Kul Hakkı Unutulduğunda: Şehirlerimiz ve Şehir Hayatı

 

Arzu edilen en iyi durum insanların birbirlerine karşı, toplumsal yapıda yüzyıllardır kabul edilmiş yazılı olmayan ama ortak olarak benimsenen temel kurallara göre davranmaları ve birbirlerinin tabii haklarına saygı göstermeleridir. Ancak bu şekilde huzurlu bir ortak hayat mümkün olabilir. Bir şehri şehir yapmak ve orayı insanların yaşayabileceği bir yer haline getirmek için önce o şehre layık insanı yetiştirmek gerekir.

İnsanoğlu hemcinsleriyle beraber yaşayan bir varlıktır. Bu beraberliğe öncelikle aile fertleriyle başlar. Daha sonra ilk arkadaşları, komşuları, mahallesi, köyü, ilçesi, şehri, ülkesi diye uzar gider bu birliktelik. Beraber yaşarken daha ilk günden itibaren bazı şeyleri paylaşmayı öğrenir. Önce aile ortamında bir mekanı paylaşmayı öğrenir. Yatılan yerlerin, yemek yenilen sofranın, tuvalet, banyo gibi evin ortak mekanlarının birbirlerinin haklarına tecavüz etmeden ortaklaşa bir şekilde nasıl kullanılabildiğini pratik olarak görür ve gördüklerini tatbik ederek ilk deneyimlerini edinir.

Bu pratik yavaş yavaş aile ortamından dışarıya taşar. Komşularından başlamak üzere genişleyen halkada, ailede edindiği ilk pratikleri uygulayarak ortak bir yaşama kültürüne sahip olur. Bu kültürün geçmişten gelen önemli bir birikimi vardır. İnsanoğlu dünya üzerinde yaşamaya başladığı ilk andan itibaren gelişen bu pratik yüzyıllar boyunca nesilden nesile aktarılmıştır. Kutsal kitaplar, peygamberler, bilge kişiler, âlimler hep bu ortak yaşama kültürü ile ilgili temel noktaları vurgulamışlardır. Bu birikim insanoğlunun birlikte yaşama kültürünü oluşturmuştur.

Birbirimizin tabii haklarına saygı göstermek

İnsanoğlunun içinde bu kültürü rahatlıkla kabul ederek ve benimseyerek uygulayanlar olduğu gibi, kendi menfaatlerini maksimize etmek isteyen kişiler de her zaman ve zeminde ortaya çıkmıştır, çıkmaktadır ve muhtemelen dünyada hayatın sona ereceği son ana kadar da çıkacaktır. Bu tip bozuk düşünceli fertlere karşı da toplumlar belli ortak kurallar oluştururlar ve bu kuralları uygulamak için de en ufağından en büyüğüne mekanizmalar kurmaya çalışırlar.

Arzu edilen en iyi durum insanların birbirlerine karşı, toplumsal yapıda yüzyıllardır kabul edilmiş yazılı olmayan ama ortak olarak benimsenen temel kurallara göre davranmaları ve birbirlerinin tabii haklarına saygı göstermeleridir. Ancak bu şekilde huzurlu bir ortak hayat mümkün olabilir. Bunun için de o toplumda yaşayan fertlerin ailelerinden başlayarak insana ait özelliklerle donatılmış olmaları birinci şart olarak gereklidir. Osmanlıdan bize kadar gelen üçlü bir özellikle söylersek insanların tek tek akl-ı selime, kalb-i selime ve zevk-i selime sahip olmaları gerekir ki bu bahsettiğimiz türde ortak bir hayat mümkün olabilsin. Yoksa kaos ve haksızlıklar o toplumda vaka-i adiyeden bir hal olarak ortaya çıkar.

Bu genel girişten sonra bakışımızı daha dar bir noktaya çevirelim ve insanların beraberce yaşadıkları şehir ölçeğinde bazı örnekleri ele alarak bu hususu incelemeye çalışalım.

Çarpık hak anlayışı

İnsanlar kendi evlerine gıda, giyim ve sair ihtiyaçları için çeşitli malzemeler alırlar. Onları kullandıktan sonra ortaya çıkan artık maddeleri yani çöpleri de bu iş için tahsis edilmiş yerlere koyarlar veya koymaları gerekir. Çöpünü kapının önüne bırakan, pencereden sokağa atan veya seyahat ettiği aracın camından yola doğru savuran insanlar bu kurala en baştan ihanet eden kişilerdir ve bu hareketleri ile başkalarını rahatsız ederler.

Şehirlerde insanlar maişetlerini temin etmek için çeşitli dükkanlar ve iş yerleri açarlar. Bu iş yerlerinin hangi kurallarla işletileceği, iş yapan insanların bu işlerini hangi sınırlar içinde yapacakları belediye ve benzeri kurumların kendi alanlarıyla ilgili va’zedilmiş olan kanunlarıyla belirlenmiştir. Mesela bir bakkal dükkanı veya market, bu işini kendi dükkanının sınırı içinde yapmak durumundadır. Çünkü ona ayrılan yer sahip olduğu veya kiraladığı mekandır. Fakat o bakkal dükkanı veya market, mallarının bir kısmını dükkanının kapısının önüne koyarsa kaldırıma ve sokağa taşmış demektir ve diğer insanların haklarına tecavüz etmiştir. Bunu engellemek için diğer insanların illa ki belediyeye veya kolluk kuvvetlerine gitmesi gerekmemelidir. Beraber yaşama kuralları dahilinde bu konu halledilmesi gerekmektedir. Ama yaşadığımız mahallede veya şehirde bu böyle midir, maalesef hayır.

Bir lokanta veya pastahane kendi sınırları içinde müşterisine hizmet etmelidir. Kapısının önüne veya daha da ileri giderek yolun bir kısmına sandalye ve masa atıp orada müşterisini karşılayan kişiler yine başkalarının haklarına saldırmaktadırlar. Kendilerini uyaran kişilere ‘kardeşim burası benim ekmek teknem ben bunu yapmakta haklıyım’ derse bu çarpık bir hak anlayışıdır ve beraber yaşama kurallarına aykırıdır.

Beraber yaşamayı dinamitleyen hususlar

Trafikte yol emniyeti ve düzenin sağlanması için bir dizi kural geliştirilmiştir. Bazı sokaklar ve yollar sadece gidiş veya dönüş için ayrılmış, yayaların geçeceği alanlar belirlenmiş, geçme ve durmayı belirleyen ışıklar konmuştur. Kimi kişiler vasıtalarıyla ısrarla ters yönden gitmekte ve buna itiraz edildiğinde umursamaz bir tavır göstermekte, bazen bu tür durumlarda kavgalar ve gürültüler olmaktadır. Bunların her zaman illa ki trafik polisi ile çözülmesi gerekmez. Koyulan kurallara uymak ortaya sorun çıkmasını engeller. Kurala uyulmaması, uymayan kişilerin insani vasıflarıyla ilgili problemlerin olduğunu göstermektedir, bu da beraber yaşamayı dinamitleyen hususlardır.

Daha büyük yollarda yol kenarlarına acil kullanımlar için emniyet şeritleri konulmuştur. Bazı insani açıdan problemli kişiler ısrarla bu alanları kullanmakta ve bu kullanımları da sanki bir özel hakmış gibi değerlendirmektedirler. Oysa bu da açıkça hak gaspıdır.

Son dönemlerde çokça rastlanılan bir diğer husus da özellikle kalabalık olan ve park yeri sıkıntısı çekilen bölgelerde yol kenarlarının o yola yakın dükkanlar ve binalar tarafından çeşitli malzemeler konularak işgal edilmesidir. Yol kenarları aksi bir kural olmadıkça o şehirde yaşayan herkese aittir. İnsanların bir eve veya iş yerine sahip olmaları o ev ve işyerinin etrafındaki kamuya ait alanları da kendi kontrolleri altında tutmaları hakkını onlara vermez. Fakat sanki bu hak çok tabii bir durummuş gibi uygulamalar yapılmakta ve bu noktalar da beraber yaşamayı zorlaştırmaktadır.

Bir misal de imar ve iskan konusunda vermeyi düşünmüştüm fakat çok fazla örnek olduğundan bir tanesini seçebilmenin zorluğuna binaen vazgeçmek durumunda kaldım. Fakat dikey mimari – yatay mimari tartışmalarının çokça yapıldığı bir ortamda herhangi bir kişinin, küçük veya büyük bir müteahhitin inşaat yaptığı bir yerde kendisi için imar planlarının uygun gördüğü sınırların dışında bir iş yapması hem o bölgedeki hem de o şehirdeki tüm insanların haklarına tecavüz manasına gelmektedir. Çünkü onların havasına, suyuna ve en önemlisi şehir rantlarına tecavüz etmektedir. Şehrin bir değeri varsa ondan haksızca istifade etmektedir. Bu haksız işlemleri çok bariz bir şekilde yapanlar olduğu gibi çeşitli yolları kullanarak ve aklınca meşrulaştırarak yapanların da bulunduğu herkesin malumudur. Sonuç olarak hafif veya ağır hepsi aynı cümlenin içine girer.

Yukarıdakilere benzer örnekleri hemen herkesin çok sayıda verebileceği bir zeminde olduğumuzun farkındayım. Muhtemelen bunları okurken “senin dediğin de ne ki, benim başıma da şöyle şöyle şeyler geldi” veya “ben ne imar tecavüzleri gördüm, onları da zikretmek gerek” dediğinizi duyar gibiyim. Sizlerin de bu örnekleri kendi kendinize sıralamanız ve bu yazıya ilave etmeniz mümkün. Bundan sonrasındaki örnekleme faslını her birinizin inisiyatifine bırakarak devam ediyorum.

Kamu gücünün kullanımı

Bir iki örneği de kamu görevlileri için vermek istiyorum. Kamu görevlileri adı üstünde kamu için yani vatandaşlar için vazife yapmayı kabul etmiş ve bunun için kamuya ait gelirlerden maaş alan kişilerdir. Onların ana işi halkın işini kolaylaştırmak, huzurunu ve güvenini sağlamak, konulmuş kuralları uygulamaktır. Peki mesela, ana caddede hiç de vazife icabı olmayan bir şekilde hizmet otolarını park eden ve yolları tıkayan kamu görevlilerine birçok yerde rastlamaktayız. Onların bu hareketleri de esasında kamunun hakkına girmektedir. Kamu adına iş yapan o kişiler kamunun kendilerine verdiği gücü bir şekilde yanlış kullanmaktadırlar.

Çok acil bir işi yokken ters yoldan gelip yol hakkı olan araçları kamunun verdiği hakkı kötüye kullanarak sindiren ve geri geri götüren, arabasına taktığı çakarlarla çok acil durumlar için kullanılması gereken ışık ve sesleri devreye sokarak normal vatandaşlara psikolojik baskı yapan kamu görevlilerinin bu yaptıkları da diğer insanların haklarına tecavüz etme sadedinde değerlendirilebilecek davranışlardır.

Kendi menfaatlerini kendi hakları zanneden insanlar

Peki bu tecavüzler nasıl engellenebilir veya beraberce daha hakkaniyetli bir toplumsal hayat nasıl sağlanabilir? Bunun özetle iki yolu olduğuna inanıyorum. Tabii temel olarak zikrettiğim bu iki yolun dışında tamamlayıcı mahiyette başka maddeler de sıralanabilir. Ya orman kanunu denen usul ki yani hayvanların aralarında geçerli olan, güçlü olanın diğerlerini sindirdiği bir düzen veya insanların insanca davranışlar göstermeye çalıştıktan sonra geriye kalan hususlarla ilgili belli haklarını kendisine devrettikleri kamu gücünün etkin kullanımı.

Son dönemlerde acı bir şekilde gördüğümüz üzere insanlarımızda bu selim vasıflar gittikçe azalmakta ve İngiliz filozof Thomas Hobbes’un tarif ettiği gibi insanın hemcinsinin kurdu olduğu bir tarz hüküm sürmektedir.

Bu hal bir şehir hayatında sürdürülebilir mi? Maalesef hayır. Bu tarzın yeri şehir değildir. Bu tarzın öznesi olan varlık da insan olamaz, o başka bir şeydir.

Bu tarzın en iyi ifade edildiği sözü şöyle söylemek mümkün: Bu tür davranışlarda bulunan insanlar kendi menfaatlerini kendi hakları zanneden insanlardır. Oysa menfaat başka bir şey, Hak  başka bir şeydir.

Bir şehri şehir yapan…

Bu halin düzelmesi için iki önemli gayret gerekmektedir. Birincisi insani özellikleri haiz fertlerin yetiştirilmesi ve toplumdaki oranlarının çok yüksek bir seviyeye çıkartılmasıdır. İkincisi de kamu otoritelerinin tarafsız bir şekilde görevlerini yapmalarıdır. Bu görevlilerin görevlerini yapmamalarının gerek tembellikten gerekse de dilimin varmayacağı başka sebeplerden olmasına da kesinlikle izin verilmemelidir.

İçinde yaşadığımız şehirlerin evlerinin çok güzel olması, her tarafın yollar, köprüler, yer altı ve yer üstü alt yapı yatırımları ile donatılması, duvarlara kadar her köşeye çiçek ve ağaç ekilmesi bir yeri şehir yapmak için yeterli değildir. O şehirle ilgili güzellemeler yapmak, o şehir için yazılmış şiirler okumak, makaleler, kitaplar yayınlamak veya şarkılar mırıldanmak da o şehri şehir yapamaz.

Bir şehri şehir yapmak ve orayı insanların yaşayabileceği bir yer haline getirmek için önce o şehre layık insanı yetiştirmek gerekir. Bununla beraber insanların beraberce yaşayabilmesini kolaylaştıran kuralları koyup onların harfiyen uygulanmasını sağlayıcı her türlü tedbiri almak da diğer önemli bir unsurdur.

Bu şehir nasıl bu şekilde insanlıktan nasibini almamış kişilerle dolu hale geldi?

Sonuç olarak ifade etmem gerekirse doğduğum günden beri İstanbul’un Fatih semtinde yaşayan ve gittikçe artan bir şekilde başka insanların haksızca muamelelerini görerek bundan derin üzüntü duyan bir kişi olarak, bu şehrin tüm mübarekliğine ve potansiyel değerlerine rağmen gittikçe yaşanmaz bir şehir haline geldiğine inanmaya başlamış bulunmaktayım.

Bu şehir nasıl bu şekilde insanlıktan nasibini almamış kişilerle dolu hale geldi?

Bu insanlar bu şehre başka yerlerden mi geldiler? Buraya gelmeden evvel de bu insani vasıflara uygun olmayan değerlerle mi dolu idiler yoksa bu şehrin genel hali mi bu insanları bahsettiğim yanlışları rahatlıkla işler hale getirdi?

Eskilerin deyimiyle İstanbul beyefendisi veya İstanbul hanımefendisi diye vasıflandırılan insan tipi ile dolu olan bu şehrin bu vasıftaki insanları nereye gittiler? Onlar ve onların çocukları da mı şehrin gittikçe bozulan bu havasından etkilenip bozuldular? Yoksa, o eski insanlarla ilgili anlatılan hikayeler de esasında sadece kurgu bir hikayeden mi ibaretti?

Veya toplumumuzda insanları insani vasıflarla yetiştiremeyen bir eğitim sistemi mi hâkim durumda da biz bunun farkında değiliz? Veya şehrin içinde insanların uyması gereken kurallara riayet edilmesi konusunda denetim ve caydırıcılık yapma görevi olan kamu görevlileri mi vazifelerini yeterli derecede yapmıyorlar veya yapamıyorlar?

Bu sorular ve bunların cevapları üzerinde çok detaylı olarak durmak ve problem olarak gördüğümüz bu noktalar umumun da problemi ise bunları çözmeye çalışmak gerekmektedir diye inanıyorum. Bu haller normal de bunları ben problem haline getiriyorsam o zaman muhtemelen benim buraları terkedip başka mekânlar bulabilmem gerekir diye düşünüyorum. Tabii ki böyle yerler hâlâ kaldıysa…

Lütfen başta İstanbul olmak üzere şehirlerimizi yaşanır bir hale getirmek için hep birlikte ve samimi bir şekilde gayret edelim. Kötülere karşı yekvücut olalım. Çocuklarımıza örnek olabilecek yetişkinler haline gelmeye çalışalım. Toplumsal kuralları hem iç motivasyon hem de kamu gücü ile ama muhakkak uygulayalım. Yoksa başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerden başlayarak hemen her yer bahsettiğim bu problemlerden muzdarip bir hale gelecek. Ve o zaman korkarım ki hiç kimse kaçıp gideceği ve insanca yaşayabileceği bir toprak parçası bulamayacak.

Dünya Bizim, 15.11.2017

Baş döndüren bir gündem

Suudi Arabistan’daki gelişmeler

Geçtiğimiz günlerde Ortadoğu’da birbiri ardına çok önemli gelişmelere şahit olduk. Suudi Arabistan’da Kral Selman ve oğlu Veliahd Muhammed Bin Selman’ın inisiyatifinde bir dizi görevden alma ve gözaltı hadisesi vuku buldu. Bu arada mevcut iktidarın karşısında olarak görünen güçlü prenslerin bazılarının çeşitli sebeplerle ölümleriyle ilgili haberler geldi. Vuku bulan olayların geri planında mevcut iktidarın durumunu daha da kuvvetlendirmek ve muhtemel rakiplerini bertaraf etmek gibi bir niyetin olduğu tarzında yorumlar ağırlık kazandı. Göründüğü kadarıyla Suudi Arabistan’da bu süreç henüz tam anlamıyla sona ermedi ve önümüzdeki günlerde bu çerçevede muhtemel bazı gelişmelerin de yaşanabileceğine yönelik beklentiler devam ediyor.

Suudi Arabistan’ın Yemen ile ilişkilerindeki gerginlik de gittikçe artıyor. Tabii bu gerginliğin arkasında Suudilerin İran ile var olan problemleri daha da belirginleşiyor. Lübnan Başbakanı Hariri’nin kendi can güvenliğine yönelik özellikle İran’ı işaret ederek gündeme getirdiği tehdit  ve bu tehdidi gerekçe göstererek istifa etmesi, üstelik bu istifasını Suudi Arabistan’a yaptığı bir ziyarette açıklaması Ortadoğu denklemini daha da karışık bir hale getirdi. Bir taraftan bakıldığında Lübnan da adeta barut fıçısına döndü.

Ayrıca mevcut gelişmeler Suudi Arabistan ile İran’ın bir çatışmaya doğru sürüklenmesi tehlikesini de  kuvvetlendirdi. Bu hadiseler üzerine İsrail ve ABD cephesinden gelen yorumlar havayı daha da ısıttı. Ortadoğu’da bu tarz bir çatışmanın telafisi mümkün olmayan sonuçları da beraberinde getireceğini tahmin etmemek mümkün değil. Allah muhafaza etsin

Kuzey Irak’da sular durulmuyor

Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetiminin referandum kararı, bu kararın uygulamaya konulması ve sonrasında da vuku bulan olaylar sonuçta Mesut Barzani’nin görevi bırakmasına kadar vardı. Kürt  bölgesinde yıllardır en etkili iki aktör olan Talabani’nin vefatı ve Mesut Barzani’nin görevi bırakması bölgede yeni bir dengenin kurulmakta olduğunu gösteriyor. Bu süreçte dış aktörlerin de desteği ile Irak merkezi hükümetinin ülkenin kuzey bölgelerinde hakimiyetini daha da arttırmakta olduğuna şahitlik etmeye başladık. Türkiye de bu süreçte Irak merkezi hükümetinin hamlelerini destekliyor ve ortaya çıkan gelişmeler şimdilik PKK unsurlarının da rahat hareket etmesini engelleyen neticeler doğuruyor. Çok hızlı değişen Ortadoğu denkleminde süreç nereye doğru gidecek bunu zamanla göreceğiz.

Türkiye’nin hiç bitmeyen sınavları

Türkiye tüm bu hadiseler sırasında bir yandan Suriye cephesinde İdlib bölgesindeki çatışmasızlık alanlarının kontrolü, Afrin’deki PKK/PYD hakimiyetindeki alanların  çevrelenmesi faaliyetleri ile ilgilenirken, Irak’ın kuzeyindeki çatışma bölgelerinde PKK unsurlarının etkinlik sağlama isteklerine karşı da müteyakkız durumunu muhafaza ediyor. Güney sınırlarımızın dışında Türkiye’ye tehdit oluşturabilecek özellikle ABD’nin de destek olduğu bir Kürt askeri varlığının tahkim edilmeye çalışılması ciddi bir rahatsızlık konusu. Üstelik bu varlığın Türkiye’yi adeta güneyden çevreleme niyeti taşıması, yarın öbür gün sınırlarımızın içine yapılabilecek muhtemel saldırılar için de tehlike oluşturuyor.

Geçen haftalarda Hakkari bölgesinde yapılan saldırıda çok sayıda askerimizin şehit olması ve bu saldırıda sınırlarımızın dışında ABD’nin  gerek Irak’da gerekse de Suriye’de PKK/PYD  güçlerine, sözde DEAŞ ile mücadelede kullanılması için verdiklerini söyledikleri silahların kullanılması,  tehlikenin boyutlarını net bir şekilde göstermiş oldu. Bahse konu saldırılarda şehit düşen evlatlarımıza Allah’dan, Rahmet ailelerine de sabırlar diliyoruz.

Son hadisede göründüğü üzere, bir NATO üyesinin verdiği silahlarla, ayrılıkçı ve bölücü unsurlar başka bir NATO ülkesinin askerlerine saldırdılar ve onları şehit ettiler. Bu gelişme sadece Ortadoğu’da değil dünyada kurulmuş olan genel dengelere de çok aykırı bir hareket. ABD hegemonik bir güç olarak dünya dengelerini temelden sarsıcı bu tip tavırlar göstererek çok riskli bir yola girdi ve bu yolda yürümeye ısrarla devam ediyor. Umarız ki bu hatalarından tez zamanda dönerler. Tabii bir diğer dileğimiz, uluslar arası siyasette etkin olan devletlerin de bu fiili durumlar karşısında sessiz kalmamaları ve daha vahim gelişmelerin ortaya çıkışına zemin hazırlamamaları.. Sonuç olarak  bu olay tarihe çok önemli bir uluslar arası skandal olarak geçecektir kanaatini taşımaktayız..

Türkiye bir yandan Irak ve Suriye’deki kaos ortamında tansiyonun düşürülmesi ve bölge dışı güçlerin bölücü ve parçalayıcı müdahalelerinin kontrol altına alınabilmesine çalışırken,  diğer yandan da DEAŞ adlı örgütün bahane edilerek bölgenin demografik yapısıyla oynanması ve adı geçen ülkelerin adeta kontrolsüz bir silah deposu haline getirilmesi gayretlerine de elinden geldiği ölçüde engel olmaya çalışıyor. Üstüne üstlük, buralarda yerlerinden edilen ve bu sıcak ortamın tüm yükünü çeken masum kitlelerin insani dramlarının hafifletilmesi konusunda da gücü nisbetinde çok ciddi gayretler gösteriyor. Özetle çok yönlü bir çaba içinde.

Türkiye’nin dış münasebetleri de adeta baş döndürücü bir hızla devam ediyor. Geçen haftalardaSayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Belgrat ve Novi Pazar ziyaretleri bölgede çok büyük bir etki uyandırmıştı. Bu hafta da Başbakan Yardımcısı  Hakan Çavuşoğlu’nun Batı Trakya ziyaretleri Balkan coğrafyasında yeni bir mutluluk halkası oluşturdu. Rusya Devlet Başkanı Putin’in Türkiye’ye gelişi ve hemen akabinde Başbakan Yıldırım’ın ABD’ye gitmesi  çok yönlü dış politikanın önemli hamleleri olarak göze çarpıyor. İnşallah tüm bu ziyaret ve kabul trafiği umulan yararları sağlar.

Dünya Bülteni görev başında

Dünya Bülteni olarak bir yandan yanı başımızdaki olaylarla ilgilenirken, diğer yandan, geniş anlamıyla Türkistan bölgesindeki haberleri, Balkanlardaki gelişmeleri, Afrika’da vuku bulan hadiseleri ve tabii ki Avrupa’daki sıcak olayları sizlere duyurmaya, bu olaylarla ilgili elden geldiğince sağlıklı yorumları ve analizleri nakletmeye gayret sarf ediyoruz. Bu çerçevede Balkan Dosyası başlığıyla yayınladığımız iki adet DÜBAM raporuna da özellikle dikkatinizi çekmek istiyoruz. Bu tarz raporların kalıcı çalışmalar olarak sitemize değer kazandırdığına inanmaktayız. İnşallah ilgi duyan okuyucularımız için yararlı olur.

Sitemizde özgün analiz yazılarının yanında farklı kaynaklardan makaleleri tercüme ederek veya hadiseleri daha iyi anlamaya yarayacak gerek Anadolu Ajansı,  gerekse de yorumlarına güvendiğimiz kişi ve kurumların analizlerine de yer vermeye çalışıyoruz. Sonuç olarak niyetimiz bizi takip eden siz değerli izleyicilerimize daha berrak bir düşünce platformu sunabilmek.

Kızılay yine göğsümüzü kabarttı

Bu arada geçtiğimiz günlerde yapılan seçimlerde Türk Kızılayı ’nın Uluslar arası Kızılay-Kızılhaç Dernekleri Federasyonu (IFRC) ‘nun Avrupa Kıta Başkanı seçilmesi son yıllarda  büyük gayret gösteren ve mazlum durumdaki milyonların imdadına yetişen bu nadide kurumumuzun başarısının uluslar arası camiadaki göstergesi oldu. Bu başarıdan dolayı başta Kızılay Başkanı Dr. Kerem Kınık olmak üzere tüm ekibini canı gönülden kutluyoruz.

Dünya Bülteni ailesi olarak sizlerin karşısına daha güzel ve iç açıcı haberlerle dolu bir içerikle çıkabilmek en büyük dileğimiz.

Allah’a emanet olun

Dünya Bülteni, 09.11.2017