Erdemli insan olabilme yolculuğu

 

VAROLUŞ VE BİLGİ KAYNAKLARI İLE İLGİLİ SORULAR

İnsanoğlu hayatının anlamını ararken öncelikle kritik mahiyetteki bazı soruları sorabilmeli ve sonraki adımda da onların cevaplarını bulmaya çalışmalıdır. Ancak bu sayede hayat bir mana ifade edebilir. Dinler ve felsefi ekoller de bu süreçlerde insana büyük oranda destek sağlamaktadırlar.

İnsanoğlu için cevabını aradığı birinci önemli soru genellikle ben kimim sorusu olmaktadır.

Tabii bu konunun tamamlayıcı unsurları olarak insanoğlunun bu hayata gelişi nasıl olmuş, onun varlığının gayesi nedir, onun var olmasına karar veren irade ondan neler istemektedir gibi sorular da beraberce cevaplanması gereken hususlar olarak öne çıkmaktadır.

Diğer bir önemli soru da insan öldükten sonra ne olacaktır? Bu kadar önemli bir varlık olan insan için ölüm bir yok oluş olmamalı ve hayatta var oluşun ölümden sonra da devam eden bir anlamı olmalıdır. Dolayısıyla bu noktada da varoluşa anlamlı cevaplar bulabilmek tabiidir ki çok büyük önem arz etmektedir.

Zikri geçen iki soru felsefi literatürde ‘mebde ve mead’ yani ‘başlangıç ve son’ meselesi diye ifade edilmektedir. Bu iki soruya cevap bulabilme aynı zamanda çok önemli bir başlık olan varlığın anlamını kavrayabilme arayışıdır.

Bu alana Ontoloji, yani varlığın incelenmesi veya Varlık Nazariyesi adı verilmektedir.

İkinci olarak, insanın bilgisinin kaynağı nedir sorusunun cevabını aramak da bir başka önemli ve tamamlayıcı bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır

Bilgini kaynağı nedir? Bilgiye ulaşmada akıl ne kadar etkilidir, vahiy nerede durmaktadır? İnsanoğlu varoluşu ve benliği ile ilgili soruların cevabını hangi bilgi kaynaklarına başvurarak bulacaktır veya bulmalıdır. İşte buna da Epistemoloji veya Marifet Nazariyesi adı verilmektedir. .

Bu çerçevede üzerinde önemle durulan üçüncü önemli başlık da Ahlak veya etik diye tanımlayabileceğimiz insan davranışlarının mahiyetinin incelenmesidir. Ahlak bir açıdan “hulk” kelimesinin çoğuludur ve huylar, seciyeler anlamına gelmektedir. Dolayısıyla gerçek anlamıyla ahlak, insanın “hulk” üzere, yani yaratılışındaki genel özellikleri üzere olmasıdır.  Burada şu soru karşımıza çıkmaktadır:

İnsanoğlunun yaratılıştan gelen özellikleri nelerdir?

Bizim inancımız insanoğlunun temiz bir fıtrat üzere yaratıldığını öngörmektedir. Bu noktadan hareketle şunu söylemek mümkün hale gelir ki ahlak, kişinin yaratılışındaki İslam fıtratı üzerine olması demektir.

Bu noktada  özellikle, “Sen yüzünü Hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir” (er-Rûm 30/30) meâlindeki âyetle, “Dünyaya gelen her insan fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahudi, hıristiyan, Mecûsî (farklı bir rivayete göre hatta müşrik) yapar” (Buhârî, “Cenâʾiz”, 79, 80, 93; Müslim, “Ḳader”, 22-25) meâlindeki hadisler konumuzla uygun olarak değerlendirilebilecek kaynaklardır.

Özetle İnsan, İslam fıtratı üzere yani iyilik ve güzelliklere meyyel olarak yaratılmıştır. Ahlak başka bir ifadeyle, fıtrata uygun güzel huylara sahip olmak anlamına gelmektedir.

İnsanoğlunun, varlığını anlamlandırması, bilgi kaynaklarını seçmesi ve bunlara dayalı olarak sahip olduğu ahlaki anlayışı ile vardığı nokta, onun bu hayatta nasıl bir istikamet alacağını da belirlemektedir. Diğer bir ifade ile bir insanın ameli ve aldığı aksiyonu, kendisinin varoluşu ile ilgili sorduğu sorular, bulabildiği cevaplar ve bu süreçte başvurduğu bilgi kaynaklarına göre şekillenmektedir.

DOĞRU BİLİNCİN OLUŞUMU

İnsanoğlunun kendi iç dünyasında, yukarıdaki temel sorulara verilen cevaplar çerçevesinde, her şeyi gözlemleyen bir BEN’lik duygusu ortaya çıkmaktadır. Buna bazı uzmanlar tarafından GÖZLEMLEYEN BEN adı da verilmektedir.

İlave olarak insanın kendi ihtiyarı, yani kendi seçimi dışında edindiği çeşitli kimlikler bulunmaktadır; Mesela kadın veya erkek oluşu, içinde doğduğu ve yetiştiği kültür ve medeniyet dairesi, bulunduğu ülke, yaşadığı şehir, mahallesi ve ailesi bu tarz kimlik unsurlarıdır.

Bunların da insanın benliğinin teşekkülünde önemli oranda etkileri bulunmaktadır.

İşte tüm bu unsurların karşılıklı etkileşimi ile İnsanın GÖZLEMLEYEN BEN’İ şekillenmektedir.

İnsanın ilave olarak GÖZLEMLENEN BEN adı verilen bir BENLİK daha vardır. Buna da kısaca insanın egosu veya nefsi de denebilir.

İnsanın anlam dünyasındaki keşifleri ve sonrasında buna dayalı olarak hayatına verdiği/vereceği yön sürecinde HAKİKİ BİLİNCİ ( yani gözlemleyen beni) onun GÖZLEMLENEN BENİNİ sürekli kontrol altında tutmaktadır/tutmalıdır.

Sonradan oluşan kimliklerin, bilincin, duyguların, sosyal kimliklerin, mesleklerin de gerçek manada anlamlı olabilmesi için öncelikle hakiki benliği ( bilinci) ile ilgili TEMEL SABİTELERİN  yerli yerine oturmuş olması önemlidir..

Peki Oturmasa ne olur? O zaman insan yaşadığı hayat içinde gerçek yerini bulamaz ve kendini gerektiği şekilde anlamlandırmaz. Mesleğini doğru seçemez, aile ve sosyal hayatını üzerine oturtacağı zemini isabetli bir şekilde belirleyemez, amelleri sağlıklı olamaz..

BİR MÜSLÜMANIN BU BENLİK OLUŞUMU SÜRECİNDE SABİTELERİ NELERDİR VEYA NELER OLMALIDIR?

Bir İnsan İslam Dini ana penceresinden baktığımızda öncelikle ALLAH tarafından yaratılmış olan evrenin bir parçasıdır, kendisine çok önem verilen insandır ve yine önemli bir değer olarak Allah’ın kuludur.

‘ Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım’(Zariyat suresi ayet 56) ayeti bu konuyu açıkça ortaya koymaktadır.

İnsan dünyada belli bir süre yaşar ve bu süre kendisi tarafından tayin edilmiş bir zaman değildir

Dolayısıyla kendisine bu hayatı bahşeden Allah’ın kendisinden neleri beklediğini iyi anlamak, bilmek ve hayatını ona göre düzenlemek durumundadır

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, kendi çabasıyla seçmediği ama hikmet-i ilahi üzere içinde yer aldığı bir ülkeye, bir millete, bir şehre, bir mahalleye ve bir aileye ait olması da onun benliğinin gelişmesinde belli düzeyde bir yere sahiptir.

Zaman içinde kendi ihtiyarı ile sahip olduğu mesleğinden ve diğer uğraşlarından dolayı başka kimliklere de sahip olur. Öğrenci, öğretmen, iş adamı, işçi anne, baba vb

Tüm bu kimlikler ve aidiyetlerin de insana yüklediği belli mükellefiyetler bulunmaktadır

İnsanoğlunun sonradan edindiği tüm kimlikleri, en üst kimliğine uygun olarak yani kul olma bilinci içerisinde ve gözlemleyen ben’inin ( hakiki bilincinin) gözetimi altında değerlendirmek ve anlamlandırmak gibi çok önemli bir mükellefiyeti de bulunmaktadır. Bunu gereği gibi yapabildiği oranda yaşadığı hayat daha anlamlı olacak, sonradan kendi üzerine yüklenen diğer vazifelerin de daha rahat bir şekilde üstesinden  gelebilecektir..  Bunu başaramadığı oranda muhtemelen birçok iç sorun yaşayacaktır.

İnsan kendi rızası ile bu tercihleri yaptığı zaman üzerine yüklenen kimliklerle ilgili mükellefiyetler ona ağır gelmeyecek, herhangi bir iç sıkıntı yaşamayacaktır. Ancak böylesi bir durumda hayatını belli bir denge içinde sürdürebilecektir.

İnsanın etrafında bir çok kereler kendi dışında gelişmiş olan şeyler ( çevre şartları, pozisyonlar, içinde bulunan ortamlar, mesleklere ve alt kimliklere yüklenen değerler) onu yönlendirebilir ve bazen de adeta belli bir kıskaç içine alabilir.

Öncelikle bunları fark etmek ve buradan çıkmaya çalışmak önemli bir uğraştır. Bu gayret insanın kendini bulma, hakiki kimliğine ve benliğine ulaşma çabasıdır

Burada Doğan Cüceloğlu’nun Savaşçı adlı kitabında anlattığı bir örnek konuyu güzel ortaya koymaktadır. Bir adam beraber olduğu toplulukta kaç kişi olduklarını saymaya başlıyor. Bir çok deneme sonrası her seferinde ulaştığı sayı, olması gerekenin daima bir eksiği çıkıyor. O topluluğa ait başka birkaç kişiye de saymasını söylüyor. Ulaşılan rakamlar hep olması gerekenin bir eksiği çıkıyor. Sonuçta oradan geçen başka birisine saydırıyorlar. Bu sefer rakam olması gerektiği gibi çıktığı fark ediliyor. Dikkatlice düşündüklerinde hata yaptıkları noktayı buluyorlar. Topluluk içinde bulunan ve kendi içinde bulundukları gurubu sayanların hepsi aynı hatayı yapıyor yani kendilerini saymayı unutuyorlar.

İşte kendi hakiki bilincini kavrayamamış kişilerin düştükleri hatayı anlatan ilginç bir tespit.

Esas benliğinin ve BEN’inin farkına varamayan kişilerin aynen bu durumda olduklarını var sayabiliriz.

Buradan hareketle şöyle bir sonuca ulaşmak mümkün: İnsanoğlu kendisinin hakkıyla farkına varamadığı zaman,  gerçek kimliğiyle yaşamaya muvaffak olamıyor. Kendisini, gözlemleyen beninin, yani gerçek benliğinin kontrolü altında yaşadığını sanıyor. Oysa bu kişi gerçek kimliği ile yaşamıyor ve davranamıyor adeta yaşıyormuş gibi bir hayat sürüyor.

Peki bu halden kurtulmak nasıl mümkün olabilir?

İnsanın hakiki kimliğinin dışında bir şekilde yaşadığı halden uyanması veya en azından uyanmaya çalışması için ciddi bir gayret göstermesi ve adeta kendisi ile mücadele etmesi gerekmektedir. Burada önemli olan, insanın kendi özgün seçimini yapabilmesi, gerçek kimliğini bulma yoluna girebilme iradesi göstermesidir. Bu bir oluş ve tekamül sürecidir. Ciddi bir çaba sarf etmesi icap etmektedir.

İNSAN BU SEÇİMİ NASIL YAPABİLİR?

Bahsi geçen süreçte insanın atması gereken ilk ve önemli adım, CESARET sahibi olmak ve kendisi ile dış dünyayı iyi analiz edebilmektir. Öncelikle kendi  iç dünyasına derinlikle bakabilmeli, yukarıda belirttiğimiz ana soruları sorabilmeli, doğru ve  anlamlı cevaplar bulabilmelidir..

Burada kullanabileceğimiz en anlamlı fiil DÜŞÜNMEK, yani insanın adeta kendi İÇİNE DÜŞMESİ VE HAKKIYLA TEFEKKÜR EDEBİLMESİ’dir.

Doğru ve derinlikli düşünmek hedefe varabilme yolunda önemli bir vasıtadır.

Bu konuda kullanılan önemli bir diğer kavram da ‘afaki ve enfusi tefekkür’ diye ifade edilmektedir.

Fussilet suresi 53’ncü ayette geçtiği üzere ‘Biz onlara hem afakta ( kendi dışındaki dünyada) ve enfüste (hem kendi nefislerinde ) delillerimizi göstereceğiz ki, Kur’ân’ın hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Senin Rabbinin her şeye şahit olması kafi değil mi?’

Bu gayret içine giren kişi için önemli bir diğer nokta da NİYET’tir. Salih bir niyet, insanın  içinde bulunduğu ortamı nasıl anlayacağını, o ortamda bilincini nasıl organize edeceğini belirleyen önemli bir etkendir.

Ameller niyetlere göredir hadis-i şerifi niyetin önemini çok iyi anlatmaktadır

Ayrıca samimiyet ve içtenlik bunu tamamlayan bir başka özelliktir. Yani insanın her durumda sahici olabilmeyi başarabilmesidir.

Her olaydan alabileceği derslerin ve öğrenebileceğinin en fazlasını elde edebilmek de bir diğer önemli başlıktır. ( Tecrübe biriktirmek) Tecrübe, gözlemleyen bilinci daima canlı tutan çok önemli bir birikimdir

Tüm bunların sonucunda varılan nokta doğru bir KARARIN alınabilmesidir. Karar bir yanıyla bu sürecin son aşaması, bir yanıyla da çok önemli bir yolun başlangıcıdır.

KİŞİSEL BÜTÜNLÜK ÖNEMLİDİR

İnsan kendi içinde dengeli olabilmek ve kişisel bütünlüğünü sağlayabilmek için, bulunduğu halin dışında daha büyük bir gerçeğin parçası olduğunu idrak edebilmelidir. İnsanoğlu kendisini bir bütünün parçası olarak BEN şuuru içinde görmelidir.

Burada Allah tarafından yaratılmış tüm evrenin önemli bir değeri olduğu, insanın bu muazzam evrenin bir parçası olmakla ayrı bir değer kazandığı ve bu yaradılışa uygun bir davranış bütünlüğü içinde bulunmasının öneminin farkında olmasına dikkat çekilmektedir.

Bu noktada bakış açısının şöyle olması sıhhatli bir sonuca ulaşabilmeyi sağlayabilir. Mesela bir insanın herhangi bir meseleden dolayı ıstırap çektiğini var sayalım. Bu ıstırab çekme aslında büyük resim içinde ailesinin, milletinin ve insanlığın top yekün ıstırabı olarak düşünülmelidir. Keza bir insanın mutluluğu da halka halka tüm insanlığın mutluluğuna giden yolun ilk merhalesi olarak ele alınmalıdır. Bütünün parçası olabilmeyi becerebilmek ancak bu tip bir bakış açısı ile mümkün olabilir.

MUSİAD’ın bir dönem sıkça kullandığı şöyle bir sloganı vardı ki bence bu hakikati en güzel şekilde açıklamaktadır

Bütün insanlığın kurtuluşu olmayan bir kurtuluş bizim de ( benim de) kurtuluşumuz olamaz

İnsanın dışındaki varlıklara ( hayvanlar, bitkiler) baktığımızda onlarda hiç bir eksiklik göremeyiz. Fiziki açıdan kusursuz ve tamdırlar. ( Bazı özel istisnaların dışında)  Ayrıca onların hepsinde ayrı ayrı yönleri güçlü olan sevk-i ilahi ( iç güdüleri) ve kendilerine tayin edilmiş ve dışına çıkamayacakları görevleri vardır

İnsan da fiziki açıdan kusursuzdur. Hayvanlardan farklı olarak zihinsel kanatları, ayakları, ruhi kabiliyetleri vardır. Bunlar çocukluktan itibaren kendisine bahşedilmiştir. İlave olarak, insanı hayvandan ayıran en önemli özelliği irade-i cüziyesidir. İnsan kendi iradesini kullanarak farklı seçenekler arasında kararlar verebilir. Bu karar sürecinde de kendisine verilmiş özellikleri en iyi şekilde kullanabilmelidir. Bu özellik iyi kullanıldığında insan meleklerden de üstün olabilir. Aksi durumda ise hayvandan da aşağı bir seviyeye düşebilir

Çocuklara ve gençlere yetişme çağında verilen yanlış eğitim veya hatalı yönlendirmeler onların adeta kanatlarını veya ayaklarını zedeleyebilir, ruhi gelişimini engelleyebilir. O zaman da onlardaki kişisel bütünlük bozulabilir. (Kişiliğinin gelişmesini engelleyici etkiler, yönlendirmeler  v.s) Bunlar da zaman içinde insanın irade-i cüziyesini doğru ve verimli kullanmasını engelleyen unsurlar olabilir. Bu noktada insanoğlunun yetişme sürecinin önemi daha fazla ortaya çıkmaktadır..

KİŞİSEL BÜTÜNLÜĞÜN SAĞLANMASI

Kişisel bütünlüğün ilk şartı gerçeğe saygıdır. Gerçeğin çarpıtılmaması, insanların kendilerine ve başkalarına yalan söylememesi önemlidir.

İnsan algıladığı gerçek neyse ona uygun olarak yaptığı davranışların sorumluluğunu almalıdır. Doğru da olsa hatalı da olsa böyle davranması sorumluluk gereğidir. Burada önemli olan kişinin KENDİSİ olmasıdır

İçi dışı bir olmalıdır. Özü ve sözü aynı olmalıdır. Burada açık sözlülükle patavatsızlığı ayırabilmek önemlidir

“YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN YA DA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL” hükmü bu konuyu en iyi açıklayan bir deyimdir

İnsanın inandığı değerlerle ve ilkelerle uyumlu yaşaması kişisel bütünlük açısından gereklidir.

İnsanın kişisel bütünlük içinde hareket ettiğini en iyi değerlendirecek yer gözlemleyen benliktir, benliğin hakkaniyet adına gözlemleyen haline başka bir deyimle vicdan denir

Kişisel bütünlüğü olan insanın bakışı, oturuşu, duruşu ve davranışları kendine has bir gücü ifade eder. Kendisi ile barışıktır,  söylediklerini, savunduklarını kendi hayatında da uyguladığı için kendisi ile hiçbir durumda çelişmez.

Dolayısıyla erdemli bir hayat yolculuğu içindeki ferdin özü ve sözünün doğru oluşu, bunun yaşantısı yansıması etrafındaki insanlara da güven verir. Ayrıca kendisini daima dışındaki büyük alemin bir parçası olarak görmesi ve sadece kendisini değil içinde yer aldığı o büyük alemi de aynı oranda düşünmesi insanın hem çevresi hem de kendisi ile uyumlu bir hayat sürmesini sağlayacaktır.

Cesaret ve Gayret

İnsanın erdemli bir insan olabilme yolunda öncelikle cesaret ve gayret içinde olmalıdır.

Bunun için kendini değiştirmeye niyet etmelidir. Erdemli insan olabilme bir oluş ve terakki sürecidir.

Yunus Emre’nin ‘Hamdık piştik Elhamdülillah’ ifadesi bu süreci en iyi açıklayan sözlerden birisidir.

Doğru Karar Alma

İnsanoğlu bu değişim ve oluş sürecini başkaları istediği için değil kendi karar vererek yapmalıdır

Bir karar vermeden önce, iyice düşünmeli, olabilecek tüm alternatifleri masaya yatırmalı, bir kere karar verdikten sonra artık geriye bakmamalı ve bütün gücüyle o kararları eyleme geçirmeye çalışmalıdır

Düşünürken hislerini ve duygularını ihmal etmemeli fakat daima analitik düşünmeyi öncellemelidir ki daha rasyonel ve sıhhatli kararlar verebilsin

Karar öncesi şartları iyice incelemeli, alacağı kararın kendisine ne getirip ne götüreceğini tahayyül etmelidir. Kararlarını alırken hep ince eleyip sık tutmalı ve iyice tefekkür etmelidir. Bu arada gönlünün sesinin dinlemeyi ihmal etmemeli fakat hislerine de esir olmamalıdır. Burada önemli olan hislerini daima akıl süzgecinden geçirerek karar almaya çalışmalıdır. En sonunda, tüm bu şartlar altında kendini mecbur hissederek değil gönlünden o işi yapmaya karar vermelidir.

Ancak o zaman bu kararlar sıhhatli olur. Kararı özgür olarak almalı, etrafındaki şartlar onu belli kararlara zorlamamalıdır.

Böyle bir süreç sonrası verilen karardan dolayı da kesinlikle pişmanlık duymamalıdır. ‘Keşke sözü’ insanoğlu için zararlı bir düşünce şeklidir. Her işte hayır vardır prensibi bu noktada insanoğlunun en önemli yoldaşı olmalıdır.

Benliğinin farkına varma, başlangıç ve bitiş sorularını doğru cevaplayabilme

Bu düşünce ve karar sürecinde BENLİĞİNİ doğru bir şekilde oturtmaya öncelikle önem vermelidir.

Hakiki benliğinin farkına varmalı ve kendi alt benliklerine ve alt kimliklerine o gözle bakabilmelidir

Kişisel bütünlüğüne azami dikkat edebilmelidir ( gerçeğe saygı, yalandan kaçma, sahici olma, olduğu gibi görünme göründüğü gibi olma)

Kendini adadığı gelecekten, hedeflediği şeylerden ve kişiliğinden aldığı güçle hareket etmelidir

Başlangıç ve bitiş temasını ( mebde ve mead) hiç hatırdan çıkarmamalı bir gün öleceğini daima düşünmelidir. Bu iki önemli kavramı daima hatırda tutan bunun arasındaki hayatın öneminin de farkına varır. Kendine verilen hayatın bir gün biteceğinin idrakindedir. Yalnız bu bitiş bir son değildir. Dolayısıyla bu hal onda umutsuzluk oluşturmaz.

Hakikat yolunda kendini inşa etmeye niyet eden insan adeta bir çiftçi gibi tarlasını sürmeli, tohumunu ekmeli gerekli suyunu vermeli yani yapması gerekeni zamanında yapmalıdır. Fakat eyleminin ürününü alabilmesi için sabırla beklemelidir. Bu aşamada neyi, niçin beklediğinin bilincinde olmalıdır.

Bu durumu anlatan en doğru söz sanırım şudur: Gayret bizden başarı Allah’tandır

İnsan daima stratejik düşünmeye çalışmalıdır. Düşünceleri ve kararları rastgele olmamalı ve hepsi anlamlı bir yere oturmalıdır

İnsan,  hayatında kendisini genel eğilimlerinden ve kararlarından uzaklaştıracak, onlarla arasına mesafe koyacak hiç bir şeyin müptelası olmamalıdır. Özellikle kötü alışkanlıklardan şiddetle sakınmalıdır

Her şeye saygıyla yaklaşmalı, zorunlu olmadıkça kendisini ilgilendirmeyen işlere burnunu sokmamalıdır. Taşıyamayacağı yükün altına girmemeye çalışmalıdır

Anlamlı bir hayat sürme çabasında olan bir insan içinde bulunduğu duygusal durumu kendisi belirlemeye gayret etmelidir. Yine Doğan Cüceloğlu’nun verdiği bir örnekten hareket edersek: Mesela kişi hanımı ile tartışma yapıyor ve hanımı onu suçluyor. Burada tepki de verebilir. Fakat evliliğe saygı duyuyorsa ( ki duyması doğru bir harekettir)  ve bunun arızi bir durum olduğunu düşünüyorsa yapması gereken şey hemen karşı tepki göstermesi değil dinlemesi ve bu sayede iletişimi canlı tutmasıdır. Çünkü burada daha önemli olan evliliğinin değerini bilmesi, eşini kırmaması, onun niye böyle davrandığını anlaması ve sorunu çözmesidir. Burada en üstteki benliği, kişinin egosunu bastırabilmelidir. Başkasının davranışları onun duygusal durumunu belirlememeli  bunu kendi bilinçli seçimi ile yapmalıdır

İnsan alçak gönüllü olmalı, tüm evrenle ben değil biz bilinci içinde ilişki kurabilmelidir. Allah’la, insanlarla, bitkilerle, hayvanlarla özetle tüm evrenle dostça bir münasebet kurmaya çalışmalıdır. Ne başkalarını ezmeli ne kendini ezdirmelidir.

‘Sahip olmak’ yerine ‘olmak’ yaklaşımını tercih etmek

Erich Fromm’un kitabında belirttiği gibi “Sahip Olmak” yerine “olmak” onun için daha tercih edilir bir seçenek olmalıdır. Yani materyalist dünya şartları içinde insanlığın sürüklendiği noktada, insanoğlunun sahip olduğu maddi kazanımlarla bir değer ifade ettiği tarzındaki yanlış algıdan kurtulabilmelidir. Asıl olan başka varlıkların da mevcudiyetlerine saygı duyarak insanın kendi iç derinliğini keşfetme yolundaki gayretlerdir.

Kamil bir insan olma yolundaki kişi, her şeyi üstesinden gelinmesi gereken bir öğrenme fırsatı olarak görmelidir. Bilmelidir ki, sıradan insan bir olayla karşılaştığında ya pasif kalıp sonucu bekler  ya da ortaya çıkan sonuç ile ilgili ona buna kabahat bulmaya çalışır. Erdemli olma yolundaki insan ise kendisi sürekli emek harcar, meselelerin üstesinden gelmeye çalışır. Etkin ( girişimci) olmaya çalışır/ çalışmalıdır. Edilgen olmaktan kaçınır ( kaçınmalıdır)

İnsan nasıl güçlü olur?

İnsan niyetinin bilincinde, neyi niçin istediğinin farkında, istediği şeyi istediği için yapabilecek gücü kendisinde  görebiliyorsa güçlüdür. Bu arada içinde yaşadığı kültürel çevre de insanı etkileyen önemli bir unsurdur. Bunun etkilerini de iyi hesaba katmak gerekir.

İnsan egolarını dizginleyebiliyorsa güçlüdür. Zayıf ve kötü duygularını frenleyebiliyorsa güçlüdür.

İnsan  bazen hayatının  direksiyonunu tam olarak elinde zanneder ama içinde bulunduğu ortam da onu farklı yönlere sürüklüyor olabilir. Sürekli müteyakkız olmak önemlidir.

Güç korkudan elde edilirse sağlıklı mıdır? Bu soruya evet demek mümkün değildir. İnsanın içinden gelmeyen, dışarıdan bir etkiye, bir korkuya, bir çekinmeye dayalı bir çok husus için bu değerlendirme geçerlidir.

Mesela Otorite de korkudan öte Erich Fromm’un ‘Sahip Olmak veya Olmak’ kitabında bahsettiği gibi saygıya dayalı ise  daha kalıcıdır.

Disiplin için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Öz disiplin sıhhatli bir kişisel bütünlük alametidir

Ayrıca insanlar arasındaki ilişkilerde de karşılıklı duyulan saygıdan dolayı oluşmuş bir disiplin varsa bunun da özel bir değeri bulunmaktadır.

 

Şükran duygusu

Hayatında kendisine bir şekilde katkıda bulunan her şeye ve herkese teşekkür duygusu beslemeli ve  “ şükran duygusu” içinde olmalıdır. (En başta Allah’a)

Unutulmamalıdır ki şükretmesini bilmeyen gönül gerçek huzuru bulamaz

Ayrıca bir nimete şükür kendi cinsindendir hükmünü akıldan çıkarmamalıdır. Sadece dille şükür yeterli değildir. Elde ettiği kazanımın aynı cinsinden kendisi de başkalarını istifade ettirmelidir. Nimete sahip olan en başta o nimeti veren Allah’a borçludur. Bu borcu da hem onun isteklerini yerine getirerek hem de onun kullarına hak yolunda hizmet ederek ödemelidir

Böyle bir süreç içinde olan insan daima programlı ve ciddidir.

Bu kadar programlı ve kesin çizgilerle çizilme iddiasında olan bir hayat kişiye sıkıcı gelir mi?

Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu bu konuda şöyle bir örnek veriyor: İnsanoğlu şayet oyun oynayan çocukların işlerindeki samimiyeti yakalayabilirse bu tarz programlı ve kurallı bir hayat ona hiç sıkıcı gelmez.

Nasıl ki çocuklar oyunun kurallarını kendileri koyuyorlar ve bu oyunu oynamayı gerçekten istiyorlarsa o zaman o oyun onlara sıkıcı gelmez ise, insan da kendi hayatı ile ilgili kuralları kendi inanarak ve içselleştirerek uyguluyorsa bu ona sıkıcı gelmeyecektir. Üstelik bu süreçte alacağı müsbet neticelerden de büyük bir keyif duyacak ve mutlu olacaktır

Alışkanlıklar, zaman yönetimi ve doğru iletişim

İnsanoğlu erdemli bir insan olma yolunda yürürken, alışkanlıklarını yeniden ele almalı, yanlış alışkanlıklarını değiştirmeye niyet etmeli ve o uğurda gayret göstermelidir. Yanlış alışkanlıkların değiştirilebilmesi için ilk adım insanın zihninde başlamaktadır.

Zamanını yönetirken daima bu zamanın kendine emanet olarak verildiğini hesaba katmalıdır. Kendisine verilen zaman nimetini en iyi şekilde değerlendirmenin önemli bir sorumluluk olduğunu hiç hatırından çıkarmamalıdır.

Bir hadis-i şerifte geçtiği üzere kıyamet günü ademoğlu beş şeyden hesap vermeden Allah’ın huzurundan ayrılamaz

Ömrünü ne yaparak tükettiğinden

Gençliğini nasıl geçirdiğinden

Malını nerede ve nasıl kazandığından

Malını ve gelirini nerelerde harcadığından

Öğrendikleri ile ne şekilde amel ettiğinden

Buradaki ilk iki madde zamanın kıymetini çok net olarak anlatmaktadır.

İnsanoğlu cemiyet içinde yaşayan bir varlık olduğundan İnsanlarla iletişim çok önemlidir. Doğru iletişim kurmak için öncelikle karşımızdakini iyi dinlemek ve anlamak gerekir. Ayrıca vermek istediğimiz mesajı doğru bir yolla, anlaşılır bir şekilde ve doğru zamanda vermek de verimli iletişim için önemlidir.

Bir insanın anlatabildiği karşısındakinin anlayabildiği kadardır. Bu özellik ihmal edilmemelidir

İletişim için kullanılan dil önemlidir. İnsanın her durumda kullandığı ifadeleri açık, yazı yolu kullanılıyorsa cümleleri anlaşılır olmalıdır. Verilen mesajın yerine ulaşıp ulaşmadığı ve doğru ulaştığı kontrol edilmelidir

İnsan kullandığı dilin inceliklerini bilmelidir. İlave olarak gönül dili de ihmal edilmemelidir.

Sonuç olarak şu nokta hiç hatırdan çıkarılmamalıdır: İnsanoğlu çok değerli bir varlıktır. Bu değerinin daima farkında olmalı her hareketini bu değerle uygun bir tarzda yapabilmelidir.

Yazımızı ŞEYH GALİB’in önemli beyti ile sonlandıralım

Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.

(Kendine güzelce bak çünkü alemin özüsün sen.

Varlıkların gözbebeği olan insansın sen. )

İnsan fıtratına uygun davranışlar içinde olabilirse erdemli bir insan olabilir. Bunun bir diğer adı da EŞREF-İ MAHLUKAT olabilmektir.

Fıtratına uygun davranmazsa maazallah hayvanlardan aşağı bir dereceye düşebilir ki bunun da bir diğer adı ESFEL-İ SAFİLİN derecesine inmektir.

Tüm bu tercihler insanoğlunun kendi elindedir.

Ne mutlu doğru tercihleri yapanlara…

Yararlanılan Kaynaklar

  • İhsan Fazlıoğlu (2015) KENDİNİ ARAMAK,4.Baskı, İstanbul: Papersense Yayınları.
  • İbrahim Kalın, (2017) BEN, ÖTEKİ VE ÖTESİ: İslam – Batı ilişkileri Tarihine Giriş, 9. Baskı, İstanbul: İnsan Yayınları
  • Nurdoğan Arkış, (2016) BEN KİMİM? Benlik ve Kimlik Bilincinin Temelleri, İstanbul: Final Yayıncılık.
  • Erich Fromm, (1997) SAHİP OLMAK YA DA OLMAK, İstanbul: Arıtan Yayınevi.
  • Daniel Kahneman,(2015) HIZLI VE YAVAŞ DÜŞÜNME, İstanbul: Varlık Yayınları.
  • Jonah Lehrer (2009) KARAR ANI, İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları
  • Jane Allen (1999) ZAMAN YÖNETİMİ, 1.Baskı, İstanbul: Hayat Yayınları.
  • Doğan Cüceloğlu (2001), Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin SAVAŞÇI, 13.Baskı, İstanbul: Sistem Yayıncılık.
  • Rolf Dobelli ; HATASIZ DÜŞÜNME SANATI Yapmamanız Gereken 52 Düşünce Hatası, İstanbul NTV Yayınları
  • Muhammed Öztabak, (2011) BAŞARIYORUM, İstanbul: Erbain Yayınları.
  • Charles Duhigg (2012) ALIŞKANLIKLARIN GÜCÜ: Özel ve İş Hayatımızda Davranışlarımızın Ardında Neler Yatar?, İstanbul: Boyner Yayınları.
  • Temel Hazıroğlu: Yüceliş, İnsanlığın Tekamülü, İstanbul, İz yayınları, 2019

www.dunyabizim.com; 17-19 Mayıs 2019

Bir Mü’min nelerden kaçınmalı?

(Fotoğraf: Ömer Faruk)

Allah (cc) ‘ın Rızasını kazanmak isteyen bir Mü’min;

Yaşanan hayatın sadece maddi ilişkilerden ibaret olduğu zehabına bir an bile olsun kapılmamalı

Hayatın gün geçtikçe artan hızına kapılıp ahireti yani ebedi alemi aklından çıkarmamalı

Hayatın sadece bir imtihan olduğunu, fakat yaşanmasının mecburi olmasından dolayı burası olmadan öbür tarafın kazanılamayacağını bilerek dengeyi kaçırmamalı

Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için ve yarın ölecekmiş gibi Ahiret için çalışılmalı sözünün hikmetini derinden düşünerek bunu hayatında uygulamayı ihmal etmemeli

Emek sarf ederek kazanmanın çok kutsal bir şey olduğunu göz ardı etmemeli

İktisadi hayatta başta faiz ve kul hakkı olmak üzere Allah’ın Haram kıldığı noktaları kesinlikle hafife almamalı

Bir şeyin ancak Allah için sarf edildiği oranda kıymetli olduğunu hiç unutmamalı

Boş yere sarf etmekten yani israftan kaçınmalı

Allah için sarf etmenin ( can, mal, mesai, zihni meleke v.b) tasarruftan önemli olduğunu, tasarrufun ise belki planlı ve daha güçlü bir sarf etme için yapıldığı zaman değerli olabileceğini akıldan çıkarmamalı

İnsanın ( nefs) tüketme arzusunun sınırsız olduğu düşünülse bile Allah’ın çizdiği hudutları hiç bir zaman unutmamalı

Her alanda haramlara ve harama götürücü fillere çok dikkat etmeli, bunların kendisini felakete sürükleyeceğini göz ardı etmemeli

Determinist olmamalı. Yani  benzer sebeplerin benzer neticeleri meydana getirdiği bir vakıa ise de bunun da bir tür Sünnetullah olduğunu hatırından çıkarmamalı. Fakat hepsinin ötesinde sebeplerin de müsebbibi olduğunu  yani sebepleri de Yaratanın Allah olduğunu ve O’nun bazen ve dilerse farklı sebeplerden farklı neticeler Yaratabileceğini de  hiç bir zaman unutmamalı

Amaç Allah’ın rızasına uysa da ona giden yolda Allah’ın rızasına uymayan araçların kullanılamayacağını bilmeli. (Amaç için her yol meşru değildir)

İnsanların herhangi bir konuda karar vermeleri sırasında çoğunluğun her zaman en doğruyu bilemeyeceği şuurunda olmalı

Çoğunluğun kararını doğru görmeye dayalı önermeleri kendisine her durumda ölçü kabul etmemeli

Çoğunluğun ancak; Allah’ın Emirleri ve Hz. Peygamberin ( a.s) söz ve fiiilerinin anlamaya çalışırken ilim sahiplerinin belli bir izah ve yorumda müttefik olmaları gibi bir konuda değer taşıyabileceğini unutmamalı ( icma)

Yaratıldıktan sonra başıboş bırakıldığını zannetmemeli

Attığı her adımda yukarıdaki cümleye bağlı olarak bir gün hesap vereceğini hatırından çıkarmamalı

Yaptığı tüm iyi işleri ve kendisine yapılan kötülükleri unutmaya çalışmalı bir daha anmayı bile aklına getirmemeli

Her durumda adaletten ayrılmamalı. Boynuzsuz koçun boynuzlu koçtan hakkını alacağı günü hatırından hiç çıkarmamalı

İnsanların çoğu kere menfaatlerini Hakları olarak gördükleri bir dünyada tam tersine ilişkilerinde ve yaklaşımlarında daima Hakkı ve Hakikati üstün tutmayı tercih etmeli, Hakkın hilafina kendi menfaatini tercih etmemeli.

Emanete hıyanet etmemeli

Elde ettiğin nimetin şükrünü ifa etmeyi ihmal etmemeli. Her nimetin şükrünün kendi cinsinden olacağını unutmamalı

(Para ise infak etmeli, sadaka ve zekat vermeli, İlim ise onunla amil etmeye çalışmalı, o ilmi başkalarına da öğretmeli, Zeka ise onu yerli yerinde sarfetmeli, doğru düşünmeye çalışmalı, isabetli kararlar vermek için  gayret sarf etmeli)

Yeryüzünde kibirle yürümemeli.

Hiç bir yaptığı işi kendinden bilmemeli. Allah’ın verdiği güç ve kudret ile bizzat onun izni ile bu işi yaptığını hatırdan çıkarmamalı. Allah’ın hayır murat ettiği bir işte kendisini vesile kılmasından dolayı onun şükrünü ihmal etmemeli

Yapılan amellerin insanın şükrünü ifa etmesine yetmeyeceğini, Cennetin ancak Allah’ın lütfu ile kazanılacağını unutmamalı.

Tavsiye edildiği gibi daima Allah’dan korkmalı ama O’nun Rahmet ve Mağfiret ve yardımından ümidini kesmemeli

Dua’yı ihmal etmemeli. Allah katında en makbul makamın kulluk olduğunu unutmamalı.

Allah’ın (cc) yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırdan çıkarmamalı

Vahye muhatap olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’in kendisine hitap ettiği gerçeğini göz ardı etmemeli

Ona muhatap olmak için dil güçlüğünü aşma noktasında hiç bir zaman ve şartta gayret etmekten vaz geçmemeli

Mutlak manada kurtuluşun, vahyi hakkıyla anlamak, Kur’an ve Sünnetin muktezasıyla amel etmekten geçtiğini unutmamalı

Dinini kimlerden aldığı hususunda ince eleyip sık dokuma prensibini ihmal etmemeli

Diniyle ilgili her konuda meselenin hakikatini öğrenme konusunda sarf edebileceği gayretten kaçınmamalı

Ailesiyle, komşusuyla, çevresiyle, yaşadığı topraklarla ve Dünya ile kısaca kendisine tebliğ alanı olan ( mümkün, muhtemel ve belki de hayali) her yerle irtibatını canlı tutmalı, kaybetmemeli.

Çevresiyle ilgili İslami açıdan bir kıymet ifade eden hiçbir mevzuyu ( hepsi ile aynı derecede ilgilenemese bile) gündeminin dışına çıkarmamalı. İhtisaslaşma yaklaşımında ifrata kaçmamalı

Ehliyetli olmadığı konularda işi ehlini  vermeye gayret etmeli ve ihmalkar davranmamalı

Konu ile ilgili Ehliyetli kişi/kişileri bulamadığı konularda o işin ehliyetlisini ortaya çıkarabilecek zeminleri oluşturmak, bu hedefe yönelik gayret göstermek  ve gerekli tedbirleri almaktan da geri durmamalı

Hakikatinı idrak ettiği, elini uzatabildiği, gözüne kestirebildiği hayırlı işlerde, ya teşebbüs etmekten ya da teşebbüsü uyandıracak davranışlarda bulunmaktan kaçınmamalı

Bir kötülük gördüğünde eli yetiyorsa eliyle , ona gücü yetmiyorsa diliyle veya kalemiyle düzeltmek için gayret sarfetmeli. Bu ikisine de gücü yetmiyorsa en azından kalbiyle buğz etmekten geri durmamalı.

İçinde yaşadığı toplumu ve dünyayı çok iyi tanımaya çalışmalı. Müslümanların da bu çevre içinde yaşadıklarını kesinlikle unutmamalı.

(Şehirleşen bir toplum ve her gün karmaşık hale gelen metropol hayatı, Kurumsallaşan, somuttan soyuta, özelden tüzele kayan ilişkiler, Çevrenin acımasızca tahribi, İletişim çok seri aynı zamanda da yüzeysel bir hale gelmesi, Bilginin elde tutulduğu oranda maddi güce dönüştürülebileceği gerçeği, Hızlı yaşanan hayatın temel konular üzerinde tefekkür edebilmekten insanları alıkoyduğu, insanların sürekli pratik çözümler peşinde koşmaları, reflex türü davranışlara yönelmeleri…., Bu ve bunun gibi daha bir çok çevresel ve toplumsal gerçeğin sarıp sarmaladığı insanlarla muhatap olduğu gerçeğini hiç bir zaman gözden uzak tutmamalı..)

Müslümanların böyle bir ortamda yaşamak zorunda olduklarını, gerçeklerin bir bölümünün veri olarak alınıp bir bölümünü ise tümüyle değiştirilmesi gerektiğini,  Sabit olanlar ve değiştirilmesi gerekenlerin çok incelikle ayrıştırılmasının önemli olduğunu. . Müslümanların tüm bu sayılan veya burada tek tek zikredilemeyen mevzuları kavramaya çalışıp bunlara uygun çözümler üretecek tarzda yetişmesi ve yetiştirilmesinin gerekli ve hayati olduğunu gözden uzak tutmamalı.

Allah’dan ve O’nun korkun dediklerinden başka bir şeyden korkmamalı

Riya’dan şiddetle sakınmalı

İstişareden hiç bir şekilde ayrılmamalı. İstişare ederken de muhakkak istişare edilecek konunun uzmanlarını bularak onlara danışmayı ihmal etmemeli

İnsanların zaaflarının olduğunu bilerek insanlarla ilişkilerinde bu konuyu özellikle dikkate almayı ihmal etmemeli.

Özetle Allah’ın bizden isteği gibi bir Müslüman olmaya çalışmalı….

Seçim sonrası yargı süreci devam ederken

 

Türkiye’nin yıllardan beri hem genel hem de belediye seçimlerini bir çok ülkeye göre başarılı bir şekilde yaptığı konusunu sürekli vurgularız. Halk ortalama % 80’ler düzeyinde bu seçimlere katılır ki bu da çok iyi bir orandır. Çok şükür yine böyle bir seçimi geride bıraktık.

Ak Parti ve cumhur ittifakı Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi bu seçimleri genel anlamıyla %52’ye yakın bir oyla ve başarılı bir şekilde sonuçlandırdı. Gerçi ilk sonuçlara göre iki büyük şehir kaybedildi ki bu ciddi bir üzüntüye sebep oldu.

Peki üzüntü sağduyuyu kaybettirmeli mi?

Bu soruya mantıklı düşünen hemen herkesin hayır diyeceğini zannetmekteyim

Seçimde halk oylarını verdi lakin süreç henüz sonuçlanmadı. YSK itirazları değerlendiriyor. Fakat birileri ısrarla havayı bulandırıyor. Seçim mekanizması ve süreci ile ilgili güven sarsıcı hava yayıyor.

Burada şu soru önemli: Bu mekanizma ve kurumlar ülkeye bundan sonra da lazım değil mi? Halkın bu güvenini sarsmak kime ne kazandırır?

Hem sorumlular, hem de sonuçlardan istediğini yüzde yüz elde edemeyenler söz ve tavırlarına çok dikkat etmelidirler. Yanlışlık olduğunu gören ve tesbit eden delilleri ile en yetkili makam YSK’ya müracaat etmelidir. Bu işin çözüm mercii gazete, tv, sosyal medya değil YSK olmalıdır.

Bunca yıldır halkın belli oranda güvenini kazanmış olan seçim sistemi, süreci ve yetkili kurulları ile ilgili yıpratıcı söz ve davranışlardan özellikle kaçınılmalıdır. Kızgınlık ve üzüntüler sağduyunun önüne geçmemelidir.

Bu ülke hepimizin.

Unutmayalım ki kazanan da bizim, kaybeden de bizim.

Seçim sonrası facebook paylaşımı

Türkiye’de kağıt imalatı

Son günlerde ( Ağustos 2018 sonrası) dövizdeki aşırı yükselme dolayısıyla özellikle yayıncılık sektöründe ciddi bir sıkıntı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ayrıca bazı gazeteler gazete kağıdındaki problemlerden dolayı yayınlarına kısmi olarak ara vermek zorunda kalmışlardır. Bu tartışmalar sırasında 1990’lı yılların ikinci yarısında özelleştirme sürecine giren, başta İzmit’teki olmak üzere yurt sathındaki bazı fabrikaları kapanan, ancak bir kaçı özelleştirildikten sonra faaliyetine devam edebilen SEKA konusu gündeme gelmiş, özellikle gazete kağıdı ve kitap yayıncılığındaki bu daralmanın ve problemlerin ortaya çıkmasına SEKA’daki sürecin birinci derecede sebep olduğu ifade edilmiştir.

SEKA bir kaç fabrikası ile ve genelde ürettiği üçüncü hamur kağıtlar ile yayıncılık sektörüne önemli oranda hizmet vermekte olan bir fabrikamızdı. Lakin SEKA’nın ürünleri de istenen kalitede değildi ve bu yüzden de kitap üretimi sırasında çok çeşitli sıkıntılar oraya çıkmaktaydı. Üstelik üretim tesislerinin gelişen şartlara göre kendini yenileyemesi ve fazla maliyetli bir çalışma içinde olması da ayrı bir sorundu. KİT mantığı ile çalışan bu fabrikalar eldeki verilere göre ciddi oranda zarar ediyordu.

SEKA’nın kitap kağıdı diye tabir ettiğimiz kağıdın dışında diğer kağıt türlerinde de üretimleri bulunmaktaydı. Bugün, eskiden SEKA’nın olan bazı tesislerin özelleştirildikten sonra daha verimli bir şekilde işletilmekte olduğunu müşahede etmekteyiz. Bazı tesisler ise yukarıda da belirttiğimiz gibi tamamen devre dışı kalmış bulunmaktadırlar.

Yayıncılar için o dönemlerde tercih edilen yöntem, kitap üretiminde üretim rakamının büyük kısmının üçüncü hamur yapılması, bir bölümünün de birinci hamur olarak basılmasıydı. O günleri yaşayanlar, üçüncü hamur ile yapılan baskıların kağıt kalitesinden ne yayıncılar, ne matbaalar ne de okuyucuların memnun olmadığını hatırlayabilmektedirler.

Yine de, SEKA gibi önemli bir üretim gücünün, bilgi ve tecrübenin elden çıkması ve kağıtla ilgili bazı kalemlerde yerli selüloz üretiminin yeterli oranda yapılamaması, üzerinde dikkatlice durulması gereken bir sorundur. SEKA fabrikalarının çoğunun özelleştirmeden sonra özellikle odun hammaddesi tedarik şartları, fiyat istikrarsızlığı ve yüksek enerji giderleri gibi sebeplerle selüloz üretiminden çıkması kağıt üretimi için önemli bir eksiklik olarak önümüzde durmaktadır. Şu an Türkiye’de sadece eski bir SEKA tesisi olan Çaycuma OYKA tesislerinde selüloz üretimi yaspılmaktadır. Bu sorunun hem stratejik önemi hem de fayda zarar analizlerinin beraberce yapılarak değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

TÜRKİYE’NİN AĞAÇ VE ORMAN DEĞERLERİ

Kağıt üretimi konusu gündeme geldiğinde kağıdın birebir ilişkide olduğu ağaç ve orman ürünleri konusunun da beraberce mütalaa edilmesi gerekiyor. Orman Genel Müdürlüğünün verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 22 Milyon hektar orman alanı bulunmaktadır. Bu toplam Ülke yüzölçümünün %28’i seviyesindedir. Konunun uzmanlarının ifadelerine göre bu alanın en azından 10 milyon hektarının rehabilitasyona ihtiyacı bulunmaktadır

Eurostat Orman İstatistiklerinde yer alan verilere göre Türkiye’deki orman alanlarındaki dikili ağaç varlığının miktarı son 18 yılda yaklaşık % 50 artarak 1 milyar 600 milyon metreküp olarak tesbit edilmiş durumdadır. Yıllık artım da yaklaşık 46 milyon m3 dür. Bu artımın sadece % 50’si kadarı(20 milyon m3) istihsal edilmekte ve orman ürünleri sanayiinde kulanılabilmektedir. Fakat bunun yanında yaklaşık 10 milyon hektar orman alanının da verimli hale getirilmesi gerekmektedir ve Orman genel Müdürlüğü bunu sağlama yolunda ilerlemektedir. Çünkü Orman Genel Müdürlüğü son 18 yılda verimli orman alanlarını 8 milyon Hektardan 12 milyon hektara çıkartmayı başarmışlardır.

Bu konuda görüşlerine başvurduğumuz TORİD ve Ulusal Ağaç Birliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri Celaleddin Akça’nın belirttiğine göre bir taraftan orman alanlarının arttırılması, diğer yandan orman servetinin ihtiyaca ve ülkenin çıkar ve tercihlerine göre yeniden planlanması çok önemli. Ormanlarda yeni yapılacak ağaçlandırma faaliyetlerinde tercih edilecek ağaç cinslerinin de bu planlamalara bağlı olarak seçilmesi de diğer önemli bir husus. Diğer tarafta, Masif Ahşap sektörünün üretim ve kullanım alanlarının doğru planlanmaması sebebiyle zamanla geri kalması ve lif/Yonga sanayiinin gittikçe artan kapasitesi ile orman ürünleri sektöründe dengesiz bir hammadde kullanımı ortaya çıktığı görülmektedir.

Bu bilgilerden anlaşıldığına göre ormancılık konusunda verimli alanlarımız ve servetimizde önemli artışlar söz konusu ve süreç artan bir ivme ile devam ediyor. Bu gelişmenin selüloz üretimi de dikkate alınarak yeniden planlanması gerekiyor.

SELÜLOZ ÜRETİMİNİN ÖNEMİ

Bu konu daha kapsamlı bir analizi gerektirdiğinden burada bir virgül koyarak tekrar kağıt ile ilgili bölümümüze dönersek:

Ülkemizde kağıt sanayiinin geliştirilmesi ve mamul malda dışa bağımlılık azaltılmak isteniyorsa bununla ilgili en önemli madde olan selüloz imalatı için gerekli hammaddenin yetiştirilmesi ve temini şart.
Türkiye’nin önemli kağıt fabrikalarından Mopak’ın sahibi Mehmet Ali Malay’ın 23 Eylül Pazar günü Hürriyet gazetesinde Vahap Munyar’a belirttiğine göre ülkemizde “endüstriyel orman plantasyonları ve ağaç tarımının’ yeniden planlanması büyük önem taşıyor.

Bu gerçeği TORİD ve Ulusal Ağaç Birliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri Celaleddin Akça da teyit etmekte:
‘Ülkemizin dört bir yanında çam, kayın, köknar, sedir, meşe, akasya, kavak ve okaliptüs türü endüstriyel plantasyonlar kurulabilir, ağaç tarımı yapılabilir.
Selüloz ve kâğıt sanayisinde en çok kullanılan İğne yapraklı türlerden, örneğin “pinus radiata” (çam), yapraklı türlerden Kayın, kâğıt sanayi için geliştirilmiş “okaliptüs grandis” veya “okaliptüs globulus” türü ağaçlar ekilebilir ve belli bölgelerde yetiştirilebilir. Bunlarla ilgili yeni çalışmalar başlatılması çok elzem görünüyor.’

Burada verilen diğer bir bilgiye göre ‘iklimi bize benzer ülkelerde “pinus radiata” 15-20 yılda, “okaliptüs grandis” 7-8 yılda, “okaliptüs globulus” 10-12 yılda kesimlik hale gelebiliyor.
Bu plantasyonları ve özel ağaçlandırmayı teşvik için dikimi yapılan ağaç oranında yetişmiş ormanlardan uygun oran ve şartlarda yapılacak dikili tahsislerin de etkili olacağı öngörülmektedir.
Akça’ya göre şayet selüloz imalatına uygun ağaç yetiştirilmesi yeterli oranda gerçekleştirilemese de, mamul selüloz yerine selüloz üretimine uygun ağaç (odun/yonga) ithalatı yapılabilir ve ülkemizde selüloz üretimi bu şekilde gerçekleştirilebilir. Bu sayede ilave istihdam ve katma değer sağlanır, ithalata ödenen rakamlar ciddi boyutlarda azaltılabilir. Japonya, Çin ve birçok Avrupa ülkesi buna örnektir.

Yerli üretime ve kaynak gelişimine destek olacak şekilde yurt dışında plantasyon sahaları kiralanarak ağaç yetiştiriciliği ve tedariki de incelenmeye değer bir imkândır. Başka bir kaynak da Orman zengini Rusya ve Ukrayna gibi komşu ülkelerden çok yıllık orman alanları kiralanıp tercihen kendi işçi ve ekipmanımızla işletilerek hammadde temini cihetine gidilebilir.’ Bu da değerlendirilebilecek bir alternatiftir.

Bu konuda M. Ali Molay da bahsi geçen yazıda “ Devletin, orman ve hazine arazilerinin şahıslara ve tüzel kişilere 49, 69, 99 yıllığına kiralanabilmesinin önünün açılması gerektiğini bunun için de Anayasa tadilatı gerektiğini ‘ belirtiyor. Bu tarz bir düzenleme ile özel sektör de ormanların yönetiminde söz sahibi olabilmelidir.

Malay’a göre ‘Kâğıt üretimi için gerekli odun hammadde teminini garanti altına almayan hiçbir yerli ve yabancı yatırımcı büyük ölçekli kağıt yatırımı işine girmez. Ayrıca bugün yeni bir selüloz ve kâğıt yatırımı, kapasiteye, büyüklüğe bağlı olarak en azından 800 milyon ile 1 milyar dolarlık bir yatırım maliyetine ihtiyaç duymaktadır.’

Munyar’ın yazısında belirtildiği üzere TOBB Türkiye Kâğıt ve Kâğıt Ürünleri Sanayi Meclisi’nin toplantısında da şu tarz bir gerçek ortaya çıkmış

-‘Selüloz ve kâğıt ithalatını tümüyle frenlemek için toplam olarak en azından 2-2,5 milyar dolarlık bir yatırım gerekiyor. Bunu özel sektör kuruluşlarının tek başlarına karşılaması pek mümkün görünmüyor’. Fakat iyi değerlendirilirse Orman Ürünleri Sektörü selüloz ve kağıtta dahil edilerek ülke kalkınmasında lokomotif sektörlerden biri olma potansiyeline sahiptir.

Buraya kadar özetle belirtilen tespitlere göre öncelikle ağaç ve orman ürünlerinin gerek üretimi gerekse de bu üretimin dağılımı konusunda üst düzeyde önemli bir planlama ve koordinasyon şart. Yurt dışında bu konuda öne çıkmış ülkelerde (bunların içinde Kanada ve Finlandiya başı çekiyor) bu sahada verimli bir şekilde çalışan üst izleme, araştırma, yönlendirme ve koordinasyon birimleri mevcut. Ayrıca kâğıt sanayiinde de Devlet ve özel sektörün verimli işbirliği modelleri ortaya koyabilmeleri gerekiyor. İlave olarak Ormanların işletilmesinde özel sektörün de devreye girmesine imkân verecek anayasal değişiklikler yapılması gerekiyor
Bu genel girişten sonra kâğıt konusunda bazı bilgileri paylaşmanın gerekli olduğuna inanmaktayız:

KAĞIT ÇEŞİTLERİ

Hayatın her safhasında çok çeşitli maksatlarla kullanılan kağıt, ağırlığına (gramajına), kullanılan hamurun cinsine, dolayısıyle yırtılma ve patlama mukavemetine ve buna benzer diğer özelliklerine göre çeşitli sınıflara ayrılabilir. Fakat genel hatları ile şu şekilde tasnif etmek mümkündür:

Yazı tabı kağıtları (1, 2 ve 3. hamur kağıtlar , ofset kâğıdı, aydınger kâğıdı vb.),
Sargılık kağıtlar,
Kraft torba veya çimento torba kağıdı ,
Temizlik kağıtları ve hijyenik kağıtlar, tuvalet kağıdı,
İnce özel kağıtlar ( sigara kağıdı vb.),
Oluklu ambalajında kullanılan kağıtlar ( fluiting, testliner, imitasyon kağıtlar ),
Kartonlar ve mukavvalar
Bir başka sınıflandırma ise:

Kültürel kağıtlar ,
Endüstriyel kağıtlar şeklinde olabilir.

TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA KAĞIT SEKTÖRÜNE MAKRO BAKIŞ

Türkiye Kağıt Sektörü ve Rekabet Gücünün Değerlendirilmesi başlığı ile 2018 yılında İstanbul Ticaret Odası tarafından İstanbul Düşünce Akademisi eliyle yaptırılan ve Kalkınma Bakanlığı ve İstanbul Kalkınma Ajansının desteklediği bir araştırmada bir çok önemli tesbit yer alıyor.

Bu araştırmada Dünyada genel anlamda kağıt başlığı altındaki üretim hacminin 400 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Yine aynı araştırmaya göre Dünyada kağıt tüketiminin 400 milyon ton civarında olduğu hesaplanmaktadır. Ülkemiz kağıt tüketiminde dünya ölçeğinde 16’ncı sırada yer almaktadır.
Türkiye’de yaklaşık 6 milyon ton civarında kağıt tüketilmektedir. Kağıt Sektörünün üretim kapasitesi ise 3,8 milyon tona ulaşmış durumdadır. Türkiye’de kağıt ihtiyacını sağlamak için yurt dışına ödenen rakam yıllık 3 milyar dolar civarındadır.

Ülkemizde son verilere göre 48 adet kağıt fabrikası bulunmaktadır.
Türkiye kağıt ve kağıt imalatında yaklaşık 2400 firma faaliyet göstermektedir.
Sektörde 100 kişi ve üzerinde çalıştıran %5’lik kısım sektör cirosunun % 67,1 ‘ ine sahiptir.

KOBİ’lerin toplam ciro içerisindeki payı giderek azalmaktadır. Sektörde küresel alanda toplulaşma yaşanmakta olup rekabet için ölçekler sürekli büyümektedir. Türkiye’de ise ölçek ekonomisine sahip az sayıda firma yer almaktadır. Sektörde teknolojik ve ekonomik gelişmelerin etkisiyle giderek yatırımların daha büyük sermaye gerektirmesi nedeniyle bu eğilimin gelecek yıllarda da devam edeceği değerlendirilmektedir.

Tabii kağıt denince yukarıda saydığımız tüm çeşitler kağıt kavramının içinde değerlendirilmektedir. Üretilen kağıtlarla ilgili sadece bir fabrikamız kendi selülozunu üretebilmektedir. Diğer üretim alanlarında gerekli olan selüloz ise tamamıyla yurt dışından ithal edilmektedir. M. Ali Malay’ın verdiği rakama göre yılda yaklaşık 1,5 milyon ton selüloz ithal edilmektedir

Karton ve oluklu mukavvanın imalatında girdi olarak önemli yer tutan atık kağıtta geri kazanım oranı gelişmiş ülkelerde % 70-75 iken Türkiye’de bu oran yaklaşık % 40-45 seviyelerindedir.

Üretim maliyetlerinin yaklaşık % 25’ini oluşturan enerji maliyetleri Türkiye’de yüksektir. Emek maliyetlerinde de Asya ülkelerine göre yüksek, gelişmiş ülkelere göre daha düşük kalmaktadır. Pazarlama halkasında dünya devi olan büyük firmalar ile rekabet edebilirliği göreli olarak daha zayıf durumdadır. Ancak bu noktada yurtiçi pazarın avantajları kullanılabilir. Bölgedeki coğrafi ve tarihsel konumu bu konuda olumlu bir durumdur.

KARTON VE OLUKLU MUKAVVA

Kağıt üretiminde en yüksek paya sahip olan oluklu mukavva imalatında yabancı firmalar satın alma veya ortaklık yoluyla sektöre girmiş bulunuyorlar.

Oluklu mukavva imalatının yaklaşık %95’i iç pazara satılmakta olan sektör, teknoloji ve kalite açısından Avrupa standartlarını yakalamıştır. 2023 yılında 4 milyon ton üretime ulaşacağı tahmin edilen oluklu mukavva üretimi Türkiye kağıt endüstrisinin yıldızı ve en parlak segmentidir.

Türkiye’de oluklu mukavva tüm üretim kapasitesinin yaklaşık yarısı ile en yüksek üretim kapasitesine sahiptir. İkinci geniş kapasiteye %18,3 payı ile karton ürünleri sahiptir. Üçüncü sıra da % 16,6 payı ile temizlik kağıtları grubu yer almaktadır.

Oluklu mukavva sektörün en fazla tüketilen ürünüdür. 2013 yılında Türkiye ‘de 2,3 milyon ton oluklu mukavva tüketilmiştir.

DİĞER KAĞIT TÜRLERİ

Yazı ve baskı kağıt ve kartonları toplam tüketimden sırasıyla %21 ve % 18 oranında pay almıştır. Temizlik kağıtları tüketimi 2007-2013 arasında yıllık bazda % 9,3 oranında artmış ve 402 bin tona ulaşmıştır.

Gazete ve kraft torba kağıdı pazarı ise son yıllarda daralmaktadır.
Türkiye kağıt-karton sektöründe kağıt-karton ambalaj ürünleri, oluklu mukavva ve ev ve temizlik kağıtları üretiminde rekabetçiliğe sahiptir.

Ülkemizde yazı ve baskı kağıtları üretimi yetersiz kalmaktadır. İthalatı en çok yapılan ürünlerin başında yazı ve baskı kağıdı gelmektedir. Kültür yayınlarında kullanılan kağıtların da neredeyse tamamı yurt dışından ithal edilmektedir.
Gazete kağıdında Türkiye bugünkü şartalar içerisinde tamamen dışa bağımlıdır.
Temizlik kağıtları dışında tüm kağıt çeşitlerinde yurtiçi üretim iç talebi karşılamada yetersizdir.
.
Bu bilgiler çerçevesinde bakıldığında son günlerde artan döviz fiyatlarının sektörü neden ciddi bir şekilde etkilediği daha iyi anlaşılabilmektedir..
Eğitim, kültür ve gazete yayıncılığı alanlarında ise yurt içi üretim çok yetersiz olduğundan ve dışa bağımlılık daha yoğun olduğundan kamu oyunda hissedilen etkinin derecesi de daha yoğun olmuştur.

Türkiye’de kişi başı kağıt tüketimi 75 kg/yıl olup dünya ortalaması olan 57kg’dan
yüksek, gelişmiş ülkelerin ortalamasının çok altındadır. Bu nedenle ekonomik gelişmeyle birlikte kağıt tüketimi artacaktır. Üretim kapasitesi arttırılmazsa mevcut kağıt üretim açığının ve bunun sonucu olarak ithalatın da artacağına kesin gözüyle bakılmaktadır

TÜRKİYE’DEKİ BAZI KAĞIT – KARTON TESİSLERİ VE KAPASİTELERİ

Türkiye’de 48 adet olarak belirtilen kağıt fabrikaları içinde ilk etapta akla gelenleri şu şekilde sıralamak mümkündür.
( Burada sıralanan fabrikalar daha çok birinci hamur ve oluklu mukavva üretiminde kullanılan kağıtları üreten fabrikalardır. Diğer kağıt ürünleri bu listeye dahil edilmemiştir.)

1/ Alkim 80000 ton/ yıl Birinci hamur kağıt

2/ Kombassan kağıt yaklaşık 30000 ton/ yıl birinci hamur, genelde fotokopi kağıdı üretiyor, defter üretimi de mevcut

3/ Toprak kağıt; 40000 ton/ yıl üretim kapasitesi olan birinci hamur üreten fabrika; iflas sürecinde

4/ Albayrak VARAKA ( eski Seka Balıkesir ) Yıllık 200,000 ton gazete kağıdı, 150 bin ton beyaz testliner ve 350,000 ton kuşe karton üretmesi planlanıyor

5/ VE GE kağıt Birinci hamur 70,000 ton/ yıl

6/ Mopak Kemalpaşa fabrikası
Yılda 40.000 ton sıvamasız 1. hamur kağıt üretim kapasitesi
Yılda 100.000 tonun üstünde kağıt işleme kapasitesi (fotokopi kağıdı, okul defteri, bilgisayar süreli formu vb ürünler)

7/ Mopak Dalaman fabrikası
Yılda 140.000 ton oluklu mukavva kağıdı üretim kapasitesi
Yılda 40.000 ton kuşeli kağıt üretim kapasitesi
Yılda 140.000 kuşeli karton üretim kapasitesi
Atık kağıt üretim üniteleri: Deinking ve OCC

8/ Mopak Taşköprü
Yılda 7.500 ton selüloz üretimi
Yılda 25.000 ton sigara ve filter uç kağıdı üretimi

9/ Kartonsan 250000 ton/ yıl kuşa kaplı kromo karton

10/ Muratlı Karton ( eski Kombassan) 90000 ton/ yıl kuşeli kromo karton üretim kapasitesi

11/ Modern Karton 1,250,000 ton/ yıl oluklu mukavva kağıtları: fluiting, testliner, modkraft, imitasyon

12/ Halkalı 40000 ton/ yıl; fluiting, testliner, mukavva

13/ Mondi Tire Kutsan; 130,000 ton/ yıl; testliner, kraft liner, imitasyon kraft

14/ OYKA Kağıt ( eski SEKA Çaycuma) 100000 ton/ yıl kraft kağıt 220 milyon adet / yıl kağıt torba. (Ayrıca kendi bünyesinde selüloz üretimi de bulunmakta )

15/ Kipaş/ Kahraman Maraş 425,000 Ton/ yıl Ürünler: Testliner, fluiting

16/ Kahramanmaraş Kağıt Sanayii Oluklu mukavva kağıtlar 150,000 Ton/ yıl
Gazete kağıdı 90,000 Ton/ yıl

Bu liste ile alakalı şunu da ilave etmek gerekir ki yukarıda belirtilen üretim rakamları fabrikaların kurulu kapasitelerine göre belirtilen rakamlardır. Rakamlar fabrikaların kendi web sitelerinden veya kamuoyuna yansıyan rakamlarından alınmıştır. Bu fabrikaların bazıları üretimde yazılı olan rakamları sağlamakla birlikte bir kısmı kurulu kapasitelerinde belirtilen üretimi yapmaktan uzaktır. Ayrıca Toprak Kağıt finansal nedenlerden ötürü üretim dışı bir haldedir. Albayrak Varaka fabrikası da henüz üretime geçememiştir.

KAĞIT SEKTÖRÜNÜN REKABET KAPASİTESİ NASIL ARTIRILABİLİR

1. Dünyadaki kağıt üreticilerinin ve Türkiye’nin kağıt imalatı, kağıt çeşitlerine göre mukayeseli olarak incelenerek ve irdelenerek Türkiye’nin çeşitli kağıt gruplarına göre kağıt imalatındaki durumu belirlenmelidir,

2. Ortaya çıkacak durum çerçevesinde rekabetçi olunabilecek kağıt çeşitlerinin belirlenmesi gerekmektedir,

3. Kağıt çeşitlerine göre politika farklılaştırmasını da içeren Kağıt Sektör Politikası devlet, sektör temsilcileri ve üniversite işbirliği ile oluşturulmalıdır,

4. Sektör politikasına göre desteklenmesi kararlaştırılan yatırımlar için başta finansman kolaylığı ve avantajları olmak üzere gerekli destek ve teşvikler sektörel bazda belirlenerek sağlanmalıdır,

5. Üretim proseslerindeki benzerliğe ve bazı farklılıklara rağmen kağıt çeşitlerinin dünyadaki arz ve talebi, rekabet koşulları ve gelişme potansiyelleri ayrıdır. Bu nedenle ayrı ayrı ele alınmaları, toptancı yaklaşımdan kaçınılması gereklidir,

(Kağıt sektörü yekpare bir tarzda düşünüldüğünden ve detayları hususunda yeterli bir bilgilenme bulunmadığından dolayı bu konuda kamuoyunda yapılan tartışmalar da tabiidir ki toptancı bir tarzda oluşmaktadır. Bu hatanın ortadan kalkması için konu üzerinde daha detaylı bilgilendirilmelerin yapılması önem arzetmektedir,)

6. Sektör politikası çerçevesinde desteklenecek üretim çeşitleri için başta hammadde ve girdi politikaları, teknoloji politikaları, enerji politikası, insan gücü planlanması ve yetiştirilmesi gibi tüm alt politikalar belirlenmeli ve uygulanmalıdır

7. Türkiye’nin önemli bir rekabet gücü kazandığı temizlik kağıtları ve oluklu ve karton kutu kategorisinde rekabet gücünün sürdürülebilirliği için konunun kısa vadede aciliyetle irdelenmesi ve incelenmesi hiper rekabetin olduğu günümüzde büyük önem taşımaktadır,

8. KOBİ’lerin mevcut yatırımları ülke için bir milli değerdir. Sektörde büyük firmaların yaratacağı yoğunlaşma ve temerküzün artması, teknolojik gelişmeler ve büyük yatırım gerekliliği nedeniyle rekabet şansları azalıp yok olma tehdidi ile karşı karşıyadırlar. KOBİ’lerin rekabet edip yaşayabilmesi için desteklenmesi ve bu konuda bir politika oluşturulması, gerektiği değerlendirilmektedir.

9. Sektörün ana hammaddesi olan selüloz/kağıt hamuru konusunda Türkiye tamamen dışa bağımlı bir haldedir. Bu durum rekabeti engelleyen bir keyfiyettir. Öncelikle selüloz/kağıt hamurunun ülkemizde imalatı konusunda ülkenin genel ağaç ve orman ürünleri politikalarında gerekli düzenlemeler ve gelişmelerin sağlanması gerekmektedir,

10. Yaklaşık 3 milyar dolarlık ithalat satıcı pazarlar açısından da önemli bir değer olup tedarik imkanları örgütlü olarak ele alınarak var olan veya oluşturulacak birlikler vasıtası ile alım planları ve tedarik şartları kaliteden fiyata ve ödeme şartlarına kadar planlanarak daha uygun fiyatlara daha kaliteli ve düzenli alımlar gerçekleştirilmelidir,

11. Enerji fiyatlarının yüksekliği ve yatırım finansman maliyetleri önemli iki diğer sorundur.
Bu sorunların milli bir kağıt politikası çerçevesinde yukarıda belirtilen analizler çerçevesinde değerlendirilmesi ve gerekli politika ve uygulama önerilerinin geliştirilmesi önerilmektedir.

SONUÇ OLARAK

Kağıt dediğimizde tek bir üründen bahsetmek mümkün değildir. Kitap ve gazete gibi eğitim ve kültür sahalarında kullanılan kağıt çeşitlerinden, endüstrinin farklı alanlarında ve hayatın birçok cephesinde kullanılan çeşitli nitelikteki kağıt, karton ve ondula grupları kağıt başlığı altında değerlendirilmektedir.

Döviz fiyatlarının son dönemlerde aşırı yükselmesiyle özellikle yayıncılık alanında maliyetlerin çok artması, kamu oyunda kağıt konusunu ciddi bir oranda öne çıkarmıştır. Bu tartışmalar sırasında bazı önemli kağıt kalemlerinin yurt içinde üretilemiyor oluşunun ortaya çıkması üzerine de bu tartışma çeşitli cepheleriyle daha fazla ilgi uyandırmaya başlamıştır.

Bu yazımızda öne çıkan veriler ve gündeme getirilen çeşitli tesbitler ışığında Ülkemizde milli bir kağıt politikası oluşturulması isteniyorsa bunun için öncelikle devlet, ilgili sektörler ve üniversitelerin ortak bir çalışma başlatması ve sorunların çözümü için bir eylem planının oluşturulmasının gerekli olduğu görülmektedir.

Bir diğer önemli tesbit de şudur ki; Kağıt üretimi ile ilgili çalışmalar öncelikle ülkenin genel ağaç ve orman ürünleri politikaları ile sıkı sıkıya bağımlıdır.

Aynı zamanda, Türkiye’de orman ve ağaç yetiştirme politikalarının önemi burada kağıt başlığı altında vurgulanmakla birlikte esasında daha genel bir çerçevede de ele alınmalıdır. Ayrıca yapılan araştırmalar ve sektördeki uzmanların görüşlerine göre ağaç ve orman ürünleri alanında ( kağıt da dahil olma üzere ) politikaların ve uygulamaların takibi için bir üst izleme, araştırma, yönlendirme ve koordinasyon yapısının oluşturulması elzem görülmektedir.

Çünkü ağaç yaşayan, yenilenebilir, sürdürülebilir, doğal bir değerdir. Ayrıca ülkenin kayda değer en önemli yer üstü zenginliğidir. Hem ülkenin nefes almasına, su kaynaklarına ve çevre sağlığına önemli katkılar sağlar, hem barınma ve günlük hayatta kullanım açısından çok sıhhatli, çevre dostu bir çok malzeme ve hizmet sunma özelliğine sahiptir. Hem de ağaca ve ormana bağlı çok önemli sanayi üretimleri oluşturulmasına imkan sağladığından bu konunun bahse konu başlıkları da kapsar tarzda bütüncül bir bakışla değerlendirmesinin önemi inkar edilemez.

Ayrıca atık kağıt konusu da kağıt üretiminde üzerinde hassasiyetle durulacak diğer önemli bir konudur.

Milli bir kağıt sanayii kurulabilmesi için ciddi bir sermaye gerekmektedir. Bu sebepten Devletin, gerek teşvikleri gerekse de üst düzeyde yönlendirmesi ile bu konuya birinci elden dahil olması da diğer önemli gereklerden birisidir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Bu yazının hazırlanmasında Türkiye Kağıt Sektörü ve Rekabet Gücünün Değerlendirilmesi Araştırması, Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü Raporu, Eurostat Orman İstatistiklaeri 2015 verileri, Hürriyet Gazetesinde 23 Eylül tarihli nüshasında yer alan Vahap Munyar’ın yazısı ve o yazıdaki Mehmet Ali Malay’ın görüşleri, TORİD (Türkiye Orman Ürünleri Sanayicileri ve İşadamları Derneği) ve Ulasal Ahşap Birliği Yönetim Kurulu üyesi ve Genel Sekreteri Celaleddin Akça’nın değerlendirilmeleri ve zikri geçen Kağıt ve karton fabrikalarının web sitelerinden yararlanılmıştır. Katkıları için çok teşekkür ediyorum.

Fatih Çırçır çevresinde zaman içinde bir yolculuk

Çırçır’ın konumu

Fatih ilçesi’nin İstanbul’un en eski yerleşim bölgelerinden biri olduğu herkesin malumudur. Bu yazımızda Fatih ilçesinin sınırları içinde bir semt olan Çırçır’ı merkeze alarak, belli bir dönemdeki insan-mekan ilişkilerini, bazı hatıraları ve yaşanmış olayları nakletmeye çalışacağız.
Çırçır, eski adları ile ifade edersek Haydar, Zeyrek, Unkapanı Cibali ve Gelenbevi ile komşu bir bölge.
Bilmeyeneler için önce bu semte nasıl ulaşılır kısaca onu tarif edelim.
Fatih Camii’ni hareket noktası olarak alırsak, öncelikle cenaze kapısından çıktıktan sonra İtfaiye istikametine doğru yaklaşık 100-150 metre kadar yürümeye başlamanız gerekiyor. Eğimi fazla olmayan yokuşun bitimine doğru eskiden askerlik şubesi, şimdi ise Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’ne ait olan binanın köşesinden sola doğru sapıyorsunuz. Ondan sonra Bozdoğan kemerinin altından geçerek yaklaşık 300-400 metre kadar daha yürüyorsunuz. Vardığınız yer Çırçır semti oluyor. Çırçır’ın merkezinden sağa doğru devam ederseniz ineceğiniz yokuş sizi Zeyrek’ e ve Unkapanı’ndan yukarı çıkan ana yola kadar götürecektir. Bu yol üzerinde biraz sağa doğru giderseniz, restorasyonu yeni bitmiş olan Molla Zeyrek Camii’ni (eski Pantokrator Manastır Kilisesi) ve Belediye tesislerini de görebilmeniz mümkün.

Çırçır eskiden Sinanağa Mahallesi olarak da bilinirdi. Burasının yazıya konu olmasının en önemli sebebi Rahmetli babamların çocukluk ve gençlik dönemlerinde burada oturmuş olmaları ve sonrasında da o semt ile ilişkilerinin bir şekilde devam etmesidir. Bizler orada yaşamamış olsak da, babam ve ailesinin hayatlarının önemli bir kısmı burada geçmişti. Bir sonraki nesil olarak bizlerle en önemli ilgisi de, nüfus kağıtlarımızın mahallesi ibaresinin karşısında Sinanağa yazacak kadar oraya ait olduğumuz bir yer. Fatih Belediyesinin semtlerin isimleri ve sınırları üzerinde yaptığı bir dizi değişiklikten sonra Sinanağa mahallesinin adı Zeyrek olarak değişti. Bu değişiklikten sonra, yukarıda Çırçır’ın komşusu diye zikrettiğim semtlerin şu an hangisi hangi mahalle adları ile anılıyor inanın onu bilemiyorum

Rumeli’den Türkiye’ye göç

Babamın ailesi, Rahmetli dedemlerin Rumeli’deki hayatlarından başlayarak bu semte gelene kadar bayağı hüzünlü bir zaman dilimi geçirmişler:
Rahmetli Osman dedemler ( yani babamın babası) yine Rahmetli babamın anlattığına göre 17 yaşına kadar Selanik’in 40-50 km yakınlarında Kılkış denen bir yerde babaları Topal Ahmet adıyla bilinen büyük dedemin çiftliğinde yaşarlarmış. Ahmet dedenin ölüm tarihini tam olarak bilemiyoruz lakin anlatılan olaylarda adı geçmediği için daha erken bir zamanda vefat ettiğini düşünüyoruz.

Balkan Savaşı patladığında Bulgarlar onların bölgesine doğru gelmeye başladıklarında Rahmetli Osman dedem, kardeşlerini ve annesini de alarak trene binip Selanik’e gelmişler. Gelmişler diye söylüyorum ama daha doğru ifade edersek eşyalarından ne alabildilerse yanlarına alıp onlarla birlikte kaçmışlar.

2012 yılında ( ailece ayrılışımızın yüzüncü yılında) bir seyahat vesilesiyle gidip babamın bahsettiği tren hattını ve gar binasını bulup resimlerini çekmiştim. Bu benim için çok hüzünlü bir seyahatti. Bizim Kilkis diye bildiğimiz yerde şu an Christona diye bir tabela gördüğümde bu hüznüm daha da artmıştı.
Dedemler Selanik’te bir dönem kaldıktan sonra Balkanlardaki hazin geri çekilişimizin bir sonucu olarak anavatana doğru hicret etmişler ve Manisa’ya yerleşmişler. Bu arada mübadele dolayısıyla kendilerine başka bir bölgede verilen yerleri Manisa ile değiştirmek için belli bir uğraş vermişler ve en son orada karar kılmışlar.
Babaannem de Selanik’den bu göç vesilesiyle Türkiye’ye gelen bir ailenin çocuğu. Osman dedemle babaannem Saime hanım Selanik’de iken ailelerin anlaşması ile nişanlanmışlar. Tam o sıralarda göç olayı başladığından nikah Selanik’de kıyılamamış. (Ailenin bir kısmı ise Selanik’te nikah kıyıldı fakat beraber oturmaya Manisa’da başladılar diye de naklediyor)
Babaannemin ailesi Türkiye’de ilk olarak Konya tarafına yerleştirilmiş. Oraya giderken tren yolu üzerinde babaannemi dedemlerin ailesine teslim etmişler. Bu değişim Rahmetli babamın dediğine göre Adapazarı civarında olmuş. Ailesi Konya’ya devam etmiş, babaannem ise müstakbel ailesinin büyükleri ile Manisa’ya gitmiş. Babaannem küçüklüğümüzde bir kere anlatmıştı; Bu yolculuktan yaklaşık bir iki hafta sonra Manisa’da dedemi alıcı gözüyle ilk defa pencereden görmüş. ‘ Eh diyordu baktım eli yüzü düzgün bir adam. Şükrettim.’ Düşünüyorum da ne büyük bir teslimiyyet. Ve ne hazin olaylar.
Daha sonra nihai evlilik töreni Manisa’da olmuş. Babaannemin ailesi de daha sonra Manisa’ya gelmişler. Oradan da İstanbul’a.
Osman dedem Manisa’da diğer kardeşleriyle geçim derdine düşmüş. Fakat bir türlü istediği düzeni tutturamayınca 1933 yılında İstanbul’a gelmeye karar vermiş. Diğer kardeşleri Manisa’da kalmışlar. Adamcağızın hayatında üçüncü hicreti. Rahmetli babam 1930 doğumlu idi. Demek ki o sıralarda 3 yaşındaymış.

İstanbul’da ilk ikamet ve Çırçır’a geliş

Yine babamın anlattığından aklımda kalana göre bir dönem Aksaray’da oturmuşlar. Daha sonra Mercan’da dedemin Manisa’dan arkadaşı olan, Hafız Ali adıyla maruf kuyumculuk ve mühürcülük yapan zenaatkar bir kişinin evine taşınmışlar. Hafız Ali bey aynı zamanda ilmi çalışmalar yapan ve tecvitli Kur’an-ı Kerim hazırlamış bir zat idi ki daha sonra o Kur’an-ı Kerim basıldı. Bu Kur’an-ı Kerimde tüm tecvit uygulamalarını farklı renklerle göstermişti.
Hafız Ali bey bir dönem Kapalıçarşı’da Hacı Hüsnü Uğurlu adıyla kuyumcu dükkanı bulunan Hüsnü beyin de kayınpederi idi. Hüsnü bey, yakın dostlarımız olan ve şu an Kapalıçarşı Dernek Başkanlığı yapan Fatih Kurtulmuş’un dedesi. Fatih Kurtulmuş’un babası Hilmi amca’nın iki erkek kardeşi daha var. Onlardan bir tanesi Prof. Dr. Numan Kurtulmuş beyin babası Rahmetli Doktor Niyazi Kurtulmuş bey. Niyazi Kurtulmuş bey ve ailesi, Rahmetli olan kayınbiraderi Operatör Dr. Asım Taşer bey ve ailesi ile birlikte Çırçır kulübünün üst sokağında bir evde otururlardı. O bina hali hazırda yine aile apartmanı olarak işlev görüyor.
Hatırladığım kadarıyla Dr. Asım bey bizim aile çevresinde bir çok büyüğümüzün ameliyatını yapmıştı. Eski dönemlerde ameliyat kararı daha zor verilirdi fakat Asım bey amca gerekiyor dediğinde onun kararına itibar edilirdi.
Hafız Ali beyin evine dönersek, o ev Mercan Uzunçarşı’da şu an daha çok çanta ve deri mamulleri satılan dükkanların olduğu caddenin ortalarında, içeriye doğru adeta cep gibi uzanan küçük bir sokakta imiş. Babamın tarifine göre bir kere gidip o sokakta detaylı bir gezinti yapmıştım. Eskiden meskun mahal olan bu bölge şimdi tamamen iş yeri durumunda.
Mercan’dan sonra Vefa ve Zeyrek arasında birkaç ev değiştiriyorlar ve son durakları ise Çırçır oluyor Oturdukları ev şu an hala mevcut. Çırçır’da meydandaki kahvehaneden yukarı doğru çıkarken sağa tarafta tek katlı bir ev.

Sonraları o ev satılmış ve Rahmetli babaannemin uzun süre oturduğu yine Fatih’te, Yavuz Selim caddesi üzerinde bir apartman dairesi şekline dönüşmüş. Çocukluğumuzda o ev tüm ailenin önemli bir toplanma yeri idi.

Çırçır semtine nasıl gideriz sorusuna cevap sadedinde ilerlerken bir miktar aile tarihine de değinmiş olduk. Şimdi ileride gerektiği yerlerde tekrar temas etmek üzere bu bahsi biraz tehir edip Çırçır semtine doğru yolumuza devam edelim.
Yukarıda bahsettiğim İtfaiye’den gelirkenki yol üzerinden semte doğru giderken karşınıza önce Çırçır amatör futbol kulübünün binası çıkıyor. Bahçeli bir bina. Biraz derine indiğinizde buranın eski bir medrese olduğunu öğreniyoruz.. Adı Haliliye Medresesi. 1949’dan bu yana Çırçır Spor Kulübü olarak kullanılmakta. 19. yüzyıl medreselerinden birisi olan eser, kullanılma amacı itibariyle de maalesef medrese özelliğini kaybetmiş durumda.

Bu binanın hemen yanı başında da Şeyh Süleyman Mescidi var. Yakın zamanda onarım gören bu Mescid 15. yüzyılın sonunda tekkeye; 18. yüzyılın ikinci yarısında camiye çevrilen bir yapı, Hellenistik ve Roma dönemlerinin nekropol sahasında yer almakta.
Çeşitli kaynaklarda bu binanın ilk olarak 4 veya 5’nci yüzyıllarda mezarlık olarak inşa edildiği belirtiliyor.
Haliliye Medresesi şimdiki adıyla Çırçır Kulübünün hemen karşısında şu an onarım görmüş olan Hacı Eyyübzade Şükrü Bey Çeşmesi bulunuyor ki çok nefis bir eser.

Rahmetli Babamın çevresi

Babamların yetişme çağlarında bu konulardaki hassasiyet fazla olmadığından Haliliye Medresesini o dönem çok önem verdikleri Çırçırspor için vakıflardan uzun dönemli olarak futbol kulübü için tahsis ettiriyorlar. O harap binayı elden geldiğince onarıp kulüp lokali olarak kullanmaya başlıyorlar
Rahmetli babam gençliğinde İstanbul’un bilinen futbolcularından birisi imiş. Takımın da yıllarca kaptanlığını yapmış. Hatta daha sonraki yıllarda ben küçükken ( tahminen ilkokul çağlarımda) bu kulübün başkanlık görevini de yürütmüştü.

Babamın kulüp başkanlığı dönemi benim için çok verimli bir dönemdi. Ne zaman Çırçır futbol takımı için bir malzeme siparişi verse onların küçük boylarından bana da yaptırırdı. Ben de bu vesile ile farklı farklı spor malzemeleri kullanırdım.
Hatırladığım kadarıyla kulüp başkanlığı dönemi babamın ağabeyleri tarafından hiç iyi karşılanmıyordu. Çünkü amatör kümede bir takımın başkanlığı haddinden fazla maddi ve manevi yük getiriyordu. Bu konuda rahatsız olan büyük amcamların ısrarlarına daha fazla dayanamayan babam semtten gelen karşı baskıya rağmen belli bir dönem sonra bu görevden affını istedi. Gerçi görevi bıraktıktan sonra da kulüp ile ilişkisini devam ettirmiş mahalleli kadim dostlarıyla birlikte Çırçır için daima gayret göstermiştir.

O dönemin insanlarına baktığımızda bu mahalle kültürü; yani semtin ortak değerlerine olan gönülden bağlılık, okul, mescit, spor kulübü vs gibi yerlerin sürekli bakılıp gözetilmesi özellikle köklü semtlerde çok yaygındır. Ben bunu Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş kişilerin İstanbul’da kurdukları kendi köy dernekleri ile olan ilişkisine benzetirim. Babamın kendini ait hissettiği bir köyü bir memleketi yoktu. Manisa’dan da çok küçük yaşta ayrıldığından orası ile bu tarz bir yakınlığı bize aksettirdiği kadar bulunmamaktaydı. Manisa ile tek bağlantısı mübadele zamanında aileye verilmiş yerlerden arta kalan yaklaşık 60’ın üzerinde hissesi olan bir arsaydı. Vefat edene kadar o arsanın satılmasını bekledi. Sonucunu göremeden Rahmeti Rahmana kavuştu. Dünya hali böyle bir şey. Dünyaya ait olan şeyler burada kalıyor ve siz onları bir gün terk edip gidiyorsunuz. Onun için Çırçır’ın babamın gözünde önemi çok büyüktü. Onun bir nevi memleketi veya köyü gibiydi.

Ben çok küçükken pazar günleri Rahmetli babam bir yolunu bulur ve bizleri pazar gezmesine götürüyorum diye Çırçır’ın maçlarının olduğu semtlere götürürdü. Hem bizleri gezdirir hem de takımı ile birlikte olurdu. Bazen de o zamanki deyimi ile takımın tekaüt maçlarında forma giyer ve sahaya çıkıp oynardı. ( Şimdi bu tekaüt kelimesi yerine veteran kavramı kullanılıyor)

Futbola olan merakı ileriki yıllarda da aynı tarzda devam etti. Rahmetli sıkı bir Beşiktaş taraftarı idi. Beşiktaş’ın sadece futbol maçlarını değil hentbol maçlarına kadar tüm takımlarının neticeleri ile sevinir veya üzülürdü. İkinci önemi takımı da Çırçır idi. Hangi kümede olursa olsun hafta sonları Çırçır ne yapmış diye eski dönemlerde radyodan, gazeteden, sonraki yıllarda da televizyondan maç sonuçlarını takip ederdi. Spor haberlerinde Çırçır ihmal edildiğinde de içten içe kızardı.
Babamın ilişki ağında eski futbolculuk dönemindeki dostluklarının çok önemli bir yeri vardı. Bazen çok alakasız yerlerde birilerini görür ve onunla gayet samimi bir şekilde muhabbet ederdi. Baba bu kim dediğimizde, mesela Eyüp takımında sol haf oynardı. Maltepe’de santrafordu. Birinci kümede maçlarımız yöneten şu hakemdi, derdi.

Çırçır semtini tanımaya devam edelim…
Çırçır Kulüp Binası veya esas adıyla Haliliye Medresesinin karşısında bulunan Hacı Eyyübzade Şükrü Bey Çeşmesinin hemen arkasındaki evin giriş katında babamın kadim dostu Rahmetli Doktor Osman Nuri Sükas’ın muayenehanesi bulunurdu.

Osman amca bizim sülalenin doktoru idi. Uzun yıllar hiç değiştirmediği kocaman bir siyah çantası vardı. İçinde tenekeden iğne kutusu, acil ilaçlar, tansiyon aleti ve sair malzemeleri ile aileden kimin rahatsızlığı olursa gider ve muayeneye gelemeyecek hastaları evlerinde muayene ederdi
Kendi muayenehanesinde ise o zamanlar öyle her doktorda bulunmayan, ayna diye tabir edilen bir cihazı vardı. Genelde elleri ile muayene eder, icap ettiğinde hastasını aynanın önüne geçirirdi. Bu ayna dediğimiz alet bir tür röntgen fonksiyonu görür ve Osman amca insanların içini sanki röntgen gibi veya bugünkü ultrason cihazı gibi seyreder ve teşhisini koyardı. Biz baktığımızda derin bir siyahlık görürdük fakat Osman amca o karanlık içinde kendisine lazım olan şeyleri nasıl ayırdederdi, çok merak ederdik.
Ailemizden hemen herkesin vücut özelliklerini bilirdi. Kimin şekeri var, kim kalp hastası, kim hangi rahatsızlıkları geçirmiş hemen hepsinin safahatından haberdardı. Cuma günleri Dr. Osman amcanın halk günüydü. Durumu iyi olmayan semt sakinleri o gün muayeneye gelirlerdi. Osman amca ilaç tanıtımı yapanların getirdikleri numune ilaçları genelde tedavi ettiği gariban hastalarına verirdi.

Çırçır’da bizim bildiğimiz kadarıyla hemen herkesin bir lakabı vardı. Mesela babamın lakabı Çakır idi. Kendi mahallesinde o Necdet değil bizim Çakır olarak anılırdı. Muhtemelen gözleri mavıye yakın açık renkli olduğundan ona bu ismi takmışlardı.

Bazı kişilerin lakabı ise meslekleri ile ifade edilirdi. Kasap Naci, Bakkal Kemal, Kahveci Yusuf gibi. Bakkal Kemaller diye aile arasında ismi geçen o ailenin oğulları şu an Çırçır’da babalarının bakkal dükkanlarını hala işletiyorlar. Yazının başında bahsettiğim kahvenin sahipleri önceleri Halid ağabey sonra da oğlu Yusuf bey idi. Babamlar için ise onların Kahveci Halid abi veya Kahveci Yusuf’du. O kahvehane de semtte hala faal olarak bulunuyor.
Babamın iki dayısı Osman ve Mehmet dayılar, anneleri yani bizim nine dediğimiz Pakize hanım, Osman dayının hanımı Behiye yenge ve oğulları İlhan ve İbrahim ağabey de Çırçır’da otururlardı. Onların en son oturdukları ev Babaannemin evinin iki sokak arkasındaki Hasan baba sokağındaydı. Bizler çocukken o eve çok fazla gittiğimizi hatırlarım. Büyük yenge olan Behiye yengemiz de Çırçır’lıydı ve onun da semtte geniş bir ailesi vardı.

Babamın anneannesi Pakize hanım gençliğinde Selanik’de öğretmenlik yapmış o devir için tahsilli ve münevver bir kişiydi. Aile arasında anlatıldığı kadarıyla Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde hanım ile de tanışırmış ve onlarla Selanik’te aynı mahallede otururlarmış. Ondan gelen rivayette Zübeyde hanıma “Zübide Molla” dediklerinden bahsederdi. Pakize hanımın nikah evrakından gördüğümüz kadarıyla Selanik’de Hacı İsmail adlı bir mahallede otururlarmış. İnşallah bir gün o mahallenin bu gün nereye karşılık geldiğini öğrenebiliriz.

Osman ve Mehmet dayılar, bir dönem Kıztaşı’nda bakkal dükkanı işletmişler. Bir dönem de bugünkü Sirkeci Garının içerisinde bir kahvehane açmışlar. Daha sonra Osman dayı kalp hastası olduğundan o işe devam edememişler. Küçük dayı İsmail Kazgan daha okumuş bir kişi idi. Banka memuru olarak başladığı hayatında son görevi Osmanlı Bankası Krediler Umum Müdür idi. Çok akıcı bir şekilde Fransızca konuşurdu. Ağzından hiç düşürmediği piposu onun adet mütemmim bir cüzü idi.

İki büyük amcamın (Ahmet ve Necati Erken), ki onlar babam kadar semtin iç dünyasına fazla girmediklerinden, bildiğim kadarıyla lakapları yoktu. İş hayatlarına yukarıda biraz detaylı olarak bahsettiğim Hafız Ali beyin damadı Hacı Hüsnü Uğurlu’nun yanında Kuyumcu imalatı yaparak başlamışlar. Daha sonra kendi işlerini açmışlar. Onların en önemli hamleleri Kuyumcuların bilezik ve yüzüklerinin üzerine desen yaptıkları bir makinayı bizzat kendi gayretleri ile imal etmeleri olmuştu. Hayatlarının sonraki dönemlerinde hep bu makinayı yapıp sattılar. Kapalıçarşı’da Sıra odalar diye bilinen bir yerde atölyeleri vardı. 1985 yılında işi bırakıp emekliye ayrıldıkları zamana kadar Türkiye’de bu alanda ciddi bir rakipleri olmadı. Adeta alanlarında tek tabanca gibi idiler. Eski dönemde Kuyumcu imalatı işini yapacak olanlar muhakkak onların makinalarından edinmek zorundaydılar. Onların işi bıraktıkları dönemlerde bu sahada CNC türü makinalar ülkeye gelmeye başlamıştı.

Babamın da kuyumculuk işine girmesi ağabeylerinin açtığı bu yoldan olmuştu.

Rahmetli dedemin teşebbüsleri

Osman dedem Rahmetli babamın anlattıklarından aklımda kaldığı kadar İstanbul’da bir çok iş yapmayı denemiş. Bir dönem Aksaray’da uzunca bir süre İSKİ’nin bulunduğu yere yakın bir yerde bir bakkal dükkanı açmış. Bu herhalde ilk işlerinden bir tanesi. İlk başlarda çok iyi giden işler bizim bakkal dükkanının yakınlarında daha büyük başka bir bakkal veya bugünkü karşılığı olarak bir market açılması ile durgunluğa girmiş. İktisadi hayatta kurallar her dönem benzer şekilde işliyor. Nasıl ki bugün büyük marketler ve AVM’ler bulundukları muhitte küçük esnafın işlerine menfi tesir ediyorsa o zaman da herhalde aynısı vuku bulmuş. Dedem bu rekabete dayanamamış ve dükkanını kapatmış.
Yine bir dönem birkaç ortakla birlikte peynir ve yoğurt imalatına girmiş. İzmit civarında imalat yapıp mavnalarla ürünlerini Eminönü’ne getiriyorlarmış. Fakat o iş de istedikleri gibi olmamış. Bu aralar sıhhati bozulmaya başlamış ve bugün Eminönü’nde, İstanbul Ticaret Üniversitesinin bulunduğu bölgede mevcut olan karpuz halinde, bir ortağı ile birlikte çay ocağı işine girişmiş. Babamla ondan bir büyük amcam ilkokula giderlerken dedemin çay ocağına yardıma giderlermiş. Babamın anlattığına göre bir gün öğretmenleri iki kardeşi kenara çekip; bana bakın böyle giderse ben size bir tane karne vereceğim. Okula gün aşırı geliyorsunuz böyle olur mu demiş. Çünkü aralarında bir yaş olmasına rağmen iki kardeş de aynı sınıfta imişler ve bir gün biri ertesi gün öbürü sabah çay ocağının ateşini yakmak için babalarının yerine işe gidiyorlarmış.
Babam daha sonra da vefatına kadar dedemin yanında devam etmiş.

Dedem 1947’de vefat edince babamlar çay ocağını ortaklarına devretmişler ve ondan sonra babam başka alanlara kaymış

.

Taksicilik ve bir dönem Fatih Kıztaşı’nda bakkallık yapmış. Bugün Fatih Akşemseddin Caddesi üzerinde şimdi kurucunun çocukları tarafından işletilen Barbaros Muhallebicisinin ilk dükkanı da Kıztaşı’nda imiş ve babamla dükkan komşusuymuşlar.

Rahmetli babam evlenmeye yakın zamanlarda (1960’ları başı) amcamların da teşviki ile Kapalıçarşı’da Kuyumcu dükkanı açmış ve 1977yılına kadar burada Kuyumculuk yapmıştı. Daha sonra Fatih Yavuzselim’de bir yer satın aldı ve Emniyet amirliğinin karşı sırasında yine Kuyumcu Dükkanı açtı. 1980’li yılların anarşik ortamında, çokça vuku bulmaya başlayan hırsızlık olaylarından çekinerek o dükkanı 12 Eylül ihtilalinden az zaman evvel kapattı. Dükkanı da önce kiraya verdi, birkaç yıl sonra da sattı.

Dört erkek kardeş olan babamların en küçükleri olan Necmi amcam da bir dönem kuyumcu imalatı yapmıştı. O da çok farklı ve ilginç işlerle iştigal etmişti. Hatta bir dönem Almanya’ya bile çalışmaya gitmişti. Onun ilginç işleri arasında bugün kalabalıktan adeta adım atılamayan Şirinevler de bir yazlık sinemayı bile hatırlarım. Genişçe bir çayırlığın ortasında bir yazlık sinema. Kimbilir şimdi Şirinevlerin hangi noktasına tekabül ediyordur? Necmi amcamın bir ara, yine Fatih’de Atpazarına yakın bir yerde şirin bir kahvehanesi vardı. Bu kahvehane işi demek ki bir zamanlar bizimkilerin yaygın olarak tercih ettikleri bir iş imiş.

Yine lakaplar

Lakaplar bahsine geri dönersek Necmi amcamın da lakabı hatırladığım kadarıyla Hortum Necmi idi. Ona niye bu lakabı taktıklarını hiç öğrenememişizdir. Babamın anlattığına göre Necmi amcam da çok iyi futbol oynarmış. Fakat o babam kadar bu alanda sebat etmemiş. Daha keyfine göre oynarmış.

Babamın arkadaşları içinde lakapları ile hatırladıklarım arasında enteresan kişiler var. Albay Pırpır Nihat, biraz esmerce olduğu için kendisine pek de hoş olmayan bir isim takılmış olan Çingene Bahattin. Saçları hafif kızıla çalan bir renkte olduğundan Kırmızı Vasıf. Deniz Yollarında bir vazifesi olan Kaptan Emin..
Vasıf amca bir gün babam yokken Fatih’teki Kuyumcu dükkanımıza gelmiş ve Çakır yok mu diye sormuştu. O ana kadar kendisinin tanımıyor, ismini bilmiyorduk. Çok samimi olduğundan ve Çakır diye hitap ettiğinden Çırçır’dan olduğunu keşfetmiştik. Adını sorduk o da ‘Kırmızı’ demişti. Babama söyleyince hemen tanımış o bizim ‘Kırmızı Vasıftır’ demişti. O dönemin enteresan lakaplı kişileri arasında yine babamların arkadaşı olan Karagümrük’lü Gardrop Fuat’ı ve Yaylı Ferit diye zikrettikleri bir amcayı da Rahmetle anmamız gerekiyor.

Mahalleli dayanışması
Semtten herhangi birisinin çocuğu askere mi gidecek hemen Albay Nihat amca devreye sokulur ve gideceği yerde tanıdığı var mı araştırılırdı. Genelde de hep birilerini bulurdu. Sanki tüm mahallenin çocukları onun öz be öz yeğeniydi. Babamla birlikte şehir aşırı yerlere bile gidip askerlikle ilgili semtin çocukları için gayret gösterirlerdi.
Vergi dairesinde birisinin işi mi var; ilgili kişi Bahattin amca idi. Bir ara yanılmıyorsam Fatih Vergi Dairesi Müdürlüğü de yapmıştı. Meşruiyyet dairesinde ne yapılabilirse, o bir şekilde yardımcı olurdu.
Belediyede bir mesele olduğunda o zamanlar Şube müdürü veya üst düzey bir müdür olan Enis ve Behiç amcalar kesinlikle devrede olurdu. Behiç amca ABD’de Mühendislik okumuş ve babamın iftiharla anlattığı gibi su mühendisleri arasında 160 kişi içinde kendi alanında birinci olmuş bir kişiydi. Babam konu belediye ve o zamanın deyimiyle ‘sular idaresi’ ile ilgili bir yere geldiğinde hemen bu olaydan bahseder ve sanki kendisi veya çocuklarından birisi birinci olmuş gibi çok keyifli bir tarzda detaylı olarak anlatırdı.
Belediye ile konularda yine ismi çok geçen kişilerden biri de babamın Fethi abi dediği kişiydi. Fethi abi kulüp ile de çok ilgilenirdi. Ve semtte saygın bir yeri vardı.
İtfaiyede işi olanlar için İtfaiyeci Zeki amca semtin o kurumdaki en önemli yardımcısı idi. Yanlış hatırlamıyorsam bir ara İtfaiye Müdürü de olmuştu.
Spor camiası içinde bir hayli şöhreti bulunan Güngör Tetik veya nam-ı diğer Arap Güngör de Çırçır’lıydı ve babamın yakın bir arkadaşı idi. Başarılı bir futbolculuk kariyerinden sonra biz kendisinin adını duyduğumuz zamanlarda antrenörlük yapardı. Birçok birinci lig takımını çalıştırmıştı. Babam istikbal vadeden ve kendisinin futbolunu beğendiği bir kaç kişiyi bu Güngör hocaya götürmüştü. Onların içinden daha sonra çok meşhur olan bir iki tanesinin de çıktığını hatırlarım. Çünkü Rahmetli babam onları televizyonda her gördüğünde bak bu çocuğu ilk defa Arap Güngör’e ben götürdüm diye keyifle bahsederdi.
Bir keresinde yaz aylarında düzenli olarak gittiğimiz ve senenin 5-6 ayını geçirdiğimiz Florya Şenlikköy’ün, semt takımında beraber top oynadığımız Ercan isimli çok iyi kaleci olan bir arkadaşımı Güngör beye göstermesi için babama söylemiştim. Bahsi geçen arkadaşımın kaleciliğini babam da beğenirdi. O arada benim için de devreye girmesini istemiştim. Hep beraber bir gün Güngör beyin o zamanlarda çalıştırdığı İstanbulspor antrenmanına gittik. Güngör bey Ercan’a antreman maçı için hazırlanmasını söyledi. Baba beni denemeyecek mi diye sordum. Daha sonra alacakmış bekleyelim dedi. Ben de heyecanla beklemeye koyulmuştum.
Bütün maç boyu ümitle bekledim fakat denemeye alınmadım. Bir hayli bozulmuş ve Güngör amcaya kızmıştım. Sonradan ‘arkadaşıma kızma, ben ona Erhan’ı sakın antremana alma, bir de beğenirsin sonra futbolcu falan olur okuluna devam edemez, ben taraftar değilim dedim’, diye bana açıklama yapmıştı. Adamcağız da ne yapsın benim hiç yüzüme bakmamış ve soyundurmamıştı. Yani Necdet baba benim okuluma engel olabilecek her şeyden beni sakındırmak isterdi. Okuluma devam etmem onun için her şeyden önemliydi.

Babamın kuyumculuk yaptığı dönemlerde, nişan ve düğün töreni olan Çırçır’lılar genelde bizim dükkana bir şekilde uğrarlardı.. Semtin insanları en iyi kaliteyi, alabilecekleri en ucuz fiyata bizim dükkandan alabilirlerdi. Kapalıçarşı’da olduğu gibi Fatih’te de bu olay dükkancılığının son dönemlerine kadar devam etmiştir. Babam bu düğün alışverişleri sürecinde paralarını denkleştiremeyen birçok kişinin imdadına yetişirdi. Alış veriş yapılır ve birçok kere tutarın ya bir kısmı ya da tamamı babamın defterine yazılırdı. Altının gramı sürekli değişiyor olsa da babam Çırçır’dan gelen kadim dostlarına hiç hayır diyemezdi. Sonradan onları peyder pey toplamaya çalışırdı. Bugünün dünyasında pek görünmeyecek garip bir ilişki. Samimi, hesapsız, adeta birbirleri için yaşayan bir topluluk.

Yine Çırçır’dan tanıdığı Kemal Büyüksakarya adlı bir Trafik Müdürü vardı. Babam ona dayı, o da babama yeğenim derdi. Çırçır’ın yetiştirdiği üst düzey bir bürokrattı. Bir ara İstanbul Trafik Şube Müdürlüğü de yapmıştı. İstanbul trafiğinde hem babama hem de tüm Çırçır’lılara çok yardımcı olduğunu hep işitmişimdir.

Fakat her yerde birileri var dediğimde şu hassasiyeti de belirtmek isterim. Bu insanlardan hiç bir zaman haksız muamele istenmezdi. Sadece istenen işlemlerin usul dairesinde biraz hızlanabilmesi ve çözümü için destek talep edilirdi. Daha ötesi ne talep edilir ne de onlar tarafından yapılırdı.
Yine babamdan duyduğum, Çırçır’dan yetişmiş o zamanlar ikinci şubede bir polis memuru vardı. Adı ilginç: Yanağı Kesik Burhan. Muhtemelen yanağında çocukluğundan beri gelen bir yara izi vardı ve bu hemen lakap haline gelivermişti. Kuyumculuk işinde sürekli hırsızlık mallarla ilgili sorunlar olurdu. Babam bu konuda çok hassas olmasına rağmen sanki sakınan göze çöp batar misali bir çok kere başına bu tarz olaylar gelmişti ve bu hal onun çok canı sıkardı. Belki de işi nisbeten genç yaşta bırakmasının önemli sebeplerinden biri de buydu. Bu yanağı kesik Burhan bey, babamları çok eskiden tanıdığından ve esnaflığına güvendiğinden bu tarz problemli durumlar olduğunda da onların lehine şahadette bulunurdu. Bunlar o dönem için çok kıymetli şehadetlerdi.

Bir otomobil elektrikçisi arkadaşları vardı, ismi bana çok ilginç gelirdi; Voksol Adnan. O zamanlar Wauxall adlı bir İngiliz arabası vardı ve Adnan beyin arabasının markası Wauxall’du. Tabii lakabı da hemen o olmuştu.
İlginç lakaplı arkadaşlarından birisi de Cımbız Cavit idi. Zayıf bir kişi olduğundan ona bu lakabı münasip görmüşlerdi. İlave olarak, Hamsi Burhan, Dayı Zeki, Deve Seyfi lakaplı arkadaşlarını da zikretmeliyim.
Rahmetli babama ciddi ciddi Baba diyen ben ve kardeşimden başka 3 arkadaşı daha vardı. Yaşları babamdan biraz küçüktü. Genç yaşta vefat Alloş dedikleri Alaaddin beyi babam çok severdi. Aniden hasta olup vefat etmesi babamları çok etkilemişti. Diğer sevdiği bir evladı Barbaros amca idi. Barbaros amca çok iyi top oynarmış. Babam onun bir kaç takıma transferi için uğraştığını söylerdi. Menajeri gibi onun adına transferi için ilgili takımların yöneticileri ile konuşurmuş. En son Gemlik spora transfer olmuş ve evlenip orada yerleşmiş. İş yeri de oradaydı. İstanbul’dan Bursa civarına her gidişimizde muhakkak Barbaros amcanın oradaki Şarküteri dükkanına uğrardık. O da bizi kapılardan karşılar babamın bütün yalvarışlarına rağmen arabanın içine koyabildiği kadar zeytin ve peyniri zorla bir kenara bırakırdı.
Üçüncü evladı Orhan abi aynı zamanda Necmi amcamın bacanağı idi.
İlginç olan, hiç biri bu lakaplarından dolayı en ufak bir menfi tavır takınmaz ve hoşnutsuzluk göstermezlerdi.. Adeta lakaplar üzerlerine yapışmış gibiydi.

Hacı Hasan Camii, Gönenli Mehmet Efendi ve Sadrettin Hoca

Çırçır da yetişmiş eski hocalardan en önemlilerinden biri Rahmetli Gönenli Mehmet Efendi idi.

Mehmet hoca bir dönem Hacı Hasan Camiinde imamlık da yapmış. Benden yaşları büyük olan Babamın dayı oğulları İlhan ve İbrahim ağabeyler, Rahmetli Gönenli’nin adı geçtiğinde kendisinden elif ba okuduklarını zikrederler.

Onun oğlu Rahmetli Vehbi bey babamların arkadaşıydı. Babamın anlattığına göre o dönemin nerdeyse tüm gençleri gibi o da futbola meraklı imiş. Babasının ise bu işe pek de taraftar olmadığını söylerdi. Gönenli Mehmet Efendi, babamların ifadeleri ile Mehmet amca, gelmeye yakın oğlunu yakalamasın diye futbol maçlarına çok dikkat ettiklerini tebessümle anlatırdı. . Gönenli Mehmet efendiden demek ki hepsi de çekinirlermiş. Babamdan duyduğumuz, Vehbi bey o zamanların bilinen kumaş mağazalarından Sultanhamam’daki Gürtoplar’ın da sahibiymiş.

Çırçır’dan bahsedilen bir yazıda o semtte uzun yıllar oturmuş olan ve 2004 yılında Rahmet-i Rahmana kavuşan Sadrettin Yüksel Hoca’dan da bir kaç cümle ile de bahsetmemiz gerekir. Sadrettin Hoca 1963 yılında Çırçır’a gelmiş ve vefatına kadar burada ikamet etmiş, gerek ilmi, gerekse de duruşu ile ciddi etki oluşturmuş bir İslam alimi idi.
Rahmetli Babamın Rahmetli Sadrettin Hoca ile direk teması olmamıştı. Çünkü Rahmetli Babam 1960 yılında annemle evlenince semtten ayrıldığından ve sonraki gidiş gelişleri daha çok ilk gençlik yıllarının arkadaşlık ve dostlukları üzerinden devam ettiğinden aralarında bir ünsiyet oluşmamıştı. Dolayısıyla bu yazı içerisinde beraberce yaşadıkları bir hatıradan bahsetmemiz mümkün olmadı.
Benim ise Rahmetli’nin oğullarıyla belli düzeyde bir hukukum olmuştur. Aynı üniversitede okuduğumuzdan oğulları Edip ve Nedim Yüksel ile 80’li yılların başında tanışmış ve babamların eski semtinde oturduklarını öğrenmiştim. Babam bu tanışıklıklardan bahsettiğim zaman Sadrettin Hoca’yı gıyabında tanıdığını ifade etmişti. Rahmetli Şehit Metin Yüksel, ablaları Rahmetli Süreyya hanım ve diğer kardeşleri Nedim ve Müfit Yüksel, hepsi de dini gayretleri en üst seviyede olan kişiler olarak kendi üslupları ile hizmet etmişler ve etmeye devam ediyorlar. Edip Yüksel ise daha sonraları babasından ve kardeşlerinden daha farklı bir yol tutturarak şu an hayatını yurt dışında sürdürüyor.

Çırçır ile ilgili bu yazı çerçevesinde nakledebileceklerim şimdilik bu kadar. Babamların dönemindeki Çırçır acaba bu gün nasıl? Yukarıda anlatmaya çalıştığım o mahalle kültürü hala devam ediyor mu?
İsimlerini andığımız o amcaların nesilleri şu an acaba nerelerdeler? Çırçır’da yaşayanlar babalarının ve dedelerinin Çırçır’ı ile bugün arasında ne tür yakınlıklar kuruyorlar?
Bu soruların da cevapları belki başka bir yazının konusu olabilir
Çırçır’da yaşamış ve ahirete göçmüş tüm büyüklerimize Allah’dan Rahmet diliyorum
Kalanlara da hayırlı ve uzun ömürler temenni ediyorum

Şehir ve Kültür dergisinin 54 ve 55’nci sayılarında iki bölüm kalinde yayınlanmıştır

‘İbrahim Müteferrika’dan Dijitale Matbaacılık Sektörü’ Paneli İTO’da yapıldı

 

 

 

 

Kökü geleneksel matbaacılık faaliyetlerine dayanan eski ve bir o kadar da önemli bir sanayi sektörü olan basım sanayi bugün, teknolojik gelişim ve baş döndürücü hızla devam eden dijital dönüşümler karşısında bir yanıyla varlığını sürdürme, bir yanıyla da yeni düzene uyum sağlama ve gelişme mücadelesi vermektedir.

Basım ve yayın sektörünün içinde bulunduğu bu durumu etraflıca  değerlendirmek ve çözüm önerileri geliştirmek amacıyla tasarlanan faaliyetlerden biri olarak, İstanbul Ticaret Odası Basım Yayın Komitesinin önerisi ile “İbrahim Müteferrika’dan Dijitale Matbaacılık Sektörü” adıyla bir panel düzenlendi.

İstanbul Ticaret Odası Başkanı Sayın Şekib Avdagiç, bu  çalışmaya ev sahipliği yaptı. Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Sayın Hasan Büyükdede önemli işleri arasında zaman ayırıp toplantıya katıldı ve sektör mensuplarıyla birlikte oldu. İlave olarak İstanbul Sanayi Odasının değerli başkanı Sayın Erdal Bahçıvan da Oda bünyesindeki ilgili komite temsilcileriyle birlikte toplantıya katkı sağladı.

Toplantıda ayrıca Matbaacılık sektöründe faaliyet gösteren birçok mesleki teşekkülün temsilcisi hazır bulundu

Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı ve İstanbul’un iki büyük odasının başkanının sektörel bir toplantı için bir araya gelmesi toplantıya verilen önemi göstermesi bakımında ümit vericiydi. Ayrıca Bakan Yardımcısı Büyükdede toplantının sonuna kadar salonda kaldı ve aldığı notlara istinaden panelin kapanış konuşmasını yaparak dile getirilen hususlarla ilgili düşüncelerini paylaştı.

Yine Sanayi ve Teknoloji Bakanlığından Tüketim ve Tüketici Ürünleri Daire Başkanı Ziynet Berna Orhan panelde konuşmacı olarak yer aldı, matbaacılık, ambalaj ve kağıt sanayilerinin genel durumları hakkında bilgi verdi

Panelde İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Celaleddin Aktaş teknolojik gelişmelerin ve özellikle dijitalleşmenin matbaacılık sektörü içindeki yeri ile ilgili farklı bir bakış açısı ortaya koydu. Dijitalleşmenin klasik matbaacılığın bir rakibi olarak algılanmaması gerektiğini, her alanda olduğu gibi matbaacılık alanında da önemli bir gelişme fırsatı olarak değerlendirilmesinin yararlı olacağı üzerinde durdu. Celaleddin beyin açıklamaları üzerine yapılan bir yorum konuyu daha iyi ortaya koyması açısından tebessümle karşılandı. Klasik Matbaacılık ve dijitalleşme çay ve kahve gibi iki alternatif içecek olarak düşünülmemeli. Olsa olsa çayın yanındaki bir bisküvi veya sade kahvenin yanındaki bitter çikolata gibi ele alınmalı…

İki duayen Ekonomi Gazetecisi Celal Toprak ve Hakan Güldağ ise dijitalleşmenin özellikle habercilik alanında yani gazetecilik mesleği itibariyle zaman içinde matbaanın önemini azaltacağını fakat başka sahalarda matbaacılık sektörünün öneminin daha da artacağını tahmin ettiklerini ifade ettiler. Özellikle ambalajlama konusunda yıllar içinde ortaya çıkan gelişmenin sektöre ciddi bir katkı sağlayacağını vurguladılar

İSO Basım Yayın Komite Başkanı Zekeriya Acar sektörün daha önce ( 80’li yılların sonlarında) tipo baskı tekniğinden ofset sistemine geçerken yaşadığı tecrübelere benzer bir tecrübenin bugün ve önümüzdeki kısa süre içinde dijitalleşmeye geçerken de yaşanacağının belirgin hale geldiğinden bahsetti. Bu geçiş sürecine hazırlıklı olunmasını, devletin ve mesleki teşekküllerin bu süreçte sektör mensuplarına ciddi oranda destek sağlamaları gerektiğini vurguladı

18’nci Yüzyıldan itibaren ülkemizde faaliyette olan Matbaacılık Mesleğinin stratejik bir sektör olduğu ve Türkiye’de modernleşme tarihi içinde önemli bir fonksiyon gördüğü, gerek toplantıyı organize eden komitemiz gerekse de katılımcılar tarafından paylaşılan ortak bir görüş olarak ortaya çıktı.

Bilindiği üzere Matbaacılık sadece kartvizit, düğün davetiyesi, kitap, gazete veya dergi basımı ile ilgili bir meslek değil. İlk bakışta Matbaacılık denilince birçok kesimde  böyle bir algı oluşmakta. Oysa Matbaacılık mesleği çok daha geniş bir alana hitap ediyor. Kitap, dergi, gazete baskılarına ilaveten, firmaların ve kişilerin kurumsal kültür ve reklamcılık alanında kullandıkları bir çok materyalin üretimi, ilave olarak her geçen günü daha da genişleyen bir ambalaj sanayi de bu sektörün kapsama alanı içinde yer alıyor. Bahsettiğimiz alanlarda ofset dışında flekso, tiefdruk vs türü baskı teknikleri ve baskı sonrası bir dizi teknik kullanılmakta. Dijital baskı makineleri de zaman içinde bu sahada yerlerini almaya başladı. Zikri geçen alanlarda dev tesislerimiz bulunuyor ve gelişmeye devam ediyorlar. İhracatımızda da ambalaj ve etiketleme ciddi önemi olan iki alan ve bunlar da matbaacılık sektörü içinde değerlendirilebilecek alt başlıklardan bazıları.

Böyle olunca da dijitalleşme ile birlikte çok kaba bir bakışla değerlendirildiğinde klasik tarzda makinelerle faaliyet gösteren sektörel çalışmalar tamamen devre dışı kalmayacaklar gibi görünüyor. Fakat buna rağmen teknolojik gelişmeler ve özellikle de dijitalleşme mesleğin içinde birçok şeyi değiştiriyor ve değiştirmeye de devam edecek gibi tahmin ediliyor

Bu sektör içerisinde uzun süredir yer almakta olan kişiler mesleki serüvenleri içinde bu değişimi çok yakinen gördüler, yaşadılar ve yaşamaya da devam ediyorlar. Zekeriya Acar’ın da açıklıkla belirttiği gibi tipo baskıdan ofsete geçerken, tüm safhaları ile  yüzde yüz aynı olmasa da benzer bir değişim yaşanmış ve eski tesisler hızlı bir şekilde devre dışı kalmışlardı. Son dönemlerde yıllardır hizmet veren bazı gazetelerin ve dergilerin artık kağıda basılmayıp sadece dijital alanda yayınlarına devam etme kararı vermeleri geçmiştekine benzeyen bir sahneyi hatırlatıyor. Aynı zamanda kitap yayıncılığında dijital baskıların ve e-kitabın süratle devreye giriyor oluşu da önemli bir gösterge olarak ortaya çıkıyor. Burada hayati olan nokta, değişimi yaşarken onun ne düzeyde olduğunu, hızını ve yönünü kavrayabilmek, yorumlayabilmek, yeni çözümler geliştirebilmek ve çevremizde bu konu ile ilgili kesimlerle bunları süratle paylaşabilmek

Tabii bu değişimler birinci derecede şu an ilgili mesleği yapmakta olan kişileri etkiliyor. Onların değişimin hızına ve niteliğine göre kendilerini ve tesislerini değiştirmeleri, geliştirmeleri ve yeni durumlara adapte olabilmeleri gerekiyor ki bu da hiç de kolay bir durum değil. Yılların birikimiyle ortaya çıkan  üretim bantlarının ve üretim ilişkilerinin bir anda değiştirilmesi hakikaten zor bir şey. Bunları yalnız başlarına yapamayacakları durumda da gerek devletin gerekse sektörel oluşumların onlara destek olmaları şart. Bu süreçte belki farklı birleşme ve kümelenme çalışmalarının da kurgulanması icap ediyor. Bahsettiğimiz noktaların hemen hepsi önemli başlıklar.

Diğer yandan, bu önemli sektörün nitelikli insan sermayesinin  oluşması ciddi bir ihtiyaç ki bu alan basım ve yayınla ilgilenen firmaların dışında  eğitimciler, öğrenciler ve onların ebeveynlerini de yoğun bir şekilde ilgilendiriyor. Tüm bu kesimler için de doğru yaklaşımlar ve politikalar üretilebilmesi gerekiyor.

Matbaacılık mesleğinin ihtiyacı olan elemanların yetişmesi için Lise ve Yüksekokul seviyesinde çok sayıda eğitim kurumu bulunuyor. Fakat bugün için buralara öğrencilerin ilgisi istendiği oranda değil. Ayrıca yapılan araştırmalarda öğrencilerin meslek lisesi sonrası mesleğe devam konusunda çok istekli olmadıkları göze çarpıyor. Bu tesbitin detayına inildiğinde de sektörün kamuoyundaki bilinirliliği ve imajı açısından bazı sorunlar olduğu izlenimi uyanıyor. Tarihi ve stratejik önemi olduğuna inandığımız bir sektörün kendini istediği oranda anlatamıyor oluşu süratle çözülmesi gereken bir sorun olarak ortada duruyor. Yine matbaacılık sektörü çok değişik alanlarla ilişki ve işbirliği içinde olduğu için Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı içerisinde tek bir dairenin veya genel müdürlüğün ilgi alanı içine giremiyor. Bu da sektörün sorunlarını dile getirmede muhatap sıkıntısı çekmesine neden oluyor

Bu panel vesilesiyle bu noktalar daha detaylı bir tarzda ortaya çıkmış oldu ve sorunların altı çizildi.

Panel vesilesiyle yaklaşık 12 yıldır İstanbul Ticaret Odasının hedefleri arasında yer alan ve Basım Yayın Meslek komitesi tarafında dikkatle takip edilen KİTAPKENT meselesi de yeniden gündeme geldi. Bakan Yardımcısı Hasan Büyükdede gerek İstanbul İl Genel Meclisindeki Meclis Başkanı gerekse de İTO’daki Meclis Başkan Yardımcılığı görevleri sırasında bizzat içinde yer aldığı KİTAPKENT çalışmasını bu sefer Bakan Yardımcısı olarak daha bir dikkatle takip ettiğini vurguladı. İTO Yönetimine, yapacağı çalışmalarda elinden gelen desteği göstereceğini beyan etti. İTO Başkanı Şekib Avdagiç de KİTAPKENT konusunu yeni dönemde öncelikli projeler arasında ele alacaklarını tekraren ifade etti. Bu niyet ikrarları toplantının ilave müspet sonuçları olarak kayda geçirilecek noktalardı.

İbrahim Müteferrika’dan Dijitale Matbaacılık Sektörü paneli, başlangıçta düşünülen hedeflere varma açısından olumlu bir ilk adım olarak gerçekleşmiş oldu.

Bu çalışmada emeği geçenlere ve toplantıya katkı sağlayan tüm katılımcılara sektörümüz adına teşekkür ediyoruz

Çağdaş Siyasal İdeolojiler

Batı’nın Siyasi Düşünce Tarihi ile ilgili incelemelerde bilhassa XVIII. yy’dan itibaren ortaya çıkmaya başlayan ve zamanımızda da dolaylı ya da dolaysız olarak etkisini sürdüren ideolojilerin ortak özelliklerinden bahsetmekte yarar var:

Bahsettiğimiz bu ideolojiler içinde en fazla öne çıkanlar olarak  Liberalizm, Muhafazakarlık, Sosyalizm ve Marksizmi sayabiliriz.

XVIII. yüzyıla genel olarak baktığımızda çağa damgasını vuran ve siyasi müesseselerin büyük ölçüde değişmesine sebep olan Fransız Devrimi’ni görüyoruz. Bütün sosyal olaylar gibi birden biri vuku bulmayan ve uzun bir birikimin neticesi olan bu hadise, evveli ve sonrası ile siyasi düşünce sahasına yeni boyutlar kazandırmıştır.

Fransız Devrimi henüz patlak vermeden oluşmaya başlayan Aydınlanma Felsefesi, aklı ön plana çıkararak, insanın bizzat kendi aklına merkeze alması gerektiğini öne sürüyordu. Bu düşünce şekli daha evvelki dönemlerde belli dini ve dünyevi otoritelerin düşüncelerine kesin itaati salık veren fikirlere göre çok radikal bir değişme idi. Aydınlanma Felsefesinin yaydığı fikirler ışığında insanın üzerindeki tüm otoritelere karşı çıkılmalı, kişiler gerçek mutluluğa bu dünyada ulaşabilmenin yollarını aramalı, tabiatı kontrol etmeye, yaratılışını yeniden keşfetmeye çalışmalıydı.

Bu değişiklikler neticesi insanlar nazarında güçlerini yitiren eski düşünceler ve değerlerin yerine yenilerini koymak gerekiyordu. Bu noktadan itibaren ortaya çıkmaya başlayan ideolojiler, Fransız Devrimi’nin sağladığı uygun şartlar içerisinde, insan hayatının her yönünü top yekün kapsayan sistemler olma yoluna girdiler…

İdeoloji kelimesi “idea” “logos” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş ve “düşünceleri tektik edilmesi, mütalaa edilmesi” anlamını ifade eden bir kelimedir.

Bu kelimeyi ilk defa kullanan Antoine Dustutt de Tracy’dir. 1796-98 arasında Paris’te Ulusal Enstitu’ye sunduğu bildirilerde bu kavram geçmekteydi. Tracy’nin bu çerçevedeki ‘The Elements of Ideology adlı kitabı daha sonra yayınlanmıştır. (1800-1815) Tracy bu kelimeyi daha çok DÜŞÜNCELER BİLİMİ anlamında kullanmaktaydı.  Fransız siyaset adamı Napolyon da bu kelimeyi gerçek olmayan şeyleri hayal eden kişiler için kullanmıştır. Kelimeyi bugün ifade ettiği manada meşhur hale getiren kişi Marx’dır.

MODERN İDEOLOJİLERİN ÖZELLİKLERİ

İlerlemeye yönelik ve devrimci olmaları.  

Batı’daki sanayi devrimi ve aydınlanma felsefesinin etkisiyle insanların dünyayla ilgili beklentilerinin artması, yeni oluşan ideolojilerin bu meseleye çözüm getirmelerini gerekli kıldı.

Kişilerin kendilerine karşı duydukları güveni arttırmak ve sürekli daha iyi daha yeni şeyler bulma ihtiyacına cevap verebilmek için ideolojilerin ilerlemeye yönelik ve devrimci olmaları şart.

– Kitlelere hitap etmeleri.: 

İdeolojiler kitlelere hitap etmelidir. Buna da zemin hazırlayan Fransız Devrimidir. Yaşanan hayatın yeni baştan yorumlanması ve değiştirilmesinde her ferdin katkısı olmalı.

İdeolojiler mevcut sosyal hadiseleri, belirli inançları devamlı tehdit ederler. Belli kilit konularda yapılan nümayişler toplu gösteriler yeni görüşlerin yerleşmesini ve kitleye mal edilmesini sağlar.

Ütopik-hayalci olmaları.

İdeolojiler hayali bir dünya kurarlar ve insanları buraya çağırırlar. Ayrıca gelecekle ilgili optimist (iyimser) olma da ideolojilerin başlıca özelliklerindendir.

-Grup ruhu oluşturmaya çalışmaları.

İdeolojiler insanları “biz” ve “onlar” diye ikiye ayırmaya çalışırlar. Etkileri altındaki kişilerde grup ruhu oluşturmaya, onlara ortak bir kültür aşılamaya gayret ederler.

20’nci yüzyılda ideolojilerin, ütopik hedeflerinin gerçekleşmemesi neticesinde, optimist karakterlerinde gevşeme görüldü.

Pesimizm’e (kötümserlik) doğru bir meyil başladı. Ayrıca ideolojilerin ütopik hedefleri, karşı ideolojilerin ortaya çıkmasına vesile oldu. Bunun neticesi muhafazakar hareketler gelişti. Zaman içerisindeki çeşitli oluşumlar neticesinde ideolojiler özelliklerine binaen üç kategoriye ayrıldı.

  • Radikal-ani değişmelere karşı çıkan muhafazakar ideolojiler.
  • Radikal-devrimci ideolojiler ki tanıma uygun olarak toptan değişiklik, yeni toplum, yeni insan isteyen sistemler.
  • Zamanla ve kontrollü değişimi savunan reformcu ideolojiler. Bu tipe göre her şey kötü değil.

MODERN İDEOLOJİLERİN FONKSİYONLARI

-İnsan inançsız yaşayamaz. Bu sebepten XVIII. Yüzyılda daha evvel kendisini tutan tüm dini bağlardan koparılan çalışan insanlar için ideolojiler laik bir din vazifesi görüyorlar. İdeolojinin bünyesindeki kişiler, kendilerine sunulan ütopik hedeflere iman derecesinde bağlanıyorlar.

-İdeolojiler kişilere aynı fikirleri, aynı inançları aşılıyorlar. Aynı şeyleri düşünen, hisseden insanlar arasında da dayanışmayı sağlıyor.

-Aynı şeyleri düşünen kişileri harekete geçirmek, onları motive etmek de ideolojilerin fonksiyonları arasında. Birçok düşünüre göre felsefe ile ideoloji arasındaki fark bu noktada. Birinde fikirler üzerinde tefekkür ediliyor. Onlar bir insana sokuluyor, diğerinde ise insana sokulan organize edilen fikirler hareket sahasına indiriliyor.

-İdeolojiler motive edilen kitleleri organize etme gibi bir fonksiyonu da ifa eder.

-Son olarak ideolojilerin bağlılarına bir şahsiyet sağladığını, onlara kimlik verdiğini, ve aralarında ruhi bir bağ oluşturduğunu da söyleyelim. İdeolojiler kullananlar için adeta bir gözlük işlevi görmektedirler

Sosyalizm ve Marksizm

Sosyalizm, liberalizmin ortaya attığı görüşlere ve çözüm yollarına alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Bunun birlikte insan ve toplumla ilgili bazı varsayımlarında benzerlikler görülür. Her iki ideolojinin de modernizm akımının mahsulü olduğunu düşünürsek bu benzerlikler bize o kadar gayri tabii gelmeyebilir.

Liberalizmin ferdin her türlü kontrolden kurtulması için mücadele verdiğini biliyoruz. İlk radikal demokrat/sosyalistler de kişi özgürlüğünün hararetli savunucularıydı. Ahlaki açıdan bu benzerliklere rağmen ekonomik olarak sosyalizm liberalizmden önemli ölçüde ayrılmaktaydı. Liberalizmin savunduğu serbest piyasa ekonomisinin beklenen refahı sağlayamaması ve eşitsizliği artırması sosyalist fikirlerin daha da gelişmelerini sağladı.

Sosyalist düşüncede hakim iki unsur;  

Toplumdaki ekonomik eşitsizliklerin-ki buna sebep serbest piyasa ekonomisidir- ortadan kaldırılması ve

Kooperatif tarzında örgütlenmelerle sosyal hayatın düzenlenmesidir.

Fransa ve İngiltere de sosyalist fikirlerle ortaya çıkan ilk düşünürler genellikle endüstrileşmenin neden olduğu yıkımdan kaçarak kendi kendine yeten topluluklar oluşturmayı tasarladıklarından “ütopyacı” olarak isimlendirilmişlerdir.

Burada önemli bir ayrıntı bu kişiler kendilerinin bu vasıfla isimlendirmemekte, üçüncü kişiler onlara bu tanımı uygun görmektedirler. Marx’a göre ise sosyalizmin kaçınılmaz olduğunu göremeyip onu tercih edilebilir bir ideoloji sıfatıyla ortaya koydukları için bu düşünürler “ütopyacı” dırlar

ÜTOPYACI SOSYALİSTLER

Fransız ütopyacı sosyalistlerinin en önemlilerinden biri Saint-Simon.  Ona göre toplumda merkezi bir kontrol olmalı. Ayrıca buna bağlı olarak da planlamaya büyük önem verilmelidir. Liberalizmin alabildiğine tanıdığı  serbestliğe karşı hiçbir şeyi şansa bırakmadan organize etmeyi savunan. St. Simon’un bu düzenine Bürokratik Sosyalizm deniliyor. Bu tip bir yapıda en önemli iş bilimsel teknokratlara düşüyor. Oluşan yeni toplum bilim+teknoloji+planlama üçlüsü üzerine bina edilmiş durumda. Mutlak eşitliğe inanmayan St.Simon mülkiyet rejiminin herkesin gücüne göre olabilmesini sağlayacak şekilde düzenlenmesini istiyor.

Reformcu olarak niteleyebileceğimiz St.Simon’dan sonra yine bir Fransız olan Charles Fourier’nin görüşlerini incelediğimizde endüstrileşmenin insanları fakirleştirdiğini savunan bir düşünce ile karşılaşıyoruz. İnsanların uğraştığı daha çok tarım olmalı. Ayrıca iki binin altında oluşturulacak topluluklar kurularak işler sıra ile yapılmalıdır. Fourier’nin bahsettiği bu topluluklara phalansteres adı verilmekteydi. Beraber yemek yenmeli, birlikte yaşanmalıdır. Fourier’e göre toplum aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmeli yani kısaca serbest kooperatifleşmenin hakim olduğu adem-i merkeziyetçi bir toplum kurulmalıdır

1848 ihtilalinde fikirleriyle kitleleri etkileyen bir sosyalist olan Louis Blanc’a göre toplumun değişmesini ve sosyal adaletin kurulmasını sağlayacak kurum devlettir. Ona göre Devlet ; ‘ Herkesten yeteneğine göre almalı ve herkese de ihtiyacı kadar vermelidir.

Ortaya attığı sosyal atölyeler sistemine göre Devlet bütün hammadde ve aletleri verecek, işçiler ürettiklerine, zamanla da üretim araçlarına sahip olacaklar. Böylece kapitalist işletmelere rakip duruma gelecekler. Zamanla özel sektörün yerini sosyal atölyeler alacaktır. Louis Blanc’ın bu fikirleri 1848 ihtilalinde tatbik edilmeye çalışıldı ve milli atölyeler kuruldu. Fakat gereksiz işler yapan bu kurumlar göstermelik olmaktan öteye gidemedi.

Fransız sosyalistleri içerisinde en devrimci olan Louis August Blanqui’dir. Planlı ve merkezi bir yönetimi savunan önce burjuva iktidarını yıkalım, mücadele içerisinde kuracağımız yapının şekli ortaya çıkar diyordu. Ona göre devrimcinin görevi insanın insanı sömürmesi sona erinceye kadar mücadeledir. Elitist bir düşünceye sahip olan bu Fransız düşünür ve eylem adamına göre devrim yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirilmelidir.

Ütopik sosyalistlerle ilgili bölümümüzü bitirmeden önce son olarak İngiliz Robert Owen’un görüşlerini özetleyelim.

Robert Owen’ı genç yaşında bir mensucat fabrikasının patronu olarak görüyoruz. Sanayi devrimi ile ortaya çıkan eşitsizlikler onun sosyalist fikirlerini geliştirmesi için zemin teşkil ediyor. Ortaya koyacağı iyi örneklerle çevresini etkileyebileceğine inanan ve ilk olarak kendi şirketinde bazı uygulamalara geçen Owen, işçilerinin hayat standartlarının bir miktar da olsa iyileştirilmesini sağlıyor. Owen sendikalaşma hareketine önemli katkı sağlamış bir kişidir. Onun diğer önemli yönü de Amerika’da satın aldığı New Harmony adlı bir köyde kendi düşüncelerin uygun bir toplum kurmaya çalışmasıdır. İnsanlara egemen olan kötülükleri sıralayan Owen, kendi toplumunda bunlarla mücadeleyi amaç edinmiştir..

Onun kötülükler üçlüsü

  1. a) Özel mülkiyet
  2. b) Akla aykırı dini sistemler
  3. c) Kişisel mülkiyete dayalı evlilik.

Owen, tüm bağlantıları koparmaya çalışmasına rağmen bunda muvaffak olamamıştır. Onun kurguladığı sosyalist sistem sınıf kavgasına karşı bir sistemdir. Ayrıca Owen’a göre toplum işçi sınıfının değil, aklın egemenliği altına girmelidir.

Fourier gibi O’da tarım konusuna öncelik vererek bölgesel özerk kooperatif köyleri ve ideal topluluklar kurmayı düşünüyor. Onun sistemi kısaca yukarıdan aşağıya örgütlenen bir sosyalist sistem olarak tarif edilebilir.

BİLİMSEL SOSYALİZM (MARKSİZM)

Bilimsel Sosyalizm Karl Marx ve Friedich Engels tarafından ortaya çıkarılmış bir sistemdir, bir ideolojidir. Fakat ön planda görülmesi ve üçlü sentezi yapmasından dolayı Marx’ın ismini almıştır.

Üçlü sentez :

Hegel’in tarih felsefesi, Adam Smith, Ricardo gibi iktisatçıların oluşturduğu İngiliz Klasik İktisat Okulu ve Fransız Ütopik Sosyalistlerinin fikirlerinden meydana gelmiştir.

Hegel’in tarih felsefesinde diyalektik idealist bir düşünce içinde kullanılmıştır. Tarih “ideaların” hareketlerinden ibarettir. Bu hareketlerin ana bir gayesi vardır ki o da mutlak doğrunun, mutlak idrakin (aklın) anlaşılabilmesi, onun/hakikatinin farkına varabilmesidir. Mutlak akla varıldığında karşımıza güçlü bir devlet ve bürokrasi çıkar ve o zaman diyalektik durur. Diyalektik dediğimiz zıtların çarpışmasıdır. Hegel’de idea’ların çarpışmasını görüyoruz. Solcu Hegel’ciler ekoluna mensup olana Marx yaygın tabire göre baş üzeri duran, hocasının diyalektiğini ayakları üzerine çevirmiştir. Aslında Marx’ın tarihi incelerken yaptığı yeni yeni unsurları keşfetmek, ortaya çıkarmak değil, daha evvel de kullanılan malzemeleri yeni bir tarzda bir araya getirip anlamlı bir bütün oluşturmaktır.

Marx, Hegel’in diyalektik yöntemini Ludwig Andreas Feuerbach’dan etkilenerek geliştirdiği materyalizm felsefesinin üzerine oturtmaya çalışıyor. Ruh ile mantık, varlık ile düşünce (idea) arasındaki ilişkide Hegel’e göre idea var, maddeyi de yaratan o. Fakat Marx’da ise Ruh veya İdea maddenin yüksek bir ürününden başka bir şey değil. Buna paralel olarak da tarihi hadiselerin bütününde maddi menfaatlerin çatışmasını ana sebep olarak ele alıyor.

Marx’ın sentezini yaparken fikirlerinden faydalandığı diğer bir kaynak da Adam Smith ve Ricardo gibi İngiliz Klasik İktisat Ekolüne mensup ekonomistler. Onlara göre, zenginliklerin üretimi sırasında işçi, patron, köylü, zanaatkar olan insanlar arasında kendi iradeleri dışında belirlenen ilişkiler doğar. Sınıflar arası mecburi ilişkilerin ortaya çıkardığı üretim ilişkileri bu şekilde meydana gelir.

 

Marx’ın iktisat bilimine getirdiği en büyük yenilik artı değer kavramını ortaya koyması ve ondan çıkardığı sonuçlardır.  İşçinin ücret olarak aldığından daha fazla değer üretmesi ve farkın patron cebine gitmesi olarak özetleyebileceğimiz bu kavram sınıflar arası eşitsizliklerin en önemli sebebi olarak ele alınmıştır.

Ütopik sosyalistlerin Marx’a etkisine gelince;  Marx sosyalizmin tercih edilebilir bir sistem değil, (ütopikler böyle iddia ediyorlar) kaçınılmaz olarak yaşanacak bir sistem olduğunu iddia etmektedir. Ona göre gerçek ancak hareketin olduğu yerde vardır. Düşüncenin doğruluğu sadece pratik içinde ispatlanabilir.

Bütün bunlara ilaveten 19.yy ortalarında özellikle İngiltere’deki sosyo-ekonomik gerçekler de Marx ve  Engels’in teorilerinde etkili olmuştur.

DİYALEKTİK MATERYALİZM

Hegel’deki diyalektik İdealizm’in yerini Marx’da  diyalektik materyalizm almıştır. Tez, antitez, sentez metodu Marx tarafından tarihi gelişmenin devrelerine gözlem yapılarak uygulanmaya çalışılmıştır.

Diyalektiğe göre sürekli bir çatışma hali gereklidir. Marx’da iki tip çatışmanın ele alındığını görüyoruz. Bunlardan biri

A/ insan ile toplum ve yaşanan çevre arasındaki çatışma; değeri de

B/ insanın insanla olan çatışması.

İnsanın Çevre İle Çatışması: (Üretim Araçlarının ortaya çıkışı)

Her sosyal grup çevreyi kontrol altına almak ve yaşamak için gerekli çevre şartlarını sağlamak gayesiyle uğraştırmıştır ve uğraşmaktadır. İnsan toplulukları belli bir üretimi gerçekleştirebilmeleri için (tarihini her dönemde) kendi dışlarındaki canlı ve cansız alemi sömürebilmeleri ve onların kendi üzerlerindeki dolaylı veya dolaysız baskılarını ali düzeyde sürdürebilmeleri gerekir. Bunu başaramadıkları sürece özgürlüğe kavuşmaları mümkün değildir.

 

Ayrıca insanların çevre ile bu çatışmaları sırasında üretim araçları, üretim güçleri ortaya çıkmaktadır.

İnsanın İnsanla Olan Çatışması: (Üretim İlişkilerinin oluşması)

İkinci çatışma aynı toplumdaki insanların ve grupların arasında cereyan eder. Bu çatışma iki insanı karşı karşıya getiren bir mücadelenin ötesinde belli yapıların, sınıfların çatışmasıdır, yani sınıf savaşıdır.

Tarihte iki ana sınıf vardır. Biri mülkiyete sahip olan hakim sınıf, diğeri de mülkiyete sahip olmayan sınıf. Marx’a göre toplumda çatışma ve değişmenin ana kaynağı bu noktadır.

Bununla birlikte mülkiyet çeşitli şekiller alır. Her değişik şekil de yeni ve değişik bir sınıfa tekabül eder. Her sınıf için de antitez mevcuttur ve bu da olaşacak olan yeni sınıftır. Her çatışma ve sonrası meydana gelen devrim antitezi yani oluşan yeni sınıfı toplumda hakim sınıf durumuna getirir.

 

Tarihi bu açıdan incelersek, toprak mülkiyeti feodal dönemin en önemli özelliği idi ve bu çağda toprak aristokrasisi hakim sınıf idi. Fakat bu sınıf içerisinde para ve altın ortaya çıkmaya, birikmeye başlamasıyla birlikte, sanatkarlar, küçük üreticiler ve tüccarlar da doğmaya başladı. Burjuva olarak adlandırılan antitez konumundaki bu sınıf Fransız Devrimi ile birlikte yıkılan toprak aristokrasisinin yerine hakim sınıf olarak yerleşti. Bu sınıfa da antitez olarak gelişen sınıf işçi sınıfıdır.

İnsanın insanla olan bu ilişkisinin neticesinde de ÜRETİM İLİŞKİLERİ ortaya çıkmaktadır.

Üretim araçları ve üretim ilişkileri o toplumun ÜRETİM BİÇİMİNİ meydana getirirler. Üretim biçimi de ekonomik yapıyı şekillendirir.

Bütün bu saydıklarımız Marx’ın literatüründe toplumun alt-yapı kurumlarıdır. Bunların üzerinde de din, kanunlar, eğitim, edebiyat ve hatta DEVLET gibi üst yapı kurumları vardır. Üst yapı kurumları alt yapıya göre şekillenirler ve ona bağlıdırlar.

MARKSİZMİN İNSAN FELSEFESİ

Marksizme göre gerçek tarih sınıfsız komünist toplunun kurulması ile başlayacaktır. Bu sebepten, o tarihten evvelki zamanı tümü tarih öncesi olarak isimlendirilmelidir..

Tarih öncesi devirde kitlelerde göze çarpan en önemli nokta kişilerin kendi kendine –yabancılaşmaları- (alienation).  Yabancılaşma durumunda, insan gerçek kapasitesini gücünü gösteremiyor ve kendi kendine meydana getirdiği, çeşitli güçlerin yine kendisini kontrol etmesine imkan hazırlıyor. Marx’a göre bütün üst yapı kurumları ve ekonomik güçleri ellerinde bulunduranlar bu yabancılaşmanın kaynağı durumundadırlar. Bu düzende de gerçek özgürlük mümkün değil.

Marx; kişinin tam anlamıyla özgür olabileceğini savunuyor ve insanoğlunu olması gereken yanıyla ve potansiyel değerleri ile mütalaa ediyor.

Tarih öncesi yani insanın bizzat kendi değerlerine yabancılaştığı dönemde ekonomik organizasyonlar ve toplumun üst yapı kurumları kişileri etkiliyor oysa ideal toplumda bu yabancılaşma hadisesi ortadan kalkacak ve bu sefer bizzat insan aklı, şuuru yeni sosyal organizasyonu oluşturacak. Bu noktada dikkat edilirse Hegel’e düşünce olarak çok yaklaşan bir Marx görüyoruz.

EKONOMİK MARX

Bir ideoloji olması hasebiyle Marksizm; felsefi, tarihi, ekonomik ve sosyal sahaları kuşatıcı fikirler ortaya koymaktadır. Ekonomik olarak ele aldığımızda karşımıza çıkan önemli noktalardan biri yukarıda açıklanmaya çalıştığımız üretim biçimi kavramıdır.

Üretim biçimleri kendi içlerinde çatışmaları barındırırlar bu sebeple de zamanı gelince kendi kendilerini ortadan kaldırırlar.

Her toplumda üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasında çatışma mevcuttur. Üretim güçleri (araçları) daha hızlı gelişim ve ilerlemeye daha müsaittir. Üretim ilişkileri de buna bağlı olarak değişime uğrar ve tamamlayıcı bir unsur vazifesi görür.

 

Marx, kapitalizmi eleştirirken de şunları ileri sürmektedir.

Kapitalist sistem işsizlik üreten bir sistemdir. Çünkü teknik gelişme ile birlikte üretimde makine kullanımı artmakta ve işçiye ihtiyaç azalmaktadır. Bu sebepten toplumdaki nüfus  artışını da hesaba katarsak işsiz sayısında zamanla önemli bir artış görülecektir. Bu mesele kapitalizmin karşılaşacağı önemli problemlerden biridir.

Teknik gelişme büyük kapitale ihtiyaç duyacaktır. Bu ihtiyaç neticesinde sermaye belli yerlerde birikir ve orta sınıf otomatik olarak silinir. Bu oluşum neticesinde toplumda belli ellerde büyük sermayeler birikirken, belli kesimler de sürekli fakirleşirler. Silinen orta sınıf ya işçi sınıfı ya da işsizler arasına katılır. Toplumda aralarında önemli uçurumlar olan kutuplar meydana gelir.

Bu durumda kapitalist sistemde kriz kaçınılmazdır fakat bu hal devrim için yeterli olmayan objektif bir şarttır. Devrimin olması için sübjektif şartlar da gereklidir. Bu noktada devrimci bir sosyolog hüviyetine bürünmüş olan Marx devreye girer ve işlemeyen bu sistemin değişmesi görevini işçi sınıfına ( proletarya) verir. İşçi sınıfının bu görevi yerine getirebilmeleri için hakim sınıfın kendine empoze ettiği yanlış şuurlanmanın yerine, sınıf şuuruna sahip olması şarttır. İşçi sınıfının, kendi ideolojik şuurlanmasını tamamlaması da toplumda değiştirici bir fonksiyon icra eder.

Kapitalist bir sistem ile ideal sistem arasındaki geçici devrede proleter bir diktatörlük rejimi vardır. Bu zaman süresinde henüz sınıfsız bir yapıya geçilmemiş ve devlet ortadan kalkmamıştır. Fakat geçiş devresi (proleter diktatörlük) ile ideal sistem arasındaki geçişin nasıl olacağı Marx tarafından çok açık olarak anlaşılmamıştır. Bu geçiş jakoben geleneğine göre sırf devrimci bir yol ile mi, yoksa reformcu sosyalistleri öne sürdüğü gibi zamanla ve evrim yolu ili mi olacaktır, bu nokta teoride karanlıkta kalmıştır.

Marx’ın fikirleri özellikle onun 1885’de ölümünden sonra daha da yaygınlaştı. I.Dünya Savaşı öncesinde Marx’ın fikirlerinden etkilenen Avrupa’nın Sosyalist Partileri seçimlerde büyük oranda oy sağladılar. 1889 yılında Paris’de toplanan II. International ortaya çıkardığı daha organize bir global yapıda Avrupa Sosyalistleri Demokratik Rejimler için önemli bir tehlike oldular.

Fakat 1914 yılından itibaren Avrupa’nın Sosyalist Partileri revizyonist bir çizgiye geldiler ve demokratik parlamenter prensipler içerisinde bir sosyalizmden bahsetmeye başladılar. Buna ilaveten savaş ile beraber ortam milli duygular işçiler arasındaki sınıf şuurunun yerine geçti ve bu tarihten sonra milli sınırlar içerisinde bir işçi kardeşliğinden bahsedilebilir oldu.

Kıta Avrupa’sında devrimci karakterini kaybeden ve Demokratik Sosyalizm tanımı altında kendini gösteren Marksizm 1917  yılında Rusya’da Lenin’in yönetimi altında iktidara geldi. Jakoben geleneğinin devamı olarak devrim yoluyla vuku bulan bu iktidar değişimi sırasında Marksist teoriye çeşitli noktalarda eklemeler yapıldı ve Marksizm-Leninizm böylece ortaya çıktı.

1949 yılında henüz feodal bir yapıda olan Çin’de de Mao’nun önderliğinde Marksist fikirler doğrultusunda bir devrim yapıldı. Milliyetçi duyguların bolca kullanıldığı, ayrıca itici güç olarak köylüye yer verildiği hareketi, Marksizm’in değişik bir uygulanışı dünyaya gösterdi.

Ayrıca, devrim sırasında kullanılan gerilla savaş yöntemleri ve milli kurtuluş mücadelesi kavramı daha sonraları birçok üçüncü dünya ilkesine çeşitli şekillerde etki etti. Vietnam ve Küba’yı bu ülkeler arasında birinci sırada sayabiliriz.

Marksizm’in değişik uygulanışlarını temsil eden ve XX.yüzyılda ortaya çıkan bu sistemleri ileriki kısımlarda daha geniş olarak göreceğiz.

Kaynaklar:

  1. – Sabine, George : “Siyasal Düşünceler Tarihi”, çeviri Harun Rızatepe, cilt 1 ve 2, Ankara,     Sevinç Matbaası, 1969
  2. – Sarıca, Murat: “100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi”, Gerçek Yayınları, İstanbul. 3. Baskı, Ocak 1980
  3. – Sunar, İlkay: POLS 208 Ders Notları; 1982-1983 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  4. – Yayla Atilla: ‘Liberal Bakışlar ‘, Profil Yayınları, 2014, İstanbul
  5. – Kili, Suna: POLS 201 Ders Notları; 1983-1984 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  6. – Meriç, Cemil: “Umrandan Uygarlığa”, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1997
  7. – Macrıoıs C, Roy:  “Contemporary Political Ideolgies” Winthrop Publishers, Inc. Cambridğe,, Massachusetta. Prinited in USA, 1980
  8. – Kramnıck, ISAAC and Watkins M, Frederich : “The Age of İdeology-Political  Thoughu, 1950 To the Present” Printice-Hall, Inc Englewoad Cliffo, NewJersey,  Second Edition, 1979

 

Muhafazakarlık (Conservatism)

Bu yazı,  Siyasi Düşünce Tarihi’nde önemli akımlardan biri olan Muhafakarlık ile ilgili çeşitli kaynaklardan derlenmiştir:

Napolyon’un 1815’te Waterloo da İngiliz kuvvetleri önünde son defa yenilip tamamen gücünü yitirmesi ideolojiler tarihi açısından önemli bir durgunluğun da başlangıcını teşkil eder. Çünkü 1799-1814 yılları arasında Directoire ve imparatorluk yönetimleri ile Fransa’nın başında bulunan Napolyon devriminin ortaya çıkardığı yeni fikirlerin diğer toplumlara da ihraç edilmesinde mühim rol oynamıştır. Napolyon’un  siyaset sahnesinden çekilmesinden sonra Avrupalı toplumlar belli bir dönem yeniden muhafazakar monarşiler tarafından yönetilmişler. Bu geriye dönüş sadece devrimin iç yapısının ve devrimci hareketlerin en son noktada gücünü yitirmesinin bir sonucu değil, aynı zamanda yeni yeni gelişen anti-devrimci güçlü bir düşünce sisteminin de etkilediği bir vakıadır.

Muhafazakarlık olarak adlandırılan bu doktrin Fransız devrimini takip eden zaman içerisinde ortaya çıkmıştır. Edmund Burke de muhafazakarlık hareketini bir düşünce sistemi haline getiren ilk fikir adamıdır.

Edmund Burke’un muhafazakarlık anlayışı ile, monarşik güçlerin ve kiliseninkilerin arasında bir çok farklar var. Bir kere Burk, bütün değişikliklere karşı çıkmıyor, ona göre ani, şiddetli ve toptan değişmeler çok tehlikelidir. Politik müesseseler uzun yıllar denemeler neticesi ortaya çıkmıştır. Bu sebepten değişme kısmi olmalı ve sadece bozuk kısımların yerine yenileri getirilmeli. Aksi halde yapıda aksaklık doğar.

Burk ve dolayısıyla muhafazakar hareket esasta Fransız devrimine ve bu devrin neticesi daha berrak olarak ortaya çıkan liberalizme karşıdır.

Liberalizmin çok büyük değer verdiği akıl, Burk nazarında insanın sadece bir görünümüdür. Ona göre insanı insan yapan içinde yaşadığı medeniyettir ve bu medeniyet te tarihi birikimin neticesi olarak oluşmuştur. Toplum da yaşayan bir organizmadır. Bu organizmanın karakteri zaman içinde şekillenmiştir. Gelenekler, toplumun bugünkü durumunu anlamak için incelenmesi gereken en önemli unsurlardan biridir ve birliği beraberliği sağlar. Toplumu belli bir cemaat şuuruna vardırmak için geleneklerin nesilden nesile intikaline ehemmiyet verilmelidir. Devlet adamının en baştan gelen görevi de zaten budur.

Monarşik yapı, kilise, sosyal mekanizmalar gelenekleşmiş kurumlardır. Bunların mümkün olduğu ölçüde muhafaza edilmesi gerekir. Birden bire kaldırılmaları toplumda kimlik sorunu ortaya çıkarır, bu da çok tehlikelidir.

Edmund Burke, toplum ve kişilerin ön yargılara sahip olduklarını ileri sürer. Bu ön yargının da soyut akıl ile karıştırılmamasına dikkati çeker. Ona göre inançlar ve alışkanlıklar ön yargıların oluşmasını sağlarlar.

Muhafazakar düşünce, toplumu hiyerarşik ve organik bir yapı olarak tasvir eder. En üstte yöneticiler, daha sonra aydınların oluşturduğu orta sınıf ve kitle. Toplumda eşitlik sağlamaya çalışmak sağlıklı bir yol değil bu düşünceye göre.

Edmund Burke ve dolayısıyla muhafazakarlık ideolojisini, kitle demokrasisinin ve bunun bir uzantısı olarak da her insana bir oy hakkı verilmesi fikrinin karşısında görüyoruz. Kitle siyasi katılımdan ziyade siyasi liderlik mekanizması ile ilgilenmelidir. Bu noktada Burke tabii liderlik kurumuna büyük önem vermektedir.

Kooperatiflerin, loncaların  ve kamu menfaatleri ile ilgili müesseselerin de muhafazakar düşüncenin kurmaya çalıştığı sistemde mühim yerleri vardır.

Muhafazakarlık :

  • Keskin değişime karşı tedrici değişimi savunan
  • Aile, gelenek ve din gibi kurum ve değerlere saygı duyan
  • Siyasete bu duyarlılıklar çerçevesinde sınırlı bir işleç yükleyen bir fikir geleneği ve bir siyasi ideolojidir ( Özipek, Muhafazakarlık nedir? , 16)

Muhafakarlık Marksizm ve komünizm gibi katı bir ideoloji değildir. Kapalı değil gevşek veya yumuşak bir ideolojidir.

Muhafazakar ideolojinin felsefi, sosyolojik ve siyasi olmak üzere 3 ana kaynağından söz edilebilir

1/ Aydınlanmanın ürünü olan evren ve insan tasavvurlarına bir cevap olarak şekillenmiştir

2/ Özellikle sanayi devrimiyle birlikte gelen alt üst oluşların, bu süreçte tahrip olan sosyal değer ve kurumların sığınaksız bıraktığı kitlelerin güvenlik ve aidiyet ihtiyaçlarının zeminini yeşertmiştir.

3/ Fransız Devrimiyle başlayan, radikal siyasi değişimlere, devrimci kopuşlara ve onun topluma yönelen projelerine duyulan bir tepkiyi ve alternatif bir siyaseti ifade etmektedir. ( Özipek, 20)

Muhafazakarlık aydınlanmanın akıl anlayışı olan bireysel aklın ilahlaştırılmasına karşı çıkmış ve aklın sınırlarını işaret etti. İnsan aklı hiçbir zaman mükemmel değildir.

  • Soyut haklara karşı somut haklar,yaşayan haklar. Yeni anayasa yerine yaşayan anayasa daha önemlidir. Var olanı düzenlemek gerekir
  • Ara kurumlar değerlidir. En değerli olanı ailedir. Bireye karşı aileyi öne çıkarır. Devlete karşı bile ailenin yanında yer aşır. Bireyler unutur ama ailenin hafızası vardır.
  • Geleneğe önem verir onda geçmişin bilgeliği ve sürekliliği vardır. Öneli olan zamanın süzgecinden geçmiş , uzunca bir sürede kalımlılığını ispat etmiş, belli üstün değerlerle çelişmeyen gelenek önemlidir ( Özipek 56-63)

EKONOMİK GÖRÜŞLER

Muhafazakarlar uzunca bir süre liberallerle beraber merkeziyetçi, kollektivist ve planlamacı ekonomiye karşı mücadele ettiler, özel mülkiyeti savundular. Fakat burada önemli ve liberallerden ayrıştıkları nokta toplumu bir denge içinde tutma arzusudur.Bu noktada denge mülkiyetten de önce gelir.

Muhafazakarlar için semboller çok önemlidir.Bu açıdan monarşi, kraliçe gibi semboller çok önemlidir. İngiltere ve İspanya da monarşiyi veya kralı önemli görmek muhafazakarların tercih ettikleri bir değerdir.

Siyasetin sınırlı bir alanı olmalıdır. Abartılı iddialardan ve onların ürünü olan siyasi projelerden hoşlanmazlar. Siyaset bir ideolojinin kontrolünde toplumu şekillendirmeye çalışmamalıdır. Radikal sağın ve solun kökten çözümlerine karşıdır.

Bu noktada Hayek ile kesişen görüşlere sahiptir. Rasyonalist olma rasyonel ol ilkesi muhafazakarlar için tercih edilen bir durumdur.

MUHAFAKARLIK TÜRLERİ

Tek bir muhafazakarlık yoktur.:

Daha pragmatik, parlamenterizmi olumlayan daha liberal bir İngiliz- Amerikan muhafazakarlığı

Daha tepkici Fransız ve Katı Avrupa muhafazakarlığı

Muhafakarlığı daha çok bu İngiliz-Amerikan tipi sembolize etmiştir.

Muhafazakar hareket zamana ve mekana bağlı olarak çeşitli değişiklikler göstererek bu güne kadar süregelmiştir. Genel olarak Kıta Avrupa’sında bilhassa Bismark Almanya’sı döneminde otoriter bir hüviyet taşımışsa da şu anda liberal demokrasilerin bir parçası durumundadır. Hatta herkese oy hakkını bile savunur hale gelmiştir. İngiltere de ise bilhassa 1950’lerden sonra işçi partisiyle daha çok yakınlaşan muhafazakar çephe XIX. Yüzyıl muhafazakarlığından çok daha liberaldir.

Amerika’daki muhafazakar hareket ise “Yeni-Muhafazakarlık” adı ile anılmaktadır. ABD’de daha evvel Avrupa’daki gibi monarşik yapılar, kilise, aristokrasi gibi yerleşik kurumlar olmadığından, doğuştan liberal olan Amerikan toplumu, muhafazakarlık denince XIX. Yüzyıldaki liberalizm tekrar gündeme getirmek, devletin birçok sahadaki müdahalelerini ortadan kaldırmak istemektedir. Bu hareketin “Yeni-Muhafazakarlık” adı ile anılmasının sebebi de budur.

ABD’deki neo muhafazakarlık kendisi gibi olmayana karşı tahammülsüz, ayrımcı ve dışlayıcı, dış politikada ise çatışmaya önlemek bir yana çatışma ve şiddet üreten bir duruma gelmiştir. Örnek Bush’un ABD poltikaları ( Özipek 84)

MUHAFAZAKARLARIN VE LİBERALLERİN 20’NCİ YÜZYILDAKİ TARTIŞMALARI:

Liberaller muhafazakarları bireysel özgürlük ilkesinden hareketle otorite konusundaki vurguları, ahlakı koruma adına bireysel özgürlüklere müdahaleleri, ötenazi ve cinsellik konularındaki yaklaşımları dolayısıyla eleştirirler. Muhafazakarların kamusal ahlakı korumak adına hukuku devreye sokmalarına karşı birey haklarını savunurler. Hiyerarşi ve düzen vurguları demokrasi adına sorun oluşturur diye düşünürler. Otoriteye vurguları da liberalleri rahatsız eder.

Muhafazakarlar ise liberalleri aşırı müsamahakar olarak görürler, toplumu bir arada tutan değerlerin önemini vurgularlar, kürtaja, alternatif hayat tarzlarına cinselliğin ifade ediliş biçimine sıcak bakmazlar. Liberallerin bireysel özgürlük adına eleştirdikleri ara kurumların otoritesinin, Leviatanlaşmaya meyilli olan Devlet otoritesine karşı sigorta olduğu cevabını verirler.

 

Kaynaklar:

  1. – Sabine, George : “Siyasal Düşünceler Tarihi”, çeviri Harun Rızatepe, cilt 1 ve 2, Ankara,     Sevinç Matbaası, 1969
  2. – Sarıca, Murat: “100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi”, Gerçek Yayınları, İstanbul. 3. Baskı, Ocak 1980
  3. – Sunar, İlkay: POLS 208 Ders Notları; 1982-1983 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  4. – Özipek Bekir Berat: ‘Muhafazakarlık Nedir? ‘, Liberte Yayınları, 2017 İstanbul
  5. – Kili, Suna: POLS 201 Ders Notları; 1983-1984 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  6. – Meriç, Cemil: “Umrandan Uygarlığa”, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1997
  7. – Macrıoıs C, Roy:  “Contemporary Political Ideolgies”, Winthrop Publishers, Inc. Cambridge, Massachusetta. Prinited in USA, 1980
  8. – Kramnıck, ISAAC and Watkins M, Frederich : “The Age of İdeology-Political  Thoughu, 1950 To the Present” Printice-Hall, Inc Englewoad Cliffo, NewJersey,  Second Edition, 1979

Liberalizm

Liberalizm; insan cinsinin sosyal ve beşeri bilgi ve kültür birikiminin ağırlıklı bölümünü kaplayan bir şemsiye kavramdır.

Liberalizm, ortaçağ feodal toplumundan sonraki dönemde ortaya çıkan düşünce akımları içinde en önemlilerden birisidir

Ortaçağ Avrupasında fertlerin üzerinde hakim durumda başlıca üç yapı göze çarpıyordu.

  • Kilisenin manevi otoritesi,
  • Feodal lordların oluşturduğu aristokrasi sınıfı,
  • Korporasyonlar vasıtasıyla toplumu ve fertleri kontrol eden monarşik rejimler…

Bu durumda fertler bütünüyle yukarıdaki kontrol sistemlerinin etkisi altındaydı. Liberalizm ana ilke olarak bireyi bütün bu kontrollerden kurtarmayı amaç edinerek ortaya çıktı. Esas olarak üzerinde durduğu nokta insan ve insanın özgürlüğü idi. Bu özgürlük kavramı içerisinde de en fazla dikkati çekenler fertlerin davranışları ve ticaret yapabilmeleri ile ilgiliydi. Ayrıca ferdi mülkiyetin korunması da liberalizmin üzerinde durduğu bir diğer önemli madde idi.

Liberalizm konusunda çalışma yapanların bir bölümü bu düşünce sisteminin köklerini 1215 Magna Carta’ya kadar uzatırlar. Bazıları ise onu daha eskiye Yunan Şehir Devletlerine kadar da götürmektedir.

Liberalizm genel kabul gören görüşe göre ise J. Locke’un eserleriyle doğma devresine girmiş, 18 ve 19’ncu yy’da gelişmesini tamamlayarak olgunlaşmıştır.

Kavramı ilk defa kullanan Ulusların Zenginliği adı çalışmasında liberal ihracat ve ithalat sistemi ifadesiyle Adam Smith olmuştur.

Liberalizm genel olarak 2 guruba ayrılır:

1/ Klasik Liberalizm

2/ Sosyal Liberalizm

 Klasik Liberalizm geleneği J. Locke ve Hume ‘un başlangıç noktalarını oluşturduğu iki ana çizgi halinde 17’nci yüzyıldan günümüze kadar uzanmaktadır.

Sosyal Liberalizm ise klasik liberalizme bir tür tepki olarak onu geliştirme ve ona sosyal bir içerik kazandırma iddiasıyla T.H Green’in çalışmalarıyla ortaya çıkmış ve zamanımıza kadar gelmiştir. 

Klasik Liberalizm: Negatif özgürlük, negatif adalet, bireycilik, liberal rasyonalizm veya evrimci rasyonalizm, devletin sosyal hayattaki hareket alanının daraltılması ( garson devlet), kendiliğinden gelişen sosyal düzen, müdahalesiz piyasa ekonomisi, gibi unsurlarla tanımlanmaktadır

Sosyal Liberalizm: Pozitif özgürlük, toplumculuk, sosyal adalet, devletin toplum ve birey hayatında daha fazla yer alması, Kartezyen rasyonalizm, ve pozitivizmin belli ölçülerde benimsenmesi gibi unsurlar üzerine bina edilmektedir.

Klasik liberalizm sosyalizme taban tabana zıt bir halde iken sosyal liberalizm sosyalizme yakın bir sistem olarak görülmektedir.

Liberalizmde kilit öneme haiz bazı düşünürlerin genel yaklaşımlarından bir iki kelime ile bahsedersek

John Locke’ a göre : Sistemin özü doğal haklar üzerine oturur. Kuvvetler ayrılığı fikri de Locke da çok önemlidir. Locke rasyonalisttir. Amprik bir yaklaşıma sahiptir. Sözleşme teorilerini benimser

Hume: Beşeri ilişkiler sadece akla dayalı olarak açıklanamaz. Mevcut uygarlığın ve temel kuramlarıyla (Özel mülkiyet, para, adalet devlet ve piyasa ekonomisi gibi) mevcut sosyal sistemin bir aklın bilinçli düzenlemesiyle değil kendiliğinden, insanlığın bilgi, kültür ve tecrübesiyle ortaya çıktığını savunur. Sözleşme teorilerine itibar etmez.

A.Smith ve Hume yakın arkadaştır ve bu sebeple Smith’in Hume’dan etkilendiği düşünülmektedir. Ondaki ‘ invisible hand’ ( görünmeyen el)  düşüncesi Hume’un yaklaşımına uygundur.

Hume-Smith geleneği bazen anti rasyonalist olarak değerlendirilse de onlar için liberal rasyonalist gelenek tabiri kullanılmaktadır.

19’ncu yüzyılda Bastiat’ın liberalizm tanımı işe şöyledir: Özgür bireyler arasındaki gönüllü işbirliğine dayanan bir düzen tek tek her bireyin ve tüm insanların yararına olur. Daha yüksek refah seviyesine ulaşmayı sağlayacak ahenkler oluşturur.

Liberalizmin unsurları:

1/Birey ve Bireycilik

Liberalizmde  ana amaç olarak ferdin üzerindeki kontrolleri azaltmak çabasını görürüz. Ayrıca kişinin temel hak ve ödevlerini tespit eder ve ona serbestçe hareket edebileceği bir alan hazırlar. Kişinin temel haklarını ise konuşma, düşünme ve yazma hürriyetleri olarak özetler. Ayrıca şahsi mülkiyete sahip olma da diğer önemli bir husustur.  Fert kendi inançlarını, menfaatlerini serbestçe kesbedebilmeli, kendi hükümetini, idaresini yine bizzat kendisi tespit edebilmelidir

Hareket noktası birey olunca, onun yeniden tarifi, kavramlaştırılması gerekli.

Liberalizm çerçevesi içinde (utiliterianism) faydacılık felsefesi önemlidir. G. Bentham tarafından geliştirilen bu felsefeye göre en önemli iki kavramı “zevk ve acı”. Kişi zevklerini en yüksek noktaya çıkarmak acılarını ise mümkün olan en düşük seviyeye indirmek için çalışmalı. Ayrıca kişiler kendi zevkleri hakkında bizzat kendileri karar vermeliler, başka hiçbir organ onlara baskı yapmamalı. Faydacı felsefenin hemen bütün görüşlerini üzerine bina ettiği fikir, ferdin menfaati ile toplumun menfaati arasında zıtlık yoktur cümlesi ile ifade edilebilir.

Her insan kendi menfaatini bilebilecek durumdadır. Çünkü temelde kabul edildiği üzere insan rasyonel (akılcı) dır. Herkes menfaatini sağlayınca toplum da menfaat sağlamış olur. Faydacı felsefe en fazla sayıda insanın en üst düzeyde mutlu olmasını ister ve bunun için çalışır.

 2/ Özgürlük

 Negatif Özgürlük. Birşeyden özgürlük. (Freedom from) Özgürlüğün bireye bir şey sağlaması değil onun dış baskı ve zorlamalara maruz bırakılmamasıdır.

 Pozitif özgürlük : ( Freedom to) ( Bu alan daha çok sosyal liberalizm olarak ifade edilmektedir)  Özgürlük bazen de Siyasal özgürlük, iç özgürlük, metafizik özgürlük, iktidar-yetenek olarak da ele alınmaktadır. Green tarafından formüle edildiği üzere bireylerin özgür olabilmesi için muktedir kılınmaları yani somut maddi imkanlarla donatılmaları gerekir. Bunun için toplumun bazı görevler yüklenmesi gerekmektedir. Ayrıca devletin toplumsal yaşama bu anlamda özgürlüğü arttırıcı müdahalelerde bulunması gerekmektedir.

Berlin’e göre ise: Bu tip özgürlük bir iç özgürlüktür. İnsanda iki tip ben vardır. Yüksek ben ve alçak ben. Özgürlük yüksek ideallerin etkisinde olan yüksek benin alçak ben’i kontrol altına alması ve insanın yüksek ben’den kaynaklanan yüce rasyonel ideallerin buyruğunda olmasıdır.

Özgürlük konusunda kabul edilen önemli bir belge kölelikten zat edilen kişilere verilen beratlarda belirtilen haklardır. Burada 4 temel haktan bahsedilir:

  • Toplumun korunan bir üyesi olarak hukuki statü
  • Keyfi tutuklanmadan masuniyet
  • İstenilen işte çalışma hakkı
  • Kendi tercihine göre hareket etme hakkı

Zor kullanma hakkı ile ilgili Locke’un yaklaşımı: Zora karşı zor kullanma hakkını bireyler adına belirli bir güce yani Devlet’e vermek mümkündür

Bu konu da tartışmalıdır. Devlet’e bu hak verilecekse bireyin özgürlüğünü hiçe sayan bir despot olmasının engellenmesi gerekir. Devletin hareket alanının sınırlanması ve onun ihlal edilemez kurallarla bağlanması da icap etmektedir. Burada anayasal tedbirlerden bahsedilmektedir.

3/ Kendiliğinden doğan düzen ve piyasa ekonomisi

  1. Locke ‘un fikirleri içinde kendiliğinden doğan bir düzen fikri net olarak anlatılmasa da onun hayat, özgürlük ve mülkiyet haklarını temel alması, bu hakların garanti edilmesi için alınacak tedbirlerin bu tarz bir sonuç doğurabileceği ifade edilmektedir.

Bu başlık altında en etkili görüşleri ortaya koyanlar Hume ve Adam Smith’dir

Bu çizginin sonunda Hayek ‘e kadar varan bir hat ortaya çıkmaktadır.

Adam Smith’in “The Wealth of Nations” (Milletlerin refahı) isimli kitabı bu alanda önemli bir eserdir. Smith’in gayesi kişilere serbest ekonomik faaliyetlerinde yeni yollar açmak, ayrıca fert, millet ve milletler arası seviyede refahın artmasında en önemli araç olarak gördüğü serbest rekabete dayalı pazarı korumak.

 

Smith ticarette, tarımda ve her türlü işletmede devlet müdahalesine, devlet düzenlemesine karşıdır. Karşı olduğu diğer şeyler arasında, Kamu Kuruluşları ve her nevi monopol da bulunmaktadır. Devlet bu sahalardan elini tamamen çekmelidir. Ona göre ekonomik ilişkileri düzenlemeye gerek yok. Çünkü serbest pazardaki bu ilişkiler görünmez bir el tarafından düzenlenmekte.

Liberalizmin ekonomik sahadaki görüşlerine ilk olarak sistemleştiren Adam Smith’e göre bireylerin eşit hakları vardır. Bu haklar; mülkiyet, miras, kapitalin biriktirilebilmesi ayrıca her türlü malın serbestçe alınıp satılabilmesidir.

A.Smith ortaya attığı yeni modelle birlikte yeni bir insan tipini de tarif ediyordu. “Homo Economicus”  olarak adlandırılan bu tip herhangi bir malı en ucuz fiyata almaya ve mümkün olan en fazla karla satmaya çalışmalıdır.

Liberalizme göre piyasa kendi kendini idare eden bir insan gibidir. Piyasa içerisinde fertlerin durumu en iyi şu cümle ile açıklanabilir. “Laissez faire, laissez passez; Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”

4/ Sınırlı Devlet ( Gece Bekçisi Devlet)

Klasik Liberalizm daima devleti sınırlama ve kurallara bağlamaya çalışmıştır. Sözleşme teorisi bu açıdan çok elverişlidir. Fakat bunun aksi de görülmüştür. Mesela Hobbes ve Rousseau’nun teorileri mutlak iktidarı savunur durumdadır.

Bu konuyu en iyi ifade eden Kant’dır. Devletin görevi belirli bir ahlak anlayışını insanlara zorla benimsetmek, belirli bir mutluluk anlayışını takviye etmek, desteklemek değildir. Politikanın önde gelen ilkesi haktır ( right), yani bireyin özgürlüğünün başkalarının özgülüğüyle uyuşacak şekilde sınırlanmasıdır.

Liberal devletin sınırlılık niteliğinin hukuk devleti veya hukukun hakimiyeti kavramlarıyla da ifade edildiği görülmektedir.

Doğal hukuk devletten önce de vardır ve devleti de bağlayıcı niteliktedir.

Hukukun hakimiyeti konusunu en çok işleyenlerden biri de Hayek.

Hayek’e göre kanunların 4  vazgeçilmez özelliği bulunmalıdır:

1/ Kanunlar tamamıyla genel olmalıdır. Hiçbir birey veya guruba olumlu veya olumsuz muamele uygulamaya yönelmemelidir

2/ İnsanlara eşit olarak uygulanmalıdır

3/ Geçmişe şamil olmamalıdır

4/ Her bireyi, hükümet dahil resmi veya gayri resmi her kurumu her kuruluşu bağlamalıdır

 Demokrasi egemenliğin kimde olduğu ile ilgilidir, Liberalizm egemenliğin nasıl kullanıldığı ve kanunların içeriği ile ilgilidir

Klasik Liberal yazarlar Devlete sınırlı görevler yükler: Adalet, iç güvenlik ve ulusal savunma

Klasik liberallere göre Devletin sosyal adaleti savunma fonksiyonu üstlenmesi, yeniden dağıtımcı politikalar izlemesi yanlıştır. Devlet piyasa ekonomisine de müdahale etmemelidir.

Kamu menfaati kavramına karşı çıkarlar. İyi ancak bireyler için söz konusu olabilir.

Politik sahada liberalizmin üzerinde durduğu en önemli noktalardan biri bireylerin rızası ve muvafakatıdır. Siyasal otoritenin ve devletin gücünün kaynağı ancak ve ancak toplumun rızası ve kabulüdür. Bireyin hükümete bakışını şu şekilde ifade edebiliriz. “Bizim özgürlük, bağımsızlık, yaşama gibi vazgeçilmez haklarımız vardır. Devletin ana görevi bu tabii hakları korumaktır. Ancak bu sayede meşruiyyet kazanır.”

Hem hükümet ve halk hem de bizzat fertler arasında temel haklar konusunda bir kontrat vardır. Herhangi bir fert diğerinin hakkına saldırdığı an hükümet bu hareketi cezalandırabilir.

Sistem içerisinden karar mekanizmasının nasıl işleyeceği sorusuna gelince; liberalizm, halk tarafından seçilen temsilcilere bu görevi yüklemektedir. Rousseau’nun benimsediği direk katılım yerine temsili katılım yanlısıdır Liberalizm.

Liberalizm genelde halk hakimiyetine, genel oya karşıdır. John Stuart Mill’in ifade ettiği gibi, şayet kitlelere oy hakkı verilirse ve onlarda kendi temsilcilerini seçip meclise gönderirlerse, sayı olarak üstün duruma geçecek fakir kesim, orta ve zengin sınıfın zararı pahasına kendi menfaatlerini kollayacaklar. Bu durum da burjuvazinin aleyhine olacaktı. Onun için bazı kısıtlamalar yapmak gerekebilir. Bu kısıtlamalar; oy verme için belli bir mülkiyet şartı aramak, tahsilli vatandaşların oylarına ağırlık sağlamak ve bir de lordlar kamarasını kontrol organı olarak çalıştırmak olabilir. Bu görüşlerden de anlaşıldığı üzere liberalizmin bir kanadı, burjuva sınıfının politik, ekonomik ve sosyal sahalarda hakimiyetini gölgeleyecek, tehlikeye düşürecek gelişmelere elden geldiğinde karşı çıkmaktadır.

Hükümet etme gücünün belli bir elde toplanması, yani çoğunluğa dayalı yönetim fikrine karşı çıkmakla liberal ideoloji demokrasiden ayrı düşmektedir. Demokrasi çoğunluğun iktidarını kutsallaştırmakta, liberalizm ise gerektiği zaman sınırlama yoluna gitmektedir. Bu noktada ise güçlerin ayrılması ve anayasacılık görüşleri gündeme gelmektedir.

Anayasacı görüşün ana gayesi güçlerin ayrılığı prensibini müesseseleştirmek, herhangi bir grubun nihai olarak gücü ele almasını önlemektır. Burada da korunmak istenen yine ferdin tabii hakları. Siyasal güç anayasa ile bir bakıma sınırlı hale geliyor ve ferde karşı sorumluluğu yasa ile sağlamlaştırılıyor.

Şimdiye kadar gördüğümüz gibi liberalizm de en önemli nokta ferdin özgürlüğü ve her nevi otoritenin baskısından kurtarılmasıdır. Fakat liberalizm ile çoğu yerde aynı şeymiş gibi mütalaa edilen demokraside ise işlenen ana tema fertler arasında eşitliğin sağlanması ayrıca çoğunluğun iktidara geçmesi.

Liberaller ancak ideolojinin özünü gereği gibi verecek bir eğitim sistemi oluştuktan sonra çoğunluğa dayanan bir yönetimi benimseyebileceklerini ifade ederler. Bu ortam sağlanıncaya kadar ki geçiş döneminde yönetim elit bir tabakanın elinde olmalı. John Stuart Mill ve onu takip eden liberallerin görüşleri neticesi, ilk çıkışları açısından ayrı noktalara yönelmiş olan demokrasi ve liberalizm daha sonraları liberal demokrasi başlığı altında bir araya geldiler. Liberal demokraside ne özgürlük ne de eşitlik feda edildi.

Liberalizmin zaman içerisinde nasıl bir seyir grafiği çizdiği ve siyasi alanda ne gibi etkiler yaptığı konusuna gelince, ilk planda göze çarpan nokta, liberalizmin siyasal hayatı laikleştirmede çok önemli bir tesiri olduğudur. Ayrıca tabi haklar olarak nitelendirilen belli hürriyetlerin sağlanması, anayasacı düşüncenin XIX. Yüzyıldan itibaren güçlenmesi, halka hesap verme teamülünün yerleşmesi, ulusların kendi geleceklerinde söz sahibi olma haklarını onamaları hep liberalizmin etkisiyle gündeme gelen gelişmelerdir.

Fakat zaman içerisinde liberalizmin bilhassa serbest piyasa görüşünün bir ütopya olduğu ortaya çıktı. Bazı konularda -mesela çalışma saatlerinin tanzimi, çocuk işçi çalıştırılması vs. –

Devlet müdahalesi gerekli hale geldi. Bu gelişmelerinin sonuncunda 1950’lilerde İngiltere gibi liberalizmin beşiği olan bir ülkede Refah Devleti (Welfare State) ortaya çıktı. Bu sistemde devlet ekonomik planlamaya, sosyal hizmetlere, mülkiyet ilişkilerine etkili biçimde müdahale etmeye başladı.

Kaynaklar:

  1. – Sabine, George : “Siyasal Düşünceler Tarihi”, çeviri Harun Rızatepe, cilt 1 ve 2, Ankara,     Sevinç Matbaası, 1969
  2. – Sarıca, Murat: “100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi”, Gerçek Yayınları, İstanbul. 3. Baskı, Ocak 1980
  3. – Sunar, İlkay: POLS 208 Ders Notları; 1982-1983 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  4. – Yayla Atilla: ‘Liberal Bakışlar ‘, Profil Yayınları, 2014, İstanbul
  5. – Kili, Suna: POLS 201 Ders Notları; 1983-1984 Ders Yılı, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi,
  6. – Meriç, Cemil: “Umrandan Uygarlığa”, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1997
  7. – Macrıoıs C, Roy:  “Contemporary Political Ideolgies”, Winthrop Publishers, Inc. Cambridge, Massachusetta. Prinited in USA, 1980
  8. – Kramnıck, ISAAC and Watkins M, Frederich : “The Age of İdeology-Political  Thoughu, 1950 To the Present” Printice-Hall, Inc Englewoad Cliffo, NewJersey,  Second Edition, 1979
  9. – Yayla Atilla,  ‘Siyaset Teorisine Giriş’; Kesit Yayınları,  5’nci Baskı, İstanbul, 2014