Türkiye’de Kağıt İmalatı

Son günlerde dövizdeki aşırı yükselme dolayısıyla özellikle yayıncılık sektöründe ciddi bir sıkıntı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ayrıca bazı gazeteler gazete kağıdındaki problemlerden dolayı yayınlarına kısmi olarak ara vermek zorunda kalmışlardır. Bu tartışmalar sırasında 1990’lı yılların ikinci yarısında  özelleştirme sürecine giren, başta İzmit’teki olmak üzere yurt sathındaki bazı fabrikaları kapanan, ancak bir kaçı özelleştirildikten sonra faaliyetine devam edebilen SEKA konusu gündeme gelmiş, özellikle gazete kağıdı ve kitap yayıncılığındaki bu daralmanın ve problemlerin ortaya çıkmasına SEKA’daki sürecin birinci derecede sebep olduğu ifade edilmiştir.

SEKA bir kaç fabrikası ile ve genelde ürettiği üçüncü hamur kağıtlar ile yayıncılık sektörüne önemli oranda hizmet vermekte olan bir fabrikamızdı. Lakin SEKA’nın ürünleri de istenen kalitede değildi ve bu yüzden de kitap üretimi sırasında çok çeşitli sıkıntılar oraya çıkmaktaydı. Üstelik üretim tesislerinin gelişen şartlara göre  kendini yenileyemesi ve fazla maliyetli bir çalışma içinde olması da ayrı bir sorundu. KİT mantığı ile çalışan bu fabrikalar eldeki verilere göre ciddi oranda zarar ediyordu.

SEKA’nın kitap kağıdı diye tabir ettiğimiz kağıdın dışında diğer kağıt türlerinde de üretimleri bulunmaktaydı. Bugün, eskiden SEKA’nın olan bazı tesislerin özelleştirildikten sonra daha verimli bir şekilde işletilmekte olduğunu müşahede etmekteyiz. Bazı tesisler ise yukarıda da belirttiğimiz gibi tamamen devre dışı kalmış bulunmaktadırlar.

Yayıncılar için o dönemlerde tercih edilen yöntem, kitap üretiminde üretim rakamının büyük kısmının üçüncü hamur yapılması, bir bölümünün de birinci hamur olarak basılmasıydı. O günleri yaşayanlar, üçüncü hamur ile yapılan baskıların kağıt kalitesinden ne yayıncılar, ne matbaalar ne de okuyucuların memnun olmadığını hatırlayabilmektedirler.

Yine de, SEKA gibi önemli bir üretim gücünün, bilgi ve tecrübenin elden çıkması ve kağıtla ilgili bazı kalemlerde yerli selüloz üretiminin yeterli oranda yapılamaması, üzerinde dikkatlice durulması gereken bir sorundur. SEKA fabrikalarının çoğunun özelleştirmeden sonra özellikle odun hammaddesi tedarik şartları, fiyat istikrarsızlığı ve yüksek enerji giderleri gibi sebeplerle selüloz üretiminden çıkması kağıt üretimi için önemli bir eksiklik olarak önümüzde durmaktadır. Şu an Türkiye’de sadece eski bir SEKA tesisi olan Çaycuma OYKA tesislerinde selüloz üretimi yaspılmaktadır. Bu sorunun hem stratejik önemi hem de fayda zarar analizlerinin beraberce yapılarak değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

TÜRKİYE’NİN AĞAÇ VE ORMAN DEĞERLERİ

Kağıt üretimi konusu gündeme geldiğinde kağıdın birebir ilişkide olduğu ağaç ve orman ürünleri konusunun da beraberce mütalaa edilmesi gerekiyor. Orman Genel Müdürlüğünün verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 22 Milyon hektar orman alanı bulunmaktadır. Bu toplam Ülke yüzölçümünün %28’i seviyesindedir. Konunun uzmanlarının ifadelerine göre bu alanın en azından 10 milyon hektarının rehabilitasyona ihtiyacı bulunmaktadır

Eurostat Orman İstatistiklerinde yer alan verilere göre Türkiye’deki orman  alanlarındaki dikili ağaç varlığının miktarı son 18 yılda yaklaşık % 50 artarak 1  milyar 600  milyon metreküp olarak tesbit edilmiş durumdadır. Yıllık artım da yaklaşık 46 milyon m3 dür. Bu artımın sadece % 50’si kadarı(20 milyon m3) istihsal edilmekte ve orman ürünleri sanayiinde kulanılabilmektedir. Fakat bunun yanında yaklaşık 10 milyon hektar orman alanının da verimli hale getirilmesi gerekmektedir ve Orman genel Müdürlüğü bunu sağlama yolunda ilerlemektedir. Çünkü Orman Genel Müdürlüğü son 18 yılda verimli orman alanlarını 8 milyon Hektardan 12 milyon hektara çıkartmayı başarmışlardır.

Bu konuda görüşlerine başvurduğumuz TORİD ve Ulusal Ağaç Birliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri Celaleddin Akça’nın belirttiğine göre bir taraftan orman alanlarının arttırılması, diğer yandan orman servetinin ihtiyaca ve ülkenin çıkar ve tercihlerine göre yeniden planlanması çok önemli. Ormanlarda yeni yapılacak ağaçlandırma faaliyetlerinde  tercih edilecek ağaç cinslerinin de bu planlamalara bağlı olarak seçilmesi de diğer önemli bir husus. Diğer tarafta, Masif Ahşap sektörünün üretim ve kullanım alanlarının doğru planlanmaması sebebiyle zamanla geri kalması ve lif/Yonga sanayiinin gittikçe artan kapasitesi ile orman ürünleri sektöründe dengesiz bir hammadde kullanımı ortaya çıktığı görülmektedir.

Bu bilgilerden anlaşıldığına göre ormancılık konusunda verimli alanlarımız ve servetimizde önemli artışlar söz konusu ve süreç artan bir ivme ile devam ediyor. Bu gelişmenin selüloz üretimi de dikkate alınarak yeniden planlanması gerekiyor.

SELÜLOZ ÜRETİMİNİN ÖNEMİ

Bu konu daha kapsamlı bir analizi gerektirdiğinden burada bir virgül koyarak tekrar kağıt ile ilgili bölümümüze dönersek:

Ülkemizde kağıt sanayiinin geliştirilmesi ve mamul malda dışa bağımlılık azaltılmak isteniyorsa bununla ilgili en önemli madde olan selüloz imalatı için gerekli hammaddenin yetiştirilmesi ve temini şart.
Türkiye’nin önemli kağıt fabrikalarından Mopak’ın sahibi Mehmet Ali Malay’ın 23 Eylül Pazar günü Hürriyet gazetesinde Vahap Munyar’a belirttiğine göre ülkemizde “endüstriyel orman plantasyonları ve ağaç tarımının’ yeniden planlanması büyük önem taşıyor.

Bu gerçeği TORİD ve Ulusal Ağaç Birliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri Celaleddin Akça da teyit etmekte:
‘Ülkemizin dört bir yanında çam, kayın, köknar, sedir, meşe, akasya, kavak ve okaliptüs türü endüstriyel plantasyonlar kurulabilir, ağaç tarımı yapılabilir.
Selüloz ve kâğıt sanayisinde en çok kullanılan İğne yapraklı türlerden, örneğin “pinus radiata” (çam), yapraklı türlerden Kayın, kâğıt sanayi için geliştirilmiş “okaliptüs grandis” veya “okaliptüs globulus” türü ağaçlar ekilebilir ve belli bölgelerde yetiştirilebilir. Bunlarla ilgili yeni çalışmalar başlatılması çok elzem görünüyor.’

Burada verilen diğer bir bilgiye göre ‘iklimi bize benzer ülkelerde “pinus radiata” 15-20 yılda, “okaliptüs grandis” 7-8 yılda, “okaliptüs globulus” 10-12 yılda kesimlik hale gelebiliyor.
Bu plantasyonları ve özel ağaçlandırmayı teşvik için dikimi yapılan ağaç oranında yetişmiş ormanlardan uygun oran ve şartlarda yapılacak dikili tahsislerin de etkili olacağı öngörülmektedir.
Akça’ya göre şayet selüloz imalatına uygun ağaç yetiştirilmesi yeterli oranda gerçekleştirilemese de, mamul selüloz yerine selüloz üretimine uygun ağaç (odun/yonga) ithalatı yapılabilir ve ülkemizde selüloz üretimi bu şekilde gerçekleştirilebilir. Bu sayede ilave istihdam ve katma değer sağlanır, ithalata ödenen rakamlar ciddi boyutlarda azaltılabilir. Japonya, Çin ve birçok Avrupa ülkesi buna örnektir.

Yerli üretime ve kaynak gelişimine destek olacak şekilde yurt dışında plantasyon sahaları kiralanarak ağaç yetiştiriciliği ve tedariki de incelenmeye değer bir imkândır. Başka bir kaynak da Orman zengini Rusya ve Ukrayna gibi komşu ülkelerden çok yıllık orman alanları kiralanıp tercihen kendi işçi ve ekipmanımızla işletilerek hammadde temini cihetine gidilebilir.’ Bu da değerlendirilebilecek bir alternatiftir.

Bu konuda  M. Ali Molay da bahsi geçen yazıda “  Devletin, orman ve hazine arazilerinin şahıslara ve tüzel kişilere 49, 69, 99 yıllığına kiralanabilmesinin önünün açılması gerektiğini bunun için de Anayasa tadilatı gerektiğini ‘ belirtiyor. Bu tarz bir düzenleme ile özel sektör de ormanların yönetiminde söz sahibi olabilmelidir.

Malay’a göre ‘Kâğıt üretimi için gerekli odun hammadde teminini garanti altına almayan hiçbir yerli ve yabancı yatırımcı büyük ölçekli kağıt yatırımı işine girmez. Ayrıca bugün yeni bir selüloz ve kâğıt yatırımı, kapasiteye, büyüklüğe bağlı olarak en azından 800 milyon ile 1 milyar dolarlık bir yatırım maliyetine ihtiyaç duymaktadır.’

Munyar’ın yazısında belirtildiği üzere TOBB Türkiye Kâğıt ve Kâğıt Ürünleri Sanayi Meclisi’nin toplantısında da şu tarz bir gerçek ortaya çıkmış

-‘Selüloz ve kâğıt ithalatını tümüyle frenlemek için toplam olarak en azından 2-2,5 milyar dolarlık bir yatırım gerekiyor. Bunu özel sektör kuruluşlarının tek başlarına karşılaması pek mümkün görünmüyor’. Fakat iyi değerlendirilirse Orman Ürünleri Sektörü selüloz ve kağıtta dahil edilerek ülke kalkınmasında lokomotif sektörlerden biri olma potansiyeline sahiptir.

Buraya kadar özetle belirtilen tespitlere göre öncelikle ağaç ve orman ürünlerinin gerek üretimi gerekse de bu üretimin dağılımı konusunda üst düzeyde önemli bir planlama ve koordinasyon şart. Yurt dışında bu konuda öne çıkmış ülkelerde (bunların içinde Kanada ve Finlandiya başı çekiyor) bu sahada verimli bir şekilde çalışan üst izleme, araştırma, yönlendirme ve koordinasyon birimleri mevcut. Ayrıca kâğıt sanayiinde de Devlet ve özel sektörün verimli işbirliği modelleri ortaya koyabilmeleri gerekiyor. İlave olarak Ormanların işletilmesinde özel sektörün de devreye girmesine imkân verecek anayasal değişiklikler yapılması gerekiyor
Bu genel girişten sonra kâğıt konusunda bazı bilgileri paylaşmanın gerekli olduğuna inanmaktayız:

KAĞIT ÇEŞİTLERİ

Hayatın her safhasında çok çeşitli maksatlarla kullanılan kağıt, ağırlığına (gramajına), kullanılan hamurun cinsine, dolayısıyle yırtılma ve patlama mukavemetine ve buna benzer diğer özelliklerine göre çeşitli sınıflara ayrılabilir. Fakat genel hatları ile şu şekilde tasnif etmek mümkündür:

Yazı tabı kağıtları (1, 2 ve 3. hamur kağıtlar , ofset kâğıdı, aydınger kâğıdı vb.),
Sargılık kağıtlar,
Kraft torba veya çimento torba kağıdı ,
Temizlik kağıtları ve hijyenik kağıtlar, tuvalet kağıdı,
İnce özel kağıtlar ( sigara kağıdı vb.),
Oluklu ambalajında kullanılan kağıtlar ( fluiting, testliner, imitasyon kağıtlar ),
Kartonlar ve mukavvalar
Bir başka sınıflandırma ise:

Kültürel kağıtlar ,
Endüstriyel kağıtlar şeklinde olabilir.

TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA KAĞIT SEKTÖRÜNE MAKRO BAKIŞ

Türkiye Kağıt Sektörü ve Rekabet Gücünün Değerlendirilmesi başlığı ile 2018 yılında İstanbul Ticaret Odası tarafından İstanbul Düşünce Akademisi eliyle yaptırılan ve Kalkınma Bakanlığı ve İstanbul Kalkınma Ajansının desteklediği bir araştırmada bir çok önemli tesbit yer alıyor.

Bu araştırmada Dünyada genel anlamda kağıt başlığı altındaki üretim hacminin 400 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Yine aynı araştırmaya göre Dünyada kağıt tüketiminin 400 milyon ton civarında olduğu hesaplanmaktadır. Ülkemiz kağıt tüketiminde dünya ölçeğinde 16’ncı sırada yer almaktadır.
Türkiye’de yaklaşık 6 milyon ton civarında kağıt tüketilmektedir. Kağıt Sektörünün üretim kapasitesi ise 3,8 milyon tona ulaşmış durumdadır. Türkiye’de kağıt ihtiyacını sağlamak için yurt dışına ödenen rakam yıllık 3 milyar dolar civarındadır.

Ülkemizde son verilere göre 48 adet kağıt fabrikası bulunmaktadır.
Türkiye kağıt ve kağıt imalatında yaklaşık 2400 firma faaliyet göstermektedir.
Sektörde 100 kişi ve üzerinde çalıştıran %5’lik kısım sektör cirosunun % 67,1 ‘ ine sahiptir.

KOBİ’lerin toplam ciro içerisindeki payı giderek azalmaktadır. Sektörde küresel alanda toplulaşma yaşanmakta olup rekabet için ölçekler sürekli büyümektedir. Türkiye’de ise ölçek ekonomisine sahip az sayıda firma yer almaktadır. Sektörde teknolojik ve ekonomik gelişmelerin etkisiyle giderek yatırımların daha büyük sermaye gerektirmesi nedeniyle bu eğilimin gelecek yıllarda da devam edeceği değerlendirilmektedir.

Tabii kağıt denince yukarıda saydığımız tüm çeşitler kağıt kavramının içinde değerlendirilmektedir. Üretilen kağıtlarla ilgili sadece bir fabrikamız kendi selülozunu üretebilmektedir. Diğer üretim alanlarında gerekli olan selüloz ise tamamıyla yurt dışından ithal edilmektedir. M. Ali Malay’ın verdiği rakama göre yılda yaklaşık 1,5 milyon ton selüloz ithal edilmektedir

Karton ve oluklu mukavvanın imalatında girdi olarak önemli yer tutan atık kağıtta geri kazanım oranı gelişmiş ülkelerde % 70-75 iken Türkiye’de bu oran yaklaşık % 40-45 seviyelerindedir.

Üretim maliyetlerinin yaklaşık % 25’ini oluşturan enerji maliyetleri Türkiye’de yüksektir. Emek maliyetlerinde de Asya ülkelerine göre yüksek, gelişmiş ülkelere göre daha düşük kalmaktadır. Pazarlama halkasında dünya devi olan büyük firmalar ile rekabet edebilirliği göreli olarak daha zayıf durumdadır. Ancak bu noktada yurtiçi pazarın avantajları kullanılabilir. Bölgedeki coğrafi ve tarihsel konumu bu konuda olumlu bir durumdur.

KARTON VE OLUKLU MUKAVVA

Kağıt üretiminde en yüksek paya sahip olan oluklu mukavva imalatında yabancı firmalar satın alma veya ortaklık yoluyla sektöre girmiş bulunuyorlar.

Oluklu mukavva imalatının yaklaşık %95’i iç pazara satılmakta olan sektör, teknoloji ve kalite açısından Avrupa standartlarını yakalamıştır. 2023 yılında 4 milyon ton üretime ulaşacağı tahmin edilen oluklu mukavva üretimi Türkiye kağıt endüstrisinin yıldızı ve en parlak segmentidir.

Türkiye’de oluklu mukavva tüm üretim kapasitesinin yaklaşık yarısı ile en yüksek üretim kapasitesine sahiptir. İkinci geniş kapasiteye %18,3 payı ile karton ürünleri sahiptir. Üçüncü sıra da % 16,6 payı ile temizlik kağıtları grubu yer almaktadır.

Oluklu mukavva sektörün en fazla tüketilen ürünüdür. 2013 yılında Türkiye ‘de 2,3 milyon ton oluklu mukavva tüketilmiştir.

DİĞER KAĞIT TÜRLERİ

Yazı ve baskı kağıt ve kartonları toplam tüketimden sırasıyla %21 ve % 18 oranında pay almıştır. Temizlik kağıtları tüketimi 2007-2013 arasında yıllık bazda % 9,3 oranında artmış ve 402 bin tona ulaşmıştır.

Gazete ve kraft torba kağıdı pazarı ise son yıllarda daralmaktadır.
Türkiye kağıt-karton sektöründe kağıt-karton ambalaj ürünleri, oluklu mukavva ve ev ve temizlik kağıtları üretiminde rekabetçiliğe sahiptir.

Ülkemizde yazı ve baskı kağıtları üretimi yetersiz kalmaktadır. İthalatı en çok yapılan ürünlerin başında yazı ve baskı kağıdı gelmektedir. Kültür yayınlarında kullanılan kağıtların da neredeyse tamamı yurt dışından ithal edilmektedir.
Gazete kağıdında Türkiye bugünkü şartalar içerisinde tamamen dışa bağımlıdır.
Temizlik kağıtları dışında tüm kağıt çeşitlerinde yurtiçi üretim iç talebi karşılamada yetersizdir.
.
Bu bilgiler çerçevesinde bakıldığında son günlerde artan döviz fiyatlarının sektörü neden ciddi bir şekilde etkilediği daha iyi anlaşılabilmektedir..
Eğitim, kültür ve gazete yayıncılığı alanlarında ise yurt içi üretim çok yetersiz olduğundan ve dışa bağımlılık daha yoğun olduğundan kamu oyunda hissedilen etkinin derecesi de daha yoğun olmuştur.

Türkiye’de kişi başı kağıt tüketimi 75 kg/yıl olup dünya ortalaması olan 57kg’dan
yüksek, gelişmiş ülkelerin ortalamasının çok altındadır. Bu nedenle ekonomik gelişmeyle birlikte kağıt tüketimi artacaktır. Üretim kapasitesi arttırılmazsa mevcut kağıt üretim açığının ve bunun sonucu olarak ithalatın da artacağına kesin gözüyle bakılmaktadır

TÜRKİYE’DEKİ BAZI KAĞIT – KARTON TESİSLERİ VE KAPASİTELERİ

Türkiye’de 48 adet olarak belirtilen kağıt fabrikaları içinde ilk etapta akla gelenleri şu şekilde sıralamak mümkündür.
( Burada sıralanan fabrikalar daha çok birinci hamur ve oluklu mukavva üretiminde kullanılan kağıtları üreten fabrikalardır. Diğer kağıt ürünleri bu listeye dahil edilmemiştir.)

1/ Alkim 80000 ton/ yıl Birinci hamur kağıt

2/ Kombassan kağıt yaklaşık 30000 ton/ yıl birinci hamur, genelde fotokopi kağıdı üretiyor, defter üretimi de mevcut

3/ Toprak kağıt; 40000 ton/ yıl üretim kapasitesi olan birinci hamur üreten fabrika; iflas sürecinde

4/ Albayrak VARAKA ( eski Seka Balıkesir ) Yıllık 200,000 ton gazete kağıdı, 150 bin ton beyaz testliner ve 350,000 ton kuşe karton üretmesi planlanıyor

5/ VE GE kağıt  Birinci hamur 70,000 ton/ yıl

6/ Mopak Kemalpaşa fabrikası
Yılda 40.000 ton sıvamasız 1. hamur kağıt üretim kapasitesi
Yılda 100.000 tonun üstünde kağıt işleme kapasitesi (fotokopi kağıdı, okul defteri, bilgisayar süreli formu vb ürünler)

7/ Mopak Dalaman fabrikası
Yılda 140.000 ton oluklu mukavva kağıdı üretim kapasitesi
Yılda 40.000 ton kuşeli kağıt üretim kapasitesi
Yılda 140.000 kuşeli karton üretim kapasitesi
Atık kağıt üretim üniteleri: Deinking ve OCC

8/ Mopak Taşköprü
Yılda 7.500 ton selüloz üretimi
Yılda 25.000 ton sigara ve filter uç kağıdı üretimi

9/ Kartonsan 250000 ton/ yıl kuşa kaplı kromo karton

10/ Muratlı Karton ( eski Kombassan) 90000 ton/ yıl kuşeli kromo karton üretim kapasitesi

11/ Modern Karton 1,250,000 ton/ yıl oluklu mukavva kağıtları: fluiting, testliner, modkraft, imitasyon

12/ Halkalı 40000 ton/ yıl; fluiting, testliner, mukavva

13/ Mondi Tire Kutsan; 130,000 ton/ yıl; testliner, kraft liner, imitasyon kraft

14/ OYKA  Kağıt ( eski SEKA Çaycuma) 100000 ton/ yıl kraft kağıt 220 milyon adet / yıl kağıt torba.  (Ayrıca kendi bünyesinde selüloz üretimi de bulunmakta )

15/ Kipaş/ Kahraman Maraş   425,000 Ton/ yıl Ürünler: Testliner, fluiting

16/ Kahramanmaraş Kağıt Sanayii  Oluklu mukavva kağıtlar 150,000 Ton/ yıl
Gazete kağıdı  90,000 Ton/ yıl

Bu liste ile alakalı şunu da ilave etmek gerekir ki yukarıda belirtilen üretim rakamları fabrikaların kurulu kapasitelerine göre belirtilen rakamlardır. Rakamlar fabrikaların kendi web sitelerinden veya kamuoyuna yansıyan rakamlarından alınmıştır. Bu fabrikaların bazıları üretimde yazılı olan rakamları sağlamakla birlikte bir kısmı kurulu kapasitelerinde belirtilen üretimi yapmaktan uzaktır. Ayrıca Toprak Kağıt finansal nedenlerden ötürü üretim dışı bir haldedir. Albayrak Varaka fabrikası da henüz üretime geçememiştir.

KAĞIT SEKTÖRÜNÜN REKABET KAPASİTESİ NASIL ARTIRILABİLİR

1. Dünyadaki kağıt üreticilerinin ve Türkiye’nin kağıt imalatı, kağıt çeşitlerine göre mukayeseli olarak incelenerek ve irdelenerek Türkiye’nin çeşitli kağıt gruplarına göre kağıt imalatındaki durumu belirlenmelidir,

2. Ortaya çıkacak durum  çerçevesinde rekabetçi olunabilecek kağıt çeşitlerinin belirlenmesi gerekmektedir,

3. Kağıt çeşitlerine göre politika farklılaştırmasını da içeren Kağıt Sektör Politikası devlet, sektör temsilcileri ve üniversite işbirliği ile oluşturulmalıdır,

4. Sektör politikasına göre desteklenmesi kararlaştırılan yatırımlar için başta finansman kolaylığı ve avantajları olmak üzere gerekli destek ve teşvikler sektörel bazda belirlenerek sağlanmalıdır,

5. Üretim proseslerindeki benzerliğe ve bazı farklılıklara rağmen kağıt çeşitlerinin dünyadaki arz ve talebi, rekabet koşulları ve gelişme potansiyelleri ayrıdır. Bu nedenle ayrı ayrı ele alınmaları, toptancı yaklaşımdan kaçınılması gereklidir,

(Kağıt sektörü yekpare bir tarzda düşünüldüğünden ve detayları hususunda yeterli bir bilgilenme bulunmadığından dolayı bu konuda kamuoyunda yapılan tartışmalar da tabiidir ki toptancı bir tarzda oluşmaktadır. Bu hatanın ortadan kalkması için konu üzerinde daha detaylı bilgilendirilmelerin yapılması önem arzetmektedir,)

6. Sektör politikası çerçevesinde desteklenecek üretim çeşitleri için başta hammadde ve girdi politikaları, teknoloji politikaları, enerji politikası, insan gücü planlanması ve yetiştirilmesi gibi tüm alt politikalar belirlenmeli ve uygulanmalıdır

7. Türkiye’nin önemli bir rekabet gücü kazandığı temizlik kağıtları ve oluklu ve karton kutu kategorisinde rekabet gücünün sürdürülebilirliği için konunun kısa vadede aciliyetle irdelenmesi ve incelenmesi hiper rekabetin olduğu günümüzde büyük önem taşımaktadır,

8. KOBİ’lerin mevcut yatırımları ülke için bir milli değerdir. Sektörde büyük firmaların yaratacağı yoğunlaşma ve temerküzün artması, teknolojik gelişmeler ve büyük yatırım gerekliliği nedeniyle rekabet şansları azalıp yok olma tehdidi ile karşı karşıyadırlar. KOBİ’lerin rekabet edip yaşayabilmesi için desteklenmesi ve bu konuda bir politika oluşturulması, gerektiği değerlendirilmektedir.

9. Sektörün ana hammaddesi olan selüloz/kağıt hamuru konusunda Türkiye tamamen dışa bağımlı bir haldedir. Bu durum rekabeti engelleyen bir keyfiyettir. Öncelikle selüloz/kağıt hamurunun ülkemizde imalatı konusunda ülkenin genel ağaç ve orman ürünleri politikalarında gerekli düzenlemeler ve gelişmelerin sağlanması gerekmektedir,

10. Yaklaşık 3 milyar dolarlık ithalat satıcı pazarlar açısından da önemli bir değer olup tedarik imkanları örgütlü olarak ele alınarak var olan veya oluşturulacak birlikler vasıtası ile alım planları ve tedarik şartları kaliteden fiyata ve ödeme şartlarına kadar planlanarak daha uygun fiyatlara daha kaliteli ve düzenli alımlar gerçekleştirilmelidir,

11. Enerji fiyatlarının yüksekliği ve yatırım finansman maliyetleri önemli iki diğer sorundur.
Bu sorunların milli bir kağıt politikası çerçevesinde yukarıda belirtilen analizler çerçevesinde değerlendirilmesi ve gerekli politika ve uygulama önerilerinin geliştirilmesi önerilmektedir.

SONUÇ OLARAK

Kağıt dediğimizde tek bir üründen bahsetmek mümkün değildir. Kitap ve gazete gibi eğitim ve kültür sahalarında kullanılan kağıt çeşitlerinden, endüstrinin farklı alanlarında ve hayatın birçok cephesinde kullanılan çeşitli nitelikteki kağıt, karton ve ondula grupları kağıt başlığı altında değerlendirilmektedir.

Döviz fiyatlarının son dönemlerde aşırı yükselmesiyle özellikle yayıncılık alanında maliyetlerin çok artması, kamu oyunda kağıt konusunu ciddi bir oranda öne çıkarmıştır. Bu tartışmalar sırasında bazı önemli kağıt kalemlerinin yurt içinde üretilemiyor oluşunun ortaya çıkması üzerine de bu tartışma çeşitli cepheleriyle daha fazla ilgi uyandırmaya başlamıştır.

Bu yazımızda öne çıkan veriler ve gündeme getirilen çeşitli tesbitler ışığında Ülkemizde milli bir kağıt politikası oluşturulması isteniyorsa bunun için öncelikle devlet, ilgili sektörler ve üniversitelerin ortak bir çalışma başlatması ve sorunların çözümü için bir eylem planının oluşturulmasının gerekli olduğu görülmektedir.

Bir diğer önemli tesbit de şudur ki; Kağıt üretimi ile ilgili çalışmalar öncelikle ülkenin genel ağaç ve orman ürünleri politikaları ile sıkı sıkıya bağımlıdır.

Aynı zamanda, Türkiye’de orman ve ağaç yetiştirme politikalarının önemi burada kağıt başlığı altında vurgulanmakla birlikte esasında daha genel bir çerçevede de ele alınmalıdır. Ayrıca yapılan araştırmalar ve sektördeki uzmanların görüşlerine göre ağaç ve orman ürünleri alanında ( kağıt da dahil olma üzere ) politikaların ve uygulamaların takibi için bir üst izleme, araştırma, yönlendirme ve koordinasyon yapısının oluşturulması elzem görülmektedir.

Çünkü ağaç yaşayan, yenilenebilir, sürdürülebilir, doğal bir değerdir. Ayrıca ülkenin kayda değer en önemli  yer üstü zenginliğidir. Hem ülkenin nefes almasına, su kaynaklarına ve çevre sağlığına önemli katkılar sağlar, hem barınma ve günlük hayatta kullanım açısından çok sıhhatli, çevre dostu bir çok malzeme ve hizmet sunma özelliğine sahiptir. Hem de ağaca ve ormana bağlı çok önemli sanayi üretimleri oluşturulmasına imkan sağladığından bu konunun bahse konu başlıkları da kapsar tarzda bütüncül bir bakışla değerlendirmesinin önemi inkar edilemez.

Ayrıca atık kağıt konusu da kağıt üretiminde üzerinde hassasiyetle durulacak diğer önemli bir konudur.

Milli bir kağıt sanayii kurulabilmesi için ciddi bir sermaye gerekmektedir. Bu sebepten Devletin, gerek teşvikleri gerekse de üst düzeyde yönlendirmesi ile bu konuya birinci elden dahil olması da diğer önemli gereklerden birisidir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Bu yazının hazırlanmasında Türkiye Kağıt Sektörü ve Rekabet Gücünün Değerlendirilmesi Araştırması, Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü Raporu, Eurostat Orman İstatistiklaeri 2015 verileri, Hürriyet Gazetesinde 23 Eylül tarihli nüshasında yer alan Vahap Munyar’ın yazısı ve o yazıdaki Mehmet Ali Malay’ın görüşleri, TORİD (Türkiye Orman Ürünleri Sanayicileri ve İşadamları Derneği) ve Ulasal Ahşap Birliği Yönetim Kurulu üyesi ve Genel Sekreteri Celaleddin Akça’nın değerlendirilmeleri ve zikri geçen Kağıt ve karton fabrikalarının web sitelerinden yararlanılmıştır. Katkıları için çok teşekkür ediyorum.

Dünya Bülteni 24 Eylül 2018

Allahaısmarladık

Değerli Dünya Bülteni okuyucusu dostlarımıza,

Bugün Dünya Bülteni ve kardeş siteleri ile ilgili önemli bir gelişmeyi sizlerle paylaşmayı arzu ediyoruz.
Bilindiği üzere 2007 yılından itibaren dijital alanda, www.dunyabulteni.net , İngilizce olarak www.worldbulletin.net  ve Arapça sitemiz www.akhbaraaalam.net , ile birlikte habercilik hizmeti vermekteydik. Ayrıca www.dunyabizim.com  portalımız da özgün bir şekilde hazırladığı kültür sanat haberleri ile okuyucularımızla beraber olmaktaydı.

On yılı aşkın bir süre devam eden bu hizmetimizin öncelikle kalıcılığını sürdürmek, ilave olarak da daha nitelikli bir hale getirmek için gayretlerimize devam etmekteydik.

Bu noktada yollarımız Bilimevi Basın Yayın A.Ş ile buluştu. Bilimevi A.Ş, yayıncılık alanında var olan değerli çalışmalarını daha ileri boyutlara getirmek ve çeşitlendirmek için bundan sonraki süreçte sitelerimizin sorumluluğunu Küresel İletişim A.Ş’den devralmaya karar verdi.

Bizim de katıldığımız bu karar çerçevesinde, önümüzdeki dönemde sitelerimiz yayın faaliyetlerini inşallah Bilimevi A.Ş bünyesinde sürdürecekler.

Geçtiğimiz on yıl boyunca maddi ve manevi olarak yanımızda olan tüm dostlarımıza şükranlarımızı sunuyoruz. Sitelerimizin yayınlarında emeği geçen Genel Yayın Yönetmenleri, Yayın Koordinatörleri ve editörlerimize, bu faaliyetlere katkıda bulunan tüm çalışanlarımıza ve hizmet sağlayıcılarımıza çok teşekkür ediyoruz. Bu vesile ile geçtiğimiz yıl ahirete göç eden ilk Yayın Yönetmenimiz Akif Emre’ye de Allah’dan Rahmet diliyoruz.

Önemli bir teşekkürü de siz saygıdeğer okuyucularımıza iletmeyi bir borç olarak görüyoruz. On yıllık sürede bizleri gayet dikkatli bir şekilde izlediniz, bunu çeşitli şekillerde hissettirdiniz ve yapmaya gayret ettiğimiz çalışmaların daha da değerli hale gelmesine katkıda bulundunuz.

Beraberce geçirmekten büyük keyif aldığımız on yıllık süre zarfında istemeden de olsa sizleri bir şekilde incittiysek bundan dolayı da helallik diliyoruz.

Büyük önem verdiğimiz bu çalışmaya bundan sonra da , imkan nisbetinde ve elimizden geldiği ölçüde katkı sunma niyetimiz olduğunu da ifade etmeyi gerekli görmekteyiz.

Başta Dünya Bülteni ve Dünya Bizim olmak üzere tüm sitelerimizin sorumluluğunu üstlenen Bilimevi Basın Yayın A.Ş’ye yeni dönemde başarılar diliyoruz.

Allah’a emanet olunuz

Dünya Bülteni, 20.02.2018

Zeytin dalı harekatı: Uluslararası kurallara uygun bir operasyon

Türkiye, Fırat kalkanı operasyonundan sonra geçen aylarda İdlib bölgesindeki çatışmasızlık alanlarının güvenliği için ikinci bir harekat daha gerçekleştirmişti.. Bu harekatın sonrasında adeta geliyorum diyen son askeri operasyonun hazırlıkları tamamlandı ve Zeytin dalı harekatı 20 Ocak 2018 de başladı.

Bu harekat öncesinde Türkiye gerek askeri gerekse de diplomatik açıdan kapsamlı bir hazırlık dönemi geçirdi. İlgili tüm taraflara bilgiler verildi.

Bir ülkenin başka bir ülkenin sınırları dahilinde operasyon yapması mevcut uluslararası ilişkiler sistemi içerisinde belli kurallara tabi olduğundan Türkiye de bu operasyon için BM şartının 51 sayılı maddesine dayandığını duyurdu. O madde de BM üyesi ülkelere, silahlı saldırı halinde meşru müdafaa hakkı tanıyor. Türk Hükümeti, Suriye’nin PKK’ya destek vererek, Arap dünyasında Türkiye karşıtı cephe yaratmaya çalışarak, Türkiye’ye karşı üstü örtülü bir savaş yürüttüğü tezi üzerinde duruyor. Bu durumun da Türkiye’ye meşru müdafaa hakkı tanıdığını savunuyor.

Dışişleri yetkilileri de yaptıkları açıklamalarda “Suriye, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan kişilerin barınmasına göz yumarak serbestçe faaliyette bulunmasını sağlayarak, ulusal bütünlüğümüze bir tehdit oluşturuyor” diye ısrarla vurguladılar.

BM’nin 51. maddesinde kullanılan ifade şu şekilde:

“Hiçbir şey, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliği sağlayacak tüm önlemleri alana dek, askeri saldırıya uğramış Birleşmiş Milletler üyesi ülkenin bireysel yada kollektif meşru müdafaa hakkına zarar veremez. Savunma hakkını kullanmak üzere üyeler tarafından alınan önlemler anında Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve hiçbir şekilde Güvenlik Konseyi’nin, mevcut şart çerçevesinde, uluslararası barış ve düzeni sağlama yönünde hareket etme yetkisi ve sorumluluğunu etkileyemez.”

Jus ad bellum ve Jus in bello

Bilindiği üzere Uluslararası ilişkiler literatüründe iki tane önemli norm bulunuyor. Bunlardan bir tanesi Latince orijinal ifadesiyle Jus ad bellum: Yani bir ülkenin savaşma hakkına ifade eden bir kural . Türkiye de Adil Savaş Kuramı çerçevesinde bu harekatı BM’nin 51 sayılı şartına dayandırmakta.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta savaşın haklı bir nedene bağlı olarak yapılması, hedeflere ulaştıktan sonra barışın tesisi niyeti ve savaşın tüm ilgili kesimlere duyurulması. Türkiye yıllardır ülkemize büyük sıkıntı veren PKK terör örgütünün sınır ötesinde ve bizi tehdit edecek bir şekilde Suriye ‘de farklı bir isimle (PYD/YPG) ama bağlantılı şeklide bizi zarar verme niyetiyle bulunduğunu ileri sürüyor. Suriye’de Afrin bölgesinde konuşlanan PYD/YPG güçleri ( yani PKK) adları farklı olsa da buradan Türkiye’ye sürekli taciz edici bir şekilde eylemlerde bulunuyorlar. Afrin operasyonunun dayandığı en temel savlardan birisi de bu terör gruplarının varlığı ve Suriye hükümetinin bunları engelleyecek gücünün bulunmaması. Ve/Veya başka bir iddia olarak da bunları kasten Türkiye’ye karşı zarar verici bir tarzda desteklemesi.

Bir savaş veya askeri harekat durumunda ikinci önemli kural olan yine Latince orijinal ifadesiyle Jus in bello. Yani savaşta ahlaki kurallara uyulması mecburiyeti

Burada önemli bir nokta bu harekat sırasında askeri hedeflerle sivil hedeflerin birbirlerinden ayrılması ve sivillerin savaştan mümkün olduğu oranda zarar görmemesi. Diğeri de silahlı mücadele sırasında orantılı bir güç kullanılması.

PKK/PYD’liler ve destekçilerinin uluslarası camiaya karşı ısrarla vurgulamalarına rağmen Afrin’deki sivil halkın Afrin’deki bu terörist gruplarla bağlarının iddia edildiği gibi kuvvetli olmaması önemli bir nokta. Teröristler halkı tehdit ederek onların çocuklarını ellerinden alıyor ve Türkiye’ye karşı silahlandırıyorlar. Ayrıca onları Türkiye’ye karşı canlı bir kalkan gibi kullanıyorlar. Bu nokta da uluslararası hukuk açısından Türkiye’nin haklılığını arttırıyor.

Türkiye harekat içinde savaşın ahlaki çerçevede sürdürülmesi noktasına özellikle dikkat ediyor ve elinden geldiği ölçüde bu kurallara uymaya çalışıyor. Harekatın bu ölçüde yavaş ve kontrollü yürümesi esasında bu çabaların da önemli br göstergesi. Yoksa Türk ordusunun mevcut gücü ile züccaciyeyi dükkanına giren bir fil gibi Afrin’e harekat yapması durumunda olabilecek can ve mal kayıpları çok fazla olabilirdi.

Buna rağmen PKK/PYD çevreleri yaptıkları algı operasyonları ile Türk ordusunun kimyasal silah kullandığı, sivilleri bombaladığı yalanını çekinmeden kullanmaktalar. Suriye ve Sovyet güçlerinin İdlib’de ve başka bölgelerde yaptıkları kıyımlar dünya kamuoyunda bir satır bile haber olmazken Türk askeri ile yalan haberler büyük bir gayretle dünyaya anlatılmaya çalışılıyor.

Afrin’de bulunan en azından 6000 civarında olduğu ifade edilen militanın tesirsiz hale getirilmesi veya bölge dışına çıkması ve bu şekilde Türkiye için  tehdit halinin ortadan kalkması durumunda Afrin harekatının sona ereceği açıkça ifade ediliyor. Türkiye Suriye topraklarını işgael etme gibi bir niyetinin olmadığını her fırsatta beyan ediyor.

Afrin’den sonra sıra diğer problemli noktalara da gelebilmeli

Başta Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve diğer Türk yetkililerin de belirttiği gibi Türkiye için diğer önemli hedefler arasında başından beri ısrarla vurgulanan Menbiç’in yani Fırat’ın batısında kalan bölgenin de tamamen terörist güçlerden temizlenmesi hedefi var. Tabii diğer bir önemli nokta da Suriye ile olan 911 km’lik sınırın öte tarafındaki terör yuvalarının buralardan uzaklaştırılabilmesidir. Tüm bu hedeflerin gerekçeleri de esasında BM’nin 51 no’lu şartına dayanmaktadır ve uluslararası hukuk ve normlarla uygunluk göstermektedir

İnşallah bu kararlı duruşla zaman içinde bu hedeflere de varılması sağlanabilir diye ümit etmekteyiz.

Özetle ifade etmek gerekirse Türkiye kendisi için büyük tehlike arz eden ve neredeyse müttefiki diye değerlendirdiği tüm güçlerin bazen açık bazen de el altından desteklediği PKK/PYD/YPG unsurlaına karşı tüm zor şartlara rağmen Uluslararası normlara ve kurallara uygun bir harekatı sürdürüyor. Burada önemli nokta tahrik edici tüm saldırılara rağmen bu harekattan menfi olarak etkilenecek sivil ve masum insan sayısının olabildiğince az sayıda tutulabilmesini sağlamaktır

Hadisenin bir diğer boyutu da bu olaylardan bir şekilde zarar görüp yerinden yurdundan olan sivil halkın, gerek barınma gerekse de tüm insani ihtiyaçlarının Türk yardım kuruluşlarınca sağlanmasına çalışılmasıdır. Dünyanın güçlü diye nitelenen devletlerinin bu insani dramla ilgili en ufak bir gayretlerinin olmaması da maalesef diğer hüzün verici bir gerçektir

Bu zor şartlarda mücadele eden tüm askeri ve sivil görevlilerin çabalarının takdire şayan bir durum arz ettiğini ifade etmemiz de hakkı teslim etmek açısından büyük önem arz ediyor.

Allah bu mücadelede şehit olan tüm evlatlarımıza Rahmet eylesin. Yaralılara da acil şifalar nasip etsin.

Dünya Bülteni, 10 Şubat 2018

Uzunca ve derinlemesine bir hasbihal

Okuyacağınız yazı belki biraz uzunca ama konu detaylı olduğu için ancak bu kadar kısa yazabilmeye muvaffak olabildim. Sabrınıza sığınarak sizi sohbetimize davet ediyorum.

Büyük çoğunluğunuz için malum olduğu üzere, 2007 Yılında Dünya Bülteni’ni devir alıp internet üzerinden haber yayıncılığı yapmaya başladığımızda, bu alanda büyük gazetelerin internet sitelerinden başka çok fazla mecra bulunmamaktaydı. İlklerden biri sayılırdık. Rahmetli Akif Emre’nin yayın yönetmenliğinde öncelikle yeni bir haber dili oluşturmayı hedeflemiştik. Klasik habercilik yanında haberlerin arka planlarını biraz daha detaylı verebilme niyetiyle de Haber Analiz başlığı altında yeni bir bölüm açmıştık. Dünyanın farklı köşelerinden bizimle aynı bakış açısına sahip kalemi ve zihni kuvvetli pek çok arkadaşla ilişki kurduk. 10’un üzerinde bölgeden arkadaşımız, kendi bulundukları sahalardan, her yerde rastlanamayacak kalitede haber analizlerini bizim için hazırlıyor, biz de onları yayınlıyorduk.

Daha sonra Yuvarlak Masa Toplantıları diye başka bir başlık açtık. Beşiktaş Balmumcu’daki ofisimizde bazen ayda bir, bazen de iki ayda bir, konusunda uzman 2 veya 3 arkadaşımızı davet ediyor ve onlarla önemli konular üzerinde konuşuyorduk. Bu konuşmaları videoya kaydediyor ve o videoyu da siteye koyuyorduk. Aynı zamanda bu toplantıların çözümü yapılıyor ve tamamı metin olarak siteye giriyordu. Onları bugün bile yeni baştan okuduğumuzda hepsinin birbirinden güzel çalışmalar olduğunu bir daha görmekteyiz. Bu alanda da Aynur Erdoğan hanım ciddi ve kaliteli bir çalışma yapmıştı.

Hatta Yuvarlak Masa Toplantılarından on adetten fazlasını şirin bir formatta bastık ve ilgili kişilere bedelsiz olarak ulaştırmaya çalıştık. Bu da Dünya Bülteni’nin bir kültür hizmeti olarak kayıtlara geçti.

Konu buraya geldiğinde DUBAM olarak kısalttığımız Dünya Bülteni Araştırma Masası adlı önemli bir başlığımızı da zikretmeden geçemeyeceğim. Gerek tercüme gerekse de özgün yazıları dosyalar tarzında derleyerek okuyucuların hizmetine sunmaya başladık. Bu da bir internet sitesinin çapına göre çok önemli bir çalışmaydı…

2008 Yılının sonlarına doğru Dünya Bizim doğdu. Asım Gültekin ile daha çok gençlere yönelik olarak tasarladığımız ve yazarları da ağırlıkta olarak gençlerden oluşan kültür haberciliği sitemiz de kendi alanında ilklerden biriydi

Geçen yıl Dünya Bülteni 10’ncu yılını doldurdu. Dünya Bizim de inşallah bu yıl sonuna doğru onuncu yılını dolduracak.

Facebook ve twitter gelişiyor

Bizim bu yayınların devreye girdiği dönemin biraz sonrasında facebook ve twitter adlı sosyal medya mecraları hayatımızda ciddi bir şekilde yer almaya başladı.. Aynı dönemlerde akıllı telefonlar da hızlı bir şekilde yayılıyordu. I phone bu alanda büyük bir devrimdi. Onu android sistemi ile işleyen diğer akıllı telefonlar izledi. Bu telefonlar ile resim çekmek de çok daha kolay ve de güzel olmaya başlamıştı. Tabii sosyal medya unsurları da bu kolaylıklar ile birlikte daha fazla kullanılır olmuştu

Asım Gültekin, facebook yayılmaya başladığında genç arkadaşlara, bu facebook işine çok sardırmayın orada bir veya iki paragraf yazarak tembelliğe alışıyorsunuz. Biraz gayret edip adam gibi yazı yazın biz de yayınlayalım diye serzenişte bulunuyordu.

Teknolojik gelişmeyle kavga etmenin anlamı yoktu. O gelişme kendi işini yapıyor ve kendi alanını genişletiyordu. Onu anlamak ve belli bir seviyede ilişki kurmak durumundaydık. Zamanla biz de o mecralara girdik. Yaptığımız haberleri bir de buralarda link vererek paylaşıyor ve insanlara bu kanallardan da ulaşmaya çalışıyorduk.

Fakat baktık ki bu gelişmelerle birlikte neredeyse biraz yazı yazabilen ve bu aletleri bir miktar kullanabilen herkes bizim sitelerin bşr şekilde rakibi olmaya başladı. Bizden bazen daha hızlı ve sayıları her gün daha da artan bir şekilde yayılan yepyeni bir mecra. Tabii bunların içinde insanların kendi kurdukları blogları da dahil edersek işimiz gittikçe zorlaşıyordu.

Şu an gelinen nokta itibariyle sosyal medyada yüzbinlerce kişi irili ufaklı ve hemen her konuda haber, yorum, resim ve video paylaşarak bizim yapmaya çalıştığımız çalışmayı bireysel olarak yapıyorlar. Son dönemde yaygınlık kazanan whatsapp guruplarında ise dünyanın hemen her bölgesinden ajans, gazete, blog gibi mecraların linkleri paylaşılıyor. Adeta yağmur gibi her yerden haber ve yorum yağıyor. Gelin siz de bu şartlarda habercilik yaptığınızı iddia edin.

Haber Ajansları

Bir başka gelişme de haber ajansları, araştırma kuruluşları ve analiz siteleri cephesinde vuku bulmaya başladı. Haber ajansları alanında bizi etkileyen en önemli gelişme Anadolu Ajansı tarafından geldi. Devlet desteği ile hızlı bir atılım içine giren AA, bir yandan bizlere belli bir bedel karşılığı haber hizmeti sunarken, neredeyse aynı haberleri, bize verdiğinden çok kısa bir süre sonra, ücretsiz olarak kendi sitesinde de yayınlamaya başladı. Şöyle düşünelim; çok kuvvetli sermayesi olan büyük bir toptancı, bir yandan perakendicelere mal satıyor diğer yandan o malları bedava dağıtıyor. Siz bir mahalle bakkalısınız, gidip oradan mal alıyorsunuz, geliyorsunuz kendi bakkalınızda satıyorsunuz. Fakat malzeme aldığınız o büyük toptancı size sattığı malı kendi mekanına ulaşabilen herkese bedava dağıtıyor. Böylesi bir durumda o bakkalların ne kadar yaşama şansı olur varın siz düşünün.

Bunu sadece AA da yapmıyor. Yabancı ajanslarda da buna benzer bir durum yaygınlaşmaya başladı. Belki abone olanlara biraz daha fazla haber veriyorlar ama bedava kullanıcılara sayıca ve içerik olarak daha az ve kısıtlı olsa da yararlanma imkanını sunuyorlar. Bu şekilde bir davranış büyük bir çoğunluğun haberle ilgili ihtiyacını görüyor fakat diğer yandan binbir emekle hizmet sunan bizleri bir şekilde baltalamış oluyorlar..

Yukarıda bahsettiğim whatsapp devriminden sonra hemen her grupta sürekli bu ajansların haber linkleri yer alıyor. Haber verme işi sitelerden süratle ajanslara kaymaya başladı sanki..

Siz bu handikapı ortadan kaldırmak için AA’dan veya diğer yabancı haber kaynaklarından aldığınız haberleri çok farklı bir formatta izleyicilerinize sunmak zorunda kalıyorsunuz. O haber üzerinde çok fazla emek harcıyorsunuz. Tabii o da her zaman mümkün olamıyor. Bunun için istihdam edeceğiniz eleman sayısının uzun süre devamlılığını sağlamak hiç de kolay değil.

Kardeş kuruluşumuz Kuzey Haber Ajansı kanalıyla yurt dışındaki yaklaşık 15’e yakın kendi ofisimiz ve muhabirlerimizle özel haberleri bulup sitemizde de yayınlayarak bir dönem kısmen rekabet edebildik. Fakat Kuzey Haberin yurt dışı bürolarını kapatmak zorunda kaldıktan sonra o avantajımız gittikçe eski verimini kaybetti..

Bu arada Anadolu Ajansı başka ne yaptı? Bizim daha evvel yaptığımız ve bu alanda ilk olduğumuz işi yapmaya başladı.

Nedir o? Haber Analizler yayınlamaya başladı.

Karşımıza Devlet bütün gücüyle çıkıverdi. Bu analizlere iyi telifler verdikleri için ve tabii bize göre daha prestijli bir kurum olduğundan bir dönem bizde yazan bir çok arkadaşımız şimdi analizlerini Anadolu Ajansı için yazıyor.

Biz şimdi ne yapıyoruz ? Anadolu Ajansı abonesi olduğumuz için o analizlerin bir çoğunu oradan alıp kendi sitemizde yayınlıyoruz. Ama tabii ki bir dönem var olan o özgünlüğümüz eskisi gibi devam edemiyor. Sitemize özel analiz yazan birkaç arkadaşı ancak muhafaza edebiliyor, daha yeni ve genç arkadaşları bulup onları bu alana kanalize etmeye çalışıyoruz. Bu arkadaşlarımız biraz göze batınca bir bakıyoruz ki, kısa bir süre içinde onlar da AA analisti oluvermiş.

Vardığımız noktanın güzel yanı şu. Bu işte ilk olmanın ve taklit edilmenin keyfini yaşıyoruz. Tabii ilk defa bizde yazmış arkadaşlarımızın kendilerini geliştirerek şimdilerde bu kurumlarda yer almalarını görmekten de ayrı bir mutluluk duyuyoruz. Bu da az bir keyif değil hani.

Araştırma Kuruluşları

İlave olarak, araştırma kuruluşları ve bu amaçla oluşturulan çeşitli yapılar da son dönemlerde çalışmalarını bir hayli ilerlettiler. Bizlere göre imkanları çok daha iyi. Koca koca binalarda, çok nitelikli arkadaşları bünyelerinde istihdam ederek, iyi bütçelerle bu çalışmaları yaptıklarından bir hayli güzel eserler ortaya çıkmaya başladı. Bu alanda SETA’nın araştırma birimi ve İHH’nın İnsamer’ini en başlarda zikredebiliriz. Bütçe yönüyle onlarla belki aynı kategoride olmasa da nitelikli çalışmaları ile ORDAF ve İran Araştırmaları Merkezini (İRAM) de bu guruba dahil edebiliriz. Burada sayamadıklarım sakın alınmasınlar, yer darlığından ve mevzuyu gereksiz uzatmayayım diye daha fazla isim zikredemiyorum.

Bunlar bir anlamda güzel gelişmeler. Sayının artması rekabeti de arttırır. Rekabet de muhakkak ki kalitenin daha iyiye gitmesine yol açar..

Değişen trendler

Yine bir diğer tesbitimiz de şu: İnsanlar eskiden sitelere çoğunlukla masa üstü bilgisayarlarından girerlerdi. Şimdilerde bu oran mobil telefonlar ve I padlere kaymaya başladı. Tabii bu da sürekli bir teknolojik yatırımı gerekli kılıyor. Her yeniliğe uyum sağlamak için içerik kadar işin araçsal yönüne de kafa yormak durumundasınız.

Diğer bir önemli tesbitimiz de izleyicilerin direk olarak sitelere girip haber ve yazı okuma alışkanları gittikçe azalıyor.

Ya ne oluyor? Kendilerine sosyal medya üzerinden bir mesaj geldiği oranda haberlerden, yorumlardan ve yazılardan haberdar oluyorlar. Yani sosyal medyada var olup insanların dikkatlerini çekebildiğiniz oranda varsınız ve okunuyorsunuz. Yoksa maalesef allame-i cihan olsanız insanlara ulaşmanız zor.

İlave olarak Google mecrası da çok etkili. İzleyiciler Google’un rahatına her gün biraz daha alıştı. Ne arıyorsa yazıveriyorlar Google’a ve karşılarına çıkanların arasından istediklerini seçiyorlar. Biz uzun bir süredir bu alanda var olduğumuzdan şükür Allah’a ki Google mecrasında ciddi bir avantaja sahibiz. Google bize dezavantaj değil tersine avantaj sağlıyor.

Bu sahada da sosyal medya guruları ve google seoları her gün biraz daha öne çıkıyorlar. Daha kıymetli bir noktaya geliyorlar. Bu tip arkadaşlarla gerek insani muhabbet gerekse de ‘duygusal ilişkileri’ sağlıklı kurabilirseniz belli avantajlarınız olabiliyor. Sizi sevenlerin paylaşımlarının etkisi çok profesyonel olanların karşısında gittikçe azalıyor, bunu da fark ediyoruz

Zaman çok hızlı akıp gidiyor

Bu kadar lafın içinde sizin de muhtemelen bize hak vereceğiniz gibi meselenin en püf noktası galiba şurası: Ahir zamanda, sanki zaman daha hızlı geçiyor. İnsanlığın uzun bir sürede kat ettiği teknolojik gelişmeler son zamanlarda adeta ışık hızıyla arttı. Her yenilik kendisi ile ilgili bambaşka bir ilişki biçimi ve iletişim kanalları oluşturuyor. Bu değişimler insanların alışkanlıklarını değiştiriyor. Bu sahalarda var olmak ve faydalı bir şeyler yapabilmek için tüm bu gelişmeleri iyi okuyabilmek ve yeniliklere karşı süratle pozisyon almak gerekiyor. Buna inanın ne güç dayanıyor ne de insanın ve kurumların kapasitesi…

Sorular

Sonuç noktasına yaklaşırken bazen kendi kendime şu soruları soruyorum. Acaba on yıldır yapmaya çalıştığımız bu dijital habercilik çalışması içinde Dünya Bülteni olarak bizim fonksiyonumuz ne kadar? Artıyor mu yoksa azalıyor mı? (Dünya Bizimi daha dışarıda tutuyorum. Onun alanında henüz Dünya Bizim kadar öne çıkmış bir çalışma yok. Birçok çevre ona hak ettiği değeri açıktan vermese, hatta bazen değer vermiyormuş gibi görünseler de ben içten içe takip ettiklerini ve ah biz de bunun gibi veya bundan daha iyisini yapsak diye iç geçirdiklerini görüyorum.)

Sorulara devam edelim;

Bizim Dünya Bülteni ile bir zamanlarda ilklerden olarak yapmaya çalıştığımız işi bugün bizden çok daha imkanlı birileri yapıyorsa bizim bu alanda ısrar etmemiz ne kadar gerekli? Bizim daha farklı ve bu güne kadar denenmemiş veya pek kimsenin çalışmadığı alanlara kaymamız acaba daha mı faydalı olur?

Bu sorular üzerinde ciddi olarak durmaktayız. İzlenme oranlarımız bir çok meslektaşımıza göre imkan/ürün dengesi itibariyle hala gayet iyi. Ama yine de bu temel soruları sorabilmek önemli. Üstüne üstlük bu soruları açıktan sorabilmek de hadi kendi kendimize biraz pay verelim pek de kolay değildir.

Peki niye bu soruları soruyoruz? Çünkü biz bu işi nam olsun diye veya reklam alıp para kazanalım diye yapmadık ve yapmıyoruz. Yaptığımız işi de sadece kendimize ait olarak görmüyoruz. Bu bir camianın işidir diye bakıyoruz. Camia içinde bu yazıyı okuyan herkesin olmasa da bir çoklarının, bu tip soruları bizimle ilgili kendi kendilerine sorduklarını da duyar gibiyiz. Belki bu soruların karşılığında bizim bulamadığımız bazı anlamlı cevapları birileri bulur ve bize de söyler diye bir beklenti içinde olduğumuzu ifade etmek istiyoruz.

Evet son cümle olarak,  Dünya Bülteni ve World Bulletin çalışmalarımıza, inşallah, gücümüzün son noktasına kadar devam edeceğiz .Yapabildiğimiz yenilikleri yapacağız, teknoloji önümüze hangi engeli veya fırsatı koyarsa onunla bir şekilde baş etmeye ve/ veya istifade etmeye gayret edeceğiz. Bu arada da sorduğumuz sorulara bulabildiğimiz cevaplara göre ulaşabildiğimiz yeni ufukların ve çözümlerin de tezahürlerini Allah kısmet ederse hep birlikte izleyeceğiz.

Bu uzun yazıyı bu noktaya kadar sabırla okuduysanız öncelikle teşekkür ediyorum. İlk paragraftan son noktasına kadar değer verip bu hasbihale misafir olan herkese en derin selam ve sevgilerimi sunuyorum

Allaha emanet olun

Dünya Bülteni, 18.01.2018

2017’den hatırımızda kalanlar

Bir takvim yılı daha bitiyor. Her biten yıl, içinde yaşanılan olaylarla birlikte tarih sayfalarında yerini alırken yeni başlayan yıl ile ilgili beklentiler de gündeme geliyor.

Geçtiğimiz yıl içinde nereden bakıldığı ile bağlantılı olarak önem sırasına göre dizilebilecek çok sayıda olay gündeme geldi. Bunların hepsini bir yazı çerçevesinde bir araya getirmek takdir edersiniz ki imkan dışı. Fakat genel bir bakış ile gözümüze çarpan olayları okuyucularımız ile beraberce hatırlamanın yararlı olduğunu düşünmekteyiz

Geçtiğimiz 2017 yılı Ocak ayı kanlı bir olayla başlamıştı. Kuruçeşme’deki bir eğlence mekanına eli silahlı olarak girdiği kameralarda görünen bir kişi 39 kişinin ölümüne sebep olmuştu. Olayla ilgili ana fail olarak resimlerde görünen kişi daha sonra yakalandı. Fakat hadise üzerinde örtülü olarak duran sis perdesi hala tam manasıyla aydınlanmadı. Bu konuda hukuki süreç de tam olarak sona ermediğinden zamanla belki daha doyurucu bilgiler edinebiliriz sanırım.

Şubat ayı içinde bir süre önce oluşturulan Varlık Fonu’nun yapısıyla alakalı haberler dikkatleri çekti. Milli Piyango, şans oyunları ve at yarışlarının devredildiği Varlık Fonu‘na kamunun dev şirketleri de aktarıldı. Başta Ziraat Bankası olmak üzere, Borsa İstanbul gibi kuruluşlar Varlık Fonu’na devredildi. Varlık fonununun nasıl bir şekil alacağı ve hangi alanları kapsayacağı zamanla daha da netleşecek gibi görünüyor

varlık fonu

Mart ayına damgasını vuran en önemli olay Hollanda ile yaşanılan kriz idi. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya referandum ile ilgili bir program için gittiği Hollanda’nın Rotterdam şehrinde, Hollanda polisi tarafından diplomatik teamüllere uymayan nezaketsiz bir tavırla karşılandı ve sınırdışı edilmek istendi. Bu olay iki ülke ilişkilerinin önemli ölçüde gerilmesine neden oldu

Mart ayını diğer bir önemli olayı da 7 ay süren Fırat Kalkanı Harekatının sona ermesi oldu. Türkiye son yıllarda görülmediği büyüklükte bir sınır aşırı  askeri harekat yaparak Suriye topraklarında belli bir bölgeyi kontrolu altına aldı.

fırat kalkanı

Nisan ayının başlarında Suriye’de İdlib’e kimyasal bomba atıldı ve burada 100’den fazla insan öldü. Savaşın sivil insanlar üzerindeki acımasız yüzünü göstermesi bakımından çok hüzünlü bir olaydı

16 Nisan’da Türkiye çok önemli bir referandum yaşadı

başkanlık sistemi

Türkiye Cumhuriyeti’nin 30 Ekim 1923’te kurulan ilk hükümetinden bu yana uygulanan ‘Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlar Kurulu şeklindeki parlamenter sistem, 94 yıl sonra 16 Nisan 2017’de yapılan referandumla ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ olarak adlandırılan başkanlık sistemiyle değiştirildi. AK Parti ve MHP ‘nin uzlaşarak TBMM gündemine getirdiği yeni sistem, kılpayı bir farkla ve yüzde 51,41 oy oranıyla kabul edildi. Bu referandumda ortaya çıkan yüzde 49’luk ‘Hayır’ oyu ise bundan sonraki seçimler ile ilgili üzerinde çokça tartışılabilecek bir oran olarak zihinlerde yer etti.

Mayıs ayının ikinci yarısında Dünya Bülteni’nde uzun yıllar yayın yönetmenliği yapmış olan arkadaşımız Akif Emre’nin vefatı bu yılın hüzünlü bir olayı olarak hepimizi üzdü. Merhum Akif Emre’nin vefatı üzerinden onunla ilgili yazılan yazılar ve yapılan paylaşımlar ülkede insanların Akif’in şahsında kendilerinin duruşlarını yeniden gözden geçirmelerine fırsat verecek bir fikri zemin oluşturdu. Allah Rahmet eylesin.

akif emre

Mayıs ayının diğer hüzünlü bir hadisesi de Kabil’deki İntihar Saldırısı idi. Bu saldırıda da 100 kişi öldü.

Haziran ayının başlarında ve Mübarek Ramazan ayının ilk günlerinde sevgili babam Necdet Erken ahiret alemine göç etti. Bu vesile ile hem babam hem de tüm ölmüşlerimiz için bir Fatiha okumanızı istirham ediyorum

babam

Haziran ayının diğer önemli olayı CHP Genel Başkanının Kılıçdaroğlu’nun, Ankara’dan İstanbul’a yürüyüşü idi. İktidar ve muhalefet çevrelerinde farklı farklı mütalaa edilse de bir siyasi liderin 450 kilometrelik bir yolu yürüyerek katetmesi ve bu yürüyüşün nisbeten sakin bir şekilde geçmesi bizce önemli bir olaydı

Haziran ayı Türkiye’deki gelişmelerin yanı sıra dünyada yaşanan olaylarla da dikkat çekti. Petrol ve doğalgaz zengini Körfez’de son yılların en büyük krizi patlak verdi. Önce Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn, sonra Yemen, Maldivler ve Libya’daki Tobruk yönetimi doğalgaz zengini Katar ile tüm diplomatik ilişkilerini askıya aldıklarını duyurdu.

Sadece Suudi Arabistan ile sınırdaş olan Katar adeta karadan abluka altına alınırken gıda gibi temel ihtiyaçların deniz ve havayoluyla temin edilmesi gündeme geldi. Türkiye bu olay karşısında hemen devreye girdi Katar’a olan desteğini hem sözlü hem de fiili olarak ortaya koydu.
Tabii bu olayın arka planında etkili olan büyük güçlerin tavırları da orta doğu da yeni dengelerin oluşmakta olduğunu göstermesi bakımından ilginç idi.

trump ve selman

İlave olarak bu ay içinde Suudi Arabistan’da veliaht prensin değişikliği de Suudi Arabistan’ın hem iç dengeleri, hem de uluslarası ilişkileri açısından üzerinde önemle durulacak bir olay olarak gündeme geldi. İlk bakışta Katar krizi ile birlikte değerlendirilen bu olay esasında daha derinden bir değişikliğin sinyali olarak ortaya çıktı

Ağustos ayının sonlarında İslam alemini derinden sarsan bir olay vuku buldu. Arakan‘daki Müslümanlara yönelik olarak yapılan katliam ciddi boyutlara ulaştı. Dünyanın büyük diye nitelenen güçleri bu olaya adeta seyirci kalırken Türkiye bu hadise karşısında da insiyatif aldı ve ciddi girişimlerde bulundu. Siyasi olarak olayı dünya gündemine taşıdı ve yardım kampanyaları bu bölgede yaşayan insanların yardımına koştu

Yine bu ayda Trabzon Maçka’da PKK’lileri görüp jandarmaya haber veren 15 yaşındaki Eren Bülbül PKK’liler tarafından vuruldu. Gözü dönmüş katillerin gencecik bir yavruyu katletmesi bu yılın ibretle ve nefretle hatırlanması gereken bir olayı olarak tarihte yerini aldı.

Eylül ayında o tarihe kadar üzerinde uzunca bir süredir konuşulan Türkiye ile Rusya arasındaki S-400 Füze Savunma Sistemi anlaşmasında imzalar atıldı. Bir NATO üyesi olan Türkiye’nin yaptığı bu anlaşma Türkiye’nin savunma tercihlerindeki köklü değişikliği göstermesi bakımından önemliydi. Rusya ile bu yakınlaşmanın zaman içinde nasıl bir seyir takip edeceği de üzerinde en çok tartışılan bir konu olarak gündemde yerini korumakta

Yine Eylül ayında Diyanet İşleri Başkanlığı görevi sırasında başarılı bir devre geçiren Prof. DrMehmet Görmez, hakkında oluşan menfi bir hava sonrasında görevinden ayrıldı. Bu ayrılış Türkiye’deki ve dünyanın farklı bölgelerindeki Müslümanları ciddi bir şekilde üzdü. Onun yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’na Prof. Dr. Ali Erbaş Atandı

mehmet görmez

Mehmet Görmez hoca devrinde Diyanet İşleri Başkanlığının yükselen çıtası yeni başkan döneminde nasıl bir seyir izleyecek onu inşallah hep birlikte göreceğiz.

Eylül ayının diğer bir önemli olayı Milli Eğitim Sistemi içerinde liselere geçiş sırasında uygulanan TEOG sınavlarının ani olarak kaldırılmasıydı. Öncesinde ciddi bir hazırlık yapılmadan kaldırıldığı intibaını veren bu sınavlar sonrasında Bakanlık bünyesinde uzun bir hazırlık dönemi geçti ve yeni bir sistem devreye girdi. Yeni sistemin nasıl işleyeceği merakla bekleniyor. Bu değişiklik öğrencileri, velileri ve kitap üreticilerini derinden etkiledi.

Eylül ayında uzun yıllardır İstanbul’da Belediye Başkanlığı yapmış olan Kadir Topbaş istifa etti. Topbaş kelimelerinin arasına kimseyi kırmamaya çalışarak gizlediği kırgınlığını düşük bir tonda ifade ederek görevi bıraktı ve tartışmalara meydan vermeyerek köşesine çekildi.

Bu ayda Kuzey Irak’ta Bağımsızlık Referandumu yapıldı. Öncesi ve sonrası bir hayli tartışmalı geçen bu referandumda Bağımsızlık kararı çıkmasına rağmen gerek Türkiye gerekse hem bölge hem de Dünyanın bir çok ülkesi ciddi bir karşı koyuş gösterdiler. Bu muhalefet sonucunda karar yürülüğe giremedi ve uzun yıllardan sonra Mesut Barzani görevini bıraktı.

Ekim ayında bu sefer İspanya’da Katalonya, referandum sonrasında Bağımsızlığını İlan Etti. Katalonya bağımsızlığı dünya siyasetinde önemli bir yer işgal eden bağımsızlık ve özerklik tartışmalarında ciddi bir yer aldı. Uluslararası sistem bu karara da ciddi bir tepki gösterdi ve karar uygulamaya giremedi. Fakat dünyadaki bu teşebbüslerin bundan sonra da nasıl devam edeceği ile ilgili beklentiler devam etmekte

barzani talabani

Ekim ayının diğer önemli bir olayı da Irak Bölgesel yönetiminin diğer önemli bir aktörü olan Celal Talabani‘nin vefat etmesi oldu. Bu şekilde orta doğuda uzun yıllar siyasi hayatı etkileyen iki önemli lider birer ay ara ile farklı sebeplerle de olsa devreden çıkmış oldu.

Yine Ekim ayında ABD, Türkiye’den gelecek vize başvurularını askıya alma kararı aldı. Bu karara Türkiye ciddi bir tepki gösterdi ve misilleme yaptı. Görüşmeler sonrasında vize kararı tamamen kalkmadı fakat sağlık ve eğitim gibi özel durumlar için kısmi bir yumuşamaya uğradı

Ekim ayının bir diğer önemli başlığı ise Meral Akşener önderliğinde İyi Parti’nin kurulması oldu.”Türkiye İyi Olacak” sloganıyla kurulan partinin kamuoyu anketlerinde belli bir oy oranı görünse de Türk siyasi hayatında ne tür bir karşılığı olacağı üzerinde tartışmalar devam ediyor

Ekim ayında İslam dünyasını derinden sarsan bir saldırı olayı vuku buldu. Somali’nin başkenti Mogadişu’da düzenlenen bombalı saldırıda 300’ün üzerinde kişi vefat etti

Ekim ayında, Türk Ordusu önemli bir hazırlık devresi sonrasında çatışmasızlık bölgesinin güvenliğin sağlamak gayesi ile İdlib’e Girdi. Bu harekatın bir diğer sebebi de Afrin bölgesindeki PKK/PYD/ YPG unsurlarının etkisiz hale getirilmesi ve buradan gelecek tehditlerin kontol altına alınması idi. Bu gelişme sonrasında Afrin bölgesine yapılacak muhtemel bir harekatın da yaklaşmakta olduğu yolundaki beklentiler gün geçtikçe artıyor..

Bu aydaki diğer bir önemli gelişme de Irak Hükümet Güçleri’nin, Kerkük’ü kontrol altına alması idi.. Bölgedeki siyasi ve demografik yapının değişmesi tehlikesine yönelik olarak bu bölgedeki durum hassasiyetini muhafaza ediyor

Ekim ayı bir başka önemli olaya sahne oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ErdoğanSırbistan’a yaptığı ziyaret sonrasında Novi Pazar’a da gitti. Türkiye’den Novi Pazar’a Cumhurbaşkanlığı düzeyinde yapılan bu ilk seyahat Sancaklılar ve Boşnak Müslümanları için büyük bir moral oldu.

sancak ve erdoğan

Yine Ekim ayında, Türkiye siyasi hayatının en önemli simalarından biri olan Deniz Baykal beyin kanaması geçirdi. Deniz Baykal’ın şu an tedavisi Almanya’da sürdürülüyor

Ekim ayının iç poltikadaki diğer önemli olayları arasında Bursa Belediye Başkanı Recep Altepe ve Ankara Belediye Başkanı Başkanlık Melih Gökçek’in görevlerinden istifa etmelerini sayabiliriz.

Kasım ayında, Balıkesir Belediye Başkanlığından istifa etmesi istenen Edip Uğur ise diğer başkanların tavrının dışında hem başkanlıktan hem de partiden istifa ederek kırgınlığını yüksek sesle ifade etti.

Bu ayın diğer üzücü bir olayı da Mısır’da Camiye yapılan saldırı idi: Bu saldırıda da 305 Kişi öldü.

Daha önce Haziran ayında veliaht değişikliği yaşayan Suudi Arabistan’da kral Selman üst yönetiminde çok önemli değişiklikler yaptı.. Mevcut yönetim ile anlaşmazlık yaşadığı ifade edilen bir çok prens, bakan ve silahlı kuvvetler komutanı bu değişiklik çerçevesinden yönetimden uzaklaştırıldı. Suuddaki bu değişiklikler daha önce de ifade edildiği gibi bu ülkenin hem kendi iç yapısı hem de uluslarası arenada aldığı konum ile yakından alakalı olarak değerlendirilmekte.

Kasım ayının diğer önemli olayı ABD’de Reza Zarrab Davasının başlamasıydı. Zarrab’ın sanıklıktan tanıklık durumuna geçmesi ile davanın seyri de değişti ve sanık sandalyesinde sadece Halk Bankası Genel Başkan yardımcısı Mehmet Hakan Atilla kaldı. Dava, Zarrab’ın güvenilmez tavırları, davanın savcısı ve hakimi üzerinde kamuoyuna yansıyan FETÖ bağlantıları dolayısıyla Türkiye’ye yönelik suçlamaların etkisini yitirdiği bir düzleme kaydı.

Bu arada savcını davanın içine devrin bakanlarını da dahil ederek olayı Türkiye’nin üst yönetimini asılsız suçlamalarla itham etmeye yönelik zorlamaları da dikkatleri çekti. İlk başlangıcında önemli bir sansasyon uyandırmaya çalışan ve zamanla tutarsız hareketlerle inandırıcılığını yitiren bu mahkeme bakalım ilerleyen günlerde nasıl bir seyir gösterecek

Kasım ayında savaş suçlusu Hırvat General duruşmada zehir içerek intihar etti. Bu olay da ciddi bir ilgi uyandırdı. Balkanlarda ihtilaflı dönemlerde sivil halka ve bilhassa Müslümanlara karşı gaddarca davranan insanların farklı sebeplerle de olsa bir bir devreden çıkması İlahi Adaletin tecellisi olarak zihinlerde yer etti.

Bu ayda uzun zamandır gündemde olan yerli otomobilin Türk markası ile tamamen milli bir yapıda üretilebilmesi için önemli bir adım arıldı. 5 ortaklı oluşumun, 2018 başında şirketi kurup prototipleri 2019’da, ilk otomobili 2021’de üreteceği yönünde hedefler açıklandı.

ABD’de dava devam ederken Aralık ayı başlarında Reza Zarrab ve 22 Yakınının Mal Varlıklarına el konuldu.

iit

Yılın bu son ayında Trump, seçim döneminde vaadettiği üzere ABD İsrail büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’ e taşıyacağını ilan etti. Bu olay üzerine hem İslam Dünyası hem farklı mezheplerdeki Hristiyan dünyadan büyük tepkiler geldi. Bu karara karşı Türkiye’nin dönem başkanlığında İslam İşbirliği Teşkilatı İstanbul’da olağanüstü toplantı yaptı. Toplantı sonrasında Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak ilan etti. Yine bu gelişmeler üzerine toplanan BM Genel Kurulu ABD’nin bu teşebbüsünü kabul etmediğini karar haline getirdi. Tabii Genel kurul kararı bir yaptırım getirmese de bundan sonra olayların gelişmesinde atıf yapılacak önemli bir gelişme olarak uluslararası sistemde yerini aldı.

11 Aralık günü iş dünyası için önemli bir vefat haberi daha geldi. İTO Başkanı değerli arkadaşımız İbrahim Çağlar ani bir kalp krizi neticesi vefat etti. İbrahim Çağlar’a da Allah’dan Rahmet diliyoruz.

ibrahim çağlar

Bu ayın son günlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Sudan’dan başlayarak gerçekleştirmekte olduğu Afrika gezisi de büyük bir ilgi uyandırdı. Sudan parlementosunda Allah-u Ekber nidalarıyla karşılanan Cumhurbaşkanı’na karşı yapılan bu  merasim, onun İslam ümmeti nezdinde ne derecede hüsn-ü kabul gördüğünün önemli bir göstergesi olarak değerlendirildi.

erdoğan sudan

Sonuç olarak

Binlerce olay arasından seçilerek özetle sıralanan bu olaylarla beraber bir yıl daha sona eriyor. 2017 yılı içinde İslam Dünyası yine çok sayıda insanın savaş, bombalama, intihar saldırılarıyla beraber vefat ettiği bir yıl oldu. İslam Dünyasında çok farklı kutuplaşmalar ortaya çıktı. Şii Sünni ayrımı yine geçtiğimiz yıl da özellikle İslam dışı güçler tarafından çok fazla kaşınan bir ihtilaf konusu oldu. Tabii Müslümanlar da iç sorunlarını gereğinden fazla abartarak adeta kendi ayaklarına kurşun sıkmayı sürdürdüler. Bu çerçevede özellikle Suriye, Irak ve Yemen’deki mücadelelerde sunni-şii ihtilafının somut tezahürlerini beraberce görüp üzüldük.

ABD’nin yeni başkanı Trump, seçim sırasında gösterdiği kontrolsüz tavrını seçim sonrasındaki fiili davranışlarıyla adete pekiştirdi. Ayrıca ABD’nin kendi iç yapısı içerisindeki mücadelelerinin de, bu olaylarda hadiseleri tırmandırıcı yönü dikkatli gözlerden kaçmadı.

İsrail her zamanki gibi İslam dünyasınının içinde tehlikeli bir ur gibi karıştırıcı ve düşmanca tavırlarını sürdürmeye devam etti. Hem İsrail içinde hem de başta Filistin bölgesi ve orta doğu merkez olma üzere dünyanın farklı yönlerinde özellikle Müslümanlara yönelik düşmanca tavırlarını her durumda ortaya koymaktan çekinmedi. Üstelik bu tavrılarında da ABD’yi daima en büyük destekçi olarak yanında gördü.

abd israil

Türkiye 2017 yılında her alanda çok farklı kuşatmalarla karşı karşıya kaldı. Bu kuşatma girişimlerine karşı her daim onurlu bir duruş göstermeye gayret eden Türkiye, bu tavrılarının karşılığını özellikle mazlum coğrafyalarda bir ümit olarak ortaya çıkmasıyla almış oldu. Son İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısı ve BM Genel Kurulu oylamaları, bu çerçevede önemli göstergeler olarak dikkatleri çekti.

Türkiye’nin FETÖ konusundaki mücadelesi de geçtiğimiz yıl içinde kesintisiz olarak devam etti. Bu çerçevede uzayan davalar, gözaltına alınan, vazifeden el çektirilen ve mahkum edilen geniş kitleler içinde oluşan bazı mağduriyetler hükümeti ciddi oranda zorluklarla karşı karşıya bıraktı. Mağduriyetleri giderebilmek için kurulan komisyonun henüz istenen bir verimde çalışmaya başlayamaması ve mağduriyetlerin iç ve dış muhalif çevrelerce sürekli gündemde tututlması bu sahadaki önemli bir sıkıntı olarak 2018’e devroldu.

Tabii bu arada Olağanüstü hal şartlarında çıkarılan KHK’ların hızlı hareket mecburiyeti gerekçesiyle bazen gerekli hassasiyet gösterilmeden gündeme gelmesi neticesinde ortaya çıkan hatalar da idareye yönelik memnuniyetsizliklerin artmasına sebep oldu. İnşallah ilerleyen zaman içinde acele davranma ve konuların gerektirdiği hukuki hassasiyeti sağlama dengesi hızlıca yerli yerine oturtulur ve yapılan kısmi hatalar telafi edilirse vatandaş nezdinde ortaya çıkan sıkıntılar da hafifletilir diye umuyoruz.

2018 Yılının hayır ve bereket getirmesini diliyoruz.

Dünya Bülteni, 27.12.2017

Kudüs krizi aslında daha büyük bir davanın parçası

Kudüs üç büyük din için de kutsal olarak kabul edilen bir kent. Fakat Müslümanlar için çok daha ayrı bir öneme sahip. İlk kıblemiz olan ve Miraç mucizesinin gerçekleşmesi sırasında İsra suresinde anlatılan Peygamber Efendimiz’in (a.s) Mescid-i Haram’dan ilk durak olarak gittiği mekan diye zikredilen Mescid-i Aksa’yı içinde barındıran çok önemli bir şehir.

Kudüs yüzyıllar boyu Müslümanların hakimiyetinde kalmış olan bir belde. Lakin bundan yüzyıl kadar önce İngilizlerin eline geçmiş ve o zamandan beri de bir türlü üzerinde eskisi gibi hakimiyet kuramadığımız bir yer.

Daha sonra Siyonistlerin gayretleri ile yoğun Yahudi göçüne uğramış ve bu gün İsrail Devleti’nin kontrolünde olan bir bölge

Son yüzyılda Kudüs her dönemde içimizi kanatan hadiselere sahne oluyor.

İsrailliler yıllardır burayı kendi devletlerinin başkenti olarak ilan ediyor. Müslümanlar olarak itiraz ediyoruz. Batılı ülkelerin bir bölümü de bu oldu bittiye razı olmadıklarını ifade ediyorlar. Birleşmiş Milletler bir kaç defa Kudüs’ün İsrail’in başkenti olamayacağını beyan eden kararlar alıyor.

Tüm bunlara rağmen son günlerde ABD Başkanı Trump seçimler sırasında vadettiği üzere ABD’nin de Kudüs’ü İsrail’in başşehri olarak kabul ettiğini belirten bir karar aldı ve bunu uygulamaya çalışıyor.

Yine itiraz ediyoruz. İçimiz tekrar acıyor. Beyanatlar veriyoruz, sosyal medyada tag’lar oluşturuyoruz, toplantılar yapıyoruz, Müslümanların çeşitli organizasyonları olarak deklarasyonlar yayınlıyoruz.

Tüm bunlar bir şeyi açıkça gösteriyor ki güçlü isek ve bu gücümüzü ustalıklı bir şekilde kullanabilirsek Kudüs’ün bizimle olan irtibatını sağlam bir şekilde sürdürebiliriz. Değil ise bu hal bizleri üzmeye devam edecektir.

İnşallah bu son krizde de muvaffak oluruz ve tam manasıyla kontrol edemesek bile yine de bu kutsal şehir ile anlamlı birlikteliğimizi muhafaza edebiliriz. Belki bir gün yine Kudüs sokaklarında o eski dönemlerde olduğu gibi rahatça dolaşabilir, ibadetlerimizi yapabilir ve bu şehri kutsal olarak bilen diğer kavimlerin de serbestçe ibadetlerini yapabilmelerine imkan veririz.

eyyübi

Allenby

Selahattin Eyyübi’nin 1187 yılında Hıttin savaşında Haçlı kuvvetleri mağlup edip Kudüs’te hakimiyet kurmasını temsili olarak anlatan tablodaki manzara ile, 1917‘de İngiliz General Allanby’ın Yafa kapısından şehre girişini belgeleyen resim bu önemli şehirdeki git gelleri gösteren iki ibretlik sahne. Allah Müslümanlara tekrar Kudüs’de hakimiyet kuracakları günleri nasip etsin.

Zarrab davası aslında daha büyük başka bir davanın küçük bir parçası

ABD’deki Zarrab davası yine son günlerde gündemimizi meşgul eden önemli bir olay. Güya Zarrab’ın ABD’nin İran’a bir zamanlar uyguladığı ambargoyu delmesinin sorgulanması diye başlayan fakat daha sonra gerçek hüviyetinin açığa çıktığı bu dava, Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bir şekilde kuşatılması ve itibarının dünya nezdinde zedelenmeye çalışılmasına yönelik bir hale dönüştü. Zarrab’ın dava sırasındaki sözleriyle de belgelendiği üzere çok rahat yalan söylediği ve olayın bütününün kurmaca olduğu açığa çıktığı bu sürecin sonunda ne tür bir karar çıkarsa çıksın etkisinin başlangıçta tahmin edildiği gibi çok da fazla olmayacağı anlaşılıyor. Fakat dikkatle farkedildiği gibi Zarrab davası ile Trump’ın ve İsrail’in Kudüs’ü başkent olarak ilan etmeye çalışmaları arasında ciddi bir bağ mevcut.

Aynı bağı Türkiye’nin güney sınırlarının taşeron ve ayrılıkçı sözde Kürt gruplarca çevrelenmeye ve Ortadoğu ile bağlantısının kesilmeye çalışılması ile de kurmak gerekiyor. Keza Ortadoğu’ya denge getirmek için buraya onlarca askeri üs kuran ve tonlarca silah yığan başta ABD ve Rusya olmak üzere diğer batılı güçlerin varlığını da aynı başlık altında değerlendirmek icap ediyor.

DAEŞ adlı nevzuhur örgütün son 5 yılda bu bölgede uyguladığı strateji, Irak Özerk Kürt Yönetimi’nin referandum hamleleri, PKK/PYD/YPG güçlerinin hem dahildeki hem de hariçteki faaliyetlerini de adeta bu puzzle’n parçaları gibi yerli yerine oturtmak gerekiyor.

İlave olarak sözde bir hizmet hareketi gibi ortaya çıkan ve daha sonra hem yurt içinde hem de yurt dışında adeta bir terör ve düşmanca davranışlarda bulunan bir istihbarat örgütü gibi çalışan FETÖ yapılanması da bu denklem içinde çok önemli bir rol oynuyor. Darbe yapmaya çalışıyor, dışarda ve içerde şer güçlere belge taşıyor, düşmanca algı oluşturuyor, insanların güven duygularını zedeliyor ve Türkiye’nin yetişmiş insan gücünün önemli sayıdaki bir bölümünün telef olmasına sebep oluyor.

Türkiye’nin kendi tarihsel kimliğini yeniden farketmeye başlaması ve bir bölge devletinin ötesinde küresel anlamda var olan potansiyelini tekrardan harekete geçirmeye yönelik hamleler yapması ile paralel olarak harekete geçen tüm bu unsurlar, tek tek bakıldığında bağımsız gibi görünen ama dikkatlice incelendiğinde ise organize imiş intibaını kuvvetlendiren bir mahiyet arzediyor.

İlave olarak bu şer unsurları destekleyen ekonomik kararlar ve uygulamalar, içerde ve dışarda bilerek veya bilmeyerek bu değirmene su taşıyan yardımcı öğeleri de resmi daha iyi anlayabilmek için gözden uzak tutmamak gerekiyor.

Hak ile batıl mücadelesi hiç bitmeyecek

Hakkın hakim olması için uğraşıyorsanız ve yeryüzünde Allah’ın adının daima yücelmesi için gayret sarfediyorsanız karşınızda daima şeytanın işbirlikçileri olacaktır. Bu Hz. Adem’den itibaren var olan ve kıyamete kadar devam edecek bir mücadeledir. Bu aynı zamanda dünya hayatının imtihan olmasının da bir gereğidir.

Yeter ki Hak davanın savunucusu olduğunu iddia edenler hakikaten istikamet üzere olsunlar. Hak davalarının içine onu bozucu başka dünyevi hastalıkları bulaştırmasınlar. Samimiyetlerini kaybetmesinler. Hak davada beraber olduklarını söyleyip de şeytanın taşeronları ile işbirliği yapanları ve Hak davayı kendi kişisel hesaplarına alet edenleri aralarında barındırmasınlar.

Ancak o zaman Hak davanın müntesipleri Allah’ın yardımını yanlarında bulabilirler.

Böyle davranamazlarsa şikayet etmeye ve gereksiz bir şekilde sızlanmaya hakları yoktur.

Allah hem bireysel hem de toplumsal olarak istikamet üzere daim olmamızı ve bu çizgide sebat etmemizi nasip etsin.

Dünya Bülteni, 07.12.2017

Baş döndüren bir gündem

Suudi Arabistan’daki gelişmeler

Geçtiğimiz günlerde Ortadoğu’da birbiri ardına çok önemli gelişmelere şahit olduk. Suudi Arabistan’da Kral Selman ve oğlu Veliahd Muhammed Bin Selman’ın inisiyatifinde bir dizi görevden alma ve gözaltı hadisesi vuku buldu. Bu arada mevcut iktidarın karşısında olarak görünen güçlü prenslerin bazılarının çeşitli sebeplerle ölümleriyle ilgili haberler geldi. Vuku bulan olayların geri planında mevcut iktidarın durumunu daha da kuvvetlendirmek ve muhtemel rakiplerini bertaraf etmek gibi bir niyetin olduğu tarzında yorumlar ağırlık kazandı. Göründüğü kadarıyla Suudi Arabistan’da bu süreç henüz tam anlamıyla sona ermedi ve önümüzdeki günlerde bu çerçevede muhtemel bazı gelişmelerin de yaşanabileceğine yönelik beklentiler devam ediyor.

Suudi Arabistan’ın Yemen ile ilişkilerindeki gerginlik de gittikçe artıyor. Tabii bu gerginliğin arkasında Suudilerin İran ile var olan problemleri daha da belirginleşiyor. Lübnan Başbakanı Hariri’nin kendi can güvenliğine yönelik özellikle İran’ı işaret ederek gündeme getirdiği tehdit  ve bu tehdidi gerekçe göstererek istifa etmesi, üstelik bu istifasını Suudi Arabistan’a yaptığı bir ziyarette açıklaması Ortadoğu denklemini daha da karışık bir hale getirdi. Bir taraftan bakıldığında Lübnan da adeta barut fıçısına döndü.

Ayrıca mevcut gelişmeler Suudi Arabistan ile İran’ın bir çatışmaya doğru sürüklenmesi tehlikesini de  kuvvetlendirdi. Bu hadiseler üzerine İsrail ve ABD cephesinden gelen yorumlar havayı daha da ısıttı. Ortadoğu’da bu tarz bir çatışmanın telafisi mümkün olmayan sonuçları da beraberinde getireceğini tahmin etmemek mümkün değil. Allah muhafaza etsin

Kuzey Irak’da sular durulmuyor

Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetiminin referandum kararı, bu kararın uygulamaya konulması ve sonrasında da vuku bulan olaylar sonuçta Mesut Barzani’nin görevi bırakmasına kadar vardı. Kürt  bölgesinde yıllardır en etkili iki aktör olan Talabani’nin vefatı ve Mesut Barzani’nin görevi bırakması bölgede yeni bir dengenin kurulmakta olduğunu gösteriyor. Bu süreçte dış aktörlerin de desteği ile Irak merkezi hükümetinin ülkenin kuzey bölgelerinde hakimiyetini daha da arttırmakta olduğuna şahitlik etmeye başladık. Türkiye de bu süreçte Irak merkezi hükümetinin hamlelerini destekliyor ve ortaya çıkan gelişmeler şimdilik PKK unsurlarının da rahat hareket etmesini engelleyen neticeler doğuruyor. Çok hızlı değişen Ortadoğu denkleminde süreç nereye doğru gidecek bunu zamanla göreceğiz.

Türkiye’nin hiç bitmeyen sınavları

Türkiye tüm bu hadiseler sırasında bir yandan Suriye cephesinde İdlib bölgesindeki çatışmasızlık alanlarının kontrolü, Afrin’deki PKK/PYD hakimiyetindeki alanların  çevrelenmesi faaliyetleri ile ilgilenirken, Irak’ın kuzeyindeki çatışma bölgelerinde PKK unsurlarının etkinlik sağlama isteklerine karşı da müteyakkız durumunu muhafaza ediyor. Güney sınırlarımızın dışında Türkiye’ye tehdit oluşturabilecek özellikle ABD’nin de destek olduğu bir Kürt askeri varlığının tahkim edilmeye çalışılması ciddi bir rahatsızlık konusu. Üstelik bu varlığın Türkiye’yi adeta güneyden çevreleme niyeti taşıması, yarın öbür gün sınırlarımızın içine yapılabilecek muhtemel saldırılar için de tehlike oluşturuyor.

Geçen haftalarda Hakkari bölgesinde yapılan saldırıda çok sayıda askerimizin şehit olması ve bu saldırıda sınırlarımızın dışında ABD’nin  gerek Irak’da gerekse de Suriye’de PKK/PYD  güçlerine, sözde DEAŞ ile mücadelede kullanılması için verdiklerini söyledikleri silahların kullanılması,  tehlikenin boyutlarını net bir şekilde göstermiş oldu. Bahse konu saldırılarda şehit düşen evlatlarımıza Allah’dan, Rahmet ailelerine de sabırlar diliyoruz.

Son hadisede göründüğü üzere, bir NATO üyesinin verdiği silahlarla, ayrılıkçı ve bölücü unsurlar başka bir NATO ülkesinin askerlerine saldırdılar ve onları şehit ettiler. Bu gelişme sadece Ortadoğu’da değil dünyada kurulmuş olan genel dengelere de çok aykırı bir hareket. ABD hegemonik bir güç olarak dünya dengelerini temelden sarsıcı bu tip tavırlar göstererek çok riskli bir yola girdi ve bu yolda yürümeye ısrarla devam ediyor. Umarız ki bu hatalarından tez zamanda dönerler. Tabii bir diğer dileğimiz, uluslar arası siyasette etkin olan devletlerin de bu fiili durumlar karşısında sessiz kalmamaları ve daha vahim gelişmelerin ortaya çıkışına zemin hazırlamamaları.. Sonuç olarak  bu olay tarihe çok önemli bir uluslar arası skandal olarak geçecektir kanaatini taşımaktayız..

Türkiye bir yandan Irak ve Suriye’deki kaos ortamında tansiyonun düşürülmesi ve bölge dışı güçlerin bölücü ve parçalayıcı müdahalelerinin kontrol altına alınabilmesine çalışırken,  diğer yandan da DEAŞ adlı örgütün bahane edilerek bölgenin demografik yapısıyla oynanması ve adı geçen ülkelerin adeta kontrolsüz bir silah deposu haline getirilmesi gayretlerine de elinden geldiği ölçüde engel olmaya çalışıyor. Üstüne üstlük, buralarda yerlerinden edilen ve bu sıcak ortamın tüm yükünü çeken masum kitlelerin insani dramlarının hafifletilmesi konusunda da gücü nisbetinde çok ciddi gayretler gösteriyor. Özetle çok yönlü bir çaba içinde.

Türkiye’nin dış münasebetleri de adeta baş döndürücü bir hızla devam ediyor. Geçen haftalardaSayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Belgrat ve Novi Pazar ziyaretleri bölgede çok büyük bir etki uyandırmıştı. Bu hafta da Başbakan Yardımcısı  Hakan Çavuşoğlu’nun Batı Trakya ziyaretleri Balkan coğrafyasında yeni bir mutluluk halkası oluşturdu. Rusya Devlet Başkanı Putin’in Türkiye’ye gelişi ve hemen akabinde Başbakan Yıldırım’ın ABD’ye gitmesi  çok yönlü dış politikanın önemli hamleleri olarak göze çarpıyor. İnşallah tüm bu ziyaret ve kabul trafiği umulan yararları sağlar.

Dünya Bülteni görev başında

Dünya Bülteni olarak bir yandan yanı başımızdaki olaylarla ilgilenirken, diğer yandan, geniş anlamıyla Türkistan bölgesindeki haberleri, Balkanlardaki gelişmeleri, Afrika’da vuku bulan hadiseleri ve tabii ki Avrupa’daki sıcak olayları sizlere duyurmaya, bu olaylarla ilgili elden geldiğince sağlıklı yorumları ve analizleri nakletmeye gayret sarf ediyoruz. Bu çerçevede Balkan Dosyası başlığıyla yayınladığımız iki adet DÜBAM raporuna da özellikle dikkatinizi çekmek istiyoruz. Bu tarz raporların kalıcı çalışmalar olarak sitemize değer kazandırdığına inanmaktayız. İnşallah ilgi duyan okuyucularımız için yararlı olur.

Sitemizde özgün analiz yazılarının yanında farklı kaynaklardan makaleleri tercüme ederek veya hadiseleri daha iyi anlamaya yarayacak gerek Anadolu Ajansı,  gerekse de yorumlarına güvendiğimiz kişi ve kurumların analizlerine de yer vermeye çalışıyoruz. Sonuç olarak niyetimiz bizi takip eden siz değerli izleyicilerimize daha berrak bir düşünce platformu sunabilmek.

Kızılay yine göğsümüzü kabarttı

Bu arada geçtiğimiz günlerde yapılan seçimlerde Türk Kızılayı ’nın Uluslar arası Kızılay-Kızılhaç Dernekleri Federasyonu (IFRC) ‘nun Avrupa Kıta Başkanı seçilmesi son yıllarda  büyük gayret gösteren ve mazlum durumdaki milyonların imdadına yetişen bu nadide kurumumuzun başarısının uluslar arası camiadaki göstergesi oldu. Bu başarıdan dolayı başta Kızılay Başkanı Dr. Kerem Kınık olmak üzere tüm ekibini canı gönülden kutluyoruz.

Dünya Bülteni ailesi olarak sizlerin karşısına daha güzel ve iç açıcı haberlerle dolu bir içerikle çıkabilmek en büyük dileğimiz.

Allah’a emanet olun

Dünya Bülteni, 09.11.2017

Komşu coğrafyamıza ve dünyaya özet bir bakış

Türkiye’nin güneyinde yine çok önemli olayların cereyan etmekte olduğu günler geçirmekteyiz. Bir tarafta İdlib’e yönelik başlatılan operasyon diğer yandan da 25 Eylül’de Irak Kürt Özerk Bölgesinde yapılan referandum sonrasındaki gelişmeler bu olaylardan en dikkati çeken iki tanesi.

İDLİB OPERASYONU VE MUHTEMEL TEHLİKELERİ

Astana’da yapılan anlaşma sonrası İdlib’de çatışmasızlık alanının devamını sağlamak üzere Türk askeri gücü İdlib’e doğru harekete geçti. Türkiye’nin  burada üzerine aldığı görev, Esed rejimine muhalif gruplar içinde özellikle Batılılar tarafından kara listeye alınmış Nusra cephesinin devamı olduğu düşünülen güçleri sakinleştirmek ve onları bu bölgeden uzaklaştırmak olarak görünüyor.

Rusya da zikri geçen bölgenin dış tarafını kontrol edecek. Türkiye için bu konunun önemi, öncelikle Nusra devamı guruplar veya kısaca Heyet-i Tahrir eş Şam ve benzerlerinin Rusya, İran veya Esed güçlerine karşı bu bölgeden yapılacak muhtemel saldırılarını önleyebilmek. Çünkü bu tip bir saldırı karşısında ortaya çıkacak ilk netice, bu ülkelerin silahlı güçlerinin İdlib bölgesine saldırmaları ve bunun sonucunda da masum insanların zarar görmeleri.

Üstüne üstlük böylesi  bir saldırı sonrasında muhtemelen o bölgeden yüzbinlerce sivil insanın hemen yanıbaşındaki Hatay’a doğru akın edecek olmaları da diğer korkulan bir gelişme. İnşallah korkulan bu gelişmeler tahakkuk etmez.

idlib

İdlib operasyonunun Türkiye açısından ikinci muhtemel hedefi de Afrin bölgesinde hakim durumda olan ve orayı kanton tarzında idare eden PYD güçlerinin İdlib’e yönelik Türkiye’yi rahatsız eden emelleri. PYD unsurlarının bulabildikleri ilk fırsatta İdlib üzerinden bir koridor açarak buradan Akdeniz’ e bağlanmayı hayal ettikleri bilindiğinden Türkiye İdlib’e askeri kuvvet göndererek bir yandan da bu hedefe yönelik niyetleri etkisiz bırakmayı düşünmekte. İdlib konusunda diğer ilave bir  nokta da  Afrin bölgesinin doğu tarafının Fırat Kalkanı harekatı sonrası orada konuşlanan Türkiye’nin desteklediği askeri güçler tarafından çevrelendiği de hatırlanmalı. Yani son durumda Afrin bölgesi güneyinden ve doğusundan Türk Silahlı güçleri ve onun desteklediği Özgür Suriye Ordusu güçleri tarafından kuşatılmış durumda. Afrin’in batı tarafı da Hatay şehrimiz ile sınır halinde.

Türk Silahlı kuvvetlerinin düzenleyici ve denetleyici niyetlerle İdlib bölgesine gönderdiği kuvvetlerin bu bölgelerde bulunması ile ilgili birkaç yönlü tehlike mevcut. Bir tanesi, Nusra veya HTŞ  tarafından Türk askerine yönelik bir saldırı karşısında Türk askerinin hiç de arzu etmeyeceği bir mücadele içine çekilmesi. Diğeri de Afrin’deki PYD / YPG güçlerinin İdlib’e yönelik yapabilecekleri bir hamle karşısında olayın silahlı bir mücadeleye dönüşmesi ve bu mücadelenin PYD/YPG’yi bölgede destekleyen ABD güçleriyle de bir karşı karşıya gelişe sebep olması. ABD ile bir çok alanda direk veya endirek devam eden karşıtlıklara bu bölgede bir yenisinin eklenmesi Türkiye açısından pek de arzu edilen bir durum değil.

İdlib’e yönelik operasyonun başladığı günlerde ABD’nin Türk vatandaşlarına yönelik vize başvurularını iptal etmesi diğer bir sıkıntılı hal olarak ortaya çıktı. Türkiye de aynı şekilde mukabele etti ve olay bir anda ciddi bir kriz boyutuna yükseldi. Daha kısa bir süre evvel Sayın Cumhurbaşkanının ABD ziyareti sırasında Trump ile sıcak bir resim vermesinin sağladığı ilişkilerdeki kısmi bahar havası bir anda ortadan kalkmış oldu. Bir NATO üyesi olan ve ABD ile bütün sorunlarına rağmen birçok alanda müttefik olan Türkiye, tam Rusya ve İran ile bir harekata girişirken ABD tarafından ortada bırakılması ile ciddi bir uluslararası denge sorunu ile karşı karşıya kaldı. Şu ana kadar İdlib operasyonu korkulan bir çatışma olmadan gayet yavaş ama kontrollü olarak sürüyor.
IRAK KÜRT BÖLGESEL YÖNETİMİ (İKBY), REFERANDUM VE KERKÜK OPERASYONU

Aynı zaman dilimi içinde ikinci sıkıntılı durum da  Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ( İKBY) sınırları dahilinde yaşanıyor. Türkiye referandum kararı alan Barzani’ye karşı çok sert bir tutum takınmıştı. Bu referandum kararının, peşinden çok sayıda başka sorunu tetikleyeceğini düşünen Türkiye’nin karşı çıkışı belki anlaşılabilir ama bu kadar şiddetli ve Barzani tarafı ile köprüleri neredeyse tam atmaya kadar varacak bir tepki göstermesi gerekli miydi?

Bu soru üzerine çok farklı yorumlar yapıldı. Bu tepkinin sadece Barzani cephesi değil  Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşların belli bir kesimi tarafından da pek sıcak karşılanmadığı yüksek sesle ifade ediliyor.. Bu noktada Irak Merkezi Yönetimi ile beraber hareket eden Türkiye, Irak askeri güçlerinin özellikle Kerkük ve çevresi üzerine yaptıkları harekatı destekliyor.. Hatta Irak askeri güçleri ile Türkiye sınırları dahilinde bölgeye bir ölçüde göz dağı verir mahiyette ortak tatbikatlar bile yapıyor.

Irak Merkezi hükümetinin askeri harekatının daha evvel Türk kamuoyunda ve Irak’taki özellikle Sünni Türkmen çevrelerinde hiç de tasvip edilmeyen Haşdi Şabi güçleri ile yapılması da ayrı bir sıkıntılı durum olarak karşımıza çıktı. İlave olarak yeni vefat eden Celal Talabani’nin aşireti ve Goran‘ın, Irak merkezi güçlerine karşı koymaması ve çekilmesi çok stratejik bir bölge olan Kerkük’ün bu bahsi geçen güçlerin kontrolüne girmesine yol açtı.

PEŞMERGENİN YAPISINA KISA BİR BAKIŞ

Bu noktada Peşmerge diye ifade edilen kuvvetlerin yapısını biraz açmakta yarar var: Peşmerge bir bütün değil; parçalı bir yapı ama temel olarak üç ana grup olduğunu söyleyebiliriz.  Biri KDP’ye bağlı Peşmergeler yani Barzani’nin özel milis gücü olarak ifade edebileceğimiz kuvvetler. DiğeriKYB’ye bağlı Peşmergeler, yani Talabani aşiretine bağlı silahlı kuvvetler. Üçüncü kesim de Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin (İKBY) Erbil’deki hükümet merkezine doğrudan bağlı Peşmergeler. Bugün için bu yapıyı Barzani kontrol ettiği için bu merkezi hükümete bağlı Peşmergeler de Barzani’ye bağlı olarak hizmet veriyorlar. Her birinin sayısı da yaklaşık 50 binin üzerinde. Çeşitli kaynaklardan derlenen bilgilere göre sayısı açıklanmayan özel birlikleri de nazar-ı itibare aldığımızda toplamda 200 bini bulan bir silahlı güçten bahsediyoruz.. Ancak yukarıda da kısmen ifade edildiği gibi Kerkük’tekiler Talabani’nin KYB’sine bağlı Peşmergelerdi. Barzani’nin iddialı çıkışına rağmen KYB Peşmergelerinin  aldıkları talimata göre direnmeden Süleymaniye‘ye çekilmeleri her iki kesim arasında ciddi bir güven bunalımına neden oldu.

barzani

Bu arada KYB’nin İran destekli gruplarla anlaşarak Kerkük’den çekildiği yönündeki iddialar da tartışılıyor. Bu durum zaman içinde Kuzey Irak’ta Barzani’nin hakim olduğu Erbil ve Talabani aşiretinin hakim olduğu Süleymaniye merkezli iki yapının ortaya çıkmasına yol açabilir. Ortaya çıkacak gerilim de hiç arzu edilmese de 1990’ların başında olduğu gibi KYB-KDP çatışmasına dönüşebilir.

Tüm bunlara ilave olarak Barzani’nin referandum sonrası varmayı hedeflediği bir Bağımsız Kürdistan’ın Kerkük olmadan ekonomik olarak ayakta kalması da zor olduğundan referanduma rağmen bağımsızlık ilanı artık güçleşmiş görünüyor. Süleymaniye Merkezli GORAN ve KYB de meseleye mesafeli durunca Barzani’nin işi bir hayli zorlaştı.

Türkiye birkaç zamandır Kuzey Irak politikasını daha çok Barzani üzerinden götürürken, ayrıca Türkiye sınırları dahilindeki Kürt vatandaşlarla münasebetlerinde Barzani ile ılımlı duruşun müsbet tesirlerini görürken, bir anda çok sert bir Barzani karşıtlığı noktasına gelmiş oldu. İlave olarak da daha önce Irak’da mezhebi bir bağnazlıkla ülkedeki diğer kesimlere haksızlık yapmakla itham ettiği Irak merkezi hükümetiyle onların askeri operasyonlarını onaylayarak kısmen ortak bir hareket içine girdi. Ayrıca Kerkük ile ilgili içinde yaşayan Arap, Kürt ve Türkmen halkların eşit şekilde temsil edildikleri bir sistemi şiddetle önerirken, bağnaz bir Şia etkisi altındaki Haşdi Şabi güçlerinin Irak ordusu şapkası altına Kerkük ve çevresinde hakimiyet kurmasına ses çıkarmaz bir durumda kaldı.

Bu sürekli olarak pozisyon değiştiren münasebetler bundan sonra hangi yöne doğru evrilecek ve bölgede daha hangi tür hiç olmazmış görünen ittifaklar veya karşıtlıklar ortaya çıkacak bunu da zamanla göreceğiz sanırım.

Tabii bu karışıklıktan istifade ile PKK unsurlarının Irak’ın kuzey bölgesinde özellikler Sincar’damevzi kazanıp Suriye’deki kanton yapıları ile bağlantı kurmaya çalışma gayretleri de bu arada ciddi bir şekilde izleniyor. Türkiye her fırsatta böyle bir gelişmeye izin vermeyeceğini belirtiyor ki bu çok haklı bir endişe.

ABD’NİN DURUMU

Burada diğer zor bir pozisyon da DEAŞ (IŞİD) adlı ortaya çıkışı, münasebetleri ve politikaları çok karmaşık olan bir yapıya karşı mücadeleyi birinci hedef olarak gördüğünü söyleyen ABD’nin, Türkiye’nin can düşmanı olan PKK’nın uzantısı PYD ve YPG kanalıyla bu mücadeleyi yürütme kararı.

ABD bugüne kadar hemen her pozisyonda olduğu gibi bu olaylarda da bölgedeki Müslümanların birliğini bozucu ne kadar atraksiyon varsa onları denemekte, müttefiki dediği Türkiye’yi her durumda açığa düşürmekten çekinmemekte. Ama tüm bunlara rağmen resmi söylemde de Türkiye ile müttefik ve stratejik ortak olduğunu ifade etmekte. Yıllık yaklaşık 600 milyar dolarlık bir askeri yatırım gücü olan ve ayrıca gerek finans gerekse de siyasal etkileri itibariyle alınacak stratejik tüm kararlarda ciddi şekilde hesaba katılması gereken ABD ile karşı karşıya kalınan bu durum Türkiye’yi bir çok adımında derin derin düşündürmekte.

Tabii bölgede Müslüman toplumların hiçbir şekilde tek vücut halinde olmasını tercih etmeyen, onları olabildiğince parçalara ayırmaya gayret eden İsrail’in mevcudiyetini de her zaman göz önüne almak gerekiyor. İsrail tüm bu gelişmelerde bazen görünen bazen de görünmeyen tarzda etkin rol oynuyor. Aynı zamanda ABD ile de bir çok alanda ortak politikalar yürüten İsrail’in varlığı ve etkisi de Orta Doğu denkleminde önemli bir aktör olarak ortada duruyor.

HAMAS – EL FETİH UZLAŞMASI

Ekim ayının ortalarında gerçekleşen El Fetih ve Hamas arasındaki uzlaşma orta doğuda meydana gelen diğer önemli bir gelişme olarak dikkat çekti. Filistin Devlet Başkanı Abbas’ın yorumuyla “Uzlaşının gerçekleşmesi, İsrail işgalinin sona ermesi ve 1967 sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulması için gerekli.” Biz de bu dileklerin gerçekleşmesi için umut beslediğimizi ifade etmek istiyoruz. Tabii bu sürecin çok da zorlu olduğunu da belirtmekte yarar var.

BALKANLARDA ÖNEMLİ GÜNDEM SEÇİM VE CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN BELGRAD -SANCAK GEZİSİ

Bu arada Makedonya’da belediye seçimleri yapılıyor. Bazı bölgelerde sonuçlar belli oldu bazılarında ikinci turlar yapılacak. Makedonya seçimleri çerçevesinde dikkatlice baktığımızda özellikle etnik kimliklerin fazlaca öne çıktığını görmekteyiz. Bu durumun uzun dönemde Balkanlarda toplumsal bazda ayrışmalara yol açacağını düşünmekteyiz. Geldiğimiz noktada. aşırı milliyetçilik eğiliminin her zaman zararlı olduğunu bir kere daha ifade etmekte yarar var. Üstelik mevzubahis olan Balkanlar gibi bir coğrafya ise.

Bu arada Kosova da seçime hazırlanıyor. Kosova seçimlerini de ilerleyen günlerde dikkatle izlemeye devam edeceğiz.

Geçtiğimiz hafta Balkan tarihinde son dönemlerde yaşanan en önemli olaylardan biri vuku buldu. Sn. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Belgrat gezisi ve daha sonra gittiği Sancakbölgesindeki halkla buluşması çok dikkat çekiciydi. Bu ziyaret Sancak veya Novi Pazar bölgesine bugüne kadar Türkiye’den Cumhurbaşkanlığı düzeyindeki ilk ziyaret olması bakımından çok önemliydi. Ziyaretin bıraktığı izlenime baktığımızda Balkanlarda Türkiye’nin halklar nezdinde ne kadar derin bir ilişkisi olduğu çok net olarak görülmekte.

sancak

Ayrıca Balkanlarla ilgilenen Avrupalı ülkelerin de bu noktayı özellikle izlediklerini ve bundan sonraki politikalarında daha fazla dikkate alacaklarını tahmin etmekteyiz.. Sn. Cumhurbaşkanının Sırp mevkidaşı ile kurduğu seviyeli dialog, ayrıca Belgrad ve Sancaklılara verdiği mesajlar da dış politika açısından çok başarılıydı.

AVUSTURYA SEÇİMİ

Avusturya da yapılan seçimlerin sonuçları da bu ülkede de diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi aşırı sağın oy oranlarının yükseldiğini gösteriyor. Sonuçlara bakıldığında İslam karşıtı görüşleriyle dikkat çeken Dışişleri ve Entegrasyon Bakanı Sebastian Kurz liderliğindeki Avusturya Halk Partisi (ÖVP), yüzde 31,6 oy oranıyla birinci parti oldu. Kurz, muhtemelen Avusturya’nın en genç Başbakanı olacak gibi görünüyor.

kurz

Avusturya’da seçim sonuçlarına göre İslam ve Türkiye karşıtı kanadın kuvvetlenmesi Türkiye ile ilişkileri menfi etkileyecek bir durum olarak ortaya çıkıyor.

SOMALİ’DE HÜZÜNLÜ GÜNLER

Somali’de meydana gelen patlamada 300’ün üzerinde insanın ölmesi çok acı. Bu tür gayri insani eylemler kim tarafından yapılır, bunu yapan ve yaptıranlar bu kadar Müslüman kanını akıtmaktan nasıl bir zevk alırlar? Sosyolog İsmail Öz’ün ifade ettiği gibi, Somali’deki terör saldırıları İslam coğrafyasındaki ortak akla ve birlik ruhuna yapılmıştır. “Bunun şapkası, terör örgütü şapkası da olsa, bunun şapkası sömürgeci bir Batı ülkesi de olsa topyekun olarak İslam coğrafyasına yapılmıştır. İslam coğrafyası olayları böyle okuyamadığı zaman en büyük yanlışı yapar, gücünü kaybeder.” Bu hain saldırıları yapanları ve yaptıranları Allah’a havale ediyoruz.

somali patlama

Türkiye her zaman olduğu gibi en üst düzeyden başlamak üzere Somali’deki kardeşlerinin yaralarını sarmak için hemen aksiyon aldı, yaralılarla ve mağdurlarla ilgilenmeye devam ediyor.

SONUÇ OLARAK

Dünya Bülteni olarak her zaman olduğu gibi, tüm bu girift dengeler içerisinde okuyucularımıza olabildiğince sağlıklı bir bakış açısı sağlamaya yarayacak yazı, haber ve yorumları aktarmaya çalışıyoruz.

Gündelik haberlerin yanında onlara olabildiğince tarihi derinlik de katmaya gayret ediyoruz. Haber analiz bölümünde yayınladığımız 1892 yılında Halep ve İdlib başlıklı yazımız da bu çerçevede ilginç bir analiz olarak sitede yer aldı.

Yurtiçinden yazı ve yorumlara yer verdiğimiz kadar yurt dışından da önemli bulduğumuz yazıları tercüme ederek siteye aktarmaya gayret ediyoruz.  Genel bakışımız öncelikle doğru ve çarpıtılmamış haberleri vermek. Bazı bölgelerden haberleri bizzat kaynağından elde edip okuyucuya sunabilmek. Balkanlar ve Orta Asya’dan gelen bu tip haber ve yorumlar muhakkak ki dikkatlerinizi çekiyordur

Ayrıca, Müslümanların kendi aralarında doğabilecek tüm tartışma, ihtilaf ve kavgaların dışında ve karşısında durmaya çalışıyoruz. Hangi mezhep ve meşrepten olursa olsun, Kıble ehlinin bölünüp parçalanmasına yol açacak davranışları olumlamıyoruz.

Birliği ve beraberliği daima teşvik ediyoruz. Bölücü, yıkıcı bir haber veya yorum olursa bunları olabildiğince görmüyoruz. Daima mazlumun yanında ve zalimin karşısında durmaya özen gösteriyoruz.

Belki bu yazıyı okuyan bazı kardeşlerimiz sizin gücünüz ve kuvvetiniz nedir ki bu devasa problemler karşısındaki tavırlarınızın bir tesiri olsun diye düşünebilirler. Fakat bizim her durumda Hz İbrahim’in içine atıldığı ateşin sönmesi için oraya damlayla su taşıyan karınca misali safımızı belli etmemizin, en azından zihinsel olarak çok büyük bir tesir icra edebileceğine inanıyoruz.

Bu yolda sizlerle de beraber olabilmeyi diliyoruz…

Dünya Bülteni, 19.10.2017

1892’de Halep ve İdlib

Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında oryantalistler Osmanlı ile ilgili yaptıkları araştırmalarda bu önemli ama yorgun ülkeyi farklı yönleriyle daha iyi anlamaya ve tanımaya çalışıyorlardı.

Erhan Erken

Vital Cuinet isimli bir Fransız oryantalistin La Turquie D’Asie adlı önemli bir çalışması var. Balkanlardan başlayarak Orta Doğuya kadar Osmanlı coğrafyasını ele alan bu kapsamlı incelemenin hazırlanış tarihi 1892. Son gelişmeler üzerine Halep ile ilgili maddeye bir daha göz attım. Bazı bölümleri ve özellikle de İdlib ile ilgili olan kısmı özetleyerek nakletmek istiyorum

kitap kapağı

HALEP VİLAYETİ

Halep o dönemler Osmanlı idari yapılanmasına göre bir vilayet. Vilayetin nüfusu 995,758 olarak tesbit edilmiş. Nüfusun 792,449’u Müslüman, 183,309’u Hristiyan ve 20000 kişisi de Musevi.

Halep Vilayetinde 3 sancak, 23 Kaza, 60 nahiye ve 4,541 köy bulunuyor. Sancakların adları ilginç. Biri Merkez Sancağı Halep, diğeri Maraş Sancağı üçüncüsü de Urfa Sancağı. Birisi bugün Suriye sınırlarında iken diğer ikisi ise şu an Türkiye’mizin sınırları içinde bulunuyor.

Halep vilayetinin batısında Adana, kuzeyinde Sivas ve Mamurat-ul Aziz, kuzey doğusunda Diyarı Bekir, güneyinde ise Beyrut Vilayeti bulunuyor. Halep’in güney doğusunda ise Zor Mutasarrıflığı var

Birinci Dünya savaşının hüzünlü neticesi ve sonrasındaki Lozan anlaşması ile çizilen sınırlarla eskiden bir arada olan bu bölgeler adeta birbirlerinden kopartılmış ve farklı ülkelerin şehirleri haline gelmişler.

Araştırmada çok detay rakamlar verilmiş. Hangi sancakta, hangi kazada hangi ürünlerden ne kadar üretiliyor, kaç cami, kaç okul, kaç ev var, her birinin enlem ve boylamları nasıl, tarım ve hayvancılık alanında detaylı rakamlar ve daha bir çokları, en ince ayrıntısına kadar belirtiliyor.

Fransız oryantalist Cuinet ( tabii diğer batı ülkelerinin o dönemdeki oryantalistlerinin birçoğunun bu tip çalışmalarının olduğunu da belirtmekte fayda var) onların deyimi ile hasta adam Osmanlı’nın her bir köşesini en ince ayrıntısına kadar araştırıyor ki daha sonraki dönemde bu topraklar üzerinde siyasetçilerin yapmayı tasarladıkları hamlelere bir alt yapı teşkil edebilsin. (Tabii bu arada Cuinet’in bu araştırmasını Duyun-u Umumiye müfettişliği çerçevesinde Osmanlı’nın tam anlamıyla bir resmini çekebilmek gayesiyle hazırlamış olduğunu da belirtmekte yarar var)

Yine bilindiği gibi Birinci Dünya savaşı sonrasında kurulan Kavimler Cemiyeti döneminde şimdiki Suriye bölgesi Fransız manda yönetiminin kontrolüne verilmişti.

HALEP VE İDLİB’DE TARIMSAL ÜRETİM

Halep vilayetinin kuru gıda cinsi ürünlerinin ( buğday, arpa, yulaf, susam vs) toplam üretim hacmi Merkez Sancak Halep; 7,598,538, Urfa Sancağı; 1,887,740 ve Maraş Sancağı; 1,278,996 kile olmak üzere toplam 10,765,265 kile olarak tesbit edilmiş. Dipnotta da 1 Halep kilesinin 37 litreye eşit olduğu not edilmiş.

Tütün, pamuk, kenevir, yer elması, kavun, karpuz, patates, meyankökü, üzüm, zeytin gibi bazı ürünlerin rekoltesi  ise okka ile verilmiş. Halep Vilayetinin tüm sancaklarından toplam olarak  26,142,982 okka ürün alınıyormuş bu kitapta yazan bilgilere göre. ( Okka için de 1 Okkanın 1,282 gr’a eşit olduğu ifade edilmekte)

İDLİB’İN KONUMU

İdlib ile ilgili bölüme geldiğimizde araştırmada yer alan bilgiler şu şekilde. Başta da belirttiğim üzere İdlib bir kaza. Kuzeyinde Harem ve Samandağı (Samaan dağı diye de kullanılıyor), doğusunda El bab, güneyinde Maara ve batısında Cisr-el Şuğur ve Antakya yer alıyor. Cuinet’nin tesbitine göre İdlib kazası, 33,58 derece ve 34,37 derece doğu boylam ile 35,43 derece ve 36,70 derece kuzey enlemleri arasında bulunuyor.

Dikkatimizi çeken bir husus da şu ki bugün ismi sürekli olarak İdlib ile beraber anılan ve İdlib’in kuzeyinde PYD’nin kantonlarından biri olan Afrin adıyla o dönemde bir idari yapı bulunmuyor. Sadece Harem kazasının kuzeyinde doğu batı yönünde akıp Amik gölüne dökülen bir nehrin adı olarak geçiyor Afrin

Enlem ve boylam ölçülerinin nerelere tekabül ettiğini tesbit edemediğimden dün ile bugün arasında bölgenin sınırlarını tam olarak maalesef mukayese edemiyorum. Bu mukayeseyi, enlem ve boylamlar konusunda ince ölçümlemeyi yapabilecek olanlara bırakarak diğer bilgileri nakletmeye devam edelim

İDARİ YAPI , NÜFUS VE EĞİTİM DURUMU

İdlib bir kaymakam ve 4 müdür tarafından yönetiliyor. Kendisine bağlı 4 Nahiye ve 238 köy var. İdlib’in o dönemki nüfusu 47,754. Bunun 45,500’ü Müslüman, 2,254’ü Hristiyan. Kazada 104 eğitim kurumu var ve buralara 2082 öğrenci devam ediyor.

Dağılımı şu şekilde verilmiş:

75 talebenin devam ettiği 9 Medrese

85 talebenin devam ettiği 2 Rüşdiye

1892 talebenin devam ettiği 91 sıbyan mektebi

30 Hristiyan talebenin devam ettiği 2 Hristiyan okulu

İdlib’in kaza merkezi için de şöyle bir bilgi paylaşılmış. Öncelikle Kaymakamın ve idari kadronun bulunduğu makamın konumu verilmiş. Halep’in 60 km güney batısı, Antakya’nın 34 km güneydoğusu, Harem’in 30 km güneyi, Cisr-el Şuğur’un 33 km kuzeyi ve Maara’nın 33 km kuzey batısı. Bugünkü haritalara bakıldığında birkaç tane Maara bölgesi karşımıza çıkıyor. Fakat burada ifade edilen sanırım bugün Maara el Numan diye adlandırılan bölge.

İdlib’in kaza merkezinde 13,400 kişi yaşıyor . Bunun 11,400’ü Müslüman, 2000’i Hristiyan. Anlaşılan o ki Hristiyanlar büyük bir çoğunlukla merkezde yaşıyorlar.

Araştırmanın ne kadar detaylara indiğini göstermek açısından rakamlara devam edelim. Kaza merkezinde idari binaların dışında bir Askeri depo, 14 camii, 34 mescid, 1 kilise bulunuyor. Kaza merkezinde 2138 ev, 700 dükkan ve mağaza, 12 otel hizmeti gören han, 11 fırın, 1 eczane, 3 Türk hamamı,  5 sabun imalathanesi, 48 kumaş boyama tesisi ve 20 adet de atlarla çekilen değirmen bulunuyor

İDLİB’DE TARIM, HAYVANCILIK VE ENDÜSTRİ

İdlib’de en fazla üretilen tarımsal ürünleri arasında, 1,885,000 okka zeytin, 302,500 okka pamuk, 650,000 okka kavun ve karpuz, 150,000 okka üzüm, 70,000 okka inciri zikredebiliriz. Kuru gıda cinsi ürünler arasında 330,000 kile buğday, 193,000 kile arpa, 42,000 kile burçak ve 44,000 kile mercimek ve 22,500 kile susamı sayabiliriz.

Hayvancılık konusunda Halep Vilayetinde büyükbaş, küçükbaş ve binek hayvanlarının tümü için 3,722,311 gibi bir rakam tesbit edilmiş. İdlib de bu rakam 89,597 adet.

İdlib’de en fazla bulunan hayvanlar olarak ; 25,294 koyun, 28,635 keçi, 12,000 tavuk, 6,800 sığır, 2200 inek ve 1200 atı sayabiliriz.

Hammadde dışında İdlib’de o dönemlerde zeytinin işlenmesi ve sabun üretilmesi için presler bulunuyordu. Ayrıca pamuktan da iplik üretimi ve boyahaneler yoluyla şehirlerin ihtiyacı olan pamuklu ürünler ve pamuklu bez imal ediliyordu.

SU YOLLARI

İdlib kazasından iki tane nehir geçmekteydi. Bir tanesi batıdaki diğeri de güneydoğudaki dağlardan doğup biri Cisr-el Şuğurun sebze bahçelerine, diğeri de Halep ve Maara arasına doğru devam etmekteydi. İdlib sınırları içerisinde bir tane de küçük göl olduğu kitapta zikredilmektedir.

SONUÇ OLARAK

Vital Cuinet’in  kitabından hareketle Halep ve İdlib üzerine 1892 yılında yapılmış bu tesbitler muhakkak ki  o dönemdeki  Osmanlı kayıtlarında da bulunmaktaydı. Osmanlı çok daha önceleri de kendi hakimiyet kurduğu alanlarda bu tesbitleri yapmakta ve kayıtlara geçirmekteydi. Başta Tahrir defterleri olmak üzere ilgili kayıtlar incelendiğinde bunları görebilmek mümkün. Fakat burada ilginç olan bir Fransız araştırmacının Osmanlı mülkü ile ilgili bu kadar detaylı bir incelemeyi yapmış olması. O dönemki Duyun-u Umumiye insiyatifiyle yapılmış bu araştırma daha sonra kitap olarak basılmış ve Osmanlı araştırmalarında önemli kaynaklardan biri olarak kullanılagelmiştir..

O dönemin sömürgeci zihniyetli  batılı güçleri özellikle Osmanlı mülkü ve hakimiyet kurmayı hedefledikleri diğer bölgelerde bu tarz çok detaylı araştırmalar yapıyorlardı. Bu araştırmaları Fransızca dışında farklı dillerde de görmek mümkün. İlmi faaliyetler, iktisadi ve idari niyetler dışında özellikle sağlık ve eğitim alanlarında da hedef olarak tesbit edilen bölgelerde bu devletlerin farklı kurumlarının yoğun gayretlerini görmekteyiz.. Burada hayati nokta batılıların ve 19’ncu yüzyılın başlarından itibaren Amerikalıların, hakimiyet kurmayı arzu ettikleri topraklardaki faaliyetlerinin Cuinet’in çalışması örneğinde olduğu gibi detaylı araştırmalar üzerine bina edilmesidir.

Türkiye olarak son yıllarda, bir dönem çok köklü bağlarla bağlı olduğumuz ve gönül coğrafyamız olarak nitelediğimiz bölgelerle bugün yeniden ilişki kurmaya veya zayıflayan münasebetleri kuvvetlendirmeye çalışmaktayız. TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, Dış Türkler, Kızılay ve son zamanlarda da Maarif Vakfı kanalıyla bu ilişkilerimizi belli başlıklar altında topluyoruz. Batılılar gibi emperyalist bir niyet taşımasak da sağlıklı münasebetlerin ancak sağlam bilgiler ve veriler üzerine bina edilebileceği çok açıktır.

Bu vesile ile ilgilendiğimiz ve ilgilenmeyi düşündüğümüz  tüm bölgelerle ilgili derinlikli araştırmaların yapılmasının çok önemli olduğunun bir defa daha altını çizmek istiyoruz..

Dünya Bülteni, 14.10.2017

Dünya Bülteni 10 yaşında

Dünya Bülteni ve İngilizce kardeş sitesi World Bulletin, 2007 yılı Eylül ayının son günlerinden itibaren Küresel İletişim Merkezi’nin bünyesinde yayınlanmaya başladı. O tarihten bu güne tam 10 yıl geçti.

On yılda dikkat edilen en önemli noktalardan birisi gerek yurt içi gerekse de yurt dışında ana akım iletişim merkezlerinin görmezden geldiği veya eksilterek, çarpıtarak yayınladığı haberleri doğru olarak insanlara ulaştırmak oldu. Bununla birlikte sadece haber değil o haberlerle ilgili sağlıklı analizleri de okuyuculara iletmeye gayret etti.

Rahmetli Akif Emre’nin yayın yönetmenliği ile başladığımız bu çalışmada dünyanın farklı köşelerinden özgün haber analizlerle okuyucularımızın karşısına çıkmak ilk başlarda internet yayıncılığı için çok yeni bir gelişmeydi. Dünya Bülteni Türkiye’de bu işi ilk başlatanlardan oldu. Bugün bir çok site ve haber ajansının çok gelişmiş imkanları ile bu alanlara kaymasından dolayı memnuniyet duymaktayız. Tabii böylesi bir hayırlı gelişmeye öncülük etmenin verdiği hazzın ayrı bir yeri olduğunu da ifade etmeden geçemeyeceğiz. Dünya Bülteni’nde geçtiğimiz 10 yılda 2500’ün üzerinde haber analiz yayınlandı

Dünya Bülteni 10 yıl boyunca Türkiye’den haberlerin yanında yurt dışından ve özellikle de İslam Dünyası’ndan haberlere özel önem vermeye çalıştı. On yılda sitemizde yer alan toplam 375 bin haberin 175 bininin dış haberler kategorisinden olması bu yaklaşımımızı bir nebze açıklamaktadır sanırım. Türkiye’den de bu süre zarfında 155 bin haber sitemizde yer aldı.

Dünya Bülteni olarak önem verdiğimiz ve siteyi emsallerinden ayıran diğer bir nokta da Dünya Bülteni Araştırma Masası (DÜBAM) olarak isimlendirdiğimiz bölümümüz. Gerek sitede yayınlanan yazılar, tercümeler, gerekse de konulara uygun olarak seçilmiş çalışmaların derlenmesi ile ortaya çıkan dosyalar, araştırmacılar ve belli konularda daha detaylı okumalar yapmak isteyenler için yararlı bir kaynak oluşturmakta. DUBAM bölümünde şu an için 500’ün üzerinde yazı bulunmakta.

Dünya Bülteni her gün saat 01.00’de yayına giren o günün tarihi ile ilgili haberleri ve çoğu zaman da o haberlerle ilgili detaylı yazıları, özgün röportajları, nitelikli kültür haberleri ile izleyenlerine derinlikli bir bilgilendirme hizmeti sunmaya çalışıyor.

İlave olarak özel ilgi alanımız olan aile ve eğitim konularında gerek haber, gerekse de yazı ve yorumlarla on yıl boyunca takipçilerimize hizmet sunmaya gayret ettik.

Sosyal medya alanlarının gelişmesi ile birlikte Dünya Bülteni ve World Bulletin, oluşturduğu hesaplarla bu sahalarda da aktif bir çalışma içine girdi. Nitelikli haber ve yorumları hazırlama ve onları sitede yayınlamanın dışında sosyal mecra alanlarında da bu haberleri izleyicilere ulaştırmak ekibimizin diğer bir uğraşı oldu. İletişimin günden güne nitelik ve şekil değiştirmesi internet medyacılığını da bu farklı alanlarda aktif olmaya adeta mecbur etti. Dünya Bülteni ve World Bulletin bu alanlarda önemli mesafeler kat etti.

Dünya Bülteni’nde 10 yıllık süre içinde 100’ün üzerinde arkadaşımızla beraber çalıştık. Alanında çok tecrübeli ve yetişmiş olanların yanı sıra, sıfırdan başlayıp bizim bünyemizde çok iyi bir yetişme devresi geçiren ve bugün gerek yurt içinde gerekse de yurt dışındaki önemli yayın organlarında çalışmaya devam eden çok sayıda arkadaşımız ve kardeşimiz de oldu. Hepsine katkılarından dolayı ayrı ayrı teşekkür ediyoruz.

Rahmetli Akif Emre, Dünya Bülteni’nde yayın yönetmenliği yaptığı 8 yıl boyunca bu arkadaşlarımızın yetişmesine ciddi bir katkı sağladı ve onlara ağabeylik yaptı. Bu kardeşlerimizin büyük bölümüyle ilişkilerimizi canlı bir şekilde devam ettirmekteyiz. Geçen on yıl içindeki en büyük kazanımlarımızdan biri de herhalde bu olmuştur.

Özetle, hatasıyla, sevabıyla, yapabildiklerimizle ve yapamadıklarımızla beraber 10 yılı geride bıraktık. Geçen 10 yılda internet yayıncılığı alanında hoş bir seda, kalıcı bir iz bırakabildi isek ne mutlu bize. Bu süre zarfında bize maddi açıdan gerek sponsorluk gerekse de reklamları ile destek sağlayan gönül dostlarımıza hassaten teşekkür ediyoruz.

Bizi dikkatle takip eden, gerektiği zaman uyaran, bazen eleştiren ama daima daha iyi olmamızı arzu eden izleyicilerimize ve dostlarımıza da şükranlarımızı sunuyoruz.

Dünya Bülteni ve World Bulletin’in onuncu yılında, başta bu çalışmaya beraber başladığımız ve uzunca süre sitemizin yayın yönetmenliğini yapan Akif Emre olmak üzere gerek çalışan gerekse de takipçilerimizin yakın çevrelerinden vefat edenlere Allah’dan Rahmet diliyoruz.

Dünya Bülteni ve World Bulletin’in on yıl önce başladığı hizmetlerini başlangıç ilkelerine uygun olarak ve samimiyetle sürdürebilmesi en önemli hedeflerimizin başında gelmektedir.

Allah muvaffak eylesin ve bizleri utandırmasın.

Dünya Bülteni, 27.09.2017