GÜVEN, VEFA VE SORUMLULUK

İSTANBUL TİCARET ODASI’nın son Meclis Toplantısında yaptığım VEDA Konuşması….

21’inci çalışma döneminin sonlarına yaklaştığımız bu toplantımızda gerek ticarî hayatımızda gerekse insanî münasebetlerimizde çok önemli olduğuna inandığım üç kavram üzerinde durmak istiyorum:

Güven, vefa ve sorumluluk.

Hayatımız boyunca pek çok başarı hikâyesi görmüş ve dinlemişizdir.

Büyük şirketler kuranlar, servetler edinenler, önemli makamlara gelenler…

Fakat zamanın süzgecinden geçen hayatlara baktığımızda şunu görüyoruz:

İnsanları ve kurumları kalıcı kılan yalnızca elde ettikleri somut başarılar değildir.

Geride bıraktıkları hayırlı izler ve kendilerine duyulan güven de en az bunlar kadar önemlidir.

Bugün bu üç kavrama birkaç farklı pencereden bakmak istiyorum.

İş hayatımıza baktığımızda malumunuz olduğu üzere ticaret yalnızca mal ve hizmet üretmek değildir.

Ticaret, her şeyden önce güven üretmektir.

Eskiler, İtibar sermayeden daha kıymetlidir.” derlerdi.

Sermaye kaybedilebilir ve yeniden kazanılabilir. Fakat güven kaybedildiğinde onu yeniden inşa etmek çok daha zordur.

Bugün hepimiz işletmelerimizi büyütüyor, yeni yatırımlar yapıyor, yeni pazarlara açılmaya çalışıyoruz. Bütün bunlar elbette kıymetlidir.

Ama zaman zaman kendimize şu soruyu da sormamız gerektiğine inanıyorum:

Biz sadece şirketlerimizi mi büyütüyoruz; yoksa güven de inşa ediyor muyuz?

Çünkü bir şirketin gerçek değeri yalnızca bilançosunda yazmaz.

Müşterisinin ona duyduğu güvende…

Çalışanının aidiyetinde…

Ortağının itimadında…

Topluma karşı olan sorumluluklarını yerine getirdiğinde ve verdiği sözün arkasında durmasında da kendisini gösterir.

Güçlü kurumların arkasında iyi sistemler kadar birbirine güvenen insanlar da vardır.

Yöneticilik meselesine de biraz böyle bakıyorum.

İyi yöneticilik her işi kendimiz yapmak değildir.

Doğru insanları bulabilmek…

Onlara güvenebilmek…

Sorumluluğu paylaşırken kendi sorumluluğumuzu da unutmamak…

Ve birlikte bir eser ortaya koyabilmektir.

Fakat güvenin zaman içinde devam edebilmesi için başka bir değere daha ihtiyacımız vardır: Vefâ.

Vefâ’ya gelince bu kelimenin anlamı yalnızca verilen sözü tutmak değildir.

İnsanı yetiştirenleri unutmamak, bize yapılan iyilikleri hatırlamak, zor günümüzde yanımızda olanlara iyi günümüzde sırt çevirmemektir.

Başarıya giden yolda emeği geçenlerin hakkını teslim edebilmektir.

Çünkü hayatta ulaştığımız hiçbir nokta yalnızca bizim eserimiz değildir.

Bugün bulunduğumuz yerde bize güvenenlerin, yol gösterenlerin, destek verenlerin ve yanımızda yürüyenlerin de payı vardır.

Güven ve vefâ yalnızca ticarî hayatımız için gerekli değildir.

İnsanların ortak bir gaye etrafında bir araya geldiği gönüllü teşekküllerde belki daha da önemlidir.

Çünkü ticarî bir ilişkide bizi bir arada tutan sözleşmeler, kurallar ve karşılıklı menfaatler olabilir.

Fakat gönüllü bir beraberlikte bunların ötesinde başka bir bağ vardır:

Ortak bir gayeye inanmak ve birbirimize güvenmek.

İbn Haldûn, toplumları ayakta tutan en önemli güçlerden birinin insanlar arasındaki dayanışma olduğunu söyler.

Bugün buna “Aidiyet”, “Kurum kültürü” veya “Takım ruhu”gibi farklı isimler veriyoruz.

İsimler değişse de hakikat pek değişmiyor: İnsanların birlikte hareket edebilmeleri için birbirlerine güvenmeleri gerekiyor.

Bizim medeniyetimiz de bunu yalnızca güzel bir ahlâk ilkesi olarak görmemiş; vakıflardan ahîliğe, usta-çırak geleneğinden çeşitli dayanışma yapılarına kadar hayatın içine taşımıştır.

Bütün bunların özünde bir emanet anlayışı vardır.

Her nesil, kendinden öncekinden aldığı emaneti korumayı ve mümkünse daha ileriye taşımayı bir vazife olarak görmüştür.

Bugün gönüllü olarak içinde bulunduğumuz yapılarda da ortak hedeflerimizi kişisel hesaplarımızın önünde tutabilir, birbirimizin emeğine saygı gösterebilir ve aramızdaki güveni koruyabilirsek çok daha kalıcı eserler ortaya koyabiliriz.

Çünkü güçlü çevreler edinmek elbette önemlidir fakat bundan daha kıymetlisi güçlü dostluklar kurabilmektir.

Gerçek dostluk, yalnızca işler iyi giderken yan yana bulunmak değildir.

Menfaat ortadan kalktığında da muhabbeti devam ettirebilmektir.

Bütün bunları neden özellikle bugün ve İTO Meclisimizin bu son günlerinde söylüyorum?

Çünkü İstanbul Ticaret Odası bizler için yalnızca toplantılara katıldığımız, gündem maddelerini görüştüğümüz bir yer değildir.

Burada hepimiz bir emaneti ve onun getirdiği sorumluluğu taşıyoruz.

Bizler bu Meclis çatısı altında yalnızca şirketlerimizi veya meslek gruplarımızı temsil etmiyoruz.

Bize güvenerek destek veren ve bizleri buralara getiren insanların beklentilerini de omuzlarımızda taşıyoruz.

İşte bana göre sorumluluk tam burada başlıyor.

Sorumluluk, bize gösterilen güvenin gereğini yerine getirebilmektir.

Burada ortaya koyduğumuz her fikir, aldığımız her karar, yaptığımız her katkı yalnız bugünü değil bir ölçüde yarını da şekillendiriyor.

Dolayısıyla vazifemiz yalnızca başarılı işler yapmak değil bize gösterilen güvene layık olabilmektir.

Fakat İTO’daki beraberliğimizin bir başka tarafı daha var.

Bizler burada yıllardır birlikte çalışıyoruz.

Aynı masaların etrafında oturduk.

Aynı meseleler için gayret ettik.

Zaman zaman aynı fikirleri savunduk, zaman zaman farklı düşündük.

Belki zaman zaman tartıştık da…

Ama bütün bunların üzerinde korumamız gereken bir şey olduğuna inanıyorum: Birbirimize duyduğumuz güven, saygı ve muhabbet.

Çünkü görevler gelip geçiyor. Makamlar değişiyor.

Dönemlerimiz, zamanı geldiğinde sona eriyor.

Ama kurduğumuz dostlukların ve birbirimizde bıraktığımız güzel izlerin devam etmesi gerekiyor.

Onun için geliniz; işimizi ve kurumlarımızı büyütürken dostluklarımızı küçültmeyelim.

Fikir ayrılıklarımız olsa da birbirimize olan saygımızı ve muhabbetimizi koruyalım.

Yeni dostlar edinirken eski dostlarımızı ihmal etmeyelim.

Üstlendiğimiz görevlerde ortak hedeflerimizi kişisel hesaplarımızın önünde tutalım.

Ve şehrimize, ülkemize, insanımıza değer katma sorumluluğumuzu hiç unutmayalım.

Bütün bunların sonunda mesele gelip yine aynı yere dayanıyor:

Bizden geriye ne kalacak?

Çocuklarımız bizden yalnızca şirketler, fabrikalar veya sermayeler devralmayacaklar.

Çalışma ahlâkımızı…

İnsanlarla kurduğumuz münasebetleri…

Güven anlayışımızı…

Vefamızı…

Sorumluluk duygumuzu…

Ve birlikte çalışma kültürümüzü de devralacaklar.

Bence gerçek miras biraz da budur.

Onun için;

Rekabet ederken ahlâkımızdan…

Başarıya koşarken vefamızdan…

Kazancımız artarken gönül zenginliğimizden vazgeçmeyelim.

Çünkü günün sonunda asıl sorular belki de;

“Ne kadar kazandın?” değil…

“Ne kadar fayda bıraktın?”, “Kaç gönülde yer edindin?”,

“Sana duyulan güvenin hakkını verebildin mi?” olacaktır.

DUA

Sözlerimi bir dua ile tamamlamak istiyorum:

Rabbim bizlere ardımızdan yalnızca başarılı insanlar olarak değil;

Güvenilir insanlar…

Vefalı insanlar…

Sorumluluk sahibi insanlar…

Ve bu ülkeye, bu şehre ve insanımıza değer katmış insanlar olarak anılmayı nasip etsin.

Sözüne sadık kalanlardan…

Dostluğu menfaatin üzerinde tutanlardan…

Kendisine emek verenleri unutmayanlardan…

Üstlendiği emanete sahip çıkanlardan…

Ve arkasında hayırla yâd edilecek eserler bırakabilenlerden eylesin.

Amin