KURBAN VE HACC

Kurban Bayramı yaklaşırken toplumun farklı farklı kesimlerinde değişik bir hazırlık göze çarpıyor. Gazetelerdeki bayram dolayısıyla çıkan çeşit çeşit reklâmlar, “En iyi, en ucuz tatil bizde”, “Tatilde Kuşadası’ndayız” türünde ibarelerle bayramın sadece “tatil” kısmını öne çıkaran bir zihniyetin ürünü. Çalışanlar ise alacakları bayram ikramiyesini ne şekilde değerlendireceklerinin hayali içinde. İkramiyeler ise birçok iş sahibi için bayramı kâbus haline getirecek bir yük.

 

Vakıflar, dernekler şimdiden çalışmalara başladılar. Alacakları fazladan her deri veya her kurban için okutulacak bir talebenin şu kadar günlük ihtiyacı veya yarım kalmış Kur’an Kursu’nun eksik 20–30 tuğlası diye düşünülerek hummalı bir faaliyete girişilmiş. Tabii bu arada bütün yıl boyunca “bizim mahalleye” uğramamış, onu adeta yok saymış bir zihniyet, bayram münasebetiyle ve şaibeli bir kurumla pusuya yatmış, bayramı inananlara nasıl zehir ederim diye planlar kuruyor.

 

Kurban Bayramı’nın önemli diğer bir yanı da Müslümanlar için çok değerli olan hacc ibadetinin bu tarihlerde olması.

 

İslâm’ın şartlarından olan haccın ifası için Müslümanlar, Hicri Zilkade ayından başlamak üzere, yoğun olarak da Zilhicce ayının ilk günlerinden itibaren gruplar halinde hacc yoluna çıkmaya başlıyorlar.

 

Arefe gününe kadar Mekke’ye ulaşıp güneş batıncaya kadar Arafat’a çıkacak olan her Müslüman, Hacı olabilecek ve kul hakkı hariç tüm günahlarından arınmış ve “Bembeyaz bir sayfa” açılmış olarak Müzdelife’ye ve Mina’ya inecek.

 

Hacc, birçok farklı özelliği bünyesinde barındıran müthiş bir olay. Hiçbir insanî komut insanları bu tarz bir hareketin içerisine dahil edemez. Müslümanlar tamamen ay ve güneş hareketlerine bağlı olarak, senenin bir gününde aynı mekânda toplanabiliyorlar ve güneş batıncaya kadar tayin edilmiş olan o “çizgi”yi geçemiyorlar. 1400 küsur senedir her sene bu olay, aynı şekilde gerçekleşiyor. Güneş batıyor, sanki bir yarış startı verilmiş gibi “arınmış” insanlar Arafat”ı terk etmeye başlıyorlar.

 

Sadece bu nokta mı? Hayır. Ali Şeriati’nin Hacc isimli kitabında tasvir ettiği gibi hac iklimindeki her insan, Hz. İbrahim (A.S), oğlu İsmail ve hanımı Hacer arasında cereyan eden senaryoyu, aktörleri kendisi ve ailesi olduğu halde “tek kişilik bir oyun gibi” oynuyor veya daha doğru bir deyimle oynaması gerekiyor.

 

Hiç bir kimsenin bire bir Hz. İbrahim (A.S)’ın saçının teli olamayacağını bildiğimiz halde, sırf Allah için hanımını ve çocuğunu çölde Allah’a emanet ederek vazifeye giden o mümtaz kişinin durumunu hissetmesi, kendini onun yerine koyması, adeta kendi nefsinde aynı imtihanı verip veremeyeceğini sorgulamasına vesile olması “hacc”ın önemli yönlerinden bir diğeri olsa gerek.

 

Çok farklı ülkelerden gelmiş, Kâbe’ye farklı yönlerinden “kıble” diye yönelmiş insanların, tek bir komutla yan yana ibadet etmeleri, aralarında var olan farklılıkların aslında detayda farklılıklar olduğunu kavrayabilmeleri, “hacc”ın sağladığı diğer bir mühim nokta.

 

“Hacc”a giden Müslümanların kendi milletlerinin ötesinde çok büyük bir ümmetin ferdi olduklarını kavramalarında da “Hacc”ın önemli bir faydası oluyor.

 

İdarecileri farklı zihniyetlerde olsa da, aralarında kalın sınırlar bulunsa da, siyasi gündemleri düşman gibi görünse de İslâm kardeşliği Hacc için bir araya gelen Müslümanları birbirine yaklaştırıyor, onlara, “kardeşliklerini” hatırlatıyor ve bazen her şeyin “sun’i” olduğunu adeta haykırıyor; sosyal, kültürel “bir”liğin öneminin altını çiziyor.

 

Ya iktisadi hayat… Hacc, Müslümanların sadece ruhi olgunlaşmalarını ve birbirlerinin farklı sosso-kültürel özelliklerini tanımalarını sağlamıyor, ilave olarak iktisadi açıdan da birbirlerine yaklaşmalarını, alışveriş yapmalarını, birbirlerinden bir şeyler alıp satarak meşru şekilde geçinmelerini teşvik ediyor. “Medine Pazarı”nın kurulmasını ve bu pazarda müminlerin birbirleriyle alış-veriş yapmalarını isteyen bir Peygamberin (sav) ümmetine, O’nun gezdiği mekânlarda O’nun tavsiye ettiği fiilleri yapma imkânı veriyor hacc.

 

Ve tabii Medine’ye gelen her Müslüman, sanki kendisine sağlığında gidilmişçesine haberdar olacağını müjdeleyen Peygamberini (sav) ziyaret ederek, onun yaşadığı, savaş yaptığı, devlet kurduğu mekânları dolaşarak o tarihi yeniden gözünün önüne getiriyor ve bin bir dersle dolu kutlu yolculuğunu tamamlayıp adeta kan tazeleyerek ülkesine dönüyor.

 

İşte yaklaşan Bayramı, Bayram yapan en mühim noktalardan bir tanesi de kısaca özetlemeye çalıştığım Hacc ibadetidir.

 

İçinde İslâm tarihinin kilit olaylarının sembolleriyle yer aldığı, Müslümanın gerek ruhi olgunluğunu geliştiren, gerek sosyo-kültürel açıdan ufkunu açan, gerek ümmet şuurunu pekiştiren Hacc ibadeti, Kurban Bayramı ile Müslümanların gündeminde çok önemli bir yer tutmalıdır.

 

Kurban Bayramı bir tatil değil, Allah için kurban olabilmenin hatırlandığı, Hacc’ın dolu dolu yaşandığı çok önemli bir zaman dilimidir.

ERHAN ERKEN

Mart-Nisan 1996 MUSİAD BULTENİ

 

İZ BIRAKANLAR


Bu yazıda sizlere üç şahıstan söz etmek istiyorum. Bu üç şahıs farklı tarihlerde ve farklı çevrelerde yaşamış olmalarına rağmen birbirlerine benzeyen bazı önemli özelliklerden dolayı böylesi bir yazının konusu oldular. Bu arada, bahsi geçen kişilerin söz konusu ettiğimiz özelliklere sahip yegâne insanlar olmadıklarını da belirtmemizde fayda görüyorum.

 

Nedir bu üç insanı birleştiren özellikler? Bu kişiler yaşadıkları dönemlerde yaptıkları bazı işlerden veya hayata bakışlarındaki temel bazı hususiyetlerinden dolayı kendilerinden sonraki devreleri de etkilemişler ve başlıktaki ifademize uygun olarak söylemek gerekirse “iz bırakmışlardır.”

 

Bahis konusu edeceğimiz ilk zat, İstanbul şehrinin adeta medar-ı iftiharı olan Hz. Ebu Eyüb El Ensari Hazretleri’dir. Eski İstanbul’un yeşil kalmış nadir semtlerinden kendi adıyla anılan Eyüp Sultan’da medfun bulunan bu ulu zat, her gün binlerce kişi tarafından ziyaret edilmekte, din ile bağlantılı hemen her temel hadisede Müslüman halk tarafından muhakkak hatırlanmaktadır.

 

Ebu Eyüb Halid Bin Zeyd El Ensari Hazretleri’nin beni en çok etkileyen yönü, bundan 1400 küsur sene evvel hayvan sırtında, sırf Resül-u Ekrem (sav)’in sözünde işaret ettiği şehri fethetmek için binlerce kilometre uzaklıktaki hiç görmediği bir şehre gelmiş olmasıdır. O şehri yine görememiş, fakat uğrunda şehit düşerek kendisi için “gurbet” olan bir diyarda defnedilmiştir.

 

Bu ne iman,  bu ne teslimiyettir ki, insanları en zor şartlarda bile aylarca süren seferlere çıkarabiliyor, yaşlı canlarıyla onları hayvan sırtında binlerce kilometre uzaklıktaki bir diyara cihada gönderebiliyor.

 

Eyyüb El Ensari (ra), hakikat bildiği yolda engel tanımayan bir insandı. Onun içindir ki yüzyıllar sonra bile insanları hatırasıyla irşada devam etmektedir.

 

Üzerinde duracağımız ikinci isim Robert Kolej’in kurucusu Cyrus Hamlin…

Eyyüb El Ensari’den sonra bu ismin ne yeri var diye sorabilirsiniz. Fakat Hamlin’in yaptığı işin üzerinde biraz durduğumuzda hangi noktada bağlantılı olduklarını daha iyi görmemiz mümkün olacaktır.

 

Hamlin, 1839 yılında genç bir üniversite mezunu olarak misyonerlik ateşiyle Amerika’dan kalkıp Osmanlı’nın başşehri İstanbul’a gelmiştir. Bundan yaklaşık 150 küsur sene evvelinin şartlarıyla okyanus aşırı bir ülkeye sırf kendi inançlarını aşılamak için gelen bir Amerikalı. İstanbul’da özel bir okul açmaya karar veren bu genç adam, 1856 yılında Christopher Rhinelander Robert ile tanışır ve meşhur Osmanlı diplomatı Ahmet Vefik Paşa’nın Bebek sırtlarındaki arazisini satın alarak işe girişir. İnşaatın uzaması üzerine Bebek’te küçük, kiralık bir binada 4 öğrenci ile öğretime başlayan okula finansörünün ismi verilir: “Robert College”

 

Okul, Türk topraklarında Batılı manada birçok “ilkin” öncüsü olmuştur. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkün: Okulun Bebek kampusünde ilk futbol oyunu, yine aynı kampuste Avrupa ve Türkiye’nin ilk modern kapalı spor salonu, ilk basketbol oyunu, R.C. Players adıyla Türkiye’de (o zaman Osmanlı) ilk öğrenci tiyatro kulübü, öğrenci kızların ilk defa bir tiyatro oyununda rol alması, mezunları arasında ilk kadın Profesörün bulunması, İngilizce roman yazan ilk Türk’ün bu okuldan mezun olması, Amerika’da ve İngiltere’de sahneye çıkan ilk Türk’ün buranın mezunu oluşu v.s.

 

Daha sonra bünyesinden Boğaziçi Üniversitesi’ni çıkaracak olan Robert Kolej’in Batılı değerlerin Türk kültürüne ithalinde ne denli öncü bir rol oynadığını ve Türkiye’nin Batılaşma sürecinde üst düzey ne tür etkilerinin bulunduğunun dikkatli bir gözle bakmayınca görmememiz mümkün değildir. Bugün Türk siyasi hayatının en önemli noktalarında Robert Kolej ve Boğaziçililerin bulunması bana göre Cyrus Hamlin’in eseridir. Kendince kutsal bir dava için Amerika’dan kalkıp Osmanlı payitahtına gelen bir idealistin gayretinin 150 küsur yıl sonraki meyvesidir bunlar. Unutmayalım ki Allah (cc) adildir ve çalışana karşılığını verir. Hayırda yarışana ise ekstradan kat kat vereceğini vaat etmektedir.

 

Üçüncü misalimiz Bediuzzaman Said-i Nursi’dir. Said-i Nursi’nin tüm yaşamının İslâm uğrunda gayret etmek, bir diyardan öbür diyara koşuşturmak, sürgün edilmek ve hapislerde sürünmekle geçtiğini hemen hemen bilmeyenimiz yoktur. Bu kadar meşakkate uğramış olan bu zatın hayatı, gözyaşları içinde okunabilecek derecede acıklı bir zaman dilimini kapsar.. Bugün yattığı yer bile bilinemeyen Said-i Nursi’nin açtığı yolda yürüyen, yıllar sonrasında da olsa ondan feyz alan insan sayısı milyonlarla ifade edilebilmektedir.

 

Hangi inanca sahip olursa olsun kendinden sonraki nesle bir eser bırakan, bir çığır açan, insanları yıllar; hatta asırlar ötesinden etkileyen kahramanların hayatlarındaki en önemli benzerlik, normal insanların ölçüleriyle davaları uğruna yaşamlarını adeta feda etmeleridir. Hangi medeniyet çerçevesinde olursa olsun, ancak bazı hayatların feda edilebilmesiyle kalıcı eserlerin ortaya konulabileceğini bizlere gösteren yukarıdaki misallerin ışığında, bu yazının yazanın da dâhil olduğu hemen herkesi daha derin düşünmeye davet ediyorum.

ERHAN ERKEN

Ekim 1994 MUSİAD BULTENİ

 

BİR YILI DEĞERLENDİRİRKEN

MÜSİAD BÜLTEN’inin 1996 yılında ilk sayısına başlarken, geçtiğimiz yılın genel bir değerlendirmesini yapmayı planlıyordum. Bu niyetle masanın başına oturup 1995 yılının önemli olaylarını düşünürken, bir yandan da bu olayları belli bir tasnife tabi tutmaya çalışıyordum. Zihnim böyle bir faaliyetle meşgul iken boşta kalan gözlerim kütüphanenin raflarında geziniyordu. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ciddi bir çalışmanın ürünü olarak yayınlanan Şark İslâm Klasikleri’nin bulunduğu bölüme geldiğimde Sadi’nin Bostan adlı meşhur eseri sanki özellikle dikkatimi çekti.

 

Kitabı karıştırdıkça, binikiyüzlü yıllarda kaleme alınmış ibretli hikâyelerin, uzun bir zaman çizgisi içinde, tek bir yılın değerlendirilmesinden çok daha önemli ve kuşatıcı olabileceğine kanaat getirdim ve bazı hikâyeleri beğeneceğinizi ümit ederek seçmeye başladım.

 

Düşündüm ki bu hikâyelerin büyük çoğunluğu insanoğlunun hiçbir devirde değişmemiş ve değişmeyecek olan yönlerini konu edindiği için, dünün insanına hitap ettiği gibi bugünün ve muhtemelen yarının insanına da hitap edebilecektir.

 

O zaman 1995 yılının genel değerlendirmesi olarak başlayan bu yazımızın, muhtemelen 1996, 1997 ve takip eden yılların da genel değerlendirmesi olmaya aday bir muhtevaya  sahip olduğunu iddia etmek mümkün olabilir.

 

Sizleri, Sadi’nin Bostan adlı eserinden derlediğimiz hikayelerle baş başa bırakırken, her anını tefekkür ve tezekkür ile geçirebileceğimiz nice yıllar temenni ediyoruz

 

Kızıl Aslan’la Danışman

 

Kızıl Aslan’ın sağlam bir kalesi vardı. O kadar yüksekti ki Elvend (Batı İran’da yüksek bir dağ, 3900 m.) dağından boynunu yüceltirdi. Yolu, gelin zülfü gibi kıvrım kıvrım olan bu kalede kimseden endişe edilmez ve hiçbir şeye ihtiyaç duyulmazdı. Bir bahçenin içinde, lacivert tabağa konmuş yumurta gibi, görülmedik bir şeydi.

 

Bir gün padişahın yanına, uzak yollardan, huzuru mübarek bir zat  (Emir) geldi. Bu zat diyar diyar dolaşmış ve cihan görmüştü; gerçeği tanıyan hünerli bir adamdı. Güzel konuşuyor, her şeye aklı eriyor, çok şeyler biliyordu. Hâsılı sözü sohbeti yerinde bir bilgeydi.

 

Kızıl Aslan dedi ki:

-“Bu kadar gezmişsin, bunun gibi sağlam bir kale gördün mü?”

 

Adam gülümsedi:

-“Evet, dedi, çok hoş bir kale. Ancak sağlam olduğunu zannetmiyorum. Değil mi ki senden önce daha birtakım azameti padişahlar buna sahip olmuşlar ve içinde birkaç zaman kaldıktan sonra bırakıp gitmişlerdir? Ve değil mi ki senin ardınca başka padişahlar da gelecekler, burada yaşayacaklar ve senin ümit ağacının meyvesini onar yiyecekler? Şu halde babanın saltanat devrini hatırlayarak gönlünü bu gibi düşüncelere bağlamaktan kurtarmalısın. Nitekim felek tutmuş, babanı bir köşeye oturmuş. Öyle oturtmuş ki şimdi bir mangıra dahi hükmü geçmiyor. Her şeyden, herkesten nevmit olduğu için ümidi ancak Allah’ın lütfüne kalmıştır. Akıllı adamın nazarında dünyanın çöp kadar kıymetli yoktur. Çünkü o, her zaman bir başkasının mekânı olmuştur.”

 

 

 

 

(…)

 

Cömertliğe dair…

 

Eğer akıllı isen ‘mânâ’ya meylet. Zira yerinde kalacak olan şey mânâdır, sûret değil. Şu halde bilgisi, cömertliği ve takvâsı bulunmayan kişinin sûretinde de hiçbir mânâ yoktur.

 

Ancak halkın gönül rahatlığı ile yatmasını sağlayan kimsedir ki toprağın altında rahat uyur.

 

Sen kendi kaygını sağladığında çek; hısımların hırsa düşerler, ölenle ilgilenmezler. Parayı, nimeti şimdiden ver, çünkü senindir ve senden sonra bunlar senin emrinden çıkacaktır.

 

Gönlünün perişan olmasını istemiyorsan perişan olanları gönülden çıkarma. Hemen bugünden hazineyi dağıt; yarın bunun anahtarı senin elinde olmayacaktır. Sen kendi azığını yanında götür; çoluğundan-çocuğundan acımak gelmez.  Ahirete giderken azığını yanına alan kişi, devlet topunu dünyada iken çelmiştir. Dünyada hiçbir kimse benim sırtımı kendi tırnağım gibi kaygılanarak kaşımaz (Arap Atasözü). Şimdi nen varsa avucuna al, ihsan et. Yarın pişman olur, elinin tersini dişlersin.

 

Yoksulun çıplak vücudunu örtmeye çalış ki Allah’ın affı da senin günahlarına perde çeksin. Garibi kapından nasipsiz çevirme. Allah yargılasın, sen de kapılarda garip olabilirsin.

 

Başkasına muhtaç olmaktan korkan büyük insan muhtaç olanlara iyilik eder.

 

Hastaların gönlünü gözet. Mümkündür, günün birinde senin gönlün de hastalanabilir. Acizlerin gönlünü sevindir ve acze düşeceğin günü hatırla. El kapılarında dilenci değilsin; bunun şükrânesi olarak kapından dilenciyi kovma.

(…)

Gönülsüzlüğe dair…

 

Ey Allah kulu, Yüce Allah seni topraktan yarattı; sen de toprak gibi gönülsüz ol: Hırsa kapılma, başını dikme, dünyayı yakma. Madem ki O seni topraktan vâretmiş, sen de ateşe benzeme. O korkunç ateş vaktiyle başını yüceltip kibirlenirken toprak aciz davranmış; o kibirlendikçe bu alçak görünmüştü. Fakat böyle olduğu içindir ki ondan şeytan, bundan insan yaratıldı.

 

(…)

Yağmur tanesi

 

Bir buluttan bir damla yağmur düştü. Bu damla denizin genişliğini görünce utandı:

“Şu deniz denilen yerde ben kim oluyorum? Eğer deniz buysa gerçekten ben hiçim” dedi.

Damla kendisini hor görünce sedefin biri onu koynuna alıp seve seve besledi. Felek de onun işini öyle düzgün yürüttü ki, nihayet padişahlara yaraşan namlı bir inci oldu.

Hâsılı, bir yüceliği kurumsuz olmakla buldu; yokluk kapısını çaldığı için var oldu.

(…)

Dünya evi

 

Gönül erlerinden biri, iyi bir adam, kendi boyuna yetecek kadar bir ev yapmıştı. Bir başkası dedi ki: “Biliyorum, sen bu evden daha iyisini yaptırabilirdin.”

Gönül eri: “Hayır, diye cevap verdi, ben köşk yüceltmekten ne bekleyebilirim? Bırakıp gitmek için bu da kâfîdir.”

Oğlum, sel yoluna ev yapma; bu binayı (Burada dünya evi anlamında) kimse tamamlayamamıştır. Kervancının yolda ev yapması, akıl, tedbir ve marifet işi değildir.

ERHAN ERKEN

Ocak-Şubat 1996

 

FIKIH DANIŞMANLIĞI

 

Bir işletmenin başarılı olabilmesi için gerekli ilk şart, iyi yönetilmesidir. İyi yönetimin göstergeleri arasında ise ilk başta yönetim kadrosunun ehil kişilerden oluşmasını, hedeflerin işletmenin gücü ile orantılı bir seviyede tesbit edilmesini, hedeflere ulaşma yolunda programlamanın doğru yapılmasını ve her safhada kontrolün ihmal edilmemesini sayabiliriz.

 

Bu arada işletmenin maliye, sigorta, çalışma ve iş güvenliği konularında mevzuata vakıf bir mali danışmana, kişi ve kuruluşlarla hukuki münasebetlerde bilgisine başvurulabilecek bir hukuk danışmanına, işin çapına göre yurtiçi ve uluslararası genel gelişmeleri ve sektörel hareketleri yorumlayacak daha nitelikli bir başka danışmana da ihtiyacı olabileceğini başarıyı sağlayacak şartlar arasında zikredebiliriz.

 

Şayet işletmenin patron veya patronları, başarının tarifi içine helâlinden kazanmayı ve helâlinden harcamayı da koyuyorlarsa o zaman önemli bir danışman ihtiyacını daha gündeme getirmemiz gerekecektir, o da “fıkıh danışmanı”dır.

 

Nasıl bir hukuk danışmanı, cari konularda muhalefet etmeden ve onlardan azami derecede istifade ererek işletmenin hukuki açıdan sağlam bir zemin üzerinde yürütülmesini sağlayacak tavsiyelerde bulunuyorsa, fıkıh danışmanı da dini açıdan işletmenin lehindeki ve aleyhindeki hususların belirlenmesi konusunda yöneticilere yol gösterecek, firmanın harama bulaşmasını engelleyici bir fonksiyon icra edecektir.

 

Bu noktada konuyu biraz daha açmak için şöyle bir soru sorulabileceğini düşünelim. Kaynağını dinden almayan kaideler üzerine oturmuş bir sistemde, harama bulaşmadan her konuya “İslâmi” diyebileceğimiz cevaplar ve çözümler bulabilmemiz ne derecede mümkün olabilir?

 

Böyle bir soruyu cevaplandırabilmek için meseleye şu noktadan bakabiliriz. Peygamber Efendimiz (sav) 23 senelik peygamberlik döneminde çok çeşitli şartlarla karşı karşıya kalmış ve kıyamete kadar sürecek bir dönem içinde insanların karşısına çıkabilecek türdeki tüm olayların çözümünde ipucu olabilecek misalleri vermiştir. Tabii tüm bu misallerin ve söylenen sözlerin “Yüce Kitabı” açıklamaya yönelik olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurursak, bu iki ana kaynağa bağlı olarak yapılacak “fıkhetme” ameliyesinin önemi daha da berraklaşır ve çözümün mümkün olabileceği tezini kuvvetlendirir.

 

Fıkıh danışmanının önünde gerek İslâmi, gerekse gayri İslâmi şartlarda nasıl hüküm vereceği, nasıl yön göstereceği konusunda başvurabileceği ana kaynaklar mevcuttur. 1400 senelik İslâm Tarihi de hüküm vermeye yardımcı olacak önemli bir malzeme kaynağıdır.

 

Sorularımıza devam edelim…

 

Bu nitelikte fıkıh danışmanı bulmak her isteyen işletme için mümkün olacak mıdır?

 

Böyle bir konuyu ele alırken altını çizmeye çalıştığımız en önemli husus, olaylara dini endişeye dayalı bir bakış açısıyla bakılmasını sağlayacak fıkıh danışmanlığı mekanizmasının gerekliliğidir. Bu gerekliliğin ciddi bir ihtiyaç olarak algılanması, önce mekanizmayı gündeme getirecek, bununla birlikte mekanizma için gerekli uzmanların daha nitelikli bir tarzda yetişmelerini teşvik edecektir.

 

İslam fıkhının, hayatın her safhasını kucakladığı göz önüne alınırsa fıkıh danışmanlığı, işletmelerin yanı sıra sosyal ve siyasi tüm mekanizmalar için olmazsa olmaz kabilinden bir ihtiyaç olarak hak ettiği mertebeye ulaşacaktır.

 

İçinde yaşanılan şartları ve gelişmeleri çok iyi bilen ve yorumlayan, aynı zamanda İslâmi kaynaklara vâkıf fakihlerimizin bugün için henüz tüm ihtiyaçlarımıza cevap verir bir noktada olmadıklarını, bizzat onların beyanlarından anlayabiliyoruz. İslâmi ilimler sahasında uzunca bir dönem devam eden zoraki kesikliğin ardından âlimlerimizin gayretleri, ümit verici nitelik arz etmektedir. İnsanlarımızın ilme olan taleplerinin artması, meselelerini fıkıh gözetiminde çözmeye yönelmeleri fıkıh danışmanlarımızın adedini ve kalitesini de arttıracaktır.

 

Unutmayalım ki marifet iltifata tabidir.

 

Tüm işlerimizi fıkıh çerçevesinde çözebilme cehdiyle dolu, “başarılı” günler dileğiyle…

ERHAN ERKEN

Haziran-Temmuz 1995

 

MÜSİAD SİYASETİN NERESİNDE OLMALIDIR?


Müsiad, isminden de anlaşılacağı gibi ana faaliyet sahası olarak iktisadi alanı seçmiş, bu sebepten dolayı da sanayi, ticaret ve iş dünyasını ilgilendiren konuları öncelikli olarak gündemine almış olan bir dernektir. Bununla birlikte, Ülkemizde hemen hemen her faaliyet alanının siyasetle bir şekilde ilişkilendirildiği inkar edilemez bir gerçek olarak önümüzde dururken, ekonomi gibi, siyasetin karar alışları ile doğrudan ilgili bir sahanın da bu genel tesbitin dışında durabilmesi mümkün görünmemektedir.

Dolayısıyla MÜSİAD, her ne kadar iktisat temelli bir dernek olsa da tabii olarak, zaman zaman siyasî gündemler içerisinde yer almaktadır…

Bu keyfiyetin ne kadar sağlıklı olduğu veya derecesinin ne olması gerektiği hususu ise tartışmalı bir konudur.

Ekonominin büyük ölçüde devletin kontrolünde olduğu, siyasi ve ekonomik gücün genel anlamı ile merkezde toplandığı Türkiye gibi bir ülkede, siyasetin veya dar anlamı ile parlamentoda sağlanabilecek bir üstünlüğün, bu gücü ülkeye hizmet amacıyla kontrol edebileceğini düşünen çok sayıda insanımız, yukarıdaki anlamı ile siyasetle yakından ilgilenmektedir.

Siyasî sahada oluşan her tür dalgalanma, rüzgâr veya bu tür gelişmeler, insanlarımızı derinden etkilemekte, ana sahaları siyaset olmayan çok sayıda vatandaşımız ve kurumumuz, en ufak bir hareketlenmede esas meşguliyet sahalarını geri plana iterek yukarıda çerçevesi çizilen siyaset çalışmalarını, gündemlerinin birinci maddesi yapmaktadır.

Bilindiği gibi geniş anlamı ile siyaset “gücü kullanma sanatı”dır. Gücün bir tarafında kamuoyu dediğimiz halk bulunmaktadır. Yaygın kanaate göre, halk bu gücünü yalnız seçimler yoluyla merkeze gönderdiği vekilleri eliyle kullanıyor gibi görünse de, esasında bu gücün kullanım alanının daha yaygın olması gerekmektedir.

Sivil toplum örgütleri dediğimiz gönüllü kuruluşlar, yarı resmî mahiyetteki odalar ve diğer meslekî teşekküller ve bu mahiyetteki organizasyonlar da gücün kullanılması noktasındaki çeşitli enstrümanlar olarak zikredilebilir. Ülkemizde, bu kanalların yeteri derecede güçlü ve organize olamaması, kamuoyunun ülke siyasetine olan etkisini yeterli bir düzeye çıkaramamasındaki en önemli sebeplerdendir. Bu sebepten insanlarımız, siyaset denince ilk ve belki de tek olarak parlamenter siyaseti anlamaktadır.

Gücün diğer taraflarında da yargı ve bürokrasi yer almaktadır. Belli bir eğitimden geçmiş kadroların oluşturduğu bu kesimler, ülkede siyasetin oluşmasında parlamento ile birlikte etkili olan bir sacayağını meydana getirmektedir. Gücün oluştuğu tüm bu sahaların,  MÜSİAD gibi ülke genelinde yaygın organizasyonu olan bir derneğin ilgi alanı içinde olması da tabii bir netice olarak değerlendirilmelidir.

MUSİAD, iktisadî ağırlıklı bir dernek olduğu için ekonomiyi derinden etkileyen siyasî olaylarla ilgilenmek durumundadır. MÜSİAD’ın oluşturduğu iktisadî söyleminin, Hakk ve hakikati hedef alan politikalarının ve makro/mikro ekonomik tavsiyelerinin ülkemizde uygulanabilme imkânı bulabilmesi için, geniş anlamıyla siyasetle ilişki içinde olmalı, düşüncelerini siyasetin uygulayıcısı olan partilere, meclise ve bürokrasiye duyurabilmelidir. Ayrıca yine ekonominin can damarları olan ve kamunun gücünün siyasetin oluştuğu merkezlere ulaşmasını sağlayacak tüm sivil örgütlerle ve meslek kuruluşları ile yakın temas içinde olmalı ve üyelerinin hak ve menfaatlerini buralarda savunmalarına yardım etmeli, baskı grubu fonksiyonunu her durumda yerine getirebilmelidir.

MÜSİAD’ın idarecileri ve yetkili organları da derneğin bu politikalarını birinci elden takip edebilmeli ve yönlendirebilmelidir.

MÜSİAD’ın idarecileri siyasetle ilgilenmeyi, yukarıda çerçevesini çizdiğimiz şekilde anlamayıp çok uç bir örnek olarak, birinci elden siyasetin bir aktörü gibi davranmayı tercih etmeleri durumunda, derneğin ekonomik ağırlığı otomatik olarak siyasete kayacak, ekonomik hedeflerin uygulanması için siyasetle ilişki kurmak tarzında düşünülmesi gereken hareket tarzı, siyasî sahada taraf tutar bir hüviyetle yer değiştirebilecektir. Böylesi bir tavır alış, tüm sivil toplum örgütleri için olduğu gibi, çalışma sahası olarak ekonomiyi seçmiş bir dernek için de sıhhatli bir çizgi olarak değerlendirilemeyecektir. Her konuda olduğu gibi siyaset sahasında da dengeli duruşun önemi inkâr edilemez.

MÜSİAD, dernek politikası olarak daha evvelki senelerde farklı olaylarda göstermeye çalıştığı tavrını adeta bir pergele benzeterek, sabit ayağını ekonominin üzerine koyarak, diğer ayağı ile geniş anlamda siyaset ve ilimle ilgili alanlarda dolaşmıştır. Geçmiş dönemlerde, derneğin resmî politikası olmamakla birlikte, kişisel davranışların farklı anlaşılmasından ötürü, bazı kereler sabit ayakta kayma olduğu iddiaları ortaya atılmış olsa da, bu güne kadar genel manada sabit ayakta ciddî konum değişikliği vukû bulmamıştır. Bundan sonra da derneğin resmî görüşünde bu tip bir farklılık yaşanmayacağı konusunda en yetkili organ olan ve “Genel Kurul”ca seçilmiş bulunan Yönetim Kurulu iradesini açıkça ifade etmektedir. Yönetim Kurulu’nun bu görüşü, derneğin mensuplarının şahsî tercihlerine ipotek koymak anlamı taşımamaktadır. Her üyemiz istediği siyasî tercihe sahip olabilir, istediği siyasî hareketin içinde yer alabilir. Hatta yönetim kurulu üyeleri, şubelerdeki yöneticiler de bu tip bir özgürlüğe sahiptir. Fakat tüm bu tercihler, derneğin ekonomik tabanlı hizmet anlayışına tesir edecek bir mahiyet arz etmemelidir. Dernek, bir siyasî hareketin tamamıyla destekçisi ve alt yapı unsuru gibi değerlendirilmemeli, dernek yöneticileri, derneğin siyasî bir çalışmanın atlama noktası gibi görünmesine sebep olacak davranışlardan şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da titizlikle kaçınmalıdır.

Siyasetle ekonomi, çay ve şeker gibi değerlendirilmeli, her iki sahada çalışanlar da yaptıkları faaliyetlerin kendi alanlarında kuşatıcı ve dolgun olmasına, hem kendi içinde hem de ilgili diğer alanlarla bütünlük taşımasına özen göstermelidirler. Çay da, şeker de kendi sınıflarının en vasıflısı ve kalitelisi olmalıdır.

MÜSİAD, kurum olarak, siyasî sahada ortaya çıkabilecek olan ihtilaflarda herhangi bir tarafta yer almamaya özen göstermelidir. Ayrılıkları pekiştirmek yerine, farklı yapıların hizmet yarışlarını fikir ve icraat planında, centilmence sürdürmelerinin yollarını açmaya çalışmalıdır.

MÜSİAD, her konuda olduğu gibi siyaset sahasında da şahıslardan çok ilkeler, tutarlı politikalar ve bütüncül bakış açılarının altını çizmeli, bunların gerçekleşmesi için kadroların önemine vurgu yapmalıdır.

MÜSİAD, ekonomik ve siyasî sahalarda, fikir ve proje bazında dağarcığında ne varsa onu herkesle paylaşmalı, tüm güzel fikirlere ve insanlara sahip çıkmalı, onların doğru fikirlerini desteklemeli ve gerektiğinde de uyarmalıdır.

MÜSIAD güzide bir kuruluşumuzdur. On bir yıldır binlerce insanın maddî ve manevî katkılarıyla, fikir ve düşünce düzeyindeki görünen ve görünmeyen emekleriyle bir noktadan bir noktaya gelmiştir.

MÜSİAD, üyelerinden, yöneticilerinden, sevenlerinden bugün de kendisine sahip çıkılmasını beklemektedir. Daha büyük hedeflere gitmesi gereken MÜSİAD’ın önü açılmalıdır.

MÜSİAD, herhangi bir kesimin, grubun, partinin alt kümesi olarak değerlendirilmemeli, buna yol açabilecek davranışlardan şiddetle kaçınmalı; geçmişten geleceğe, gelenekle birlikte yeniliğe doğru ilkeli bir şekilde yol almalıdır. Pergelin sabit ayağını daima olması gereken yerde tutmalıdır…

MÜSİAD, farklı dönemlerde meydana gelebilecek konjonktürel dalgalanmalarda aslî konumunu değiştirmeyip, tarihî seyir içinde anlamlı bir hizmet görme hedefinden bir an bile ayrılmamalıdır.

ERHAN ERKEN

Müsiad Bülteni 2001


 

 

SU TAŞIYAN KARINCA

Bir dönem Televizyonlarda yayınlanan Deliyürek dizisinin “Kuşçu” isimli kahramanı, kendine has üslubu ile anlatıyor:

Bir gün Nemrut, Hz İbrahim’i ateşe atmaya karar vermiş ve büyük bir ateşin hazırlanmasını emretmiş. Ateş hazırlanmış… İçine atılacak her şeyi, anında yutacak bir dereceye gelmiş. Birazdan, yüce peygamber onun içine atılacak.

O sırada bir karınca ortaya çıkıyor. Sırtında bir damla su ile ateşe doğru, yavaş, fakat emin adımlarla ilerliyor. Civardaki birisi karıncayı yolundan çeviriyor.

Nereye gittiğini soruyor.

Karınca, ateşi söndürmek için su taşıdığını söylüyor.

Soruyu soran gülüyor. Belli ki karıncanın eylemini hafife alıyor ve onunla alay ediyor.

Kendisine gülen kişiye karıncanın cevabı çok hikmetli:

‘Ben, sırtımdaki şu bir damla suyun o kızgın ateşi söndüremeyeceğini elbette biliyorum. Fakat maksadım safımı belli etmek. Zalim Nemrud’un yanında değil de, Hz. İbrahim’in yanında olduğumu ilan etmek’.

Bu hikâye, dizide başka bir ders için anlatılmıştı. Fakat hayatın birçok yönüne uygulanabilirliği açısından bana çok manidar gelmişti.

 

İnsanoğlu, yaşadığı kısacık ömrü içinde, hemen her önemli kararında doğru bir tarafta yer alıp alamamak, yaratılışının gayesine uygun tarzda bir duruş sergileyip sergiliyememek tercihleri arasında kalmaktadır.

 

Önemli olan, bu tercih anlarında doğru bir yerde durmak, tercih edilen değerlerin orta ve uzun vadede hem tercihi yapanın, hem de geniş manasıyla tüm insanlığın iki cihanda mutluluğa ulaşmasını sağlayacak neticelere sebep olup olmayacağını iyice analiz edebilmektir…

 

Önemli olan, hem niyetlerin hem de eylemlerin güzel olmasıdır…

 

Önemli olan, Hak ve Hakk’ı karşısına alan “güç tercihleri” karşısında, bazen ilk bakışta zayıf gibi görünse de Hakk’ın ve Haklının yanında yer alabilmek…

 

Önemli olan, bizi Yaratan Yüce Allah’ın rızasının, tercihlerimiz arasında hangisinden yana olduğunu bulmaya çalışmaktır.

 

Ne mutlu Hakk’ı ve “doğru”yu arayanlara… “Doğru”nun yanında safını belli edenlere…

ERHAN ERKEN

Müsiad Bülteni

 

SAVAŞ VE ÇOCUK

ABD ve İngiliz askerlerinin büyük çoğunluğu oluşturduğu koalisyon (!) güçlerinin Irak’a karşı giriştikleri büyük operasyon, dünyamızda savaş konusunu, gündemin ilk maddesi haline getirdi. Gerçi, 11 Eylül saldırıları sonrası Afganistan’ın işgal edilmesi ve Taliban rejimine son verilmesi sırasında da savaş, dünya gündeminde önemli bir oranda yer almıştı.

 

Irak’ın Türkiye’nin hemen güney komşusu olması, o coğrafya ile daha yakın tarihi ve kültürel ilişkilerimizin olması, bölgenin dünya dengeleri içindeki önemli yeri, ayrıca ülkemizin de savaşa girip girmeme seçenekleri ile yoğun bir şekilde karşı karşıya kalması, “son operasyonun”un gündemimizde daha fazla yer almasına yol açtı.

 

200 binin üzerinde asker, Ortadoğu’nun etrafındaki denizlerde onlarca uçak gemisiyle birlikte bölgeyi kuşatma altına aldı.  Türkiye’deki askerî üslerde yoğun hareketlenmeler yaşandı. Sınırlarımız içinde kilometrelerce uzunlukta yabancı askerî malzeme konvoylarına şahitlik edildi. Ve ardından Irak’a ve Irak halkına karşı, tarihte eşi ve benzeri görülmemiş, tek taraflı bir savaş, daha doğrusu bir saldırı başlatıldı. Sonuç malum…

 

İletişimin inanılmaz ölçüde gelişmesi ile ilk olarak 1990’lı yılların başında yaşadığımız Birinci Irak krizindeki naklen savaş yayınlarını, bu defa da hüzünle izledik. Evvelki savaşın sembolü, körfezde petrole bulanmış bir karabatak iken, bu savaşın sembolü, başı sargılar içinde ağlayan küçük bir yavru ile babasının kucağında bombalarla parçalanmış bir çocuk cesedi idi.

 

Amerika ve İngiltere, Ortadoğu’da önce İran’a karşı destekleyip büyüttükleri Irak’ın, hem zengin yeraltı kaynaklarına sahip oluşu, hem de İsrail’in bölge hâkimiyetine engel olabilme potansiyelinden dolayı zayıflatılmasına ve tam olarak kontrol edilmesine karar verdiler ve bu “proje”lerini uygulamaya başladılar.

 

İşgal kuvvetlerinin, dünya dengeleri içinde gittikçe güçlenen ülkelerin artan taleplerine karşı, gerek sahip olduğu enerji kaynakları, gerekse de jeopolitik konumu açısından çok önemli olan bu bölgeyi direkt olarak kontrolde tutma isteği de,  bu tip bir politika için zemin teşkil etti.

 

Irak’a karşı uzun yıllar devam eden ambargodan ve akabinde silahsızlandırma çalışmalarından sonra, yoğun bir bombardıman başladı. Ve Irak, umulandan çok daha kısa bir sürede teslim oldu. Askerî açıdan, medyada çokça zikredilen kitle imha silahları, füzeler, tanklar, devrim muhafızları, Bağdat’ın etrafında kazıldığı ifade edilen kuyuların hiçbiri, büyütüldüğü gibi bir fonksiyon görmedi.

 

Tıpkı Afganistan’ın işgalinde bir numaralı savaş sebebi olarak gösterilen Usame Bin Ladin’in ortadan kaybolması gibi, Saddam ve yakın çevresi de ne hikmetse sırra kadem bastı.

 

Üzerinde, İslâm Tarihi’nin çok önemli olaylarının cereyan ettiği topraklar, bölgeye demokrasi getirdiğine inanan Amerika ve İngiliz askerlerinin çizmeleri altında ezildi. Tonlarca bomba atıldı, bölge halkının birlik ve beraberliğinin sembolü olan tarihî, kültürel ve dinî açıdan önemli mekânlar yerle bir oldu, baha biçilmez tarihî eserler yağmalandı. Binlerce masum insan öldürüldü, bir o kadarı da yaralandı ve sakat kaldı.

 

Savaş, insanların ruh dünyalarında onulmaz yaralar meydana getiriyor. Küçük yaşta savaşa maruz kalan çocuklar ise savaşın etkilerini hayatlarının geri kalan bölümlerinde de yaşamak durumunda kalıyor.  Yazımızın bu bölümünde savaşın çocukların halet-i ruhiyesi üzerindeki tesirlere temas edeceğim.

Irak saldırısında yüz binlerce çocuğun okulları ve evleri yıkıldı. Anaları, babaları, akrabaları öldü veya sakat kaldı. Çocuklar savaşta bedenen olduğu kadar, fizîken ve rûhen de yaralandı. Öz yurtları işgale uğradı, bir kısım yakınları direnemeyip, düne kadar düşman dedikleri insanlara, canlarını kurtarmak için boyun büktü. Minicik yavrular, tüm bu olumsuz manzaralara şahit oldular veya bizzat yaşadılar.

 

Yıllardır zulmüne tanık oldukları, belki de kısmen kanıksadıkları diktatörleri Saddam’ın, ciddi bir direniş göstermeden ortadan kaybolması, onların da çok tuhafına gitti. Kendi insanlarına dünyayı zindan eden, topraklarını ve servetlerini gasp eden, potansiyel tehlike olarak gördüklerine zehirli gaz bile atmaktan çekinmeyen Saddam’ın, eski dostları tarafından gözden çıkarılması sürecinde en büyük darbeyi, kendilerinin (yani Iraklıların ve onların yavrularının) yiyeceğini belki bu ölçüde hissetmediler.

 

Bir ülkenin topraklarının düşman güçleri tarafından işgal edilmesi ve bu ülkenin insanlarının fizîken ve rûhen teslim olmaları, bu olayın cereyan ettiği coğrafyada da derin izler bırakmaktadır. Direniş ruhunun kaybolması, yaşanılan toprakların can pahasına savunulamaması, istilacı güçlerle işbirliği içine girilmesi, o ülkenin gelecek nesillerini de menfî olarak etkileyerek, kimlik yabancılaşmasına sebep olan davranış tarzlarıdır.

 

Milletimizin tarihinde de bazı yenilgiler olsa da, bu tip davranış şekillerinin bulunmaması bizler ve bizden sonraki nesiller için önemli övünç kaynakları arasındadır.

 

Bir ülkenin fertlerinin yabancıların istilasına karşı toplu veya bireysel olarak karşı çıkışları onaylanacak ve örnek gösterilecek davranışlardır.

 

Asrın başında ülkemizde vuku bulan Millî Mücadele, gelecek nesiller için olduğu kadar, mazlum üçüncü dünya ülkelerinin emperyalizmden kurtuluş mücadelelerine de örnek olmuştur.

 

Filistin’de, Afganistan’da, Çeçenistan’da, Bosna’da, Kosova’da ve dünyanın birçok bölgesinde görülen bu tip karşı koyuşlar ve direnişler, istilacıların ifade etmeye çalıştıkları gibi, terörist hareketler değil; aksine vatan müdafaası olarak değerlendirilecek vakıalardır.

 

Sınırlarının çok ötesindeki topraklara hücum ederek, oralardaki hammadde kaynaklarını kendi çıkarları için kontrol etmeye çalışan, o topraklarda tarihî kökleri olmadan sınırlarını genişletmeye çalışan, dostlarının önünü açmak için düzenlemeler yapan, kendi dünya görüşlerinin dışındaki görüşlere hayat hakkı tanımamak gayesiyle, onaylamadıkları tüm düşünceleri düşman telakkî ilan eden ülkeler, uzun dönemde başarılı olamayacaktır.

 

Irak’ta zulme uğrayan, haksız bir savaş için öldürülen, evlerini, anne, baba ve akrabalarını kaybeden, okulları bombalanan yavrular, tıpkı dünyanın diğer bölgelerindeki zulme uğrayan çocuklar gibi, zalimleri, istilacıları ve onların yerli işbirlikçilerini hiçbir zaman affetmeyeceklerdir.

 

Diğer önemli bir nokta da şudur: Zulme uğrayan nesiller, uğradıkları bu zulümlerin intikamını almak için aynı tarzda davranmamalıdır. Bu tarz davranış içinde olanların, zalimlerin seviyelerine düşecekleri tarihî bir gerçektir. Haksız ve hukuksuz savaşların hiçbir meşru sebebi olamaz.

 

Barış gibi, mücadele de hayatın bir gerçeğidir. Aslolan, insanların, birbirlerinin hak ve hukukuna saygı göstererek ve birbirlerine doğruyu tavsiye ederek, barış içinde bir arada yaşayabilmeleridir. Fakat bu temel kaideye uyulmaması durumunda da insanların ve toplumların, kendi haklarını, topraklarını, mallarını ve onurlarını korumaları en kutsal bir hareket tarzıdır.

 

İnsanların ve toplumların aralarında vuku bulan mücadelelerde en büyük zararı şüphesiz ki çocuklar görmektedir. Korunmaya muhtaç durumdaki bu yavrular, ana-babaları ve yakınlarının zarar görmeleri durumunda savaştan otomatikman zarar görmektedir. Çocukların küçük bedenleri, fizikî ve ruhî açıdan savaşın ağırlığını büyükler gibi kaldıramamakta ve meydana gelen çöküntüler, bütün hayatları boyunca bu küçük varlıkları menfî yönde etkilemektedir.

 

Savaşan tarafların gerekli dikkati göstermemeleri durumunda çocuklar, direkt olarak da etkilenmektedirler. Son Irak saldırısında, koalisyon güçlerinin(!) meskûn mekânları bombalamaları neticesinde çok sayıda masum çocuk, kadın ve sivil hayatını kaybetmiştir. Keza, Afganistan işgali sırasında da yoğun bombardıman altında çok sayıda çocuk ya ölmüş ya da sakat kalmıştır.

 

Çocuklar, savaşlarda ve mücadelelerde, bir taraf olmaktan ziyade, korunması gereken varlıklar olarak ele alınmalıdır. Tüm uluslararası anlaşmalar, semavî dinler ve tabiî son ve hak din olan İslâmiyet, çocuklara, kadınlara ve yaşlılara savaşlarda özel bir statü tanımıştır. İnsanlığa düşen de, bu genel kabule riayet etmektir.

 

Sadece kendi çocuklarımıza değil, tüm çocuklara insanlığın geleceği olarak bakmalı ve onları koruyup gözetlemeliyiz. Gereksiz savaşlara, kendi çıkarları için ülkeleri/medeniyetleri kana boyayanlara/tahrip edenlere, düşmanlarla işbirliği halinde hem kendi halkına hem de tüm çevresine ziyanı dokunanlara karşı olmalıyız. Haktan ve hakikatten yana olanlara selâm olsun.

ERHAN ERKEN

İkbal dergisi 2003

 

ÖZGÜVEN

İnsanoğlunun kendine güven duyması derece itibariyle insandan insana değişen bir karakter özelliğidir. Kimi aklına güvenir, kimi ailesinin gücüne, kimi maddi durumuna, kimi fiziki kuvvetine, kimi kültürel birikimine, kimi güzelliğine… Bu liste çok daha uzatılabilir. Yukarıda sıralananlara dikkat ettiğimizde kişinin kendine güvenirken dayanmakta olduğu bazı özellikler ve değerlerin olduğunu görmekteyiz. Bu özellikler ve değerler, bazen yanlış bir değerlendirme ile kişinin kendisinin oluşturduğu öz değerler olarak algılanabilmektedir. Bu yanlış algılama ve değerlendirme neticesinde insanoğlunun nefsi ön plana çıkmakta ve bütün artıların kaynağını kendisi olarak görmektedir.

 

Sadece nefsine ve benliğine güvenmek ile Rabbine kul olma şuurunun verdiği güvenle olayların üzerine gitmek ile irade-i cüz’iyesi oranında hadiselere yön vermeye çalışmak arasında çok ciddi bir fark mevcuttur. Bu yanlış değerlendirme neticesi ortaya çıkan özgüven, kişiyi yanlış noktalara götürebilecek bir özgüvendir.

 

İnsanoğlunu doğru bir noktaya taşıyacak olan özgüven,  kişinin kendisine verilmiş olan yetenekleri, özellikleri ve zenginlikleri Allah’ın bir lütfu olarak görmesi ve onları veren Rabbine güvenmesidir… Hayırlı ve doğru işlerde Yaratıcı’nın kendisinin yanında olduğunu bilmesi, onu hissetmesidir… Kişinin Rabbine güvendiği oranda O’nun doğrulukları ve güzellikleri kendisi üzerinden gerçekleştireceğine inanmasıdır…

 

İnsan kaderi bilemez, ona düşen, doğru ve yanlış, hak ve batıl, güzel ve çirkin karşısında Allah’ın gösterdiği referans noktalarına uygun olarak cesaretle pozisyon almaktır. Bununla birlikte ortaya çıkacak sonucu da olgunlukla karşılayabilmek; her durumda, her şartta iyinin, hakkın, güzelin yanında ve kötünün, sapkının, çirkinin karşısında olmaktır.

 

Özgüven için gerekli olan bir diğer önemli unsur da cesarettir. Edilgen değil etken olma halidir. Kişi, bir yanlışlık gördüğünde onu önce eliyle düzeltmelidir, yapamazsa diliyle doğruları ifade etmelidir. Buna da gücü yetmiyorsa kalben yanlışın yanında yer almamalıdır. Tavsiye edilen cesaret, birincisinde olduğu gibi olayların üzerine gitmek ve hadisenin sürecinde birinci derecede etkili olmaya çalışmaktır. “Eliyle düzeltmek” ibaresini konuya en uygun araçla fakat direkt olarak müdahale etmek anlamında değerlendirmek mümkündür.  Bunun bir alt derecesinde, direkt olarak olayların üzerine gidemediği anlarda da gidenlere destek olmaktır.

 

Cesaret, saldırgan olmak ve her durumda ileriye atılmak demek değildir. Doğru olarak tesbit edilen hedefe doğru yollardan gidebilmek için en doğru zamanda, gereken fiili yapabilmektir.

 

Özgüven sahibi Rabbinden başka hiçbir şeyden korkmaz, mutlak manada umutsuzluğa kapılmaz, istikamet üzere olduğu oranda ve benlik duygusu anlamındaki nefsini aradan çıkardıktan sonra, sözün O’nun adına söylenen söz, fillin O’nun adına yapılan fiil olduğunun bilincindedir.

 

Özgüvenin, nefsini her şeyin üstünde tutarak benlik ve gurur gibi duygulardan ayrılabilmesi için gerekli ilk husus Rabbe şeksiz şüphesiz iman ve teslimiyettir. Daha sonra bilgi gelir. O’nun kullarından ne istediğini, hangi yollardan istediğini, Rabbinin gönderdiği bilgiyi (ilm) nasıl anlaması gerektiğini de bilmesi gerekir.

 

Doğru bilgiye doğru yollarla ulaşmayı öğrenen ve bilgiyi önüne çıkan olaylar karşısında nasıl kullanması gerektiğini kavrayan insan,  sonuç olarak bu varlık âlemine niçin geldiğini de kavrayabilmiş olan insandır.

 

Bilginin kaynağı, doğru kullanımı, varlığın hikmeti noktalarında isabetli bir yol tutturan insanın bu temel referanslara dayalı olarak hadiseler karşısında cesaretle tavır alabilmesi, özgüven duygusunun doğru işlediği bir modeldir.

Bu özgüven modeline ulaşan insan, Üstad Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabesinde övdüğü genç örneğinde olduğu gibi ‘”Kim var, denildiğinde sağına ve soluna bakmadan ben varım” diyerek doğru bir çağrıya anında ve tereddütsüz cevap verir.

 

İstikamet sahibi olan kişinin özüne güvenmesi, kendisini, tarih boyunca doğrunun ve hakkın savunucusu olan bir çizgi ile irtibatlı kılar.

 

Hz. Âdem’den itibaren doğru ve yanlış, hakikat ve sapkınlık her durumda varlığını muhafaza etmiştir. Rabbine güvenip O’na bağlı olarak özgüvenini diri tutan ve olaylar üzerine cesaretle gidenler, hakikat çizgisini günümüze kadar ulaştırmışlardır.

Bu çizgi kıyamete kadar uzayıp gidecektir. Özgüven sahibi ve cesur insanlar doğruların yanında tavır aldıkları oranda bu çizgi üzerinde bir yer sahibi olabileceklerdir. Sadece nefsinden aldığı güçle ayakta duranlar ise sapkınlık çizgisinde kendilerine uygun yerleri işgal edeceklerdir.

 

Özetle, tavsiye edilen özgüven, Hakk ile bağlantılı bir iç dünyaya, bir tarihi çizgiye dayalı olan özgüvendir. İnsanlığın daha adaletli ve hakkaniyetli bir hayat sürebilmesi için bireylerin tek tek bu tarz bir özgüvenle donatılmaları gerekir. Aksi durumda tarihî süreçte görülebileceği gibi insanlık, nefislerinden aldıkları talimatlarla hareket eden, yanlışı cesaretle savunan hemcinslerinin, nizam ve intizamı bozdukları bir dünyada yaşamak zorunda kalacaktır.

ERHAN ERKEN

İkbal Dergisi

 

FARKLI BİR MAHALLE BASKISI

Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakultesi Kamu Yönetimi Bölümünü 1985 yılında bitirmiştim. Yüksek Lisans sınavları için hazırlıklara başladım. Mezun olduğum üniversitenin Siyaset Bilimi bölümü düşündüğüm yerlerden biriydi. Diğer bir alternatif de Marmara Üniversitesi Yakınçağ Tarihi idi. Her iki bölümün de sınavlarına girmeye karar vermiştim.

Boğaziçi için önce yabancı dil sınavı daha sonra da bölüm için yazılı sınava girdim. İkisini de verince sıra sözlü mülakata gelmişti.

Mülakat günü lisans döneminde kendilerinden bazı dersleri almış olduğum üç hocanın karşısındaydım.

Yaşım 24, lise dönemlerinden itibaren fikri mücadelelerin içerisinde geçen bir talebelik döneminin verdiği kısmi bir keskinlikle hocalarla konuşmaya başladık.

Prof Dr. İlkay Sunar, Prof Dr. Binnaz Toprak ve Dr Yeşim Arat ile bir masa etrafındayız.

Önce yazılı ile alakalı bazı yorumlardan sonra Binnaz hanım mülakatın en önemli sorusunu yöneltti.

Erhan, sen niye bu bölümde master yapmak istiyorsun?

Hocam, ben inançlı bir Müslümanım. En önem verdiğim hususlardan bir tanesi dinimi teorik ve pratik olarak en iyi şekilde öğrenmek ve yaşayabilmek.

Bunun için öncelikle düşünsel anlamda ve inanç olarak saf bir imana sahip olabilmeyi istiyorum. Fakat ben lise döneminden itibaren Batılı düşüncenin ülkemizdeki en önemli okullarında eğitim gördüm ve yoğun bir tesir altında yetiştim. Önce Galatasaray’ı bitirdim daha sonra Boğaziçi’nden mezun oldum. Aldığım eğitim sırasında ve yaşadığım çevrede birçok ideolojinin istemesem de, karşı dursam da beni etkilediğini hissediyorum.

Ben saf bir akideye sahip olabilmem için zihnimi etkilemiş olan liberalizm, muhafazakarlık, ütopik sosyalim, determinizm v.s gibi tüm batılı düşüncelerin menfi etkilerini çok iyi analiz edebilmeli ve onların zihnimdeki etkilerini azaltmalı ve yok edebilmeliyim. Onun için bu düşünceleri derinlemesine incelemeli, analiz edebilmeli, bu sürecin sonunda da daha saf bir düşünce yapısına sahip olabilmeliyim.

Bu hususu daha iyi açıklayabilmek için, o sıralarda yakın bir akrabamızın geçirdiği beyin rahatsızlığı dolayısıyla öğrenmiş olduğum tıbbi bir örneği verdiğimi hatırlıyorum.

Beyin cerrahisi bölümünde ihtisas yapan bir pratisyen doktorun, beyin cerrahisi ile ilgili rahatsızlıkları daha iyi ayırt edebilmek için sırasıyla nöroloji ve psikiyatri bölümlerinde belli bir dönem eğitim aldığını düşüncelerimi daha çarpıcı bir şekilde ifade edebilmek için  örnek olarak vermiştim.

Bu sayede beyin cerrahisine konu olan olayları daha iyi kavrayabilen uzman gibi ben de zihnimi etkileyen farklı ideolojileri de çok iyi öğrenebilmeliydim.

Beni dikkatle dinleyen hocaların içinde Binnaz hanım hemen tepki vermişti;

Erhan, biz Boğaziçi’nde senin bu zararlı etkilerinden kurtulmak istediğin Batılı düşünceleri öğrencilere aktarmaya çalışıyoruz. Onun için buradayız. Sen böyle düşünüyorsan seni biz niye mastıra kabul edelim?

Valla hocam lisans döneminde durum daha başka idi. Ben o zaman da aynı görüşlere sahiptim. Fakat master ve doktora dönemleri daha başka. Bu dönemlerde daha yoğun ve farklı bir ilişkiye gireceğiz. Sonra Erhan sen bu düşüncelerini niye açıkça ifade etmedin diye söylemeyesiniz diye şimdiden açıkça kendimi izah etmek istedim.

Bu konuşmaları dinleyen İlkay bey; Binnaz niye böyle konuşup çocuğu sıkıştırıyorsun birak rahat rahat düşüncelerini anlatsın diye konuşmaya müdahale etti.

Bu ikaz sonrasında Binnaz hanım daha fazla devam etmedi.

Ondan sonra o günün şartlarında dünya politikası, bölgesel ilişkiler, yeni devrim yaşamış İran gibi konularda benim görüşlerimi ve analizlerimi dinleyen hocalarım bana teşekkür etiler ve odadan çıktım.

Ne yalan söyleyeyim böyle bir konuşmadan sonra herhalde yüksek lisansa kabul edilmem diye düşünmüştüm. Binnaz hanımın net ifadeleri beni bayağı düşündürmüş ve tedirgin etmişti

Fakat yaşanan bu diyaloğa rağmen ben yüksek lisansa kabul edildim.

Binnaz hanımın yorumuna rağmen kabul edilmem Boğaziçi’nin genel yaklaşımına uygun bir tercihti, fakat kabul edilmiş olmam Binnaz hanım ve onun gibi düşünenlerin ötekine karşı tutumunu ortadan kaldırmıyor ve tedirginliğimi izale edemiyordu. Çünkü bana bu lafı söyleyen kişi o üniversitede etkili bir hoca idi ve ben de ona bağlı olarak çalışacak talebelerden biri idim.

Daha sonraları Marmara Yakınçağ Tarihi bölümüne de kabul edildim ve o okulda asistanlığa girebilmem için şart koşulan Tarihte master yapmamla ilgili isteğe bağlı olarak Marmara Üniversitesini seçtim

Son günlerde gündemi meşgul eden bir araştırma çerçevesinde 23 yıl evvel yaşadığım bu olayı bir daha hatırladım.

Mahalle baskısını konu alan bu araştırma, özetle, Müslümanların ötekilere karşı iktidarın ve çoğunluğun gücü ile manevi bir baskı uyguladığı tezini işliyor

Şerif Mardin hocanın geçen yıllarda ortaya attığı Mahalle baskısı tezi,12 ilde sadece belli bir bakış açısına sahip deneklerin cevaplarına bakılarak derinlemesine konu ediliyor

Araştırmayı yapan hocalardan bir tanesi olan Prof. Dr Binnaz Toprak, yıllar önce yüksek lisans mülakatında 24 yaşında bir genç olan beni, bir tür mahalle baskısına muhatap eden kişiden başkası değil.

O günün şartlarında bulunduğu konumdan aldığı güçle talebesine rahatlıkla ‘mahalle baskısı’ kuran Binnaz Toprak, bu gün çoğunluğa sahip bir düşüncenin çeşitli şehirlerde varlığını ve yaşama çabasını ‘objektif’liği tartışılır bir şekilde ‘mahalle baskısının etkileri’ olarak yorumlayabiliyor.

Türkiye garip bir ülke; Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren yeni tip aydınlarının önderliğinde yöneldiği farklı bir medeniyet tercihi çerçevesinde, sürekli gelgitler yaşıyor.

Milletin bir bölümü yeni tercih edilen medeniyetin hedefleri istikametinde doludizgin gitmeye çalışırken, milletin diğer bir bölümü, özellikle son otuz yılda, her gün artan bir yoğunlukla kadim medeniyetiyle ilişki kurmaya çalışıyor. Modernleşme, küreselleşme ve İslamileşme birbirini farklı boyutlarla etkilerken yeni yeni sentezler ortaya çıkıyor.

Bir yandan modernleşme ve kürselleşme rüzgarlarından etkilenen, aynı zamanda da kendi asli medeniyeti ile ilişki kurmaya çalışan milletin fertleri birbirlerini yek diğerine mahalle baskısı kurmakla suçlamak yerine, birbirlerini daha iyi anlamaya çalışsalar çok daha verimli bir toplumsal düzen kurulabileceği kanaatini taşımaktayız.

Özellikle aydınlarımızın bu hususa çok dikkat etmeleri, düşünürken, araştırırken, teori geliştirirken, zamana ve zemine göre farklı standartlar kullanmamaları gerekiyor.

ERHAN ERKEN

Dünya Bülteni 2008

 

YOL AÇMAK VE YOL OLABİLMEK

Yollar, tarih boyunca insanları, kültürleri, medeniyetleri birbirlerine bağlamıştır. Her devir, kendi gelişmişlik seviyesine göre yollar keşfetmiş ve her devrin yollarının geçtiği mekanlar, coğrafyalar diğer bölgelere göre önem kazanmışlardır. Kara yolları içinde İpek yolu, denizyolları içinde Ümit Burnu’nun keşfedilmesiyle ortaya çıkan yeni Hindistan ve Uzak Doğu Denizyolu, Sultan Abdulhamit’in hayalini kurduğu fakat tam manasıyla işler hale sokmaya imkan bulamadığı Hicaz Demiryolu, geçtiğimiz yüzyıllarda bahsi geçen önemli yollardan bazılarıdır.

Hava yolu ise daha çok 20.yüzyılda gelişmeye başlayan, insanlık için büyük yıkımları beraberinde getiren Dünya Savaşları sırasında önemli sıçrama gösteren, insanlık tarihinde nisbeten yeni bir yol türü..

Mesafeleri kısaltan, insanları ve coğrafyaları birbirlerine hızla yaklaştıran hava yolu alanında ülkemizde de iftiharla izlediğimiz bir kurumumuz var; Türk Hava Yolları..

THY ile her seyahatimde, koltuğa oturup, kemerlerimi bağladıktan sonra ilk yaptığım işlerden biri SKY LİFE dergisine göz atmak. İlk etapta nerelere göz atıyorum derseniz, THY’den haberler bölümü dikkatimi çeken noktalardan biri;

THY nerelere yeni seferler açmış? İç ve dış hatlarda kendini ne kadar geliştirmiş?

Bu bölümdeki haberlerin arka planında, ülkemiz insanı dünyanın hangi noktalarına artık daha rahat ulaşabilecek, nerelere doğru yeni yollar açılacak, bu açılan yollardan hangi ticari, sınai, kültürel alış verişler yapılabilecek gibi soruların cevaplarını bulmaya çalışırım.

Ülkemizin, 780 bin km kare civarında olan sınırlarının çok ötesinde, tarihi ve kültürel etki alanı olduğuna inanan bir kişi olarak, bu etki alanının öncelikle geliştirilmesi ve ticari ilişkiler ile de pekiştirilmesi gerektiğini önemsediğimden, THY’nin her yeni hattı bana heyecan verir.

Dergide dikkatle izlediğim ikinci önemli alan da arka sayfalardaki iç ve dış hatların yer aldığı haritalardır. Yıllar önce siyaset bilimci bir arkadaşım İngiliz Hava Yolları’nın sefer yaptığı yerlere dikkatimizi çekmişti. Üzerinde güneş batmayan İngiliz Milletler Topluluğu dünyanın neresiyle ilgiliyse İngiliz Hava Yolları’nın oraya seferi vardır diyerek, tesbitini bizlerle paylaşmıştı. O gün bu gündür ben de THY’nin seferlerine böyle bir misyon biçerim.

Bu haritalarda sefer yapılan noktaları gösteren her bir kırmızı çizgiden,  ülkemin ufku hakkında ip uçları çıkarmaya çalışırım.

THY yöneticileri de inanıyorum ki bu noktalardan hareket ederek kırmızı çizgileri son yıllarda inanılmaz derecede arttırdılar ve benim gibi haritaları okumaya çalışan insanları mutlu ediyorlar.

SKY LİFE Dergisine bir yazı ile konuk olmam istendiğinde, daha evvel yazı yazanlar ne tür şeylerden bahsetmişler diye hepsini topluca okumaya çalıştım. Bu arada bir şey dikkatimi çekti. Öncelikle herkesin birbirinden güzel anıları ve çağrışımları var. Ortak nokta ise; THY’den memnuniyet ve kurumu benimseyen bir yaklaşım tarzı. Bir kurumun yöneticileri için, hizmet alanlar tarafından benimsenmek çok hoş bir duygu olsa gerekir.

THY’ye, küreselleşen dünyanın farklı farklı köşelerine yeni yollar açmak ve faydalı hizmetlere yol olmak konusundaki gayretlerinde başarılar diliyorum.

Kazasız ve güzel uçuşlar dileğiyle…

 

ERHAN ERKEN

Skylife Dergisi 2007