâm dini ve onun temel değerlerini,  yaşanan değerler olarak toplumda etkili kılabilecek bir yaklaşım, baştan beri ifade etmeye çalıştığımız sosyal değişimi önemseyen kesimlerin kabul etmek istemedikleri bir husustur. Ülkeyi Batılı değerler çerçevesinde değiştirmek isteyen sosyal değişimcilerin adeta kırmızı çizgisi bu olarak görünmektedir.

Analizimizin sonuna doğru gelirken iki sorunun cevabını araştırmak anlamlı olabilir:

Tüm bu çalışmaların ana hedefi olan geniş halk kitleleri sosyal değişimi önemseyen kesimlerle aynı fikirde midir?

Tarihî süreci dikkatlice incelediğimizde gözümüze çarpan en önemli husus, değiştirilmek istenilen dinden gelen değerler 200 yıllık aksi gayretlere rağmen, halk için halen önem taşımaktadır. 200 yıllık süreçte bu topraklardan milyonlarca insan gelip geçmesine rağmen Batılı değerlerin üzerine kurulmaya çalışılan bir sosyal değişim projesi istenen başarıya ulaşamamıştır.

Fakat bu sosyal değişim konusunu büsbütün başarısız ve etkisiz olarak değerlendirmek de mümkün değildir. Kısmî bir sosyal değişim ortaya çıkmıştır. Vukû bulan sosyal değişim sürecinde,  yukarıda ifade edilen ve değişmemesi gereken bazı değişkenlerin bile sorgulanmaya başladığı görülmüştür.

Bu sosyal değişimde yazımızda ifade ettiğimiz gibi dini önemseyen kesimlerin bazı yetersizlikleri de rol oynamıştır. Sonuç her iki yönelim için de mutlak manada arzu edilen bir hâl olmamıştır

Bu noktada kısmî bir uzlaşı mümkün müdür?

Belki de ulaşılması gereken nokta, kısmî bir uzlaşı noktası olmalıdır. Bu ülkenin tarihî gelişimi ile uyumlu fakat aynı zamanda dünyanın aldığı seyirle tam anlamıyla tenakuz göstermeyecek bir ara yol/formül bulunabilmelidir.

Bu ara yolun/formülün bulunabilmesinde en önemli merhale, bundan sonrasında yaşanması istenen toplumsal hayatı uzlaşı içinde yaşamaya imkân verecek, halkın isteği üzerinde vesayet kurulmasına imkân tanımayan, bir sosyal mutabakat ve bunun teknik ismi ile anayasa metni oluşturmaktır.

Bu anayasa, ülkenin en önemli gerçeği olan İslâm dininin temel değerlerini önemseyen kesimlerin, kalben onayladıkları değerleri yaşayabilmelerine imkân verecek açılımları içinde barındırmalıdır.

Yeni anayasa metni inancına uygun yaşamak isteyen insanların kendilerinin, aile yapılarının, çocuklarının hayatlarına karışılmasını engelleyen bir anlayışla kaleme alınmalıdır

Yeni anayasa insanların hayatlarıyla, eğitimleriyle, kültürleriyle, ekonomik aktiviteleri ile ilgili konularda onlara zorla istemedikleri değerleri dayatan bir metin olmamalıdır.

Böyle bir anayasa, aynı zamanda, Batılı anlamda sosyal değişim isteyen kesimlerin arzu ettikleri noktaları, dayatmacı bir tarzda değil de serbest bir ortamda ortaya koyabilecekleri bir toplumsal mutabakat metni olmalıdır.

Maksat, halkın çoğunluğunun isteklerinin toplumda hâkim olduğu ve azınlıkta kalanların da haklarının korunduğu bir sistemse ve bu sistem de demokratik bir cumhuriyet ise, bu sistem üzerinde de toplumda bir uzlaşı var ise, bu sistemi toplumsal bir sözleşme olarak ortaya koyan kapsayıcı bir çalışma yapılabilmelidir.

Milletin tüm fertleri, dengeli, katılımcı, barış içinde bir arada yaşama esasına dayalı, 200 yıllık Batılılaşma sürecini de, dini ve ahlakî normlara bağlı olarak geçen bin yıllık tarihi birikimi de dışlamayan, yumuşak bir anayasa yapılması konusunda ellerinden gelen tüm katkıyı göstermelidir.

Bu ülkede yaşayan her fert, en az bir diğeri kadar bu ülkenin evladıdır ve bu ülke sınırları dâhilinde adalet temeline dayalı, hakça ve insanca yaşama hakkına sahiptir.

Ülkemizde kâmil manada din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti, düşünce, ifade ve örgütlenme hürriyeti, gereksiz sınırlandırmalardan arındırılmış olarak tüm vatandaşlarımız için sağlanmalıdır.

Bu ülkede yüzyıllar boyu böyle bir hoşgörü ortamı içinde yaşamış bir milletin, içine düştüğü böylesi bir sıkıntılı ortamı da bu tarz bir yaklaşımla aşacağına inanıyorum

 

ERHAN ERKEN/ Dünya Bülteni 15.12.2011