İTİCÜ’DE MEZUNİYET GÜNÜ

 

İstanbul Ticaret Üniversitesi 2011-2012 mezuniyet töreni 28 Haziran’da Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Törende yaptığım konuşmanın metni aşağıdadır.

Değerli misafirler,

 

Eğitim, en önemli konusu olan insani ve dolayisiyla da toplumu inşa eden faaliyetler bütünüdür. Ülkemizde 20 milyon civarinda çocuğumuz ve gencimiz örgün eğitim sistemi içinde bulunuyor . Bu dinamik kitlenin, tarihiyle ve kültürüyle barişik, kimlik ve kişilik sahibi, yaradılış gayesine uygun bir çerçevede yetişmesi yarınlarımız için büyük önem taşıyor. Bölgesinde ve dünyada etkin bir ülke olan Türkiye’nin, dünyanin sayili ülkeleri arasına girmesi için gençliğini ve tüm insan unsurunu en iyi şekilde eğitmesi hayati önem taşimaktadir.

Son yıllarda bu konuda yapilan çalışmalar bizleri oldukça ümitlendiriyor. Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine ve eğitim yatırımlarına daha tatminkâr kaynak ayrılmakta ve bu konuda ciddi bir gayret gösterilmektedir. Bu gayretleri takdirle karşılamaktayız.

Bizler İTİCÜ yönetimi olarak, eğitime önem verilen böylesi bir ortamda üzerimize düşeni yapmaya çalışıyoruz. Sayilari 160’ı geçen üniversiteler içinde üniversitemiz fiziki kapasitesinin yani sıra hoca ve program kalitesi olarak da sürekli bir gelişme içindedir.

(Sütlüce’deki yeni kampüs, ilavelerle büyüyen Küçükyalı Mühendislik Kampüsü, Teknopark içindeki aktivitemiz, Kuyumcukent laboratuarimiz)

Bu gelişmeyi sağlayan başta kurucu kurumumuz İTO ve İTO Vakfina, üniversitemiz değerli mütevelli heyetine ve rektörümüze, tüm akademik ve idari personelimize teşekkür ediyorum.

Bugün 1000 civarında gencimiz hayatlarının önemli bir virajını geçiyorlar. Bir menzilden başka bir menzile doğru yol alıyorlar.

İnşallah hayatlarinin bu döneminde öğrenme sevgilerini hiç kaybetmeden ve kendilerini sürekli geliştirerek yeni hedeflere doğru yol alirlar. Sonuç olarak hayatlarini hem kendileri, hem de çevreleri için anlamli hale getirirler.

Tüm bu gayretler ana konumuz olan gençlerimizin bulunduğu halden daha iyi bir hale ulaştirilmasi içindir. Bu süreçte anne ve babalara da büyük görev düşüyor.

Değerli anne ve babalar,

Bugüne kadar çocuklarınız için yaptığınız fedakarlıkları, eminiz ki bundan sonra da devam ettireceksiniz. Çünkü, bu çocuklar sizlerin eseri. Cenab-i Hak, yavrularınızın nice güzel günlerini ve mürüvvetlerini sizlere göstersin.

İnsan o kadar önemli bir varlıktır ki, evrenin ve alemin adeta özüdür, yaşadığı hayatı ise iyi değerlendirilmesi gereken bir emanettir.

Bu noktada tarihimizdeki iki önemli mütefekkirden birkaç beyit okumak istiyorum.

İlk iki beyit 1867 ile 1950 arasinda yaşamiş bir arif ve mutasavvif olan  Kenan Rifai’nin Nutku Şerif’inden

Bilgin sana kiymet, talebin neyse, o sun sen,

İnsanlığı, sade yiyip içmede mi sandın?

Halin ne ise, müşteri sen oldun o hale,

Noksanı meğer adl-i ilahide mi sandın?

Diğer seçtiğimiz beyit ise Şeyh Galip ‘in Terci-i Bend adli eserinden (1780’ler)

Hoşça bak zatına kim, zübde-i âlemsin sen,

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.

Kendine iyi bak, özünü düşün. Sen evrenin özüsün,(tüm evrenin adeta küçük bir kopyasısın)

Bütün evrenin göz bebeği olan ademsin yani insansın sen.

Bu insanin tüm alemin sadece şeklen değil tam anlamıyla özü ve göz bebeği olabilmesi için onun insan-i kamil seviyesine varması gerekir.

Değerli  misafirlerimiz,

Bu mutlu günümüze katiliminiz için sizlere ayri ayri teşekkür ediyorum.

Sayin Bakan ve Vali beye hassaten şükranlarımı sunuyorum.

Emeği geçen sayin mütevelli üyelerimize, sayin rektörümüze, tüm akademik ve idari kadromuza bir kez daha teşekkür ediyorum.

Velilerimize de özel tebrik ve teşekkürler ediyorum

Sevgili öğrenciler,

Tebriğin büyüğü ise sizlerin…  bahtınız açik olsun. Yeni hayatinizda başarilar diliyorum.

Hepinize en derin sevgi, saygı ve muhabbetlerimi sunuyorum.

Erhan Erken

28/06/2012 Haliç Kongre Merkezi

AYRILIKTAN 100 YIL SONRA ATA TOPRAĞINDAYIM !

Mayıs ayının 24 ila 26’sı arasında Selanik Kitap Fuarı’nı ziyaret etmek maksadıyla Osmanlı Rumeli’sinin bu önemli şehrine seyahat ettik. 24 Mayıs Perşembe sabahında, İstanbul’dan ben dahil 4’ü İstanbul Ticaret Odası (İTO) Meclis üyesi ve diğer ikisi de İTO personelinden oluşan kafile ile yola çıktık. Karayolu ile İpsala sınır kapısından geçerek Yunanistan sınırlarına girdik.Mustafa Sarnıç ve İTO heyeti

Gümülcine’den Moğolistan’a atandı büyükelçi olarak

İpsala gümrük kapısından sonra ilk durağımız olan Gümülcine’de Türkiye Gümülcine Başkonsolosluğumuzu ziyaret ettik. Başkonsolosumuz Sn. Mustafa Sarnıç bizleri çok sıcak bir şekilde karşıladı. Yakın bir süre sonra Moğolistan’a büyükelçi olarak gidecek olan Mustafa Bey, Gümülcine’deki Türk ve Müslüman azınlığın meseleleri ve Yunanistan’ın son durumu ile ilgili düşüncelerini bizlerle paylaştı. Bizler de ziyaretimiz ve genel konular ile alakalı kendisini bilgilendirdik.

Sayın Başkonsolos bizlere eşi tarafından hazırlanmış olan çok kıymetli bir kitabı hediye olarak verdi. Esin Sarnıç Hanımefendi Batı Trakya’da Ramazan adıyla güzel bir eser ortaya çıkarmış.

Sadık Ahmet’in çizgisini devam ettiriyorlar

Başkonsolusumuz ile beraberce yediğimiz yemekten sonra, Dostluk, Eşitlik ve Barış Partisi’nin genel merkezine kısa bir ziyaret yaptık. Parti Genel Başkanı Mustafa Ali Çavuş, merhum Sadık Ahmet’in çizgisini devam ettirmek konusunda gayret içinde olduklarını özellikle zikretti.

Gümülcine'de Dostluk Eşitlik ve Barış PartisiDaha sonra yürüme yolumuz üzerindeki Gümülcine Türk Gençler Birliği Lokali’ndeki kardeşlerimize uğrayıp hatırlarını sorduk. 1928 Yılında kurulmuş olan bu birliğin, isminde Türk kelimesi olduğu için Yunan makamlarınca sakıncalı olarak değerlendirildiğini öğrenmek bizleri hayrete düşürdü.

Atanmış müftü ve imamlarla dinî hayata müdahale ediliyor

Gümülcine’deki kısa ziyaretimizde gördüğümüz şu ki, sınırımızdan Karasu bölgesine kadar olan yerde, Yunanlılar azınlık statüsündeki Türklere kısmî bir serbestlik vermiş durumdalar. Camiler açık, minareler ayakta, ezanlar susmamış.

Fakat atanmış müftü ve imamlarla onların dinî hayatlarına müdahale etmeye çalışıyorlar. Halk da atanmış imam ve müftülere karşı sessiz ama içten gelen bir direnç gösteriyor. Bu direncin nasıl bir şey olduğunu sözle anlatmak pek mümkün değil. Bizzat o insanların arasında yaşanarak bu farklılık daha net algılanabilir.

Varlığına izin verilen minarelerin yükseklik ölçüsüne dikkat ediliyor. Türklerin bulundaki bölgelere hizmeti en minimum oranda götürüyorlar. Her saniyeleri kontrol altında. Gümülcine Başkonsolosluğu’na yaklaştığımız andan itibaren bizim bile peşimize takılan iki sivil polis memuru şehri terk edene kadar yanımızdan ayrılmadı.

Gümülcine’de başta Başkonsolosumuz olmak üzere tüm Türkler uyanık ve ne yaptığını bilen insanlar. Anavatandan gelen bizim gibi kişiler onlara moral veriyor ve direnme güçlerini arttırıyorlar.

O kadar yerleşim yerinin adı değişti ama Kavala’nın adı aynı kaldı

Gümülcine’den sonra yola devam eden kafilemiz, İskeçe’yi geçtikten sonra Kavala’ya vardı. Kavala deniz kenarında güzel bir liman ve sayfiye şehri. Şehrin deniz kenarında bir miktar yürüyüş yaptıktan sonra, yüksekçe bir yerinde yer alan kalesini uzaktan seyrettik. Kavala’ya bu benim ikinci gidişim. İlk gittiğimde öğrendiğim bir bilgi bana çok çarpıcı Kavala Kalesigelmişti. Balkanlarda yer isimleri, özellikte Yunanistan’da, tamamen değiştirilmiş.

Kavala’nın isminin değişmemiş olmasının sebebi, Osmanlı’da merkeze isyan eden Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın bu bölgede doğmuş olması imiş. Yunanlı, düşmanı olduğu Osmanlı’ya ihanet edenin ismini ilelebet yaşatmaya önem veriyor.

Fuar alanı daha önce Müslüman mezarlığı imiş

Kavala’da kısa bir süre kaldıktan sonra Selanik’e doğru yola devam ediyoruz. Akşamüstü saatlerinde Selanik’e varıyoruz ve otele yerleşiyoruz. Kısa bir dinlenmeden sonra da Selanik Kitap Fuarı’nın yapıldığı mekana geçiyoruz. Fuar alanı daha önce Müslüman mezarlığı olan bir bölge imiş. Yunanlılar bu mezarlığı ortadan kaldırıp yerine geniş bir sergi alanı kurmuşlar. Bu insanların başkalarının değerlerin saygısı yok denecek kadar az. Her davranışlarında bunu hissetmek mümkün.

Kitap fuarı iki büyük sergi alanından oluşmuş. Birçok ülkedeki kitap fuarlarına göre metrekare olarak daha küçük bir alanda kurulmuş olmasına rağmen Balkanların en önemli şehirlerinden birinde yapılıyor olması bu fuara bizim nazarımızda ayrı bir önem katıyor.

İTO, Selanik Kitap Fuarı’na 3 yıldır stand bazında katılıyor. Geçen yönetim döneminden itibaren başlamış olan yurt dışındaki önemli merkezlerde kültür ve kitap fuarlarına katılım programının gelişerek devam ediyor olması çok önemsediğimiz bir husus. Bu fuarlar farklı kültürlerle doğrudan temas imkanı sağlıyor ve aynı zamanda kendi kültürel Selanik Kitap Fuarı İTO standıve düşünsel birikimimizin yurt dışında sunulmasına imkan veriyor.

İTO’nun standı yine çok güzel ve fonksiyonel bir tarzda dizayn edilmiş. Standda Kültür Bakanlığı’na TEDA projesinin tanıtılması için bir bölüm ayrılmış. Kültür AŞ’nin bazı kitapları da yine İTO standında sergilenmiş.

“Bir tek benim lisanım var” demek istiyor Yunan

İTO dışında fuarda bir de Hizmet Vakfı’nın standı vardı. Yunanca basılmış Risale-i Nurlar kitap okurlarının dikkatine sunulmuştu. Fuarın özellikle çocuk kitapları bölümü çok canlı idi. Ertesi günkü ziyaretimizde yüzlerce çocuğun gruplar halinde fuarda kitapların arasında dolaşması özellikle dikkatimizi çekti. Yayınevleri onlara özel standlar kurmuşlar. Çocukların dikkatle takip ettikleri gösteriler ve programlar düzenliyorlardı.

Fuarda, İTO dışında neredeyse tüm yayınevlerinin kitapları Yunanca. İngilizce kitap bile -bizimkini dışarıda tutarsak- yok gibiydi. Yunanlı şunu demek istiyor: Bir tek benim lisanım var. Benimle kültürel temas kurmak istiyorsan dilimi ve yazımı öğrenmek zorundasın. Fuarı gezerken, Osmanlı Türkçesi’nin dil ve yazı olarak bizim gelişmemize mani olduğunu söyleyenlerin sözlerinin sıhhat derecesini çokça düşünmek fırsatını buldum.

Dışişlerimizin yurtdışı kadrosu artık genç, dinamik ve şuurlu

Seyahatimizin ana hedefi kitap fuarının dolaşılması ve oraya katılan arkadaşlarımıza moral desteği olmakla birlikte bu önemli şehirde birçok başka ziyaret de gerçekleştirdik.

Selanik Başkonsolosumuz Sn. Tuğrul Biltekin bizleri rezidansında kabul etti. Genç, dinamik, meselelere vakıf bir diplomatla karşılaşmaktan dolayı heyet olarak çok mutlu olduk. Daha sonra kendi aramızda değerlendirme yaparken; son dönemde Dışişleri Bakanlığımızın yurt dışı kadrolarında çokça görmeye başladığımız bu dinamik, şuurlu başkonsoloslar ve büyükelçilerin, ülkemizin dış Tuğrul Biltekin ve İTO heyetipolitikadaki aktif duruşunu kuvvetlendiren önemli gelişmelerden biri olduğu konusunda ittifak ettiğimizi beraberce teyit ettik. Ayrıca Selanik Başkonsolosluğu’na 8 ay evvel bir ticari ataşenin atanmış olması da diğer önemli bir gelişme olarak dikkatimizi çekti.

Konsolosluğun hemen yanı başındaki Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu ev de Selanik’te önemli bir mekan. Bir konsolos görevlisi bize evin çeşitli kesimlerinin tarihini ve fonksiyonlarını anlattı.

2. Abdülhamid’in kaldığı Alatini Köşkü’ne uzaktan bakabildik

Küçüklüğümüzde, babamın anneannesi rahmetli Pakize Hanım, bize Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım ile tanıştıklarını anlatırdı. Ondan bahsederken Rumeli aksanı ile “Zübide Molla” derdi. Biz kendisine “niye kendisine ‘molla’ derdiniz” diye sorduğumuzda, “evladım, o zamanlar bizim oralarda okumuş yazmışlara ‘molla’ denirdi” diye cevaplardı. Muhtemel ki bizimkiler de bu bölgeye yakın bir yerlerde otururlarmış. Bu yerleri gördüğümüzde onları da yâd etme imkânı buldum.

Selanik’te Sultan II. Abdulhamid Han’ın hal edildikten sonra sürgüne yollandığı Alatini Köşkü’nün etrafını dışarıdan dikkatlice ve hüzünle dolaştık. Daha önceden cami olarak kullanılan ve şu an ya metruk, ya onarım halinde, ya da kültür merkezi olarak kullanılan camileri içimiz burkularak seyrettik. Koca şehirde bir tane kalmış olan minarenin yakınından geçerken, Türkiye’de mevcudiyeti dikkatimizi bu kadar çekmeyen minarenin önemini bir kere daha teyid ettik.

Regaib Kandili’ni Selanik’in 50-60 metrekarelik tek mescidinde idrak ettik

Selanik’e vardığımız gece Mübarek Regaib Gecesi idi. Fuarda karşılaştığımız Ticaret ataşesi Kemal Bey, Regaib gecesinde Selanik’te mescid olarak kullanılan tek mekânda bir program düzenlendiğini ve başkonsolusumuzun da orada olduğunu bize haber etti. Bu haber gurbette bizim için o kadar önemliydi ki hemen adresini alıp oraya doğru yöneldik.

Bir binanın alt katında 50-60 metrekarelik bir mescide Müslümanlar oturmuş, Kur’an ve Mevlid okuyan hoca efendiyi huşu içinde dinliyorlardı. Dernek başkanı ve TC Başkonsolusu da bağdaş kurmuş, cemaatle birlikte oturuyorlardı. Bu muhteşem manzara bizleri adeta büyüledi. Biz de onlara katıldık. Akşam namazı sonrasında cemaat ile hasbihal ettik.Selanik Kitap Fuarı

Makedonya-Trakya Müslümanları Kültür ve Eğitim Derneği adı ile organize olan bu insanlar, başkanları İsmailoğlu Osman Amca’nın önderliğinde bu mekanda ibadetlerini yapıyorlar. Küçük ama coşkulu bir cemaat. Bize faaliyetlerinden bahsettiler. Çocuklarına dillerini ve dinlerini öğretmek için bu girişimi başlattıklarını anlattılar.

Kısıtlı imkanlarla büyük ve önemli işler yapıyor Selanik’te Müslümanlar

Cuma sabahı, ilk olarak otelimizden çıkarak Beyaz Kule’ye gittik. İzmir’in kordon boyunu andıran kıyıdan yürüyerek vardığımız ve adeta şehrin simgesi olarak kabul edilen bu kule 15. veya 16. yy’larda Venediklilerce inşa edilmiş. Birçok kere yıkılan kule son olarak Kanuni döneminde Mimar Sinan tarafından altı katlı olarak yeniden inşa edilmiş. Osmanlı döneminde bir müddet zindan olarak kullanılan bu eser, 1878’de kapatılarak beyaza boyandığı için bu adla anıldığı söylenmekte. 1985 yılından beri, Osmanlı tarihi hariç, Selanik tarihinin sergilendiği bir müze olarak ziyarete açık olan bu kuleyi dolaştık.

Daha sonra Cuma namazı için bir önceki akşam gittiğimiz mescide gittik. Cuma namazını kıldık. Osmaniye Mescidi adını verdikleri bu güzel mekanın önünde hatıra fotoğrafı çektirdik, cemaatin ihtiyaçlarını dinledik. Türkiye şartlarında pek de önemli görmediğimiz paralarla bu insanların buralarda çok ciddi hizmetler yapabileceğini tespit ettik. Bu tespitlerin aynı zamanda bizler için bir mükellefiyet olduğu fikri ile bu güzel insanlardan ayrıldık.

Daha sonra, Selanik’te kısa bir süre kalacağımız ve hepsini detaylı bir şekilde ziyaret edemeyeceğimiz için tarihî mekanları hızlı bir şekilde dolaşmak kararı aldık:Selanik Osmaniye Mescidi

Selanik’deki ilk cami olan ve 1468 yılında 2. Murat döneminde kumandan Hamza Bey için yaptırılmış Hamza Bey Camii’ni, Alaca İmaret Camii (İshak Paşa Camii)’ni, Yeni Cami’yi,  Bey Hamamı ve Paşa Hamamı’nı sadece dışından görerek Ticari ataşemizin ofisine gittik. Ticari ataşe bizleri Kuzey Yunanistan Yunan-Türk Odası Başkanı ile buluşturdu. İki ülke arasında ne tür ticari irtibatlar kurulabileceğini ve mevcut olanların nasıl daha verimli hale getirilebileceğini müzakere ettik.

Daha sonraki ziyaret noktamız Selanik’in üst kısımlarındaki kale idi. Yedi Kule olarak da isimlendirilen bu mekandan şehri kuşbakışı görmek mümkün. Vakit akşama geldiği için bu bölgede kısa bir dolaşmadan sonra bir yemeklik zaman orada kalarak Osmanlı zamanından kalan binaların arasındaki dar yollardan geçerek şehre indik.

100 yıl sonra ben dedemlerin terk etmek zorunda kaldıkları bölgeye gidecektim

Cumartesi günü sabahtan Selanik’e veda ettik. Yağmurlu bir havada başlayan yolculuğumuzun benim için en önemli kısımlarından biri, dönüş yolumuzdaki Kilkis veya Osmanlı’daki adı ile Avrethisar ziyareti idi.

Aile içinde anlatıldığı kadarıyla baba tarafından rahmetli dedemler bu bölgede otururlarmış. Dedemin babası olan Topal Ahmet Bey’in Avrethisar’da bir çiftliği varmış. Balkan Savaşı patladığında Bulgarlar bu bölgeye doğru gelirlerken dedemler tren yolu ile evlerini terk edip yaklaşık 60 km uzaklıktaki Selanik’e gitmişler.

Balkanlardan çıkışımızın başladığı süreden 100 yıl sonra ben dedemlerin terk etmek zorunda kaldıkları bölgeye gidecektim. Bildiğim tek nokta da orada bir tren istasyonu olduğu idi. Kafiledeki arkadaşlar da benim heyecanıma ortak oldular ve Kilkis’a giderek tren istasyonunu soruşturmaya başladık.

Dedemler her şeylerini ardlarında bırakıp kaçmışlar Bulgar gavurundanSelanik Kalesi

Bir iki temastan sonra Kilkis’in merkezine 3-4 kilometre uzakta Christona denen bir mekanda metruk bir istasyon ve önünden geçen tren raylarının olduğunu bilen bir iki kişi bulduk. Sağanak yağmur altında, şu an boş bir hangar gibi duran metruk istasyona ve önünden geçen tren yoluna ulaştık.

Demek ki rahmetli dedem, kardeşleri ile birlikte aile içindeki anlatımıyla ‘Bulgar gavurundan’ bu istasyondaki son tren ile kaçmışlar. Her şeylerini arkada bırakarak Selanik’e gelmişler. Daha sonra da mübadele ile önce Manisa’ya, daha sonra da 1933’de İstanbul’a ulaşmışlar.

Avrethisar’dan mekanı bulmanın mutluluğu, ama aynı zamanda dedelerimin çektiklerini düşünerek içime dolan hüznü bir arada yaşayarak ayrıldık. Karayolu ile gerçekleştirdiğimiz bu yolculuğu, yaklaşık 550 km olan Selanik-İstanbul yolunu sağ salim kat ederek bitirdik ve şehrimize vasıl olduk.

Osmanlı’nın son dönemleri hüzünlü mübadele ve göç hikayeleriyle dolu

Osmanlı’nın son dönemleri hakikaten çok hüzünlü olayları barındıran bir zaman dilimi. Bizim ailenin yaşadığı tipteki mübadele ve göç hikayelerini bir çok ailede bulmak mümkün. Osmanlı’nın terk etmek zorunda kaldığı bölgelerde ise yüz yıl sonra bile henüz sıhhatli ve adaletli bir denge kurulabilmiş değil.

İnşallah bu geçirilen hüzünlü devirler daha adaletli bir dünya kurulabilmesi noktasında tüm milletler için ders olur.

ERHAN ERKEN

Dünya Bizim 28.Mayıs 2012Avrethisar İstasyonu