Çağdaş Siyasal İdeolojiler

Batı’nın Siyasi Düşünce Tarihi ile ilgili incelemelerde bilhassa XVIII. yy’dan itibaren ortaya çıkmaya başlayan ve zamanımızda da dolaylı ya da dolaysız olarak etkisini sürdüren ideolojilerin ortak özelliklerinden bahsetmekte yarar var:

Bahsettiğimiz bu ideolojiler içinde en fazla öne çıkanlar olarak  Liberalizm, Muhafazakarlık, Sosyalizm ve Marksizmi sayabiliriz.

XVIII. yüzyıla genel olarak baktığımızda çağa damgasını vuran ve siyasi müesseselerin büyük ölçüde değişmesine sebep olan Fransız Devrimi’ni görüyoruz. Bütün sosyal olaylar gibi birden biri vuku bulmayan ve uzun bir birikimin neticesi olan bu hadise, evveli ve sonrası ile siyasi düşünce sahasına yeni boyutlar kazandırmıştır.

Fransız Devrimi henüz patlak vermeden oluşmaya başlayan Aydınlanma Felsefesi, aklı ön plana çıkararak, insanın bizzat kendi aklına merkeze alması gerektiğini öne sürüyordu. Bu düşünce şekli daha evvelki dönemlerde belli dini ve dünyevi otoritelerin düşüncelerine kesin itaati salık veren fikirlere göre çok radikal bir değişme idi. Aydınlanma Felsefesinin yaydığı fikirler ışığında insanın üzerindeki tüm otoritelere karşı çıkılmalı, kişiler gerçek mutluluğa bu dünyada ulaşabilmenin yollarını aramalı, tabiatı kontrol etmeye, yaratılışını yeniden keşfetmeye çalışmalıydı.

Bu değişiklikler neticesi insanlar nazarında güçlerini yitiren eski düşünceler ve değerlerin yerine yenilerini koymak gerekiyordu. Bu noktadan itibaren ortaya çıkmaya başlayan ideolojiler, Fransız Devrimi’nin sağladığı uygun şartlar içerisinde, insan hayatının her yönünü top yekün kapsayan sistemler olma yoluna girdiler…

İdeoloji kelimesi “idea” “logos” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş ve “düşünceleri tektik edilmesi, mütalaa edilmesi” anlamını ifade eden bir kelimedir.

Bu kelimeyi ilk defa kullanan Antoine Dustutt de Tracy’dir. 1796-98 arasında Paris’te Ulusal Enstitu’ye sunduğu bildirilerde bu kavram geçmekteydi. Tracy’nin bu çerçevedeki ‘The Elements of Ideology adlı kitabı daha sonra yayınlanmıştır. (1800-1815) Tracy bu kelimeyi daha çok DÜŞÜNCELER BİLİMİ anlamında kullanmaktaydı.  Fransız siyaset adamı Napolyon da bu kelimeyi gerçek olmayan şeyleri hayal eden kişiler için kullanmıştır. Kelimeyi bugün ifade ettiği manada meşhur hale getiren kişi Marx’dır.

MODERN İDEOLOJİLERİN ÖZELLİKLERİ

İlerlemeye yönelik ve devrimci olmaları.  

Batı’daki sanayi devrimi ve aydınlanma felsefesinin etkisiyle insanların dünyayla ilgili beklentilerinin artması, yeni oluşan ideolojilerin bu meseleye çözüm getirmelerini gerekli kıldı.

Kişilerin kendilerine karşı duydukları güveni arttırmak ve sürekli daha iyi daha yeni şeyler bulma ihtiyacına cevap verebilmek için ideolojilerin ilerlemeye yönelik ve devrimci olmaları şart.

– Kitlelere hitap etmeleri.: 

İdeolojiler kitlelere hitap etmelidir. Buna da zemin hazırlayan Fransız Devrimidir. Yaşanan hayatın yeni baştan yorumlanması ve değiştirilmesinde her ferdin katkısı olmalı.

İdeolojiler mevcut sosyal hadiseleri, belirli inançları devamlı tehdit ederler. Belli kilit konularda yapılan nümayişler toplu gösteriler yeni görüşlerin yerleşmesini ve kitleye mal edilmesini sağlar.

Ütopik-hayalci olmaları.

İdeolojiler hayali bir dünya kurarlar ve insanları buraya çağırırlar. Ayrıca gelecekle ilgili optimist (iyimser) olma da ideolojilerin başlıca özelliklerindendir.

-Grup ruhu oluşturmaya çalışmaları.

İdeolojiler insanları “biz” ve “onlar” diye ikiye ayırmaya çalışırlar. Etkileri altındaki kişilerde grup ruhu oluşturmaya, onlara ortak bir kültür aşılamaya gayret ederler.

20’nci yüzyılda ideolojilerin, ütopik hedeflerinin gerçekleşmemesi neticesinde, optimist karakterlerinde gevşeme görüldü.

Pesimizm’e (kötümserlik) doğru bir meyil başladı. Ayrıca ideolojilerin ütopik hedefleri, karşı ideolojilerin ortaya çıkmasına vesile oldu. Bunun neticesi muhafazakar hareketler gelişti. Zaman içerisindeki çeşitli oluşumlar neticesinde ideolojiler özelliklerine binaen üç kategoriye ayrıldı.

  • Radikal-ani değişmelere karşı çıkan muhafazakar ideolojiler.
  • Radikal-devrimci ideolojiler ki tanıma uygun olarak toptan değişiklik, yeni toplum, yeni insan isteyen sistemler.
  • Zamanla ve kontrollü değişimi savunan reformcu ideolojiler. Bu tipe göre her şey kötü değil.

MODERN İDEOLOJİLERİN FONKSİYONLARI

-İnsan inançsız yaşayamaz. Bu sebepten XVIII. Yüzyılda daha evvel kendisini tutan tüm dini bağlardan koparılan çalışan insanlar için ideolojiler laik bir din vazifesi görüyorlar. İdeolojinin bünyesindeki kişiler, kendilerine sunulan ütopik hedeflere iman derecesinde bağlanıyorlar.

-İdeolojiler kişilere aynı fikirleri, aynı inançları aşılıyorlar. Aynı şeyleri düşünen, hisseden insanlar arasında da dayanışmayı sağlıyor.

-Aynı şeyleri düşünen kişileri harekete geçirmek, onları motive etmek de ideolojilerin fonksiyonları arasında. Birçok düşünüre göre felsefe ile ideoloji arasındaki fark bu noktada. Birinde fikirler üzerinde tefekkür ediliyor. Onlar bir insana sokuluyor, diğerinde ise insana sokulan organize edilen fikirler hareket sahasına indiriliyor.

-İdeolojiler motive edilen kitleleri organize etme gibi bir fonksiyonu da ifa eder.

-Son olarak ideolojilerin bağlılarına bir şahsiyet sağladığını, onlara kimlik verdiğini, ve aralarında ruhi bir bağ oluşturduğunu da söyleyelim. İdeolojiler kullananlar için adeta bir gözlük işlevi görmektedirler

Sosyalizm ve Marksizm

Sosyalizm, liberalizmin ortaya attığı görüşlere ve çözüm yollarına alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Bunun birlikte insan ve toplumla ilgili bazı varsayımlarında benzerlikler görülür. Her iki ideolojinin de modernizm akımının mahsulü olduğunu düşünürsek bu benzerlikler bize o kadar gayri tabii gelmeyebilir.

Liberalizmin ferdin her türlü kontrolden kurtulması için mücadele verdiğini biliyoruz. İlk radikal demokrat/sosyalistler de kişi özgürlüğünün hararetli savunucularıydı. Ahlaki açıdan bu benzerliklere rağmen ekonomik olarak sosyalizm liberalizmden önemli ölçüde ayrılmaktaydı. Liberalizmin savunduğu serbest piyasa ekonomisinin beklenen refahı sağlayamaması ve eşitsizliği artırması sosyalist fikirlerin daha da gelişmelerini sağladı.

Sosyalist düşüncede hakim iki unsur;  

Toplumdaki ekonomik eşitsizliklerin-ki buna sebep serbest piyasa ekonomisidir- ortadan kaldırılması ve

Kooperatif tarzında örgütlenmelerle sosyal hayatın düzenlenmesidir.

Fransa ve İngiltere de sosyalist fikirlerle ortaya çıkan ilk düşünürler genellikle endüstrileşmenin neden olduğu yıkımdan kaçarak kendi kendine yeten topluluklar oluşturmayı tasarladıklarından “ütopyacı” olarak isimlendirilmişlerdir.

Burada önemli bir ayrıntı bu kişiler kendilerinin bu vasıfla isimlendirmemekte, üçüncü kişiler onlara bu tanımı uygun görmektedirler. Marx’a göre ise sosyalizmin kaçınılmaz olduğunu göremeyip onu tercih edilebilir bir ideoloji sıfatıyla ortaya koydukları için bu düşünürler “ütopyacı” dırlar

ÜTOPYACI SOSYALİSTLER

Fransız ütopyacı sosyalistlerinin en önemlilerinden biri Saint-Simon.  Ona göre toplumda merkezi bir kontrol olmalı. Ayrıca buna bağlı olarak da planlamaya büyük önem verilmelidir. Liberalizmin alabildiğine tanıdığı  serbestliğe karşı hiçbir şeyi şansa bırakmadan organize etmeyi savunan. St. Simon’un bu düzenine Bürokratik Sosyalizm deniliyor. Bu tip bir yapıda en önemli iş bilimsel teknokratlara düşüyor. Oluşan yeni toplum bilim+teknoloji+planlama üçlüsü üzerine bina edilmiş durumda. Mutlak eşitliğe inanmayan St.Simon mülkiyet rejiminin herkesin gücüne göre olabilmesini sağlayacak şekilde düzenlenmesini istiyor.

Reformcu olarak niteleyebileceğimiz St.Simon’dan sonra yine bir Fransız olan Charles Fourier’nin görüşlerini incelediğimizde endüstrileşmenin insanları fakirleştirdiğini savunan bir düşünce ile karşılaşıyoruz. İnsanların uğraştığı daha çok tarım olmalı. Ayrıca iki binin altında oluşturulacak topluluklar kurularak işler sıra ile yapılmalıdır. Fourier’nin bahsettiği bu topluluklara phalansteres adı verilmekteydi. Beraber yemek yenmeli, birlikte yaşanmalıdır. Fourier’e göre toplum aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmeli yani kısaca serbest kooperatifleşmenin hakim olduğu adem-i merkeziyetçi bir toplum kurulmalıdır

1848 ihtilalinde fikirleriyle kitleleri etkileyen bir sosyalist olan Louis Blanc’a göre toplumun değişmesini ve sosyal adaletin kurulmasını sağlayacak kurum devlettir. Ona göre Devlet ; ‘ Herkesten yeteneğine göre almalı ve herkese de ihtiyacı kadar vermelidir.

Ortaya attığı sosyal atölyeler sistemine göre Devlet bütün hammadde ve aletleri verecek, işçiler ürettiklerine, zamanla da üretim araçlarına sahip olacaklar. Böylece kapitalist işletmelere rakip duruma gelecekler. Zamanla özel sektörün yerini sosyal atölyeler alacaktır. Louis Blanc’ın bu fikirleri 1848 ihtilalinde tatbik edilmeye çalışıldı ve milli atölyeler kuruldu. Fakat gereksiz işler yapan bu kurumlar göstermelik olmaktan öteye gidemedi.

Fransız sosyalistleri içerisinde en devrimci olan Louis August Blanqui’dir. Planlı ve merkezi bir yönetimi savunan önce burjuva iktidarını yıkalım, mücadele içerisinde kuracağımız yapının şekli ortaya çıkar diyordu. Ona göre devrimcinin görevi insanın insanı sömürmesi sona erinceye kadar mücadeledir. Elitist bir düşünceye sahip olan bu Fransız düşünür ve eylem adamına göre devrim yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirilmelidir.

Ütopik sosyalistlerle ilgili bölümümüzü bitirmeden önce son olarak İngiliz Robert Owen’un görüşlerini özetleyelim.

Robert Owen’ı genç yaşında bir mensucat fabrikasının patronu olarak görüyoruz. Sanayi devrimi ile ortaya çıkan eşitsizlikler onun sosyalist fikirlerini geliştirmesi için zemin teşkil ediyor. Ortaya koyacağı iyi örneklerle çevresini etkileyebileceğine inanan ve ilk olarak kendi şirketinde bazı uygulamalara geçen Owen, işçilerinin hayat standartlarının bir miktar da olsa iyileştirilmesini sağlıyor. Owen sendikalaşma hareketine önemli katkı sağlamış bir kişidir. Onun diğer önemli yönü de Amerika’da satın aldığı New Harmony adlı bir köyde kendi düşüncelerin uygun bir toplum kurmaya çalışmasıdır. İnsanlara egemen olan kötülükleri sıralayan Owen, kendi toplumunda bunlarla mücadeleyi amaç edinmiştir..

Onun kötülükler üçlüsü

  1. a) Özel mülkiyet
  2. b) Akla aykırı dini sistemler
  3. c) Kişisel mülkiyete dayalı evlilik.

Owen, tüm bağlantıları koparmaya çalışmasına rağmen bunda muvaffak olamamıştır. Onun kurguladığı sosyalist sistem sınıf kavgasına karşı bir sistemdir. Ayrıca Owen’a göre toplum işçi sınıfının değil, aklın egemenliği altına girmelidir.

Fourier gibi O’da tarım konusuna öncelik vererek bölgesel özerk kooperatif köyleri ve ideal topluluklar kurmayı düşünüyor. Onun sistemi kısaca yukarıdan aşağıya örgütlenen bir sosyalist sistem olarak tarif edilebilir.

BİLİMSEL SOSYALİZM (MARKSİZM)

Bilimsel Sosyalizm Karl Marx ve Friedich Engels tarafından ortaya çıkarılmış bir sistemdir, bir ideolojidir. Fakat ön planda görülmesi ve üçlü sentezi yapmasından dolayı Marx’ın ismini almıştır.

Üçlü sentez :

Hegel’in tarih felsefesi, Adam Smith, Ricardo gibi iktisatçıların oluşturduğu İngiliz Klasik İktisat Okulu ve Fransız Ütopik Sosyalistlerinin fikirlerinden meydana gelmiştir.

Hegel’in tarih felsefesinde diyalektik idealist bir düşünce içinde kullanılmıştır. Tarih “ideaların” hareketlerinden ibarettir. Bu hareketlerin ana bir gayesi vardır ki o da mutlak doğrunun, mutlak idrakin (aklın) anlaşılabilmesi, onun/hakikatinin farkına varabilmesidir. Mutlak akla varıldığında karşımıza güçlü bir devlet ve bürokrasi çıkar ve o zaman diyalektik durur. Diyalektik dediğimiz zıtların çarpışmasıdır. Hegel’de idea’ların çarpışmasını görüyoruz. Solcu Hegel’ciler ekoluna mensup olana Marx yaygın tabire göre baş üzeri duran, hocasının diyalektiğini ayakları üzerine çevirmiştir. Aslında Marx’ın tarihi incelerken yaptığı yeni yeni unsurları keşfetmek, ortaya çıkarmak değil, daha evvel de kullanılan malzemeleri yeni bir tarzda bir araya getirip anlamlı bir bütün oluşturmaktır.

Marx, Hegel’in diyalektik yöntemini Ludwig Andreas Feuerbach’dan etkilenerek geliştirdiği materyalizm felsefesinin üzerine oturtmaya çalışıyor. Ruh ile mantık, varlık ile düşünce (idea) arasındaki ilişkide Hegel’e göre idea var, maddeyi de yaratan o. Fakat Marx’da ise Ruh veya İdea maddenin yüksek bir ürününden başka bir şey değil. Buna paralel olarak da tarihi hadiselerin bütününde maddi menfaatlerin çatışmasını ana sebep olarak ele alıyor.

Marx’ın sentezini yaparken fikirlerinden faydalandığı diğer bir kaynak da Adam Smith ve Ricardo gibi İngiliz Klasik İktisat Ekolüne mensup ekonomistler. Onlara göre, zenginliklerin üretimi sırasında işçi, patron, köylü, zanaatkar olan insanlar arasında kendi iradeleri dışında belirlenen ilişkiler doğar. Sınıflar arası mecburi ilişkilerin ortaya çıkardığı üretim ilişkileri bu şekilde meydana gelir.

 

Marx’ın iktisat bilimine getirdiği en büyük yenilik artı değer kavramını ortaya koyması ve ondan çıkardığı sonuçlardır.  İşçinin ücret olarak aldığından daha fazla değer üretmesi ve farkın patron cebine gitmesi olarak özetleyebileceğimiz bu kavram sınıflar arası eşitsizliklerin en önemli sebebi olarak ele alınmıştır.

Ütopik sosyalistlerin Marx’a etkisine gelince;  Marx sosyalizmin tercih edilebilir bir sistem değil, (ütopikler böyle iddia ediyorlar) kaçınılmaz olarak yaşanacak bir sistem olduğunu iddia etmektedir. Ona göre gerçek ancak hareketin olduğu yerde vardır. Düşüncenin doğruluğu sadece pratik içinde ispatlanabilir.

Bütün bunlara ilaveten 19.yy ortalarında özellikle İngiltere’deki sosyo-ekonomik gerçekler de Marx ve  Engels’in teorilerinde etkili olmuştur.

DİYALEKTİK MATERYALİZM

Hegel’deki diyalektik İdealizm’in yerini Marx’da  diyalektik materyalizm almıştır. Tez, antitez, sentez metodu Marx tarafından tarihi gelişmenin devrelerine gözlem yapılarak uygulanmaya çalışılmıştır.

Diyalektiğe göre sürekli bir çatışma hali gereklidir. Marx’da iki tip çatışmanın ele alındığını görüyoruz. Bunlardan biri

A/ insan ile toplum ve yaşanan çevre arasındaki çatışma; değeri de

B/ insanın insanla olan çatışması.

İnsanın Çevre İle Çatışması: (Üretim Araçlarının ortaya çıkışı)

Her sosyal grup çevreyi kontrol altına almak ve yaşamak için gerekli çevre şartlarını sağlamak gayesiyle uğraştırmıştır ve uğraşmaktadır. İnsan toplulukları belli bir üretimi gerçekleştirebilmeleri için (tarihini her dönemde) kendi dışlarındaki canlı ve cansız alemi sömürebilmeleri ve onların kendi üzerlerindeki dolaylı veya dolaysız baskılarını ali düzeyde sürdürebilmeleri gerekir. Bunu başaramadıkları sürece özgürlüğe kavuşmaları mümkün değildir.

 

Ayrıca insanların çevre ile bu çatışmaları sırasında üretim araçları, üretim güçleri ortaya çıkmaktadır.

İnsanın İnsanla Olan Çatışması: (Üretim İlişkilerinin oluşması)

İkinci çatışma aynı toplumdaki insanların ve grupların arasında cereyan eder. Bu çatışma iki insanı karşı karşıya getiren bir mücadelenin ötesinde belli yapıların, sınıfların çatışmasıdır, yani sınıf savaşıdır.

Tarihte iki ana sınıf vardır. Biri mülkiyete sahip olan hakim sınıf, diğeri de mülkiyete sahip olmayan sınıf. Marx’a göre toplumda çatışma ve değişmenin ana kaynağı bu noktadır.

Bununla birlikte mülkiyet çeşitli şekiller alır. Her değişik şekil de yeni ve değişik bir sınıfa tekabül eder. Her sınıf için de antitez mevcuttur ve bu da olaşacak olan yeni sınıftır. Her çatışma ve sonrası meydana gelen devrim antitezi yani oluşan yeni sınıfı toplumda hakim sınıf durumuna getirir.

 

Tarihi bu açıdan incelersek, toprak mülkiyeti feodal dönemin en önemli özelliği idi ve bu çağda toprak aristokrasisi hakim sınıf idi. Fakat bu sınıf içerisinde para ve altın ortaya çıkmaya, birikmeye başlamasıyla birlikte, sanatkarlar, küçük üreticiler ve tüccarlar da doğmaya başladı. Burjuva olarak adlandırılan antitez konumundaki bu sınıf Fransız Devrimi ile birlikte yıkılan toprak aristokrasisinin yerine hakim sınıf olarak yerleşti. Bu sınıfa da antitez olarak gelişen sınıf işçi sınıfıdır.

İnsanın insanla olan bu ilişkisinin neticesinde de ÜRETİM İLİŞKİLERİ ortaya çıkmaktadır.

Üretim araçları ve üretim ilişkileri o toplumun ÜRETİM BİÇİMİNİ meydana getirirler. Üretim biçimi de ekonomik yapıyı şekillendirir.

Bütün bu saydıklarımız Marx’ın literatüründe toplumun alt-yapı kurumlarıdır. Bunların üzerinde de din, kanunlar, eğitim, edebiyat ve hatta DEVLET gibi üst yapı kurumları vardır. Üst yapı kurumları alt yapıya göre şekillenirler ve ona bağlıdırlar.

MARKSİZMİN İNSAN FELSEFESİ

Marksizme göre gerçek tarih sınıfsız komünist toplunun kurulması ile başlayacaktır. Bu sebepten, o tarihten evvelki zamanı tümü tarih öncesi olarak isimlendirilmelidir..

Tarih öncesi devirde kitlelerde göze çarpan en önemli nokta kişilerin kendi kendine –yabancılaşmaları- (alienation).  Yabancılaşma durumunda, insan gerçek kapasitesini gücünü gösteremiyor ve kendi kendine meydana getirdiği, çeşitli güçlerin yine kendisini kontrol etmesine imkan hazırlıyor. Marx’a göre bütün üst yapı kurumları ve ekonomik güçleri ellerinde bulunduranlar bu yabancılaşmanın kaynağı durumundadırlar. Bu düzende de gerçek özgürlük mümkün değil.

Marx; kişinin tam anlamıyla özgür olabileceğini savunuyor ve insanoğlunu olması gereken yanıyla ve potansiyel değerleri ile mütalaa ediyor.

Tarih öncesi yani insanın bizzat kendi değerlerine yabancılaştığı dönemde ekonomik organizasyonlar ve toplumun üst yapı kurumları kişileri etkiliyor oysa ideal toplumda bu yabancılaşma hadisesi ortadan kalkacak ve bu sefer bizzat insan aklı, şuuru yeni sosyal organizasyonu oluşturacak. Bu noktada dikkat edilirse Hegel’e düşünce olarak çok yaklaşan bir Marx görüyoruz.

EKONOMİK MARX

Bir ideoloji olması hasebiyle Marksizm; felsefi, tarihi, ekonomik ve sosyal sahaları kuşatıcı fikirler ortaya koymaktadır. Ekonomik olarak ele aldığımızda karşımıza çıkan önemli noktalardan biri yukarıda açıklanmaya çalıştığımız üretim biçimi kavramıdır.

Üretim biçimleri kendi içlerinde çatışmaları barındırırlar bu sebeple de zamanı gelince kendi kendilerini ortadan kaldırırlar.

Her toplumda üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasında çatışma mevcuttur. Üretim güçleri (araçları) daha hızlı gelişim ve ilerlemeye daha müsaittir. Üretim ilişkileri de buna bağlı olarak değişime uğrar ve tamamlayıcı bir unsur vazifesi görür.

 

Marx, kapitalizmi eleştirirken de şunları ileri sürmektedir.

Kapitalist sistem işsizlik üreten bir sistemdir. Çünkü teknik gelişme ile birlikte üretimde makine kullanımı artmakta ve işçiye ihtiyaç azalmaktadır. Bu sebepten toplumdaki nüfus  artışını da hesaba katarsak işsiz sayısında zamanla önemli bir artış görülecektir. Bu mesele kapitalizmin karşılaşacağı önemli problemlerden biridir.

Teknik gelişme büyük kapitale ihtiyaç duyacaktır. Bu ihtiyaç neticesinde sermaye belli yerlerde birikir ve orta sınıf otomatik olarak silinir. Bu oluşum neticesinde toplumda belli ellerde büyük sermayeler birikirken, belli kesimler de sürekli fakirleşirler. Silinen orta sınıf ya işçi sınıfı ya da işsizler arasına katılır. Toplumda aralarında önemli uçurumlar olan kutuplar meydana gelir.

Bu durumda kapitalist sistemde kriz kaçınılmazdır fakat bu hal devrim için yeterli olmayan objektif bir şarttır. Devrimin olması için sübjektif şartlar da gereklidir. Bu noktada devrimci bir sosyolog hüviyetine bürünmüş olan Marx devreye girer ve işlemeyen bu sistemin değişmesi görevini işçi sınıfına ( proletarya) verir. İşçi sınıfının bu görevi yerine getirebilmeleri için hakim sınıfın kendine empoze ettiği yanlış şuurlanmanın yerine, sınıf şuuruna sahip olması şarttır. İşçi sınıfının, kendi ideolojik şuurlanmasını tamamlaması da toplumda değiştirici bir fonksiyon icra eder.

Kapitalist bir sistem ile ideal sistem arasındaki geçici devrede proleter bir diktatörlük rejimi vardır. Bu zaman süresinde henüz sınıfsız bir yapıya geçilmemiş ve devlet ortadan kalkmamıştır. Fakat geçiş devresi (proleter diktatörlük) ile ideal sistem arasındaki geçişin nasıl olacağı Marx tarafından çok açık olarak anlaşılmamıştır. Bu geçiş jakoben geleneğine göre sırf devrimci bir yol ile mi, yoksa reformcu sosyalistleri öne sürdüğü gibi zamanla ve evrim yolu ili mi olacaktır, bu nokta teoride karanlıkta kalmıştır.

Marx’ın fikirleri özellikle onun 1885’de ölümünden sonra daha da yaygınlaştı. I.Dünya Savaşı öncesinde Marx’ın fikirlerinden etkilenen Avrupa’nın Sosyalist Partileri seçimlerde büyük oranda oy sağladılar. 1889 yılında Paris’de toplanan II. International ortaya çıkardığı daha organize bir global yapıda Avrupa Sosyalistleri Demokratik Rejimler için önemli bir tehlike oldular.

Fakat 1914 yılından itibaren Avrupa’nın Sosyalist Partileri revizyonist bir çizgiye geldiler ve demokratik parlamenter prensipler içerisinde bir sosyalizmden bahsetmeye başladılar. Buna ilaveten savaş ile beraber ortam milli duygular işçiler arasındaki sınıf şuurunun yerine geçti ve bu tarihten sonra milli sınırlar içerisinde bir işçi kardeşliğinden bahsedilebilir oldu.

Kıta Avrupa’sında devrimci karakterini kaybeden ve Demokratik Sosyalizm tanımı altında kendini gösteren Marksizm 1917  yılında Rusya’da Lenin’in yönetimi altında iktidara geldi. Jakoben geleneğinin devamı olarak devrim yoluyla vuku bulan bu iktidar değişimi sırasında Marksist teoriye çeşitli noktalarda eklemeler yapıldı ve Marksizm-Leninizm böylece ortaya çıktı.

1949 yılında henüz feodal bir yapıda olan Çin’de de Mao’nun önderliğinde Marksist fikirler doğrultusunda bir devrim yapıldı. Milliyetçi duyguların bolca kullanıldığı, ayrıca itici güç olarak köylüye yer verildiği hareketi, Marksizm’in değişik bir uygulanışı dünyaya gösterdi.

Ayrıca, devrim sırasında kullanılan gerilla savaş yöntemleri ve milli kurtuluş mücadelesi kavramı daha sonraları birçok üçüncü dünya ilkesine çeşitli şekillerde etki etti. Vietnam ve Küba’yı bu ülkeler arasında birinci sırada sayabiliriz.

Marksizm’in değişik uygulanışlarını temsil eden ve XX.yüzyılda ortaya çıkan bu sistemleri ileriki kısımlarda daha geniş olarak göreceğiz.

Kaynaklar:

  1. – Sabine, George : “Siyasal Düşünceler Tarihi”, çeviri Harun Rızatepe, cilt 1 ve 2, Ankara,     Sevinç Matbaası, 1969
  2. – Sarıca, Murat: “100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi”, Gerçek Yayınları, İstanbul. 3. Baskı, Ocak 1980
  3. – Sunar, İlkay: POLS 208 Ders Notları; 1982-1983 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  4. – Yayla Atilla: ‘Liberal Bakışlar ‘, Profil Yayınları, 2014, İstanbul
  5. – Kili, Suna: POLS 201 Ders Notları; 1983-1984 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  6. – Meriç, Cemil: “Umrandan Uygarlığa”, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1997
  7. – Macrıoıs C, Roy:  “Contemporary Political Ideolgies” Winthrop Publishers, Inc. Cambridğe,, Massachusetta. Prinited in USA, 1980
  8. – Kramnıck, ISAAC and Watkins M, Frederich : “The Age of İdeology-Political  Thoughu, 1950 To the Present” Printice-Hall, Inc Englewoad Cliffo, NewJersey,  Second Edition, 1979

 

Muhafazakarlık (Conservatism)

Bu yazı,  Siyasi Düşünce Tarihi’nde önemli akımlardan biri olan Muhafakarlık ile ilgili çeşitli kaynaklardan derlenmiştir:

Napolyon’un 1815’te Waterloo da İngiliz kuvvetleri önünde son defa yenilip tamamen gücünü yitirmesi ideolojiler tarihi açısından önemli bir durgunluğun da başlangıcını teşkil eder. Çünkü 1799-1814 yılları arasında Directoire ve imparatorluk yönetimleri ile Fransa’nın başında bulunan Napolyon devriminin ortaya çıkardığı yeni fikirlerin diğer toplumlara da ihraç edilmesinde mühim rol oynamıştır. Napolyon’un  siyaset sahnesinden çekilmesinden sonra Avrupalı toplumlar belli bir dönem yeniden muhafazakar monarşiler tarafından yönetilmişler. Bu geriye dönüş sadece devrimin iç yapısının ve devrimci hareketlerin en son noktada gücünü yitirmesinin bir sonucu değil, aynı zamanda yeni yeni gelişen anti-devrimci güçlü bir düşünce sisteminin de etkilediği bir vakıadır.

Muhafazakarlık olarak adlandırılan bu doktrin Fransız devrimini takip eden zaman içerisinde ortaya çıkmıştır. Edmund Burke de muhafazakarlık hareketini bir düşünce sistemi haline getiren ilk fikir adamıdır.

Edmund Burke’un muhafazakarlık anlayışı ile, monarşik güçlerin ve kiliseninkilerin arasında bir çok farklar var. Bir kere Burk, bütün değişikliklere karşı çıkmıyor, ona göre ani, şiddetli ve toptan değişmeler çok tehlikelidir. Politik müesseseler uzun yıllar denemeler neticesi ortaya çıkmıştır. Bu sebepten değişme kısmi olmalı ve sadece bozuk kısımların yerine yenileri getirilmeli. Aksi halde yapıda aksaklık doğar.

Burk ve dolayısıyla muhafazakar hareket esasta Fransız devrimine ve bu devrin neticesi daha berrak olarak ortaya çıkan liberalizme karşıdır.

Liberalizmin çok büyük değer verdiği akıl, Burk nazarında insanın sadece bir görünümüdür. Ona göre insanı insan yapan içinde yaşadığı medeniyettir ve bu medeniyet te tarihi birikimin neticesi olarak oluşmuştur. Toplum da yaşayan bir organizmadır. Bu organizmanın karakteri zaman içinde şekillenmiştir. Gelenekler, toplumun bugünkü durumunu anlamak için incelenmesi gereken en önemli unsurlardan biridir ve birliği beraberliği sağlar. Toplumu belli bir cemaat şuuruna vardırmak için geleneklerin nesilden nesile intikaline ehemmiyet verilmelidir. Devlet adamının en baştan gelen görevi de zaten budur.

Monarşik yapı, kilise, sosyal mekanizmalar gelenekleşmiş kurumlardır. Bunların mümkün olduğu ölçüde muhafaza edilmesi gerekir. Birden bire kaldırılmaları toplumda kimlik sorunu ortaya çıkarır, bu da çok tehlikelidir.

Edmund Burke, toplum ve kişilerin ön yargılara sahip olduklarını ileri sürer. Bu ön yargının da soyut akıl ile karıştırılmamasına dikkati çeker. Ona göre inançlar ve alışkanlıklar ön yargıların oluşmasını sağlarlar.

Muhafazakar düşünce, toplumu hiyerarşik ve organik bir yapı olarak tasvir eder. En üstte yöneticiler, daha sonra aydınların oluşturduğu orta sınıf ve kitle. Toplumda eşitlik sağlamaya çalışmak sağlıklı bir yol değil bu düşünceye göre.

Edmund Burke ve dolayısıyla muhafazakarlık ideolojisini, kitle demokrasisinin ve bunun bir uzantısı olarak da her insana bir oy hakkı verilmesi fikrinin karşısında görüyoruz. Kitle siyasi katılımdan ziyade siyasi liderlik mekanizması ile ilgilenmelidir. Bu noktada Burke tabii liderlik kurumuna büyük önem vermektedir.

Kooperatiflerin, loncaların  ve kamu menfaatleri ile ilgili müesseselerin de muhafazakar düşüncenin kurmaya çalıştığı sistemde mühim yerleri vardır.

Muhafazakarlık :

  • Keskin değişime karşı tedrici değişimi savunan
  • Aile, gelenek ve din gibi kurum ve değerlere saygı duyan
  • Siyasete bu duyarlılıklar çerçevesinde sınırlı bir işleç yükleyen bir fikir geleneği ve bir siyasi ideolojidir ( Özipek, Muhafazakarlık nedir? , 16)

Muhafakarlık Marksizm ve komünizm gibi katı bir ideoloji değildir. Kapalı değil gevşek veya yumuşak bir ideolojidir.

Muhafazakar ideolojinin felsefi, sosyolojik ve siyasi olmak üzere 3 ana kaynağından söz edilebilir

1/ Aydınlanmanın ürünü olan evren ve insan tasavvurlarına bir cevap olarak şekillenmiştir

2/ Özellikle sanayi devrimiyle birlikte gelen alt üst oluşların, bu süreçte tahrip olan sosyal değer ve kurumların sığınaksız bıraktığı kitlelerin güvenlik ve aidiyet ihtiyaçlarının zeminini yeşertmiştir.

3/ Fransız Devrimiyle başlayan, radikal siyasi değişimlere, devrimci kopuşlara ve onun topluma yönelen projelerine duyulan bir tepkiyi ve alternatif bir siyaseti ifade etmektedir. ( Özipek, 20)

Muhafazakarlık aydınlanmanın akıl anlayışı olan bireysel aklın ilahlaştırılmasına karşı çıkmış ve aklın sınırlarını işaret etti. İnsan aklı hiçbir zaman mükemmel değildir.

  • Soyut haklara karşı somut haklar,yaşayan haklar. Yeni anayasa yerine yaşayan anayasa daha önemlidir. Var olanı düzenlemek gerekir
  • Ara kurumlar değerlidir. En değerli olanı ailedir. Bireye karşı aileyi öne çıkarır. Devlete karşı bile ailenin yanında yer aşır. Bireyler unutur ama ailenin hafızası vardır.
  • Geleneğe önem verir onda geçmişin bilgeliği ve sürekliliği vardır. Öneli olan zamanın süzgecinden geçmiş , uzunca bir sürede kalımlılığını ispat etmiş, belli üstün değerlerle çelişmeyen gelenek önemlidir ( Özipek 56-63)

EKONOMİK GÖRÜŞLER

Muhafazakarlar uzunca bir süre liberallerle beraber merkeziyetçi, kollektivist ve planlamacı ekonomiye karşı mücadele ettiler, özel mülkiyeti savundular. Fakat burada önemli ve liberallerden ayrıştıkları nokta toplumu bir denge içinde tutma arzusudur.Bu noktada denge mülkiyetten de önce gelir.

Muhafazakarlar için semboller çok önemlidir.Bu açıdan monarşi, kraliçe gibi semboller çok önemlidir. İngiltere ve İspanya da monarşiyi veya kralı önemli görmek muhafazakarların tercih ettikleri bir değerdir.

Siyasetin sınırlı bir alanı olmalıdır. Abartılı iddialardan ve onların ürünü olan siyasi projelerden hoşlanmazlar. Siyaset bir ideolojinin kontrolünde toplumu şekillendirmeye çalışmamalıdır. Radikal sağın ve solun kökten çözümlerine karşıdır.

Bu noktada Hayek ile kesişen görüşlere sahiptir. Rasyonalist olma rasyonel ol ilkesi muhafazakarlar için tercih edilen bir durumdur.

MUHAFAKARLIK TÜRLERİ

Tek bir muhafazakarlık yoktur.:

Daha pragmatik, parlamenterizmi olumlayan daha liberal bir İngiliz- Amerikan muhafazakarlığı

Daha tepkici Fransız ve Katı Avrupa muhafazakarlığı

Muhafakarlığı daha çok bu İngiliz-Amerikan tipi sembolize etmiştir.

Muhafazakar hareket zamana ve mekana bağlı olarak çeşitli değişiklikler göstererek bu güne kadar süregelmiştir. Genel olarak Kıta Avrupa’sında bilhassa Bismark Almanya’sı döneminde otoriter bir hüviyet taşımışsa da şu anda liberal demokrasilerin bir parçası durumundadır. Hatta herkese oy hakkını bile savunur hale gelmiştir. İngiltere de ise bilhassa 1950’lerden sonra işçi partisiyle daha çok yakınlaşan muhafazakar çephe XIX. Yüzyıl muhafazakarlığından çok daha liberaldir.

Amerika’daki muhafazakar hareket ise “Yeni-Muhafazakarlık” adı ile anılmaktadır. ABD’de daha evvel Avrupa’daki gibi monarşik yapılar, kilise, aristokrasi gibi yerleşik kurumlar olmadığından, doğuştan liberal olan Amerikan toplumu, muhafazakarlık denince XIX. Yüzyıldaki liberalizm tekrar gündeme getirmek, devletin birçok sahadaki müdahalelerini ortadan kaldırmak istemektedir. Bu hareketin “Yeni-Muhafazakarlık” adı ile anılmasının sebebi de budur.

ABD’deki neo muhafazakarlık kendisi gibi olmayana karşı tahammülsüz, ayrımcı ve dışlayıcı, dış politikada ise çatışmaya önlemek bir yana çatışma ve şiddet üreten bir duruma gelmiştir. Örnek Bush’un ABD poltikaları ( Özipek 84)

MUHAFAZAKARLARIN VE LİBERALLERİN 20’NCİ YÜZYILDAKİ TARTIŞMALARI:

Liberaller muhafazakarları bireysel özgürlük ilkesinden hareketle otorite konusundaki vurguları, ahlakı koruma adına bireysel özgürlüklere müdahaleleri, ötenazi ve cinsellik konularındaki yaklaşımları dolayısıyla eleştirirler. Muhafazakarların kamusal ahlakı korumak adına hukuku devreye sokmalarına karşı birey haklarını savunurler. Hiyerarşi ve düzen vurguları demokrasi adına sorun oluşturur diye düşünürler. Otoriteye vurguları da liberalleri rahatsız eder.

Muhafazakarlar ise liberalleri aşırı müsamahakar olarak görürler, toplumu bir arada tutan değerlerin önemini vurgularlar, kürtaja, alternatif hayat tarzlarına cinselliğin ifade ediliş biçimine sıcak bakmazlar. Liberallerin bireysel özgürlük adına eleştirdikleri ara kurumların otoritesinin, Leviatanlaşmaya meyilli olan Devlet otoritesine karşı sigorta olduğu cevabını verirler.

 

Kaynaklar:

  1. – Sabine, George : “Siyasal Düşünceler Tarihi”, çeviri Harun Rızatepe, cilt 1 ve 2, Ankara,     Sevinç Matbaası, 1969
  2. – Sarıca, Murat: “100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi”, Gerçek Yayınları, İstanbul. 3. Baskı, Ocak 1980
  3. – Sunar, İlkay: POLS 208 Ders Notları; 1982-1983 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  4. – Özipek Bekir Berat: ‘Muhafazakarlık Nedir? ‘, Liberte Yayınları, 2017 İstanbul
  5. – Kili, Suna: POLS 201 Ders Notları; 1983-1984 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  6. – Meriç, Cemil: “Umrandan Uygarlığa”, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1997
  7. – Macrıoıs C, Roy:  “Contemporary Political Ideolgies”, Winthrop Publishers, Inc. Cambridge, Massachusetta. Prinited in USA, 1980
  8. – Kramnıck, ISAAC and Watkins M, Frederich : “The Age of İdeology-Political  Thoughu, 1950 To the Present” Printice-Hall, Inc Englewoad Cliffo, NewJersey,  Second Edition, 1979

Liberalizm

Liberalizm; insan cinsinin sosyal ve beşeri bilgi ve kültür birikiminin ağırlıklı bölümünü kaplayan bir şemsiye kavramdır.

Liberalizm, ortaçağ feodal toplumundan sonraki dönemde ortaya çıkan düşünce akımları içinde en önemlilerden birisidir

Ortaçağ Avrupasında fertlerin üzerinde hakim durumda başlıca üç yapı göze çarpıyordu.

  • Kilisenin manevi otoritesi,
  • Feodal lordların oluşturduğu aristokrasi sınıfı,
  • Korporasyonlar vasıtasıyla toplumu ve fertleri kontrol eden monarşik rejimler…

Bu durumda fertler bütünüyle yukarıdaki kontrol sistemlerinin etkisi altındaydı. Liberalizm ana ilke olarak bireyi bütün bu kontrollerden kurtarmayı amaç edinerek ortaya çıktı. Esas olarak üzerinde durduğu nokta insan ve insanın özgürlüğü idi. Bu özgürlük kavramı içerisinde de en fazla dikkati çekenler fertlerin davranışları ve ticaret yapabilmeleri ile ilgiliydi. Ayrıca ferdi mülkiyetin korunması da liberalizmin üzerinde durduğu bir diğer önemli madde idi.

Liberalizm konusunda çalışma yapanların bir bölümü bu düşünce sisteminin köklerini 1215 Magna Carta’ya kadar uzatırlar. Bazıları ise onu daha eskiye Yunan Şehir Devletlerine kadar da götürmektedir.

Liberalizm genel kabul gören görüşe göre ise J. Locke’un eserleriyle doğma devresine girmiş, 18 ve 19’ncu yy’da gelişmesini tamamlayarak olgunlaşmıştır.

Kavramı ilk defa kullanan Ulusların Zenginliği adı çalışmasında liberal ihracat ve ithalat sistemi ifadesiyle Adam Smith olmuştur.

Liberalizm genel olarak 2 guruba ayrılır:

1/ Klasik Liberalizm

2/ Sosyal Liberalizm

 Klasik Liberalizm geleneği J. Locke ve Hume ‘un başlangıç noktalarını oluşturduğu iki ana çizgi halinde 17’nci yüzyıldan günümüze kadar uzanmaktadır.

Sosyal Liberalizm ise klasik liberalizme bir tür tepki olarak onu geliştirme ve ona sosyal bir içerik kazandırma iddiasıyla T.H Green’in çalışmalarıyla ortaya çıkmış ve zamanımıza kadar gelmiştir. 

Klasik Liberalizm: Negatif özgürlük, negatif adalet, bireycilik, liberal rasyonalizm veya evrimci rasyonalizm, devletin sosyal hayattaki hareket alanının daraltılması ( garson devlet), kendiliğinden gelişen sosyal düzen, müdahalesiz piyasa ekonomisi, gibi unsurlarla tanımlanmaktadır

Sosyal Liberalizm: Pozitif özgürlük, toplumculuk, sosyal adalet, devletin toplum ve birey hayatında daha fazla yer alması, Kartezyen rasyonalizm, ve pozitivizmin belli ölçülerde benimsenmesi gibi unsurlar üzerine bina edilmektedir.

Klasik liberalizm sosyalizme taban tabana zıt bir halde iken sosyal liberalizm sosyalizme yakın bir sistem olarak görülmektedir.

Liberalizmde kilit öneme haiz bazı düşünürlerin genel yaklaşımlarından bir iki kelime ile bahsedersek

John Locke’ a göre : Sistemin özü doğal haklar üzerine oturur. Kuvvetler ayrılığı fikri de Locke da çok önemlidir. Locke rasyonalisttir. Amprik bir yaklaşıma sahiptir. Sözleşme teorilerini benimser

Hume: Beşeri ilişkiler sadece akla dayalı olarak açıklanamaz. Mevcut uygarlığın ve temel kuramlarıyla (Özel mülkiyet, para, adalet devlet ve piyasa ekonomisi gibi) mevcut sosyal sistemin bir aklın bilinçli düzenlemesiyle değil kendiliğinden, insanlığın bilgi, kültür ve tecrübesiyle ortaya çıktığını savunur. Sözleşme teorilerine itibar etmez.

A.Smith ve Hume yakın arkadaştır ve bu sebeple Smith’in Hume’dan etkilendiği düşünülmektedir. Ondaki ‘ invisible hand’ ( görünmeyen el)  düşüncesi Hume’un yaklaşımına uygundur.

Hume-Smith geleneği bazen anti rasyonalist olarak değerlendirilse de onlar için liberal rasyonalist gelenek tabiri kullanılmaktadır.

19’ncu yüzyılda Bastiat’ın liberalizm tanımı işe şöyledir: Özgür bireyler arasındaki gönüllü işbirliğine dayanan bir düzen tek tek her bireyin ve tüm insanların yararına olur. Daha yüksek refah seviyesine ulaşmayı sağlayacak ahenkler oluşturur.

Liberalizmin unsurları:

1/Birey ve Bireycilik

Liberalizmde  ana amaç olarak ferdin üzerindeki kontrolleri azaltmak çabasını görürüz. Ayrıca kişinin temel hak ve ödevlerini tespit eder ve ona serbestçe hareket edebileceği bir alan hazırlar. Kişinin temel haklarını ise konuşma, düşünme ve yazma hürriyetleri olarak özetler. Ayrıca şahsi mülkiyete sahip olma da diğer önemli bir husustur.  Fert kendi inançlarını, menfaatlerini serbestçe kesbedebilmeli, kendi hükümetini, idaresini yine bizzat kendisi tespit edebilmelidir

Hareket noktası birey olunca, onun yeniden tarifi, kavramlaştırılması gerekli.

Liberalizm çerçevesi içinde (utiliterianism) faydacılık felsefesi önemlidir. G. Bentham tarafından geliştirilen bu felsefeye göre en önemli iki kavramı “zevk ve acı”. Kişi zevklerini en yüksek noktaya çıkarmak acılarını ise mümkün olan en düşük seviyeye indirmek için çalışmalı. Ayrıca kişiler kendi zevkleri hakkında bizzat kendileri karar vermeliler, başka hiçbir organ onlara baskı yapmamalı. Faydacı felsefenin hemen bütün görüşlerini üzerine bina ettiği fikir, ferdin menfaati ile toplumun menfaati arasında zıtlık yoktur cümlesi ile ifade edilebilir.

Her insan kendi menfaatini bilebilecek durumdadır. Çünkü temelde kabul edildiği üzere insan rasyonel (akılcı) dır. Herkes menfaatini sağlayınca toplum da menfaat sağlamış olur. Faydacı felsefe en fazla sayıda insanın en üst düzeyde mutlu olmasını ister ve bunun için çalışır.

 2/ Özgürlük

 Negatif Özgürlük. Birşeyden özgürlük. (Freedom from) Özgürlüğün bireye bir şey sağlaması değil onun dış baskı ve zorlamalara maruz bırakılmamasıdır.

 Pozitif özgürlük : ( Freedom to) ( Bu alan daha çok sosyal liberalizm olarak ifade edilmektedir)  Özgürlük bazen de Siyasal özgürlük, iç özgürlük, metafizik özgürlük, iktidar-yetenek olarak da ele alınmaktadır. Green tarafından formüle edildiği üzere bireylerin özgür olabilmesi için muktedir kılınmaları yani somut maddi imkanlarla donatılmaları gerekir. Bunun için toplumun bazı görevler yüklenmesi gerekmektedir. Ayrıca devletin toplumsal yaşama bu anlamda özgürlüğü arttırıcı müdahalelerde bulunması gerekmektedir.

Berlin’e göre ise: Bu tip özgürlük bir iç özgürlüktür. İnsanda iki tip ben vardır. Yüksek ben ve alçak ben. Özgürlük yüksek ideallerin etkisinde olan yüksek benin alçak ben’i kontrol altına alması ve insanın yüksek ben’den kaynaklanan yüce rasyonel ideallerin buyruğunda olmasıdır.

Özgürlük konusunda kabul edilen önemli bir belge kölelikten zat edilen kişilere verilen beratlarda belirtilen haklardır. Burada 4 temel haktan bahsedilir:

  • Toplumun korunan bir üyesi olarak hukuki statü
  • Keyfi tutuklanmadan masuniyet
  • İstenilen işte çalışma hakkı
  • Kendi tercihine göre hareket etme hakkı

Zor kullanma hakkı ile ilgili Locke’un yaklaşımı: Zora karşı zor kullanma hakkını bireyler adına belirli bir güce yani Devlet’e vermek mümkündür

Bu konu da tartışmalıdır. Devlet’e bu hak verilecekse bireyin özgürlüğünü hiçe sayan bir despot olmasının engellenmesi gerekir. Devletin hareket alanının sınırlanması ve onun ihlal edilemez kurallarla bağlanması da icap etmektedir. Burada anayasal tedbirlerden bahsedilmektedir.

3/ Kendiliğinden doğan düzen ve piyasa ekonomisi

  1. Locke ‘un fikirleri içinde kendiliğinden doğan bir düzen fikri net olarak anlatılmasa da onun hayat, özgürlük ve mülkiyet haklarını temel alması, bu hakların garanti edilmesi için alınacak tedbirlerin bu tarz bir sonuç doğurabileceği ifade edilmektedir.

Bu başlık altında en etkili görüşleri ortaya koyanlar Hume ve Adam Smith’dir

Bu çizginin sonunda Hayek ‘e kadar varan bir hat ortaya çıkmaktadır.

Adam Smith’in “The Wealth of Nations” (Milletlerin refahı) isimli kitabı bu alanda önemli bir eserdir. Smith’in gayesi kişilere serbest ekonomik faaliyetlerinde yeni yollar açmak, ayrıca fert, millet ve milletler arası seviyede refahın artmasında en önemli araç olarak gördüğü serbest rekabete dayalı pazarı korumak.

 

Smith ticarette, tarımda ve her türlü işletmede devlet müdahalesine, devlet düzenlemesine karşıdır. Karşı olduğu diğer şeyler arasında, Kamu Kuruluşları ve her nevi monopol da bulunmaktadır. Devlet bu sahalardan elini tamamen çekmelidir. Ona göre ekonomik ilişkileri düzenlemeye gerek yok. Çünkü serbest pazardaki bu ilişkiler görünmez bir el tarafından düzenlenmekte.

Liberalizmin ekonomik sahadaki görüşlerine ilk olarak sistemleştiren Adam Smith’e göre bireylerin eşit hakları vardır. Bu haklar; mülkiyet, miras, kapitalin biriktirilebilmesi ayrıca her türlü malın serbestçe alınıp satılabilmesidir.

A.Smith ortaya attığı yeni modelle birlikte yeni bir insan tipini de tarif ediyordu. “Homo Economicus”  olarak adlandırılan bu tip herhangi bir malı en ucuz fiyata almaya ve mümkün olan en fazla karla satmaya çalışmalıdır.

Liberalizme göre piyasa kendi kendini idare eden bir insan gibidir. Piyasa içerisinde fertlerin durumu en iyi şu cümle ile açıklanabilir. “Laissez faire, laissez passez; Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”

4/ Sınırlı Devlet ( Gece Bekçisi Devlet)

Klasik Liberalizm daima devleti sınırlama ve kurallara bağlamaya çalışmıştır. Sözleşme teorisi bu açıdan çok elverişlidir. Fakat bunun aksi de görülmüştür. Mesela Hobbes ve Rousseau’nun teorileri mutlak iktidarı savunur durumdadır.

Bu konuyu en iyi ifade eden Kant’dır. Devletin görevi belirli bir ahlak anlayışını insanlara zorla benimsetmek, belirli bir mutluluk anlayışını takviye etmek, desteklemek değildir. Politikanın önde gelen ilkesi haktır ( right), yani bireyin özgürlüğünün başkalarının özgülüğüyle uyuşacak şekilde sınırlanmasıdır.

Liberal devletin sınırlılık niteliğinin hukuk devleti veya hukukun hakimiyeti kavramlarıyla da ifade edildiği görülmektedir.

Doğal hukuk devletten önce de vardır ve devleti de bağlayıcı niteliktedir.

Hukukun hakimiyeti konusunu en çok işleyenlerden biri de Hayek.

Hayek’e göre kanunların 4  vazgeçilmez özelliği bulunmalıdır:

1/ Kanunlar tamamıyla genel olmalıdır. Hiçbir birey veya guruba olumlu veya olumsuz muamele uygulamaya yönelmemelidir

2/ İnsanlara eşit olarak uygulanmalıdır

3/ Geçmişe şamil olmamalıdır

4/ Her bireyi, hükümet dahil resmi veya gayri resmi her kurumu her kuruluşu bağlamalıdır

 Demokrasi egemenliğin kimde olduğu ile ilgilidir, Liberalizm egemenliğin nasıl kullanıldığı ve kanunların içeriği ile ilgilidir

Klasik Liberal yazarlar Devlete sınırlı görevler yükler: Adalet, iç güvenlik ve ulusal savunma

Klasik liberallere göre Devletin sosyal adaleti savunma fonksiyonu üstlenmesi, yeniden dağıtımcı politikalar izlemesi yanlıştır. Devlet piyasa ekonomisine de müdahale etmemelidir.

Kamu menfaati kavramına karşı çıkarlar. İyi ancak bireyler için söz konusu olabilir.

Politik sahada liberalizmin üzerinde durduğu en önemli noktalardan biri bireylerin rızası ve muvafakatıdır. Siyasal otoritenin ve devletin gücünün kaynağı ancak ve ancak toplumun rızası ve kabulüdür. Bireyin hükümete bakışını şu şekilde ifade edebiliriz. “Bizim özgürlük, bağımsızlık, yaşama gibi vazgeçilmez haklarımız vardır. Devletin ana görevi bu tabii hakları korumaktır. Ancak bu sayede meşruiyyet kazanır.”

Hem hükümet ve halk hem de bizzat fertler arasında temel haklar konusunda bir kontrat vardır. Herhangi bir fert diğerinin hakkına saldırdığı an hükümet bu hareketi cezalandırabilir.

Sistem içerisinden karar mekanizmasının nasıl işleyeceği sorusuna gelince; liberalizm, halk tarafından seçilen temsilcilere bu görevi yüklemektedir. Rousseau’nun benimsediği direk katılım yerine temsili katılım yanlısıdır Liberalizm.

Liberalizm genelde halk hakimiyetine, genel oya karşıdır. John Stuart Mill’in ifade ettiği gibi, şayet kitlelere oy hakkı verilirse ve onlarda kendi temsilcilerini seçip meclise gönderirlerse, sayı olarak üstün duruma geçecek fakir kesim, orta ve zengin sınıfın zararı pahasına kendi menfaatlerini kollayacaklar. Bu durum da burjuvazinin aleyhine olacaktı. Onun için bazı kısıtlamalar yapmak gerekebilir. Bu kısıtlamalar; oy verme için belli bir mülkiyet şartı aramak, tahsilli vatandaşların oylarına ağırlık sağlamak ve bir de lordlar kamarasını kontrol organı olarak çalıştırmak olabilir. Bu görüşlerden de anlaşıldığı üzere liberalizmin bir kanadı, burjuva sınıfının politik, ekonomik ve sosyal sahalarda hakimiyetini gölgeleyecek, tehlikeye düşürecek gelişmelere elden geldiğinde karşı çıkmaktadır.

Hükümet etme gücünün belli bir elde toplanması, yani çoğunluğa dayalı yönetim fikrine karşı çıkmakla liberal ideoloji demokrasiden ayrı düşmektedir. Demokrasi çoğunluğun iktidarını kutsallaştırmakta, liberalizm ise gerektiği zaman sınırlama yoluna gitmektedir. Bu noktada ise güçlerin ayrılması ve anayasacılık görüşleri gündeme gelmektedir.

Anayasacı görüşün ana gayesi güçlerin ayrılığı prensibini müesseseleştirmek, herhangi bir grubun nihai olarak gücü ele almasını önlemektır. Burada da korunmak istenen yine ferdin tabii hakları. Siyasal güç anayasa ile bir bakıma sınırlı hale geliyor ve ferde karşı sorumluluğu yasa ile sağlamlaştırılıyor.

Şimdiye kadar gördüğümüz gibi liberalizm de en önemli nokta ferdin özgürlüğü ve her nevi otoritenin baskısından kurtarılmasıdır. Fakat liberalizm ile çoğu yerde aynı şeymiş gibi mütalaa edilen demokraside ise işlenen ana tema fertler arasında eşitliğin sağlanması ayrıca çoğunluğun iktidara geçmesi.

Liberaller ancak ideolojinin özünü gereği gibi verecek bir eğitim sistemi oluştuktan sonra çoğunluğa dayanan bir yönetimi benimseyebileceklerini ifade ederler. Bu ortam sağlanıncaya kadar ki geçiş döneminde yönetim elit bir tabakanın elinde olmalı. John Stuart Mill ve onu takip eden liberallerin görüşleri neticesi, ilk çıkışları açısından ayrı noktalara yönelmiş olan demokrasi ve liberalizm daha sonraları liberal demokrasi başlığı altında bir araya geldiler. Liberal demokraside ne özgürlük ne de eşitlik feda edildi.

Liberalizmin zaman içerisinde nasıl bir seyir grafiği çizdiği ve siyasi alanda ne gibi etkiler yaptığı konusuna gelince, ilk planda göze çarpan nokta, liberalizmin siyasal hayatı laikleştirmede çok önemli bir tesiri olduğudur. Ayrıca tabi haklar olarak nitelendirilen belli hürriyetlerin sağlanması, anayasacı düşüncenin XIX. Yüzyıldan itibaren güçlenmesi, halka hesap verme teamülünün yerleşmesi, ulusların kendi geleceklerinde söz sahibi olma haklarını onamaları hep liberalizmin etkisiyle gündeme gelen gelişmelerdir.

Fakat zaman içerisinde liberalizmin bilhassa serbest piyasa görüşünün bir ütopya olduğu ortaya çıktı. Bazı konularda -mesela çalışma saatlerinin tanzimi, çocuk işçi çalıştırılması vs. –

Devlet müdahalesi gerekli hale geldi. Bu gelişmelerinin sonuncunda 1950’lilerde İngiltere gibi liberalizmin beşiği olan bir ülkede Refah Devleti (Welfare State) ortaya çıktı. Bu sistemde devlet ekonomik planlamaya, sosyal hizmetlere, mülkiyet ilişkilerine etkili biçimde müdahale etmeye başladı.

Kaynaklar:

  1. – Sabine, George : “Siyasal Düşünceler Tarihi”, çeviri Harun Rızatepe, cilt 1 ve 2, Ankara,     Sevinç Matbaası, 1969
  2. – Sarıca, Murat: “100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi”, Gerçek Yayınları, İstanbul. 3. Baskı, Ocak 1980
  3. – Sunar, İlkay: POLS 208 Ders Notları; 1982-1983 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  4. – Yayla Atilla: ‘Liberal Bakışlar ‘, Profil Yayınları, 2014, İstanbul
  5. – Kili, Suna: POLS 201 Ders Notları; 1983-1984 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  6. – Meriç, Cemil: “Umrandan Uygarlığa”, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1997
  7. – Macrıoıs C, Roy:  “Contemporary Political Ideolgies”, Winthrop Publishers, Inc. Cambridge, Massachusetta. Prinited in USA, 1980
  8. – Kramnıck, ISAAC and Watkins M, Frederich : “The Age of İdeology-Political  Thoughu, 1950 To the Present” Printice-Hall, Inc Englewoad Cliffo, NewJersey,  Second Edition, 1979
  9. – Yayla Atilla,  ‘Siyaset Teorisine Giriş’; Kesit Yayınları,  5’nci Baskı, İstanbul, 2014

Balkan Dosyası 2

Balkanlar, basit bir tarifle Adriyatik’le Karadeniz arasındaki bölgeye verilen isimdir. Adı geçen bölge içinde bugün 12 devlet bulunmaktadır. Romanya ve Moldova bazen Balkan ülkeleri arasında sayılmakta, bazen de tanım dışında bırakılmaktadır. Tabii Slovenya da yapısı itibariyle birçok kereler Balkanlar’dan daha çok Almanya ve Avusturya’ ya yakın bir bölge olarak tanımlanmaktadır.

Fakat biz tarihten günümüze gelen daha derin bir çizgiden bakarsak bu 12 ülkeyi de Balkanlar olarak niteleyebiliriz. Osmanlılar bu bölgeye Avrupa-i Osmani veya Rumeli-i Şahane demekteydiler.

Osmanlılar sonrası kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti döneminde Balkanlar ve Rumeli belli bir döneme kadar tarihteki önemine uygun tarzda bir ilgi göremedi. Fakat özellikle son dönemlerde Türkiye’nin kendi gönül coğrafyası ile irtibat kurması süreci ile birlikte Balkanlar veya başka bir deyimle Rumeli yeniden ilgi odağımız haline geldi.

Bugün bu ilginin sadece tarihi bağların ötesinde daha anlamlı ilişkiler kurulabilecek bir coğrafya olduğu hususunda hemen herkes fikir birliği etmiş durumda

Dünya Bülteni ve Dünya Bizim haber ve kültür sitelerimizde bizler de Balkan coğrafyası ve oralarda yaşayan kardeşlerimizle imkanlarımız ölçüsünde ilgilenmeye çalışıyoruz.

Bu çerçevede haberlerin ötesinde çok sayıda makale, analiz ve röportaj sitelerimizde yer alıyor.

Sitelerde yer alan bu yazıları belli başlıklar altında topluca sunmanın ilgilenenler için daha faydalı olacağını düşünerek bir çalışma yaptık

Birinci dosyamızı daha önce yayınlamıştık.(  Balkan Dosyası 1 )  O dosyada daha çok Balkan şehirleri ile ilgili yayınlanmış yazıları ve bölgedeki çeşitli kavimlerle ilgili analizleri bir araya getirmeye çalışmıştık.

Bu ikinci dosyamızda Balkanlarda yaşamış olan önemli Müslüman Şahsiyetlerle ilgili yazıları, hatıraları, Balkanlar konusuyla teorik ve/veya pratik olarak ilgilenen bazı ilim adamları ve gayretli dostlarımızla yapılan röportajları ve dikkatimizi çeken bir kısım yazıları derlemeye çalıştık.

Balkanlar ile ilgili yazılar biriktikçe inşallah yeni dosyaları da oluşturmaya gayret edeceğiz

Balkan Dosyası’nın ikinci bölümünü okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız

BALKAN DOSYASI 2

 

Balkan Dosyası 1

Balkanlar, basit bir tarifle Adriyatik’le Karadeniz arasındaki bölgeye verilen isimdir. Adı geçen bölge içinde bugün 12 devlet bulunmaktadır. Romanya ve Moldova bazen Balkan ülkeleri arasında sayılmakta, bazen de tanım dışında bırakılmaktadır. Tabii Slovenya da yapısı itibariyle birçok kereler Balkanlar’dan daha çok Almanya ve Avusturya’ ya yakın bir bölge olarak tanımlanmaktadır.

Fakat biz tarihten günümüze gelen daha derin bir çizgiden bakarsak bu 12 ülkeyi de Balkanlar olarak niteleyebiliriz. Osmanlılar bu bölgeye Avrupa-i Osmani veya Rumeli-i Şahane demekteydiler.

Osmanlılar sonrası kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti döneminde Balkanlar ve Rumeli belli bir döneme kadar tarihteki önemine uygun tarzda bir ilgi göremedi. Fakat özellikle son dönemlerde Türkiye’nin kendi gönül coğrafyası ile irtibat kurması süreci ile birlikte Balkanlar veya başka bir deyimle Rumeli yeniden ilgi odağımız haline geldi.

Bugün bu ilginin sadece tarihi bağların ötesinde daha anlamlı ilişkiler kurulabilecek bir coğrafya olduğu hususunda hemen herkes fikir birliği etmiş durumda

Dünya Bülteni ve Dünya Bizim haber ve kültür sitelerimizde bizler de Balkan coğrafyası ve oralarda yaşayan kardeşlerimizle imkanlarımız ölçüsünde ilgilenmeye çalışıyoruz.

Bu çerçevede haberlerin ötesinde çok sayıda makale, analiz ve röportaj sitelerimizde yer alıyor.

Sitelerde yer alan bu yazıları belli başlıklar altında topluca sunmanın ilgilenenler için daha faydalı olacağını düşünerek bir çalışma yaptık

Bu dosyada daha çok Balkan şehirleri ile ilgili yayınlanmış yazıları ve bölgedeki çeşitli kavimlerle ilgili analizleri bir araya getirmeye çalıştık.

İlgili dosyaya ulaşmak için aşağıdaki linki tıklayınız

BALKAN DOSYASI 1