ÜNİVERSİTE BİR İKLİMDİR

Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nın düzenlemiş olduğu Divân Sohbetleri’nden birinde, Boğaziçi Üniversitesi’nin eski rektörü Prof. Dr. Ayşe Soysal misafirimizdi. “Üniversite Nasıl Olmalı?” ana başlığında gerçekleşen sohbet sırasında Ayşe Hanım birçok önemli tespitte bulundu. Okumaya devam et ÜNİVERSİTE BİR İKLİMDİR

BİR SEÇİMİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

1995 Yılı İTO Seçimleri arkadaş grubumuz olarak ilk katıldığımız seçimlerdi. Yoğun bir çalışma neticesi katıldığımız seçimler sonrasında izlenimlerimi ve yorumlarımı o dönem Yayın Yönetmeni olduğum Müsiad Bülten’de değerlendirmiştim. Bu yazının bu genel bilgi çerçevesinde okunması yararlı olabilir.

 

Türkiye’nin en büyük şehri İstanbul’daki yaklaşık 300 binin üzerindeki ticaret erbabının bağlı olduğu İTO seçimleri Kasım ayında yapıldı. Daha önceki senelerde inançlı kesimin temsilcileri çeşitli gruplar içinde yer alarak İTO’nun yönetim kademelerinde söz sahibi olmaya çalışırken, bu seçimde ‘MÜSTAKİL’ bir liste ile seçimlere girmek gibi stratejik bir karar değişikliği gerçekleştirildi. MÜSİAD’ın önderliğinde başlatılan ve inançlı kesimde heyecan uyandıran bu çalışma neticesinde seçimlere ilgi büyük ölçüde arttı.

 

Fakat mevcut yönetimin usta bir yöntemle seçim öncesinde ortaya koyduğu oy vermek için vergi numaralarının İTO’ya bildirilmesi şartı, binlerce insanın oy vermesini engelleyen bir baraj vazifesi gördü.  Seçimde oy vermek için harekete geçen ve ne gariptir ki çoğunluğu da MÜSTAKİL listelere oy verecek tüccarlar, sandıklarından oy kullanamadan geri döndüler. Onlardan geriye ise İlçe Seçim Kurulu’na verdikleri itiraz dilekçeleri kaldı.

 

Üyelerinin seçim gibi tabii bir hakkını zorlaştıran oda yönetiminin bu uygulamaya niçin ihtiyaç duyduğu ciddi olarak soruşturulması gereken bir olay olarak önümüzde durmaktadır. Bu seçimin diğer bir önemli yönü de “Bu kafa İTO’yu yönetemez” diyen bir zihniyete karşı ortaya çıkan MÜSTAKİL listelerde yer alamayan, fakat “bu kafa” tanımı içine giren birçok insanımızla MÜSTAKİL listeleri oluşturanların farklı taraflarda kalmalarıydı.

 

İnsanlar mı birbirlerini iyi anlayamamışlar? Yoksa “bu kafa” sözünü söyleyenler mi maksadını aşan laflar etmişler ve sonra da sözlerinden dönememişlerdi? Veya ‘bu kafa’ tanımlamasını yapanlar çok bilinçliydiler de politika gereği önceden aşağıladıkları insanların bir bölümünü yanlarına çekebilmek için sonradan daha farklı mesajlar mı vermişlerdi?

 

Sonuç olarak farklı listeler ortaya çıktı. İTO Meclisi’nde ne kadar küçültülmek istense de önemli oranda “bu kafaya sahip” insanlar bir grup olarak yerlerini aldılar. Fakat isimleri yan yana bulunması gereken birçok insan da maalesef çizginin farklı taraflarında kaldılar.

 

Anlaması ve anlatması hakikaten zor olan bu hali ifade edebilmek maksadıyla İsmet Özel’in ‘’Waldo Sen Neden Burada Değilsin” isimli kitabından bir bölümü aktarmak istiyorum. Aktarılan olay, bire bir ölçüde bizim yaşadığımız deneyime uymaya da ufuk açıcı bir rol oynayacaktır sanıyorum.

 

“Thoreau, ABD’nin Meksika’ya karşı yürüttüğü emperyalist savaş sırasında konan nüfus başına vergiyi “ödediği dolar bir adam öldürmek üzere, başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasın” gerekçesiyle vermeyi reddedince bir gece hapiste yattı. Kendisinden on dört yaş büyük olan ve birçok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan Ralph Waldo Emerson telaşla arkadaşını görmek üzere onun hücresine girdiğinde aralarında şöyle bir konuşmanın cereyan ettiği anlatılır:

“-Henry, neden buradasın?”

“-Waldo, sen neden burada değilsin?”

 

Bugün, yakarıdaki her iki sorunun Türkiye’de muhatabı bulunup bulunmadığını anlamak durumundayız. Kim, nerededir? Yerimizi biliyor muyuz? Burada size, dilim döndüğünce kendi masalımı anlatmaya çalıştım. Biliyorum sizin de kendinize mahsus bir masalınız var. Bütün massalar bir yana itildikten sonra geriye ne kalıyor? Herkes bir diğerine “Neden buradasın?” sorusunu soracaksa, onun alacağı cevap bir başka soru, “Sen neden burada değilsin?” olacaksa hepimiz masallarımıza umutsuz bir dirençle sarılmışız demektir. Masallarımızı bir kenara itme niyetimiz yok gibi.

 

‘Kim olduğumuz’ sorusuna cevap ararken aklımız hep ‘kim olacağımız’ sorusuyla karışıyor. ‘Kim olacağımızı’ düşündüğümüzde ise ‘kim olmak istediğimiz’ sorusu peşimizi koyvermiyor. Gerçekte, kim olduğumuzu öğrenme süreci içinde bile kimliğimiz yeniden oluşuyor.

ERHAN ERKEN

Kasım 1995 MÜSİAD BÜLTENİ

 

ARTIK EKSİK TEMSİL YOK!

Türkiye’nin fuarlarda niteliği!

Fransa’da 9 aydır devam eden, 400’ü aşkın etkinlikle kutlanan ve 31 Mart 2010’da resmen sona eren Türk Mevsimi’nin bitmesine çok yakın bir süre kala gerçekleşen Paris Kitap Fuarı için İTO heyeti ile birlikte Paris’e geldik.. Paris Kitap Fuarı dünyanın önemli kitap fuarlarından bir tanesi. Kültür ve Turizm Bakanlığı koordinasyonunda organize edilen katılım içinde, yayıncılar, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Kültür A.Ş ve İstanbul Ticaret Odası, 250 m2’lik sergi alanına sahip bir standda, ülkemizin kültürel birikimini yansıtmaya çalıştılar.

Yayıncılarımız eserlerini sergiledi, paneller, imza programları, bire bir görüşmeler yapıldı. Yazar, çevirmen, yayıncı ve ülkemizin farklı renklerini taşıyan kültür adamları ve hanımları yabancı meslektaşlarıyla temaslarını geliştirdi.

Büyükelçi, Kültür Ateşesi, Başkonsolos ve resmi erkânın yanında Fransa’da yaşayan vatandaşlarımız, çeşitli ülkelerden gelmiş sanatçılar, yazarlar, eleştirmenler hep birlikte ülke standında verilen  kokteyle iştirak ettiler, uzun sohbetler yaptılar.

Kültür A.Ş’nin standında ebru ve hat sanatçılarımızın uygulamalı gösterileri fuar katılımcılarını ilgisini çeken önemli etkinliklerden biri oldu.

Fuarda çeşitli ülkelerin yayınlarının yanı sıra, güzel yazı yazmaya yönelik kalemlerden, taş baskı makinelerine kadar değişik malzemeler sergilenmişti.

Kitap fuarlarının tarihinde önemli bir değişim yaşanıyor

Türkiye’nin yurt dışındaki kitap fuarlarına katılımında son yıllarda önemli bir nitelik değişimi dikkat çekiyor.

Daha önceleri Kültür Bakanlığı’nın organize ettiği ülke katılımlarında genellikle ülkemizin belli renkleri daha fazla öne çıkar, gerek katılan yazarlar ve kültür adamları gerekse de yayıncılar yönünden sadece belli bir kesime öncelik tanınırdı.

Önceki Kültür Bakanımız Sn. Atilla Koç’un insiyatifiyle başlayan süreçte, ilk defa Frankfurt Kitap Fuarında, Yayıncılar Birliği ve Basın Yayın Birliği’nin ülke katılımını birlikte organize etmesi fikrinin doğması bu olumlu süreci başlatan önemli bir adım oldu.

İTO’nun da bu çerçevede aktif olarak dâhil olduğu bu ilk Frankfurt Fuarının çok başarılı geçmesi ve ülke birikiminin bütün renkleri ile ortaya konulması daha sonraki girişimlere de önemli bir cesaret verdi.

Daha sonraki yılda Türkiye’nin Onur konuğu olduğu Frankfurt Kitap Fuarı, yine aynı yaklaşımla yapıldı ve gerek içerik gerekse de İTO ve Kültür A.Ş’nin ekstra katkılarıyla ülkemiz için yüz akı olarak nitelenebilecek bir manzarayı ortaya çıkardı.

Bu organizasyonlar sırasında Kütüphaneler ve Yayınlar Genel Müdürlüğü yapan Doç. Dr. Ahmet Arı ve Doç.Dr. Aytekin Yılmaz, yine Kütüphaneler ve Yayınlar Genel Müdür Yardımcısı Ümit Yaşar Gözüm, fuarların bu çerçevede geniş katılımlı olarak ortaya çıkmasında hakikaten önemli bir gayret sarf ettiler.

Yeni Kültür Bakanı  Sn. Ertuğrul Günay da başlamış olan bu geleneği aynen sürdürerek hizmetin devamını sağlıyor.

TEDA projesinin getirdikleri

Türkiye’nin son yıllarda gittikçe hızlanan dışa açılımı, dış dünya ile her alanda daha fazla temas kurulması sürecinde Türk kültürünün ve değerlerinin de yayınlar yoluyla insanlık âlemine ulaştırılması gerekiyor.

Kültür Bakanlığı’nın TEDA projesi bu açıdan çok olumlu bir girişim. Bakanlık son 5 yılda 632 esere destek sağlayarak, Türkçe yayınlanmış eserlerin farklı dillerde de okuyuculara kazandırılmasını sağladı. Ayrıca yayıncılarımızın, eserlerini farklı dillerde de yayınlamaları, diğer ülkelere telif satışı yapmaları, hem ekonomik açıdan yeni imkânlar sağlıyor hem de kültürel açıdan çok önemli bir hizmet görüyor.

Arzumuz bu tercüme eserler içinde Kültürümüzün derinliğini yansıtan önemli yazarlar ve zirve eserlerin de daha fazla yer almaları.

Dünya şayet bizimse hedefimiz, kalitenin ve güzelliklerin dünyanın her noktasına en kısa zamanda ve en kaliteli şekilde ulaşabilmesini sağlamak olmalı

İş dünyası kültür hayatının daha fazla içinde

Son yıllarda bilindiği gibi kitap fuarları, İstanbul Ticaret Odası’nın fuarlar takvimi içinde de önemli bir yer almaya başladı. Frankfurt Kitap Fuarına katılım ile başlanan bu süreç, zincire yeni halkaların ilave edilmesi ile büyüyor. Frankfurt, Paris, Selanik ve Cenevre kitap fuarlarını zaman içinde ve belli bir plan dâhilinde, Kahire, Londra, Tahran ve diğer önemli kitap fuarlarının izlemesi gerekecektir sanırım.

Yayıncıların büyük bölümünün  İTO üyesi olması dolayısıyla, odanın bu fuarlarda onların yanlarında yer alması, işlerini kolaylaştırıcı ve geliştirici bir rol oynaması, fonksiyonu ile doğru orantılı bir duruş.

TOBB gibi daha büyük  ölçekli bir yapının da aynı şekilde hedefleri içine İTO gibi kitabı ve kültürü de alması en büyük arzularımızdan bir tanesi. KÜLTÜR EKONOMİSİ kavramının yaygınlaşmaya başlamasının tabii bir uzantısı olarak ortaya çıkan bu gelişmenin daha da ileri boyutlara ulaşabilmesi için, yayıncılığın  kültürel bir aktivite olduğu kadar ticari bir aktivite  olduğunun daha fazla farkına varılması gerekiyor. Tabii bu arada kültürün sadece maddi kazançlara feda edilmesi tehlikesine karşı da aynı şekilde dikkat ederek…

2009 Yılı itibariyle 1.250.000 dolarlık bir hacme ulaştığı tahmin edilin yayıncılık sektörümüzün bu gücünü yurt dışı operasyonlarla daha da geliştirmek mümkün. Bundan sonrası için de sektörün önem verdiği yurt dışı fuarlara, şimdiye kadar yapıldığı gibi dikkatli bir seçimle ve Kültür Bakanlığı ile koordineli bir şekilde katılmak sektör için ciddi öneme sahip.

Paris Kitap Fuarı’nın kahramanları

Ali Ural, Münir Üstün, Metin Celal, Enver Ercan ve Ümit Yaşar Gözüm Paris Kitap Fuarının öne çıkan 5 ismi oldular. Ulusal Yürütme Komitesinin üyeleri olan bu arkadaşlarımızın gerisinde ismi yazılmayan birçok isimsiz kahraman mevcut. Tabii yukarıda kısaca bahsettiğim tarihi süreçte yer alan birçok ismi de Paris de ortaya çıkan güzel tablonun önemli renkleri olarak zikretmemiz gerektiği kanaatindeyim

Değinime son verirken bir özel paragrafı da Münir Üstün için açmak istiyorum. Münir kardeşimiz bu ekibin içinde en genç olanı. Onun son yıllardaki performansını yakinen izleyen bir isim olarak bazen ona nazar değmemesi için içten içe dua ediyorum. Bu sürecin ilk başında yer alan Frankfurt Kitap Fuarından bu güne kadar Münir çok ciddi bir gayret gösterdi. Genç yaşında ve bitmeyen enerjisi ile her yükün altına girdi. Gerek Basın Yayın Birliği, gerek Ulusal Yürütme Kurulu gerekse de sektörün önemli temsil yeri olan İTO Meslek Komitesinin neredeyse en aktif elemanı oldu. Kendinden çok tecrübeli isimlerin yanında çoğu kere sektörün isimsiz lokomotifi gibi çalıştı. Bu süreçte elde ettiği tecrübe ve birikim ile bundan sonraki organizasyonlarda da sektör kendisinden çok daha güzel şeyler bekleyecektir.

Son bir dileğimi de bahsetmeden bitiremeyeceğim:

Ülkemizin yurt dışında temsili noktasında son yıllarda başarıyla uygulanan, tüm kültürel renklerimizin fuarlarda dengeli bir şekilde yansıtılması konseptinin, yurt içindeki en önemli kitap fuarı olan TÜYAP Kitap Fuarında da artık etkili olması gerekiyor. Bu güne kadarki uygulamalarda maalesef birçok haksızlığın ve temsil probleminin yaşandığı bu önemli yurt içi kültürel etkinliğin organizatörlerinin, yurt dışındaki başarılı örnekleri, bundan sonraki TÜYAP fuarlarında uygulamaları hem yayıncılık sektörü hem de Kültür hayatımız için önemli bir fayda sağlayacaktır.

ERHAN ERKEN

DÜNYA BİZİM HABER PORTALI 08 NİSAN 2010

 

 

 

SABIR VE SAĞDUYU

Sabır sahiplerinin adeta imtihan edildiği meşakkatli günler geçiriyoruz;

İmam Hatipler’de okuyan mini mini yavruların rahatsız edilerek potansiyel bir tehlike olarak ilan edildikleri,

camilerden çıkan insanların başlarındaki takkelerin, sarıkların tv. kameraları eşliğinde çıkartılmaya zorlandığı,

zavallı turistlerin bile ananevi kıyafetlerinden dolayı (turist olduklarını anlayamayan bazı emniyet güçlerince) ikaz edildikleri,

inançlı insanların kontrolündeki işletmelerin faaliyetlerinin sanki vatan haini bir örgütün finans sorumluları mertebesinde işleme tabi tutularak mercek altına alındıkları,

yine İslami hassasiyetleriyle bilinen birçok vakıf ve dernek hakkında, çalışmalarının zararlı olduğu ve bir şekilde takibat altına alındıkları veya alınacakları izleniminin sürekli pompalandığı böylesi bir devrede sabrı muhafaza etmek, kontrolü elden kaçırmamak hakikaten büyük gayret istiyor.

Bugüne kadar ülkenin mekanizmasının kilit noktalarını kontrol eden kesimlerin, aynı topraklar üzerinde birlikte yaşadıkları ve bu topraklar üzerinde yüzyıllardır hükümran olan medeniyete saygı duyan, ona bağlı olduğunu ifade etmeye çalışan, o medeniyetin dayandığı İslam dininin gereklerini yerine getirmek isteyen insanlara karşı niçin bu tarz bir hareket içinde olduğunu anlamak mümkün değil.

Bu insanlar ne yaptılar da böyle bir hareket tarzına muhatap oluyorlar?

Bu güne kadar Türkiye’de iktisadi hayata egemen olup da adaletsiz bir dağıtıma mı sebep oldular?

Bu insanlar, devlete sırtlarını dayayıp gümrük duvarlarının arkasına sığınıp sadece kendi servetlerini mi artırdılar?

Bu insanlar, siyasete hakim olup hasımlarını siyaset yapamaz hale mi getirdiler?

Bu insanlar, ‘Egemenlik ulusundur’ ibaresinin gölgesi altında halkı hiçe mi saydılar?

Bu insanlar, mahalli idarelerde ayyuka çıkan rüşvet ve suistimal destanları mı yazdılar?

Bu insanlar, dış politikada Cumhuriyeti kuran kadroların bağımsızlık ve antiemperyalizm söylemlerine ters bir tarzda, süper güçlerin üst politikaları altında bazen ikinci, bazen üçüncü sınıf bir aktör olarak ama hep edilgen bir çizgiyi muhafaza ederek, ülkeyi kimliksiz ve kişiliksiz mi bıraktılar?

Bu insanlar, kendileri gibi düşünmeyen insanların öğrenim haklarını ellerinden almaya mı çalıştılar?

Hayır, hayır… Böyle şeyler yapmadılar.

Bilakis, bu tür menfi davranışlarda bulunan kişi ve kuruluşları, haksız ve adaletsiz davrananları sürekli ikaz ettiler. Bıçak kemiğe dayandığı zamanlarda bile göz yaşlarını içlerine gömdüler, tepkilerini meydanlarda vakur bir şekilde ve bayrak altında ifade ettiler.

‘Bu ülke bizimdir, bu ülkenin kurumları da bizimdir’ dediler. İnsanlar gelip geçicidir, bazılarının yapabileceği yanlışlar kurumlara mal edilmemelidir’ dediler. Tüm yetkili kuruluşları sağduyuya çağırdılar. Bir yandan da birbirlerine ısrarla sabrı tavsiye ettiler.

Sorumluluk sahibi kişi ve kurumlara düşen, bu ülkeyi seven, bu topraklar üzerinde Hakça, insanca ve adilce yaşamak isteyen insanları incitmeye bir ana evvel son verilmesini sağlamaktır. Bu ülkede hukuk varsa, büyük kitleler, saygın kurumlar, yıllardır dişleriyle, tırnaklarıyla çalışarak bir yerlere gelmiş, yurt içinde ve yurt dışında kalitenin adı olmuş işletmeler muğlak kavramlarla damgalanıp yargılanmadan suçlu ilan edilmemelidir.

Sabırlar daha fazla zorlanmadan, yapılan hatalardan dönülmeli, sun’i gerginliklere son verilmelidir.

Unutulmamalıdır ki, hatadan dönmek de fazilettir…

ERHAN ERKEN

MÜSİAD BÜLTEN Nisan-Mayıs 1997

 

ALİMLERİMİZ

Âlimlerle neler güzelleşir neler!

Ramazan’ın ilk haftası içinde büyük oğlum ile gelinim, Beyazıt’taki kitap fuarına gitmişlerdi. Döndüklerinde bizim için de birkaç armağan kitap getirdiler. Kitaplardan biri Erkam Yayınları tarafından 2009 yılında yayınlanan “Yeni Nesilleri İnşâ Eden Âlimlerimiz” adlı kitaptı. İlk cildini anlatacağım eserin, aydı adla, yanına “2” ibaresi ilave edilmek suretiyle bir diğer cildi daha mevcut.

Kitapta, Altınoluk dergisi tarafından 1986 yılından bugüne kadar yapılmış sohbetlerden bir derleme sunuluyor. Derginin yönetiminden bir grup, farklı zamanlarda değerli hocalarımızla yüzyüze görüşmeler yapmışlar ve derginin muhtelif sayılarında yayınlamışlar. Hocalarımızın büyük bölümü Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş ve yapılmış olan o görüşmeler çok daha büyük bir kıymete binmiş durumda. Kitabı okurken iyiki bu görüşmeler vakti zamanında yapılmış düşüncesine kapıldım.

On altı hocayla söyleşiler

Kitapta on altı hocamızın söyleşilerine yer verilmiş. Her birinin hayatında birbirinden farklı detaylar ve örnek alınacak yönler mevcut. Ortak yönleri ise hepsinin de kendilerinden sonraki nesillere kalıcı izler bırakmaları.

Bir Balkan Müslümanı olan Ali Yakup Cenkçiler hoca kök itibariyle Arnavut. Bizim oralarda Müslüman yerine Türk denirdi, diyor konuşma aralarında. İlk ilmi çalışmalarına memleketinde başlamış daha sonra ilmini derinleştirmek için gittiği Mısır’da yıllarca kaldıktan sonra geldiği Türkiye’de geçinmek için bir firmanın muhasebe bölümünde çalışıp oradan emekli olmuş. Tüm gün iş yerinde bulunmasına rağmen kalan zamanlarında ilmi çalışmalarına hiç ara vermemiş bir Gazzâlî aşığı ve “İhya” tutkunu.

Abdurrahman Gürses hoca ile mülakatta Kur’an-ı Kerim tilavetinin ne kadar önemli olduğunu bir daha hissetmek mümkün. Hoca, kendisini çalıştıran hocası ile talim için “Allahu Ekber” üzerinde on beş gün çalıştıklarından bahseder. Reis-i Kurra olan Abdurrahman hoca ilm-i kıraatın son temsilcilerinden. Lise son sınıfta iken bir müddet devam ettiğim Nuruosmaniye Kur’an Kursu’nda Abdurrahman Hoca’nın etrafındaki diğer hocalarla yaptığı kıraat ve usul çalışmalarına bizzat tanık olduğumu hatırlarım.

Hocaefendilere muhtacız şuuru oluşmalı!

alebelik dönemlerinde bizim arkadaş gurubu olarak sıklıkla gittiğimiz Horhor’da Kızıl Minare Camii’nin imamı olan Mahmut Bayram hoca da kitapta yer alan bir diğer Rahmetli hocamız. Kitapta Hoca’nın şöyle dediği naklediliyor; “Bu millet bizden daha iyi yetişmiş hoca efendilere muhtaç olduğunun şuuruna varmazsa…”

İmam hatiplerin ilk hocalarından. Yirmi yıla yakın İmam Hatiplerde çeşitli derslere girmiş ve yetiştirdiği talebeler hoca olunca büyük bir rahatlıkla buradaki derslerini nihayete erdirmiş. Kendi döneminde Kur’an Kurslarının büyük çoğuna derse giden bu yorulmaz hocamız görüşmeye gittiğimiz dönemlerde bizlere de adeta enerji aktarımı yapardı. Sohbetin bir yerinde  geçen şu sözü çok ilginç; Öğrencilerine “ben derse gelmediğim zaman mutlaka cenazeme gelin” diyerek dersin önemini anlatırmış.

Fuat Çamdibi hoca sünnete bağlılığı ile mülakatta dikkati çeken bir hocamız. On altı yaşında sakal bıraktığını ve askerlik dahil hiç kesmediğini ifade ediyor.

Mehmet Emin Er Diyarbakır doğumlu. Ömrünü ilim öğrenmek ve öğretmek yolunda geçiren hocamız  25 yıl fahri imamlık ve müezzinlik yapıyor. Daha sonra da yurt dışında uzun seyahatlerde bulunuyor

Robert Kolej’in kantincisi: Arapça da oku!

Abdulhakim Akkul hocanın dünyası bağış üzerine kurulu; zamanını bağış, ilmini bağış ve kitaplarını bağış. Kitaplarını bedava vermiyor. Tek şartı hediye ettiği kişi tarafından okunması. Yoksa haram ederim diyor. Önce Vefa Lisesi’ne gitmiş. Edebiyat hocası derste Kur’an-ı Kerim uydurmadır, Araplara mahsustur deyince ağabeyi çok üzülmüş. “Ben seni buradan alıp gavur mektebine vereceğim” demiş ve onu Robert Kolej’e kaydettirmiş. Orada okurken okulun kantincisi  “Arapça da oku” diye tavsiyede bulunuyor . Bu söz üzerine onda farklı bir pencere açılıyor ve İslami ilimleri öğrenme yoluna düşüyor.

Okulu bitirince memuriyet yapmaya başlıyor. İslami hassasiyetlerinden ve davranışlarından dolayı bir müddet sonra memuriyetten ayrılmak zorunda kalıyor. Türkiye’nin dört bir yanında vaizlik yapıyor. Diyanette vazife alıyor. Talebe okutuyor. Zorluklara karşı hiç eğilmeyen bir şahsiyet. Bu güne kadar niye hiç tanımamışım diye kendi kendime hayıflanıyorum.

Emin Saraç hoca kitapta ismi geçen ve yaşayan alimlerimizden. İlimle, irfanla, dersle geçen bir hayat. Kitab’a ve sünnete sımsıkı sarılın diyor iki cümlesinin birinde. Allah uzun ömürler nasip etsin.

Cevdet Dingiloğlu, Çaykaralı bir alim. İlim Çaykara’dadır diyor. İstanbul’a geliyor o devrin alimlerinden istifade ediyor. İzmit’te uzun süre hocalık yapıyor. Önce ilim lazım, Kur’an’ ı öğretmeliyiz. Ahkamını  öğretmeliyiz. Ondan sonra da yaşamasını öğretmeliyiz. En önemlisi de ihlası öğretmeliyiz. İlim, amel ve ihlas diye özetliyor düşüncelerini.

Cevdet Hoca şu önemli tesbitleri yapıyor: Eskiden halkın büyük kısmı camilere uğrardı. Halk bizim cemaatimizdi. Ama şimdi hayat tarzı değişti. Halkın tümü ile camide buluşamıyoruz. Halk camiden, imamdan vaizden bir şeyler öğreniyordu. Şimdi halkın hocası, dedesi, ninesi, hepsi televizyon. Buna rağmen çocuklarımıza Kur’an sevgisini ulaştırmamız lazım. Bunun yolunu bulmamız lazım, diyor Rahmetli Cevdet hocamız.

Halil Gönenç hoca da kitapta yer alan bir diğer alimimiz. Mardin’in Midyat kazasının bir köyünden yola çıkıp Suriye’de yıllarca ilim tahsil ediyor. Daha sonra Diyanet bünyesinde müftülük, Haseki Eğitim Merkezinde hocalık yaparak çok sayıda hoca yetiştiriyor. İslam Hukuku ve çağın meseleleri  konusunda çalışmalar yapıyor, kitap yazıyor, binlerce insana bu şekilde fayda sağlıyor. Gönül huzuru içinde yaptığınız çalışmalar nedir diye sorulan suale cevabı şöyle: Birisi insan yetiştirmek, diğeri de okumak ve yazmak.

Mustafa Asım Köksal hocamız da azılı müsteşrik Kaetani’ye reddiye yolunda uzun yıllar çalışıyor. Bu eseri bitirdikten sonra “İslam Tarihi” adlı eserini yazıyor. Eserler kaleme alan, çalışmaları uluslararası düzeyde takdir edilen Resulullah (a.s) aşığı bir ilim adamımız.

Müslümanlar tekrar Kitab ve sünnete sarılırlarsa eski güçlerini aynen bulacaklardır diyor. Mülakatta anlattığı “Meşahiru’n-Nisa” adlı kitapta geçen bir hadise çok ilginç. Bu günün insanına ilim sahibi olmak ne demekmiş diye gösteren güzel bir örnek. Son olarak gençlere okuyacakları kitabın yazarı hakkında tam bilgi sahibi olun yani dininizi aldığınız yere çok dikkat edin diyor.

Hacı Cemal Öğüt, kitapta kızı Hikmet hanım ile yapılan bir sohbet ile yer alıyor. Cemal hocanın devrin sayılı hocaları ve şeyhleri ile olan münasebetlerinden bahsediliyor. Milli Mücadele içinde yaptığı önemli hizmetlerden örnekler veriliyor. Hocanın hem bir ilim adamı hem de ümmetin meseleri ile birinci elden ilgilenen teşkilatçı yapısından örnekler veriliyor. İlmi ile amil bir kişi var karşımızda.

Cemal hocanın radyoda ilk dini konuşmayı yapan hoca olduğunu bu mülakattan öğreniyoruz. Camide tatlı dille vaaz verdiği, “Eyüp Sultan” kitabını nasıl yazdığı, Öğüt soyadını alış serüveni, kızı Hikmet hanımefendinin ağzından naklediliyor.

“Allah seni Din-i İslam’a hadim etsin”

Kitapta yer verilen diğer bir alim Abdullah Saraçoğlu. Kendisiyle 1990 yılında yapılan mülakatta Saraçoğlu hoca can dostu İbrahim Eken hoca ile birlikte Altınoluk ekibiyle sohbet ediyor. Kayserili bu iki hocamız birbirleriyle hem yakın dost hem de hoca-talebe ilişkisi içinde olmuşlar. Abdullah hoca rahmetli babasının “Allah seni Din-i İslam’a hadim etsin” duasının kendi hayatında çok önemli yeri olduğunu sürekli vurguluyor. Zengin bir ailenin çocuğu olan Abdullah hoca hayatında ne ticareti ne de başka bir şeyi sevmediğini, tek sevdiği şeyin ise Allah için hizmet etmek olduğunu söylüyor. Babasının duasına mazhar olabilmek için bir çok konuya el attığını, bir çok ilmi konuya eğildiğini fakat bunları kendi istediği tarzda hazmedemediğini ifade ediyor. Şimdi sizler meseleleri parça parça edip yapabilirsiniz diyor. Sohbet İbrahim Eken hoca ile Ahmet Saraçoğlu’nun birbirlerini anlattıkları bölümler ile sürüp gidiyor.

Hüsnü Geçer hoca, içlerinde Seyyidlerin bulunduğu bir aileden gelen Bingöllü bir ilim adamı. Sekiz yaşında ilim tahsiline başlamış. Doğudaki bir çok alimden ders görmüş, ilim aşkı ile küçük yaşlarında uzun yolculuklara çıkmış ve meşakkat çekmiş bir kişi. İlim tahsil ederken yirmi dört saatte iki yada üç saat ancak uyurduk diyor. Bir dönem Suriye’ye ilim tahsiline giden Hüsnü hoca 1982 sonrasında doğuda duramıyor ve İstanbul’a gelmek zorunda kalıyor. Bizim orada anayasaya red oyu verildiği için yirmi beş tane din adamı sürgüne gönderildi diyor.

Doğu’da bölücülük hadiseleri karşısında hocanın çözümü şöyle: Düzelme olacaksa iki şey sayesinde olacaktır; hakiki Müslümanlık ve dillerini kendilerine vermek. Sadece dille olmaz ikisi bir arada olmalı. Ayrıca Doğu’da vakti zamanında din adamlarına kötü muamele edilmesinin de bir çok problemin ortaya çıkmasına sebep olduğunu ifade eden Hüsnü hoca fakirliğin de sıkıntıları büyüttüğünü ifade ediyor.

İlim yolunda Kur’an-ı Kerim ve Buhari Şerif’in muhakkak bilinmesi, alet ilimlerine vakıf olunması ve Şeriatın bilinmesinin önemli olduğunu ifade ediyor. İslam hukuku yani fıkha çok önem veriyor, tasavvuf ruhunun ihmal edilmemesini söylüyor.

Mehmet Emre hoca ile 1990 yılında mülakat yapılmış. Manisa’da dünyaya gelen Mehmet hoca hafız bir babanın oğlu. Askerlik sonrası babasının imamlık yaptığı köye gidiyor ve köylülerin teklifiyle imamlığa başlıyor. Hem imamlık yapıyor hem de komşu köyde bir alimden ilim tahsil ediyor.

Türkiye’de İslami ilimlere ve alimlere kötü davranıldığı devirlerde çok zor şartlarda hem ilim öğrenmeye devam ediyor hem de imamlık yapıyor. İmkan oldukça da talebe okutuyor.

Mektubat’a özel önem veriyor

Kahvelerde başlayan sohbetlerin camilere taşınması, kahvelerden camilere insan transferi, köylere kadar uzanan vaaz seferberliği ve 1979’da Bilecik Müftülüğü’nden emekli oluş. Hocaya zevkle yaptığı üç şey soruluyor;  en başta ilim müzakeresi ve mütalaası, ikincisi kitap mütalaası, üçüncüsü de Allah yolundaki hizmetlere daha çok yardım edebilme arzusu. Hoca İmam-ı Rabbani’nin “Mektubat”ına özel bir önem veriyor.

İslam İnançları ve Felsefesi” adlı kitabın Müellifi Ali Arslan Aydın hoca da kitapta yer verilen diğer bir alimimiz. Uzun yıllar Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği yapan ve İlahiyat fakültelerinde kelam dersleri veren Ali Arslan Aydın hocanın hayatı Türkiye’den başlayıp Mısır’a uzanan uzun bir ilim serüveni.

Babası da kendisi gibi bir hoca. Yetişme döneminde İslami ilim yolu kapalı olduğu için önce liseyi bitirmek maksadıyla Orman Meslek Lisesi’ne gidiyor. Memurluk yapıyor, askerlik sonrası lise fark derslerini veriyor, Orman Bölge Şefi oluyor. Aynı yıllarda İslami ilimler konusundaki açlığını fark ediyor ve İslami ilimlere yöneliyor. İlk açılan İmam hatip kurslarına yazılıyor, sonra Bağdat ve Mısır’a kadar gidiyor. Mısır’da yoğun bir eğitim ve Üstad derecesi alarak yurda dönüyor.

Mülakatta İslamın bütünlüğü, imanın bütünlüğü, cehaletle mücadele , din ve dünyanın birbirinden ayrı mütalaa edilmesi, din istismarı gibi konularda derli toplu düşünceleri bu mülakatta okumak mümkün.

Kitapta yer alan son hocamız Enver Baytan; Sultanahmet’in yakınında Yerebatan camiinde uzun yıllar imam ve hatiplik yapan, vaazlarıyla insanları etkileyen bu hocamızın en dikkat çeken sözlerinden biri, “kürsü merhamet yeridir.”

Gönenli Mehmet Efendi’nin tedrisinden

Enver Baytan hoca kendisini Enver Baytan, Yerebatan diye takdim ediyor. Baytan hoca Gönen’li. 8 yaşında hafızlığa başlamış, İstanbul’da Gönenli Mehmet Efendi’den talim okumuş. Devrin bir çok hocasından ilim tahsil eden hocamız, ilk resmi görevine İzmit’de başlamış. Kendi devrinde ezanın Türkçe okunması ile ilgili bir çok canlı ve hüzünlü olaylara şahit olmuş, tabii asli haline dönüşü sırasındaki sevinci de yaşamış.

Enver Baytan hoca vaazları ile de meşhur bir hoca. Bu sohbette kürsüde dikkat edilmesi gereken hususlara da derinlemesine yer verilmiş. Ayrıca yayın hayatı içinde de olduğundan İlmi neşriyat sahasındaki konular da sohbette yer alıyor.

Hocanın bir diğer özelliği ise yıllardır sürdürdüğü ev sohbetleri. Halkla yakın temasın ev sohbetlerinde mümkün olduğunu anlatan hocamız bu usulun faydalarını zikrediyor.

Enver Baytan hoca ile dergi için biri 1988 diğeri de 1998 yılında olmak üzere iki adet sohbet yapılmış. İkinci sohbette ise Müslümanların günlük hayattaki bir çok meselesi ile ilgili hocanın fikirlerini öğrenmek mümkün. İmanın muhafazası, başörtüsü problemi ve tahsil hayatı, zorluk dönemlerinde Müslümanların nasıl davranmaları gerektiği gibi sorulara karşı baytan hoca geniş açıklamalarda bulunuyor.

Onaltı alimle yapılan sohbetlerin bir arada yer aldığı “Yeni Nesilleri İnşâ Eden Âlimlerimiz” adlı kitap güzel bir derleme olmuş. Bu sohbetlerde yer alan hocaların detaylı fikirleri, eserleri, hayatlarının geçtiği dönemlerde Müslümanların genel problemleri, kendi devirlerinde etraflarında yer alan diğer alimlerin tutum ve davranışları gibi hususların da derinlemesine incelenmesi için bu kitap bir başlangıç ve özet hükmünde. Her bir hocamızın hayatı dikkatlice incelendiğinde, başlangıçta tahmin ettiğimizden çok daha fazla önemli noktanın ortaya çıkacağına kitabı okurken ve özetlerken farkettiğimi ifade etmek isterim.

Hocalarımızdan vefat edenlere yüce Allah’dan rahmet, geride kalanlara da hayırlı, uzun bir ömür diliyor ve emeği geçenlere teşekkür ediyoruz.

 

Erhan Erken

24 Ağustos 2011 Dünya Bizim

SOKAKTAKİ ADAMIN SESİ

Üniversitedeki öğrencilik yıllarından beri beraber olduğumuz arkadaş grubumuzda Mehmet isimli bir kardeşimiz var. Mehmet aslen Kayserili ve Kayserililerin büyük çoğunluğunun yaptığı gibi serbest ticaretle uğraşıyor. Pratik bir zekâya sahip, nüktedan bir insan… Şimdi, diyeceksiniz ki memlekette bu özelliklere sahip binlerce insan varken bize ne Kayserili Mehmet’ten? Haklı olabilirsiniz ama biraz daha bekleyin!

Bizim Kayserili Mehmet’in en hoş yanı, “Arkadaşlar, ben sokaktaki adamım, sokaktaki adamın sesine kulak verin” diyerek başladığı açıklamalıdır. Ne zaman ki siyasi, sosyal, ekonomik veya kültürel bir konuda sohbet açılır, herkes konunun kendi ihtisas alanı çerçevesinde detaylı analizini yapmaya çalışırken, konunun kıvamını bulduğu noktada, şayet Mehmet oradaysa muhakkak söze girer ve sözlerini umumiyetle şöyle tamamlar: “Tamam sizler koca koca laflar ederek kendi kendinize konuşuyorsunuz, fakat ben sokaktaki adam olarak sizi yeterince anlayamıyorum veya siz bana kendinizi yeterince anlatamıyorsunuz.

Şimdi bu konu, benim ve mensubu bulunduğum büyük Müslüman cemaatin faydasına mı, zararına mı? Faydasına ise bu faydayı nasıl arttıracağız? Yok, zararına ise bu zararı nasıl önleyeceğiz? Bu konuda ortaya koyduğumuz fikirlerin sonuçları bizi Allah’a yaklaştıracak mı, yoksa uzaklaştıracak mı? Hesabımızı düzgün olarak vermek konusunda öbür tarafta bize destek mi olacak?”

Biz, bu söylemin ardından ilk etapta belki güleriz. Çünkü bu tip çıkış tansiyonu düşürür. Fakat ardından gelen bir iki dakika içinde Mehmet’in yaklaşımı puan toplamaya başlar. Aslında bizim “Kayserili”, konuşulanları çok iyi anlar, fakat ihtimal ki konunun konuşulmasını, tartışılmasını icap ettirecekse en önemli noktasına dikkat çekmek için bunu yapar. Çoğu zaman da bu tavrıyla hedefine ulaşır ve toplulukta bulunan insanlar Mehmet’in şahsında sokaktaki adama konuyu izah etmeye çalışırlar.

İnsanların hakkında müspet veya menfi tarzda derinlemesine fikir beyan ettikleri birçok konuda “sokaktaki adam” şablonunu kullanmak bazen meselenin daha açık bir tarzda anlaşılmasına katkıda bulunuyor. Örnek vermek gerekirse; 1960 yılından beridir belli aralıklarla ama daima tartışma mevzuu edilen, AET (veya bugünkü deyimiyle Avrupa Topluluğu) ve şimdilerde safhalardan neredeyse en önemlisi olan Gümrük Birliği konusunu ele alalım.

Türkiye, Avrupa Topluluğu’na girmeli mi, yoksa dışında kalıp kendi medeniyet dairesindeki kardeşleriyle belki kısa dönemde zorla da olsa belli ortaklıklar içine girmeye mi çalışmalı?

Bu sorulara cevap aranırken insanlar ilk önceleri her iki cevabın da kendi tezlerini destekler tarzdaki en rasyonel taraflarını öne çıkartıp izahlar yapıyorlar. Oysa meselenin arka planını biraz eşeleyince daha farklı hareket noktalarına varıyorsunuz.

Türkiye AT’ye girmeli diyen kesimin genelde Türk insanının çağdaş uygarlık seviyesine     (seviye neresi ise) ulaşmak için ne pahasına olursa olsun Batılıların yanında yer almasına arzu ettiği ve bunu sağlayacak bir araç olarak da ilk tezi desteklediğini görüyorsunuz.

Türk insanının tarihten gelen kültürel ve dîni bağlarını önemseyen ve yeniden bu bağlarla oluşmuş çerçeve içindeki yerini almasını isteyenler de ikinci tezi güçlendirecek deliller arıyorlar ve ortaya koyuyorlar.

Bazen çok komplike gibi görünün meselelerin “sokaktaki adam” üslubuyla esasında bazı basit ama önemli noktalar üzerine oturduğunu fark edebiliyorsunuz.

Bu günlerde A.T. ve Gümrük Birliği konularının tartışıldığı her mecliste gözüm ve gönlüm bizim Mehmet’i veya onun yaklaşımına sahip başka Mehmetleri arıyor ve hayati sorularını sormasını diliyor.

Ancak bu tarzda sorular sorularak ve onların cevaplarını net bir şekilde alarak daha faydalı noktalara ulaşabileceğimize inanıyorum.

Mehmet sen ne zaman nerede bulunacağını iyi bilirsin, insanların sana ve senin gibilere ihtiyacı var, ne olur bizi bekletme…

ERHAN ERKEN MÜSİAD BÜLTEN ARALIK 1994

MÜSİAD BÜLTENİ  Aralık 1994

SANMA BU TEKERLEK KALIR TÜMSEKTE

Mehmed’im sevinin başlar yüksekte

Ölsek de sevinin eve dönsek de,

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte

Yarın elbet bizim elbet bizimdir

Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir…

(…)  Necip Fazıl Kısakürek

Rahmetli Üstad’ın “Zindandan Mehmet’e Mektup” isimli şiirinden naklettiğim bu mısraları her okuyuşumda kendimi, taşlı, topraklı, tümsekli bir yolda ve koca tekerlekli bir arabanın içerisinde tasavvur ederim. Araba sanki Hakk ve hakikati temsil eden aydınlık bir menzile doğru yol almakta ve bu yolculuk sırasında yoldaki engeller arabanın gidişini sürekli engellemekte.

Araba her taşa, toprağa ve tümseğe takılışta şiddetle sallanıyor, bazen bu engel hatırı sayılır bir büyüklükte ise bir duraklama geçiriyor. Her duraklama, onu aşmak için arabanın biraz daha güç harcamasını ve yeni bir hamle yapmasını gerektiriyor..

Böylesi bir düşünce anaforu içerisinde insanın aklına şu sorular da  geliveriyor?

Bu taşlar, topraklar ve tümsekler acaba neyin nesi? Aydınlığa giden yolda işleri ne? Buraya rast gele mi gelmişler? Yoksa birileri onları bu yol üzerine ustaca dizmiş ve dizmeye de devam mı ediyor?

İçinde bulunduğumuz şartlar göz önüne alınıp dikkatlice bakıldığında, arabanın önündeki ve arkasındaki yolda var olan engellerin hep ustaca düzenlendiği fark edilebiliyor. Demek ki birilerinin işi nasıl ki aydınlığa doğru gitmeye çalışmak ise, diğerlerinin aksi yöndeki amacı da, bu taş ve toprakları yollara dizip imkanları nispetinde onlara engel olmak.

O zaman Hakk ve hakikate doğru yol almak isteyen insanlar için bir hususu önemle vurgulamak gerekiyor:

Aydınlığa doğru bir yola çıkılmış gidiliyorsa, o yolda kullanılan arabanın çok sağlam, çok dengeli ve yol şartlarına göre sürekli takviye edilen bir tarzda olması icap ediyor. Arabanın içindekilerin de (bugün ben/biz, yarın sonraki nesiller) engellerden ve geçici karanlıklardan etkilenmeden, morallerini bozmadan, gözlerini yolun sonundaki aydınlıktan ayırmamaları gerekiyor.

Bu arada, taş ve toprakları yollara dizenlere, suni tümsekler oluşturanlara da şu çağrının yapılması şart.. Aydınlığa giden yola engeller koymaya çalışırken, aydınlığı göremiyor ve ona nasıl ulaşılır diye kafa yormuyorsunuz. Oysa arabanın tekerleği dün nasıl takıldığı tümseklerde daimi olarak kalmadıysa bugün de, yarın da kalmayacaktır. Hakk ve hakikat yolunun tıkalı durması mümkün değildir. Elbet açılacaktır..

Son olarak şunu dile getirmekte fayda var. Arabanın sağlam olmasına, morallerin bozulmamasına dikkat ederken, yoldaki taş ve toprakların da bir yandan temizlenmeye çalışılması, yolun selameti için gerekli bir hizmet olacaktır.

Üstad’ı Rahmetle anıyor, tekerleklerin tümseklere daimi olarak takılı kalmayacağı  Hakk ve hakikat yolculuğunda, menzil-i maksuda selametle varmanızı diliyorum.

ERHAN ERKEN

MUSİAD BÜLTENİ Mart 1997

 

MEDENİYETLERİN KESİŞTİĞİ ŞEHİR: İSTANBUL


İstanbul, tarih boyunca İmparatorluklara başkentlik yapmış ve bu sebepten dolayı farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan çok önemli bir şehirdir.

Üç büyük kıtanın (Asya, Avrupa ve Afrika)  geçiş noktasındaki bu şehir , bir yandan Grek Ortodoks – Bizantik özellikleri (sur içi ), bir taraftan Latin-Katolik esintisi (Galata çevresinde), son 500 küsür yılın etkisiyle de yoğun bir İslam-Türk yönü ile dikkati çekmektedir.

Osmanlılar, Devletin başkenti yaptıkları bu şehre, İslam Medeniyetinin ruhunu nakşetmeye çalışmış, gerek genel görüntü, gerekse de yaşayış olarak kalıcı bir etkide bulunmuşlardır.

Cumhuriyetin ilanı ile Türkiye’nin yeni bir medeniyet tercihine yönelmesi, ülkedeki yaşayış ile birlikte şehirlere de etki etmeye başlamıştır. Yöneticilerin tercihleri ile halkın tercihleri arasında çoğu zaman ortaya çıkan uyumsuzluklar, ülkenin bir çok meselesinde tıkanıklıklar oluşturmuştur. Halkın önem verdiği meselelerin bir çoğuna yöneticiler önem vermezken, yöneticilerin uygulamak istedikleri bir çok proje de halk tarafından benimsenmemiştir.

Eskinin tamamen kötülendiği bir devreyi yaşamak zorunda kalan Türkiye, bu devrede tarihindeki güzellikleri de görmezden gelmiştir. Fakat geçen yıllar, ülkemizin tarihiyle belli bir oranda yeniden barışmasına yol açmıştır.

Tüm bu süreç, dünyanın en çok dikkat çeken şehirlerinden biri olan İstanbul’u da derinden etkilemiştir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız tarihi devrelerden geçen şehrimiz bir yol ayrımındadır ve yönünü bulabilmek için aşağıdaki soruların cevaplandırılması gerekmektedir:

İstanbul, bugün, Medeniyetlerin kesiştiği, fakat son hakimi olan İslam –Türk medeniyetinin sembol şehirlerinden biri midir?

Modernizmin ve materyalizmin yoğun etkisi altında bir düşüncenin ürünü olarak düşünüldüğü zaman, sadece bir finans ve turizm merkezi mi olmalıdır?

Şehrin ruhunu ciddiye almayan insanların bakış açılarıyla bakarsak, yaşayan bir müze olarak görülmesi gereken, sadece tarihi açıdan önemli bir şehir midir?

Çarpık bir sanayileşmenin sonucu olarak ortaya çıkan, üç tarafını saran suları kirletilmiş, ormanları katledilmiş, havası oksijenden arındırılmış bir toprak parçası üzerinde, içinde yaşayan insanlarının ortak yönlerinin her gün biraz daha azaldığı kozmopolit bir insan yığını mıdır?

Etrafında kurulan yeni yerleşim yerleri ve iş alanlarına tarihi şehirden neredeyse hiçbir kalıcı özelliğin aktarılamadığı, ortası yaşayan bir müze, etrafı ise ruhsuz ve kimliksiz yerleşim birimleri ve çalışma alanlarından oluşmuş yeni tip bir şehir örneği midir?

 

Ülkemizde ve İstanbul’da, karar mevkiinde olan veya alınan kararlarda etkisi bulunan kesimler içinde,  yukarıdaki sorulara farklı farklı cevaplar verilmekte ve icraatlar bu cevaplara uygun olarak yapılmaktadır.

İstanbul ile ilgili düşünen, bu şehri seven, bu şehrin tarih içinde oynadığı ve halen de oynamakta olduğu rolü önemseyen herkesin bu sorular üzerinde ciddi ciddi düşünmesi, fikirler geliştirmesi, tartışması ve en doğru cevapları beraberce bulması gerekmektedir.

Bu şehir ile ilgili alınan her karar, söylenen her söz, ileri sürülen her fikir ve proje, geçmişten geleceğe doğru giden bir çizgide anlamlı bir yere oturmalıdır.

Nasıl bir hayat yaşamak istiyorsak, içinde yaşadığımız gerek iç, gerekse de dış mekanların ona uygun olması zorunludur. İş yerlerimiz, alış veriş mekanlarımız, eğlendiğimiz alanlar, ibadethanelerimiz, çocuklarımızın okulları ve oyun alanları, hayata güzellik katan çiçekler, ağaçlar, hayvanlar, beraber yaşayan insanların birbirlerinin her türlü hak ve hukuklarına saygı göstermeleri gereken ortak alanlar ve tek tek zikretmeyi unuttuğumuz fakat hayatı anlamlı kılan her şey, belli bir perspektiften ele alınmalıdır. Ancak o zaman, varlığı ile iftihar ettiğimiz eserlerin ortaya çıkması mümkün hale gelebilir.

Sembol şehirler,  ortak değerler etrafında yaşanan uzun bir zaman diliminin sonucu olarak,  bir çok eserin içinde ortaya çıktığı alanlardır. Tarihi eserler diye hayranlıkla izlediğimiz yapılar, sadece birer sonuçturlar ve ortaya çıktıkları coğrafyalarda insanların bir dönem beraberce bazı yüksek değerler etrafında buluştuklarını bize anlatmaya çalışmaktadırlar.

İstanbul’umuzun daha güzel ve sorunsuz bir şehir olmasını istiyorsak, önce, tarihimizden gelen ortak değerlerimizi yeniden keşfederek bunlar etrafında kenetlenebilmeli, evlerimizi, sokaklarımızı, caddelerimizi, ortak alanlarımızı, iş yerlerimizi, sanayi sitelerimizi, bu ortak düşünceler ve yüksek idealler etrafında şekillendirebilmeliyiz.

Organize Sanayi Bölgeleri ve bu bölgelerde istihdam edilecek insanlarımızın yaşayacakları mekanlar kurulurken de, yukarıda ifade etmeye çalıştığım noktalara hassasiyetle dikkat edilmelidir. Tarihi şehrin dışına çıkartılan işyerleri ve onların çevrelerinde oluşturulmaya çalışılan uydu kentler, yeni yerlerine, tarihi ve kültürel yapımızın köşe taşlarını da bugünkü anlatımıyla taşıyabilmelidirler.

Ancak o zaman her şey bugünkünden daha iyi olabilir ve gelecek nesillere daha güzel bir şehir bırakabiliriz

Bunu beceremezsek, dış görünüş itibariyle düzenli, fakat, içerik açısından  köksüz ve ruhsuz mekanlarda yaşayan ve çalışan insanlarımızın oluşturacakları bir toplumda, doğabilecek olumsuzlukları da göğüslemeye hazır olmamız gerekmektedir.

 

 

.

 

 

BİR YILI DEĞERLENDİRİRKEN

MÜSİAD BÜLTEN’inin 1996 yılında ilk sayısına başlarken, geçtiğimiz yılın genel bir değerlendirmesini yapmayı planlıyordum. Bu niyetle masanın başına oturup 1995 yılının önemli olaylarını düşünürken, bir yandan da bu olayları belli bir tasnife tabi tutmaya çalışıyordum. Zihnim böyle bir faaliyetle meşgul iken boşta kalan gözlerim kütüphanenin raflarında geziniyordu. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ciddi bir çalışmanın ürünü olarak yayınlanan Şark İslâm Klasikleri’nin bulunduğu bölüme geldiğimde Sadi’nin Bostan adlı meşhur eseri sanki özellikle dikkatimi çekti.

 

Kitabı karıştırdıkça, binikiyüzlü yıllarda kaleme alınmış ibretli hikâyelerin, uzun bir zaman çizgisi içinde, tek bir yılın değerlendirilmesinden çok daha önemli ve kuşatıcı olabileceğine kanaat getirdim ve bazı hikâyeleri beğeneceğinizi ümit ederek seçmeye başladım.

 

Düşündüm ki bu hikâyelerin büyük çoğunluğu insanoğlunun hiçbir devirde değişmemiş ve değişmeyecek olan yönlerini konu edindiği için, dünün insanına hitap ettiği gibi bugünün ve muhtemelen yarının insanına da hitap edebilecektir.

 

O zaman 1995 yılının genel değerlendirmesi olarak başlayan bu yazımızın, muhtemelen 1996, 1997 ve takip eden yılların da genel değerlendirmesi olmaya aday bir muhtevaya  sahip olduğunu iddia etmek mümkün olabilir.

 

Sizleri, Sadi’nin Bostan adlı eserinden derlediğimiz hikayelerle baş başa bırakırken, her anını tefekkür ve tezekkür ile geçirebileceğimiz nice yıllar temenni ediyoruz

 

Kızıl Aslan’la Danışman

 

Kızıl Aslan’ın sağlam bir kalesi vardı. O kadar yüksekti ki Elvend (Batı İran’da yüksek bir dağ, 3900 m.) dağından boynunu yüceltirdi. Yolu, gelin zülfü gibi kıvrım kıvrım olan bu kalede kimseden endişe edilmez ve hiçbir şeye ihtiyaç duyulmazdı. Bir bahçenin içinde, lacivert tabağa konmuş yumurta gibi, görülmedik bir şeydi.

 

Bir gün padişahın yanına, uzak yollardan, huzuru mübarek bir zat  (Emir) geldi. Bu zat diyar diyar dolaşmış ve cihan görmüştü; gerçeği tanıyan hünerli bir adamdı. Güzel konuşuyor, her şeye aklı eriyor, çok şeyler biliyordu. Hâsılı sözü sohbeti yerinde bir bilgeydi.

 

Kızıl Aslan dedi ki:

-“Bu kadar gezmişsin, bunun gibi sağlam bir kale gördün mü?”

 

Adam gülümsedi:

-“Evet, dedi, çok hoş bir kale. Ancak sağlam olduğunu zannetmiyorum. Değil mi ki senden önce daha birtakım azameti padişahlar buna sahip olmuşlar ve içinde birkaç zaman kaldıktan sonra bırakıp gitmişlerdir? Ve değil mi ki senin ardınca başka padişahlar da gelecekler, burada yaşayacaklar ve senin ümit ağacının meyvesini onar yiyecekler? Şu halde babanın saltanat devrini hatırlayarak gönlünü bu gibi düşüncelere bağlamaktan kurtarmalısın. Nitekim felek tutmuş, babanı bir köşeye oturmuş. Öyle oturtmuş ki şimdi bir mangıra dahi hükmü geçmiyor. Her şeyden, herkesten nevmit olduğu için ümidi ancak Allah’ın lütfüne kalmıştır. Akıllı adamın nazarında dünyanın çöp kadar kıymetli yoktur. Çünkü o, her zaman bir başkasının mekânı olmuştur.”

 

 

 

 

(…)

 

Cömertliğe dair…

 

Eğer akıllı isen ‘mânâ’ya meylet. Zira yerinde kalacak olan şey mânâdır, sûret değil. Şu halde bilgisi, cömertliği ve takvâsı bulunmayan kişinin sûretinde de hiçbir mânâ yoktur.

 

Ancak halkın gönül rahatlığı ile yatmasını sağlayan kimsedir ki toprağın altında rahat uyur.

 

Sen kendi kaygını sağladığında çek; hısımların hırsa düşerler, ölenle ilgilenmezler. Parayı, nimeti şimdiden ver, çünkü senindir ve senden sonra bunlar senin emrinden çıkacaktır.

 

Gönlünün perişan olmasını istemiyorsan perişan olanları gönülden çıkarma. Hemen bugünden hazineyi dağıt; yarın bunun anahtarı senin elinde olmayacaktır. Sen kendi azığını yanında götür; çoluğundan-çocuğundan acımak gelmez.  Ahirete giderken azığını yanına alan kişi, devlet topunu dünyada iken çelmiştir. Dünyada hiçbir kimse benim sırtımı kendi tırnağım gibi kaygılanarak kaşımaz (Arap Atasözü). Şimdi nen varsa avucuna al, ihsan et. Yarın pişman olur, elinin tersini dişlersin.

 

Yoksulun çıplak vücudunu örtmeye çalış ki Allah’ın affı da senin günahlarına perde çeksin. Garibi kapından nasipsiz çevirme. Allah yargılasın, sen de kapılarda garip olabilirsin.

 

Başkasına muhtaç olmaktan korkan büyük insan muhtaç olanlara iyilik eder.

 

Hastaların gönlünü gözet. Mümkündür, günün birinde senin gönlün de hastalanabilir. Acizlerin gönlünü sevindir ve acze düşeceğin günü hatırla. El kapılarında dilenci değilsin; bunun şükrânesi olarak kapından dilenciyi kovma.

(…)

Gönülsüzlüğe dair…

 

Ey Allah kulu, Yüce Allah seni topraktan yarattı; sen de toprak gibi gönülsüz ol: Hırsa kapılma, başını dikme, dünyayı yakma. Madem ki O seni topraktan vâretmiş, sen de ateşe benzeme. O korkunç ateş vaktiyle başını yüceltip kibirlenirken toprak aciz davranmış; o kibirlendikçe bu alçak görünmüştü. Fakat böyle olduğu içindir ki ondan şeytan, bundan insan yaratıldı.

 

(…)

Yağmur tanesi

 

Bir buluttan bir damla yağmur düştü. Bu damla denizin genişliğini görünce utandı:

“Şu deniz denilen yerde ben kim oluyorum? Eğer deniz buysa gerçekten ben hiçim” dedi.

Damla kendisini hor görünce sedefin biri onu koynuna alıp seve seve besledi. Felek de onun işini öyle düzgün yürüttü ki, nihayet padişahlara yaraşan namlı bir inci oldu.

Hâsılı, bir yüceliği kurumsuz olmakla buldu; yokluk kapısını çaldığı için var oldu.

(…)

Dünya evi

 

Gönül erlerinden biri, iyi bir adam, kendi boyuna yetecek kadar bir ev yapmıştı. Bir başkası dedi ki: “Biliyorum, sen bu evden daha iyisini yaptırabilirdin.”

Gönül eri: “Hayır, diye cevap verdi, ben köşk yüceltmekten ne bekleyebilirim? Bırakıp gitmek için bu da kâfîdir.”

Oğlum, sel yoluna ev yapma; bu binayı (Burada dünya evi anlamında) kimse tamamlayamamıştır. Kervancının yolda ev yapması, akıl, tedbir ve marifet işi değildir.

ERHAN ERKEN

Ocak-Şubat 1996

 

MÜSİAD SİYASETİN NERESİNDE OLMALIDIR?


Müsiad, isminden de anlaşılacağı gibi ana faaliyet sahası olarak iktisadi alanı seçmiş, bu sebepten dolayı da sanayi, ticaret ve iş dünyasını ilgilendiren konuları öncelikli olarak gündemine almış olan bir dernektir. Bununla birlikte, Ülkemizde hemen hemen her faaliyet alanının siyasetle bir şekilde ilişkilendirildiği inkar edilemez bir gerçek olarak önümüzde dururken, ekonomi gibi, siyasetin karar alışları ile doğrudan ilgili bir sahanın da bu genel tesbitin dışında durabilmesi mümkün görünmemektedir.

Dolayısıyla MÜSİAD, her ne kadar iktisat temelli bir dernek olsa da tabii olarak, zaman zaman siyasî gündemler içerisinde yer almaktadır…

Bu keyfiyetin ne kadar sağlıklı olduğu veya derecesinin ne olması gerektiği hususu ise tartışmalı bir konudur.

Ekonominin büyük ölçüde devletin kontrolünde olduğu, siyasi ve ekonomik gücün genel anlamı ile merkezde toplandığı Türkiye gibi bir ülkede, siyasetin veya dar anlamı ile parlamentoda sağlanabilecek bir üstünlüğün, bu gücü ülkeye hizmet amacıyla kontrol edebileceğini düşünen çok sayıda insanımız, yukarıdaki anlamı ile siyasetle yakından ilgilenmektedir.

Siyasî sahada oluşan her tür dalgalanma, rüzgâr veya bu tür gelişmeler, insanlarımızı derinden etkilemekte, ana sahaları siyaset olmayan çok sayıda vatandaşımız ve kurumumuz, en ufak bir hareketlenmede esas meşguliyet sahalarını geri plana iterek yukarıda çerçevesi çizilen siyaset çalışmalarını, gündemlerinin birinci maddesi yapmaktadır.

Bilindiği gibi geniş anlamı ile siyaset “gücü kullanma sanatı”dır. Gücün bir tarafında kamuoyu dediğimiz halk bulunmaktadır. Yaygın kanaate göre, halk bu gücünü yalnız seçimler yoluyla merkeze gönderdiği vekilleri eliyle kullanıyor gibi görünse de, esasında bu gücün kullanım alanının daha yaygın olması gerekmektedir.

Sivil toplum örgütleri dediğimiz gönüllü kuruluşlar, yarı resmî mahiyetteki odalar ve diğer meslekî teşekküller ve bu mahiyetteki organizasyonlar da gücün kullanılması noktasındaki çeşitli enstrümanlar olarak zikredilebilir. Ülkemizde, bu kanalların yeteri derecede güçlü ve organize olamaması, kamuoyunun ülke siyasetine olan etkisini yeterli bir düzeye çıkaramamasındaki en önemli sebeplerdendir. Bu sebepten insanlarımız, siyaset denince ilk ve belki de tek olarak parlamenter siyaseti anlamaktadır.

Gücün diğer taraflarında da yargı ve bürokrasi yer almaktadır. Belli bir eğitimden geçmiş kadroların oluşturduğu bu kesimler, ülkede siyasetin oluşmasında parlamento ile birlikte etkili olan bir sacayağını meydana getirmektedir. Gücün oluştuğu tüm bu sahaların,  MÜSİAD gibi ülke genelinde yaygın organizasyonu olan bir derneğin ilgi alanı içinde olması da tabii bir netice olarak değerlendirilmelidir.

MUSİAD, iktisadî ağırlıklı bir dernek olduğu için ekonomiyi derinden etkileyen siyasî olaylarla ilgilenmek durumundadır. MÜSİAD’ın oluşturduğu iktisadî söyleminin, Hakk ve hakikati hedef alan politikalarının ve makro/mikro ekonomik tavsiyelerinin ülkemizde uygulanabilme imkânı bulabilmesi için, geniş anlamıyla siyasetle ilişki içinde olmalı, düşüncelerini siyasetin uygulayıcısı olan partilere, meclise ve bürokrasiye duyurabilmelidir. Ayrıca yine ekonominin can damarları olan ve kamunun gücünün siyasetin oluştuğu merkezlere ulaşmasını sağlayacak tüm sivil örgütlerle ve meslek kuruluşları ile yakın temas içinde olmalı ve üyelerinin hak ve menfaatlerini buralarda savunmalarına yardım etmeli, baskı grubu fonksiyonunu her durumda yerine getirebilmelidir.

MÜSİAD’ın idarecileri ve yetkili organları da derneğin bu politikalarını birinci elden takip edebilmeli ve yönlendirebilmelidir.

MÜSİAD’ın idarecileri siyasetle ilgilenmeyi, yukarıda çerçevesini çizdiğimiz şekilde anlamayıp çok uç bir örnek olarak, birinci elden siyasetin bir aktörü gibi davranmayı tercih etmeleri durumunda, derneğin ekonomik ağırlığı otomatik olarak siyasete kayacak, ekonomik hedeflerin uygulanması için siyasetle ilişki kurmak tarzında düşünülmesi gereken hareket tarzı, siyasî sahada taraf tutar bir hüviyetle yer değiştirebilecektir. Böylesi bir tavır alış, tüm sivil toplum örgütleri için olduğu gibi, çalışma sahası olarak ekonomiyi seçmiş bir dernek için de sıhhatli bir çizgi olarak değerlendirilemeyecektir. Her konuda olduğu gibi siyaset sahasında da dengeli duruşun önemi inkâr edilemez.

MÜSİAD, dernek politikası olarak daha evvelki senelerde farklı olaylarda göstermeye çalıştığı tavrını adeta bir pergele benzeterek, sabit ayağını ekonominin üzerine koyarak, diğer ayağı ile geniş anlamda siyaset ve ilimle ilgili alanlarda dolaşmıştır. Geçmiş dönemlerde, derneğin resmî politikası olmamakla birlikte, kişisel davranışların farklı anlaşılmasından ötürü, bazı kereler sabit ayakta kayma olduğu iddiaları ortaya atılmış olsa da, bu güne kadar genel manada sabit ayakta ciddî konum değişikliği vukû bulmamıştır. Bundan sonra da derneğin resmî görüşünde bu tip bir farklılık yaşanmayacağı konusunda en yetkili organ olan ve “Genel Kurul”ca seçilmiş bulunan Yönetim Kurulu iradesini açıkça ifade etmektedir. Yönetim Kurulu’nun bu görüşü, derneğin mensuplarının şahsî tercihlerine ipotek koymak anlamı taşımamaktadır. Her üyemiz istediği siyasî tercihe sahip olabilir, istediği siyasî hareketin içinde yer alabilir. Hatta yönetim kurulu üyeleri, şubelerdeki yöneticiler de bu tip bir özgürlüğe sahiptir. Fakat tüm bu tercihler, derneğin ekonomik tabanlı hizmet anlayışına tesir edecek bir mahiyet arz etmemelidir. Dernek, bir siyasî hareketin tamamıyla destekçisi ve alt yapı unsuru gibi değerlendirilmemeli, dernek yöneticileri, derneğin siyasî bir çalışmanın atlama noktası gibi görünmesine sebep olacak davranışlardan şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da titizlikle kaçınmalıdır.

Siyasetle ekonomi, çay ve şeker gibi değerlendirilmeli, her iki sahada çalışanlar da yaptıkları faaliyetlerin kendi alanlarında kuşatıcı ve dolgun olmasına, hem kendi içinde hem de ilgili diğer alanlarla bütünlük taşımasına özen göstermelidirler. Çay da, şeker de kendi sınıflarının en vasıflısı ve kalitelisi olmalıdır.

MÜSİAD, kurum olarak, siyasî sahada ortaya çıkabilecek olan ihtilaflarda herhangi bir tarafta yer almamaya özen göstermelidir. Ayrılıkları pekiştirmek yerine, farklı yapıların hizmet yarışlarını fikir ve icraat planında, centilmence sürdürmelerinin yollarını açmaya çalışmalıdır.

MÜSİAD, her konuda olduğu gibi siyaset sahasında da şahıslardan çok ilkeler, tutarlı politikalar ve bütüncül bakış açılarının altını çizmeli, bunların gerçekleşmesi için kadroların önemine vurgu yapmalıdır.

MÜSİAD, ekonomik ve siyasî sahalarda, fikir ve proje bazında dağarcığında ne varsa onu herkesle paylaşmalı, tüm güzel fikirlere ve insanlara sahip çıkmalı, onların doğru fikirlerini desteklemeli ve gerektiğinde de uyarmalıdır.

MÜSIAD güzide bir kuruluşumuzdur. On bir yıldır binlerce insanın maddî ve manevî katkılarıyla, fikir ve düşünce düzeyindeki görünen ve görünmeyen emekleriyle bir noktadan bir noktaya gelmiştir.

MÜSİAD, üyelerinden, yöneticilerinden, sevenlerinden bugün de kendisine sahip çıkılmasını beklemektedir. Daha büyük hedeflere gitmesi gereken MÜSİAD’ın önü açılmalıdır.

MÜSİAD, herhangi bir kesimin, grubun, partinin alt kümesi olarak değerlendirilmemeli, buna yol açabilecek davranışlardan şiddetle kaçınmalı; geçmişten geleceğe, gelenekle birlikte yeniliğe doğru ilkeli bir şekilde yol almalıdır. Pergelin sabit ayağını daima olması gereken yerde tutmalıdır…

MÜSİAD, farklı dönemlerde meydana gelebilecek konjonktürel dalgalanmalarda aslî konumunu değiştirmeyip, tarihî seyir içinde anlamlı bir hizmet görme hedefinden bir an bile ayrılmamalıdır.

ERHAN ERKEN

Müsiad Bülteni 2001