Erhan Erken’in gözüyle şehir ve medeniyet-IV

İbrahim Ethem Gören’in İttifak Gazetesindeki ŞEHİR VE MEDENİYET başlıklı yazı dizisinin dördüncü bölümü 03.05.2020

Erhan Erken

Erhan Erken: Bizim Fatih’ten gitmemizi istiyorlar.

Ve bizim de sanki buralardan gitmemizi istiyorlar. Niye gitmemizi istiyorlar? Mesela burada evlerimizi yenileyemiyoruz. Bizim evimiz şu anda beş katlı. Bunu yıktığımız zaman üç katlı yapabiliriz ancak. Bu durumda kimse de yıkmıyor evini. Yıkmayınca bu evlerin içerisinde kalorifer tesisatı döşüyorsunuz, içini düzeltiyorsunuz ama nefes alacak yeriniz yok. Kayınpederin evi var bizim altı katlı. Oturulmaz içinde. Hanımın babasından kalan bütün kardeşlerin evi. O evi yıktığınız zaman size üç kat için inşaat ruhsatı veriyor. Düzenleyemiyorsunuz orayı. Yani size adeta diyor ki “Sat burayı, git.” Şimdi bu bir komple teorisi tabii ki, biraz abartılmış bir komplo teorisi. Ama ben şunu düşünüyorum. İstanbul’un yaşayan, bizim öykündüğümüz tarihi burada. Ben Hırka-ı Şerif Camii’nin hemen yanı başında oturuyorum. Efendimizin (sav) Veysel Karani Hazretleri’ne bıraktığı mübarek hırkası burada. Akşemseddin Camii var hemen burnumuzun dibinde! Bali Paşa Caddesi’nde oturuyoruz. Bali Paşa Mohaç Savaşı’nda bulunmuş Budin Beylerbeyiliği yapmış bir adam. Onun bulunduğu sokakta oturuyorum. Evime beş yüz metre mesafede Mehmed Akif Ersoy 61 numaralı evde oturmuş Sarıgüzel’de. Hemen yanı başımda yine. Biraz ileriye gittiğimizde İskender Paşa Camii var, Rahmetli Mehmed Efendi’nin hatıraları hâlâ orada. Rahmetullahi aleyh. Bizim önümüzdeki cadde Keçeciler Caddesi. Sardırdım geçenlerde “Bu Keçeciler nedir?” diye. Biraz araştırdım, Edirnekapı’dan kervanlar girdiği zaman burası kara gümrük bölgesi. Şehre girişte gümrük işlemlerinin yapıldı yerler. İstanbul’un kara gümrüğü orada. Ve oradan gelen insanlar atlarına, develerine keçe satın alıyorlar, yükleri keçelerden yapılmış malzemelerle taşıyorlar. Burası eksiden keçeci zanaatkârlarının bu keçeleri yapıp sattıkları bir merkez imiş.

Hırka-i Şerif Camii

“Etrafımız tekkelerle dolu.”

Etrafa şöylece bir bakıyorum, etrafımız tekkelerle dolu. Burada oturanların da bundan haberi yok. Kendi gayretlerimle etrafı hareketlendiriyorum, mahalle bakkalına resimler gönderiyorum, oradaki çaycıya bir şeyler söylüyorum “Haberiniz olsun burası eskiden vakıfmış, işte burada bir zamanlar cami varmış.” Mesela Mimar Sinan’ın İstanbul’da yaptığı ilk mescitlerden biri hemen İstanbul Emniyeti’nin arka tarafındaki Mimar Sinan Mescidi’dir. Çok orijinal bir minaresi olan bir yer. Pek çok kimsenin bunlardan haberi yok! Ve bu şehirde, bu şehrin muhafazakâr yöneticileri Nefs-i İstanbul’un en hayati bölgelerini tamamen devlet kurumlarıyla doldurdular. En büyük vergi dairesi burada, Çevik Kuvvet teşkilatının merkezi, İstanbul’un en büyük polis kuvveti burada. Valilik ve İl Özel İdare’nin bütün binaları burada. Bütün devlet binaları burada. Nasıl kalabalık! Burada adeta insanların oturmasına uygun bir yer yok esasında. Benim bu şehre sahip çıkmam lazım. Biraz da bunun için duruyorum burada. Ama durmam bir şey ifade etmiyor. “Farklı bir zihniyet oluşturabilir miyim?”in derdindeyim. Adeta haykırıyorum: “Burası Nefs-i İstanbul’dur, burada tarih var. Hiç olmazsa burasını mevcut haliyle yerli yerine oturtalım. Ha! Burasını taşıyacaksak, içerisindeki doğrularla birlikte yeni şehirleri nasıl kurarız? Buradan bir bilgi, fikir, kültür edinelim. Şehir bakışı elde edinelim. Yeni şehirleri de böyle kuralım.” Benim dediklerim özetle bu. Bu saatten sonra imkânı var mı? Çok da ümitli değilim. Çünkü yer kalmadı bir daha İstanbul’da nerede ne kuracaksınız! Böyle bir noktadayım.

Fatih Macar Kardeşler Caddesi. Vacit Daylan arşivi.

Bekir Cantemir

Şunu vurgulamak istiyorum. Süleymaniye Bölgesi’ni bilirsiniz. Orası için bir rehabilitasyon projesi üretilmişti. Hatta yanlış bir tercihle KİPTAŞ gitti binaları aldı. Ben şahit olmuştum. Namaz kılan, bir milyon doları olan kişileri arıyorlardı: “Gelin bu binaları ihya edelim. Süleymaniye’de de sabah namazında buluşalım.” Proje yattı. Çünkü bir milyon doları olan hiç kimse arabasız Süleymaniye’de gitmeyi tercih etmedi. Yani Range Rover’ını oraya sokmayan adam o sokaklarda yürümezdi. Başakşehir’deki bir villanın fiyatı Süleymaniye’deki bir konaktan hâlâ pahalı. Diğer taraftan başka bir örneğe bakalım. Kandilli bugün restore edildi. Devlet hiç müdahale etmedi. Kandilli’yi gidip gezerseniz… Anadoluhisarı sivil ellerde restore edildi. Oralarda oturanlar birer ev aldı ve restore etti. Yapanların çoğu da eğer ideolojik bir açıklama yaparsak seküler insanlar, bunu muhafazakâr insanlar yapmadı. Şimdi ben buradan komplocu teorinin bizleri gerçeklerden kaçmak için biraz rahatlattığını düşünüyorum.

Bekir Cantemir: Paris’te insanlar 300 yıllık evlerde ikamet ediyor.

Paris’te üç yüz yıllık evlerde ben misafir oldum. İnsanlar hâlâ kalıyor. Bu evlere hiçbir Türk kadınını sokamazsınız! Türk kızlarımız maalesef Kuzguncuk’ta otuz beş metrekare bir yerde evlenemez! Çünkü mobilyaları sığmaz. Ben de giremem. Bunu birilerine kızlara, erkeklere suçlama olarak söylemiyorum. Bunu şunun için söylüyorum. Biz konuşurken, düşünürken az önce anlattığımız büyük bir felsefeden falan bahsediyoruz. Siz ısrarla, inatla Fatih’in en sıkıntılı bölgesinde yaşıyorsunuz. Dimitri Ağabey’le karşılaştık geçenlerde.

Cantemir: Lykos deresi kanlı akarmış!

Kendisi Arnavut Rum. Lykos deresi tam o emniyetin olduğu yerden sonra kanlı akarmış. Orada Arnavutların bir kahvehanesi varmış. Çok kanlı bir kahvehane imiş. Zaten emniyeti de kasıtlı olarak oraya kurmuşlar. Kurmasalar o bölgeyi kurtaramıyorlarmış. Dimitri Ağabey de hâlâ topuğunun sırtına basan, eski bir İstanbul kabadayısıdır. Şimdi burada şunun için bunları söylüyorum Erhan Ağabey. Komplolar… Hani bir dönem Fener için de söyleniyordu ya “Fener’i satın alıyorlar.” Fener’de bir tane Rum Okulu var. Ve arkasına İsmail Ağa bir tane yurt yaptı. Mesela İsmail Ağa o yurdu kiremitten yapmadı, taştan yapmadı. Medreseler kitabını hazırlarken Esad Efendi Medresesi’nin fotoğrafının çekmek için zar-zor izin açılıp içeriye girmiştim. Ne gördüm: Medresenin duvarını yıkmışlar. Yurda giriş yapmışlar.

Bekir Cantemir: Medreseye saygı duymuyor adamlar.

Medreseye saygı duymuyor adamlar. Ama diğer taraftan da medrese geleneğini anlatıyorlar. Ama hiç kimse o medresenin duvarına sahip çıkmıyor. Bu adamlar medreseleri ihyaya talip. Yeni medrese binaları inşa ediyorlar.

Erhan Erken

Araya gireyim Bekir Bey. Burada biz buna ehemmiyet vermediğimiz için bu nimetten mahrum vaziyetteyiz. Esasında sebebi bu. Yani derinlemesine kendi mefkûremize ilgi duymadığımız için Allah bizim elimizden bu nimetini alıyor. Parantezi kapatıyorum, buyurunuz.

Bekir Cantemir

Bir arkadaşım aktarmıştı, Mehmed Şevket Eygi’nin en büyük problemlerinden biri, koleksiyonundan bir esere ulaşmak için gelen kişi; kitabın ihtiyacı olan sayfasını kopartıp almasıydı. Bunu şunun için söylüyorum. Aslında neye önem veriyorsanız Allah size onu veriyor. Ama şu anda verdiğimiz önemin neyle ilgili olduğuna dair uzlaşıp yüzleştiğimizde komploculuk bizi sadece rahatlatıyor. Sözü çok uzattım kusura bakmayınız.

Erhan Erken

Ben var olduğum müddetçe kendimden sorumluyum. Aldığım nefesten ve bana bu emaneti verene vereceğim hesaptan sorumluyum. Bütün millet tersini söylese, hepsi bununla ilgili olarak kötü hareket etse de tek başıma isem de ve bir şeyi fark ettiysem o fark etiğim şeyi yaşamak ve anlatmak derdindeyim. İstanbul’la ilgili bir şeyi fark ettiysem, neyi fark ettim ben… Birada bir hayat yaşanmış ve bir zihniyete dayalı olarak birileri bir şeyler yapmış ve bugün burada biz şehri yenilerken ya da yeniden düzenlerken o zihniyeti anlamamız lazım. Nasıl yapmışlar bu adamlar! Hangi muharrik güç bu adamları bu işleri yapmaya sevk etmiş. Bu camileri nasıl yapmışlar, medreseleri nasıl oluşturmuşlar? Nasıl bir inanç bağı onları böyle bir noktaya getirmiş? Bunu arayıp bulmalıyım ve bugünün anlayışı çerçevesinde bunu bugüne nasıl uyarlayabilirim? Nasıl modernize edebilirim? Postmodernize edebilirim? Yani bugünün insanının anlayabileceği bir şekle sokabilirim? Neyse o! Ben bunun derdindeyim. Ve bu noktada bir aksaklık gördüysem de söylemek durumundayım. Burada inat ediyorum, belki yeri geldiğinde de ilgilileri rahatsız ediyorum. Geçenlerde Fatih’le ilgili bir toplantı yapılmış. Tweet attım oraya. Dedim ki “Ben doğma büyüme Fatihliyim. Hiçbiriniz Fatihli değilsiniz. Ve ben bu toplantıda yokum!

Bahçekapı (Sirkeci). Vacit Daylan arşivi.

Erken: Burada bir tuhaflık yok mu?

Burada bir tuhaflık yok mu?” “Sen kimsin!” diyecekler belki. Ama ben rahatsız etmek için yazdım onu! Neden? Ben burada yaşıyorum. Hiç biriniz dün burada yoktunuz burada, yarın da olmayacaksınız. Ama burayı yönetiyorsunuz! Ve ben burada yaşıyorum ve direniyorum. Çoğunuz da burada oturmuyorsunuz.

Bekir Cantemir

Erhan Bey, İstanbul’da belediye başkanlarının hangi semtlerde oturduğu çalışması yapılsa çoğunun yönettiği ilçede oturmadığı ortaya çıkacaktır. Çoğu başkan yönettiği ilçede oturmuyor. Beyoğlu Belediye Başkanı Sarıyer’de oturuyordu, öbürü başka bir yerde oturuyor. Adam kendi ilçesinde oturmuyor ya hu!

Erhan Erken

Erhan Erken

Zihniyete takılmış vaziyetteyim. Zihniyetiniz bulunduğunuz yere şekil veremiyorsa, ona uygun bir iz bırakamıyorsanız, nakşedemiyorsanız vebal altındasınız. Biz Müslümansak bu zihniyetimiz bulunduğumuz yerlere nakşedilmeli. Bir iz bırakmamız lazım. Benim evimin yapısı karınca kararınca buna uygun olmalı. Evimdeki eşyam buna uygun olmalı. Evimin mahremiyeti buna uygun olmalı. Komşularımla ilişkim buna uygun olmalı. Bu sokağa bakışım buna uygun olmalı. Camiye bakışım buna uygun olmalı. Şehre bakışım buna uygun olmalı. Ve tüm bu ilişkiler de birbirleriyle tutarlı olmalı. Neden? Çünkü tutarlı olursa kalıcı oluyor. Tutarlı olmazsa haliyle kalıcı olmuyor. Herkesin bireysel olarak vazifesi bu. Bireysel olarak yeter mi bu? Yetmez. Bunu topluluk vazifesi haline getirmemiz lazım. Bunun için de uğraşacağız. Ne kadar becerebiliriz? Bugünkü maddi şartlarda beceremeyebiliriz. Çünkü para imkanı olanlar bahsettiğim mefkureyi dertlenmiyor. Ve onun için başarılı olamıyorsunuz. İmar planlarını onlar değiştiriyor. Siz düzenleyemiyorsunuz. Neden? Çünkü güç onu değiştiriyor. Ama sen uğraşıyorsun, didiniyorsun. Uğraşman ve didinmen lazım.

Bekir Cantemir

Erhan Ağabey, arkadaşlara sözü verirken şunu söylemek istiyorum. Türkiye’de gayrimenkul rantları dönemi bitti. Ekonomi politik olarak da bitti. Artık şehrin imarını artırarak para kazamayacak gayrimenkulcüler. Çünkü artık bu şehirde nüfus oranları düşüyor. Göç bitti. Gelecek yeni bir Arap yok. Yeni bir sermaye akışı nedeniyle de Türkiye’ye gayrimenkul almaya gelecek yabancı yatırımcılar görünmüyor önümüzdeki yıllarda. Dolayısıyla şehri imar etmek için yeni bir fırsat doğdu. Fatih’te bina bazlı kentsel dönüşüm yerine ada bazlı dönüşümü zorunlu tutsanız. Parselleri iki dönüm olarak değerlendirseniz size yeşil alan da çıkar otopark alanları da. Rehabilitasyon böyle başlayabilir. Buradan soruları alabiliriz arkadaşlar.

Fatih Fevzi Paşa Caddesi, Vacit Daylan arşivi.

Mustafa Erdoğan

Suriçi’nin korunması için neler yapabiliriz?

Bekir Cantemir

Bizim kentsel dönüşüm kanunumuz bina malzemelerini güçlendirmek üzerine kurulu. 1848 Ebniye Nizamnamesi çıktığında da ahşap evlerden kârgire, taşa geçiş öneriliyordu ve bina bazlı dönüşüm öneriliyordu. Bina bazlı değil ada bazlı, şehri dönüştürmek bazlı düşünmeliyiz. Tarlabaşı buna çok önemli bir örnektir. 2006’da Tarlabaşı’na kentsel dönüşüm projesini 20 dönüm alana uyguladılar. Hâlâ proje bitmedi, hiç kimse de para kazanmadı. Dikkat ederseniz Sulukule projesi de yürümedi.

Roman vatandaşlarımızın âhı milleti yaktı bence Sulukule’de.

Aslında İstanbul’un göbeğinde sıfır binalar yapılmasına rağmen ne rant elde edilebildi ne de bir değer üretilebildi. Roman vatandaşlarımızın âhı milleti yaktı bence Sulukule’de. O yüzden ben Erhan Bey’in düşüncelerini, duruşunu destekliyorum. Suriçi’ni korumak istiyorsak önce tapu üzerinden, herkesin kendi binası üzerinden değil ada bazlı bir düşünce geliştirmeliyiz.

Mehmet Erken

Ada bazlı dönüşüm projeleri için hep konuşuruz ya, bizim Fatih’teki evin hemen arkasında her adanın ortasında bir bahçenin, boşluğun olması, İstanbul’un ilk kent planlarının yapıldığı zamanlardaki düşünce…

Erhan Erken

Bizim bu bölgelerde hakikaten öyle bir şey var. Evlerin arkasında bir orta boşluk var. Hem bahçeler oraya doğru geliyor hem de orta bir boşluk oluşturmuşlar. Fakat zaman içerisinde herkes oraları, genişlete, çala-ede falan duman etmişler. Aslında iyi bir düşünceyle evlerin arka kısımlarında boşluk bırakmışlar. Ama maalesef bu yürümemiş. İnsanlar hak, hukuk meselelerine dikkat etmeyince gasbedile gasbedile kuşa dönmüş o alanlar.

Bekir Cantemir

Burada bir soru daha var ama isterseniz vakit uzadı, şöylece bitirelim. Ben imar siyaset ilişkileri üzerine bir doktora tezi yazdım. 1945-60 arası. Hem CHP’ye hem de Demokrat Parti’ye baktım. İstanbul’da 12 bin imar dosyası inceledim. Bir mühendis olarak da bunları okuduğum için neler döndüğüne baktım. İstanbul’da ilk imar affını, gecekondu affını kim çıkartıyor biliyor musunuz? İnönü. İstanbul’da ilk gecekonduları İsmet İnönü affediyor. İlk gecekondu da Zeytinburnu’nda yapılıyor. Adama soruyorlar, “Niye yapıyorsun bu gecekonduyu” diye. “Ya hu” diyor adam, “Bakırköy’de çalışıyorum. Konut krizi var.” Konut krizi niye var Çünkü bizim inşaat malzememiz Avrupa’dan geliyor. İkinci Dünya savaşı çıkınca Avrupa’dan inşaat malzemesi gelmediği için İstanbul’da konut krizi çıkıyor. Tek Parti döneminde yeterli arsa üretilemediği için insanlar gidip vakıf arazilerine yöneliyor. Soruyorlar “Niye bu araziyi seçtin?” “Vakıf arazisiydi, vakıf arazisi olunca kimse benimle uğraşmaz diye düşündüm” diyor. Adamdaki devrimci ekonomi politiğe bakınız! Sonra da İstanbul gecekondulaşıyor.

İlk gecekondu affını İnönü çıkartıyor.

İlk gecekondu affını İnönü çıkartıyor. İkinci gecekondu affını kim çıkartıyor? Adnan Menderes. 1956 yılında diyor ki “Geçmiş İktidar dönemlerde arsa üretmediği için gecekonduları affediyoruz.” Sizce üçüncü gecekondu affını kim çıkartıyor? Üçüncü affı 1960 yılında askerler çıkartıyor. Askerler diyor ki “Sabık iktidar insanların inşaat haklarını vermediği için bu yapılan gecekonduları affediyoruz.” Aslında burada sorun ne? Ulufeyi kimin dağıttığı önemli. Şimdilerde “İstanbul’un çarpık yapılanmasına askeri darbelerin etkisi” üzerine bir makale hazırlıyorum. Darbeyle hep bu bir şekilde öteleniyor. İkinci bir şeye rastladım. Tezimi hazırlarken 1945-1950 arası inşaat ruhsatlarına baktım. 1945-50 arasında 100’ü geçmiyor. 1950’den sonra 300’ü, 500’ü, 1000’i buluyor en iyi yıllarda. 27 Mayıs 1960 döneminde belge araştırması yaptım. Araştırmam bitince “tamam araştırma bitti” dedim. Sonra gördüklerime inanamadım. 27 Mayıs-31 Aralık 1960 tarihleri arasında kaç adet inşaat ruhsatı alınmış? Bir baktım ki 3500 ruhsat alınmış. Darbeden sonra bu kadar ruhsat alınamaz. Benim tezim çöktü! Canım sıkıldı. Pis bir gerçek tüm teorimi mahvetti! Geri döndüm, nasıl oldu, sorun ne! Bulamadım hiçbir şey. Sonra gazete küpürlerini tararken gördüm ki İmar Müdürlüğü’ne bir Albay geliyor. Albaya diyorlar ki “Efendim, sabık iktidar, Fahrettin Kerim Gökay şöyle bir karar alıyor. Cephesi dört metrenin altındaki binanlar yıkılıp yerlerine apartman yapılınca apartmanlar dar oluyor, merdiven boşluğu konulunca da kullanışı zor apartmanlar oluşuyor. Cephesi dört metrenin altındaki binalar yan binalarla birleştirilerek, tevhid edilerek yapılsın” diyor. Bundan dolayı da insanlar inşaat yapamıyor. Albaya gidip diyorlar ki “Menderes döneminde bizlere böyle bir zorluk çıkarttı!” Albay da bu uygulamayı kaldırıyor. Bizim “Necip Türk Milleti” gidip cephesi dört metrenin altında bulunan parsel sahipleri ruhsatlarını alıyor. Ruhsat alıyor ama inşaatı yapmıyor, inşaat yapma hakkını elde ediyor. Bunları şunun için söylüyorum. Aslında pratikten baktığınızda, inşaat ruhsatlarından bunu incelediğinizde herkesin çok devrimci, çok uyanık olduğunu görüyorsunuz. Kimse saf değil! Çünkü burada tapunun sahibi olduğunuzda bireysel haklarınızı marjinal bir şekilde kullanıyorsunuz. Bizde sorun ne? Tanzimat Fermanı’ndan itibaren ilan edilen bir şey var ya. Tanzimat Fermanı özetle “Son 150 yıldır her şey kötüye doğru gidiyordu” diyor. Geçenlerde Alparslan Türkeş’in, Necmettin Erbakan’ın bir de Hikmet Kıvılcım’ın ayrı ayrı metinlerini buldum, 1969-70’lere ait. Diyorlar ki “Son 150 yıldır her şey kötüye gidiyor. Biz bu ülkenin yerli kaynaklarını kullanarak kalkındıracağız.” Üç farklı ideolojik kurucunun çözümlemesi aynı. Bence sorunumuz kamu otoritesini koruyan sistemi kaybetmemizde. Tanzimat’ta da kaybettiğimiz ifade ediliyor. Şimdi de kayıp. Kamuyu koruyan sistem olmadığı için bireysel çabalarımızla imarı, yolu, kamuyu, mahremiyeti koruyamıyoruz. Bunu özellikle vurgulamak isterim.

Erhan Erken

Bitirirken şunları söyleyeyim. İş dönüyor, dolaşıyor, insanda düğümleniyor sanki. Bizim hakikaten Allah’tan korkan, nitelikli, derinlikli, derdi olan insan üretmemiz lazım. Ve güçlü insan üretmemiz lazım. Hakikaten inançlı olacağız, inançlı ve derdi olan insan sayısını artıracağız, hayalimiz geniş olacak. Bir medeniyet tasavvurumuz olacak. Bunu dünyaya uygulamakla ilgili bir derdimiz, iz bırakmak derdimiz olacak. Ve meydanı da kimseye bırakmayacağız. Yani kötü niyetlilere alan bırakmayacağız. Meydanı bıraktığın zaman senin önüne geçiyor ve seni bozukluğun içine mahkûm ediyor. Kenara çekilmeyeceksin ama geçmişten hangi doğrular varsa alacaksın. Dünyada, etrafında doğru namına ne varsa bakacaksın ve bu dünyada bir iz bırakmak, nakşetmek derdinde olacaksın. Bunun derdinde olmazsan sana bu şehirde yaşamak için en ufak bir yer bile kalmaz! Dünyada yaşayacak yer kalmaz! Her gittiğin yerde bunlarla karşılaşırsın. Buradan gittin Bilecik’e, aynı insanlar orada da var! Gittin Samsun’a aynı insanlar orada da var! Burada yapılacak olan hakikaten derdi olan insanların sayısını artırmak.

Erhan Erken: İnsan unsuru çok mühim.

Burada insan unsuru çok önemli. Ve bu insanlarında meydanı, alanı boş bırakmamaları. Boş bırakmadığın zaman biiznillah hâkim olabilirsin. Dediğiniz gibi kamu otoritesi bunun bir aracıdır. Hepsi bir araç olarak kullanılabilir ama insan unsuru çok önemli burada. Burası niteliksiz insan unsuru yetiştirme mekanizması haline geldi. Biz bile yeterli değiliz! Biz burada varken Fatih’te hiç kimse yanlış bir şey yapmaması, yapamaması lazım! Yapacaksa, ben burada olmamam lazım. Ben varken yapabiliyorsa ben adam değilim demek ki! Ben ona bakarım! Kabahat bendedir! Burada ben doğma büyüme oturuyor muyum! Oturuyorsam Fatih’te birileri yanlış yapamamalı! Yapacaksa da korkmalı! Sen hangi semtte oturuyorsan, İbrahim Bey Başakşehir’de oturuyorsa İbrahim Bey tek kişi bile olsa ondan korkmalılar! Korkmalı dediğim bizim varlığımız yanlış yapan muhataplarımıza bir rahatsızlık vermeli. Ha, engelleyemeyebilirsin, ama yapan adam senden çekinir. Dikkat eder. Der ki “Ben yamuk yaparsam bu adam karşıma teziyle çıkar, düşüncesiyle çıkar, networküyle çıkar…” Bence bu lazım. Bu insan unsuru özelliğimizi kaybediyoruz. Yoksa benliğimizi kaybediyoruz, bir kenara çekiliyoruz. Bazen ümidimi kaybediyorum, sonra kendi kendime kızıyorum. Ne zaman emr-i hak vaki olacak bilmiyorsun. Son dakikaya kadar mücadele lazım. Mesela Mehmet Torun arkadaşımız… Emr-i Hakk vaki oldu, vazifesi bitti onun. Bu tenden canımızın çıkacağı ana kadar nakış yapmak zorundayız.

Erken: Hayra motor şerre fren olmak önemli.

Kötüye fren, iyiye motor. Necmettin Erbakan’ın çok hoşuma giden büyük bir sözüdür. “Hayra motor, şerre fren.” Bunu olmadığınız müddetçe herkes her şeyi yapar. Çünkü şeytanın işi yok ki! Çalışıyor.

Bekir Cantemir

Siz bir Arnavut olarak, Arnavut kabadayılığınız salikiyle raconu hemen kesiyorsunuz! Ben 1975 doğumluyum ama burada 1980 ve 1990 doğumlularımız da var. Yeni nesil olarak, herkes sizin kadar rahat racon kesemiyor!

Erhan Erken

Sizin kıyafetiniz bir racon! Bunu unutmayınız! Herkes sizin gibi bir sakal bırakamaz. Siz duruşunuzla da racon kesiyorsunuz!

Bekir Cantemir

Ağzınıza sağlık, çok teşekkür ediyorum. Benim için özellikle sohbetin şu tarafı keyifli oldu. Sizin düşüncelerinizi hayata aktarma biçiminizle daha çok ilgileniyorum. Muhafazakâr aklın şehir ve medeniyet güzellemesi yaparken bugünü kaçırmasından rahatsız oluyorum… Sizin bugüne müdahale etmek için kökü geleneğe dayanan bir düşünce biçiminiz var. Bu bence çok verimli ve bereketli bir durum. Ben İstanbul tarihini az çok okuyorum. Karşılaştırmalı şehir tarihi metinleri okuduğumda da bizim yasa yapıcılarımızı ve kamu otoritemizi sistematik bir şekilde değiştiremediğimizde toplu bir değişime sebebiyet veremeyeceğimizi düşünüyorum. Bireysel olarak bunu çok etkileme imkânımız yok. Çünkü hikâye farklı bir yere geliyor. Mesela bizim imar uygulama modelimiz Almancadan çevrilir. Ama Almanya’da imar uygulaması yapılırken kamuya o bölgedeki evlerden bir miktar bırakılır. O bölgedeki memurlar öğretmenler için evler daha makul bedellerle kiraya verilir. Mesela Üsküdar merkezde kaliteli okul kalmadı. Niye? Çünkü Üsküdar merkezde öğretmenler öğretmen maaşıyla yaşayamıyor. İyi öğretmenler Üsküdar merkezde kalamıyor. Çekmeköy’den gidip gelmesi gerekiyor. Çekmeköy’den geldiği zaman da yorgun oluyor. Bu yüzden Üsküdar merkezde hem nüfus nedeniyle hem de ekonomi iyi öğretmenin yaşayacağı yer bırakmıyor. Fatih de bu hale geliyor. Aslında Başakşehir ya da burada Bulgurlu niye ön plana çıkıyor? Çünkü orada öğretmen maaşıyla yaşanabiliyor. Öğretmenin maaşıyla yaşayabileceği yerde de iyi öğretmen bulabiliyorsunuz. Mesela ben bunun ekonomisi, hukuku, siyaseti bütünlüğünde değerlendirdiğimde çıkış yolları bulacağımızı düşünüyorum. Sizi de tebrik ediyorum. Fatih’le ilgili her türlü kavganızın yanındayım! En azından racon kesmek için Dimitri Ağabey’i de çağırabiliriz! Şehir haklarını savunuruz hemşehrinizle birlikte!

İbrahim Ethem Gören

Ergün Bakar kardeşimizden bir soru var.

Ergün Bakar

Bizler yaş olarak çok hâkim değiliz konuya. Ama yerel yöneticilerin neredeyse anket bile yapmadan, hiçbir görüş almadan imar planı yaptıkları şehirlerde veya mahallelerde özellikle İstanbul kökenli olmayıp bu şehri veya oturduğu mahalleyi korumak isteyen bizler de ister istemez çaresiz kalıyoruz. Bu bir öğrenilmiş çaresizlik midir merak ediyorum açıkçası.

Bekir Cantemir

Halkın katılımı önemlidir ama bence halkın katılımından ziyade planın yapımındaki ana kurguyu değiştirmezseniz halkın katılımının çok bir etkisi olmuyor. İstanbul’un ilk imar planı nerede asılıyor arkadaşlar? Gezi Parkı’nda. 1948 yılında. Prost ilk planı bitiriyor. 10 yıl sonra Gezi Parkı İmar Planı asılıyor. Plan asıldıktan bir hafta sonra o Gezi Parkı’nın ucunda dikkat ederseniz Ağa Ceylan Oteli var. Yedi dönümlük bir parseldir o. Ağa Ceylan Oteli’nin sahibi o dönem sabık İmar Vekili Zeki bey. İstanbul belediye yönetimi buranın yeşil alan olan planını turizm olarak değiştiriyor.

İmar planları Mekke dönemi müşriklerinin helvadan putları gibi. İlk plandan günümüze yemek için yapılıyor. Dolayısıyla bu iş salt kanun düzenlemesi ile, salt halkın katılımı ile çözülmez. Kamu otoritesi ile kamuyu koruyan bir sistem kurmak gerekiyor.

İbrahim Ethem Gören

Arkadaşlar teşrifiniz için teşekkür ediyoruz. Oldukça verimli ve derinlikli bir şehir ve medeniyet okuması oldu. Erhan Erken’e ve Bekir Cantemir’e teşekkürlerimizi arz ediyoruz.

İttifak Gazetesi 03.05.2020

https://www.ittifakgazetesi.com/erhan-erken-in-gozuyle-sehir-ve-medeniyet-iv-m1718.html

Erhan Erken’in gözüyle şehir ve medeniyet-III

İbrahim Ethem Gören’in İttifak Gazetesindeki ŞEHİR VE MEDENİYET başlıklı yazı dizisinin üçüncü bölümü 02.05.2020

Erhan Erken: Galatasaray Lisesi’nde kendimi okumaya verdim.

Kitaplarla en fazla tanışma, hemhal olma isteğim o dönemlerde ortaya çıkmıştır. İşte karşımda o yaşlarda ateist var, komünist var falan. Ben onlara sürekli okuyorum, anlatıyorum, bazen kafam karışıyor. Mesela o dönemde ilk olarak Sezai Karakoç’un İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü isimli kitabını okumuştum, lise başları falandı. Hemen bu kitabı komünist bir arkadaşa verdim. Dedim ki “Bak oku, sen Marksizm’den falan bahsediyorsun.” Aldı kitabı, bir müddet sonra kitabın her tarafını çizerek bana getirdi. “Oğlum orası, böyle, şurası böyle, orası doğru değil falan…” Oysa o kitap o kadar hoşuma gitmiş ve zihnimdeki pek çok meseleyi çözmüştü. Arkadaşım Karakoç’a cevaben Marksizm’den bir takım şeyler çıkardı karşıma. Daha sonra Muhammed Bakır es-Sadr’ın tuğla gibi, kocaman İslâm Ekonomi Doktrini diye bir kitabı var, onu alıp okumuştum, kendimi bu alanda biraz daha geliştirmek için. Galatasaray yıllarım benim için daha farklı bir kültürle karşılaşma zemini oldu. Fatih, İsmail Ağa, Kumrulu Mescid, aile çevrem hepsi Müslüman, korunaklı bir çevredeyim. Bekir Bey buradan şehir üzerinden başka bir yere gidiyoruz farkındaysan!

Bekir Cantemir

Buradan şehri konuşmak istiyorum. Galatasaray’a gittiğinizde karşınızda Balıkpazarı var. Tabii o zaman bugünkü gibi meyhanelerin merkezi değil.

Erhan Erken

Balıkpazarı her zaman meyhane idi.

Bekir Cantemir

Bu kadar yaygın değildi.  Meyhaneler yine vardı ama son 20 yıla kadar bu kadar yaygın değildi. Şunu sormak istiyorum. Siz bu şehirde bu ilişkiyi kurarken, sonuçta daha muhafazakâr bir muhitte oturuyorsunuz daha batıcı, daha seküler bir mekânda da okuyorsunuz. Bunun sizin hayatınıza ne türden etkileri oldu?

Erhan Erken

Çok ilginç bir şey. Mesela ben Taksim’de hiç sinemaya gitmemişimdir.

Bekir Cantemir

Niye gitmediniz?

Erhan Erken

Niye gitmedim? Benim okulda lakabım “Molla”ydı. Mola sinemaya giderse olmaz. Molla sinemaya gitmek istemiyor mu? İstiyor. Film görmek istemiyor mu? İstiyor ama ben gidersen şeyi bozarım, racon bozulur. Dolayısıyla Taksim’de hiç sinemaya gitmedim. Birçok şeyi ıskaladım belki. Başka yerlerde gittim ama. Ayrıca ben Taksim’in ara sokaklarında çok az dolaşmışımdır, Çiçek Pasajı’na belki bir defa kenarından girmişliğim vardır. Olabildiğince oralardan kaçtım. Ben evlendikten çocuklarla birlikte akşamları hakikaten dolaşmak için İstiklal Caddesi’ne çıkmışımdır. Yani “Bakalım bir daha” diye dolaşmışızdır. Ama tek başıma gitmemişimdir, anlatabildim mi?

Bekir Cantemir

Burada şunu sormak istiyorum. Gençliğinizde Galatasaray’da okurken doğa ile, tabiatla, Boğaziçi’yle, balıklarla, İstanbul’un florası olarak anlatacağımız özelliklerle bir bağınız oldu mu? Böyle bir imkânınız var mıydı?

Erhan Erken

Bahsettiklerinize o zaman bugünkü gözümle baktığımı hatırlamıyorum. Ama ne zamanlardan sonra bakmaya başladım? Lise ikinci sınıftayken Mehmet Şevked Eygi Ağabey’le tanıştım. Bizim liseden eski mezunlardan bir ağabeyimizdi. Şevked Ağabey bizim kulağımıza ilk olarak estetikle ilgili bir şeyler fısıldadı. O zamana kadar benim çok da gündemimde değildi. Sonra beni belki en çok çarpan kitaplardan biri bizim Haluk Dursun’un İstanbul’da Yaşama Sanatı kitabıdır. Veya bu çerçevede tanıdığım birkaç kişidir. Veya siyaset biliminde yeni bir düzen kurmak, yeni bir sistem kurmak, yeni bir şehir kurmak gibi konuları konuştuğumuzda “Bunun benim tarihimdeki karşılığı nedir?” gözüyle İstanbul’a baktığım zamanlarda olmuştur. Çok estetik kaygılardan öte o zamanki şehirde neler vardı da insanlarımız bu tür bir şehir ve yapı oluşturdular ve biz bunun içinden kalıcı olan neleri alıp bugüne getirebiliriz de yeni bir şehir ve medeniyet inşa ederiz arayışı bende İstanbul’a olan ilgimi daha yoğun hale getirmiştir. Ben İstanbul’un kalkan balığına, uskumrusuna, erguvanına âşık olup da böylelikle İstanbul’la bir ünsiyet kurmadım açıkçası. Biraz daha pragmatik oldu benim ilgim.

İstanbul’un yaşanabilir, Müslümanca bir şehir olması lazım.

İstanbul’un yaşanabilir, Müslümanca bir şehir olması lazım. Bunun da örneğini bu insanlar yaşamışlar. Her şeyiyle yaşamışlar. Mesela ben küçükken Gülhane Parkı’na hep hayvanat bahçesi mülahazasıyla gittim. Gülhane Parkı’nın esasında 99 çeşit gül yetiştirmek için Topkapı Sarayı’nın hemen arkasında kurulan devasa bir bahçe olduğunu sonradan fark ettim. Veya gülün Sevgili Peygamberimizi (sav) temsil ettiğini sonradan okurken fark ettim. “Bu insanlar niye güllerle bu kadar ilgili!” Bizim Şenlikköy Florya’daki, Basınköy’deki evimizde eniştemin yetiştirdiği çok güzel güller vardı. Çok kızardım güllere çünkü eniştem bize sulattırırdı, bahçe belletirdi “Enişte bırak bizi oynayacağız, edeceğiz” derdik. Yok, eniştem bizi koştururdu. Güllerden adeta ikrah ederdim çünkü çalıştırıyordu bizi eniştem. Ama ne zaman ki fark ettim gül Hazreti Peygamberi (sav) temsil ediyor: Allahüekber. Divan edebiyatında mütemadiyen güllerden bahsediliyor, Anladım ki “Aaa Gülhane Parkı’ndaki güller bu güller imiş.” Sonra mesela lâle… Biz çocukken nisan aylarında Emirgan’a ailece lâle bahçelerine giderdik. 8 mm.’lik filimler vardı, lâlelerin filmlerini çekerdik, pozlar verirdik. Lâlenin Rabb’ül-Âlemîn’i temsil ettiğini sonradan fark ettim. Bu adamlar lâlede Hz. Allah’ı arıyor, gülde Hz. Peygamberi arıyor, çınar ağacı dikiyor, çınar medeniyetin ve kalıcılığın sembolü. Bütün mezarlıklarda servi ağaçları var: Allahüekber. Demek ki bu adamlar çiçeği de buna göre yapmış, gül ile de muhtemelen bu sebeple ilgilenmişler. Bununla Allah’ı anlıyor, şununla peygamberi anlıyor, bununla Divan edebiyatında yer buluyor… Şiirinde, edebiyatında günlük hayatında, evinde, barkında öyle bir sistem kurmuş ki… Ben bahsettiklerimden “Nasıl bir şeyler alır da bugünkü şehir ve medeniyet arayışımda kullanabilirim?”i düşündüm mütemadiyen.

Bekir Cantemir

Şuraya gelmek istiyordum. Aslında siz sormak istediğim yere doğal alarak geldiniz. Politik ortam sizin gençlik yıllarınızda çok gergindi ve siz çok farklı bir ortamda yaşadınız. Sizin gençlik yıllarınızda sokaklar farklı ideolojik gruplar tarafından bölüşülüyordu, sizin üniversitede okuduğunuz yıllarda üniversiteye devam etmek sorunluydu. Ben Yıldız Teknik Üniversitesi mezunuyum. Ben okula geldiğimde “Yıldız Savaşları” yeni bitmişti! ‘Yıldız kavgaları’nın sonrasına yetişmiştim. Dolayısıyla sizin o nesilden gelenler Yıldız’da genellikle okula giriş tarihlerini söylerlerdi, çünkü çoğu mezun olup, çıkamamış! Adam “1978 girişliyim” diyor çünkü mezuniyeti yok. Adamın hayat ile bağı başka türlü. Dolayısıyla sizin yaşadığınız dönemlerde şehre estetik bakmanın imkânı da yoktu. Şimdi niçin daha çok estetik konuşuyoruz? Çünkü hem ekonomi politik değişti hem de bu estetiği konuşabileceğimiz ekonomik bir durum değişikliği oluştu… Sözü şuraya getirmek için söylüyorum. Bugün sizinle de konuşmuştuk. Necmeddin Okyay vardı. Hezarfen bilinir. Okçulukta da, hatta da, ebruda da, gül yetiştiriciliğinde de, cilt sanatında da, kıraatte de çok maharetleri vardır. Üsküdar Selamsız’daki evinde fazlaca fotoğrafı vardır. Necmeddin Efendi’nin vefatı bir apartman dairesinde gerçekleşiyor. Sanırım, evi kat karşılığı veriyor. Şimdi ben bunu niye konuşmak istiyorum! Sonuçta büyük bir medeniyet, büyük bir insanlık, büyük bir estetik falan diye konuşuyoruz ama şehirdeki bir ahşap evimizi bir hattatımızın evlatları dahi müteahhide verebiliyor. Oysa Necmeddin Efendi bizim estetik abidemizdir. Merhumla ilgili şöyle bir şey anlatılır. Necmeddin Efendi Sirkeci’ye ebru malzemesi almaya gitmiş. O gün de İstanbul’a işgal askerleri ayak basmış. Necmeddin Hoca o gün aldığı malzemelerle ancak işgal askerleri İstanbul’dan çekip gittikten sonra ebru yapmış. Böyle bir adam. Sembol bir şahsiyet. İstanbul’daki birçok şeyi de ihyâ etmiş bir üstad.

İbrahim Ethem Gören

Sözün bu yerine editörün notu sadedinden katkımızı arz edelim. Bekir Cantemir’in az önceki sözlerine büyükçe bir parantez açalım. Necmeddin Efendi’nin, Cantemir’in kısaca değindiği hadiseyi 6 Şubat 2014 tarihinde Erhan Erken’in yönettiği Son Devir haber portalındaki köşemde “Hezarfen Necmeddin Efendi’nin günlüğünden bir kesit…” serlevhasıyla şöylece hikâye etmiştim.

Hezarfen Necmeddin Efendi’nin günlüğünden bir kesit…

“13 Kasım 1918/Çarşamba. Bugün kasvetli bir hava hâkim Üsküdar’a. Sabah namazı vaktinden beri inmekte olan bereket yağmuru henüz dindi…

Ebru teknemi açtım. Bir miktar battal ve akabinde hatip ebrusu yaptım. Boyalarım azalmış. Bir miktar boya almam lazım, hazırlanıp iskeleye indim. Yolcu beklemekte olan ilk kayığa binerek Sirkeci’ye geçtim.

Sirkeci, bugün her zamankinden daha bir telaşlı… İnsanlar, kadınlar bir yerlere kaçışıp duruyor, ecnebi askerler kaçışanların peşinden koşuyor. Şirket-i Hayriye’nin biletçisine keyfiyeti sorduğumda Mondros Mütarekesi mucibince 60 kadar Fransız ve İngiliz zırhlısıyla 4 bine yakın yabancı askerin İstanbul’u işgal ettiğini söyledi.

Heyhat, bu ne hazin manzara! Asitane meydanlarında haçlı askerleri cirit atıyor. 5 asırdır Osmanlıya payitahtlık eden İstanbul ve İstanbullular ilk defa esaretle tanışıyor… Rabbim müstahaklarını versin, defolup gitsinler bir an önce…

Sirkeci’ye gelmiş bulunduk amma buraları tekin değil… Ecnebi askerler halkı tedhiş ediyor. Müslümanların halet-i rûhiyelerine büyük bir korku hali hâkim… Böyle bir ortamda ebru boyalarıyla ne işim olabilir, ama geldik bir kere…

Telaş içinde Mısır Çarşısı’nda Hikmet Efendi’nin dükkânında aradığım boyaları buldum. En güzel toprak boyalar ve diyar-ı Hind’den gelen her nevi tabii boya var burada. Lahor cividi, sülyen, zırnık ve lök ile birlikte bir miktar Gülbahar toprağı aldıktan sonra yine alelacele, Şirket-i Hayriye’nin vapurunun saatini beklemeden kayığa binerek Sirkeci’den Üsküdar’a geçtim. Geçtim geçmesine ama Sirkeci Meydanı’ndaki o manzara gözlerimin üzerinden gitmiyor… Birazdan buralara da gelir elin gâvurunun leşkerleri…

6 Ekim 1923/Cumartesi

Sabah Ajansı, işgal kuvvetlerinin İstanbul’u terk edeceğini bildirdi. Hemen şükür secdesine vardım. Evimin bahçesine çıkarak boğazı en güzel gören yere iskemlemi koydum. Evet, yanlış görmüyordum, teheccüd vakitlerinde yaptığım içten dualar kabul olmuş olmalıydı…  5 yıldır Kabataş ve Beşiktaş rıhtımlarında demir atmış vaziyette olan düşman zırhlıları İstanbul boğazını terk ediyordu…

Bugüne, hususi bir mana yüklemek lazım… Talik kalemimle ale’lacele “Gel keyfim gel” istifi yaptım. Ve hemen, akşamdan hazır bulunan teknemin başına geçtim. O esnada 5 yıl önce düşman zırhlılarının İstanbul’a geldiği gün aldığım lök boyası aklıma düştü. Bu boyayı kullanarak ebru zemini yaptım, yazıyı akkase olarak ebruya aktardım ve düşmanların gidişine kahve zevkini ekledim… Bir yandan kahvemi yudumlarken diğer yandan da boğazdaki tarihi aynı seyre daldım. O esnada yarısını içtiğim kahve fincanı elimden sıyrılarak kurumakta olan akkase ebrusunun üzerine düştü. Vardır bir hikmeti elbet…”

Bekir Cantemir

Necmeddin Efendi’nin dramı ne? Böyle bir zatın evinin kat karşılığı verme dramı. Buradan şuraya gelmek istiyorum. İstanbul’da kentsel dönüşümü konuşurken herkes estetik vurgusu yapıyor. Kentin dönüşümüyle ilgili bir gündem olduğundan herkes TOKİ’ye kötü laflar ediyor. Ya da başka bir şey söylüyor. Ama tapu insanların kendisine ait olduğunda, kentsel dönüşümle ilgili olarak kapısını çaldığınızda orada ne hikmetse estetikten ziyade fonksiyon devreye giriyor. Bu sadece dindarlar için geçerli değil. Bağdat Caddesi’nde de durum böyle.  İstanbul’da kentsel dönüşüm Bağdat Caddesi’nde iflas etti. Niye? Çünkü %78 oranla kat karşılığı verdi ev sahipleri ve müteahhitler iflas etti. Ve çoğu bina satılamadı. Manhattan’a gitseniz %78’i zor bulursunuz!

Erhan Erken

Olaya duygusal yaklaşıyorlar. Tamamen duygusal.(!)

Bekir Cantemir

Ben şundan rahatsızım. Hepimiz, sadece dindar ya da muhafazakârlar değil; herkes, estetik konuşurken çok keyifli konuşuyor ama tapu sahibi olarak konuştuğu zaman, masaya oturduğunda zihni başka türlü çalışıyor. Buradan bir sonuca varıyor. Düşünsenize… Bizim Boğaziçi Üniversitesi’nde bile Nafi Baba Tekkesi’nin olduğu yer tekke olarak yaşatılamıyor. Dün bir sahaf notunda gördüm. Nafi Baba’nın kitaplığını aileden birileri sahafa satıyor. Şimdi bu hadise tüylerimi ürpertiyor. Ailenin üyelerine baksak çoğu eğitimli kimseler. Bunlar sonuçta eğitimsiz, toplumun alt kesimlerinden gelen insanlar değil yani. Bizim çok büyük bir geçmişimiz var. Çok büyük bir geleceğimiz olacak ama bugün rezil durumdayız. Bu tarih algısı günümüzü açıklamıyor. Ben size şehirle ilişkinizi bu yüzden sordum. Siz Fatih’te oturdunuz, Beyoğlu’nda okudunuz, üniversite tahsilini Boğaziçi Üniversitesi’nde gördünüz, Rumelihisarı’nda okudunuz ve hâlâ Fatih’te oturmayı tercih ediyorsunuz ve şehirle ilgili bir arayışınız var. Bu arayışınız sizde şehirde gül ile, lâle ile, balık ile, ya da estetik ile farklı kapılar açmış. Ben bunları İstanbul’dan umut kesmiş birisi olarak söylemiyorum. Ben “Şehirler böyle olmamalı”ya, ya da “Şöyle olmalı”ya ilişkin bir şey de söylemiyorum. Bugün insanlar şehirlerin dışına yaptıkları bağ evlerinde, bahçelerde, köylerde bile hâlâ beton ev yapıyorlar. Hiç kimse kerpici, ahşabı köy evinde bile deneyimlemiyor. İnsanlar köy evi yapıyorlar, etrafını dikenli tellerle çeviriyorlar. Yani orada köyün âdâbına aykırı davrandığının bile farkında değil. İnsanlar dinlenmek için kurmaya çalıştıkları yazlıklara, sayfiye yerlerine bir bakın, kutu gibi binaları yan yana diziyorlar. Temel motivasyon ise görmek; denizi görmek, gölü görmek, ormanı görmek, dağı görmek üzerine inşaat kurguları yapıyorlar. Böylesi bir algıda biz mahremiyeti sadece bir alana odaklayarak devam ettiremiyoruz. Yani biz bir Müslüman olarak, vahiyden aldığımız güzellikleri yansıtarak bakabileceğimiz bir ekonomi politiğini nasıl kurabiliriz. Siz kendinizin şehirle girdiği deneyimle bu gerçekliğe nasıl bakıyorsunuz? Bu konuda bize bir şeyler söyler misiniz?

Erhan Erken

Bekir Bey kardeşim bunun üzerine bir celse daha oturup konuşmak lazım! Zor bir soru bu! Belki sorunuzun etrafında dolaşıyor da olabilirim.

Erken: Ailece Fatih’te oturduk.

Şöyle diyelim biz ilk, bütün aile olarak Fatih’te otururduk. Rahmetli babaannemin evi bizimkinden beş yüz metre kadar yukarıdaydı. Şu anda ben doğduğum evde oturuyorum. Hâlihazırda oturmakta olduğum evin alt katında doğmuşum. Bir kaç yüz metre yukarıdaki o dede evine gitmişiz bir dönem. Evlendikten bir müddet sonra tekrar şimdiki oturduğumuz eve geldik. Bu ev amcamın evi benim. İki numaralı amcam burada oturuyordu, rahmetli oldu o. Evimizden beş yüz metre aşağıda en büyük olan diğer amcam çocuklarıyla birlikte oturuyordu. Onun beş yüz metre yukarısında babaannem, yine akrabadan birileriyle bir binada oturuyordu. Yine onun üç yüz, dört yüz metre ilerisinde de dede evim, dedem, babam, dayımların oturduğu ev. Böyle beş yüz metrekarelik bir kare içinde dört tane apartmanda bizim ailenin büyük bölümünün oturduğu bir bölgeydi burası. Yani bir bayramda biz iki günde tüm aileyi dolaşabilirdik. Sonra Basınköy’de biz anne tarafından üç kardeşin beylerinin beraberce inşa ettikleri yedi daireli bir ev oturduk. Biraz orada klan gibi yaşıyor gibiydik. Fatih’te de anlattığım gibi bir yerdeydik. Şimdi burada, yani Fatih’te aileden bizden başka oturan kimse kalmadı. Babaannem rahmetli oldu, onun evi satıldı. Büyük amcamın bütün apartmanı satıldı, Florya’ya gittiler. Rahmetli oldu o da. Çocuklarının bir kısmı Florya’da oturuyor bir kısmı da daha ileriye. Güzelce’ye gittiler. Burada bizim binada oturan amcamın hanımı ve çocukları şu anda Florya’da oturuyorlar. Dede evinde olanların da kimileri başka yerlere gitti. Şu anda Fatih’te bir tek biz kaldık. Bir de bize yakın bir yerde dayımın kızları kaldı. Bu insanların hepsi buralardan yani Nefs-i İstanbul’dan  gittiler. Bizim eşimiz, dostumuz da gitti. Annemin bütün tanıdıkları da gitti. Babamın bütün tanıdıkları da gitti. Şimdi Fatih şu anda eskiden beri oturagelen yerli yurtlu insanların çok azının oturduğu bir yer haline geldi. Mesela bizim İhsan Elhan. Babası benim dayımın arkadaşı, rahmetli. O kadar eski çocukluk arkadaşları. İhsan’lar bile Başakşehir’e gittiler. Yana yakıla gitti İhsan, hâlâ gözü Fatih’te. Ama gitti bir kere. Ben de “Erhan git, gitme” arasında senelerimizi geçiriyorum. Bugün bir saat uğraştım arabayı park etmek için. Geldim, dolaştım, ama nasıl ortalık! Benim tanıdığım bir bakkal, mahalle bakkalı kaldı bir de birkaç arkadaşım. Başka kimse yok, tanıdık hiç kimse yok. Etraf bütün Araplarla, Suriyelilerle, Ürdünlülerle dolu falan.

Erhan Erken: Burası artık bizim eski Fatih değil!

Burası bizim eski Fatih değil. Ama ben yine burada duruyorum. Niye duruyorum belki biraz inat. Rumelili, “Arnavut inadı” falan derler ya belki onun için duruyorum biraz. Normalde buradan ilk gidişler Merter’e doğru oldu. Evler yetmeyince, evlerin konforu yetmeyince. Arabalar fazlalaşınca. Dolayısıyla ilk gidişler öncelikle Merter’e oldu. Sonra Bakırköy’e doğru oldu. Sonra ‘karşı taraf’a, Erenköy’e oldu. Erenköy civarında, Göztepe civarında yeni kurulan yerlere oldu. Daha sonra Başakşehir’e oldu. Şimdi daha biraz ileri Güzelce ve Hadımköy taraflarına doğru gitmeye başladılar. Yani özellikle 1980’lerden sonra benim gördüğüm bu şehrin merkezinden çevreye doğru büyük bir kaçış oldu. Bu kaçış, kaçış demeyelim de gitme oldu diyelim. Veya bir nevi mecburi gidiş oldu. Bunda işyerlerinin gelişmesi ve şehrin merkezden çevreye gidişiyle birlikte buralarda oturanlar da oralara doğru gitmeye başladılar.

Burası şu anda nostaljik olarak eski Fatih Sultan Mehmed Han’ın kazalar örgütlenmesinde Nefs-i İstanbul burası. Kaleiçi’ndeki yere Fatih Sultan Mehmed zamanında ‘Nefs-i İstanbul” derlermiş. Dört büyük kaza var o zaman İstanbul’da. Bir tanesi Pera, yani bugünkü Galata, Beyoğlu. İkincisi Üsküdar. Üçüncüsü Eyüp ve Haslar bölgesi diye tarif edilirmiş. Bir de şu anda bizim bulunduğumuz yer, Eminönü falan dâhil Nefs-i İstanbul.

Bugün Nefs-i İstanbul esasında insanların çok rahat oturabilecekleri bir yer olmaktan uzaklaşıyor gittikçe. Benim tezim şuydu: Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u 1453 yılında aldı, fakat yabancılar bunun intikamını şöyle alıyorlar. Şehrin bütün etrafındaki surları onartıyorlar, şehrin içinden de bizim kaçmamızı istiyorlar, çeşitli operasyonlarla. Ve belki buraları 80-100 yıl içerisinde yaşanan bir müze haline getirecekler! Uzak Doğu’da ‘saklı kent’ adlı içinde kimsenin yaşamadığı ama form olarak eski halleriyle yerinde duran kentler var. Şehir harika, ama içinde kimse yok. Mesela İstanbul,  Nefs-i İstanbul denen yer de şimdi böyle bir yere doğru gidiyor sanki ve burayı sadece turistlere göre hazırlıyorlar.

Yarın: Bizim Fatih’ten gitmemizi istiyorlar.

İttifak Gazetesi 02.05.2020

https://www.ittifakgazetesi.com/erhan-erken-in-gozuyle-sehir-ve-medeniyet-iii-m1713.html

Erhan Erken’in gözüyle şehir ve medeniyet-II

İbrahim Ethem Gören’in İttifak Gazetesindeki yazı dizisinin ikinci bölümü 01.05.2020

Hamiş: Bu yazımı rahmetin nur olup yağdığı bir Ramazan gününde Cenab-ı Hakk’ın engin rahmetine tevdi ettiğimiz kayınbiraderim Abdurrahman Güngör’ün aziz hatırasına ithaf ediyorum. Merhumun ruhu için Fatihalar okuyalım.

Erhan Erken

Roma’da insanlar vebadan kırılıyordu.

Erhan Erken ile Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nda düzenlediğimiz ‘şehir ve medeniyet’ serlevhalı online sohbet programının ikinci bölümünü değerli okuyucularımızın irfanına arz ediyoruz.

Bekir Cantemir

‘Mükemmel şehir’ olarak inşa edilen Roma’da insanlar vebadan kırılıyor. Şehrin kanalizasyonunu evlere kadar götürüyorlar ama üçüncü, dördüncü kattaki dairelere kanalizasyon götüremiyorlar. İnsanlar dışkılarını bir kaba koyup, birinci kata indirip orada kanalizasyona döktükleri için binlerce kişi salgın hastalıklardan ölüyor.

Vakıf kültürü yanında bize Ahilik’ten Fütüvvet geleneğinden bahsedebilir misiniz? Aynı ticarethanelerimiz var. Ama biz günümüzde ticaret yaparken nasıl ideal ahlakı, ticaret ahlakını sürdüremiyorsak bina yaparken de bunu sürdüremiyoruz. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir? Osmanlı İstanbul’unda şehrin ortasındaki çarşı, pazar ve şehirdeki ticari düzenleme nasıldı? Ve bugün de sizce nasıl olmalı?

İbrahim Ethem Gören

Buraya bir editör notu düşelim. Bekir Cantemir’in Başakşehir Batıkent karşılaştırması vakıa mutabık değil. Neden değil? Başakşehir cami ve külliye merkezli olarak inşa edilmemiş olsa da halkının gönül evlerinin nabzı oralarda atmaya devam ediyor. Batıkent’e gidiniz, bir adet medrese bulamazsınız. Başakşehir’de onlarca medrese ve vakıf var.

Vakıf kültürü Başakşehir’de yaşatılıyor.

Vakıf kültürü Başakşehir’de yaşatılıyor. Kendimden misal vereyim. Başakşehir’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bir konut projesinde oturuyorum. Burası bir vakıf mülkü. Mülhak vakıflarımızdan Silahdar Mehmed Ağa’nın Vakfiyesi burada yaşıyor ve yaşatılıyor. Silahdar Mehmed Ağa Vakfı’nın bölgede onlarca arazisi var. Oturduğumuz sitenin içerisinde bir mescid ve bir medrese var. Sitenin dükkânlarında İlim Yayma Cemiyeti’nin, Hayrat Vakfı’nın Mekteb-i İrfan Derneği’nin, Anadolu Gençlik Derneği’nin ve Yedi Hilâl Derneği’nin şubeleri var. Buralarda Ümmet-i Muhammed’in evlatlarına İslam’ın umdeleri öğretiliyor.

Evimizin tam karşısında İstanbul’un Mehmet Emin Saraç İHL Kampüsü var. Burası İstanbul’un en büyük İHL kampüslerinden biri. Kampüsün içindeki kültür merkezi gerçek bir irfan ocağı mahiyetinde çalışıyor. Evimizin hemen yakınında TÜGVA’nın bir gençlik merkezi ile onun hemen yanında El-Osman Akademi ve Vatan İlmî Araştırmalar Derneği yer alıyor. Silahdar Mehmed Ağa vakıf arazilerinin bir tarafında Hoca Ahmed Yesevi Camii, Hoca Ahmet Yesevi Kız Kur’an Kursu ve diğer tarafında da Mehmed Zahid Kotku Camii bulunuyor. Dolayısıyla Başakşehir’in ictimai ve sosyo-kültürel medeniyet dinamikleri yakından izlendiği zaman gözlemlenebiliyor.

Erhan Erken

Ya hu şimdi, İbrahim Ethem Bey, diyorum ki Beyin Bey’in moderatör değil de benim moderatör olup da Bekir Bey’in anlatması lazım gelir! Biz burada sanki yanlış yapmışız. İstanbul’un önemli bir bölümünü doktora tezi yapmış bir arkadaş moderatör, ben konuşmacıyım!

İbrahim Ethem Gören

Estağfirullah, estağfirullah. Gayet iyi gidiyor.

Bekir Cantemir

Ben, sizin okumalarınız ve birikiminizle yorumunuzu merak ediyorum. Bir İstanbul beyefendisiyle bunları konuşmak verimli de oluyor.

Erhan Erken

Eyvallah teşekkür ederim. Bazen ben şöyle düşünüyorum. Hz. Âdem yaratıldığında Hz. Allah ona eşyanın tüm isimlerini öğretiyor. Bilinen bir şey varsa ilk andan itibaren vahiyle geliyor. Her dönemde mutlaka peygamberler var. Binlerce peygamber gönderilmiş. Kur’an-ı Kerim’de bir kısmının isimleri zikrediliyor. Bir bilgi insanlığa geldiyse ucunda mutlaka vahiy var. Sonradan bunların bazıları çarpıtılmış. Dolayısıyla insanların insanlık tarihi içinde farklı farklı dinlerde farklı farklı coğrafyalarda bir güzel uygulama gördüğüm zaman diyorum ki “bunun kökü bir yerden vahye ve Rabb’ül-Âlemîn’in insana öğrettiklerine dayanıyor.“

Doğuya da batıya da gittiğinizde şehirde, mekânda bir takım güzelliklere şahit olduğunuzda “Bunlara bir yerlerden bir şeyler gelmiş” diyorsunuz. İbadetlerinde bile bazen İslam dinindeki bazı ibadetlerle benzerlikler var. Demek ki bir yerlerden buralara esintiler gelmiş. Dolayısıyla onlar da hakikati vakti zamanında daha düzgün şeylerde bulmuş olabilirler. Bizimkiler bunu bir dönem iyi uygulamışlar diye görüyorum. Belki de ben geçmişe biraz sıcak bakan bir adamım.

Esnaf kültüründe şunu görüyorum. Esnafımızı herhangi bir işe başladığında besmeleyle başlıyor, Allah’ın adıyla başlıyor. Sabahleyin dua ile başlıyor işine. Her işin merkezinde esasında din ve iman var. Ahilik geleneğine bakıyorum. İnsanın üç şeyi açık, üç şeyi de kapalı olması lazım. Nedir bunlar? Eli açık olacak, kapısı açık olacak, sofrası açık olacak. Ahiliğin önemli bir prensibidir bunlar. Ne anlatıyor? Kardeşim cömert olman lazım. Kardeşim konuksever olman lazım. Kardeşim diğerkâm olman lazım. Yani kendinden çok başkalarını düşünmen lazım. Çok güzel bir formül. Üç şeyin de kapalı olacak. Gözün kapalı olacak, ayıpları örteceksin. Irzın kapalı olacak, hududullaha/Allah’ın koyduğu sınırlara dikkat edeceksin. Dilin kapalı olacak dedikodu yapmayacaksın, laf taşımayacaksın falan. Ahilikteki ‘üç kapalı üç açık’ bence sistemin önemli noktaları. İş yaparken de muhakkak değer bazlı bir iş yapacaksın.

Ahilik teşkilatımız gücünü fütüvvetnâmelerden alıyor.

Ahiliğin arka tarafında fütüvvetnâme kültürü vardır. Fütüvvetnâmelere baktığımız zaman, 9’uncu ve 10’uncu yüzyıldan itibaren 700’ün üzerinde ahlâkî değer, özellik görürsünüz. Bunların 120 kadarını Ahilikte kullanmışlar, çıraklıktan yamaklığa, kalfalıktan ustalığa geçerken ve iş hayatının tüm evrelerinde. Adam yamaklıktan çıraklığa geçiyor, oradan kalfalığa geçiyor, oradan da ustalığa… Ve bin günlük bir sürede oluyor bunlar. Üç yılda yamaklıktan çıraklığa geçiyor, üç yılda çıraklıktan kalfalığa geçiyor ve yine üç yılda kalfalıktan ustalığa geçiyor. 12 yıllık tedrisat süresince hem meslekî bir ehliyet sahibi oluyor hem de ahlâkî bir ehliyet sahibi oluyor. Bu bir eğitim sistemi. Biz günümüzde 12 yılda çocuklarımıza lise diploması veriyoruz, yahut meslek liselerinden mezun ediyoruz. Ahilik de 12 yılda yamaklıktan ustalığa kadar adamı mezun ediyor ama yanına hem meslekî hem de ahlâkî şey koyuyor. İşine muhakkak Allah kelâmıyla başlıyor ve Allah kelâmıyla bitiriyor. Çevrelerinde emr-ibilmaruf yapan muhtesibler var. Bunun kökü Peygamber Efendimize (sav) kadar dayanıyor. İlk muhtesib Peygamber Efendimiz (sav).

Yaptığın her iş hem iş hem de ibadet… Hepsi iç içe. Ve sen gününü bitirdiğin zaman senin grubunun, loncanın bir tekkesi var. O tekkeye gidiyorsun akşamları. Sadettin Ökten Hoca bunu bir müjdeleyici ve bir korkutucu olarak anlatıyor. Bizde “beşiran ve neziran” şeklinde iki kavram var. Ayet-i kerimede geçiyor. Biri uyarıcı, diğeri müjdeleyici… Ökten Hoca diyor ki ”Bizim kültürümüzde cami uyarıcıdır, tekke ise müjdeleyicidir. Camiinin uyarıcı yanı fazladır, müjdeleyici tarafı daha azdır, bununla birlikte tekkenin müjdeleyici yanı fazladır, uyarıcı yönü daha azdır.”

Prizren Namazgah

Ahilik din ile hayatın sarmal olduğu bir sistem.

Biz tekkeyi ortadan kaldırdıktan sonra sadece uyarıcı yönü olan bir sistem geriye kaldı. Şimdi ben Osmanlı’ya bakıyorum belki de çok idealize ediyorum, bilemiyorum. Namazını kılıyorsun, akşam da tekkene gidiyorsun. Herkesin meşrebine göre gittiği bir dergâh var. Hem işini yapıyorsun, hem rûhî terbiyeni alıyorsun, hem bir sistemin içinden yetişiyorsun. O sistemin tepesinde de kadı var esasında. Esnafın tepesinde seçilip gelen kethüda var, kethüdanın hesap verdiği kişi de kadı… Adalet mekanizmasının en üstünde de bir kazaskerlik makamı var, adalet dağıtan, din ile ilgili bir makam… Ahilikte hayatın din ile iç içe geçtiği bir yapı/sistem görüyorum. Ahilik çok kontrollü bir yapı. Modernleşme yahut sanayileşme öncesi kol gücüyle, insanların küçük mekanizmalarla iş ürettiği bir yer. Mesela makinalaşmadan, sanayileşmeden sonra kitlesel üretime geçtikten sonra böylesi kontrollü bir Ahilik sistemi olabilir mi tartışılabilir. O zamanki Ahilik gibi bir şey olmaz ama belki ticaret odaları, sanayi odaları, borsalar reorganize edilerek, ama Ahilik ruhunun içinde yer aldığı bir esnaf yapılanması kurulabilir yine. Ama esas mesele şu: Bir sistemin içinde şehrin ortasına camii koyduğumuz gibi sosyal hayatın ortasına da dini, uyarıcıyı ve müjdeleyici bir zihniyeti koyacak mıyız? Ben Ahilikte bunu görüyorum. Şehrin oluşumunda da bu var, esnaflığın oluşumunda da yine bu var.

Sıbyan mektebi bed-i besmele töreni

Çocuk dört yaş dört günlük olduğunda eğitimi başlıyor.

Başka alanlarda, eğitimde de var… Eğitimde çocuk dört yaş, dört ay dört günlük iken sıbyan mektebine alıyorlar. Müthiş bir tören… Bu törenin en önemli tarafı imam çocuğu evinden alıyor, “Rabbiyessir” ile başlatıyor ve böylelikle dini bir eğitime başlatarak çocuğun hayatına ilk günden bir damga vuruyor bir nevi.

Bekir Cantemir

Burada hep anlatımız İstanbul üzerinden. Paranın merkez olarak toplandığı, maddi kültürün aktığı, imparatorluğun başkenti olan bir şehir üzerinden, İstanbul üzerinden konuşuyoruz. Eğer bunu biz Samsun üzerinde konuşacak olursak, Antalya üzerinde konuşacak olursak yani periferideki kentlerdeki ekonomik süreç, o döngüler açısından konuştuğumuzda bu idealize edildiğimiz sisteme her yerde rastlamıyoruz. Çünkü bu kadar yaygın okullaşma oranı yok. Şehri tarihi bir tasavvur olarak idealize ettiğimizde şu anda yaşanamaz bir durum ortaya çıkıyor. Yaşandı ve bitti. Bir daha bunun tecrübesi mümkün değil anlamında söylüyorum. Hâlbuki ben sizin de buna inanmadığınızı veya bunun uygulanabileceğini pratik elde edebilecek düşüncesinde olan biri olarak soruyorum. Şimdi mesela bizim elimizde hâlâ küçük esnafımız var. Kendi çapımızda çarşılarımız var. Sonuçta hâlâ katılım bankacılığının Türkiye bankacılık sistemi içerisindeki rolü hâlâ %5. Sonuçta insanlar maalesef bunu tercih etmiyorlar. Kocaman bir sürü laflar ediyoruz ama ihtiyaç duyulduğumuzda bankacılık işlemlerimizi ideal tercihlerimiz muvacehesinde yapmıyoruz. Şimdi burada bunları şunun için söylüyorum.

Şehrimizde mahremiyeti nasıl kuracağız?

Düşünce temelinizden sonra “Sizce bu yaşadığımız şehirde mahremiyeti nasıl kuracağız? Yani birey olarak, şahsiyet olarak kendimizi, çevremizi nasıl koruyacağız?” Ben bunu mahremiyet kavramıyla açıklıyorum. Çünkü bence bu yüzyılın gayrimenkul geliştirmesinde de en önemli unsurun mahremiyet olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık bu KOVİT’te de gördük ki insanlar evlere kapandığında, duvarların artık seni tutamadığı bir yerde ya da ortak alan kullanımlarında fıkhın her şeyi kuşatmadığı durumlarda bizim başka bir şeye ihtiyacımız var. Bunu mahremiyetin ne kadar değerli olduğuna şahit oluyoruz. Sizce bu şehirde mahremiyet kurulabilir mi? Ya da kurulmasının önünde ne tür engeller var?

Erhan Erken

Bu insanların niyetiyle alakalı bir iş. Şimdi şu KOVİT salgınından sonra da gördük. Yerleşik kuralların hemen hepsinin en ufak bir şey olan virüs ile sallandığını görüyorsunuz. Bütün sistemler sallanıyor şu anda. Değerler sallandı, işlerimiz sallandı, şehir sallandı, mülkiyet ile ilişkimiz sallandı. Araban var bir kıymeti yok, paran var harcayamıyorsun, alış veriş yapamıyorsun bütün keyfin kaçmış. Ve her an ölümü düşünüyorsun. Şimdi olması gereken bu zaten. Aslında sen bu dünyaya bir gölgelenmek için gelmedin mi? İnanıyorsan bu gölgelenmek içindeki zamanını bitirip esas senin mülkün, gideceğin yer ahiret âlemidir. Buraya dünyaya gölgelenmeye geldin. Bu durumda gölgelenmek için geldiğin zamanı en iyi bir şekilde değerlendir. Bununla birlikte burada kalıcı gibi “ila nihaye varım” gibi düşünmeyeceksin. Dünya böyle bir yer haddizatında. Dini düşünce bu. Burada vazifeni yerine getirdiğin bir hayat yaşıyorsun. Evinde de öyle emre âmâde olacaksın. Rabbü’l-Âlemîn ne buyuruyorsa ona göre bir hayat süreceksin. Şimdi biz modern hayatın içinde bunu kaybettik. Bunu kaybettiğin zaman her şey zor geliyor adama.

Osmanlı ev içi

Osmanlı şehirlerinde korunaklı mahremiyet alanları oluşturulmuş.

Normalde mahremiyetten ne anlıyoruz? Rabb’ül-Âlemîn kadın ile erkeği ayrı hususiyetlerde yaratmış. Bunların birbiri aralarındaki ilişkilerini nikâh ile yahut akrabalık bağları ile caiz kılmış. Bunun dışındaki ilişkilerde mahremiyet alanı oluşturmuş. Mahremiyetin en önemli tarafı bu. Tesettür de bununla ilgili, evin şekli de… Şu eleştirilebilir. Osmanlı ev mahremiyetinde bunu biraz abartmış! Bununla ilgili bazı tartışma alanları var. Osmanlı yapımında mahremiyeti biraz abartmış. Haremlik ile selâmlığı öyle bir ayırmış ki bugünkü sistemde bunu bu kadar ayırabilir misin! Zor bir şey, Müslümanların bile şu anda kafasının basmadığı bir şey. Biz ilk evlendiğimizde bizim bütün odalarımızın arasında perde vardı. Ben perdeyi ilk olarak koyduğumda birçok aile efradı o perdeden rahatsız oldu. Geliyor, Hanımları bir yere erkekleri ayrı bir yere alıyorum, millet şaşırıyor, kafası karışıyor! “Bu işler böyledir, sen de rahat et ben de rahat edeyim” diyorum. Bunun örneğini nerede görüyorsun? Safranbolu evlerinde görüyorsun. Eski Türk evlerinde görüyorsun. Bir de ortaya  dolap koşmuş adam. Hanımı getiriyor o çayı dolaba koyuyor, dolabı çeviriyor, erkek diğer taraftan alıyor, oradan hizmet ediyor. Pat diye evin içerisine giremiyorsunuz, bir de girerken orada bir sütre var, önce seni selâmlık bölümüne alıyorlar. Rahatlama bölümü balkon değil, bahçe mesela. Modernleşmeyle birlikte bahçe balkona dönüşüyor. Dışarıdan bakan içeriyi seyrediyor. Eski İstanbul evlerinde bir kafes var. Dışarıdan baktığınızda evin içerisi görünmüyor. Şimdi çok modern evlerde perdeler ardına kadar açık. Bütün ey meydanda! Sokak ile evin ayırımı yok, adam ayakkabıyla evin içerisine giriyor falan. Bizim kültürümüzde mahremiyet niye var? Hanım erkek ilişkilerini birbirinden tatlı bir şekilde ayırmış bunu. Sosyal hayatı da buna benzer bir şekilde ayırmış. Bizimkiler bunu nerede bozmuşlar? Modernleşme dönemlerinde mesirelerde falan bunu çiğnemeye başlamışlar. Mesire yerlerine gitmişler, birbirlerine bakmışlar, hanımlar yine örtülü ama ufak ufak ufak ufak bakışmalar başlamış. Belki bizim bozulmalarımız oradan başlamış. Şimdi otobüste de berabersin, minibüste de berabersin, işyerinde de berabersin, iş hayatında da berabersin. Herkes birbirini rahatsız ediyor esasında. Ben bu tür çok karışık şehir hayatından rahatsız olan bir adamım, mahremiyet anlayışım gereği. Benim buna hakkım var. Ben inancım gereği şehir hayatında belli şeylerin ayrıldığı alanlar istiyorum, tercih ediyorum inancım gereği. Bunu yapabilmeliyim.

Prost’un tezi Ayasofya üzerine…

Mustafa Kemal 1937’de Henri Prost’u İstanbul’a çağırıyor. İstanbul’un yeniden düzenlenmesiyle ilgili. Prost yaman biri. Master tezi Ayasofya üzerine adamın. İstanbul’a gelmezden önce de Fas’ta bu türden çalışmaları yapmış. İstanbul’a geldiği zaman ilk olarak tavsiyelerinden biri “Büyük yollar ve büyük meydanlar yapalım” diyor. “Çıkmaz sokakların, dar sokakların, herkesin girmediği mahrem alanların, mahallelerin şehre açılması lazım” diyor. Bu çok önemli bir şey. Buna mimari olarak bakıldığında “seküler şehirleşme” deniyor. .Fransız devriminden sonra şehirlerde bu tarz büyük yolların büyük meydanların açılması fikri ortaya atılmış. “ Buna orijinalinde espace libre veya public space diyorlar. .Türkçesi kamusal alan gibi ifade edilebilir.

Adam o ekole dayalı olarak şehrin güzelleşmesinden öte şehrin büyük meydanlara açılması, kitlelerin büyük meydanlarda buluşmasını tavsiye ediyor Mustafa Kemal’e. Sonra Mustafa Kemal döneminde Prost’un tavsiyelerinin bir kısmı yapılıyor. İnönü döneminde az bir şey yapılıyor. Demokrat Parti dönemi bunu abartarak yapmış mesela. Vatan Caddesi’nin, Millet caddesinin açılması Prost Planı’nın daha farklı uygulanması. Taksim Meydanı, Beyazıt Meydanı… Şimdi bu yaklaşım şehirdeki mahremiyet alanlarının kitleye açılması planı ilginç bir şey! Haddizatında bu hadise daha kapalı olaydı, hanımlarla erkeklerin bir arada bulunacağı alanlar daha usturuplu şekillendirilseydi, herkes iç içe geçmeseydi daha mı iyi şehir olabilirdi. Düşündüğünüz zaman buna benzer çizgiler bulabilirsiniz. Düşünmediğin zaman olmaz! Bilemiyorum izah edebildim mi?

Vatan Caddesi demişken… Vatan caddesi bir zamanların Lykos deresidir (Bayrampaşa deresi). Oradan Yenikapı’ya kadar dere akarmış ve çevresi de bostanlıkmış. Derede akan suyun debisini ölçmek için sulu kule yapmışlar dere kenarına. Şu an o semtin adı da oradan geliyor.

Bekir Cantemir

Şimdi burada kafesli bir ev düşündüğümüzde ya da ortaya dolap koyup mahremiyet kurduğumuzda paşa konaklarını idealize ettiğimiz için böyle oluyor. Çünkü ben kendi Çorum’daki köy hayatını düşündüğüm zaman Anadolu insanlarının bu kadar mahremiyet kurabilecek imkânları yoktu. Çünkü mahrem kalmak bile ekonomik süreçle alakalı. Yani sizin iki oda bir salon eve misafir aldığınızda mahrem kalacak yeriniz kalmıyor. Dünya tarihi boyunca mahremiyeti koruyabilmek bile ekonomik güç meselesi. Bunu herkesin uygulayabilmesi bana pek mümkün değil gibi geliyor.

Edirne evi

Erhan Erken

Ben bahsettiğiniz mahremiyeti perde ile uyguluyordum. 90 metrekare bir evde yaşıyordum ve evin her tarafında perde vardı. Bunu uyguluyordum. Niyetiniz olursa iki odada da mahremiyeti kurarsınız. Anlatabildim mi! Burada önemli olan niyet ve yaklaşım.

Kastamonu evi

Anadolu’daki pek çok eve baktım. Birçok evlerde bu yapı var, küçüğünde de büyüğünde de… Bilecik evlerinde de, Karadeniz evlerinde de, pek çok Anadolu kent evlerinde de baktığınız zaman niyeti olanlar mahremiyeti kurmuşlar. Az da olsa, küçük de olsa insanımız bu mahremiyeti kurmuş. Bu bir bakış açısı netice itibarıyla.

Bekir Cantemir

19’ucu yüzyıldaki Ermeni kadınların çoğu çarşaflı. Sadece çarşaf renginden Müslüman ya da Hıristiyan olduğunu anlayabiliyorsunuz. Ya da şu an Netfiix’teki Unorthodox ya da Schnitsel dizisine bakarsanız Hasidik Yahudilerin kendi şeriatlarını nasıl uyguladıklarını, kadın erkek ilişkilerindeki mahremiyeti nasıl inşa ettiklerini görebiliyoruz. Farklı dine mensup olan insanların şu an New York’ta da, Kudüs’te de bunları yapabildiklerini görebiliyoruz. Farklı bir dine mensup insanlar bunları yapabiliyorlar yani. Ben bunun için söylüyorum, yapılabilir ya da yapılamaz anlamında sormuyorum. Sizin kişisel hayatınıza gelecek olursak…

Bekir Paşa: İstanbul’a geniş caddeler açılmalı.

Mesela yolları konuşacak olursak Roma’da geniş yollar açıyor İstanbul’un geniş yollarını burada Bizanslılar kapatıyor. Çünkü Bizanslılar kargacık burgacık bir şekilde imar ediyorlar. Tanzimat Fermanı sonrasında “İstanbul’a geniş caddeler açılmalı” binalar kargir olmalı şeklinde layihalar sunuluyor. Bunu Abdülaziz planlıyor, Abdülhamid, dedesinin Beyazıt’taki türbesini, medreseyi kaldırıp modern bir belediye binası yapmak istiyor ama para bulamıyor. Modernleşme tecrübesi açısından II. Mahmud’un, Abdülhamid’in, Mustafa Kemal’in, Menderes’in ve sonrakilerin zihinsel olarak aynı çizgiyi temsil ediyorlar.

Erhan Erken

Bu noktada haklısınız.

Bekir Cantemir

Sadece maddi imkânı bulan becermiş oluyor. Yol ile ilgili tartışmayı bir kenara koyarak… Sizin gündelik hayatınıza gelmek istiyorum. Fatih’te doğdunuz. O kısmı dinlemek istiyorum. Fatih’e bir ilkokula gittiniz. Dedeniz buralıydı. Dedeniz belki ahşap evini başka bir şeye dönüştürdü. Sizin kendi ailenizin konut ve okul tercihleri üzerinden bize biraz eski İstanbul deneyiminizi anlatır mısınız? Bu okumalarınızla, bize bunu anlattığınız fikirlerle tercihler arasındaki çelişkiler neydi, imkânlar neydi?

Erhan Erken

Şimdi ben daha eski dönemlerde yaşamış biri değilim. Diyelim ben 1961 doğumluyum. Zaten birçok modernleşme hamlesinin olduğu bir zamanın çocuğuyum. Mesela annemin ki daha biraz farklı. Bugün dede evimizin bulunduğu Fatih’te şu anda betonarme bir ev var. Rahmetli dedem inşaatçıymış, evi o yapmış. Oraya annemin anlattığına göre 1950’lerde falan gitmişler.

Dedelerim Selanik’ten Fatih Cemali Sokak’a gelmiş.

Selanik’ten geldikten sonra ilk olarak Fatih’te Cemali Sokak diye bir yere taşınmışlar. Bugün hâlâ Cemali Sokak var. Hatta geçenlerde Instagram’da bir şey paylaştım: Rahmetli dayımın sünnet davetiyesi. Cemali Sokak’ta dedemlerin oturduğu ev, 1935 yılı. Oraya gelmişler. Dedem daha sonra 1950 yılında oraya 300-500 metre yakın bir yerden ahşap bir ev almış, Nişancı caddesinin üzerinde bir yer. Şimdi geçmişe yönelik olarak bakıyorum o evin hiç fotoğrafı yok bizde. Annem anlatıyor: “Güzel bir bahçesi vardı, rahmetli anneannemin çiçekleri vardı, geniş bir bahçe duvarları falan vardı” diye. Annem diyor ki “O evde rüzgâr estiği zaman kilimler havalanırdı. Isıtması çok zordu.” “Erhan sen o kadar idealize ediyorsun ama ahşap evde yaşamak çok zordur” diyor. Şimdi ben bugün bakıyorum, bu ahşap ev çok güzel keşke olsaydı diyorum. Mesela bizim evin hemen yanında dayımın kayınpederinin evi vardı, yarı ahşap yarı kârgir. Basık tavanları olan o evi çok severdik mesela. Burnunuza ağacın, ahşabın kokusunun geldiği bir evden söz ediyorum. Ama çok zahmetli bir evdi, küçücük, daracık odalar. İşte bahçesinde suyu çeşmeden akardı. Tuvalet dışarıda falan, bugün olsa ihtiyaç halinde evden çıkıp bahçede bir yerdeki tuvalete gideceksiniz falan. Ayak yolu. Zahmetli bir hayat yani. Şimdi oradan beton bir eve geçmişler. Biz ahşap eve öykünüyoruz. Bununla birlikte şunu düşünüyorum. Bir zamandan sonra, İstanbul’da yangınların çok olduğu bir zamandan sonra ahşaptan büyük bir kaçış olmuş. Ve betonarmeye doğru bir gidiş olmuş. Şimdi bu ne kadar doğru bir şeydi. Şu son dönemlerde ahşapçılarla çok temasım oluyor, onlardan gördüğüm şu.

Avrupa ve ABD ahşap evlere yöneliyor.

Avrupa’da da ABD’de de ahşaba doğru geniş bir yöneliş var şu anda. Daha sıhhî bir şey ve yapılan araştırmalarda ve benim de okuduklarımda ahşap iyi yapıldığı zaman yangında da kolay yanan bir şey değil esasında. Bir nevi çelikten yapılan yerlerden ahşap daha sağlam. Bunu 2001 yılında ABD’de 11 Eylül saldırılarında gördük. O çelik konstrüksiyonlu binalar ısıya dayanamayıp küt diye çöktü. Ama şu anda Avrupa’da birçok yerde fuar alanları bile büyük ahşap malzemelerden yapılıyor. Esasında baktığınızda ahşap güzel bir şey. Aynı zamanda sıhhatli. İyi organize edilebilirse ahşap evlerde yaşanabilir pekâlâ. Ama “Geçmiş zamanların ahşap evleri iyi miydi?” Belki bu kadar öykündüğümüz kadar iyi olmayabilir. Annemden edindiğim tecrübe.

Bekir Cantemir

Burada şunu sormak istiyorum. Siz hangi evde büyüdünüz? Dedenizin yaptığı evde mi?

Erhan Erken

Ben betonarme bir evde büyüdüm. Dedemin yaptığı betonarme evde büyüdüm ben, ahşap evde değil. Ahşap evi hiç görmedim.

Bekir Cantemir

Pekiyi oradan hangi okula gittiniz?

Erhan Erken

Ben oradan evimize 300-400 metre ilerisindeki Muallim Yahya İlkokulu’na, eski ismiyle 60’ıncı İlkokul’a gittim. Orası annemin de, teyzemin de gitti ilkokuldu. İstanbul’un en eski okullarından biri hâlâ duruyor orada. Muallim Yahya Efendi’nin İlkokulu.

Bekir Cantemir

Dolayısıyla mahalle kültürü içerisinde yetiştiniz.

Erhan Erken

Evet. Biz tamamen Nişanca’da mahalle kültürü içerisinde yetiştik. Nişanca’da mahallelinin ilişkilerinin döndüğü yer Nisanca Camii ve Kumrulu Mescid Camii’dir. Tam bir mahalle kültürüdür. Ben hatta bir zaman “Nişanca Caddesi’nde bir serüven” diye de yazmıştım o mahalledeki ağabeylerin, amcaların, hocaların ilişkilerini. Yani bir nevi dar bir mahalle kültürünün olduğu bir yer. Okulu hemen dibinde, yürüyerek gidiyorsunuz.

Bekir Cantemir

Mahalle kültüründe kontrol mekanizması kimlerdeydi? Şimdi siz servis kullanmıyordunuz, okula yürüyerek gidiyordunuz.

Erhan Erken

Evet, ilkokulda öyleydi.

Bekir Cantemir

Sokakta oynuyordunuz ve aileniz de herhangi bir güvenlik endişesi duymuyordu.

Erhan Erken

Doğrudur, aynen öyleydi.

Bekir Cantemir

Güvenliği sağlayan unsurlar neydi? Mesela şu anda insanlar çocuklarını sokağa bırakmaktan korkuyorlar. Netice itibarıyla şöylece bakarsak üzerinden geçen yıl sayısı 50-60.

Erhan Erken

Benim çocukluğumun geçtiği tarafa bakarsanız kışın biz Fatih’te otururduk, yazın Şenlikköy’e giderdik. Eskiden. Florya Şenlikköy. Şimdi orası çok modern bir yer oldu. Bizim gittiğimiz zaman biz yazlığa giderdik oraya, 5-6 ayımız orada geçerdi. Tek katlı, bahçeli, nadirattan iki katlı evler olurdu orada. Tam anlamıyla ismiyle müsemma İstanbul içinde bir köy. Çok kontrollü bir yerdi o zamanlarda Şenlikköy. Herkesi tanırdık, postacı Sefer Abi vardı mesela. Rahmetli oldu. Mesela bana İstanbul’dan ya da herhangi bir şehirden Erhan Erken Şenlikköy-Florya yazsan, hiç şaşmadan gelirdi o posta. Çünkü Sefer Abi herkesi tanırdı. İşte ne bileyim bakkalı vardı, faytoncusu vardı, köyün muhtarı vardı. İstanbul’un içinde tipik bir mahalle ve köyden bahsediyorum.

Bekir Cantemir

Araya bir anekdot gireyim. Yeşilköy’ü 1930’ylarda bataklığı kurutma karşılığında ücretsiz olarak alıyor bir vatandaş. Bataklığı kurutuyor, 1945’te parselleyip satıyor. Hiç vergi ödemiyor. Hâlbuki ö dönemlerde tarım amaçlı bir yer. Yeşilköy’de bir köymüş o zaman, bataklık bir köy.

Erhan Erken

Şenlikköy’e “Kalitarya” derleşmiş eskiden.

Bekir Cantemir

Deprem açısından İstanbul’un en riskli yerlerinden birinin o kurutulan bataklığın olduğu, bugünkü Ataköy konutlarının olduğu yerler olduğu söyleniyor.

Peki, siz ilkokulu bitirdiniz ortaokula ve liseye Galatasaray Lisesi’ne başladınız. Fatih’ten Galatasaray’a nasıl gidip geliyordunuz?

Erhan Erken

Galatasaray’a gidiş şöyleydi. İlk sene servis tutuldu bize. Bir şoför bizi götürüp getirdi, dört kişi bir arabaya binerdik. Babam sağ olsun. Galatasaray’ın genel havası yatılıdır. Herkes orada yatılı kalır. Ben kendi döneminde Galatasaray’da hiç yatmadan gidip gelen 3 kişiden biriyimdir. O şartla Galatasaray’a yazdırıldım. Annem yatılı gitmemi istememişti çünkü. Koruma içgüdüsüyle veya her nasılsa. İyi de olmuş. Çünkü orası çok dönüştüren bir yer. Bize bir araba tutulmuştu, arabayla gittik geldik. Üç kız, bir ben hep öyle gittik. Galatasaray benim Fatih ve Florya dışında ilk dışarıya çıktığım bir yer oldu bir benim için. Bir endişe ile de gittik oraya tabi. Farklı bir yere gidiyoruz, Taksim’e falan. Benim açımdan ayrı bir kültürle tanışmaydı orası.

Bekir Cantemir

Fatih’ten Beyoğlu’na gittiğinizde hani Fatih-Harbiye’deki bir çatışmayı düşünürsek sizin için farklı bir kültür var mıydı Beyoğlu’nda.

Erhan Erken

Ben bugünlerde onları yazıyorum. Yazarken şu dikkatimi çekmişti. Ben mesela Allah’a inanmayan bir kişinin olabileceğini ilk defa Galatasaray’da gördüm. Çok yakın bir arkadaşıma bir şeyler anlatıyorum “İnanmıyorum, ateistim ben” diyor. O kadar sevdiğim bir çocuk ki “nasıl inanmazsın?” diyorum. Ben çılgına dönmüşüm, durup durup uğraşıyorum, bir şeyler anlatmaya gayret ediyorum falan.

Yarın: Galatasaray Lisesi’nde kendimi okumaya verdim.

İttifak Gazetesi 01.05.2020

https://www.ittifakgazetesi.com/erhan-erken-in-gozuyle-sehir-ve-medeniyet-ii-m1711.html

Fatih Çırçır çevresinde zaman içinde bir yolculuk

Çırçır’ın konumu

Fatih ilçesi’nin İstanbul’un en eski yerleşim bölgelerinden biri olduğu herkesin malumudur. Bu yazımızda Fatih ilçesinin sınırları içinde bir semt olan Çırçır’ı merkeze alarak, belli bir dönemdeki insan-mekan ilişkilerini, bazı hatıraları ve yaşanmış olayları nakletmeye çalışacağız.
Çırçır, eski adları ile ifade edersek Haydar, Zeyrek, Unkapanı Cibali ve Gelenbevi ile komşu bir bölge.
Bilmeyeneler için önce bu semte nasıl ulaşılır kısaca onu tarif edelim.
Fatih Camii’ni hareket noktası olarak alırsak, öncelikle cenaze kapısından çıktıktan sonra İtfaiye istikametine doğru yaklaşık 100-150 metre kadar yürümeye başlamanız gerekiyor. Eğimi fazla olmayan yokuşun bitimine doğru eskiden askerlik şubesi, şimdi ise Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’ne ait olan binanın köşesinden sola doğru sapıyorsunuz. Ondan sonra Bozdoğan kemerinin altından geçerek yaklaşık 300-400 metre kadar daha yürüyorsunuz. Vardığınız yer Çırçır semti oluyor. Çırçır’ın merkezinden sağa doğru devam ederseniz ineceğiniz yokuş sizi Zeyrek’ e ve Unkapanı’ndan yukarı çıkan ana yola kadar götürecektir. Bu yol üzerinde biraz sağa doğru giderseniz, restorasyonu yeni bitmiş olan Molla Zeyrek Camii’ni (eski Pantokrator Manastır Kilisesi) ve Belediye tesislerini de görebilmeniz mümkün.

Çırçır eskiden Sinanağa Mahallesi olarak da bilinirdi. Burasının yazıya konu olmasının en önemli sebebi Rahmetli babamların çocukluk ve gençlik dönemlerinde burada oturmuş olmaları ve sonrasında da o semt ile ilişkilerinin bir şekilde devam etmesidir. Bizler orada yaşamamış olsak da, babam ve ailesinin hayatlarının önemli bir kısmı burada geçmişti. Bir sonraki nesil olarak bizlerle en önemli ilgisi de, nüfus kağıtlarımızın mahallesi ibaresinin karşısında Sinanağa yazacak kadar oraya ait olduğumuz bir yer. Fatih Belediyesinin semtlerin isimleri ve sınırları üzerinde yaptığı bir dizi değişiklikten sonra Sinanağa mahallesinin adı Zeyrek olarak değişti. Bu değişiklikten sonra, yukarıda Çırçır’ın komşusu diye zikrettiğim semtlerin şu an hangisi hangi mahalle adları ile anılıyor inanın onu bilemiyorum

Rumeli’den Türkiye’ye göç

Babamın ailesi, Rahmetli dedemlerin Rumeli’deki hayatlarından başlayarak bu semte gelene kadar bayağı hüzünlü bir zaman dilimi geçirmişler:
Rahmetli Osman dedemler ( yani babamın babası) yine Rahmetli babamın anlattığına göre 17 yaşına kadar Selanik’in 40-50 km yakınlarında Kılkış denen bir yerde babaları Topal Ahmet adıyla bilinen büyük dedemin çiftliğinde yaşarlarmış. Ahmet dedenin ölüm tarihini tam olarak bilemiyoruz lakin anlatılan olaylarda adı geçmediği için daha erken bir zamanda vefat ettiğini düşünüyoruz.

Balkan Savaşı patladığında Bulgarlar onların bölgesine doğru gelmeye başladıklarında Rahmetli Osman dedem, kardeşlerini ve annesini de alarak trene binip Selanik’e gelmişler. Gelmişler diye söylüyorum ama daha doğru ifade edersek eşyalarından ne alabildilerse yanlarına alıp onlarla birlikte kaçmışlar.

2012 yılında ( ailece ayrılışımızın yüzüncü yılında) bir seyahat vesilesiyle gidip babamın bahsettiği tren hattını ve gar binasını bulup resimlerini çekmiştim. Bu benim için çok hüzünlü bir seyahatti. Bizim Kilkis diye bildiğimiz yerde şu an Christona diye bir tabela gördüğümde bu hüznüm daha da artmıştı.
Dedemler Selanik’te bir dönem kaldıktan sonra Balkanlardaki hazin geri çekilişimizin bir sonucu olarak anavatana doğru hicret etmişler ve Manisa’ya yerleşmişler. Bu arada mübadele dolayısıyla kendilerine başka bir bölgede verilen yerleri Manisa ile değiştirmek için belli bir uğraş vermişler ve en son orada karar kılmışlar.
Babaannem de Selanik’den bu göç vesilesiyle Türkiye’ye gelen bir ailenin çocuğu. Osman dedemle babaannem Saime hanım Selanik’de iken ailelerin anlaşması ile nişanlanmışlar. Tam o sıralarda göç olayı başladığından nikah Selanik’de kıyılamamış. (Ailenin bir kısmı ise Selanik’te nikah kıyıldı fakat beraber oturmaya Manisa’da başladılar diye de naklediyor)
Babaannemin ailesi Türkiye’de ilk olarak Konya tarafına yerleştirilmiş. Oraya giderken tren yolu üzerinde babaannemi dedemlerin ailesine teslim etmişler. Bu değişim Rahmetli babamın dediğine göre Adapazarı civarında olmuş. Ailesi Konya’ya devam etmiş, babaannem ise müstakbel ailesinin büyükleri ile Manisa’ya gitmiş. Babaannem küçüklüğümüzde bir kere anlatmıştı; Bu yolculuktan yaklaşık bir iki hafta sonra Manisa’da dedemi alıcı gözüyle ilk defa pencereden görmüş. ‘ Eh diyordu baktım eli yüzü düzgün bir adam. Şükrettim.’ Düşünüyorum da ne büyük bir teslimiyyet. Ve ne hazin olaylar.
Daha sonra nihai evlilik töreni Manisa’da olmuş. Babaannemin ailesi de daha sonra Manisa’ya gelmişler. Oradan da İstanbul’a.
Osman dedem Manisa’da diğer kardeşleriyle geçim derdine düşmüş. Fakat bir türlü istediği düzeni tutturamayınca 1933 yılında İstanbul’a gelmeye karar vermiş. Diğer kardeşleri Manisa’da kalmışlar. Adamcağızın hayatında üçüncü hicreti. Rahmetli babam 1930 doğumlu idi. Demek ki o sıralarda 3 yaşındaymış.

İstanbul’da ilk ikamet ve Çırçır’a geliş

Yine babamın anlattığından aklımda kalana göre bir dönem Aksaray’da oturmuşlar. Daha sonra Mercan’da dedemin Manisa’dan arkadaşı olan, Hafız Ali adıyla maruf kuyumculuk ve mühürcülük yapan zenaatkar bir kişinin evine taşınmışlar. Hafız Ali bey aynı zamanda ilmi çalışmalar yapan ve tecvitli Kur’an-ı Kerim hazırlamış bir zat idi ki daha sonra o Kur’an-ı Kerim basıldı. Bu Kur’an-ı Kerimde tüm tecvit uygulamalarını farklı renklerle göstermişti.
Hafız Ali bey bir dönem Kapalıçarşı’da Hacı Hüsnü Uğurlu adıyla kuyumcu dükkanı bulunan Hüsnü beyin de kayınpederi idi. Hüsnü bey, yakın dostlarımız olan ve şu an Kapalıçarşı Dernek Başkanlığı yapan Fatih Kurtulmuş’un dedesi. Fatih Kurtulmuş’un babası Hilmi amca’nın iki erkek kardeşi daha var. Onlardan bir tanesi Prof. Dr. Numan Kurtulmuş beyin babası Rahmetli Doktor Niyazi Kurtulmuş bey. Niyazi Kurtulmuş bey ve ailesi, Rahmetli olan kayınbiraderi Operatör Dr. Asım Taşer bey ve ailesi ile birlikte Çırçır kulübünün üst sokağında bir evde otururlardı. O bina hali hazırda yine aile apartmanı olarak işlev görüyor.
Hatırladığım kadarıyla Dr. Asım bey bizim aile çevresinde bir çok büyüğümüzün ameliyatını yapmıştı. Eski dönemlerde ameliyat kararı daha zor verilirdi fakat Asım bey amca gerekiyor dediğinde onun kararına itibar edilirdi.
Hafız Ali beyin evine dönersek, o ev Mercan Uzunçarşı’da şu an daha çok çanta ve deri mamulleri satılan dükkanların olduğu caddenin ortalarında, içeriye doğru adeta cep gibi uzanan küçük bir sokakta imiş. Babamın tarifine göre bir kere gidip o sokakta detaylı bir gezinti yapmıştım. Eskiden meskun mahal olan bu bölge şimdi tamamen iş yeri durumunda.
Mercan’dan sonra Vefa ve Zeyrek arasında birkaç ev değiştiriyorlar ve son durakları ise Çırçır oluyor Oturdukları ev şu an hala mevcut. Çırçır’da meydandaki kahvehaneden yukarı doğru çıkarken sağa tarafta tek katlı bir ev.

Sonraları o ev satılmış ve Rahmetli babaannemin uzun süre oturduğu yine Fatih’te, Yavuz Selim caddesi üzerinde bir apartman dairesi şekline dönüşmüş. Çocukluğumuzda o ev tüm ailenin önemli bir toplanma yeri idi.

Çırçır semtine nasıl gideriz sorusuna cevap sadedinde ilerlerken bir miktar aile tarihine de değinmiş olduk. Şimdi ileride gerektiği yerlerde tekrar temas etmek üzere bu bahsi biraz tehir edip Çırçır semtine doğru yolumuza devam edelim.
Yukarıda bahsettiğim İtfaiye’den gelirkenki yol üzerinden semte doğru giderken karşınıza önce Çırçır amatör futbol kulübünün binası çıkıyor. Bahçeli bir bina. Biraz derine indiğinizde buranın eski bir medrese olduğunu öğreniyoruz.. Adı Haliliye Medresesi. 1949’dan bu yana Çırçır Spor Kulübü olarak kullanılmakta. 19. yüzyıl medreselerinden birisi olan eser, kullanılma amacı itibariyle de maalesef medrese özelliğini kaybetmiş durumda.

Bu binanın hemen yanı başında da Şeyh Süleyman Mescidi var. Yakın zamanda onarım gören bu Mescid 15. yüzyılın sonunda tekkeye; 18. yüzyılın ikinci yarısında camiye çevrilen bir yapı, Hellenistik ve Roma dönemlerinin nekropol sahasında yer almakta.
Çeşitli kaynaklarda bu binanın ilk olarak 4 veya 5’nci yüzyıllarda mezarlık olarak inşa edildiği belirtiliyor.
Haliliye Medresesi şimdiki adıyla Çırçır Kulübünün hemen karşısında şu an onarım görmüş olan Hacı Eyyübzade Şükrü Bey Çeşmesi bulunuyor ki çok nefis bir eser.

Rahmetli Babamın çevresi

Babamların yetişme çağlarında bu konulardaki hassasiyet fazla olmadığından Haliliye Medresesini o dönem çok önem verdikleri Çırçırspor için vakıflardan uzun dönemli olarak futbol kulübü için tahsis ettiriyorlar. O harap binayı elden geldiğince onarıp kulüp lokali olarak kullanmaya başlıyorlar
Rahmetli babam gençliğinde İstanbul’un bilinen futbolcularından birisi imiş. Takımın da yıllarca kaptanlığını yapmış. Hatta daha sonraki yıllarda ben küçükken ( tahminen ilkokul çağlarımda) bu kulübün başkanlık görevini de yürütmüştü.

Babamın kulüp başkanlığı dönemi benim için çok verimli bir dönemdi. Ne zaman Çırçır futbol takımı için bir malzeme siparişi verse onların küçük boylarından bana da yaptırırdı. Ben de bu vesile ile farklı farklı spor malzemeleri kullanırdım.
Hatırladığım kadarıyla kulüp başkanlığı dönemi babamın ağabeyleri tarafından hiç iyi karşılanmıyordu. Çünkü amatör kümede bir takımın başkanlığı haddinden fazla maddi ve manevi yük getiriyordu. Bu konuda rahatsız olan büyük amcamların ısrarlarına daha fazla dayanamayan babam semtten gelen karşı baskıya rağmen belli bir dönem sonra bu görevden affını istedi. Gerçi görevi bıraktıktan sonra da kulüp ile ilişkisini devam ettirmiş mahalleli kadim dostlarıyla birlikte Çırçır için daima gayret göstermiştir.

O dönemin insanlarına baktığımızda bu mahalle kültürü; yani semtin ortak değerlerine olan gönülden bağlılık, okul, mescit, spor kulübü vs gibi yerlerin sürekli bakılıp gözetilmesi özellikle köklü semtlerde çok yaygındır. Ben bunu Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş kişilerin İstanbul’da kurdukları kendi köy dernekleri ile olan ilişkisine benzetirim. Babamın kendini ait hissettiği bir köyü bir memleketi yoktu. Manisa’dan da çok küçük yaşta ayrıldığından orası ile bu tarz bir yakınlığı bize aksettirdiği kadar bulunmamaktaydı. Manisa ile tek bağlantısı mübadele zamanında aileye verilmiş yerlerden arta kalan yaklaşık 60’ın üzerinde hissesi olan bir arsaydı. Vefat edene kadar o arsanın satılmasını bekledi. Sonucunu göremeden Rahmeti Rahmana kavuştu. Dünya hali böyle bir şey. Dünyaya ait olan şeyler burada kalıyor ve siz onları bir gün terk edip gidiyorsunuz. Onun için Çırçır’ın babamın gözünde önemi çok büyüktü. Onun bir nevi memleketi veya köyü gibiydi.

Ben çok küçükken pazar günleri Rahmetli babam bir yolunu bulur ve bizleri pazar gezmesine götürüyorum diye Çırçır’ın maçlarının olduğu semtlere götürürdü. Hem bizleri gezdirir hem de takımı ile birlikte olurdu. Bazen de o zamanki deyimi ile takımın tekaüt maçlarında forma giyer ve sahaya çıkıp oynardı. ( Şimdi bu tekaüt kelimesi yerine veteran kavramı kullanılıyor)

Futbola olan merakı ileriki yıllarda da aynı tarzda devam etti. Rahmetli sıkı bir Beşiktaş taraftarı idi. Beşiktaş’ın sadece futbol maçlarını değil hentbol maçlarına kadar tüm takımlarının neticeleri ile sevinir veya üzülürdü. İkinci önemi takımı da Çırçır idi. Hangi kümede olursa olsun hafta sonları Çırçır ne yapmış diye eski dönemlerde radyodan, gazeteden, sonraki yıllarda da televizyondan maç sonuçlarını takip ederdi. Spor haberlerinde Çırçır ihmal edildiğinde de içten içe kızardı.
Babamın ilişki ağında eski futbolculuk dönemindeki dostluklarının çok önemli bir yeri vardı. Bazen çok alakasız yerlerde birilerini görür ve onunla gayet samimi bir şekilde muhabbet ederdi. Baba bu kim dediğimizde, mesela Eyüp takımında sol haf oynardı. Maltepe’de santrafordu. Birinci kümede maçlarımız yöneten şu hakemdi, derdi.

Çırçır semtini tanımaya devam edelim…
Çırçır Kulüp Binası veya esas adıyla Haliliye Medresesinin karşısında bulunan Hacı Eyyübzade Şükrü Bey Çeşmesinin hemen arkasındaki evin giriş katında babamın kadim dostu Rahmetli Doktor Osman Nuri Sükas’ın muayenehanesi bulunurdu.

Osman amca bizim sülalenin doktoru idi. Uzun yıllar hiç değiştirmediği kocaman bir siyah çantası vardı. İçinde tenekeden iğne kutusu, acil ilaçlar, tansiyon aleti ve sair malzemeleri ile aileden kimin rahatsızlığı olursa gider ve muayeneye gelemeyecek hastaları evlerinde muayene ederdi
Kendi muayenehanesinde ise o zamanlar öyle her doktorda bulunmayan, ayna diye tabir edilen bir cihazı vardı. Genelde elleri ile muayene eder, icap ettiğinde hastasını aynanın önüne geçirirdi. Bu ayna dediğimiz alet bir tür röntgen fonksiyonu görür ve Osman amca insanların içini sanki röntgen gibi veya bugünkü ultrason cihazı gibi seyreder ve teşhisini koyardı. Biz baktığımızda derin bir siyahlık görürdük fakat Osman amca o karanlık içinde kendisine lazım olan şeyleri nasıl ayırdederdi, çok merak ederdik.
Ailemizden hemen herkesin vücut özelliklerini bilirdi. Kimin şekeri var, kim kalp hastası, kim hangi rahatsızlıkları geçirmiş hemen hepsinin safahatından haberdardı. Cuma günleri Dr. Osman amcanın halk günüydü. Durumu iyi olmayan semt sakinleri o gün muayeneye gelirlerdi. Osman amca ilaç tanıtımı yapanların getirdikleri numune ilaçları genelde tedavi ettiği gariban hastalarına verirdi.

Çırçır’da bizim bildiğimiz kadarıyla hemen herkesin bir lakabı vardı. Mesela babamın lakabı Çakır idi. Kendi mahallesinde o Necdet değil bizim Çakır olarak anılırdı. Muhtemelen gözleri mavıye yakın açık renkli olduğundan ona bu ismi takmışlardı.

Bazı kişilerin lakabı ise meslekleri ile ifade edilirdi. Kasap Naci, Bakkal Kemal, Kahveci Yusuf gibi. Bakkal Kemaller diye aile arasında ismi geçen o ailenin oğulları şu an Çırçır’da babalarının bakkal dükkanlarını hala işletiyorlar. Yazının başında bahsettiğim kahvenin sahipleri önceleri Halid ağabey sonra da oğlu Yusuf bey idi. Babamlar için ise onların Kahveci Halid abi veya Kahveci Yusuf’du. O kahvehane de semtte hala faal olarak bulunuyor.
Babamın iki dayısı Osman ve Mehmet dayılar, anneleri yani bizim nine dediğimiz Pakize hanım, Osman dayının hanımı Behiye yenge ve oğulları İlhan ve İbrahim ağabey de Çırçır’da otururlardı. Onların en son oturdukları ev Babaannemin evinin iki sokak arkasındaki Hasan baba sokağındaydı. Bizler çocukken o eve çok fazla gittiğimizi hatırlarım. Büyük yenge olan Behiye yengemiz de Çırçır’lıydı ve onun da semtte geniş bir ailesi vardı.

Babamın anneannesi Pakize hanım gençliğinde Selanik’de öğretmenlik yapmış o devir için tahsilli ve münevver bir kişiydi. Aile arasında anlatıldığı kadarıyla Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde hanım ile de tanışırmış ve onlarla Selanik’te aynı mahallede otururlarmış. Ondan gelen rivayette Zübeyde hanıma “Zübide Molla” dediklerinden bahsederdi. Pakize hanımın nikah evrakından gördüğümüz kadarıyla Selanik’de Hacı İsmail adlı bir mahallede otururlarmış. İnşallah bir gün o mahallenin bu gün nereye karşılık geldiğini öğrenebiliriz.

Osman ve Mehmet dayılar, bir dönem Kıztaşı’nda bakkal dükkanı işletmişler. Bir dönem de bugünkü Sirkeci Garının içerisinde bir kahvehane açmışlar. Daha sonra Osman dayı kalp hastası olduğundan o işe devam edememişler. Küçük dayı İsmail Kazgan daha okumuş bir kişi idi. Banka memuru olarak başladığı hayatında son görevi Osmanlı Bankası Krediler Umum Müdür idi. Çok akıcı bir şekilde Fransızca konuşurdu. Ağzından hiç düşürmediği piposu onun adet mütemmim bir cüzü idi.

İki büyük amcamın (Ahmet ve Necati Erken), ki onlar babam kadar semtin iç dünyasına fazla girmediklerinden, bildiğim kadarıyla lakapları yoktu. İş hayatlarına yukarıda biraz detaylı olarak bahsettiğim Hafız Ali beyin damadı Hacı Hüsnü Uğurlu’nun yanında Kuyumcu imalatı yaparak başlamışlar. Daha sonra kendi işlerini açmışlar. Onların en önemli hamleleri Kuyumcuların bilezik ve yüzüklerinin üzerine desen yaptıkları bir makinayı bizzat kendi gayretleri ile imal etmeleri olmuştu. Hayatlarının sonraki dönemlerinde hep bu makinayı yapıp sattılar. Kapalıçarşı’da Sıra odalar diye bilinen bir yerde atölyeleri vardı. 1985 yılında işi bırakıp emekliye ayrıldıkları zamana kadar Türkiye’de bu alanda ciddi bir rakipleri olmadı. Adeta alanlarında tek tabanca gibi idiler. Eski dönemde Kuyumcu imalatı işini yapacak olanlar muhakkak onların makinalarından edinmek zorundaydılar. Onların işi bıraktıkları dönemlerde bu sahada CNC türü makinalar ülkeye gelmeye başlamıştı.

Babamın da kuyumculuk işine girmesi ağabeylerinin açtığı bu yoldan olmuştu.

Rahmetli dedemin teşebbüsleri

Osman dedem Rahmetli babamın anlattıklarından aklımda kaldığı kadar İstanbul’da bir çok iş yapmayı denemiş. Bir dönem Aksaray’da uzunca bir süre İSKİ’nin bulunduğu yere yakın bir yerde bir bakkal dükkanı açmış. Bu herhalde ilk işlerinden bir tanesi. İlk başlarda çok iyi giden işler bizim bakkal dükkanının yakınlarında daha büyük başka bir bakkal veya bugünkü karşılığı olarak bir market açılması ile durgunluğa girmiş. İktisadi hayatta kurallar her dönem benzer şekilde işliyor. Nasıl ki bugün büyük marketler ve AVM’ler bulundukları muhitte küçük esnafın işlerine menfi tesir ediyorsa o zaman da herhalde aynısı vuku bulmuş. Dedem bu rekabete dayanamamış ve dükkanını kapatmış.
Yine bir dönem birkaç ortakla birlikte peynir ve yoğurt imalatına girmiş. İzmit civarında imalat yapıp mavnalarla ürünlerini Eminönü’ne getiriyorlarmış. Fakat o iş de istedikleri gibi olmamış. Bu aralar sıhhati bozulmaya başlamış ve bugün Eminönü’nde, İstanbul Ticaret Üniversitesinin bulunduğu bölgede mevcut olan karpuz halinde, bir ortağı ile birlikte çay ocağı işine girişmiş. Babamla ondan bir büyük amcam ilkokula giderlerken dedemin çay ocağına yardıma giderlermiş. Babamın anlattığına göre bir gün öğretmenleri iki kardeşi kenara çekip; bana bakın böyle giderse ben size bir tane karne vereceğim. Okula gün aşırı geliyorsunuz böyle olur mu demiş. Çünkü aralarında bir yaş olmasına rağmen iki kardeş de aynı sınıfta imişler ve bir gün biri ertesi gün öbürü sabah çay ocağının ateşini yakmak için babalarının yerine işe gidiyorlarmış.
Babam daha sonra da vefatına kadar dedemin yanında devam etmiş.

Dedem 1947’de vefat edince babamlar çay ocağını ortaklarına devretmişler ve ondan sonra babam başka alanlara kaymış

.

Taksicilik ve bir dönem Fatih Kıztaşı’nda bakkallık yapmış. Bugün Fatih Akşemseddin Caddesi üzerinde şimdi kurucunun çocukları tarafından işletilen Barbaros Muhallebicisinin ilk dükkanı da Kıztaşı’nda imiş ve babamla dükkan komşusuymuşlar.

Rahmetli babam evlenmeye yakın zamanlarda (1960’ları başı) amcamların da teşviki ile Kapalıçarşı’da Kuyumcu dükkanı açmış ve 1977yılına kadar burada Kuyumculuk yapmıştı. Daha sonra Fatih Yavuzselim’de bir yer satın aldı ve Emniyet amirliğinin karşı sırasında yine Kuyumcu Dükkanı açtı. 1980’li yılların anarşik ortamında, çokça vuku bulmaya başlayan hırsızlık olaylarından çekinerek o dükkanı 12 Eylül ihtilalinden az zaman evvel kapattı. Dükkanı da önce kiraya verdi, birkaç yıl sonra da sattı.

Dört erkek kardeş olan babamların en küçükleri olan Necmi amcam da bir dönem kuyumcu imalatı yapmıştı. O da çok farklı ve ilginç işlerle iştigal etmişti. Hatta bir dönem Almanya’ya bile çalışmaya gitmişti. Onun ilginç işleri arasında bugün kalabalıktan adeta adım atılamayan Şirinevler de bir yazlık sinemayı bile hatırlarım. Genişçe bir çayırlığın ortasında bir yazlık sinema. Kimbilir şimdi Şirinevlerin hangi noktasına tekabül ediyordur? Necmi amcamın bir ara, yine Fatih’de Atpazarına yakın bir yerde şirin bir kahvehanesi vardı. Bu kahvehane işi demek ki bir zamanlar bizimkilerin yaygın olarak tercih ettikleri bir iş imiş.

Yine lakaplar

Lakaplar bahsine geri dönersek Necmi amcamın da lakabı hatırladığım kadarıyla Hortum Necmi idi. Ona niye bu lakabı taktıklarını hiç öğrenememişizdir. Babamın anlattığına göre Necmi amcam da çok iyi futbol oynarmış. Fakat o babam kadar bu alanda sebat etmemiş. Daha keyfine göre oynarmış.

Babamın arkadaşları içinde lakapları ile hatırladıklarım arasında enteresan kişiler var. Albay Pırpır Nihat, biraz esmerce olduğu için kendisine pek de hoş olmayan bir isim takılmış olan Çingene Bahattin. Saçları hafif kızıla çalan bir renkte olduğundan Kırmızı Vasıf. Deniz Yollarında bir vazifesi olan Kaptan Emin..
Vasıf amca bir gün babam yokken Fatih’teki Kuyumcu dükkanımıza gelmiş ve Çakır yok mu diye sormuştu. O ana kadar kendisinin tanımıyor, ismini bilmiyorduk. Çok samimi olduğundan ve Çakır diye hitap ettiğinden Çırçır’dan olduğunu keşfetmiştik. Adını sorduk o da ‘Kırmızı’ demişti. Babama söyleyince hemen tanımış o bizim ‘Kırmızı Vasıftır’ demişti. O dönemin enteresan lakaplı kişileri arasında yine babamların arkadaşı olan Karagümrük’lü Gardrop Fuat’ı ve Yaylı Ferit diye zikrettikleri bir amcayı da Rahmetle anmamız gerekiyor.

Mahalleli dayanışması
Semtten herhangi birisinin çocuğu askere mi gidecek hemen Albay Nihat amca devreye sokulur ve gideceği yerde tanıdığı var mı araştırılırdı. Genelde de hep birilerini bulurdu. Sanki tüm mahallenin çocukları onun öz be öz yeğeniydi. Babamla birlikte şehir aşırı yerlere bile gidip askerlikle ilgili semtin çocukları için gayret gösterirlerdi.
Vergi dairesinde birisinin işi mi var; ilgili kişi Bahattin amca idi. Bir ara yanılmıyorsam Fatih Vergi Dairesi Müdürlüğü de yapmıştı. Meşruiyyet dairesinde ne yapılabilirse, o bir şekilde yardımcı olurdu.
Belediyede bir mesele olduğunda o zamanlar Şube müdürü veya üst düzey bir müdür olan Enis ve Behiç amcalar kesinlikle devrede olurdu. Behiç amca ABD’de Mühendislik okumuş ve babamın iftiharla anlattığı gibi su mühendisleri arasında 160 kişi içinde kendi alanında birinci olmuş bir kişiydi. Babam konu belediye ve o zamanın deyimiyle ‘sular idaresi’ ile ilgili bir yere geldiğinde hemen bu olaydan bahseder ve sanki kendisi veya çocuklarından birisi birinci olmuş gibi çok keyifli bir tarzda detaylı olarak anlatırdı.
Belediye ile konularda yine ismi çok geçen kişilerden biri de babamın Fethi abi dediği kişiydi. Fethi abi kulüp ile de çok ilgilenirdi. Ve semtte saygın bir yeri vardı.
İtfaiyede işi olanlar için İtfaiyeci Zeki amca semtin o kurumdaki en önemli yardımcısı idi. Yanlış hatırlamıyorsam bir ara İtfaiye Müdürü de olmuştu.
Spor camiası içinde bir hayli şöhreti bulunan Güngör Tetik veya nam-ı diğer Arap Güngör de Çırçır’lıydı ve babamın yakın bir arkadaşı idi. Başarılı bir futbolculuk kariyerinden sonra biz kendisinin adını duyduğumuz zamanlarda antrenörlük yapardı. Birçok birinci lig takımını çalıştırmıştı. Babam istikbal vadeden ve kendisinin futbolunu beğendiği bir kaç kişiyi bu Güngör hocaya götürmüştü. Onların içinden daha sonra çok meşhur olan bir iki tanesinin de çıktığını hatırlarım. Çünkü Rahmetli babam onları televizyonda her gördüğünde bak bu çocuğu ilk defa Arap Güngör’e ben götürdüm diye keyifle bahsederdi.
Bir keresinde yaz aylarında düzenli olarak gittiğimiz ve senenin 5-6 ayını geçirdiğimiz Florya Şenlikköy’ün, semt takımında beraber top oynadığımız Ercan isimli çok iyi kaleci olan bir arkadaşımı Güngör beye göstermesi için babama söylemiştim. Bahsi geçen arkadaşımın kaleciliğini babam da beğenirdi. O arada benim için de devreye girmesini istemiştim. Hep beraber bir gün Güngör beyin o zamanlarda çalıştırdığı İstanbulspor antrenmanına gittik. Güngör bey Ercan’a antreman maçı için hazırlanmasını söyledi. Baba beni denemeyecek mi diye sordum. Daha sonra alacakmış bekleyelim dedi. Ben de heyecanla beklemeye koyulmuştum.
Bütün maç boyu ümitle bekledim fakat denemeye alınmadım. Bir hayli bozulmuş ve Güngör amcaya kızmıştım. Sonradan ‘arkadaşıma kızma, ben ona Erhan’ı sakın antremana alma, bir de beğenirsin sonra futbolcu falan olur okuluna devam edemez, ben taraftar değilim dedim’, diye bana açıklama yapmıştı. Adamcağız da ne yapsın benim hiç yüzüme bakmamış ve soyundurmamıştı. Yani Necdet baba benim okuluma engel olabilecek her şeyden beni sakındırmak isterdi. Okuluma devam etmem onun için her şeyden önemliydi.

Babamın kuyumculuk yaptığı dönemlerde, nişan ve düğün töreni olan Çırçır’lılar genelde bizim dükkana bir şekilde uğrarlardı.. Semtin insanları en iyi kaliteyi, alabilecekleri en ucuz fiyata bizim dükkandan alabilirlerdi. Kapalıçarşı’da olduğu gibi Fatih’te de bu olay dükkancılığının son dönemlerine kadar devam etmiştir. Babam bu düğün alışverişleri sürecinde paralarını denkleştiremeyen birçok kişinin imdadına yetişirdi. Alış veriş yapılır ve birçok kere tutarın ya bir kısmı ya da tamamı babamın defterine yazılırdı. Altının gramı sürekli değişiyor olsa da babam Çırçır’dan gelen kadim dostlarına hiç hayır diyemezdi. Sonradan onları peyder pey toplamaya çalışırdı. Bugünün dünyasında pek görünmeyecek garip bir ilişki. Samimi, hesapsız, adeta birbirleri için yaşayan bir topluluk.

Yine Çırçır’dan tanıdığı Kemal Büyüksakarya adlı bir Trafik Müdürü vardı. Babam ona dayı, o da babama yeğenim derdi. Çırçır’ın yetiştirdiği üst düzey bir bürokrattı. Bir ara İstanbul Trafik Şube Müdürlüğü de yapmıştı. İstanbul trafiğinde hem babama hem de tüm Çırçır’lılara çok yardımcı olduğunu hep işitmişimdir.

Fakat her yerde birileri var dediğimde şu hassasiyeti de belirtmek isterim. Bu insanlardan hiç bir zaman haksız muamele istenmezdi. Sadece istenen işlemlerin usul dairesinde biraz hızlanabilmesi ve çözümü için destek talep edilirdi. Daha ötesi ne talep edilir ne de onlar tarafından yapılırdı.
Yine babamdan duyduğum, Çırçır’dan yetişmiş o zamanlar ikinci şubede bir polis memuru vardı. Adı ilginç: Yanağı Kesik Burhan. Muhtemelen yanağında çocukluğundan beri gelen bir yara izi vardı ve bu hemen lakap haline gelivermişti. Kuyumculuk işinde sürekli hırsızlık mallarla ilgili sorunlar olurdu. Babam bu konuda çok hassas olmasına rağmen sanki sakınan göze çöp batar misali bir çok kere başına bu tarz olaylar gelmişti ve bu hal onun çok canı sıkardı. Belki de işi nisbeten genç yaşta bırakmasının önemli sebeplerinden biri de buydu. Bu yanağı kesik Burhan bey, babamları çok eskiden tanıdığından ve esnaflığına güvendiğinden bu tarz problemli durumlar olduğunda da onların lehine şahadette bulunurdu. Bunlar o dönem için çok kıymetli şehadetlerdi.

Bir otomobil elektrikçisi arkadaşları vardı, ismi bana çok ilginç gelirdi; Voksol Adnan. O zamanlar Wauxall adlı bir İngiliz arabası vardı ve Adnan beyin arabasının markası Wauxall’du. Tabii lakabı da hemen o olmuştu.
İlginç lakaplı arkadaşlarından birisi de Cımbız Cavit idi. Zayıf bir kişi olduğundan ona bu lakabı münasip görmüşlerdi. İlave olarak, Hamsi Burhan, Dayı Zeki, Deve Seyfi lakaplı arkadaşlarını da zikretmeliyim.
Rahmetli babama ciddi ciddi Baba diyen ben ve kardeşimden başka 3 arkadaşı daha vardı. Yaşları babamdan biraz küçüktü. Genç yaşta vefat Alloş dedikleri Alaaddin beyi babam çok severdi. Aniden hasta olup vefat etmesi babamları çok etkilemişti. Diğer sevdiği bir evladı Barbaros amca idi. Barbaros amca çok iyi top oynarmış. Babam onun bir kaç takıma transferi için uğraştığını söylerdi. Menajeri gibi onun adına transferi için ilgili takımların yöneticileri ile konuşurmuş. En son Gemlik spora transfer olmuş ve evlenip orada yerleşmiş. İş yeri de oradaydı. İstanbul’dan Bursa civarına her gidişimizde muhakkak Barbaros amcanın oradaki Şarküteri dükkanına uğrardık. O da bizi kapılardan karşılar babamın bütün yalvarışlarına rağmen arabanın içine koyabildiği kadar zeytin ve peyniri zorla bir kenara bırakırdı.
Üçüncü evladı Orhan abi aynı zamanda Necmi amcamın bacanağı idi.
İlginç olan, hiç biri bu lakaplarından dolayı en ufak bir menfi tavır takınmaz ve hoşnutsuzluk göstermezlerdi.. Adeta lakaplar üzerlerine yapışmış gibiydi.

Hacı Hasan Camii, Gönenli Mehmet Efendi ve Sadrettin Hoca

Çırçır da yetişmiş eski hocalardan en önemlilerinden biri Rahmetli Gönenli Mehmet Efendi idi.

Mehmet hoca bir dönem Hacı Hasan Camiinde imamlık da yapmış. Benden yaşları büyük olan Babamın dayı oğulları İlhan ve İbrahim ağabeyler, Rahmetli Gönenli’nin adı geçtiğinde kendisinden elif ba okuduklarını zikrederler.

Onun oğlu Rahmetli Vehbi bey babamların arkadaşıydı. Babamın anlattığına göre o dönemin nerdeyse tüm gençleri gibi o da futbola meraklı imiş. Babasının ise bu işe pek de taraftar olmadığını söylerdi. Gönenli Mehmet Efendi, babamların ifadeleri ile Mehmet amca, gelmeye yakın oğlunu yakalamasın diye futbol maçlarına çok dikkat ettiklerini tebessümle anlatırdı. . Gönenli Mehmet efendiden demek ki hepsi de çekinirlermiş. Babamdan duyduğumuz, Vehbi bey o zamanların bilinen kumaş mağazalarından Sultanhamam’daki Gürtoplar’ın da sahibiymiş.

Çırçır’dan bahsedilen bir yazıda o semtte uzun yıllar oturmuş olan ve 2004 yılında Rahmet-i Rahmana kavuşan Sadrettin Yüksel Hoca’dan da bir kaç cümle ile de bahsetmemiz gerekir. Sadrettin Hoca 1963 yılında Çırçır’a gelmiş ve vefatına kadar burada ikamet etmiş, gerek ilmi, gerekse de duruşu ile ciddi etki oluşturmuş bir İslam alimi idi.
Rahmetli Babamın Rahmetli Sadrettin Hoca ile direk teması olmamıştı. Çünkü Rahmetli Babam 1960 yılında annemle evlenince semtten ayrıldığından ve sonraki gidiş gelişleri daha çok ilk gençlik yıllarının arkadaşlık ve dostlukları üzerinden devam ettiğinden aralarında bir ünsiyet oluşmamıştı. Dolayısıyla bu yazı içerisinde beraberce yaşadıkları bir hatıradan bahsetmemiz mümkün olmadı.
Benim ise Rahmetli’nin oğullarıyla belli düzeyde bir hukukum olmuştur. Aynı üniversitede okuduğumuzdan oğulları Edip ve Nedim Yüksel ile 80’li yılların başında tanışmış ve babamların eski semtinde oturduklarını öğrenmiştim. Babam bu tanışıklıklardan bahsettiğim zaman Sadrettin Hoca’yı gıyabında tanıdığını ifade etmişti. Rahmetli Şehit Metin Yüksel, ablaları Rahmetli Süreyya hanım ve diğer kardeşleri Nedim ve Müfit Yüksel, hepsi de dini gayretleri en üst seviyede olan kişiler olarak kendi üslupları ile hizmet etmişler ve etmeye devam ediyorlar. Edip Yüksel ise daha sonraları babasından ve kardeşlerinden daha farklı bir yol tutturarak şu an hayatını yurt dışında sürdürüyor.

Çırçır ile ilgili bu yazı çerçevesinde nakledebileceklerim şimdilik bu kadar. Babamların dönemindeki Çırçır acaba bu gün nasıl? Yukarıda anlatmaya çalıştığım o mahalle kültürü hala devam ediyor mu?
İsimlerini andığımız o amcaların nesilleri şu an acaba nerelerdeler? Çırçır’da yaşayanlar babalarının ve dedelerinin Çırçır’ı ile bugün arasında ne tür yakınlıklar kuruyorlar?
Bu soruların da cevapları belki başka bir yazının konusu olabilir
Çırçır’da yaşamış ve ahirete göçmüş tüm büyüklerimize Allah’dan Rahmet diliyorum
Kalanlara da hayırlı ve uzun ömürler temenni ediyorum

Şehir ve Kültür dergisinin 54 ve 55’nci sayılarında iki bölüm kalinde yayınlanmıştır

Öncesi ve Sonrasıyla Balipaşa Camii’nde Bir Yatsı Namazı

Fatih’de oturmakta olduğumuz evin civarında birçok cami ve mescid yer alıyor. Akşemseddin ve Hırka-ı Şerif Camileri bize daha yakın iken, Mesih Ali Paşa ve Balipaşa Camilerine gidebilmek için bir miktar yürümek gerekiyor. Ezanlar başladığında şayet evde iseniz sanki birkaç caminin ezanının odanın içinde okunduğunu zannedersiniz. Güzel sesli müezzinler o kadar içten namaza davet ediyorlar ki geçerli bir mazeretiniz olmayıp da gidemediğiniz zaman adeta vicdan azabı çekiyorsunuz.
Cuma akşamı evde Brezilya- Belçika maçına bakarken ani bir kararla Yatsı Namazı için Balipaşa Camii’ne gitmeye niyetlendim ve hemen kalkıp hazırlandım.
Apartmanın sokak kapısından çıkıp yokuştan aşağıya doğru inerken nedense bu akşam çevremle normalin dışında biraz daha fazla ilgilenmekte olduğumu fark ettim. Ezana daha vakit olduğundan sağa sola bakınarak yavaşça yürüyordum. İlk önce apartman komşumuz olan mahalle bakkalı Fuat beye bir selam ettim. Eve gelip giderken adeta tekmil vermek gibi bir fonksiyonu olan bu uğramayı aksattığımda sanki komşum darılacakmış gibi bir hisse kapıldığimdan bu akşam da önünden geçerken selamı ihmal etmedim.

Bu bölgede son yıllarda çok fazla berber ve kuaför açıldığını naklederek ilk sosyolojik tespitlerime başlayabilirim. Bu dükkanların büyük bölümü de genelde Arap müşteriler için dizayn edilmiş. Bizim evin altında bile ön tarafından iki adet büyük hanım resminin vitrinin neredeyse tamamen kapladığı bir kuaför açıldığını söylersem işin hangi boyuta vardığını kavrayabilirsiniz.. Tahmini olarak 200-250 metrelik bir yürüyüş mesafesi içinde 7-8 adet berber ve kuaför bulunuyor. Bir tanesi hariç hepsi son birkaç senede açıldı. Sanki bu Arap kardeşlerimizin erkekleri ve gençleri sabah akşam traş oluyor, hanımları ise saçlarını yaptırıyorlar.

Bizim caddenin Akşemseddin Caddesi ile buluştuğu noktada Hadramut adlı grubun bir Yemen lokantası var: Hadramut Yamani.. Günün her saati içi ve önü kalabalık. Sadece o mu? Ana yolun yukarısına ve aşağısına doğru son yıllarda büyüklü küçüklü çok sayıda Suriye, Filistin ve Yemen lokantaları açıldı. Damak tadı iyi olan benim ortanca oğlum bunlardan bazılarının kendi ülkelerinde şöhrete sahip lokantalar olduklarını ifade ediyor. Ben genelde bu yörelerin baharatlarından hoşlanmadığımdan bu lokantalar ilgimi hiç mi hiç çekmiyor.
Yine Akşemseddin caddesi üzerinde birkaç adet Şam menşeli tatlıcı da var ki, bu konu ilgi alanıma girdiğinden bazılarının mamüllerinin bir hayli güzel olduğunu ifade etmeliyim. Bir vesile oluşturup tatmanızda yarar var.

Camiye giderken yemek ve tatlı muhabbetine çok fazla dalmamaya çalışarak Balipaşa Camiine doğru yolumuza revan olabiliriz diyeceğim ama ana yolu aşıp karşıya geçtiğimizde yine yemek konusuna bir ufak değinmek gerekecek. Burada günün her saati önü kalabalık olan bir felafilci dükkanı var. Yanında da yine bir Şam tatlı dükkanı.
Devam ediyoruz ve sağ yanımızda bir zamanlar Galip bey diye bir arkadaşın kurmuş olduğu Aslan Çiftliği adlı süt ürünleri dükkanı bulunuyor. Yoğurt, süt, kaymak konusunda yıllardır başarıyla hizmet veren yerli ve milli bir firma. Karşısındaki Balipaşa Fırını bugüne kadar birkaç sahip değiştirmiş olsa da küçüklüğümden beri aynı yerde hizmete devam ediyor.

Balipaşa fırınını geçtikten sonra biraz ilerde büyük amcamların eskiden oturdukları evin bulunduğu yere geliyoruz. 142 Numarada, Rahmetli Salih dedem tarafından 50’li yıllarda inşa edilmiş, Ahmet amcamın Erken apartmanı bulunurdu. O evin her bir katında amcam ve çocukları otururdu ve bizler de ailecek oraya çok fazla gider gelirdik. Birkaç yıl evvel o evi sattılar. Yeni sahipleri de komple yıkıp yerine daha modern görüntülü bir ev inşa ettiler. Cami yolunda içime hüzün dolan manzaralardan birini görerek geçmişe doğru yolculuğa başladım. Erken Apartmanının altında 80’li yılların ikinci yarısında amcamın oğlunun Dantel markasıyla duvar kağıdı satışı yaptığı bir dükkanı bulunurdu. Rahmetli babam da kendi kuyumcu dükkanını sattıktan sonra bir dönem o dükkanda yeğenine yardımcı olmuştu. Bizler de bu vesileyle oraya çokça giderdik. O dükkanda biraz evvel bahsettiğim Dantel’den önce 80’li yılların başlarında Tanzim market adıyla bir iş yeri açılmıştı. O dönemde bu tarz marketler pek yoktu. Kasap ve şarküteri bölümü ile birlikte o devrin şartlarına göre bir hayli büyük bir marketti ve kendisinden sonra hızla açılacak bu tip iş yerlerine bir tür örneklik oluşturmuştu. Marketin sahipleri olan Avni ve Nevzat beylerin ikisi de babamın ve amcamların yakın ahbabı idi
Şimdi onun yerinde ve hemen yanı başında bir hanım bir de erkek kuaförü var. Gecenin geç saatlerine kadar içinde insanların bulunduğu rengarenk ışıklı dükkanlar
Bu tanzim market daha sonra hemen karşı binanın altına geçmişti. Orası daha da büyüktü. İnsanlar arabalarıyla uzaktan da olsa gelir ve burada ciddi alışveriş yaparlardı. Eş dost ve tanıdıkların toplandığı bir marketti.

Bu aile hatıraları bol olan bölgeyi geçtikten sonra hemen sol tarafta Şam menşeli bir kahveci dükkanı açılmış. Beyoğlu Kahvecisi adlı dükkan hem gidişte hem de dönüşte dolu idi. Onu geçtiğimizde birbirimizi gördüğümüzde baba dostu diye selamlaşıp kucaklaştığımız Ali beyin Çapaloğlu gıda adlı bakkal market arası bir dükkanı bulunuyor. Kendisi kapı önündeydi ve yine o mutad baba dostu hitaplı sarılmamızı yaptık ve yola devam ettim.
Camiye varmadan son köşede de yine Şam menşeili başka bir kahveci dükkanı açılmış ki onu bu gece fark ettim
Ve nihayet Balipaşa Camiine vasıl oldum. İçeri girdiğimde birkaç kişi vardı ve ezanla beraber Cami dolmaya başladı. Dikkatlice bakınca cemaatın neredeyse üçte biri Arap kardeşlerimizdi. O an birkaç akşam evvelsini hatırladım. Hafta başında yatsı namazı için gittiğim Hırka-ı Şerif Camii’nde bu oran neredeyse yarı yarıya idi. Hırka-ı Şerif civarında Arap nüfus oranının şahsi gözlemlerime göre daha fazla olduğunu tahmin ediyordum. Cami cemaatı oranlamasında da bu tahminim sanki kuvvetlenmiş oldu. Tabii Camideki cemaat oranı aynen nüfus oranı gibi anlaşılırsa doğru bir tesbit olmaz. Burada yapabileceğimiz yorum Arapların Camiye gelme oranlarının daha yüksek olduğu şeklinde olabilir. Yoksa Balipaşa Camii civarındaki nüfusun üçte biri Arap veya Hırka-ı Şerif mahallesinin yarısı Arap nüfus gibi bir iddia gerçeği yansıtmaz.

Cami içinde sağa sola bakındıkça birçok hatıram adeta peş peşe zihnime üşüştü. Büyük amcam, onun çocukları, damatları ve sonrasında da torunları genellikle bu camiye giderlerdi. Onun bir küçüğü olan rahmetli Necati amcam ve babam da çoğu kereler namazlarını burada kılarlardı. Caminin hemen karşısında Mahmut Erol Kılıçların Kılıç apartmanı yer alıyordu ki aileden çok az kişi kalmış olsa da bina hala orada duruyor. O bina ile ilgili de ne çok hatıram vardır. Mahmud’un kendisi, babası Şevki bey amca, amcası Ziya bey amca, ağabeyi Erdal Kılıç da bu caminin müdavimleri arasındaydı. Biz küçükken o caminin müezzini Osman amca, imamı da Sarı İmam lakabıyla maruf bir hoca efendi idi. Kadim dostumuz Candan Karlıtekin’ler de eskiden bu Caminin bir alt sokağında otururlardı. Kendisi ile ne zaman Fatih ve Balipaşa muhabbeti açsak hemen Rahmetli Sarı İmam ile Osman amcayı yad ederiz.
Daha sonra müezzin mahfiline Sıtkı ağabey ve Mustafa ağabey geçmişlerdi. Sıtkı ağabeyin Kur’an tilaveti çok güzeldi. Benim iki oğlumun sünnet düğünlerinde Sıtkı ağabeye rica etmiştim o da beni kırmamış ve düğün töreninin yapıldığı salona gelip Kur’an- ı Kerim ve ilahi okumuştu. Onu uzun zamandır göremediğimi düşündüm. Ne iyi ve dost canlısı bir insandı. Hemen Çapaloğlu Gıda Ali beye sordum. Sağolsun vazife edindi ve bana adresini bulacağını söyledi ki bu akşamın çokça sevindiğim anlarından biri idi.
Namaz aralarında gözüm hep cemaat içinde acaba o eski tanıdıklardan birini görür müyüm diye arandı durdu. Sonrasında düşündüm ki bu anlattığım kişi ve olayların geçtiği yıllar en erken 90’lı yıllar ve neredeyse 25 sene geçmiş. Tabii kimseye rastlayamadım.
Benim rahmetli bacanağım Abdulkadir Kibar da bir ara Balipaşa Camiinin hemen karşısındaki bir evde oturmuştu. Hatta vefat ettiğinde de orada idiler ve cenaze gecesi Camide dua yapıp arkadaşları ve dostlarıyla toplaşmıştık. Tabii bu olay da hüzünlü bir zaman dilimi olarak bu akşam hatırıma gelen olaylardan biriydi.
Bu duygular içinde Camide adetimin dışında uzunca süre kaldım. Tesbih, dua, aşr-ı şerif hepsini ikmal ettim. Sanki girdiğim bu zaman tünelinden çıkmak istemez gibi bir halet-i ruhiye içindeydim
Neyse cami boşalırken ben de çıktım. Yürürken bu yol üzerinde acaba başka neleri hatırlamam gerekir diye de düşünüyordum. Son hatırladığım babamın arkadaşı Çırçır’lı doktor Osman Nuri Sükas’ın da bir zamanlar bu cadde üzerinde oturduğu oldu. Rahmetli Osman amca en büyüğünden en küçüğüne bizim tüm ailenin doktoruydu. Neredeyse herkesin her şeyini bilirdi. Geçirdiği hastalıklar, içtiği ilaçlar, tansiyonu, şekeri, kalp çarpıntısı ve dahi aklınıza ne gelirse. Ne zaman icap etse çağrılır o da hiçbir zaman yüksünmeden gelir ve ne gerekiyorsa yapardı. Koca bir doktor çantası, içinde gerektiğinde ocak üzerinde iğneleri kaynattığı teneke bir kutu, tansiyon aleti ve acil bir durum olduğunda kullanabileceği bazı ilaçlar. Osman amca aile büyüklerinden çok dua almış bir adamdı. Allah rahmet eylesin
Camiden eve gelene kadar bu hatıraların daha alt detaylarını da hatırlamaya çalıştım. Zamanın ne kadar çabuk geçtiğini bir defa daha kendi kendime tasdik ettikten sonra bu hatırladıklarımı unutmadan hemen yazıya geçeyim diye bilgisayar başına oturdum
Bu yazıda yer alan tüm ölmüşlerimize Rahmet geride kalanlara ve bu yazıyı okuyanlara da sıhhat ve afiyet diliyorum.

Facebook paylaşımı 07 Temmuz 2018