YÜZYILIN İSTANBUL’U

 İstanbul, dünyanın en kadim şehirlerinden bir tanesidir. Tarih boyunca daima dikkatleri üzerine çekmiş bir yerleşim yeridir.

Marmaray kazıları sırasında Yenikapı’da çıkan kalıntılara göre İstanbul’un tarihinin 8500 yıl evveline kadar uzandığı iddia edilmektedir

MS 330 yılında imparator Birinci Konstantin İstanbul’un önemini farkına vararak onu yeniden imar etmiş ve Yeni Roma adıyla Bizans’ın başşehri yapmıştır.
Bu biraz da Katolikliğin merkezi olan Roma’ya karşı Yeni bir Roma kurma isteği olarak da değerlendirilmiştir..

İstanbul 1204 yılında bir Latin işgaline ( HAÇLI İŞGALİ) uğramış ve bu işgal sırasında şehir adeta yakılıp yıkılmıştır.
Bizanslı papazların şu sözü ilginçtir: İstanbul sokaklarında kardinal serpuşu görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz.

Öncesinde maruz kaldığı birçok kuşatmayı atlatan İstanbul 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet  tarafından fethedilmiştir ki bu çağ atlatmayı gerektirecek önemli bir hadise olarak tarihte yer almıştır
İstanbul’un fethedildiği sırada şehrin nüfusunun 50000 kişi civarında olduğu tahmin edilmektedir.. Fatih’in hükümdarlığı döneminde şehrin nüfusunun 100000 civarına yükseldiği çeşitli kaynaklarda belirtilmekte.

Şehrin imarı ile ilgili FATİH’İN VAKFİYESİNDEKİ SÖZÜ çok önemlidir

Hüner bir şehri bünyad etmektir, 

Reaya Kalbin abad etmektir

Yani bugünün anlatımıyla Esas maharet bir şehri onarırken veya yeniden inşa ederken aynı zamanda burada yaşayan insanların kalplerini de kazanmak ve onları mutlu etmektir

Fatih ile birlikte İstanbul kurgulanırken ( genelde Osmanlı şehirlerinde hep bu noktaya dikkat edilmiştir) şehir, Merkezde Cami olmak üzere inşa edilen Külliye ve onun çevresindeki yapılar olarak kurgulanmıştır. Bu Külliye yapıları da genelde hep VAKIF olmuştur.

Vakıf bilindiği gibi Allah için vakfedilen mekanlardır

Külliye dediğimiz manzume Cami, Sıbyan Mektebi, Hamam, İmaret ( AŞEVİ) Tabhane, Medrese, vs den müteşekkil oluyordu

Külliyelerde Çarşı, Hamam ve Kervansaray  gelir getirmek için düşünülüyor ve buradan gelen gelirler Külliyelerin masrafları için vakfediliyordu

Bu külliyelerin etrafında mahalle örgütlenmesi tarzında yerleşim oluyordu. İstanbul’da  MAHALLE denen birim aileden sonra gelen en önemli yapı idi.

Genelde büyük külliyelerin çevresinde hep ÇARŞILAR kurulmuştu

Ayasofya’ya gelir getirmesi için Fatih Sultan Mehmet tarafından Kapalıçarşı’nın temeli olan Cevahir Bedesteni kurulmuştu. Sonra da Sandal Bedesteni inşa edilmişti. Kapalıçarşı bu iki bedestenin çevrelerindeki dükkanlardan meydana gelmişti

Fatih’in vezirlerinin yaptıkları Külliyeler

Sultan Fatih İstanbul’un imarı için özellikle etrafındaki paşalarını da seferber etmişti:

Mesela Sadrazam MAHMUT PAŞA ( kendisine Veli Paşa da denilmekteydi) bu açıdan önemli bir örnekti

Bugünün Mahmut Paşa semti oradaki külliye ve çevresindeki 260 küsür dükkandan müteşekkildi

MURAT PAŞA; Aksaray’da Vatan ve Millet caddelerinin kavşağındaki külliye, Fâtih Sultan Mehmed’in vezirlerinden Has Murad Paşa tarafından 876 (1471-72) yılında yaptırılmıştır. Vatan caddesi açılırken birçok bölüm maalesef yıktırılmıştı

Fatih zamanındaki diğer külliyelerden bazılarını zikretmek gerekirse;

FATİH CAMİİ önemli bir külliye idi ve Fatih Sultan Mehmed’in adını taşımaktaydı. Bu külliyenin hemen yanıbaşında Saraçlar Çarşısı kurulmuştu. Saraçhane semtinin adı da buradan gelmektedir.

(Fatih Camii ve Külliyesi)

ŞEYH VEFA KÜLLİYESİ

İstanbul’un bir semtine adını vermiş olan Şeyh Muslihuddin Mustafa İbnülvefâ’ya (ö. 896/1491) ait külliye cami/tevhidhâne, medrese, hankah, çifte hamam, imaret, tabhâne, kütüphane, çeşme ve türbeden meydana gelmiştir.

EYÜP SULTAN KÜLLİYESİ ( Hz.Peygamber’in (as) yakın arkadaşı Eyyüb-ül Ebsari’nin kavri burada bulununca o bölgeye bir kğlliye yapılmıştı)

Uzun bir dönem bu külliye sistemi yürürlükte olmuştur ve genelde hep benzer bir form içinde bu yapılar inşa edilmiştir.

Fatihten sonraki padişahlar döneminde de bu trend devam etmiş ta ki Batılılaşma dönemi ve tanzimat devrine kadar bu tarzda çok eser verilmiştir. İstanbul’da kurulan semtlerin büyük bölümü böyle oluşmuştur. Bayezid, Cerrahpaşa, Haseki vs

Batılılaşma Dönemi ve Barok Mimari

Batılaşma dalgası ile birlikte özellikle ikinci Mahmut’tan sonra Ermeni Balyan ailesinin uyguladıkları Barok sitili ile yeni bşr kurgu ve mimari yaklaşım ortaya çıkmıştır. Dolmabahçe Sarayı, Ortaköy Camii, Aksaray Valide Sultan Camii, Nusretiye Camii, Feriye sarayları, Ortaköy cami vs. Bir dönem İstanbul’a bu tür eserler damga vurmuştu

Bu akım da aşağı yukarı 1900’lerin başlarına kadar devam etmiş.. Ondan sonra 1909-1930 arası Ulusal Mimari akımı diye bir akım var. Burada mimaride daha öze dönüş tarzında bir yaklaşım görülmektedir. O dönemde batılılaşmaya karşı milli bir damar da yükselmiş ve bu şehrin yapısına da tesir etmişti. Mesela İTO’nun onardığı ve hizmete sürdüğü Liman han, o üslubun önemli bir örneğidir. Dördüncü Vakıf Han, Büyük Postane, Haliç Kongre Merkezi de bu akım içinde gösterilecek önemli örneklerdir


Şimdi bunlar hep üslup örnekleri zikrettiğimiz eserler

Sonrasında Cumhuriyet döneminde üslup konusunda bir kere eskiden vaz geçiliyor fakat yerine çok tutarlı yeni bir üslup maalesef hala oturtulamıyor. Son yıllarda eski eserlerimizin onarımı tarzında bir politika izleniyor ki en azından tarihi kurtarmak adına önemli bir çalışma diye düşünüyorum.

Ben ceddimizin İstanbul’u yeniden oluştururken kendi zihniyetlerinin de tesiriyle anlamlı bir kurgu ortaya çıkardıklarını görüyorum. Fakat bugün bu şehirde yaşayanların yani topyekün bizlerin maalesef bu bakış açısına çok da sahip olamadığımızı ve bunu şehre uygulayamayamadığımızı düşünüyorum. Bence İstanbul’a ah şöyle güzel böyle güzel diye bakmaktan öte biz yaşarken bu şehri belli bir üslup içinde nasıl daha iyi hale getirebiliriz? Bizden sonrakilere nasıl daha iyi bir şehir bırakabiliriz diye derin derin düşünmek lazım diye inanmaktayım.

Son cümle olarak beni en çok rahatsız eden son yüzyılda toplum olarak kafamızın karışık olmasının tesiriyle şehrin kurgulanmasında doyurucu bir yerleşim ve mimari üslubu oturtamamamış olmamızdır

İstanbul Ticaret Odası’nın İstanbul için yaptığı yayıncılık katkıları ve son eseri :

İstanbul Ticaret Odası olarak biz de kendi çapımızda hep İstanbul’a bir şekilde hizmet etmeye çalışan bir kurumuz. Bir çok faaliyetimizin yanında araştırmalar ve yayınlarla da bu hizmetimizi sürdürmeye çalışıyoruz.

Mesela “Dersaadet Ticaret Odası Gazetesi”nin ilk sayısını 5 Ocak 1884’te yayınlamaya başlamışız.

Ve bugün o gazeteyi “İstanbul Ticaret” adıyla haftalık olarak yayınlamaya devam ediyoruz.

Odamızın kurulduğu 14 Ocak 1882’den bugüne kadar yayınlanmış 3 binden fazla çalışması bulunuyor.  

Standart yayınlarımız içinde Türkiye ekonomisi, İstanbul’a yönelik ekonomik ve sosyal araştırmalar, sektörel araştırmalar, AB araştırmaları, KOBİ araştırmaları, vb. yayınlar var.

Prestij kitaplarımız da ise İstanbul ağırlıklı olmak üzere Türkiye’nin kültürel, tarihsel zenginliğini ortaya çıkaran eserlerimiz var.

Son çıkan yayınlarımızdan bir tanesi de “Yüzyılınİstanbul’u” kitabı.

Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili editörlüğünde hazırlanan eserle İstanbul’un geçirdiği son asır farklı boyutlarıyla anlatılıyor.

Âdeta asırlık bir İstanbul okumasının yapıldığı bu kitapta siyaset, ticaret ve ekonomi, sağlık, arkeoloji ve müze, sahaf, sanayi, spor, turizm, asırlık markalar, belediye ve şehircilik, radyo-televizyon ve sinema, gelenekli sanatlar ve İstanbul mutfağı gibi pekçok alanda yaşanan süreç ve değişim aktörleriyle birlikte derinlemesine bir analizle ele alınıyor.

Kitapta benim dikkatimi çeken birkaç hususu sizinle paylaşmak istiyorum.

“Yüzyılın İstanbul’u” eserinin birinci bölümünü teşkil eden “Tarihî İstanbul ve Arkeoloji”başlığının altında son derece önemli bilgiler var.  

Örneğin, İstanbul Arkeoloji Müzesinin yönetici kadrosunun kaleme aldığı İstanbul’da yapılan arkeolojik kazılar bölümü bir kitap encamında değerli bilgilere sahip.

Kısa süre önce İl Kültür Müdürlüğü’nden Yazma Eserler Müdürlüğüne atanan Dr. Çoşkun Yılmaz’ın yazdığı  “Ayasofya’nın Son Yüzyılı” makalesinde Ayasofya Camii’nin 1934 yılında nasıl müzeye dönüştürülme kararının alındığı kahramanlarının dilinden anlatılıyor.

Yine Çoşkun Hoca’nın Ayasofya’nın nasıl aslına rücü ettiğine dair birincil tanıklığı ise son derece değerli.Benim yakın arkadaşım olan ve 2019’da bir kazada hayatını kaybeden Ahmet Haluk Dursun’un Ayasofya’nın Başkanı olduğu dönemde yaptıklarının bir bölümüne yakinen şahitlik etmiş biri olarak Çoşkun beyin buradaki yazısını şahsen ilgi ile okudum. Keza Ahmet Emre Bilgili de o dönemlere bizzat tanıklık etmişti ki onun da katkıları çok önemli

Kitabın ikinci bölümünde yer alan “Ekonomik ve Siyasî Hayat”a dair konular ise İstanbul’un nasıl finanstan sanayiye, ticaretten sağlığa, belediyecilikten spora Türkiye’nin lokomotifi olduğunu gözler önüne seriyor. Burada içimizden yetişmiş ve bakan yardımcısı olmuş Hasan Büyükdede ağabeyimizin sanayi ile ilgili yazısı Dr. Akansel Çetinkaya’nın İTO ile Ticaretin Yüzyılı yazıları da ciddi bir emek mahsülü

Benim de Prof. Dr. Berat Özipek ile birlikte kaleme aldığımız “İstanbul’da İş Dünyası Üzerinden Yüzyılın Kısa Hikâyesi”nde dedelerimin, babamın ve benim yaşamış olduğum İstanbul’daki ticaret hayatını ve yaşanan kentsel dönüşümü ana hatlarıyla anlatma fırsatı bulduk.

Özellikle H. Prost ve İtalyan L. Piccinato’un planlamalarının şehre neler katıp neler kaybettirdikleri üzerinde de kısaca durmaya çalıştık

Kapalıçarşı ve Mahmutpaşa günlerimi anlatırken ise buradaki birçok arkadaşımın şahit olduğu enterasan olayların bize öğrettiği derslere işaret ettik.

Kitabın “Şehir ve Sosyal Hayat” bölümü ise yaşanan sosyal değişimi mimarî, eğitim, sağlık, dini hayat ve mutfaktan bakarak anlattığından son derece değerli.

O bölümde kendi hayatımızdan birçok sahneyeçağrışım yapabiliriz.

Bu alanda Dr. Sinan Genim ve Dr. Necdet Subaşı, sözleri ve fikirleri ciddiye alınması gereken şahsiyetler

Bu bölümde özellikle bu memleketin ilim hayatında çok önemli rol oynamış İmam Hatip Liselerinin açılmasını sağlayan Celalettin Ökten’in mahdumu Prof. Dr. Saadettin Ökten hocanın röportajını okumanızı hassaten tavsiye ediyorum.

O röportaja Saadettin Hoca’nın eşi Prof. Dr. Meriç Ökten Hanımefendi de katılmış. Maalesef Meriç Hanımefendiyi dün dar-ı bekaya yolcu ettik.

Cenab-ı Hakk Rahmet eylesin, makamı cennet olsun inşallah.

O söyleşi de İstanbul’un mana derinliklerine Nurettin Topçu, Mahir İz, Celal Hoca ve Ali Fuat Başgil gibi aktörleriyle birlikte yolculuk yapılırken günümüz mimari anlayışına dair yaptığı tespitleri hepimizinbüyük bir dikkatle not almamız gerektiğine inanıyorum.

Yüzyılın İstanbul’unun son bölümü ise “Kültürün Başkenti” ismini taşıyor. Gelenekli sanatlardan sahaflara, kültür-sanat endüstrisinden edebiyata, televizyondan sinema tarihine kadar çok önemli değerlendirme yazıları var. Prof. Dr. Önder Küçükerman’ın yazmış olduğu “Ehl-i Hireften Alamet-i Fârikaya Tasarım” yazısı ise iş dünyamızın hala eksikliğini tamamlayamadığı marka ve tasarım konusunda tarihsel bir projektör tutuyor.

Bu bölümde Mütevelli Heyet Başkanımız İsrafil Kuralay beyin Sanat endüstrileri ile ilgili bir çalışması var

Evet kitap kültürel bir hafıza olarak önemli olsa da Cumhuriyet’in II. asrına yönelik teklifleri açısından da son derece değerli.

Tamamını okuma şansımız olmasa bile dikkatimizi çeken birkaç makaleyi okuduğumuzda çok önemli hususları gözden geçirme fırsatı bulacağımıza inanıyorum.

Burada bazı makaleleri öne çıkararak adını zikredemediğim değerli üstadlara haksızlık yapmış olmaktan çok çekiniyorum. Belki şöyle bitireyim. Kitapta hepsi birbirinden güzel 37 yazı var, Havanız hangisine uygun ise, hangisinden başlamak isterseniz ziyan etmezsiniz. Ama yavaş yavaş ve sindire sindire okunabilecek bu güzel çalışmayı bence önemseyelim ve okumaya çalışalım diye düşünüyorum

Kitabın vücuda gelmesinde katkı sağlayan tüm dostlarımıza, büyüklerimize ve kardeşlerimize can-ı gönülden teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Ama esas bu eserin fikir babası olan İTO Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Şekib Avdagiç’e, bu projeyi hayata geçiren yayın kuruluna ve editör Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili beye hassaten teşekkür ediyoruz.

Bu yazıyı nihayete erdirirken vefat yıldönümü dolayısıyla bir şairimizi kısaca anmak istiyorum

İstanbul Çatalcalı bir şair ve düşünce adamı olan, 05 Ocak 1975’te vefat eden Bayrak Şairi Arif Nihat Asya’ya Allah (cc)’dan Rahmet diliyoruz

Merhum Arif Nihat Asya

“Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın…. 

Fatihin İstanbul’u fethettiği yaştasın! diyerek Fetih Marşı’nda gençlerimize seslenmişti

Bayrak Şiirinde ise her mısrası ile okurken tüylerimiz diken diken oluyordu.


Yazımızı Bayrak şiirini okuyarak bitirebiliriz.

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,   Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım!
Senin destanını okudum,  senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun       Yuvasını bozacağım.

 Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder.. Gölgende bana da, bana da yer ver. 

Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar: Yurda ay yıldızının ışığı yeter.

 Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düştüğümüz gün Gölgene sığındık.

 Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı; Barışın güvercini, savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim.
Senin altında doğdum.
Senin altında öleceğim.

 Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim: Yeryüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim!

*Bu yazı 9 Ocak tarihinde İTO Meclisinin açklışında yaptığım konuşmanın metin haline gelmiş halidir

 

İTO ARALIK MECLİSİNDEKİ AÇILIŞ KONUŞMASI

   

BÖLGEMİZDEKİ SON GELİŞMELER

Son günlerde güney komşumuz Suriye’de çok önemli değişimler yaşanıyor. Kasım ayının son haftasında başlayan Heyet Tahrirü’ş Şam liderliğindeki muhalif grupların Halep, Humus hattında ilerlemeleri ve 7 Aralık günü de Şam’a girmeleri ile birlikte 61 yıllık Baas Partisi iktidarı sona erdi.

Cumhurbaşkanı Esad’ın ülkeden ayrıldığı açıklandı. Esad’a en önemli desteği sağlayan Rusya ve İran’ın kendi problemleri ile uğraşıyor olmaları, ABD’de başkanlık değişiminin oluşturduğu geçiş dönemi, Lübnan Hizbullah’ının son İsrail saldırıları ile sıkıntılı durumlar yaşaması muhalif güçlerin bu tarz bir başarı kazanmalarının arkasındaki sebepler olarak gösteriliyor.

Suriye’de yaşanmakta olan otorite boşluğu ve istikrarsızlıklardan uzun yıllardır rahatsız olan Türkiye son gelişmeleri dikkatli bir şekilde takip ediyor.

Çünkü Suriye’deki mücadeleler bizleri birinci elden etkiliyor. Gerek Türkiye’ye düşman güçlerin ülkemize zarar verebilecekleri mesafelerde konuşlanmaları gerekse de Suriye’deki huzursuzlukların Türkiye’ye yönelik nüfus hareketliliğini tetikleyecek olması bizim için önemli sorunlar olarak önümüzde duruyor.

Bu arada Suriye’deki gelişmelerden cesaret alan İsrail’in Suriye sınırındaki Golan tepelerindeki tampon bölgeyi işgal etmesi, buna ilaveten Suriye’deki askerî ve stratejik hedeflere hava saldırıları düzenlemesi bu ülkenin alt yapısını ve gücünü ciddi oranda etkileyecek bir gelişme olarak endişe ile izleniyor.

Yine İsrail’in dünyanın dikkatleri Suriye’ye yönelmişken Gazze’de bir seneden fazla bir zamandır sürdürmekte olduğu ölçüsüz saldırılara ve vahşete devam etmesi de yine kabul edilemeyecek bir durumdur.

İnşallah Suriye’de en kısa zamanda dengeler yerine oturur, ülkemizde bulunan sığınmacıların önemli bölümü kendi ülkelerine döner ve güney sınırımızda daha problemsiz bir yapı ortaya çıkar. Bu arada dünya Kudüs, Gazze ve Filistin meselesine olan hassasiyetini eskiden olduğu gibi devam ettirir ve buralardaki zulmün ve işgallerin sona ermesi için gayret eder, diye temenni ediyoruz.

Ama görünen o ki bu bölgede bir süre daha sıkıntı ve karışıklık gündemimizde ciddi bir yer tutacak ve Türkiye bu süreçte çok önemli sorumluluklar almak durumunda kalacak.

Dileğimiz, öncelikle komşumuz Suriye’de tüm kesimleri kucaklayıcı, hak ve hukuka saygılı bir yönetimin kurulması ve ülkede asayişin sağlanmasıdır.

İnşallah böylesi bir gelişme, sosyal yapıyı düzenleyecek ve ekonomik aktivitelerin de daha güvenli bir şekilde yapılmasını sağlayacaktır.Dileğimiz ve duamız budur.

TÜGİS GIDA ZİRVESİ İZLEMİMLERİ:

SAYIN MURAT ÜLKER’İN  SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

Zaman zaman STK’ların davetlerine katılıyoruz. Ekonomi, kültür ve siyaset dünyasını değerlendiren çalışmaları takip ediyoruz.

Kasım ayı içinde Türkiye Gıda Sanayii İşverenleri Sendikası TÜGİS’in  Sürdürülebilirlik Akademisi’nin düzenlediği ve gıda sektörünün tüm paydaşlarını buluşturan 10. Sürdürülebilir Gıda Zirvesi’ne katıldım.

Zirvede gıda ekonomisinden inovasyona, yapay zekadan rejenaratif tarıma kadar birçok önemli konu masaya yatırıldı.

Seçkin konukları vardı ve gündemi de bir hayli dikkat çekiciydi.

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Fatih Kacır programın onur konuğu idi.

Ve gıda alanında önemli sanayicilerimizden Murat Ülker bey de uzunca bir konuşma yaptı.

Murat Bey konuşmasına başlarken benim de çok dikkatimi çekmekte olan bir konuya parmak basarak“İtiraf edeyim, benim bu “sürdürülebilirlik” lafına alışmam bir hayli zaman aldı.”   dedi.

“İnanın ben de niye bu kavramın seçilmiş olduğunu çok da iyi anlayabilmiş değilim ancak yine de insanlığın geleceğine dair endişeyi anlatan bir kavram olması hasebiyle ciddiye almamız gerekiyor.”, diye devam etti.

Ayrıca, Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlı maddelere dikkat çekerek bu maddeleri, “işimize ve hayatımıza nasıl entegre edebiliriz” diye iyice düşünmemiz gerektiğini ifade etti.

“Çevresel, ekonomik ve sosyal alanlarda dengeyi sağlayarak bugünü ve geleceği güvence altına almalıyız.

Temiz enerji kullanan şehirler, geri dönüşümle yenilenen kaynaklar ve bilinçli bireyler geleceğimiz için son derece gerekli olan unsurlardır.” diyerek konuşmasına devam etti.

Murat Bey konuşmasında bazı rakamlar verdi ki burada nakletmeyi yararlı görüyorum: Dünyada iklim değişiklikleri, gıda verimini yaklaşık %21 oranında azaltmıştır.

Su kaynaklarının yaklaşık %70’i tarımda kullanılmaktadır.

Bugün Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım örgütü verilerine göre gıdanın %13’ü hasat sonrası, %17’si ise satış noktaları veya evde israf edilmektedir.

Daha büyük buzdolabı istiyoruz, içine daha çok şey koyuyoruz, korumak için bir sürü masraf ediyoruz, elektrik sarf ediyoruz, sonra da maalesef çıkarıp çöpe atıyoruz.

Gıda israfı neden önemli? Mesela elbiseniz var modası geçti, başkası giyebilir veya geri dönüşüme gidebilir ama gıdalar maalesef günü geçince çöp olmaktadır.

Üretilen toplam gıdanın %30’u israf oluyor. Üstelik gıda israfının çarpan etkisi büyüktür. Yani israf edilen her gıda aynı zamanda su,toprak, enerji, emek ve sermaye israfı demek.

Dünyadaki gıda israfı müstakil bir devlet olarak düşünüldüğünde yapılan harcama ile bugün Amerika ve Çin’den sonra üçüncü büyük ülke olurdu.

Bu noktada Murat Bey’in dikkat çektiği kavramı ben de çok önemli buluyorum: Bu da “İSRAF”: Bu açıdan “israf” iklim krizinin önemli nedenlerinden birisidir.

Burada A’raf suresinin 31. ayetindeki “Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” şeklindeki ayetin mesajını iyi anlayabilmeliyiz..

Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.), akarsu kenarında bile suyu israf etmemeyi öğütlemektedir.

Bu ilahi mesajlar bize, dünyayı harap etmek değil, onu daha güzel bir şekilde gelecek nesillere bırakmak görevini yüklemektedir.

Murat bey şöyle bir dilekte bulundu: “Yetkililer karar alırken gıda sistemlerine bütünsel yaklaşmalılar. Çünkü gıda sistemi; tohumdan toprağa, tarladan sofraya, hammaddeden tedariğe ve hatta geri dönüşüme kadar giden döngüsel bir süreçtir. Tüm paydaşlarla iş birliği yaparak ortak sorumluluklar üstlenmek gerekmektedir…”

Özetle birlikte harekete geçerek daha sağlıklı, adil ve sürdürülebilir bir gıda sistemi oluşturabileceğini kaydetti.

SANAYİ VE TEKNOLOJİ BAKANI SAYIN FATİH KACIR’IN TARIM, GIDA SANAYİ VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ 

Daha sonra söz alan Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fatih Kacır Bey de attıkları uzun soluklu adımlarla tarım ve sanayi sektörleri arasında bağları güçlendirdiklerini ülkemizin yüksek tarım potansiyelinin ekonomik değere dönüşmesini temin etmek için çabaladıklarını vurguladı.

Bu anlayışla 2002 yılından bugüne kadar gıda ürünleri imalatına yönelik 8 bin 589 yatırıma teşvik belgesi düzenlendiğini, 708 milyar lira sabit yatırımın ve 252 bin nitelikli istihdamın önünün açıldığını ifade etti.

11’i “gıda ihtisas organize sanayi bölgesi” olmak üzere toplam 203 organize sanayi bölgesinde gıda ürünleri imalatının başladığı bilgisini paylaştı.

Kalkınma Ajansları eliyle gıda sektörüne yönelik yürütülen 773 projeye 2,6 milyar lira destek sağlanmış.

Bunların sonucunda gıda sanayimizin yalnızca iç talebi karşılamakla kalmayıp aynı zamanda son yıllarda ihracatta da önemli bir atılım gerçekleştirdiğini  vurguladı.

Sayın Bakan; geçtiğimiz yıl 18,9 milyar dolar ihracata ulaşan sektörün önümüzdeki dönemde daha da büyüyeceği öngördüklerinin ifade etti.

Yakın zamanda da “Yerel Kalkınma Hamlesi Teşvik Programı”nı başlatacaklarını  aynı zamanda üreticiler ve sanayiciler için daha yüksek katma değer oluşmasını sağlamak için kalite zincirini uçtan uca takip edecekleri bir mekanizma kurmayı planladıklarını belirtti.

Böylece gıda zayiatlarının azaltılması, birincil üretimde şekillenen üretim kayıplarının minimize edilmesi, üretim kapasitesinin kullanılmamasına bağlı kayıplarla depolama ve lojistik aşamalarındaki kayıpların azaltılması; gıda üretim aşamalarında ortaya çıkan yan ürün veya artıkların değerlendirilmesi anlayışıyla “Gıdada sıfır atık, sıfır israf” hedefiyle çalıştıklarını ifade etti.

Daha sonra Sanayi Bakanı Fatih Kacır, Murat Bey ve birkaç TUGİS yetkilisi ile birlikte özel bir görüşme yapma imkanı bulduk. Burada ülkemizde tarım yapılacak arazilerin daha iyi değerlendirilmesinin çok önemli olduğu vurgulandı

.

Bakan bey, devletin bu noktada verimli projeleri ciddi oranda desteklemek hedefinde olduklarını belirtti. Köylerimizin ve tarım yapacak nüfusumuzun bu alanda eğitilmesinin önemi üzerinde duruldu. Topraklarımız parçalanmamalı, köylerimiz boşalmamalı, özellikle endüstriyel tarıma önem verilmelidir cümlelerinin altı çizildi.

ÖZETLE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİKTEN NE ANLADIM?

Ben bu görüşmelerden genel olarak şu kanaate sahip oldum.

İngilizce orijinal deyimiyle SUSTAİNABİLİTY, Türkçe karşılığı olan SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK kelime olarak daimi olma yeteneği anlamında bir kavramdır
Sürdürülebilir gelişme ise gelecek neslin ihtiyaçlarını karşılama yetisine zarar vermeden günümüzdeki ihtiyaçları karşılayabilen gelişmedir
Bazı kaynaklarda izah edildiği üzere sürdürülebilirlik hedeflerine şu yedi boyutta ulaşabilmek mümkündür:

Bunlar : EKONOMİ, TOPLUM, MESLEK GRUPLARI, HÜKÜMET, ÇEVRE, KÜLTÜR VE FİZYOLOJİ
“Sürdürülebilirlik” başka bir yönüyle de israfın önlenmesi, insanoğlunun tabiatı ve çevresini kendi menfaati için sömürmemesi ve en iyi şekilde değerlendirmesi anlamında bir kavramdır. Bunun sonuçları hem bugünü hem de yarını kapsamaktadır. Burada önemli husus özellikle çocuklarımızın ve gelecek nesillerin haklarına riayet edilmesidir.

İnsanoğlu bugüne kadar maalesef bu hususta dikkatli davranmadı ve bugün çok sayıda sorun yaşıyoruz. Bundan sonra Murat Bey’in deyimi ile “Bundan sonra herkes kendi kapısının önünü süpürmelidir.”

Tarım ve hayvancılık alanındaki sözümüzü bitirirken sürdürebilirlik konusunda özetle şunu söyleyebiliriz:

Sürdürülebilir tarım ve hayvancılık, Türkiye’nin hem ekonomik kalkınması hem de çevresel denge açısından kritik öneme sahiptir. İklim değişikliği, kaynak kıtlığı ve ekonomik zorluklarla mücadele ederken sürdürülebilirlik odaklı politikaların benimsenmesi, Türkiye’nin tarımsal potansiyelini artırabilir.

Uzun vadede ekosistem dengesini gözeten ve sosyal refahı artıran bir tarım ve hayvancılık sistemi oluşturulmalıdır….

ARALIK AYINDAN ÖNEMLİ GÜNLER

Yazımıza son verirken Aralık ayı içindeki bazı önemli tarihleri de paylaşmak istiyorum.

11 Aralık; dostumuz, eski başkanımız İbrahim Çağlar’ın aramızdan ayrılışının yıldönümüydü. Değerli dostumuzu Rahmetle anıyoruz.

17 Aralık Mevlâna Hazretlerinin 751. Vuslat Yıldönümü. Âşıklar sultanı, marifet nurunun aynası Hazretin, Şeb-i Aruzunu tebrik ediyoruz, ruh-u şâd olsun.

Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma

Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?

Çağrısına kulak verip 27 Aralık 1936’ta Hakk’ın rahmetine kavuşan Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u da bir kez daha rahmetle anıyoruz. Mekân-ı cennet olsun.

Son hatırlatacağım nokta 21 Aralık bir yıl içindeki en uzun gecedir. Bu geceye en uzun gece manasına ŞEB-İ YELDA da denmektedir.

Bu gece ile ilgili çok bilinen ve tekrarlana bir beyit ile yazımıza son vermek istiyorum

“Şeb-i yelda’yı müneccimle muvakkit ne bilir. 

Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat”. 

Günümüz Türkçesiyle; Uzun geceyi ne müneccimler ( yıldız ilmiyle uğraşanlar) ne de zaman ölçenler bilemez.

Onun kaç saat sürdüğünü gam çekenlere sor”anlamına gelir.

ŞEB-İ YELDA Farsça bir terkiptir. Gerek Fars kültüründe gerek Osmanlı’da önem bu geceye önem verilmiş ve edebi metinlerde de çok kullanılmıştır. Bu geceyi  “Sevgililer gecesi “diye tanımlayanlar olmuş. Bazıları da karanlıktan aydınlığa çıkışın başlangıcı diye de ifade etmişler

İnşallah tüm gece ve gündüzlerimiz gamsız, kedersiz huzurlu bir şekilde geçer ve istikamet üzere emaneti teslim ederiz.

 

* Bu yazı 12 Aralık 2024 tarihinde İTO Meclis toplantısında yaptığım konuşmanın metin haline gelmiş şeklidir.

TRUMP SONRASI ABD TÜRKİYE İLİŞKİLERİ ÜZERİNE

”14 Temmuz 2024 tarihinde İTO Meclisinde yaptığım konuşmanın bir bölümünde Trump sonrası Türkiye ABD ilişkileri nasıl olabilir üzerine kısa bir analiz yapmıştım. Aşağıda bu analiz yer almaktadır”

ABD’de Trump’ın seçimleri kazanması ile birlikte dünya yeni bir döneme hazırlanıyor. Gerçi ABD gibi büyük ülkelerde liderlerin değişimi ile ülke politikalarında çok ani ve hızlı değişimlerin de beraberinde geleceği her zaman görülebilecek bir durum değildir. Ama yine de Trump’ın güçlü bir şekilde yeniden iktidar oluşu muhakkak ki bazı şeylerin değişmesine yol açabilecektir.

Bilindiği üzere Donald Trump, Biden öncesi 2017-2021 arası iktidarda bulunmuştu. Bu süreçte ABD-Türkiye ilişkilerinde karmaşık bir süreç yaşanmıştı. İki ülke arasındaki ilişkiler, özellikle Trump’ın kişisel diplomasi tarzı ve ABD-Türkiye ilişkilerini doğrudan etkileyen konular nedeniyle oldukça inişli çıkışlıydı. Bu dönemde iki ülke arasındaki ilişkiler, bazı alanlarda ciddi gerilimlere sahne olurken diğer alanlarda stratejik iş birliği devam etmişti

BİR KAÇ ÖRNEK VERMEK GEREKİRSE

S-400 Krizi:  Türkiye’ye verilmiş olan taahhütlerin gecikmesi ve sürüncemede bırakılması üzerine Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alması, ABD-Türkiye ilişkilerinde ciddi bir gerilime neden olmuştu. Sonuç olarak Türkiye F-35 programından çıkarılmış ve bize bazı yaptırımlar uygulanmıştı.

YPG/PKK Sorunu: Bilindiği üzere ABD’nin Suriye’de PKK’nın kardeş gücü YPG ve bunun farklı uzantıları ile iş birliği, Türkiye tarafından büyük bir tehdit olarak algılanmakta ve biz ABD’den bu bölücü ve düşman kuvvetlere desteğini durdurmasını talep etmekteydik. Halen de ediyoruz. Trump yönetimi, Türkiye’nin Suriye sınırına yönelik güvenlik endişelerine bir ölçüde destek vermişti  fakat buna rağmen ABD’nin YPG’ye desteği sürmeye devam etmişti.

Ekonomik ve ticarî alanda Türkiye ile ABD arasında ticaret hacminin artırılması hedeflense de bazı ekonomik yaptırımlar ve ek vergiler, iki ülke arasındaki ilişkileri zorlamıştı. Özellikle Türkiye’nin ABD’ye yönelik çelik ihracatına uygulanan ek vergiler, ekonomik ilişkileri olumsuz etkilemişti.

Rahip Brunson Krizi: Rahip Andrew Brunson’ın Türkiye’de tutuklanması ve ardından ABD’nin yaptırım tehditleri, iki ülke arasında büyük bir diplomatik krize neden olmuştu. Trump, Brunson’ın serbest bırakılmasını açıkça talep etmiş ve bu durum Türkiye’nin ekonomisine menfi bir tarzda etki eden döviz dalgalanmalarına yol açmıştı. Brunson’ın serbest bırakılmasıyla bu kriz nispeten çözülmüştü.

Trump yeni yaptığı bir konuşmada da bu konuya atıf yapmış ve problemi canlı tuttuğunu göstemişti.

Trump’ın iktidarda olduğu dönemde Cumhurbaşkanımız ve Trump arasında kişisel dostluk mesajları ön plana çıkmıştı. Tabii bu arada ABD başkanının kendi mizacının da etkisiyle bazen maksadını çok aşan beyanlarına da şahit olduk. Trump’ın diplomatik meselelerde doğrudan Erdoğan’la iletişime geçmesi, iki ülke arasındaki bazı krizlerin hafifletilmesine katkı sağlamıştı. Ancak bu kişisel ilişki her iki ülke için stratejik sorunları çözmekte yeterli olmamıştı.

Yine aynı dönemde Trump, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki doğal gaz arama faaliyetlerine yönelik zaman zaman eleştirilerde bulunsa da Türkiye’ye karşı çok fazla katı bir tutum izlememişti.

Trump’ın yeni döneminde geçmişteki yaklaşımları da referans alarak muhtemel ilişkiler nasıl olabilir üzerinde bazı tahminler yapmak istersek şunları söyleyebiliriz:

Trump’ın yeni bir döneminde ABD-Türkiye ilişkilerinin seyrinin, Trump’ın kişisel diplomasi tarzı, ekonomik iş birliği vaatleri ve Türkiye’nin güvenlik kaygılarına yönelik yaklaşımıyla şekillenmesi beklenebilir.

Geçen döneme göre bazı sorunlar hala devam ediyor. S 400 meselesi , PKK/YPG ve uzantıları ile ilişikler yine sorunlu alanlar.

Trump’ın ilk dönemi ile bugün arasında uluslararası ilişkilerde yeni meseleler ortaya çıktı. Çin faktörü  ve ABD Çin rekabeti daha da ciddi bir hale gelmeye başladı.

Rusya Ukranya savaşı sonrası Avrupa’daki müttefik ülkeler ciddi sorunlarla karşılaştılar. ABD’nin üzerindeki yükler arttı.

Geçen döneme ilave olarak yeni dönemde İsrail’in 7 Ekim 2023 tarihi itibariyle Gazze’de ölçüsüz bir güç kullanarak adeta bir soykırıma başlaması gündeme yeni giren bir madde olarak ortaya çıktı. İsrail’in bu saldırlarını şiddetle kınadığımı da bu vesile ile beyan etmek isterim.

İsrail’in bu şiddet gösterisine karşı başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin önleme yönünde bir aksiyon göstermemeleri, Türkiye ABD ilişkilerini bekleyen önemli bir sorun olarak ortadadır. Trump’ın bu hususta farklı bir tavır göstermesi beklenmemekle birlikte gerek ülkesinde gerekse de dünyanın çok farklı yönlerinde ölçüsüz saldırılara karşı bir reaksiyonun gelişmesi pragmatik bir politikacı olan Trump’ın davranışlarını acaba etkileyebilir mi diye düşünmekteyim.

İnşallah böyle bir gelişme ortaya çıkar. Bazen bu çerçevede bazı ümitlerin ortaya çıktığını gözlemlemekteyiz.

İsrail’in  bir yıldır sürekli arttırdığı bu ateşi tüm OrtaDoğu’ya sıçratma tehlikesi var. İran ile ciddi bir savaş tehlikesi gündemedeki yerini koruyor maalesef.

Türkiye nerede durmalı?

Bu dengeler içinde Türkiye’nin de Orta Doğu’da daha güçlü olması gerekiyor. Özellikle Güneydoğu’da sınırların hem bizim tarafta hem de sınır ötesinde her daim dikkatli olunması lazım.
İran ile İsrail’in muhtemel bir çatışmaya girmesini engellemeye yönelik ciddi gayrete ihtiyaç var.

Suriye ve Mısır ile bozulan ilişkilerin de düzeltilmesi için diplomasi çalışıyor.  

Türkiye, NATO ve AB ile ilişkilerini sıcak tutarken BRICS ülkelerini de ilgi alanında bulundurmaya çalışıyor ki uluslararası alanda alternatiflerini artırabilsin.

Türkiye yakın dönemde sürdürdüğü gibi Rusya ile işbirliğini de belli bir düzeyde tutması  gerekiyor ki denge sağlanabilsin.

Trump daha önceki iktidarında olduğu gibi ABD’yi içine kapanan bir tercihe sürüklerse Türkiye ve gelişmekte olan ülkeler bu noktada finansal olarak etkilenebilir.

Suriye’den asker çekme niyetini yine ortaya koyarsa Türkiye bu politika ile Orta Doğu’da belki daha da rahatlayabilir. Tabii Trump’ı saran derin ABD merkezleri, ona bu imkanı verir mi? Onu ilerleyen zamanlarda hep beraber göreceğiz
Tüm bu kısa uluslararası ilişkiler turunda gördüğümüz üzere bu anlamda dünyanın 4 yıllık yeni bir döneme hazırlandığını gözlemliyoruz. Ve bu süreçte en sıcak noktalarda bulunduğumuzu vurgulamamız gerekiyor.

Bu bahsi kapatmadan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı paylaşımda “Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan başkanlık seçimini büyük bir mücadelenin ardından kazanarak yeniden ABD Başkanı seçilen dostum Donald Trump’ı tebrik ediyorum.” ifadesini kullanması üzerinde de aklıma gelen bir hikayeyi sizlere aktarmak istiyorum

Biliyorsunuz kültürümüzde çok önemli ibret öykülerinin yer aldığı kitaplar vardır. Bunlardan birisi de Beydaba’nın Kelile ve Dimne’sidir.

Çeşitli öyküler üzerinden insanlığa ibretlik halleri gösterir.

Bunlardan birisinde Kelile, Dimne’ye stratejik bir öğüt verir;  

“Akıllı ve mert insanlarla birlikte ol, onlara yaklaş ve onlardan ayrılma. Bir kimse akıllı ve mert ise onunla dost ol. Çünkü akıllı ve mert kişi, olgun kişidir. Akıllı olup mert olmayan kişiyle kötü huylu olsa bile dostluk kur. Kötü huyundan uzak durarak onun aklından yararlanabilirsin.

Akılsız olup mert olan insanla da dost ol; aklını beğenmesen de onunla ilişkini kesme, onun mertliğinden yararlan ve ona akıl ver. Ama hem aptal hem de kötü olandan ise kendini koru.”

Sayın Cumhurbaşkanımızın Trump’a yönelik bu demecini Kelile ve Dimne’deki hikaye ışığında sanırım bir daha değerlendirmemiz gerekiyor.

 

 

TOPLANTI KONUŞMA NOTLARI: GÖRÜŞ VE ÖNERİLERİMİZ


“İTO’nun 2 Kasım 2024 tarihinde gerçeklrştirdiği 21. Dönem ikinci Meclis üyeleri istişare toplantısında yaptığım konuşmada belirttiğim hususları burada da paylaşıyorum”

Öncelikle şu noktaya dikkat çekerek başlamak isterim ki hepimizin üzülerek izlediğimiz gibi 1 yılını dolduran bir vahşet Gazze’de devam ediyor.

İsrail’in insanlığı ayaklar altına alan saldırıları neticesi şu ana kadar çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 50 bine yakın insan katledildi.

Bu resmen açık bir soykırımdır. Orada Filistinli kardeşlerimiz resmen hedef tahtasına oturtulmuş bir şekilde katlediliyorlar.

Ve bütün dünyada sanki eli-kolu bağlıymış gibi olanı biteni seyrediyor. Tam bir acizlik panoraması.

İsrail’in bu ateşi bölgenin farklı taraflarına doğru da kaydırmak istediğini görmekteyiz ve bundan dolayı endişeliyiz.

2 Kasım 1917’de Balfour Deklarasyonu yayınlanmıştı.

2 Kasım aynı zamanda çok önemli bir tarihî olayın yıldönümüdür.

Balfour Deklarasyonu denen olay tam 107 yıl evvel bugün vuku bulmuştu.

2 Kasım 1917’de İngiliz Dışişleri Bakanı  Lord Arthur Balfour, uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild’e bir mektup göndererek Filistin topraklarında bir Yahudî devleti kurulması konusunda İngiliz hükûmetinin destek vereceğini bildirmişti.

İşte bu tarihî deklarasyonla başlayan süreçin üzerinden 107 yıl geçti. Balfour Deklarasyonu Yahudileri Orta Doğu’nun bağrına bir hançer gibi sokmuştur ve bugün bu hançer maalesef farklı yönlere doğru harekete geçmektedir.

Türkiye olarak sürekli teyakkuz halinde olmak zorundayız ve geçen Meclis toplantısında altını çizmeye çalıştığım gibi “Hazır ol Cenge istiyorsan sulhu salah” lafzına uygun olarak her alanda donanımlı olmak zorundayız.

Ama biz saldıran olmamalıyız. Biz zalim olmamalıyız. Her durumda adaletten ve insan olma özelliğimizden ayrılmamalıyız. Bize de bu yakışır…

Geçen günlerde savunma sanayimizin kalbi durumundaki TUSAŞ’a yapılan saldırı, ülkemizin bu alandaki gelişmesine karşı bazılarının çok rahatsız olduklarını gösteren bir hamle olarak dikkatimizi çekmiştir.

Bu saldırıyı nefretle lanetliyoruz. Şehit düşen kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza şifa diliyorum. Milletimizin başı sağ olsun.

Devletimiz ve milletimiz ile birlikte terör örgütlerinin ve uzantılarının alçakça emellerine fırsat vermeyeceğimizi bu saldırıdan sonra güvenlik birimlerimizin yürüttüğü karşı operasyonlarla gösterdiğimize inanıyorum.

Aynı zamanda İstanbul Fuar Merkezimizde düzenlenen 4. SAHA EXPO Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı da  ülkemizin savunmasına verdiğimiz önemi ve bu alandaki gelişmeleri göstermesi açısından çok önemli bir olaydır.

Savunma sanayimizde geliştirilen silah ve araçlarla teknolojide gelinen nokta resmen dosta güven düşmana korku veriyor.

Ülkemizin yerli ve milli sermayesinin katkılarıyla üretilen bu savunma sanayi ürünleriyle gurur duyuyoruz.

İTO Meclisinin iki yılı özetle nasıl geçti?

Bu çalışma toplantısıyla birlikte İTO’nun 21. Meclisi 2. yılını doldurmuş oluyor.

Bu süre zarfında deprem gibi çok önemli bir tabii afet ve hâlâ etkisinden kurtulamadığımız ekonomik dengesizliklere rağmen yine de İTO olarak verimli bir çalışma dönemi geçirdiğimiz kanaatindeyim.

Bu süreç zarfında her zamanki gibi Türkiye ve dünya gündemini sıcağı sıcağına takip eden komite ve Meclis üyelerimizin fikirleri yâni sizlerin katkıları son derece değerliydi.

Arkadaşlarımızın tesbitlerine göre sizlerle bazı rakamlar paylaşmak istiyorum

21. dönemde Meclisimizde son toplantıya kadar 90 arkadaşımız söz almış.

183 Arkadaşımız kürsüyü hiç kullanmamış. 29 Komitemizin sorunlarını ve görüşlerini Meclis kürsüsünden hiç duymamışız maalesef.

Mecliste konuşan ve fikirlerinin bizlerle paylaşan arkadaş sayımızın çok daha fazla olmasını arzu ediyorum. İnşallah yeni dönemde bu arayı kapatırız.

Seçimlerden sonra 31 arkadaşımız değişmiş ve yeni isimler Meclisimize gelmişler. Görev süresi bitenlere teşekkür ediyor, yeni gelenlere hoşgeldiniz diyorum.

21. Dönemde komitelerimiz kendi üyeleri ile 9 adet büyük zümre yapmışlar. Buna ilaveten yemekli istişare toplantısı sayısı 95 olmuş. Sanki format biraz daha bu yöne kaymış gibi görünüyor.

Odamız fuarlar programında 15 Kasım 2022’dan bugüne kadar toplam 92 fuara iştirak edilmiş. 59 bin856 m2 alanda 2760 iştirakçi bizim organizasyonlarımız dâhilinde fuarlara gitmişler.

15 Kasım 2022’den bugüne kadar odamızın üyelerinden 82 heyet odamız dışında çeşitli temaslar yapmışlar. Yine bu süre zarfında odamıza yurt dışından 70 adet heyet çeşitli görüşmeler yapmak üzere gelmişler.

İki yıl zarfında odamızda B2B tabir edilen 12 organizasyon yapılmış. Tüm bu organizasyonlara 960 firma katılmış.

Bir de  URGE dediğimiz Uluslararası Rekabetçiliğin Geliştirilmesi Projesi çerçevesinde 4 program düzenlenmiş ve buralara 53 firma katılmış.

Tabii bu arada bireysel ziyaretler, başkanlık nezdindeki temaslar bu rakamlara dâhil değil. Bunlar Oda içi birimlerimizin organize ettiği toplantılar.

Tüm bunlara ilave olarak yönetim kurulumuz  ve başkanımız, gerek iş çevreleriyle gerek kamu idarelerimizle ve gerek hükûmetimizle temaslarını son derece dikkatli bir şekilde yürütmeye devam ediyor. Kendilerine teşekkür ediyoruz.

Bu buluşmayla birlikte yeni çalışma dönemimizin de iş dünyamız, vatandaşlarımız, milletimiz,  memleket ve devletimiz için hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Şimdi de genel ekonomik durum ile ilgili bazı görüşlerimi dile getirmek istiyorum

Zaman zaman “Devlet” ve “Millet” kavramları siyasetin ve anayasa tartışmalarının içinde mesele olmuştur ve olmaya da devam etmektedir…

Siyaset bilimi içinde yer alan bu “Devlet mi millet için yoksa millet mi devlet için vardır. ” tartışması çok kadim bir konudur.

Fakat tüm bunların gerisinde esasında aslolan insandır. Tüm mekanizmalar insanın daha iyi bir hayat yaşaması içindir.

İnsanoğlunun beş önemli değeri vardır ki bunların korunması daima esas olarak değerlendirilmiştir. Bunlar; Can, mal, akıl, nesil ve dinin korunmasıdır.

Millet belli değerler etrafında toplanan insanlardan müteşekkildir. Devlet, insanın ve insanlardan müteşekkil milletin bu değerlerini korumakla mükelleftir.

Vatan ise insanların yâni milletin üzerinde var olduğu, yaşadığı, medeniyetler kurduğu topraktır. İnsan önemlidir, onun üzerinde var olduğu bu vatan da o sebepten önemlidir.

Peki bu devletin yönetimi nasıl ve kimler tarafından yapılır?

Kuruluşunun 101. yılını kutladığımız Cumhuriyet rejimi gereğince millete en iyi hizmeti yapacağını iddia edenler arasından vatandaşlarca seçilen siyasetçiler bu devleti yönetirler.

Yâni siyasi otoriteyi meşru kılan ve devletin idare mührünü onun eline veren bu milletin yâni insanların seçimidir, tercihidir.

Bürokrasi de bu seçilmişlerin işlerini uygulayan nitelikli kadrolardır.

Hem siyasi hem de bürokratik kadrolar milletten güç alırlar. İşlerinin millet adına yaparlar. Bu kadroların tüm harcamalarını , maaşlarını, özlük haklarının bedelini bu yönetilen insanlar yâni millet vergileri ile sağlar. İş dünyası dediğimiz kesim yani bizim de temsil ettiğimiz kesimler ayrıca milyonlarca insanımıza iş alanı sağlar ve devletin üzerinden önemli bir yükü alırlar. Bu da diğer önemli bir husustur.

Yönetici kesime düşen de devlet mekanizmasınının doğru kararlarla, tam isabetli bir şekilde, israf yapmaksızın çalışmasını sağlamaktır

Hiçbir yönetici milletin adına verdiği kararlarda kendisini “lâyüs’el” yâni sorumsuz ve hesap sorulamaz mevkide göremez.

Hiç kimse yönetim sırasında yaptığı yanlışların ve sorumsuzlukların bedelini günü geldiğinde gelecek nesillerin ödeyeceğini unutma hakkına sahip değildir.

Bu konuda izninizle birkaç misal vereyim;

Mesela 1990’lı yılların başında emeklilik yaşının düşürülmesi şeklinde verilen bir karar neticesi sosyal güvenlik sistemi çökmüştü. Kendine gelmesi için çok uzun yıllar gerekti.

Son senelerde EYT konusunda alınan karar da belki siyasi bazı mecburiyetlerden alındı ama  hem işletmeleri buün için çok zora soktu hem de önümüzdeki yıllarda bütçede büyük gediklere yol açacak gibi görünüyor.

Peki siyasi mercilerin ve bürokratların aldığı bu kararların ceremesini kim çekiyor? Büyük ölçüde bizler yâni iş dünyası. Devlet sıkıştıkça vergileri artırıyor değil mi?

Bir diğer örnek ise enflasyon muhasebesi konusudur. Ne kadar tedirgin edici bir süreç yaşadığımızı hepimiz gayet iyi hatırlıyoruz değil mi?

Sonra baktık ki işi kurgulayanlar olayın boyutunu çok da iyi tahmin edememişler.

Tüm bunlara rağmen biz yine de iş dünyası olarak enflasyon muhasebesi konusunda hatadan dönülmesini müsbet karşıladık.

Bu işte yapılan ciddi öngörü hatalarının üzerine pek gitmedik. Bizim maksadımız üzüm yemekti, bağcı dövmek değil ki?

Bu örnekleri daha da fazla arttırabiliriz ama şimdilik bu kadarla iktifa etmeyi yeterli buluyorum.

İTO Meclis olarak görevimiz takip etmek, uyarmak ve öneri getirmektit

İstanbul Ticaret Odası Meclisi olarak bizler bu konularda yapılacak muhtemel hataları da hesaba katarak çalışmalarımızı hızlandırmamız gerektiğine inanıyorum.

Ve bunların içinde Türk ekonomisine yön veren mahfilleri ve yöneticileri her konuda bilgilendirmek ve uyarmak da var bunu unutmayalım.

Son yıllarda ülkemizin yaşadığı ekonomik sıkıntılarda iş dünyasının payının ne kadar olduğunu hesap ettiğimizde her hâlde bu payın ülke yöneticilerinden daha fazla olduğunu kimse iddia edemez.

Enflasyon-faiz ve kur cenderesinde çıkış yolu arayan ülke olarak geçmişte yapılan hatalara düşülmemesi için siyaset-iş dünyası-üniversite-basın dünyası ve çeşitli halk kesimlerini temsil eden sivil toplum örgütlerimizle birlikte el ele, gönül gönüle ve kafa kafaya birlikte çalışma zorunluluğumuz var.

Bu mesuliyetten hiç kimse kaçamaz.  

Zaman zaman sektörler bazında uğraştığımız birçok konu oluyor. Çoğu zaman yönetim mekanizmasındaki karar alıcılar tarafında dirençle karşılaştığımız da aşikar.

Devlet ricâlinin iş dünyasını dikkate almak ve sorunlarını çözmek anlamında daha dikkatli çalışması gerektiğini bu vesileyle ifade etmek istiyorum.

Tabii bizlerle çok uyumlu çalışan ve sağlıklı ilişkiler kuran siyaset erbabı ve bürokratları da buradan kutluyor ve teşekkürlerimizi iletiyorum.

Hiç kimse bu anlamda iş dünyasının ürettiği katma değeri, istihdamı, vergiyi değersiz olarak farzetmemeli ve hafife almamalıdır.. Ayrıca maalesef bazı zamanlar yapıldığını üzüntüyle gördüğümüz gibi iş dünyasının ekonomik dengesizliklerin tek suçlusu gibi gösterilmesi de büyük haksızlıktır

Bu anlamda iş dünyası olarak gücümüzün kıymetini bilmeliyiz. Evvel emirde psikolojik açıdan kendimizi güçlü hissetmemiz çok önemlidir.

Biz bu ülkenin değer üreten önemli bir kesimiyiz. Üstelik herkesten daha fazla ülkesinin ve devletini seven bir topluluğuz.

Moralimizi bozmayalım, umudumuzu kaybetmeyelim

Mensup olduğumuz Türk milleti büyük ve köklü bir devlettir, tarihî derinliği vardır. Tarihte bir çok devlet kurmuştur. Nice problemin üstesinden gelmiştir.

Bugün zor bir dönemden geçtiğimizin herkes farkında. Ancak umudumuzu ve kendimize güvenimizi kaybetmemeliyiz.

Yöneticilerimizi ve bürokrasiyi gerektiğinde ikaz etmeli, doğru bildiklerimizi müzakere masasına yatırabilmeliyiz…

Şu an İstanbul Ticaret Odası olarak takip ettiğimiz iştişare yolunu devam ettirmek hatta daha da genişletme ihtiyacımız olduğu görülüyor.

Geçen dönemlerde olduğu gibi yine yönetim kadroları ile çok yakın ilişki içinde olmalıyız.

Bunu gerçekleştirmek için bundan sonra da başta sayın bakanlarımız olmak üzere yetkin insanları Meclisimizde ağırlayacağız, bilgi alacağız.

Yani “ticarî diplomasimizi” son derece etkin kullanacağız ve daha da güçlendireceğiz.

Sorunlarımızın çözümü için somut teklifler içeren dosyalarımız hazırlayacağız ve onları yetkili makamlara sunacağız.

Bizler girişimci ruha sahip insanlarız. Bugüne kadar yılmadık inşallah yine yılmayacağız

Bu zor ama önemli yolda hepinize başarılar diliyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Cenab-ı Hakk yâr ve yardımcımız olsun.

GAZZE KATLİAMI BİR YILINI DOLDURURKEN

 

Malum olduğu üzere bugünlerin en yoğun gündemi, İsrail’in Gazze’de uygulamış olduğu soykırımın artık bir ateşin yayılması gibi, bütün Orta Doğu bölgesini sarma tehlikesine odaklanmış durumda.

7 Ekim 2023 tarihindeki olaylarıyla başlayan 1 yıllık süreçte önümüzde çok ağır bir bilanço duruyor.
Bir zamanlar yaklaşık 2.3 milyon kişiye ev sahipliği  yapan Gazze’de 41 bin kişi vatanları için şehid olmuş durumda. Ve bunların 17 binden fazlası çocuk.
Dünya Sağlık Örgütü 10 binden fazla insanın cesetlerinin hâlâ enkazların altında olduğunu tahmin ediyor.
İsrail saldırılarının altında maalesef artık harabeye dönmüş bir Gazze var.
BM raporlarında 42 milyon tonluk enkazın 15 yıl kadar bir sürede temizlenebileceği öngörülüyor.
Yüzde 65’i yıkılan Gazze Şeridi’nin enerji tesisleri, kanalizasyon hatları, su arıtma tesisleri, hastaneleri, kamu binaları gibi kritik altyapısı yerle bir olmuş durumda.
611 cami, 3 kilise, 201 kamu dairesi, 36 spor tesisi ve 150 binden fazla konut tamamen yıkıldı.
Gazze’de savaş bitse bile yeniden inşa sürecinin 80 yıl kadar sürebileceği ve on milyarlarca dolara mal olacağı hesaplanıyor.
Şu an İsrail bombardımanı nedeniyle yerlerinden edilen yaklaşık 1.9 milyon insanın büyük çoğunluğu, barakalarda ve çadırlarda temel yaşam malzemelerinden yoksun bir şekilde aç ve susuz yaşamaya gayret ediyor.

İnsanlığın gözü önünde cereyan eden vahşetin ve soykırımın bir yıl geçmesine rağmen durdurulamamasının sonuçlarını bütün dünyanın acı bir şekilde yaşaması ihtimali de ciddi olarak gündemde.
Hitler ve Mussolini gibi zalimlerin sebep olduğu II. Dünya Savaşı örneği acı bir tarihi gerçek olarak önümüzde duruyor.
Maalesef, bugünün İsrail’i, Nazi Almanya’sının Yahudi vatandaşlarına karşı işlediği suçların daha vahşisini işliyor.
Ve Netenyahu ve suç ortakları bunu bütün dünyanın gözünün içine baka baka yapıyorlar.
Tüm kalbimizle inanıyoruz ki bu İsrail terör devleti gün gelecek döktüğü kanın ve göz yaşının içinde boğulacak.
Ancak burada çok önemli bir hususun altını çizmek zorundayız. Uluslararası barışı ve güvenliği sağlamak ve muhafaza etmek  amacıyla kurulmuş BM vazifesini yapmıyor.
Güvenlik Konseyi’ndeki meşhur 5’liler bu sonucun en büyük müsebbibi
Kayıtsız ve şartsız İsrail’e destek verenler bu soykırıma artık ortak olmuşlardır.
Ve bunu tarih affetmeyecektir.
Biraz evvel de işaret ettiğimiz gibi geldiğimiz noktada Gazze’deki ateş maalesef başka alanlara da yayılma ihtimaline sahip gibi görünüyor.
Suriye, İran ve Lübnan saldırıları ve çatışmaları arzu etmesek de bunun ilk işaretleri olarak değerlendirilebilir
Bu konuda akl-ı selîm, hakk ve adalet sahibi toplumların ve onların liderlerinin bir an önce barış ve huzur için harekete geçmelerine ihtiyaç var.
Yoksa bu kıvılcımların bir dünya savaşı başlatması an meselesi.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER NASIL BİR ORGANİZASYON?
Geldiğimiz bu noktada bugün Uluslararası Sistemin büyük ölçüde üzerine oturduğu Birleşmiş Milletler yapısından biraz bahsetmek yararlı olacak:
Bilindiği üzere 40 ila 60 milyon insanın yok olduğu II. Dünya Savaşı sonrasında, 1945 yılında, 51 ülke tarafından evrensel üyelik prensibiyle Birleşmiş Milletler örgütü kurulmuştur.
BM’i daha iyi anlamak için onun en önemli kurumlarına kısaca göz atmak gerekir
1/ Genel Kurul: Tüm üye ülkeler bu kurulda yer alıyorlar. BM’de üye ülke sayısı 193. Normal şartlar altında Eylül ve Aralık aylarında toplanan bu kurul güncelden küresele,  sorunlarla ilgili müzakereler yapıyor. Barış ve güvenlik, yeni üye kabulü, BM bütçesi veya barış faaliyetlerine ilişkin bütçeler için genel kuruldaki karar nisabı 2/3 . Diğer konularda salt çoğunluk yeterli oluyor. BM Genel Kurulu’nun kararlar tavsiye mahiyetinde. Herhangi bir ülkeyi kararı kabule zorlamak mümkün değil
Devlet statüsü koşulunu tam sağlayamayan bazı siyasal birimler BM’ye daimi gözlemci heyet göndermekteler. Bunlar Vatikan ve Filistin’dir
Genel Kurul ile bağlantılı olarak çalışan 3 önemli kuruluş daha bulunuyor:
Bu kuruluşlar:  Dünya Bankası, İMF ve DTÖ (WTO). Bunlara üç kız kardeş de denmektedir (Heywood, 2013)
2/ Güvenlik konseyi: Uluslararası barış ve güvenliği korumada asıl sorumlu organ BM Güvenlik Konseyi’dir. Bu kurul gerektiğinde herhangi bir zamanda toplanabilir. Daimi üyeleri: Çin, Fransa, Rusya Federasyonu, ABD ve İngiltere’dir
Diğer 10 üye BM Genel kurulu tarafından 2 yıllık dönemde seçilmektedir.. Konsey kararlarında 9 oy gereklidir.
Anlaşmazlıklarda önce arabuluculuk yolu denenmekte., çatışma durumlarında ise ateşkes sağlanmaya çalışılmaktadır.

Mütareke olur düşmanlık sona ererse konsey tarafları ayrı tutmak için Barış gücü gönderebilir. Konsey ekonomik yaptırımlar, silah ambargosu gibi önlemler almak için karar alıp uygulamaya girişebilmektedir.

3/ Uluslararası Adalet Divanı.(ICJ) Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Cemiyet-i Akvam bünyesindeki Dünya Mahkemesinin halefi olarak İkinci Dünya savaşı sonrası Birleşmiş Milletler bünyesinde oluşturulan yargı organıdır.
Devletler arasındaki hukuki anlaşmazlıkları karara bağlayan bir mahkemedir. Divanın duruşmalarına katılım isteğe bağlıdır. Bir devlet katılmaya karar verirse kararlara da uymak zorundadır. (Goldstein, 2015)
En büyük dezavantajı mahkemenin yargı yetkisi veya kararlarına uyma konusunun devletler tarafından kapsamlı bir biçimde kabulü hakkında uzlaşı olmamasıdır.
Temel kullanım alanı dostane ilişkilere sahip ülkeler arasında ikincil önemdeki sorunlara hakemlik etmesidir.
Burada görüldüğü üzere BM çok kapsamlı bir örgüt. Fakat tüm bu geniş yelpazeye rağmen hayati karar organı Güvenlik Konseyidir. Buradaki 5 daimi üyeden herhangi biri veto ederse o karar uygulanamamaktadır.
Söz buraya gelmişken bugüne kadar BM genel kurulunda en fazla dikkat çeken  konuşmaları ve bazı kararları hatırlamak yaralı olacaktır.
Genel kurul üye ülkelerin adeta fikirlerini tüm dünyaya duyurdukları bir serbest kürsü mahiyetindedir. Burada BM tarihi içinde BM sistemine de muhalif tarzda çok sayıda konuşma ve müzakere yapılmıştır. Bazen de kararlar alınmıştır.

BM GÜVENLİK KONSEYİNDE TARİHİ SÜREÇTE ÇOK ÖNEMLİ KONUŞMALAR YAPILMIŞTIR

1957 Hindistanlı diplomat Menon . Menon, BM tarihini en uzun konuşmasını yapmış ve bu konuşma 8 saat sürmüştür.
1960 Küba lideri Fidel Castro: Castor, en uzun konuşmayı yapan lider ünvanını almıştır. Konuşması 4,5 saat sürmüştür.
1964 Che Guevera : Guantanamo Üssü’nün kapatılmasını ve Küba’ya iade edilmesini istemişti. Che Guevara, Genel Kurul’da büyük bir dikkatle dinlenen konuşmasını “Ya özgür vatan, ya ölüm” sözleriyle sonlandırmıştı.
1974 Filistin Lideri Yaser Arafat : Yaser Arafat belinde tabancasıyla yaptığı konuşmada sözlerini “Size yalvarıyorum, elimdeki zeytin dalının düşmesine izin vermeyin” diyerek tamamlamıştır.
2006 Venezuela Lideri Hugo Chavez :  Venezuela Lideri Hugo Chavez, Amerikan Başkanı Bush’u şeytana benzeterek, konuşmasını “Şeytan dün buraya gelerek sanki dünyanın sahibiymiş gibi konuştu. Burası halen barut kokuyor” diyerek bitirmişti.
2006 Sudan devlet Başkanı Ömer el Beşir: Beşir yardım kuruluşlarını eleştirmiş,  Siyonizme ve İsrail devletine yüklenmişti
2008 İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecat: Siyonist sermayenin ABD ve Avrupa’daki siyaset merkezlerini kontrol ettiğini ifade ederek onları suçlamıştı
2009 Libya Lideri Muammer Kaddafi: Kaddafi, konuşması sırasında Birleşmiş Milletler’in kuruluş sözleşmesini içeren kitapçığı elinde sallayarak, veto hakkının ve daimi üyelerin varlığının sözleşmenin felsefesine uymadığını savunmuştu. Kaddafi, Güvenlik Konseyi’nin savaşları önlemek konusunda da başarısız olduğunu sözlerine eklemişti.
19 Eylül 2017 Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Birleşmiş Milletlerin (BM) değişen şartlara ayak uydurmak için reforme edilmesi şarttır” dedi.
“Biz güvenlik konseyinin tamamı aynı hak ve yetkilere sahip 20 ülkeden oluşan bir yapıya sahip olmasını öneriyoruz. İkinci dünya savaşı sonrası bir dünya yok. Tüm dünya ülkelerinin görev aldığı bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin insanlığın vicdanı olacağını umuyoruz.”
Tüm bu gelişmeler ve yaşanan insani trajediler, Türkiye olarak ‘Dünya 5’ten büyüktür.’ diyerek sembolleştirdiğimiz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin yeniden yapılandırılması çağrımızın haklılığını teyit ediyor. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin reforme edilmesinde ne kadar geç kaldığımızın da bu ifadesidir.
Sayın Erdoğan  BM Genel Kurulunun son toplantısında da  bu minvalde bir konuşma yaptı.

Fakat farkında oöunacağı üzere uzun etkili ve sansasyonel konuşmaları yapanlar genelde Güvenlik Konseyinde etkin olan ülkeler değil. Bu konuşmalar bir kamuoyu oluşturuyor fakat maalesef etkili karara yol açamıyor

Bir de Uygulanamayan bazı Güvenlik Konseyi kararlarına bakalım : Filistin ile ilgili alınan 1967 savaşı sonrasındaki 242 ve 1973 Savaşı sonrasındaki 338 nolu kararlarda İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi istenmiştir.. Fakat bu kararlar da uygulanamamıştır
Lakin bu Camp David müzakerelerinde ve daha sonraki yıllarda çokça atıf yapılan kararlar olarak kayda geçmiştir.
görüldüğü üzere Genel kurul, Güvenlik konseyinde yaptırım gücü olmayan üye devletlerin bir tür tatmin olmalarını sağlayan bir işlev görüyor ve sıkıntıların patlama yapmadan bir tür hafifletilmesi işlevini de görüyor.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER ALANINDA FİKİR DÜZEYİNDE ÖNEMLİ AKIMLAR VE SÜREÇLERE TESİRLERİ

Şimdi bu noktada kısaca uluslararası ilişkilerde iki ana akımdan bahsetmek istiyoruz; Literatürde yer alan başka birkaç tane daha akım bulunmakta  ama mevzuyu dağıtmamak için sadece bu 2 önemli akımı konu edineceğiz.
BUNLARDAN BİRİ REALİST AKIM
DİĞERİ İDEALİST VEYA LİBERAL AKIM
Realistlerde en önemli isim İngiliz Thomas Hobbes’dur. Thucydides, Sun Tzu, Machiavelli de bu çerçevede diğer önemli isimlerdir

Realistler, görüşlerini genel olarak  uluslararası kurumlar büyük oranda etkisiz olmaya mahkumdurlar diye özetlemektedirler
Dünya siyasetini çıkarların uyumundan çok, güç müdahalesi şekillendiriyorsa uluslar arası örgütlerin anlamlı ve önemli yapılar haline gelmesi çok zordur.
“Realist bakış” genel anlamıyla kötümserdir.
Realist görüşün varsayımlarını şöylece özetleyebiliriz.
– İnsan doğası, bencillik ve açgözlülükle tanımlanır
– Siyaset, insan faaliyetlerinin güç ve zorlama tarafından şekillendirilmiş bir alanıdır
– Devletler, temel küresel aktörlerdir
– Devletler, güvenliği bütün konulardan daha öncelikli hale getiren bencil çıkar ve hayatta kalma konularına öncelik verir
– Devletler anarşi ortamında hareket ettikleri için kendi başlarının çaresine bakmak zorundadır
– Küresel düzen, devletler arasındaki güç, yetenek dağılımı tarafından şekillendirilmiştir.

Bir de İdealistler ve Liberaller vardır ki burada en öne çıkan şahıs Alman Kant’dır . Bunlar uluslararası örgütlerin en önde gelen savunucuları arasındadırlar. BM gibi kurulların temeli buralara dayanır
Devlet çıkarları her zaman uyumlu olmasa da devletler arasındaki işbirliği rasyonel ve mantıklıdır ve sayıları gittikçe artan karşılıklı çıkar alanları vardır.
Saf liberal görüşün ilk teorisyenlerinden Kant der ki: Bağımsız bireyler veya devletler kendi karşılıklı faydaları için işbirliği yapmaları doğaldır der.
( Heywood, 2013) Kant’ın evrensel ve ebedi barışın mümkün olduğu düşüncesi uluslararası bakış açısının temelidir. Bu görüşün temel varsayımları:
– İnsanlar rasyonel ve ahlaki yaratıklardır
– Tarih, uluslararası işbirliği ve barış olasılığının artışıyla tanımlanan ilerlemeci bir süreçtir
– Ticaret ve ekonomik alandaki karşılıklı bağımlılık savaş olasılığını azaltır
– Uluslararası hukuk, devletler arasındaki düzeni destekler ve davranışların kurallar tarafından yönlendirilmesini teşvik eder
Ona göre “Demokrasi” doğası gereği ve özellikle demokratik devletler arasındaki savaş olasılığını azalttığı için barışçıdır.
Ve buradan “Demokratik Barış tezi”ne ulaşılır.
“Otokratik ve otoriter” devletler öz olarak militarist ve saldırgan olarak görülürken demokratik devletler özellikle diğer demokratik devletlerle ilişkilerinde doğal olarak barışçı görünürler. Tabii bu görüşün de çok tartışılır yönleri ve örnekleri mevcuttur.

ULUSLARASI İLİŞKİLERDE NORMLAR

Bir de Uluslararası ilişkilerde bazı NORMLARDAN bahsedilir
Normlar: İnsan haklarına saygı gibi, devletlerin veya insanların ciddiye aldığı ve davranışları etkileyen değerler. Bu konuda birçok NORM VAR. Fakat ben burada dikkatinizi çekmek istediğim birkaç tanesini zikredeceğim
Uluslararası ilişkilerde savaş hali olacaksa bile bunun Adil Savaş ilkelerine uygun olması gerekir: Ortaçağdan 20. YY’a kadar buna riayet edilmeye çalışılmış
Adil Savaş. Hem güç kullanma hakkını ( jus ad bellum) hem de savaş sırasında doğru davranışı (jus in bello) belirlemek için belirli koşulların yerine getirildiği savaş
Çok Yanlılık: Uluslar arası konularda tek taraflı olarak veya sadece bir ülke tarafından değil, birlikte çalışılması. Genelde amaç karşılıklı kazanımlardır.
Jus ad bellum: Savaşma hakkını belirleyen ahlaki kriterler olmalı. Bir savaş açılacaksa bu belli ahlaki kriterlere dayanabilmelidir
Jus in bello: Savaş sırasında doğru şekilde davranışlarda bulunulmaldır
Cenevre Konvansiyonları: Muharip olan ve olmayanların doğru davranışlarını ve savaş suçlarını, barış aleyhine suçları ve ilgili suçları belirtir. Cenevre Konvansiyonları. 1949’da Savaş hukuku üzerine gündeme gelen Cenevre Konvansiyonları 1899 ve 1907’deki Lahey Konvansiyonları geleneğinin üzerine oturmaktadır. Bu konvansiyonların üzerine anlaşma yoluyla yükümlülük ve sınırlamalar yeniden formüle edilmiştir.

NİÇİN BU ANALİZLERİ YAPIYORUZ?
Şimdiye buraya kadar bu kadar lafı teorik meseleden neden bahsetti biraz da onun açıklamasını yapmaya çalışalım.. Bu uluslararası  ilişkiler alanında teorik olarak en fazla sözü söyleyenler, yazanlar, kitaplar hazırlayanlar, bunları koca koca üniversitelerde devasa kürsülerde inceleyen Batılılar konu reel alana gelince maalesef tam tersi bir noktaya savruluyorlar.
Adil Savaş Kuramı Uluslararası literatürde yüzyıllar boyu baş tacı edilmişken ki ben bunun hala önemli olduğunu düşünüyorum ve inanıyorum ama reel hayatta bunu ne kadar uyguladılar onu da göremediğimizi üzülerek müşahede etmekteyiz
ABD İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’nın iki şehrine atom bombası atıp yüzbinlerce sivili katletti.
Son bir yıldır İsrail, çoluk, çocuk, kadın, hasta demeden binlerce kişiyi acımasızca bombaladı, öldürdü, yaraladı adeta soykırım uyguladı.. Hadi İsrail bunu yaptı diyelim. Ya bu koca koca ülkeler Jus ad bellum: Savaşma hakkını belirleyen ahlaki kriterler ve Jus in bello:Savaş sırasında doğru şekilde davranışlarda bulunma konusunda ne yaptılar. Hiçbir şey..İsrail’e neredeyse toz kondurmadılar.
Şimdi İsrail yavaş yavaş pergeldeki diğer ayağı daha geniş bir alana yaymaya başladı. İşte realistlerin tezleri maalesef buralarda tam olarak devreye giriyor
Konuşmaya geldiğinde genelde en çok tutulan ve savunulan teorik yaklaşım Kant’ın idealist fikirleri olmasına rağmen iş davranış noktasına gelince tercih edilen görüş ve tavır Hobbes’un öne çıkardığı tavır oluyor. Hobbes ne diyordu: insan insanın kurdurur. Devletler de buradan hareketle önce kendi çıkarını düşünür
Doğal olan maalesef bu. Onun için bu uluslararası sistemler filan her zaman hayal edildiği gibi bir netice sağlayamıyor.

PEKİYİ BİZ NE YAPMALIYIZ? NASIL DAVRANMALIYIZ?

Bizler esasında olayı incelerken insanlık özelliğinin bünyesinde barındıran herkesin kabul ettiği hukuka, ahlaki değerlere ve normlara bağlı bir uluslararası sisteme önem vermeliyiz… Ama unutmamalıyız ki bu işin en hayati noktası GÜÇTÜR. Öyle kurumların cazibesine kapılıp gitmek maalesef dünyada adil ve insanca bir sistemin oluşmasına yetmiyor..
Türkiye olarak, biz muhakkak güçlü olmalıyız. Her alanda güçlü olmalıyız. Burada Askeri, ekonomik ve sosyal güçten bahsediyorum. Ülke olarak Gelirin giderimizden fazla olmalı. İnsanımız eğitilmiş olmalı. Toprağımızı iyi ve verimli bir şekilde işleyebilmeliyiz. Dostumuzu düşmanımız iyi analiz edebilmeliyiz, Sanayimizi daha da  geliştirmeye çalışmalıyız. Ülke olarak tasarruf edip yatırım yapabilmeli ve özellikle de katma değerli alanlara yatırım yapabilmeliyiz. Savunma sanayimiz  güçlü olmalı. Başkalarına zarar vermek için değil ama ülkemizi ve mazlum halkları koruyacak bir seviyeye gelebilmeli, düşman olanları caydırıcı bir hale ulaşabilmeliyiz. Enerji alanında  ne yapıp edip başkasına muhtaç olmayacak bir noktaya ulaşabilmeliyiz vs vs.
Bunları yapamazsak sadece eleştiriririz, sokaklarda yürürüz, konuşuruz, bağırıp çağırırırız, sosyal medyada paylaşımlar yaparız, en uç nokta olarak belki BM Genel Kurulunda adaletsizliklere karşı diğer ülkeleri örgütleyip bazı muhalif kararları aldırmaya muvaffak olabiliriz. Bunlar çok mu değersizdir. Elbette hayır. Hiç yoktan bir kıymet ifade eder ama zulmü kökünden engelleyemez, mazlumu koruyamaz, nihai sonuç alamaz. Güçlü olursan yeni oluşacak bir Dünya sisteminde ana karar vericiler arasında yer alabilirsin. Olması gereken de budur.
Eskilerin güzel bir sözü vardır o bunu çok iyi anlatır.
“Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salâh”
Barışı isteyenlerin ancak caydırıcı güce sahip oldukları takdirde bunu gerçekleştirebileceklerini unutmamaları gerekiyor.
Bizler de bu ateş çemberinde yaşayanlar olarak her alanda güçlü olmayı becerdiğimiz takdirde barış ve huzur içinde yaşayabileceğimizin farkında olmalıyız.
ancak bu şekilde dünyada hak ve adaleti savunabiliriz, mazlumları koruyabiliriz;

 
Osmanlı Devleti, tarih boyunca hem doğudan hem de batıdan ülkelerini terk edip kendisine sığınan binlerce mülteciye hatta krallara bile kucak açmıştır.
Mesela 1492’de dünyanın her tarafında büyük bir tiksinti ile bakılan Endülüs Yahudilerine Osmanlı sahip çıkmıştır.
1492’de Endülüs Emevî Devleti’nin yıkılmasıyla İspanya’da zulme uğrayan Müslüman ve Yahûdiler, Osmanlı Devleti’nden yardım istemişlerdir.
Osmanlı da Kemal Reis kumandasında bir filo gönderip zulme uğrayan Müslüman ve Yahûdilerin bir bölümünün Osmanlı ülkesine gelmelerini sağlamıştır.
İspanya’dan gelen bu insanların İstanbul, Selânik ve İzmir başta olmak üzere Osmanlı Devleti’nin farklı vilayetlerine yerleştirildiği tarihi kaynaklarda yer almaktadır.
Yine düşmanlarının pençesine düşen İsveç Kralı XII. Demirbaş Şarl’ı kucaklayan Osmanlı Devleti olmuştur.
Türk-İsveç dostluğunun simgesi hâline gelen İsveç Kralı XII. Şarl, 1709’da Ruslara mağlup olduktan sonra sadece iki haftalığına geldiğini söyleyerek Osmanlı topraklarına sığınmış fakat misâfirliği tam beş yıl üç ay sürmüştür.
Tarih laboratuvarına baktığımızda birçok Avrupa ülkesinin kendi dindaşları olan mültecîleri kabul etmekte çekimser davrandıkları dönemlerde bile Osmanlı Devleti mültecîleri kabul ederek pek çok çağa kendi hoşgörü damgasını vurmuştur.
Bütün bu tarihi olaylar aynı zamanda Türkiye’nin durması gereken yeri göstermesi açısından da ibretliktir.

SONUÇ OLARAK
Yazımıza son verirken dünya üzerindeki tüm zalimleri ve onların işbirlikçilerini tekraren kınıyoruz
Zulme uğrayan, topraklarını, ailesini, işini, aşını, canını kaybeden, tüm mazlum milletlerin de tez zamanda bu kayıplarını telafi etmelerinin temenni ediyoruz.

Şehitlere ve gazilere Allah’tan Rahmet diliyoruz

 

Not: Bu yazı 10 Ekim 2024 tarihinde İTO Olağan Meclis toplantısında yapılan açılış konuşmasının yazı haline getirilmiş şeklidir. Katkılarından dolayı Erhan Çardaklı’ya teşekkür ederim

AHİLİK ANLAYIŞIYLA GÜNÜMÜZE BAKIŞ

Girişimcilik  bizim geleneğimizde  teşvik edilmiş ve övülmüştür.  Hadis-i şeriflerde de zikredildiği üzere bizler Rızkın onda dokuzunun ticarette olduğuna inanırız.

Büyüklerimiz daima  en önemli sermaye olarak ‘dürüst olmayı’ öğütlemişlerdir

Söze sadık kalmak, ahde vefa göstermek, alış verişi düzgün yapmak temel düsturlarımızdır.

Bu önemli hususlar medeniyetimizde sadece kültürel bir özellik olarak kalmamış aynı zamanda da kurumsallaşmıştır

Loncalar ve Ahilik teşkilatı, geçmişte iş ahlakımızın esaslarını tayin eden ve yaşatan kurumlar oldular. Bu miras, son derece eşsiz bir hazinedir.

Ahilik, Anadolu’da XIII. yüzyılın başından itibaren yaşanmaya başlayan süreç Selçukludan itibaren Osmanlı ekonomisinin en önemli ve anlamlı parçası olmuştur. İnsanı, toplumu ve devleti şekillendirmiştir.

Ahîler’in öncüsü olan Fütüvvet İLE İLGİLİ YAZILAN METİNLER VE KURULMUŞ OLAN FÜTÜVVET TEŞKİLATI 9. yüzyılda İslam dünyasında ortaya çıkan ve sonraki yüzyıllarda Akdeniz ve çevresine yayılan meslekleri ve sanatları yaşatan çok kapsamlı bir FİKİR HAVUZUDUR VE ÖRGÜTLENME BİÇİMİDİR

ANADOLU’DA AHİ EVRAN İLE BAŞLAYAN VE FÜTÜVVET GELENEĞİ ÜZERİNE BİNA EDİLMİŞ AHİ TEŞKİLATI 13. yüzyıldan itibaren etkisini hissettirmiştir

Bu dönemde malum ANADOLU ÇOK KARIŞIKTI. FAKAT BUNA RAĞMEN BU KARIŞIKLIKLAR İÇİNDE ETKİSİ YÜZYILLAR SÜREN FİKİR AKIMLARI VE AHİLİK TARZI BİR TEŞKİLAT KURULDU VE YAYILDI

BİR YANDA MEVLANA, HACI BEKTAŞ-I VELİ, MUHYİDDİN –İ ARABİ

DİĞER YANDAN AHİ EVRAN, ERTUĞRUL GAZİ VE AHİYAN-I RUM EKİBİ

TÜM BU ZATLAR sayesinde Anadolu’daki insanlara dostluk ve kardeşlik mesajları ulaştırılmıştır.

ONLARA HEM MADDİ HEM DE MANEVİ ANLAMDA önderlik edip geleceğe umutla bakmalarını sağlamışlardır.

Dönemin kanaat önderleri olarak halkı belli noktada uzlaştırmak, dayanışmasını sağlayacak örgütlenme modeli kurma anlamında önemli bir işlevi olmuştur.

Anadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesine katkı sağlayan BU İSİMLER Türk beyliklerinin toplumsal düzeni kontrol etmesine yardım etti.

AHİLİK TEŞKİLATI BİLİNDİĞİ ÜZERE Osmanlı devletinin şehir hayatından güç alarak yayılmasına katkı sağladı. Ahîlik teşkilatı sayesinde Anadolu ve Rumeli’nin demografik yapısı da Türkler lehine dönüştü.

Türklerin tarihsel hâkimiyetinde bu kuruluşun çok önemli rolü olmuştur.

Evsizi misafir etmişler, zanaatçıyı işyeri sahibi yapmışlardır.

Kurdukları tekke ve zaviyeler yerleşim yerlerinin ilk temeli olmuştur.

Evler, mahalleler kurmuşlar. Çarşılar ve şehirlerin temel direği olmuşlardır.

XIX. yüzyıla dek Anadolu’da Balkanlarda ve Türkistan’da yaşamış olan Türklerin sanat ve meslek alanlarında yetişmelerini, ahlaki yönden gelişmelerini sağlamıştır.

Ama aynı zamanda devletin bir nevi güvenlik teşkilatı olarak görülmüşler aynı zamanda maddi ve manevi desteği olarak yaşamasını sağlamışlardır.

Ahiyan-ı rum, abdalan-ı rum, bacıyan-ı rum, gaziyan-ı rum birbirini tamamlayan bir sistemdir

Biz de Müsiad da Emir, Alim, Tacir ve Ehl-i tasavvuf diye bir denklemden bahsediyorduk

AHİLİK KURUMUNU İNCELEDİĞİMİZDE ONDAN BİR ÇOK DERSLER ÇIKARMAK MÜMKÜNDÜR.

BU ÇERÇEVEDE BUGÜN 3 BAŞLIKTAN BAHSETMEK İSTİYORUM

1/ BİRİNCİSİ EĞİTİM ALANI VE ROL MODEL KAVRAMI

Eğitim sektöründe yıllarca çeşitli çalışmaların içinde bulunduk.

Özellikle çocukların ve gençlerin eğitimiyle uğraştık. Tecrübelerimiz onu gösterdi ki burada müfredat oluşturmak ciddi bir meseledir.

Fütüvvet geleneği içinde eğitim ile ilgili çok değerli uygulamalar, bilgiler, tavsiyeler var. Özellikle ROL MODEL ANLAYIŞI BİZİM ÇOK ÖRNEK ALDIĞIMIZ BİR HUSUS OLDU

Hz. Peygamber’in (sav) kılıcını Hz. Ali’ye hediye etmesi genellikle Ahilik ve Fütüvvet teşkilatının kuruluş günü kabul edilir.

Ahîler’de ahlakî değerlere bağlılık, meslek disiplinine gönülden uymak ve üyeler arasındaki özel kardeşlik bağına riayet etmek çok önemlidir.

“Ali’den başka fetâ, zülfikardan başka kılıç yoktur anlayışını rehber edinerek Hz. Ali’yi Pîr ve Baş Fetâ/Baş Ahî olarak tanımaları sûfiliğin de ötesinde bir hüviyet kazanmalarını sağlamıştır. Bunun için meslekler daima pîrleri ile birlikte anılır.

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde bir esnaflar geçidi vardır. Bu uzun bölümde okuyucuya bunalrı aktarmaktadır Orada bütün esnafların pîrlerinden bahseder;

Hz. Muhammed (as) tüccarların ve bütün esnafın,

Hz. Adem çiftçilerin ve aşçıların,

Hz. Nuh marangoz ve dülgerlerin,

Hz. İdris terzilerin, hattatların,yazıcıların

Hz. Şit hallaçların,

Hz. İbrahim sütçülerin,

Hz. Musa Çobanların,

Hz. Salih devecilerin ve kervancıların,

Hz. Yunus balıkçıların,

Hz. Davud demircilerin,

Said b. Ebî Vakkas Okçuların,

Ahmed b. Abdullah sabuncuların,

Muhammed b.Abdullah şerbetçilerin,

Selman-ı Küfî sakaların,

Ebul Kasım Mübarek iğnecilerin

Ebu Süleyman b. Kasım nalbantların

Hüsam b. Abdullah Attârların.

O bölümü merak edenler, İstanbul Ticaret Odamızın Evliya Çelebi Seyahatname’si İstanbul”kitabından okuyabilirler.

Yayına https://www.ito.org.tr/tr/yayinlar adresinden ulaşılabiliyor.

Orada esnaflar geçerken kendilerini de tanıtmaktadırlar;

Esnaflar;

Her sabah besmele ile açılır dükkanımız

Ahi Evran Velidir pirimiz üstadımız

Dükkan kapısı Hak kapısı Hakkına yalvar

Çeşmim gibidir çeşmeler akmasa da damlar

Şekerci ve Helvacılar;

Her seherde besmeleyle açılır dükkanımız

İbn-i Mesud’dur pirimiz üstadımız.

Berberler;  

Her sabah besmele ile açılır dükkanımız

Hazreti Selman-ı Pak’tır pirimiz üstadımız

Lâfla dükkân açılmaz,boş yere etme telâş

Selmân-ı Pâk de gelse parasız olmaz tıraş”

Muhallebiciler/ Kahvehaneler;

“Her seherde Besmele’yle açılır dükkânımız

Hazret-i Şeyh Şazilî’dir Pîrimiz Üstâdımız”

 

2/ BURADAN İKİNCİ NOKTAYA GEÇERSEK

MÜSİAD’ta ve İTO’da yöneticilik yaptığımız yıllar içerisinde çeşitli sektörlerle iç içe olduk. Meslek erbabı kişilerle hasbihal ettik. Bunların mesleki örf ve ananelerini, eleman yetiştirme usullerini hem bir uzman hem de bir yönetici olarak takip ettik.

Geleneksel usta çırak yapısından meslek liseleri ve yüksekokullarına geçiş süreçlerini izledik.

Gördük ki bu yapıların kökleri loncalara, Ahi birliklerine, fütüvvet teşkilatına dayanıyor.

Ahilerin kurdukları teşkilat bir bakıma bugünkü Esnaf Odaları, İşveren Sendikaları, Ticaret Odaları, Sanayi Odaları, İşçi Sendikaları, Eğitim Kuruluşları, Türk Standartları Enstitüsü ve Belediye gibi kurum ve kuruluşların temeli olarak görülmelidir.

DERSAADET TİCARET ODASI 1882 ‘DE FRANSIZ ETKİLİ BİR ODA OLARAK KURULMASINA RAĞMEN ONUN ARKA PLANINDA AHİLİĞİN VE FÜTÜVVETNAMELERİN İZİNİ SÜREBİLMEK MÜMKÜNDÜR.

HATTA BU ÇİZGİNİN Hz Peygamber ( as) döneminde oluşmaya başlayan Hisbe teşkilatına kadar dayandığını DA GÖREBİLİRİZ

Ben bu noktayı çok önemsiyor bilemiyorum belki de abartıyorum ama yaptığımız işin evvela Sevgili Peygamberimize ulaşıyor olması bizleri ziyâdesiyle mutmain kılıyor.

Aynı zamanda yaptığımız işe de ayrı bir anlam ve değer katmasını da önemli buluyorum.

Çünkü BİZİM DÜŞÜNCEMİZE GÖRE meslek ilkeleri ile ahlakî ve dinî ilkeler arasında çatışma değil uyum OLMASI GEREKİR

Kaliteli üretim, standartlara uygun üretim, doğru bilgilere dayalı pazarlama, adil fiyat, emek hakkı, ürün değeri, müşteri memnuniyeti gibi temel alış-veriş kavramları sadece teorik düzeyde öğretilmemiş, fiilen de uygulanmıştır.

Tabii tarihî süreçlerde birçok kırılma yaşanmış ama acaba biz bu kırılmaları tamir edebilir miyiz?

Buralardaki değerleri özünü bozmadan zamanın ruhuna uygun hale getirebilir miyiz? diye de düşünmemiz gerekiyor.

Osmanlı ülkesindeki bütün Türk esnaf sanatkâr ve meslek sahipleri Ahi babalarından veya onların yetki verdiği kişilerden aldıkları yeterlilik ve izin belgeleriyle iş görür duruma gelmişlerdir.

İTO olarak meslekî eğitime “memleket meselesi” olarak bakıyoruz.

Aynı zamanda bu, ülkemizin çok önemli sorunlarına işaret eden bir mesele bu.

İş dünyası olarak yıllardan beri vurguladığımız, dile getirdiğimiz bir talep var; Üniversite-Sanayii işbirliği. VEYA DAHA GENİŞ ANLAMI İLE ÜNİVERSİTE REEL SEKTÖR İŞ BİRLİĞİ

Bu saç ayağını sağlıklı bir şekilde kurmadığımız takdirde iş dünyasının talep ettiği nitelikli elemanı bulmamız mümkün değil.

Meslek liseleri ile meslek yüksekokullarının kapasitelerinin gözden geçirilmesi ve yeni teknolojilere uygun elemanlar yetiştirilmesi önemli.

Piyasa beklentileri ile eğitim sisteminin mezunlarını eşleştirecek bir yapıyı hızlı ve etkin bir şekilde hayata geçirmemiz gerekiyor.

İstanbul Ticaret Odası olarak Meslekî Eğitimde Hamilik projesini sürdürüyoruz.

Bunun için mesleki eğitim konusunda sonuç odaklı adımlar atmaya devam ediyoruz.

Şu an şehrimizde bulunan 286 meslek lisesinin 54 tanesinde İTO hamileri bulunuyor.

Bu okullarda öğrenim gören öğrencilerimizin her türlü ihtiyaçlarıyla ilgileniyorlar. Ayrıca öğretmenlere güncel teknolojilere ilişkin eğitimler veriliyor.

Okullara makine, ekipman desteği sağlanıyor. AYRICA BİR TÜR MENTÖRLÜK YANİ KOÇLUK DA YAPILIYOR

3/ BİRAZ EVVEL BAHSETTİĞİM HUSUSLA BAĞLANTILI BİR DİĞER NOKTA VAR Kİ BU DA AHİLİK YAPISI İLE GÜNÜMÜZ ARASINDA KURULABİLECEK DİĞER BİR KÖPRÜDÜR

Mesleki eğitimde Avrupaya uyum kapsamında bizde de uygulamaya çalışılan sekizli sistem malumunuzdur

Bu sekizli sistem içinde her kademe için yapılan tarifler var. MESLEK STANDARTLARI VAR

Meslekî Yeterlilik Kurumu bu seviyelere göre standartları hazırlıyor. Ancak bunları gönüllü organize yapılara hazırlatıyor ve onaylıyorlar. Sonra bunlar için test merkezleri oluşturup sertifika veriyorlar.

Buradaki yapı ile Ahilikteki yamak, çırak, kalfa ve usta yapısı birbirine çok benzemektedir.

HER SEVİYE YAKLAŞIK 1001 GÜN YANİ 3 YIL SÜRMEKTEDİR.  BU DA TOPLAM 12 SENEYİ BULMAKTADIR. YANİ İLK VE ORTA ÖĞRETİM DÖNEMİ GİBİ

İlk dört seviye lise eğitimin bitimine kadar . Sonra iki yıl üniversite, bir yıl yüksek lisans, bir yıl doktora. SANKİ BU SEKİZLİ SİSTEM İLE ESKİ YAPI ARASINDA BÖYLE BİR BENZERLİK VAR GİBİ

İstanbul Ticaret Odasında aktif görevde olduğum senelerde meslekî eğitim ile ilgili çalışmaların içinde yer aldık.

MYK’da bu standartların içine aynı ahilikte ve fütüvvet geleneğinde yer alan değerleri de koymalıyız diye önermiştik

Burada farkındalığı arttırmanın önemli olduğu aşikar. . Orada mesleki eğitimde insanların  Bilgi, Beceri ve Yetkinliklerinin arttırılması maddesinin içine her meslek grubunda gerekli olan ahlaki özelliklerin de ilave edilmesinin gerekli olduğunu düşünmekteyiz.

Avrupa’da uygulanan bu sekiz seviyeli sistem esasında bizim de geçmişimizde yoğun olarak uygulanan sisteme çok benziyor. Biz esasında eskiden uyguladığımız ve sonrasında bıraktığımız bir sistemi adeta yeniden bulduk Kaybettiği şeyi bulan insanların sevindiği gibi bir halet-i ruhiyeyi yaşadık

Tabii bir ileri nokta da Meslekî standartların oluşması sonrası gençlerin mesleki eğitiminde bu standartlara ulaşabilmeleri için müfredatlarda hangi düzenlemeler yapmamız gerekiyor, diye de çalışmamız gerekiyor.

BURADA DA HEPİMİZE ÖNEMLİ BİR ÖDEV DÜŞMEKTEDİR DİYE İNANMAKTAYIM

…..

ÖZETLE ifade etmek gerekirse, Ahîler UZUNCA BİR DÖNEM gerek meslek gerekse toplumsal yaşamda örnek insan oldular. Erdemli insan ve erdemli toplumun önemini ortaya koydular. Her Ahî onuruna leke getirmemek yanında sanatında zirveye ulaşmayı ahlakî bir görev kabul etti.

Bizim şiarlarımız da inşallah bunlar olacaktır.

Bu yazı İstanbul Ticaret Üniversitesinde  24 Eylül 2023’de Ahilik haftası dolayısıyla yapılan AHİLİK ANLAYIŞIYLA GÜNÜMÜZE BAKIŞ başlıklı panelin başlangıcında tarafımızdan yapılan konuşmanın metin haline getirilmiş şeklidir.

 

 

TEMMUZ VE MUHARREM AYLARINDA HATIRLAMAMIZ GEREKENLER

 

Tarihte vuku bulmuş hadiselere, olmuş bitmiş hatıralar diye bakmak yerine onların bugüne tesirleri ve tarihi süreç içinde ne tür önemli etkiler meydana getirdikleri tarzında bakmanın yararlı olduğuna inanmaktayız. Bu sebepten bugün vuku bulan olayları daima geçmişten günümüze gelen bir seyir içinde anlamlı bir yere oturtabilmeye çalışmak bizlere daha geniş bir anlayış kazandıracaktır.

Bu genel çerçeve içinde Muharrem ve Temmuz aylarında cereyan etmiş hadiselerden bir bölümünü ele almaya çalıştık.

MUHARREM AYI VE HİCRET

Malumunuz olduğu üzere içinde bulunduğumuz ay HİCRİ takvime göre Muharrem ayıdır. Ayın hareketlerine göre düzenlenen ve diğer adı da KAMERİ ay olan bu takvim, adından da anlaşıldığı üzere Hz Peygamber’in (as) Mekke’den Medine’ye hicretini başlangıç olarak ele almış bir zaman ölçme türüdür. Bilindiği gibi iki takvim arasında bir yıl içinde yaklaşık 10 gün fark bulunmakta ve 33 yılda bir bu fark bir seneye çıkmektadır. Hicri takvimin ayları bu sürede mevsimler arasında dolaşmaktadır.

Bu takvimin özelliği İslam Dini’nde ibadetlerin bir bölümünğn hep takvim içinde yer alan aylara göre düzenlenmiş olmasıdır. Oruç tuttuğumuz Ramazan ayı, Hacc mevsimini ve Kurban Bayramını belirleyen Zilhicce ayı bunlardan bir bölümüdür. İşte Hicri yılın ilk ayı da Muharrem’dir.

Muharrem ayında en başta Hicretin gerçekleşmiş olduğunu zikretmiştim. Her kültür dairesi için önem verilen hassas noktalar olduğu gerçeğinden hareketle mesela Hristiyan Kültüründe Hz İsa’nın doğumu çok önemli olduğundan onun doğumu Miladi takvimin başı kabul edilmiştir. Bizde de Hicret çok önemli neticeler doğurduğundan o hadise Hz Ömer tarafından takvim başı olarak tesbit edilmiştir.

HZ HÜSEYİN VE ARKADAŞLARININ ŞEHADETİ

Yine bu ayda İslam tarihinin en hazin olaylarından biri olan Hz Hüseyin’in Kerbela’da şehid edilmesi hadisesi vuku bulmuştur. Bu çok üzücü olay İslam toplulukları arasında maalesef birçok ayrışmaya vesile olmuştur.

Peygamber Efendimizin (as) çok sevdiği iki torunu Hz Hasan ve Hz Hüseyin’i bizler de çok severiz. Onlardan birinin şehid edilmesi hadisesinden derin bir üzüntü duyarız.

İşte Muharrem ayının onuncu günü vuku bulduğu ifade edilen bu günde de başta Hz Hüseyin olmak üzere tüm şehid olanları Rahmetle anar ve bir daha bu tür siyasi ayrışmaların ve acıklı olayların meydana gelmemesi için uyanık olmamız gerektiğini hatırlarız ve birbirimize de hatırlatırız.

Bu vesile ile başta Hz. Hüseyin efendimiz olmak üzere tüm Kerbela Şehitlerine Rahmet diliyoruz.

 10 MUHARREM AŞURE

Tabii bu arada tarihte vuku bulduğuna inandığımız Nuh tufanından sonra da AŞURE yemeğinin yapıldığı ve bu geleneğin işte bu olaya dayandığı ifade edilir.

Bu olayın tarihi olarak 10 Muharrem’de, İslam dünyasının geniş bir bölgesinde halk arasında ve özellikle de tasavvufi gruplarda aşure pişirilip dağıtılır. Bu hadise özellikle İstanbul sosyal kültüründe de çok önemli bir yer edinmiştir.

( Eski İstanbul geleneğinde ilk aşure Sümbülefendi tekkesinde yapılır, Son aşure de Karagümrük Cerrahi Dergahından kaynatılırmış)

 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİ

Hepimizin üzüntüyle hatırlayacağı üzere 15 Temmuz 2016 tarihinde çok can sıkıcı bir kalkışma hadisesi yaşamıştık. Allah’a şükür ki devlet ve millet el ele verilerek bu hadise bertaraf edildi. Fakat maalesef 250 civarında vatan evladımız şehid oldu, 1000’in üzerinde insanımız yaralandı. Bu kalkışmayı tetikleyenler ülkemize ve insanımıza büyük zarar verdiler. Binlerce insanın telef olmasına sebep oldular. Bunların yatacak yeri yok maalesef.

Fakat bu hadise bir yönüyle de milleti birbirine daha fazla kenetledi. Kötü ve sapık fikirlere karşı teyakkuz kabiliyetimizi arttırdı. Eskiler bazı şer hayır getirir derler ya, bu kötü olayın da inşallah bu tür faydaları olmuştur diye düşünmekteyiz.

NURETTİN TOPÇU’NUN VEFATI

Temmuz ayında tarihte neler olmuş diye hatırlamaya çalışırken, 49 sene önce ( 10 Temmuz 1975) Hakkın Rahmetine kavuşan Nurettin Topçu’yu da zikretmek istiyorum. Topçu Türk düşünce hayatı içinde gerek fikirleri gerek duruşu gerekse de yetiştirdiği öğrencileri itibariyle çok ciddi katkıları olan bir değerimizdi. Ülkemizin gelişimi için Anadoluyu merkeze alan bir kültürün oluşmasını önemserdi. Onun için Mektep ve Muallim çok önemli iki kavramdı.

Bakınız Merhum Topçu Mektep ile ilgili özetle şöyle der: Millet bünyesinde inkılaplar, mektepte başlar ve her milletin kendine özel olan mektebi vardır. Milli mektep, zihniyet ve örfler ile, metodları ve müfredatı ile, terbiye prensipleri ve psikolojik temeller ile, hatta binasının yapı tarzıyla kendini başka milletlerinkinden ayırır.

Muallim yani öğretmeni ise şöyle tarif eder: Her şeyden evvel muallim, hayatımızın sahibi olmaktan ziyade sanatkârıdır. Kullanıcısı değil, yapıcısıdır. Seyircisi değil, aktörüdür. O, en doğru, en güzel hayat örneğini yapar, hazırlar ve bize sunar; biz yaşarız. Bizim vazifemiz, bu hayata anlayış katmaktır, anlayışla ona iştirak etmektir. Balını yemeyip yaptıktan sonra bize bırakan arının bu hareketini şuurlandırıp bir ideal haline getirirseniz, onda muallimi bulursunuz. O, ruhunuzdaki kat kat fetihlerin kahramanı ve şerefli sahibi olduğu halde, bu hayatı yaşamayı değil, ona hizmeti tercih ile seçmiş fedakâr varlıktır.

Topçu, Fransa’da Sorbonne’da “İsyan Ahlakı” anlamına gelen “Confirmisme et Revolte” isimli doktora çalışmasından dolayı üniversiteden bir altın saat, Amerika’nın çeşitli bölgelerine  seyahat gibi ödüller almaya hak kazandı. Ancak bu ödüllerin hiçbirini kabul etmeyen Topçu, üniversitenin giriş ve çıkış kulelerinde 24 saat ay yıldızlı Türk bayrağının dalgalanmasını istedi. Topçu’nun bu isteği üniversite yönetimi tarafından yerine getirildi.

Onun hayatını daha detaylı öğrenmek isteyenler TDV İslam ansklopedisinde onunla ilgili maddeye bakabilirler, kitaplarına baş vurabilirler…Allah Rahmet eylesin

KIBRIS BARIŞ HAREKATI

Temmuz ayında hatırlamamız gereken önemli bir diğer olay da 20 Temmuz 1974 tarihinde Türk Ordusu’nun Kıbrıs’a yönelik Barış Harekatı düzenlemesidir. Kıbrıs’ta 1960 yılında kurulan ve Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın garantör olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti dengeli bir yönetim sağlayamıyordu. Adadaki Türklerin hakları korunamaz olmuştu. Tüm bunlara ilave olarak Yunan cuntasının desteğini arkasına alan EOKA lideri Nikos Sampson, 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak amacıyla başlatılan Enosis hareketinin önderlerinden Makarios’a karşı darbe yapıp iktidarı ele geçirmişti.

15 Temmuz 1974’de yaşanan iç darbe sonrası, Türkiye süreci yakından izlemeye başlamıştı. Dozu gittikçe artan insanlık dışı katliamlar karşısında askeri harekâta karar verildi. Bu konuda İngiltere ile ortak hareket edilme yolları araştırıldı. Bunda muvaffak olunamayınca tek çare olarak 20 Temmuz 1974’de askeri harekata başlandı.

Bu harekat sonrası adadaki Türkler ayrı bir varlık olarak kendi devletlerini kurdular. Türkiye garantörlük hakkını kullanarak sürece müdahale etmişti. O günden bu yana Türkiye adaki gelişmeleri yakinen takip etmekte ve Kıbrıslı Türklere ciddi oranda destek sağlamaktadır.

11 TEMMUZ 1995 SIRPLARIN SREBRENİTSA KATLİAMI

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra patlak veren Bosna Savaşı sırasında 1992-95 yılları arasında Bosna’nın doğu tarafı sistematik olarak yürütülen büyük çaplı bir etnik temizliğe maruz kalmıştır. Burada tüm dünyanın gözleri önünde, Sırp kuvvetleri Boşnaklara karşı maalesef her türlü savaş suçunu işlemişler dünya da bunu seyretmiştir.

Srebrenitsa Katliamı

Sırp saldırılarından kaçan binlerce Boşnak, BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen ve 400 Hollandalı barış gücü askeri tarafından korunan Srebrenitsa’ya sığınmışlardı. Sığınmacılardan yaklaşık 25.000’i, barış gücü askerlerince Srebrenitsa’ya birkaç kilometre mesafedeki Potaçari’de bulunan bir fabrikaya yerleştirilmişlerdi.

Fabrikadaki savunmasız binlerce Boşnak, Hollandalı askerlerce 11 Temmuz 1995’te Sırp Kasabı adıyla maruf Ratko Miladiç komutasındaki Sırp askerlerine teslim edildiler. Askerler 12 yaş üstü tüm erkekleri bir yana, kadınları da diğer yana ayırdılar. Kadınlara tecavüz edildi, erkekler ise kamyon ve otobüslere doldurularak ölüme götürüldü.

 

Srebrenitsa’daki kıyımdan Tuzla’ya kaçmaya çalışan 12.000’i aşkın Boşnak, Müslüman, dağlık yol üzerinde pusu kuran keskin nişancı Sırp askerleri tarafından âdeta tek tek avlandılar.

Dağlardaki bu zorlu kaçış yolundan yaklaşık 3.000 kişi sağ olarak Tuzla’ya ulaşabildi. Srebrenitsa’dan Tuzla’ya uzanan yolda 10 gün içerisinde 10.000’den fazla kişi katledildi.

Srebrenitsa’da yaşanan bu katliam Avrupa’da hukuksal olarak belgelenen ilk soykırım olarak tarihe geçti. Bu soykırımı Avrupalı güçlerin silahsız Müslümanları Sırplara göz göre katlettirdikleri utanç verici bir hadise olarak tarihte yerini almıştır.

Tarihi süreçte vuku bulan bu olay maalesef sadece tarihte kalmamış kötü bir örneği de 2023 yılı Ekim ayından bugüne kadar Gazze’de Siyonist güçlerin silahsız halka yönelik saldırılarıyla adeta tekrar yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir. Yine dünyanın büyük güçleri bu olaya etkili bir şekilde müdahale etmemektedirler.

Sonuç olarak, Temmuz ve Muharrem ayları içinde geçmiş dönemlerde meydana gelen bir kaç hadisede de görüldüğü üzere bugün olduğu gibi de dün de zalimler fırsat buldukları zaman zulüm ve adaletsizliklerini tatbik etmektedirler. Hakkın ve adaletin yanında olanların vazifesi de zulme ve zalimlere karşı ellerinden geldiği ölçüde karşı koymaları, engellemeye çalışmaları ve mazlumun yanında yer almalarıdır. Tarih bu ve buna benzer çok sayıda örneklerle doludur.

Merhum Nurettin Topçu’nun verdiği ders ise nitelikli insanların daima iz bırakmaları ve bırakılan izlerin de yıllar geçse de müsbet tesirlerini devam ettiriyor olmasıdır.

Allah (cc) merhum Nurettin Topçu gibi güzel örneklerin sayılarını arttırsın.

TASEV VAKFINI ZİYARETTEN AKLIMIZDA KALANLAR

 

İstanbul Ticaret Odası’nın Temmuz Ayı olağan Meclis toplantısında TASEV Vakfına yaptığımız ziyarette gözümüze çarpan bazı önemli hususları meclis üyesi arkadaşlarımızla paylaşma imkanı bulduk:

Geçtiğimiz günlerde TASEV-Türkiye Ayakkabı Sektörü Araştırma Geliştirme ve Eğitim Vakfını ziyaret ettik.

Bu vakıf; Türkiye Ayakkabı Sanayicileri Derneği, Ayakkabı Yan Sanayicileri Derneği, Türkiye Ayakkabıcılar Federasyonu ile sektörün önde gelen 100 firması ve sektör mensuplarının birlikteliği ile Türkiye Ayakkabı Endüstrisi’nin dünyaya açılmasına katkı sunmak amacıyla kurulmuş.

Aynı zamanda çok güzel bir laboratuarları ve Vakfın yanı başında faaliyet gösteren bir Meslek liseleri var. Onları da bu vesileyle görme imkanımız oldu. Meslek lisesinin İTO ile de Hamilik ilişkisi devam ediyor ve gördüğümüz kadarıyla çok memnunlar

Ziyaret sırasında gördük ki TASEV sektörüne tam teşekküllü bir şekilde bir vizyon kazandırmayı düşünerek hareket ediyorlar.

Bizlere hem sektörleri ile ilgili hem de vakıf faaliyetleri konusunda genişçe malumat verdiler

Hepsi de birbirinden güzel ve başarılı çalışmalar

Bu çalışmalar içerinde iki tanesi özellikle dikkatimizi çekti, ve bu yazıda bunlardan bahsetmeyi düşünüyoruz.

Birincisi Vakıf yöneticileri Türkiye’nin ilk sanayi yatırımlarından biri olan Beykoz Deri ve Kundura Fabrikasının kütüphanesini devralmışlar. Onu tekrar hayata döndürmüşler. Yani sektörleri ile ilgili bir Tarihi zenginliğe sahip çıkmışlar. Bu nokta bize çok değerli geldi.

Beykoz Fabrikasının kökleri 1810’a kadar gidiyor. Sultan II. Mahmud döneminde Hamza Efendi’den satın alınan Beykoz Debbağhanesi orduya devredilmiş. Ve burada ordu için palaska, çizme, kütüklük ve koşum takımları yapılıyormuş.

1816’da ise Beykoz Teçhizat-ı Askeriyye Fabrikası kurulmuş.

Ve burada keçi derisinden yeni tip, el üretimi askerî kundura yapımı başlamış.

Bu fabrika, dönemin en önemli yatırımlarına ve yeniliklerine sahne olmuş. 1842’de fabrikaya 40 beygirlik bir buhar makinesi kurularak sanayileşmenin temelleri atılmış.

Ve fabrika Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden önemli sanayi yapılarından biri olmuş.

Fabrika 1923 yılında Askerî Fabrikalar Umûm Müdürlüğü ve 1925 yılında ise Türkiye Sanâyii ve Maadin Bankası yönetiminde hizmet vermeye devam etmiş.

1933 yılında ise 3469 sayılı kanunla “Sümerbank Deri ve Kundura Sanayii Müessesesi” adını almış ve 2005 yılındaki özelleştirmesine kadar üretimlerini sürdürmüş.

Yani ayakkabı sektörünün hikayesi bir yönü ile baktığımızda sanayi tarihimizin de bir hikayesi.

Sırası gelmişken bu hikâyenin bir kitabının da İstanbul Ticaret Odasının yayınları içinde çıktığını belirtmekte yarar var.

“İstanbul’da Osmanlı Dönemi Endüstri Yapıları” isimli eserin pdf nüshasına İTO’nun web sitesinin yayınlar bölümünden ulaşabilmek mümkün

Aynı zamanda kitap olarak da Liman Hanı’ndaki Kitap İstanbul’dan temin edilebilir

İşte TASEV yönetimi de bu değerli endüstri tesisimizin ihtisas kütüphanesini emanetlerine almışlar. Ve kurumsal olarak sahip çıkmışlar.

Vakıfta o fabrikada çalışmış hem ustalık hem de yöneticilik yapmış iki değerli büyüğümüz de vazife görüyor. Gençlere de hocalık yapıyor, kütüphaneye nezaret ediyorlar. Onlarla da tanıştık. Bize bu işin geçmişini keyifle anlattılar.

İTO Meclisinde ayakkabı sektörünü temsil eden başta Yılmaz Polat olmak üzere Berke İçten ve Sait Vakkas Salıcı, sektörlerinin geleneğine sahip çıkmaları şahsen bizleri çok etkiledi. Bu arkadaşlar geçmiş ile gelecek arasında önemli bir köprü kurmuşlar. İşte zaten de KÜLTÜR de bu şekilde oluşuyor. Bu tüm sektörlere örnek olmalı diye düşündük

İkinci önemli çalışmaları da yaptıkları bir araştırma

Vakıf bünyesinde Türk vatandaşlarının ayak numaraları ve ayak yapıları konusunda bir araştırma projesi yürütüyorlar.

Böylece sektörde bir standart ölçü modellemesine gitmek mümkün olabilecek.

Şu ana kadar İstanbul’da belli bir örneklem oluşturmaya müsait 4000 kişinin ayak ölçüsünü almışlar. Anadolu’daki çalışmalar da devam ediyormuş

Buna benzer bazı projeleri başka sektörlerin de yaptığını duymuştuk ama yakinen dinlemediğimiz için detayını bilemiyoruz.

İnanıyorum ki proje sonunda ayakkabı sektöründe de Türk vatandaşımızın ayağına göre daha sağlık ayakkabı modelleri çıkmış olacak.

Bu tür çalışmalar belki detay gibi görünse de bir meseleye kökten ve stratejik açıdan bakıldığını gösteren önemli örnekler

Bu tür bakış açıları inşallah farklı farklı alanlarda herkes için örnek olur diye düşünüyorum

 Ayakkabı sadece bir giyim eşyası değildir. Aynı zamanda bir sanat eseri, koleksiyonu yapılacak bir nesne, müzelere taşınacak ve teşhir edilecek bir objedir.

Almanya’da Offenbach Deri Müzesinde Osmanlı ayakkabılarından güzel bir koleksiyon olduğunu biliyoruz.

Moskova’daki Şark Sanatları Devlet Müzesi de zengin bir koleksiyona sahipmiş. Osmanlı kıyafetleri ve ayakkabıları konusunda en zengin koleksiyonun, Topkapı Sarayı Müzesinde olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Bu anlamda TASEV Vakfı ve Küçükçekmece Ayakkabı ve Saraciye Meslekî ve Teknik Anadolu Lisesi ziyaretimizde bizi güzel bir sürpriz karşıladı.

Orada aynı zamanda “Dünyanın en büyük ayakkabısı”nı görme imkanı bulduk.

Öyle böyle basit bir tanımlama değil bu; “Guinness Kitabına da girmiş. Yâni tescilli.

Resimde 460 numaranın üzerindeki bu ayakkabıyı görüyorsunuz…

Bu da çok güzel bir örnekti

Bütün sektörlerimizin bu örnekler doğrultusunda bir literatür ve müze çalışması içine girmesinin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde çok önemli, prestijli ve kalıcı birer çalışma olacağı kanaatindeyim.

BUGÜNÜ YAŞAMAYA ÇALIŞIRKEN YARINLARI DA DÜŞÜNEBİLMENİN ÖNEMİ ÜZERİNE

Mevlânâ Celaleddin Rûmî Hazretleri’nin şu sözleri ile yazımıza başlamak istiyorum;

Dünle beraber gitti cancağızım,

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…

Tabiri caizse her gün yeni bir dünyaya uyanıyoruz.

Geçmiş dönemlerde zaman çok hızlı akmazdı. Yavaş yavaş, belli olaylar çerçevesinde dünya şekil bulmaya başlar; değişim, yıllara hatta yüzyıllara sâri bir şekilde tezahür ederdi.

Mesela barut 9. yy da Çin’de bulundu fakat İstanbul’un fethinde kullanılan büyük topların yapılış tarihi 15. yy idi.

Sanayi devrimine kadar dünyanın değişimi ve dünyadaki hayat bugüne göre çok yavaştı. Ancak sanayi devrimiyle birlikte bu akış ciddi bir hız kazandı ve bu hız her geçen gün daha da arttı.

1500 yılında dünya nüfusu yaklaşık 500 milyon idi. Bugün bu sayı 7 milyar civarında

1500’lü yıllarda insanlar tarafından üretilen mal ve hizmetlerin toplamı bugünkü dolar üzerinden 250 milyar dolar diye hesaplanmaktadır. 2009 Rakamlarına göre yıllık üretimin 60 trilyon dolar olduğu belirtiliyor

Bazı kaynaklara göre Britanya’nın 1720’de pik demir üretimi 25 bin ton olduğu ifade ediliyor. 1800 geldiğimizde bu 200 bin tona ulaşmış.

Yani 80 yılda 8 kat üretim olmuş. Ancak 1880’e geldiğimizde bu rakam 7 milyon 749 bin tona varmış. Yâni tam 39 kat artış yaşanmış.

Dokuma sektöründe 1829-1831 arası dönemde 225 bin el tezgahı bulunurken makine düzeniyle çalışanlar ise 60 bin imiş.

1844-1846 yılları arasında bu sayılar tam tersi olmuş. El tezgahları 60 bine inerken makineli olanlar 225 bine çıkmış.

Bu artış hemen her yerde bu şekilde olunca ortaya çıkan üretim fazlası tabiidir ki bütün dünyayı kasıp kavurdu. Ve Osmanlı da olduğu gibi sanayisini yeterli düzeyde dönüştüremeyen ve geliştiremeyen ekonomiler bu baskı altında kaldılar ve nisbî olarak gerilediler.

Ekonomik anlamda nisbi olarak geride kalmanın sebebi olarak sömürgecilik, ticari yolların değişimi vs gibi başka noktaları saymak mümküm. Fakat konumuzun ana fikri o olmadığı için bu safhada o sebepleri çok detaylı değerlendirmeden geçebiliriz

Yine 1880’li yılların başına kadar bugün petrol olarak bildiğimiz kara çamur, sadece yağ lambalarında kullanılıyordu.

Alman Mühendis Gottbieb Daimler’in kullanılabilir petrollü motoru yapması yeni bir çağı başlatmış oldu.

Bundan sonra hızla gelişen çalışmalar neticesinde 1900’ların başında Amirallik birinci Lordluğuna yükselen Winston Churchill, İngiltere’de petrol kullanan donanma talebini ciddi bir programla hayata geçirmeye başladı.

Ve bu sayede sadece I. Dünya Savaşı’nın değil 20. Yüzyılın galiplerini de belirleyen süreci şekillendirilmiş oldu.

Ancak burada çok kritik bir konu var; Geldiğimiz bu noktada yeni çağlara yön veren güç merkezlerinin neler olduğunu çok iyi anlamamız gerekiyor.

Sanayii Devrimini anlamayan, petrol çağının başladığını göremeyen yönetimler ve devletler tarihe karışmak zorunda kaldılar

Bundan sonra da dünyanın önünde açılan fırsat pencerelerine odaklanmayanları bekleyen akıbet de bundan farklı olmayacaktır.

ÖNEMLİ OLAN NEYİN İHTİYAÇ OLDUĞUNA KARAR VERMEK VE ÇÖZÜM ÜRETEBİLMEKTİR

Tarih içinde her dönemin kendine göre ihtiyaçları ortaya çıkmış ve üretilen iyi çözümler insanlığın kırılma noktalarını meydana getirmiştir.

Silahta topun kullanılması, ulaşımda demir yolu, enerjide buhar sistemi hep bu kırılma anlarına önemli örneklerdir.

Hızla ilerleyen takvimde seri atışlı ve yivli topları üretemezseniz, demir yolunu uçakla entegre edemezseniz, sınırlarınız içinde petrol bulunsa bile bunu kullanılabilir ürün haline getiremezseniz içinde yaşadığınız çağa yetişemez ve sadece pazar olarak kalırsınız.

Takdir edersiniz ki burada teknolojiyi iyi takip edebilmenin yanında onu üreten olmak zorunluluğu vardır. Aksi durumda bunun bedeli büyük oluyor.

Sanayileşme dalgası malum olduğu üzere öyle bir gelişme gösterdi ki Endüstri 1.0, 2.0, 3.0, 4.0 gibi safhaları gördük. Şimdi de Endüstri 5.0’den bahsediliyor. Artık makineler ve yapay zekalar arası ilişki, gelişmeleri belirliyor.

Küreselleşme dalgası ile gelişmelerin tüm dünyaya anında yayılması mümkün oluyor. Bu gelişmelerin tahmin edilebilmesi için ciddi bir araştırma ve öngörü şart.

Bu tarz işleyen beyinler olmaya gayret etmemiz gerek. Yetişmesi için ortam hazırlamalıyız, teşvik edici olmalıyız.

Toplum önderi olmak bunları gerektiriyor.

Bulunduğumuz yerde, etrafımıza hep geçmiş ve gelecek perspektifi ile bakabilmek çok önemli.

Gelişen endüstrilerde, ülke ve toplumlarda bunları görüyoruz. Tabii günlük sorunlarınız çok olunca orada boğulma tehlikesi de fazla oluyor.

Günlük telaşın dışına çıkıp ufka bakabilmeyi becermek lazım.

DEĞİŞİME UYUM SAĞLAYANLAR AYAKTA KALABİLİYOR

Bugüne kadar uluslararası rekabeti belirleyen süreçlerin tesadüfî değil bizatihi çağı anlamak ve yeni gelişmeleri yakından takip etmekle gerçekleştiği birçok örnekle net olarak görülmüş.

Bir söz vardır; “Hayatta kalan türler güçlüler değil değişime uyum sağlayanlardır.”

Dünya her zaman yeni bir değişimin eşiğindedir. Bu değişimler yeni fırsatlar getireceği gibi yeni riskleri de önümüze çıkaracaktır.

Son yıllarda ismini çokca duyduğumuz Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl için 21 Ders adlı kitabında gelecekle ilgili şöyle bir öngörüsünü naklediyor:

“Soğuk savaş bitti. Liberal hegemonya dünyaya hakim olmaya başladı.( Tabii bu kendisinin görüşü ve üzerinde çok ciddi olarak durulmalıdır) Fakat son yıllarda milliyetçilik fikri ülkelerde ciddi ciddi ön plana çıkmaya başladı ve gittikçe yükseliyor. Bu genel çerçeve içinde yeniden kuvvetlenmeye başlayan 3 büyük sorun var:

NÜKLEER TEHLİKE; Milliyetçiliğin gelişmesi ile ülkeler nükleer silahları daha fazla önemsiyorlar. Bu önemli bir tehlike. Harari’ye göre Rusya ve Çin’in güçlenmesi de bir başka tehlike..

EKOLOJİK ZORLUK: Teknolojinin gelişimi, fosil yakıt kullanma alışkanlığı  sera gazı salınımını arttırıyor. Gübrelemede fosfor kullanımı nehirleri ve suları zehirliyor.  Fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjilere geçebilmek gerek..

Buralardan güneş ve rüzgara bir dönüş olursa bu hammaddelerle ekonomisini döndüren ülkeler çok zayıflarlar bu da ayrı bir sorun oluşturur. Fakat ekolojik tehlike önemli, buna da acil olarak çözüm bulmak icap ediyor.

Burada araya girip şu hususa temas etmeden geçmek de mümkün değil: Dikkatlice bakıldığında tüm bu sorunları insanlığın başına musallat edenler endüstrileşme yolunda insana ve tabiata gerekli özeni göstermeyen kesimler ve ülkeler.

Bugün yine bu ülkeler dünyanın başına dert ettikleri bu sorunların çözümü için çaba harcıyor görünüyor. Bu noktalara bile dikkatli yaklaşmamızın önemli olduğu üzerinde hassasiyetle durulmalıdır

TEKNOLOJİK ZORLUK: Biyomühendislik ve yapay zeka, bunları yetkin bir şekilde kullanan kesimleri daha üst seviyelere taşıyor ve yeni yaşam stillerini ortaya çıkarıyor.

Bu durumun ortaya çıkardığı ayrı sorunlar da var. Bu 2 gelişme zamanla ortaya insangillere özgü kalıpları tamamen yıkan bedensel fiziksel ve zihinsel nitelikte varlıklar ortaya çıkarabilir.

Son dönemlerde zeka ile bilinçin ayrılması tehlikesi belirdi. Mazallah ortaya çıkabilmesi muhtemel olan çok zeki fakat bilinçten yoksun varlıklar büyük tehlike olabilir…

Dolayısıyla teknolojik gelişme konusunda herkesin kabul ettiği ahlakî kurallar koymak gerekiyor. Yoksa bu insanlığın sonu olabilir.

Mesela bugün ChatGPT ile üretilen metinler, tezler ve ilmi çalışmalar nerdeyse insanların zihni emeklerinin ciddi bir değer kaybına yol açacak gibi görünüyor. Bu gidişin ahlakî yönünün de çok acil bir şekilde oluşması şart.

Ayrıca makinaların ve robotların hayatlarımızda her gün daha fazla etkili olduğu bir devrede insanoğlunun o hiçbir zaman önemini kaybetmeyen RUHU, KALBİ VE MANEVİ YÖNÜ gibi temel meselelerin önemini de daha iyi idrak etmemiz gerekiyor.

Makinalar, robotlar, yapay zekalar belki çok mükemmel şeyler yapabiliyorlar. Fakat onlar bu kadim değerler olan ruhun, Kalbin (yani Fuad’ın) yerine geçebiliyorlar mı? Elbette ki hayır…

O zaman bu insana ait değerlere daha fazla sarılmamızın önemi aşikar bir şekilde ortada duruyor…

Harari yukarıda da özetlediğimiz üzere bu üç düşmana özellikle dikkati çekiyor ve insanlığın bunlara karşı birlik olmaları gerektiğinin altını çiziyor.

Dünya gezegeninde yaşayanlar bu birlikteliğe önem vermeliler. Kendi ülkelerinin siyasetlerine önem verdikleri oranda küresel meselelere de önem vermeliler diyor.

Yukarıda Harari’nin de dikkatimizi çektiği iklim değişikliği, kuraklık, doğal kaynakların azalması gibi bir dizi zorunluluk ekonominin ritmini değişime zorluyor.

Harari’nin bu üçlüsünün yanına, cümlelerin arasında da açıklama tarzında ifade etmeye çalıştığımız gibi, gelişmelerin her daim merkezinde olan insanoğlunun ruhuna, manevi ve ahlaki özelliklerine önem vermeyi ihmal etmemeyi, bir de tüm insanlığın birbirlerinin insanca yaşama haklarına saygı ve hassasiyet göstermeleri hususunu ilave etmemizin önemli olduğunu düşünmekteyiz.

İnsanoğlu ve ülkeler güç sahibi oldukça maalesef HAK VE HUKUKU BİR KENARA koyuyorlar.

Örnek; Doğu Türkistan Zulmü. Örnek; Gazze zulmü. Örnek; Bosna’da bir dönem yaşanan zulümler…( Maalesef tarihi süreçte bu örnekleri çok daha fazla artırabilmemiz mümkün)

SON DÖNEMLERDE GÜNDEMİMİZE YENİ YENİ MESELELER GİRDİ

Yine çok yakın bir zamanda karşı karşıya kaldığımız COVİD-19 SALGINI süreci de ekonomik ve sosyal hayatımızda daha önce bu kadar da yer almayan bir dizi meseleyi gündemlerimizde ön sıralara taşıdı.

Pandemi, ekonomik kriz, savaşlar gibi küresel buhranlar; blockchain, dedolarizasyon, yapay zekâ, metaverse gibi teknolojik ve ekonomik hadiseler hem riskleri hem de fırsatları içerisinde barındırıyor.

Bu süreçlerde iş yapma biçimleri çok hızlı bir şekilde değişti, online ilişkiler bir çok alanda gündemin en ön sıralarında yer bulmaya başladı.

Mesela bu yeni gelişen blockchain misali mübadele araçları, doların yerine geçmesi muhtemel olabilecek para sistemleri ve belki yarın daha başka araçlar önümüzdeki dönemlerde dünyanın gündeminde ciddi yer bulabileceklerdir..

Tüm bunların da ortaya çıkaracağı yeni meseleler bizlerin de gündemini etkileyebilecektir

Yine bir örnek olarak Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin keşfi olan BioNTech-Pfizer aşısını bularak çağa damga vurmalarını ciddi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor.

Aslında bu iki isim, bizim vatandaşlarımız olarak okullarımızda okudu. Eğitimlerini burada aldı. Ancak pandemide ortaya çıkan fırsatı değerlendirdikleri ülke Almanya oldu.

Bu da bizim üzerinde durmamız gereken çok önemli diğer bir boyut.

Dünyadaki gelişmelerin SWOT analizlerini yâni risk ve fırsat analizlerini yapan fütürülog ( gelecekle ilgili yararlı fikirler üreten) beyinler; bireylerin, şirketlerin, toplumsal yapıların uğrayacağı değişimleri hesaplayabiliyorlar.

Ve ona göre hukuku, küresel ilişki ve organizasyonları da şekillendirilmesinde önemli katkılar sağlayabiliyorlar.

Bunları bizler yapabildiğimizde ise, işte o zaman yeni çıkan krizlerden, yüzyılın fırsatları olarak istifade edebiliriz.

Bu hususları, hep beraber, hem kişisel boyutta, hem kurumsal boyutta, hem sektörlerimiz boyutunda, hem STK’lar boyutunda, hem de ulusal ve uluslararası boyutlarda değerlendirmeye çalışmalıyız.

Şüphesiz bu anlamda ülkemizin kalkınması Ar-Ge, inovasyon ve teknoloji altyapısının geliştirilmesine bağlıdır.

Bu altyapının geliştirilmesi de bilimsel araştırma ve geliştirme ekosisteminin oluşturulması ve kapasitesinin artırılmasıyla mümkündür.

Özellikle de Türkiye’nin beyinlerine sahip çıkılması, onların geliştirilmesi ve önlerinin açılması için her kurumun üzerine düşeni fazlasıyla yapması gerekiyor.

Yani hepimizin zihinlerinin bir bölümünü fütürologlar gibi çalışabilmesi ve çevremizdeki kişi ve yapıları bu yönlere doğru kanalize edebilmesi icap ediyor…

Özetle ifade etmek gerekirse ; günümüzde gündemde olan konulara dikkat ettiğimiz gibi hatta ondan da fazla bir şekilde yarının muhtemel konularına da hem mikro hem de makro düzeyde ciddi oranda kafa yormamızın önemli olduğunun altını çizmeye çalışıyoruz.. Bu arada gelişmeleri takip etmek kadar, onların varabilecekleri noktaları iyi bir şekilde kavrayabilmek, gerektiği zamanlarda yönlendirebilmek, ortaya çıkabilecek muhtemel problemlere karşı tedbir alabilmek de ciddi şekilde önem taşıyor..

Yazının başında da kısaca anlatılmaya çalışıldığı üzere, tarihi süreçte bulundukları şartların ötesini düşünebilenlerin ortaya koyduğu fikirler, açtığı ufuklar insanlığın gelişmesine yol açmıştır. Bu yeni açılan yolların üzerinden giden ülkeler ve topluluklar da diğerlerine göre daha avantajlı noktalara gelebilmişlerdir.

Sözlerimizi Hz. Mevlana’nın dediklerinden ilham alarak bitirirsek; yaşadığımız zamanın özelliklerine karşı daima yeni bir şeyler söylemeye ve yapmaya çalışalım ki inşallah yarınımız bugünlerden daha iyi olsun.

DEVAM EDEN GAZZE DRAMI; MERHUM TURGUT ÖZAL’IN MİSYONU

18 Nisan 2024 Tarihinde İTO’da yapılan Meclis toplantısında aşağıdaki konular çerçevesinde bir konuşma gerçekleştirdim. Bu konuşmanın gözden geçirilip yazı diline çevrilmesi ile ortaya çıkan metni sunuyorum.

İSRAİL SALDIRILARI ALTINDAKİ GAZZE İÇİN SÖZÜN BİR FAYDASI YOK!

Ekim 2023’den bugüne Gazze’de tarihin en büyük dramlarından biri yaşanıyor.

Nerdeyse tüm sohbetlerimizin ve toplantılarımızın başlangıç cümlelerinde hep bu üzücü olaya dikkat çekiyoruz.

Burada vuku bulan olay bir savaş veya bir muharebe değil ölçüsüz bir güç kullanımı.

Bir devletin askeri güçleri ile sivil insanların üzerine acımasızca gidişini ibretle izliyoruz.

Çocukları, kadınları, hastaları hedef alıyorlar ve halkın direncini kırarak Gazze’deki 2.5 milyon insanı bu topraklarda ya imha etmek ya da buraları boşaltmaya mecbur etmek gibi bir politikayı uyguluyorlar.

Yardımlara izin verilmiyor. Üstüne üstlük dünyanın güçlü olarak addedilen ülkeleri bu zulme ses çıkarmıyor.

Birleşmiş Milletler maalesef dünyanın en önemli denge gücü olarak etkisiz durumda.

Maazallah bu hal dünyada daha kötü senaryolara da yol açabilir, çok dikkatli olmak gerekir.

Son günlerde İsrail’in İran ile münasebetlerinin gerilmesi de bölgemizde ayrı bir problem kaynağı.

Türkiye bir yandan Ukrayna-Rusya krizinden etkilenmeye devam ediyor diğer yandan da  önlenemediği takdirde İsrail-İran krizinin en büyük mağduru olabilir.

Bu sebepten Türkiye, Ukrayna-Rusya krizinde olduğu gibi sağ duyulu tavrını muhafaza etmeli, soğukkanlı ve suhuletli bir şekilde barış odaklı diplomasiyi takip etmelidir.  

Hiçbir gücün kendi üzerinden diğerine zarar vermesine müsaade etmemelidir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı’nın sahneden çekilmesi sonrasında hâkimiyeti altındaki topraklar olabildiğince küçük parçalara bölünmüştü.

Bir yandan Orta Doğu diğer yandan Kuzey Afrika ve Balkanlar küçük küçük devletçiklere ayrıldılar. Daha sonraki yıllarda ve özellikle son dönemlerde bu parçalanma senaryoları hâlâ tırmandırılıyor.

Suriye birkaç parçaya bölündü, Irak keza öyle, Libya öyle, Sudan öyle.

Bu örnekler çoğaltılabilir.

Şimdi İran üzerinden de bu tip bir gayretin olduğunu hissediyoruz.

Tabii bu sömürgeci güçlerin tarih boyunca Türkiye üzerinde de hiç bitmeyen emelleri var.

Bunu I. Dünya Savaşı sonunda denediler. Milletimizin verdiği Kurtuluş Mücadelesiyle bütün planları berheva oldu.

İnşallah hayallerinde besledikleri gibi bize karşı bu tür bir kalkışmaya yine girişmezler.

Bu ülkenin vatandaşları olan bizler, etrafımızda tarih boyunca sürdürülen bu ayrıştırıcı politikalara karşı dikkatli olup birlik ve berberliğimizi muhafazaya gayret sarf etmeliyiz.

Ülkemizin gelişmesi için farklı fikirlerimiz olabilir. Fakat birlik ve beraberliğimizi birbirimize tahammül ederek korumayı bilmeliyiz.

Komşularımızın da daha fazla parçalanmalarına olumlu yaklaşmamalıyız.

Bölgemize dışarıdan yapılacak müdahalelere ülke olarak karşı koymalıyız.

Ayrıca önümüzdeki günlerde siyasette ve uluslararası ilişkilerde doğabilecek sıkıntılara karşı işlerimizi ve ekonomik faaliyetlerimizi daima kontrollü bir şekilde devam ettirmeliyiz.

Ülke olarak daha tutumlu olmalıyız. Gereksiz harcamalardan hem merkezî otorite hem de yerel yönetimler olarak kaçınmalıyız.

Yapılan tüm harcamalar borçlarımızı arttırıyor ve bunlar bizleri ekonomik olarak borçlandığımız ülkelere daha fazla bağımlı hale getiriyor.

Burada devlet yönetimimiz muhakkak kendi sorumluluk alanında gerekli tedbirleri alıyor ve almaya devam edecek.

Ama bizler de kendi kontrolümüz altındaki bireysel veya kamusal yapılarda bu tasarruf tedbirlerini olabildiğince uygulayabilmeliyiz.

Unutulmamalıdır ki bu tür konularda herkes ve her kesim kendi gücü nispetinde sorumludur.

Allah yardımcımız olsun. 

MERHUM TURGUT ÖZAL’I VE DÖNEMİNİ NASIL DEĞERLENDİRMELİYİZ

Türkiye’nin sekizinci Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal, 17 Nisan 1993’de  Çankaya Köşkünde fenalaşıp kaldırıldığı  hastanede vefat etmişti. O günden bu yana 31 sene geçti.

Özal’ın Türkiye’de etkin olduğu dönem ülkemizin çok ciddi bir değişim ve dönüşüm yaşadığı dönemdir.

Özal’ın ilk önemli icraatı Demirel’in başbakanlığı dönemindeki 24 ocak 1980 kararlarıdır. Bu kararlar, Türkiye’nin liberalleşmesi ve ekonomisinin dünya ile daha fazla entegre olabilmesi yolundaki önemli bir ilk adım olmuştur.

Daha sonra 12 Eylül askeri darbesi olmuş ve darbeyi gerçekleştiren Kenan Evren başkanlığındaki komutanlar ülkenin siyasi yapısını adeta yeniden organize etmişlerdi.

Askerî dönemden sivil idareye geçerken 1983 seçimlerinden itibaren  Türkiye’nin başında merhum Turgut Özal başkanlığındaki Anavatan Partisi kadrolarını gördük.

Bu zaman dilimi dünya üzerinde de önemli gelişmelere sahne olan bir süreçti.

Bu dönemde kabaca ifade edersek ABD de Ronald Reagen ve  İngiltere’de de Margaret Teacher’ın ortak gayretleri ile gelişmekte olan ülkeleri dünya ekonomik sisteminin içine çekme çabaları vardı.

Özal’ın liderliğindeki ANAP ta işte tam bu dönemde; ülkeyi ihracata dayalı kalkındırmaya, para sistemini dünyaya entegre etmeye, bürokratik yapıyı ideolojik kemikleşmelerden sıyırmaya ve ülkenin yönünü daha fazla Batı’ya doğru çevirmeye çalışıyordu.

Bu arada Özal yetişme tarzı itibariyle muhafazakar bir aileden geldiğinden ülkedeki muhafazakar kitlelerle de çok sıcak ilişkiler kurmuştu.

Üstelik darbeyi yapan kadro, kamuoyuna verdiği imaj itibariyle başında bir emekli askerin olduğu MDP’yi iktidara getirmek istiyordu.

Fakat Anayasa’ya büyük bir çoğunlukla “evet” oyu veren halk, seçimlerde darbeyi yapan kadronun isteği hilâfına ANAP ve Özal’ı iktidara getirmişti.

Böyle bir konjonktür içinde ülkedeki liberal kapitalist bir yöne doğru gitme süreci, halkın benimsediği bir lider ve parti eliyle daha da kolaylaşmaktaydı.

12 EYLÜL SONRASI MUHAFAZAKAR AYDINLARIN İKTİDARA GELİŞİ

Dünyada küreselleşmenin tarihî süreç içindeki safhaları değerlendirilirken en kilit tarihler olarak 1980’li yılların ilk bölümü zikredilmektedir. Küreselleşmenin üçüncü devresi olarak dile getirilen tarih 1980 başıdır. İşte bu dönem tam da Türkiye’de  yeni bir iktidarın başladığı yıllardı.

O tarihlerde ben Üniversite seçme sınavlarını  kazanarak girdiğim Boğaziçi Üniversitesinde  siyaset bilimi  öğrencisiydim.

Prof. Dr. Suna Kili, adlı bir hocamız vardı. Rahmetli  Suna Kili, devrim tarihi ve siyasi düşünce tarihi derslerimize girerdi.  Aynı zamanda ihtilalci komutanlara da danışmanlık yaptığı söylenirdi.

Bize bir gün ilginç bir şey demişti ki ben o lafı, o günlerden çok daha sonraları gerçek manasıyla anlayabilmişimdir.

Merhum Kili’nin dikkatinize sunacağım sözlerini özetle şöyle ifade edebilirim;

“Türkiye’nin yeni dönemde daha başarılı olması için ‘muhafazakar aydın’ tanımına uygun kişilerin ülke yönetiminde olması gerekiyor…

Türkiye’nin daha fazla modernleşmesi ve Batılılaşması lazım. O sebepten yöneticilerimiz Batı’daki aydınlanma ideallerini benimseyen  tipte aydın vasfına sahip kişilerden olmalıdır. Ama bu kişilerin aynı zamanda toplumun değerlerine de vâkıf, bir yönüyle de muhafazakar bir karaktere sahip olmaları çok yarar sağlayacaktır. Hem değerlerimizi muhafaza etmeli hem de toplumu Batılı aydınlanmacı bir yöne doğru götürebilmelidirler.”

Dikkatli bakınca başta Özal olmak üzere ANAP’ın o dönemdeki kadroları bu vasıflara çokça sahip politikacılardı.

Belli bir dönem halk, Özal’ı ve serbestleşme politikalarını çok benimsedi. Türkiye kısa dönemde ciddi oranda dışa açıldı.

Ülke insanı dış ülkelerle çok fazla ilgilenir oldu. Özelleştirmeler arttı. Ülkede farklı bir hava esti.

Bu devrede dünyada da liberalleşme yükselmeye devam ediyordu. Hatta Rusya bile 85’lerin ortalarından itibaren serbestleşmeye başladı ve 80’lerin sonunda SSCB dağıldı.

Özal daha sonra Cumhurbaşkanı oldu. Bu süreçte halk nazarında eski popülaritesini kısmen yitirdi. Darbe öncesi etkin olan liderler zamanla yeniden sahnede yerlerini almaya başladılar. ANAP içinde de Özal’ın kontrolü kısmen azalıyordu. Onun çok da tercih etmemesine rağmen Mesut Yılmaz partinin başına geçmişti.

Fakat yeni bir hamle yapmaya niyetliydi ve kendine benzeyen özellikleri olan Aydın Menderes ile ortak hareket ederek yeni bir liberalleşme havası estirmeye soyundular.

ÖZAL’IN VEFATI SONRASI

Fakat Turgut Özal’ın 1993 Nisan ayındaki vefatı ile bu hareket lokomotifini yitirmiş oldu.  Gerçi kısa bir süre sonra Aydın Menderes’in kurduğu Büyük Değişim Partisi ile 1983 ANAP ruhu yeniden canlanır mı tarzında bir takım beklentiler hâsıl olsa da Menderes’in siyasi hayattaki farklı tercihleri ve daha sonra kaza geçirip fizikî imkansızlıklarla karşı karşıya kalması bu projenin bitip gitmesine neden oldu.

1996 ile 1997 arasındaki Necmettin Erbakan liderliğindeki hükûmetin 28 Şubat 1997 MGK kararları sonrası zor bir sürece girmesi ülke tarihinde yeni bir dönüm noktası oldu. Ülkenin, belli bir dönemini askerî ve sivil bürokrasi içindeki bir kesimin kontrolüyle vesayetçi bir baskı altında geçirmesi, Türkiye’nin hayallerine vurulan büyük bir darbe oldu. Ve o tarihler  zor dönemler olarak kayıtlara geçmiştir.

2002 sonrasında Ak Parti’nin iktidara gelmesi ile yeniden “muhafazakar aydın” tanımına uygun bir kadro dönemi başlamış oldu. AK Parti’nin de bir dönem kendisi için “Muhafazakar Demokrat” tanımını kullandığını hatırlamamız bu açıdan önemlidir.

Tabii her devrin kendine has özel şartları olduğundan hiçbir dönemin birbiri ile tıpa tıp aynı olacağı beklenemez. Fakat Ak Parti yöneticileri de Adnan Menderes ve Turgut Özal çizgisini örnek aldıklarını her fırsatta vurgulamışlardır.

Konumuza dönersek merhum Turgut Özal sonrası dönem dikkatlice izlendiğinde 1980’lerde başlayan bu muhafazakar aydın damarın, ülkede önemli bir etki alanı oluşturduğu rahatlıkla gözlemlenebilir.

BU BAĞLAMDA DÜNYADA KISACA NELER OLDU?

Yine aynı dönemde uluslararası siyasette ve özellikle halkı Müslüman olan ülkelerde radikal görüşlerden çok daha ılımlı, İslâmî fikirlere sahip elitlerin iktidarlara gelmelerinin teşvik edildiğini n görüyoruz.

Toplumsal yaşam itibariyle de liberal yönü ağır basan, İslâmî hassasiyetlerin hayatın içinde çok da fazla etkin olmadığı ama geniş anlamıyla bakıldığında halk İslâmı, diye tabir edilebilecek daha çok cami ve ev merkezli bir dini düşünce ve fikriyatın hâkim olduğunu söyleyebiliriz

Özellikle Batılı ülkelerin de bu konuda ellerinden gelen gayreti gösterdiklerine ve esasında hâlâ da göstermeye gayret ettiklerine şahit oluyoruz.

İlave olarak 80’lerden sonra dünyada hâkim duruma geçen liberal kapitalist hegemonya, Fukayama’nın deyişiyle âdeta “tarihin sonunu ilan etmiş” ve özellikle sosyalizme karşı onu devletleriyle birlikte dağıtarak önemli bir zafer elde etmişti.

Fakat bu hegemonya dünyaya adalet, mutluluk, hakça bir paylaşım getirebildi mi, sorusuna verilecek cevabın üzerinde de özellikle durmak gerekiyor.

Avrupa’nın göbeğinde Bosna ve Kosova’da zulümlere hatta soykırımlara göz yuman bu sistem hakikaten dünyada bir zafer mi elde etti?

Bu sorular ve bunlara verilecek cevaplar da tartışılabilecek önemli konular olarak bir kenarda durmalıdır, diye düşünüyoruz.

Bu analiz başka bir yazıda çok daha detaylandırılabilir fakat biz daha çok Özal merkezli bir yazı kaleme almaya çalıştığımızdan burada toparlamaya çalışmak herhalde daha uygun olacaktır.

SONUCA DOĞRU GİDERKEN

Özetle ifade etmek gerekirse rahmetli Özal, dünyanın küreselleşme döneminde aldığı yeni şekle uygun olarak Türkiye’nin de  daha fazla liberalleşmesi ve dışa açılması konusunda özellikle muhafazakar kimliği ile çok önemli bir işlev görmüştür.

İlave olarak Özal’ın bu tavırları, 12 Eylül ile birlikte ağırlık kazanan askerî vesayet gücünün o günler için kısmen dağılmasına da sebep olmuştur.

Yazımızda fark edeceğiniz üzere Özal’ın politikaları iyidir veya zararlıdır, biz şu noktalara katılıyoruz, şuralara da katılmıyoruz tarzı diye bir yorumda bulunmak istemedik.

Ama Türkiye ve dünya tarihi içerisinde Özal’ın ve ANAP’ın bir toplumda uyandırdığı dönüştürücü etkiyi ortaya koymaya çalıştık.

Bununla birlikte başka çerçeveler içinde Özal politikalarının ülke açısından ne tür yararları veya zararları olduğunu serinkanlılıkla tartışmanın faydalı olduğuna inanıyoruz.

Hayatın içine müdahale etmeyen veya yaşanan hayata bir teklifi olamayan dinî düşüncenin arzu edilen faydaları ne ölçüde sağlayabileceği, muhafazakar tanımının içine giren yönetimlerin neleri muhafaza etmeyi hedefledikleri, liberal kapitalist bir dünya sistemi içinde dinî inançlarını sürdürmek isteyen kitlelerin bu arzularını hangi yolları kullanarak sağlayabilecekleri hep tartışılması gereken hususlar olarak ortada durmaktadır.

Son olarak yeniden rahmetli Özal’a dönersek kendisi Türk siyasi hayatında hakikaten dönüştürücü bir rüzgar estirmiş önemli bir devlet adamı olarak tarihte yerini almıştır.

Fakat  onun dönemini, dünyanın ve ülkenin içinde yaşadığı şartlardan ayrı değerlendirmek de pek isabetli olmaz kanaatindeyiz.

Kendi değerleri ve hedefleri noktasında samimi bir gayret gösterdiğine şahit olduk. Ama bu, onu ve dönemini serinkanlılıkla değerlendirmemize  mani olmamalıdır.

Allah (cc),  Turgut Özal’a ve onun gibi ülkesi için samimiyetle çalışmış tüm devlet büyüklerimize rahmet eylesin.