İNSANIN BİR MESLEK SAHİBİ OLMASININ ÖNEMİ KONUSUNDA BAZI DÜŞÜNCELER

 

İnsanoğlu hayat sürerken belli kimliklere sahip oluyor. Bunların bazıları kendi iradesi ile gerçekleşmiyor. Mesela erkek veya kadın olması, herhangi bir yerde doğması, ailesi, ülkesi gibi hususiyetler bunlar arasında sayılabilir.

Başka kimlikler ve özellikler ise insanoğlunun tercihleri ve gayretleri ile ortaya çıkan hususiyetler. Mesela insanların meslekleri de bu cümleden sayılabilir. Belli bir mesleğe sahip olmak için muhakkak birçok emek harcanıyor. Okullara devam ediliyor, stajlar yapılıyor veya o mesleğin ustalarının yanında belli bir dönem geçirmek gerekiyor. Sonuçta bu meslek ile ilgili bilgi, beceri ve yetkinlikler elde ediliyor.

Bu ayki İTO Meclis toplantısında insanoğlunun sahip olduğu meslek ile ilgili ne tür bir ilişki kurması gerekir noktasında bazı hususları dile getirmeye çalıştım.

Aşağıdaki metin, bu konuşmanın yazı haline gelmiş şeklidir


Geçenlerde arabanın yağ değişimi için bir benzinciye gittim. Orada bir usta yanıma geldi ve işlemi yapmaya başladı. Adam çalışırken tavırları ilgimi çekti ve dikkatle izlemeye başladım..

İşini gayet ciddiyetle yapan bir arkadaştı. Yağı dikkatle boşaltması, hava ve yağ filtrelerini değiştirmesi, bu işleri yaparken gerekli alet ve edevatı dikkatle ve yerli yerinde  kullanması hepsi gayet ustacaydı. Ayrıca işini keyifle de yapıyordu..

Yağ ile ilgili işlemi bitirdikten sonra hala lift üzerinde durmakta olan benim arabanın altındaki kalın lastikten yapılmış muhafazadaki bazı yerlerinden ayrılan parçalara baktığımı gördü. Onları da sağlamlaştıralım dedi. Yine büyük bir ciddiyetle onları da yaptı.

Genelde insanların işlerini; ciddiyetle, meslekî gerekliliklere ve iş ahlâkına uygun yapışları beni çok etkiler. İnsan hangi işi yapıyorsa yapsın o işin ve o kimliğin özelliklerine, gerekliliklerine ve ahlâkına vakıf olmalıdır, diye düşünürüm.

Malumunuz olduğu üzere bizler de İTO olarak meslek liseleri ile ilgileniyoruz. O okullarda hamilik yapıyoruz. Oralardan kendi mesleklerinde nitelikli gençler yetişmesini istiyoruz ve bekliyoruz. Senelerdir bu konuda arkadaşlarımız çok ciddi gayretler de gösteriyorlar. Fakat bu noktada öğrencilerin mesleklerine sahip çıkmaları, meslek ahlâkının yaygınlaştırılması, insanların yaptıkları meslekler ne ise onunla mutlu olabilmeleri ve onun gerekliliklerini yerine getirmeleri konusunda sanki bir şeyler eksikmiş gibi geliyor bana

İlave olarak toplumun büyük çoğunluğunda gençlerin illa da yüksek okul mezunu olmalarının gerektiği gibi, ancak üniversite mezuniyeti sonrası insanların hayata atılmaya ve bir mesleği icra etmeye hakları olacakmış gibi yanlış bir algının ağırlıkta olduğunu hissediyorum.

Bu yanlış algı da üniversite bitirmeyen bir gencin sanki bir şeyleri eksikmiş gibi bir muameleye tabi olmasına yol açıyor. Veya illa bazı moda mesleklerin tercih edilmesi gerektiği ifade ediliyor. Bu da elinde başka yetkinlikler olanların da sırf bu moda işlere yönelmedikleri için bir yanlarının eksik gibi düşünüleceği yaklaşımını beraberinde getiriyor.

Şimdi şu can alıcı soruyu sorma zamanı geldi;

Bu doğru bir algı mı?  İsabetli bir yönlendirme mi?

Bence değil!

İnsanlar illa üniversiteye gitmeden gerek örgün eğitim gerekse de usta çırak yolu ile bir mesleği gereği gibi öğrenebilmeli ve bu mesleği, usulüne ve kurallarına uygun olarak yaparak hayatlarını sürdürebilmelidirler. Bu süreç de toplumda teşvik edilen bir yol olabilmelidir.

Mesela son örnekte olduğu gibi benim yağ değiştirirken izlediğim arkadaş gibi işini büyük bir maharetle yaparak hayatını devam ettirebilmelidir. Bu işi yaparken de bizim örnekte olduğu gibi kendisi ile barışık olmalı ve yaptığı işin hakikaten önemli ve kutsal olduğuna inanmalıdır. Tabii bu sadece mesleği yapan değil çevresi için de gerekli bir hususiyettir.

Mesleklere Bakışımızı Yeni Baştan Değerlendirmeliyiz

Burada mesleklere bakışımızı yeni baştan ele almakta yarar var, diye düşünüyorum. Ben yaklaşık 6-7 yıldır “Etkili Yaşam Becerileri” adlı bir ders veriyorum. Bu ders bana Nihat Bey’den intikal etti. Nihat Bey, İTO’ya Genel Sekreter olmadan evvel  Medipol Üniversitesi’nde bu dersi veriyordu. Sonra sağ olsun bana devretti ve ben de büyük bir keyifle devam ediyorum.

Bu dersi farklı fakültelerden öğrencilere seçmeli olarak veriyorum. Onları bir tür hayata hazırlamaya çalışıyorum. Dersin içinde insanın kimliği, kişiliği, hayat karşı duruşu, insanın sahip olması gereken hedefleri ve değerleri neler olmalı, meslek ahlâkının önemi gibi hususları konuşuyoruz.

Benim derste üzerinde durduğum en önemli nokta şu: İnsan oğlu hayatta üç önemli soruyu kendisine sürekli sormalıdır, diyorum. Birinci soru; ben nereden geliyorum. Bu hayatı bana bahşeden güç benim neden bugün, bu şekilde, burada dünyaya gelmemi istedi ve sağladı?  İkinci soru ise ben elbet bir gün öleceğim. Peki ölünce nereye gideceğim. Toprak mı olacağım yoksa başka bir âlem var mı, bu işin bir hesabı kitabı olacak mı?

Bu iki önemli soruya bağlı olarak da üçüncü ve önemli bir diğer soru ise ben yaşadığım sürede bu hayatı nasıl anlamlı hale getirmeliyim? Yani bu yaşadığım hayatın bir anlamı olmalı ki yaptıklarım bir değer ifade etmeli. Yoksa insan bu hayatta tabir-i cazi ise ot gibi yaşar ve dünyada hiçbir iz bırakmadan çekip gider.

İşte din, insana bu noktada anlamlı cevaplar verir ve ona dayalı olarak tüm bu sorulara tatminkar cevaplar üretebilir ve kendinize anlamlı bir yol çizebilirsiniz. Bakın, diyorum; ben kendi açımdan bu sorulara şu açıdan şöyle şöyle cevap veriyorum ve bu benim hayatımı anlamlı hale getiriyor. Siz benim gibi yapabilirsiniz, ben bundan memnun olurum.

Fakat hayatı algılayışınıza bağlı olarak başka cevaplarınız da olabilir ki ben ona karışmam ve size bu noktada bir şey demek hakkına da sahip değilim. Ama benim önemli gördüğüm husus bu soruları kendinize muhakkak sormalısınız ve alacağınız cevaplara göre de hayatınıza yön vermelisiniz. Kafanıza, gönlünüze hangi meslek uyuyorsa onu yapın ama bu yapacağınız işin bir felsefesi olmalı, yapacağınız iş bir şeylere yaramalı. Mesela öğrencilerimin içinde seçtikleri bölüm olarak ebe olacaklar var, hemşireler var, eczacılar var, mühendisler var, doktorlar var. Diyorum ki her birinizin mesleği, aynı kutsallıkta ve önemdedir. Hiçbirinin diğerine mutlak bir üstünlüğü yoktur. Ama sizler mesleğinizle barışık olmalısınız ve onu bu bahsettiğim sorulara vereceğiniz cevaplarla anlamlı hale getirmelisiniz. Sınavda da her yıl bir kere bu soruyu soruyorum ve kompozisyon tarzında yazın, diyorum.

Burada benim kanaatime göre toplum olarak her bir mesleğin kendine göre bir önemi olduğunu ve hepsinin bu dünyada anlamlı bir iz bırakabilmek için yeterli bir vasıta olabileceğini vurgulamalıyız, diye düşünüyorum.

Kendi Mesleklerimizin Felsefelerini oluşturmalıyız

İTO olarak diğer mesleki teşekkülleri olarak da bunları yapmalıyız. 81 Komitenin temsilcisi olarak bizler kendi mesleklerimizin liderleriyiz. En başta bizler mesleklerimizin anlamlı bir felsefesini, ne işe yaradığını; hayata, insana, evrene, tarihe vs ne tür katkı sağlaması gerektiği üzerinde ciddi ciddi kafa yormalıyız ve çalışmalıyız. Bunu iyi bir şekilde yapabilirsek belki bizim meslek liselerindeki, halk eğitimlerdeki, üniversitelerdeki çocuklara da önemli katkılarımız olabilir. Onların okullarına alacağımız araç gereçler, okullarının kapı pencere tamirleri, vereceğimiz burslar kadar hatta onlardan da değerli olacaktır bu tür katkılar, diye inanıyorum

Bir de bu meslek erbabının daha alt gruptakilerinin geçinebilmeleri için devlet seviyesinde tedbirler alınması yönünde de gayret sarf etmeliyiz ki bu meslekler yaşayabilsin. Gelir seviyesi düşük kesimlerin barınma, sağlık, eğitim ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarını daha düşük giderlerle sağlayabilmeleri için devletin bu alanlara özel katkı sağlamasının gerekli olduğunu da düşünmekteyim. Bu belki biraz iddialı bir görüş. Tahakkuk ettirilmesi çok kolay değil. Ama üzerinde düşünülmesinin önemli olduğu aşikar bir nokta.

Tabii biraz evvel bahsettiğim insanın bu hayatta yaşama gayesi üzerinde de derinlikli bir şekilde sorular sorulması fikrini de yaygınlaştırmak önemli.

Mesleklerin gayesi; insanların ihtiyaçlarını gidermek olmalı, insanlar kendi emekleri ile hayatlarını kazanabilmeli, gelir adaletine özel ehemmiyet verilmeli, özellikle toplumun ön kesiminde olanlar yaşayışlarına daha fazla dikkat sarf etmelidirler. Ancak bu şekilde kendilerinden sonra geleceklere örnek olabilirler…

Yüzbinlerce Ev Gencimiz Birer Meslek sahibi olmalı

Bu noktada İTO’nun son dönemlerde yaptırdığı ve Şekib Avdagiç Bey’in de birçok yerde paylaştığı dehşetli iki rakam var biliyorsunuz; İstanbul’da yaklaşık 700 bin Türkiye’de de yaklaşık 3 milyon ev genci varmış. Bunların hiçbir mesleği yok, işi yok, meşgalesi yok. Bu felaket bir durum. Bu çocuklar bizim çocuklarımız, bizim gençlerimiz. İşte bunlar için biz birçok mesleği cazip hale getirebiliriz. Odalar, borsalar, devlet ve millet el birliği ile bazı projelere kalkışmak gerekiyor.

Bir başka husus daha var ki ülkemizde nüfusun artış hızı çok düşmeye başladı. Gençler evlenmekten ve evlendikten sonra da çocuk sahibi olmaktan kaçıyor. Tabii bunun çok çeşitli sebepleri de var ki bunların üzerinde de ehemmiyetle durulmalıdır. Ama burada önemli sebeplerden birisi gençlerimizin hayatı algılamadaki eksiklikleri. O bahsettiğim üç sorunun sorulması ve onlara cevap bulunması noktasında ciddi eksiklikler mevcut, diye düşünmekteyim. İlave olarak evlenen gençlerin yaklaşık %20 si ilk birkaç sene içinde ayrılmaya başladı. Bunlar hiç iyi şeyler değil.

Bu çocuklara büyükleri iyi örnek olamıyor demek ki? Yaşayışlarıyla, oluşturdukları hava ile, toplum düzeni ile, dünyayı imar etmeye değil onu sadece sömürmeye bakmaları ile kötü örnek oluyorlar. Büyükler demek ki nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz ve bu hayatı nasıl anlamlı hale getirebiliriz, orada nasıl iyi bir iz bırakabiliriz amacıyla anlamlı bir duruş gösteremiyorlar, diye düşünüyorum.

Bu Sorunları Bizler Mesele Haline Getirmeliyiz

Tüm bu soruları kendimize mesele etmek zorundayız. Enflasyon kadar, ekonomik büyüme kadar, faiz oranları kadar, döviz fiyatları kadar, şu ana kadar önem verdiğimiz ne kadar maddi değerler varsa en az onlar kadar hatta daha da fazla ilgi göstermeliyiz.

Bunu başkalarından bekleme lüksümüz yok maalesef. Devlet de biziz, millet de biziz. İTO’nun üyeleri olan  800 bin kişi bizi seçti ve buralara yolladı. Biz 6 ayda bir İstanbul’daki tüm odaların yönetim kurulları ile ortak bir zeminde toplanıyoruz. Yılda bir TOBB’da tüm Türkiye’deki oda ve borsaların delegeleri  ile toplanıyoruz. Müthiş bir netwörkümüz var. Hepsini böyle önemli bir gündem etrafında harekete geçirebilmeliyiz.

Bu konu, yufka gibi açıldıkça açılabilir. Ben bu kadarla iktifa etmek istiyorum. Bir yağ değiştiren arkadaştan başladık nerelere kadar geldik. Hatta çok daha ilerlere de gidebiliriz ama bu yazıyı okuyanların arif insanlar olduklarına inanarak bu konuya burada son vermek istiyorum.

Son cümle olarak omuzlarımızdaki yükün her saniye farkında olmak zorundayız.

TÜRKİYE VE DÜNYADA SON GÜNLERDEKİ GELİŞMELERE KISA BİR BAKIŞ

 

Mart Ayında yapılan İTO Meclis toplantımızın ardından geçen bir aylık sürede,  öncelikle seçimlere daha 3 sene varken nereden çıktığı anlaşılamayan bir Cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışması gündeme geldi. Daha sonra savcılık tarafından yürütülen soruşturma neticesinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve beraberinde bazı kişiler tutuklandılar. Bu hadisenin ve sonrasında gelişen olayların Türkiye’nin dikkatlerini birdenbire çok farklı yönlere doğru taşıdığına hep birlikte şahit olduk

Bu konudaki gelişmelerin hukuki boyutları ile ilgili herhangi yorumda bulunmak yakışık almaz  lakin sonrasında gündeme gelen boykot çağrıları Türkiye’nin en büyük odasının bir sorumlusu olarak bizleri ziyadesiyle üzmüştür. Bu çağrıları ve bu çağrıların zamanla sokak eylemlerine ve farklı protesto şekillerine dönüşmesini de esefle karşıladığımızı ifade etmek istiyorum.

Hepimizin dikkatle izlediği gibi burada boykota konu olan firmalar yerli ve milli firmalarımızdır ve boykot konusu da esasında iç politik tartışmalar ile ilgili bir meseledir. Boykot listeleri ilan edilirken bazen spontane gelişen bir tarzda mevzu ile en ufak alakası olmayan bazı firmaların bile olayların içine dahil edilmesi, gelişmelerin provokasyona ne kadar açık olabileceğini göstermesi bakımından ilginçtir. Bu konuda adeta kendi kendimize çelme takar bir hale geldiğimizi üzülerek müşahede ediyoruz.

Bu tür teşebbüsler ülke insanını birleştirmek yerine bölebilecek, aramızda olabilecek fikir ayrılıklarını keskinleştirebilecek davranışlardır. Bunlardan şiddetle kaçınılması gerekir.

Son günlerdeki boykot çağrılarını yapan kesimleri ve bu işleri köpürtmeye çalışanları sağduyuya davet ediyoruz. Bu tür davranışlar yarın maazallah karşı dalgaları da harekete geçirebilir ve gelişmeler istenmeyen noktalara varabilir. Allah muhafaza eylesin

Bu tür dalgalanmalar maalesef ülke ekonomisini de olumsuz etkilemekte ve bu etkiler genel olarak hepimize tesir etmektedir. Ülkenin dış ekonomik ilişkileri yara almakta, geçen yılın ortalarından itibaren büyük gayretlerle ve fedakarlıklarla ekonomik dengelerde sağlanan iyileşmelere de direk veya dolaylı bir şekilde sekte vurmaktadır.

Yerli ve millî markalarımız bu ülkenin değerleridir. Bunlara zarar gelmesi hepimizi olumsuz etkiler.

Güçlü ve büyüyen bir ekonomi olmak istiyorsak, bu ülkenin refahını hedefliyorsak üretimimize, iç ve dış ticari dengelerimize ve markalarımıza sahip çıkmamız gerekmektedir. Hep berber bu hususlara özel bir dikkat göstermeliyiz..

TRUMP’IN SON BEYANATLARI VE ÜLKEMİZİN ÇEVRESİNDEKİ GELİŞMELER

Şu an bizim odaklanmamız gereken çok daha önemli gelişmelerin olduğunu esasında hepimiz biliyoruz.

ABD Başkanı Trump’ın başlattığı ticaret savaşları, dünya ekonomisinde nasıl bir etki meydana getirecek; bu önemli bir soru işareti önümüzde duruyor.

Hemen herkesin dikkatle takip ettiği üzere ABD Başkanı Trump, 3 Nisan’da ABD’ye giren tüm mallara yönelik kapsamlı yeni ithalat vergileri getirme planlarını açıklamıştı.

Buna göre tüm ülkelere en az yüzde 10’luk asgari gümrük vergisi geliyor. Ancak Avrupa Birliği üyesi ülkeler ve Çin ile Vietnam gibi ülkelere çok daha yüksek vergi tarifeleri uygulanacak.

Yüzde 10’luk vergi 5 Nisan’da uygulanmaya başladı. Daha yüksek vergiler ise 9 Nisan’da yürürlüğe girecekti.

Çin de bunun üzerine yaptığı açıklamada, 10 Nisan’dan itibaren ABD’den ithal edilen mallara yüzde 34 ek gümrük vergisi uygulayacağını duyurmuştu. ABD de buna karşı yeni bir misilleme yapıp vergi rakamını olağanüstü bir seviyeye yükseltti..

10 Nisan günü ise Trump bu vergilerin uygulamasının belli bir süre ertelendiğini duyurdu. İzleyebildiğimiz veya tün dikkatlerimize rağmen izlemekte zorlandığımız üzere kararlar süratle değişebiliyor. Her gün veya her saat yeni bir sürprizle karşılaşmak mümkün

Bu hamlelerin ne tür etkiler ortaya çıkaracağını dikkatle takip etmek gerektiği çok açık.

Ülke olarak ABD’nin en az gümrük vergisi dilimi olan yüzde 10’luk orandaki ülkeler arasında yer alsak da, etrafımızdaki bu gelişmeler ve oluşmakta olan anaforun dolaylı yoldan bizleri de ciddi oranda etkileyebileceğini ön görmek durumundayız. İş dünyası olarak tüm bu değişimler karşısında alternatif planlar yapmak, stratejiler geliştirmek ve bunları gerek karar vericilerle gerekse de üyelerimizle paylaşmak göreviyle karşı karşıyayız.

Bununla birlikte Türkiye olarak, sadece ticarî gelişmeler açısından değil bölgesel ve uluslararası ilişkiler açısından da ciddi sıkıntılar yaşanması muhtemel bir zaman dilimine girmekteyiz.

Suriye’de olumlu gelişmeler görsek de, İsrail’in Şam’a kadar sarkan saldırı çemberi gittikçe yayılıyor. Artık sınırlarımızda hissettiğimiz bu tehlikeyi her açıdan bertaraf edebilecek tedbirler üzerinde odaklanmak kaçınılmaz bir mecburiyet olarak görünüyor.

Gazze hattında maalesef ateşkes artık yürürlükten kalkmış durumda. İsrail’in vahşeti sürmeye devam ediyor. Bir kere daha buradan tüm dünyayı bu vahşete artık bir dur demeye çağırıyor ve zalimleri huzurunuzda bir kere daha tel’in ediyorum

Bunlara ilaveten, ABD ve İsrail’in İran ile ilişkileri, Orta Doğu ülkelerinin İsrail’in vahşeti karşısında belli bir noktadan sonra daha fazla devreye girmeye yönelik eğilimler içine girmesi, Türkiye’nin zaten başından beri bu vahşete karşı tüm dünyayı ayağa kaldırmaya çalışan siyaseti, bölgemizde çok farklı patlamalara sebebiyet verecek bir manzara arz ediyor.

Bunlar sadece tek bir ülkenin üstesinden gelebileceği yükler olmaktan çıktı. İnşallah zaman içinde uluslararası siyasette sağ duyu hakim olur. Politikalara tesir edebilecek güçteki ülkeler ve Uluslararası kurumlar inşallah daha insani çözümler noktasında harekete geçerler ve şu insanlık için utanç verici durum biraz daha iyi bir noktaya gelir.  Tüm bu cümleleri bir iyi niyet ve dua cümleleri olarak sarf etmek istiyorum.

TÜM BU TEHLİKELİ GÜNDEMLERE RAĞMEN HAYAT DEVAM EDİYOR

Tüm bu sıcak gelişmelerin ötesinde hayatın farklı yanları ve farklı renkleri de var. Hayat başka bir taraftan da akmaya devam ediyor.

Türkiye’miz, potansiyelini göz önüne getirdiğimizde çağını aşmayı hedefleyen bir ülke. Tarihten gelen iddialarımız var, yaşadığımız zamanın bize getirdiği sorumluluklar var.

Bunları gerçekleştirebilmemiz için yalnızca ekonomik ve siyasal gelişmişlik yetmez.

Aynı zamanda kültürel olarak da gelişmiş bir ülke olmak durumundayız..

Bil­gi top­lu­mu ol­ma­nın yo­lu da kül­türel gelişmişliği daha da artırmaktan  geçmektedir.

Tarih boyunca insanlığın en temel ihtiyaçlarından biri bilgiyi üretmek, muhafaza etmek ve aktarmak olmuştur.

Kütüphaneler işte bu bilgilerin muhafaza edildiği ve paylaşıldığı mekanların başında gelmektedir. Bu açıdan kütüphaneler çok önemlidir…

MART SONU VE NİSANIN İLK GÜNLERİ KÜTÜPHANELER HAFTASI

Türkiye’de her yıl Mart ayının son haftası ile Nisan ayının ilk başları Kütüphaneler Haftası olarak kutlanmaktadır. Bu yıl da bu hafta 26 Mart 6 Nisan arasında çeşitli etkinliklerle kutlandı

Kütüphanelerin en kıymetli misafirleri bildiğiniz üzere kitaplardır.

Kitap, yalnızca bilgi taşıyan bir nesne değil, aynı zamanda düşünsel gelişimin, kültürel birikimin ve toplumsal ilerlemenin de taşıyıcısıdır.

Kitap sayesinde bilgi edinilir, zihin yapılandırılır, düşünce gelişir ve ifade becerisi artar.

Bu yönüyle kitap, bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesine olduğu kadar, toplumların kültürel ve entelektüel seviyelerinin yükselmesine de katkı sunar

(Rami Kütüphanesi)

Kütüphaneler Kitapların sistemli bir şekilde erişime sunulduğu, bilginin korunarak gelecek nesillere aktarıldığı kurumlar olarak, yalnızca birer arşiv değil; aynı zamanda bilgiye dayalı bir kamusal alan, kültürün yeniden üretildiği bir merkez ve demokratikleşmenin de önemli araçlarındandır.

Kütüphanelerin tarihi sürecine kısaca bakarsak,  İlk kütüphane örnekleri tesbitlere göre, milattan önce Mezopotamya’da kil tablet arşivleri olarak ortaya çıkmış, zamanla Antik Mısır’daki papirüs koleksiyonlarına, İskenderiye Kütüphanesi gibi entelektüel merkezlere ve Orta Çağ’da ise manastırlarda ve medreselerde kurulan kütüphanelere doğru evrilmiştir. Daha sonra  Matbaanın icadıyla birlikte kitap üretimi hız kazanmış, insanların kitaplarla münasebetleri artmıştır.

19 ve 20. yüzyıllarda da halk kütüphanelerinin yaygınlaşmasıyla, bilgiye erişim bir ayrıcalık olmaktan çıkarak kamusal bir hak haline gelmiştir. Böylece kütüphaneler, eğitimde fırsat eşitliğini destekleyen, toplumsal dönüşüme katkı sunan kurumlar olarak öne çıkmıştır

Çağımızda ise dijitalleşmenin gelişmesi ile birlikte kütüphanelerin yapısında da önemli değişmeler ortaya çıkmaktadır.

Kütüphaneler bu dijital çağda sadece bilgiye erişim noktası olmaktan öte; aynı zamanda bireylerin dijital becerilerini geliştiren, teknolojiyi doğru kullanmayı öğreten ve dijital eşitsizlikleri azaltmayı hedefleyen sosyal öğrenme merkezlerine dönüşmektedir.

ULUSLARARASI KÜTÜPHANE VE TEKNOLOJİ FESTİVALİ ÖNEMLİ BİR ORGANİZASYON

Nisan ayının ilk haftasında Rami Kütüphanesinde Kütüphaneler Haftası dolayısıyla çok önemli bir etkinliğe katıldık. 2. Uluslararası Kütüphane ve Teknoloji Festivali adıyla gerçekleşen bu etkinlik bu anlamda son derece değerli bir çalışmaydı ve bizleri ziyadesiyle ümitvar etti. Kültür Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü bu etkinliğin düzenleyicisiydi.  Sayın Valimiz de bu açılışa huzurlarıyla güç verdiler. Bu anlamlı faaliyeti organize eden ve gerçekleştiren Değerli Kültür ve Turizm Bakanımız Mehmet Nuri Aksoy’u çalışkan ve ufku açık bir bürokratımız olan Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Taner Beyoğlu ve emeği geçen bakanlık personelini kutlamak istiyorum.

Bu çalışma bir taraftan kütüphane ve teknoloji dünyasını bir araya getirirken diğer taraftan da bilgi ekosisteminin geleceğine ışık tutacak etkinliklere sahne oldu.

Ancak en önemli boyutlarından birisi de kütüphanelerin dijital dönüşümdeki rolünün tartışılması idi.

En son teknolojik yenilikler ve yenilikçi hizmet modelleri gündeme alındı.

Sektöre yön veren yenilikçi yaklaşımları ise girişimciler ortaya koydu. AR-GE, inovasyon ve kuluçka merkezleri de festivalde yer aldı.

Fuar alanında kodlama, dijital hikâye anlatıcılığı, akıllı kitap, robotik, animasyon, yapay zekâ, algoritma gibi konularında çalışan 40’tan fazla teknoloji firmasının yer alması ülkemiz açısından son derece değerliydi.

Tarihsel süreçte kütüphaneler, bir medeniyetin bilgiyle kurduğu ilişkinin aynası niteliğinde olmuştur. Hangi toplumun nasıl bir kütüphane yapısı geliştirdiği, o toplumun bilgiye, öğrenmeye ve kültüre verdiği değeri de ortaya koymaktadır.

Bu nedenle kütüphaneler, yalnızca fiziksel yapılar değil, aynı zamanda bir zihniyetin ve toplumsal vizyonun da göstergesidir.

Dolayısıyla Kütüphanecilik açısından ortaya konan bu çalışmayı ve kütüphaneciliğin dijital gelişmelerle harmanlanmasını çok önemli bulmaktayız.

İŞ DÜNYASI OKUYOR ETKİNLİĞİNİN BU YIL İKİNCİSİ GERÇEKLEŞİYOR

Kitaba ve kütüphaneye verdiğimiz değeri sözle ifade etmenin yanında bu konuda bazı adımlar atmanın önemli olduğuna inanmaktayız.

Bu çerçevede geçen yıl birincisini gerçekleştirdiğimiz İŞ DÜNYASI OKUYOR adlı organizasyonun bu yıl ikincisini yapmayı planladık. Meslek komitemiz olarak düşündüğümüz bu çalışmaya sağ olsunlar yönetim kurulumuz ve Başkanımız da büyük destek sağlıyor.

15 Nisan Salı Günü saat 10.00’da İstanbul Ticaret Üniversitemizde buluşarak, okulumuzun o güzel kütüphanesinde, kamu yöneticilerimiz, İTO’nun Yönetimi, Meclis Üyeleri, iş dünyamızın çeşitli kesimleri, hocalarımız, kitap dostları ve öğrencilerimizle birlikte bir miktar kitap okuyacağız. Bu çalışma, bir nebze de olsa,  kitap okuma eyleminin önemine insanımızın dikkatine çekebilme gayesi taşımaktadır.

Geçen yıl Rahmetli Yahya Kemal üstadımızın “Aziz İstanbul” kitabını okumuştuk.

Bu yıl benim Galatasaray Lisesinden okuldaşım hem de kadim bir dostum olan Rahmetli Ahmet Haluk Dursun hocamızın artık Türk klasikleri içine girmiş olan “İstanbul’da Yaşama Sanatı” kitabını okuyacağız.

Bu kitap İstanbul’da yaşamanın lezzetini bize hatırlatan çok güzel bir eserdir. Umarım bu kitabı okurken İstanbul’u bambaşka yönleriyle yeniden keşfetmiş olacağız

SON OLARAK NİSAN AYININ İKİ ÖNEMLİ OLAYINI DA YENİDEN HATIRLAYALIM

Nisan ayı içinde inşallah iki önemli olayın yıl dönümünü yaşıyoruz. 17 Nisan 1993’de Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal vefat etmişti. Bu üzücü hadisenin üzerinden tam 32 sene geçti. Merhum Özal Türkiye tarihinde önemli dönüşümlere imza atmış bir kişi idi. Ekonomimizin dışa açılmasında ve serbestleşmesinde büyük katkıları olmuştu. Yine onun döneminde İstanbul’un merkezden çevreye doğru taşınmasında çok büyük bir hareket başlamış ve İstanbul’un Merkezi İş Alanları dediğimiz bölgesinin boşaltılması ve yer değiştirmesi ANAP Dönemi Belediye Başkanı Bedrettin Dalan zamanında başlamıştı. Hatasıyla sevabıyla Özal’ın tarihimizde çok önemli bir yeri olmuştur. Allah Rahmet eylesin

Diğer olay da 23 Nisan 1920’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisinin Ankara’da ilk olarak toplanması vuku bulmuştu. Bu olay sonrası Kurtuluş Savaşımız başlamış ve memleketimiz düşman işgalinden kurtulmuştu. Tüm şehitlerimiz ve gazilerimize de Allah’tan Rahmet diliyoruz.

Bu ülke için her şeylerini ortaya koyan şanlı ecdadımıza çok şey borçluyuz borçluyuz.

RAMAZAN AYI, İSTİKLAL MARŞI VE TERÖRSÜZ BİR TÜRKİYE ARAYIŞI

 

13 Mart Tarihinde İTO Olağan Meclis Toplantısında yaptığım konuşmanın metin haline gelmiş halidir

Ramazan-Şerif  Ayının Manevi iklimi İçindeyiz

Müslüman âleminin hasretle beklediği “On bir ayın sultanı” Ramazan-ı şerif ayına kavuşmanın sevincini yaşıyoruz.

Muhakkak Ramazan’ı iyilik etme, sevap kazanma, günahlardan kurtulma sevinci ve şevki ile karşıladık.

Bu ayda genelde yardımlaşma ruhumuz daha bir canlanıyor

Yetimlerin, öksüzlerin, fakir fukaranın gönüllerini hoş etmek, onların hayır duasını almak hepimiz için çok değerli.

İlave olarak da bizlere sürekli tavsiye edildiği üzere kendi fiillerimizle ilgili tefekkür etmek , yanlışlarımızı yeniden gözden geçirip bir tür onlardan arınma iklimi hakim oluyor.

Ramazanın ulvi havası ruhlarımızı inceltiyor âdeta.

Oruçla birlikte sadece yeme içmeyi kesmek değil adeta tüm azalarımızla oruç tutabilmeyi denemeye çalışmak gerek.

Elimiz, dilimiz, gözümüz, irademiz yani tüm benliğimizle oruç tutmayı becerebilirsek sanırım Ramazan-ı şerifin bizlere sağlayacağı fayda gerçek olur…

Malumunuz olduğu üzere Selatin Camilerde eskiden çokça mahya asılırdı. Oradaki bir söz çok ilgimi çekerdi. “ Ey Oruç Tut Bizi”

Bu sözde anlatıldığı Ramazan ayında tutacağımız oruçlar da  bizleri adeta tutmalı, sarıp sarmalamalı ve adeta tüm azalarımızla bu ibadeti yapabimeliyiz ki hakiki anlamını idrak edebilelim.

Bu mübarek günler hürmetine Rabb’imizden niyazımız şudur ki; bizleri öfke, kin, haset, nefret, zulüm gibi nice küçük ve büyük günahlardan muhafaza eylesin.

İnşallah bu aydan en iyi şekilde istifade ederiz ve öylece bayramı hak ederiz.

En büyük temennimiz bayramı, bayram sevinci ile yaşamak.

Özellikle başta Gazze’de olmak üzere savaş ve zulümlerin devam ettiği coğrafyalarda da bayram sevinci ve ikliminin hâkim olmasını diliyoruz.

Hayırların fethine şerlerin def’ine vesile olsun niyazıyla herkesin Bayramını Şimdiden kutluyoruz

Terörden Arınmış Bir Türkiye’ye Doğru

Bu Ramazan ayına aslında 27 Şubat günü terör örgütüne yapılan “silah bırakın, örgütü feshedin”çağrısıyla girdik.

41 yıldır Türkiye’ye büyük açılar yaşatan terör belasının son bulması için yeniden bir girişim başlamış oldu.

1 Mart’ta terör örgütünün bu çağrıya uyacağını açıklaması da ümitlerimizi arttırdı.

Takvim ve yol haritası henüz net değilse de ateşkes ilan edilmiş olması kaydadeğer bir gelişme.

Türkiye Büyük Millet Meclisindeki DEM Partili vekillerde ve bölgedeki kanaat önderlerinde de benzer bir ümidi ve gayreti görmek hakikaten ümit verici.

“Terörsüz Türkiye” diyerek girmiş olduğumuz bu süreçte inşallah artık bu karanlık ve üzücü dönem sona erer. Dostluk ve kardeşlik hâkim olur.

Fakat bu zor bir dönemeç ve muhtemelen çok dikkatli olunması gereken bir süreci yaşayacağız.

Daha önce de bu tür gelişmeler yaşanmıştı. Ancak sonu getirilememişti.

Şimdi yine güzel bir ümit oluştu. İş dünyası olarak hepimiz böylesi bir sakinliğin, barışın ve kardeşliğin yanındayız. İnşallah kalıcı olur…

Yarım asra yaklaşan bu ağır insanî ve ekonomik maliyeti olan sorunun çözülmesi için her türlü imkânın değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Millî birlik ve bütünlüğümüzü güçlendirecek bu süreçin millî bir duruş içinde hayırla neticelenmesi hepimizin ortak duası.

Ülkemizin etrafında önemli bir ateş çemberi var ve buna binaen günümüzde içerdeki bütünlüğümüzü sağlam tutmanın önemli olduğuna tüm kalbimizle inanıyoruz.

Özellikle Suriye’deki gelişmeleri dikkatle izliyoruz. Arada bazı sıkıntılar meydana gelse de bütüne bakıldığında gelişmeler iyi görünüyor.

İsrail’in bölgedeki işgalci eylemlerinin son bulmasını ümit ediyoruz.

Trump sonrası İsrail yönetiminin ABD’den aldığı desteğin bölgedeki dengeleri bozucu nitelikte bir mahiyet arz ettiğini görmekteyiz ve bu halin biran evvel son bulmasını diliyoruz.

Suriye’nin huzura kavuşmasını, ülkemizdeki sığınmacıların olabildiğince hızlı bir süreçte evlerine dönebilmelerini istiyoruz.

İsrail’in yaktığı ateşin bizlere de sıçramadan sona ermesini arzu ediyoruz.

İş dünyası olarak da kardeş ülkelerimizle canlı ekonomik ve sosyal ilişkilerimizin yeniden normal seyrine dönmesi en büyük beklentilerimizin başında geliyor

“Barış ve huzur” hepimizin en kıymetli hazinesi.

12 Mart Tarihi Kutlu Bir Olayın Yıldönümüydü

Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğunun son 10 yılı önemli savaşlarla geçti.

Balkan Savaşlarının ardından 1.Dünya Savaşı büyük bir felaketti bizim için.

18 Mart Çanakkale Zaferimiz kısa süreli bir mutluluk rüzgarı estirdiyse de bu hazin sonu engelleyemedi.

Bağdat, Hicaz, Gazze ve Kudüs’ün ardından Şam’ın kaybıyla beraber Mîsâk- Millî sınırlarımıza kadar geri çekildik.

Dünya Savaşı sonrası müttefiklerimizle birlikte maalesef mağlup olduk, vatanımız parçalandı, işgale uğradık.

Çok şükür aziz milletimizin büyük bir özveriyle giriştiği Kurtuluş Savaşıyla birlikte yeniden bir diriliş dönemi başladı.

Topyekün silkindik. Türk’üyle Kürd’üyle Arabı’yla Laz’ıyla bir ve beraber olup verdiğimiz İstiklâl mücadelesiyle Elhamdülillah düze çıkmayı başardık.

İşte bu sürecte aziz milletimize metni ve ruhuyla büyük bir güç veren İstiklâl marşımız da ortaya çıktı.

Bu adeta manifesto tarzındaki metin Merhum Mehmet Akif Ersoy’un kaleme aldığı ve 12 Mart 1921 de Büyük Millet Meclisimizde kabul edilen İstiklal Marşımızdı.

Mehmet Akif’in kaleminden çıkan bu sözler, insanımızın duygularına tam anlamıyla tercüman oluyor ki 104 yıldır can-ı gönülden okuyor ve söylüyoruz.

Aziz hatırası önünde rahmet ve hürmetle eğildiğimiz Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah bu millete bir daha İstiklâl marşı yazdırmasın.” *

Bu son barış çağrılarını İstiklal Marşımızın bize verdiği güçle beraber değerlendirmemiz gerekiyor, diye düşünmekteyiz.

Yüce Türk Milletinin istiklalini kazanması ve muhafaza etmesi için canları uğruna mücadele veren tüm şehitlerimizin aziz hatıralarını rahmet ve hürmetle yâd ediyoruz. Ruhları şâd olsun.

 

*İSTİKLAL MARŞI

Mehmet Akif Ersoy

                Kahraman Ordumuza

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül; ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım,
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
 “Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın,
Kim bilir, belki yarın belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda.
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar, ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecdile bin secde eder, varsa taşım,
Her cerihamdan, İlahî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruhumücerret gibi yerden naaşım,
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.                     

 

 

KUT KAVRAMI VE YUSUF HAS HACİP’İN KUTADGU BİLİG’İ

 


Günlük hayatımızda bir çok kere birbirimizin iyi günlerini, başarılarını “KUT”larız. Bu vesile ile iyi dileklerde bulunuruz.

Mesela bu akşam Berat Gecesi. Yine bu “kut”lamalardan birisini daha yapacağız. Peki nedir bu “KUT”? Ne anlama gelmektedir?

Burada kullandığımız “KUT” lafzının kelime manası mutluluk, saadet, devlet, ikbal ve sürekli esenlik diye izah ediliyor.

KUT kelimesinin anlamının peşine düştüğümde karşımıza tarihimizde ciddi önemi olan bir kitap çıkıyor.

Bu yazımızda sizlere bu kitaptan kısaca bahsetmek istiyorum.
Kitabın adı KUTADGU BİLİG.

Kitabı kaleme alan büyük Türk bilgini ve devlet adamı Yusuf Has Hacip. Devir,  İslâmiyeti ilk kabul eden Türk Devleti, Karahanlılar devri.

Yusuf Uluğ, kitabı kaleme alan kişinin hakiki adıdır. Yazıp hükümdara sunduğu yıllar muhtemelen 1060 civarı.

İsmine ilave edilen “Hacip” ise onun görevi. O dönemde kitabını beğenen Karahanlı hükümdarı Tavgaç Kara Buğra Han onu “Has Hacip” yani bir tür başdanışman olarak vazifelendirmiş.

Haciplik görevi, Kendisi ile görüşme yapmaya gelenlere yardımcı olan, mihmandarlık eden, özelkalem müdürlüğü türü bir görevmiş

Mesnevi tarzında yazılmış olan bu kitapta 6645 tane beyit bulunuyor.

Bazı kaynaklarda sonradan ilave edilen beyitlerden de bahsedilerek bu sayı 6722 beyite kadar çıkıyor.

Eserin dili Uygur Türkçesidir. Günümüz Türkçesine; “Mutluluk Veren Bilgi” diye tercüme edilen bu ismi bazı uzmanlar “kut” sözcüğünün iktidar ve egemenlik anlamına geldiğini de belirterek “Devlet Yönetme Bilgisi” olarak da çevirmişlerdir.

Bu açıdan bakıldığında Kutadgu Bilig sadece edebî bir eser değil aynı zamanda “Siyasetname” tarzında yazılmış bir eserdir.

Yani Kutadgu Bilig’te mutluluk ve devlet yönetimi arasında önemli bir bağlantı kuruluyor.

Yusuf Has Hacip bu eserinde Türklere ve insanlığa yol gösteriyor ve iyi bir yönetimin formülünü veriyor.

Bu formülü bazı uzmanlar özetle “Anlayış ve Bilgi” olarak ifade etmiştir.

Yani dünyayı elde tutmak için insanın anlayışlı olması gerekir ve halkı itaat altına almak için de yöneticilerin bilgili olması gerekir.

Yusuf Has Hacip’in bu eserinde genelde “Kamil İnsan” kavramı ve tanımı yanında bir çok erdemler de ele alınıyor.

Kutadgu Bilig, biraz evvel belirttiğim gibi devrin hükümdarına hitaben yazıldığından bu yönü ile yöneticiye, hükümdara ölüm karşısında aciz olduğunu hatırlatırken çok çeşitli öğütlerde de bulunuyor.

Eserinin bir yerinde kitabın kahramanlarından biri olan vezir Aydoğdu’ya şöyle söyleterek hükümdara ölümü hatırlatıyor;

Ömrümü gaflet içinde geçirdim gençliğimi boş yere harcadım,

Aç gözlülükle topladığım dünya malı artık beni terk ediyor.

Yokluk içinde gidiyorum.

Başkalarını çok defa elimle ve dilimle incittim.

İşte ölüm geldi yakama yapıştı nefesimi kesiyor.”

Bu sözler insanoğlunun; dünyadaki macerasına yüklediği mananın ne kadar boş olduğunu, yaptığı yanlışlarla bunu nasıl büyük bir felakete sürüklediğini bir iç muhasebe olarak önümüze koyuyor.

Kutadgu Bilig, 11. yüzyılda yazılmasına rağmen bugün 21. yüzyılda bizleri de kuşatacak şekildegörüşler ifade ediyor.

Eserde yemek yeme adabından başlayarak çocuk eğitimine, her türlü bilginin edinilmesinden okumaya yazmaya,  alfabeleri ve dilleri öğrenmeye, şiir yazmaya, edebiyata, matematiğe kadar dönemin bütün bilgi dalları hakkında görüşler vardır.

Avcılık, kuşculuk ve daha bir çok beceriler kitapta yer alıyor.

UNESCO, Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’i kaleme alışının 950. yıl dönümü sebebiyle 2019 yılını anma yılı ilan etmişti.

İstanbul Ticaret Odası da buradan ilham alarak elimizdeki bu kitabı yayınlamıştı.

KUTADGU BİLİG’DEN BAZI SEÇMELER

Eserde yazar 4 şahsiyeti ve onların özelliklerinin konuşturarak  görüşlerini paylaşmış: Bunlar

1 / Hükümdar Gündoğdu, ADALETİ temsil ediyor”

2 / Vezir Aydoğdu MUTLULUK VE İKBALİ temsil ediyor

3 / Vezirin oğlu Ögdülmüş, ANLAYIŞI temsil ediyor

4 / Vezirin kardeşi Odgurmuş AKİBET’i temsil ediyor

 Kitabın odak noktası “Adalettir”. Ona göre Adalete istinat eden kanun  bu göğün direğidir; kanun bozulursa gök yerinde duramaz.”

Hükümdara bunun için şöyle tavsiye ediyor: “Eğer devamlı ve ebedî beylik istiyorsan adaletten ayrılma ve halk üzerinden zulmü kaldır. Kötü teâmülkurma, iyi kanun koy; ömrün iyi geçer ve saâdetsana yâr olur.

Devletin varlığının ve devamının, sağlıklı işleyen bir ekonomik sistem ve kudretli bir orduya dayandığını vurgular Yusuf Has Hâcib.

Dolayısla İslâm siyaset görüşünün en önemli ögelerinden biri olan “Adalet Çemberi”ni şu şekilde formüle eder:

Memleket tutmak için, çok asker ve ordu lâzımdır; askerî beslemek için de çok mal ve servete ihtiyaç vardır. Bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir; halkın zengin olması için de doğru kanunlar konulmalıdır. Bunlardan biri ihmal edilirse, dördü de kalır; dördü birden ihmal edilirse, beylik çözülmeye yüz tutar.”

Bu noktada ben sizlere kitaptan ilgimi çeken başka bir bölümü nakletmek istiyorum.  Diyor ki Yusuf Has Hacip;

Halkın, bey üzerinde verilmesi ve korunması gereken başlıca üç hakkı vardır;

1/ Gümüş, temiz kalsın onun ayarını koru.”

Yani burada bugün için de çok önemli olan paranın değerinin korunması ve enflasyon ile hayat pahalılığı gibi konularda önemli bir öğüt var farkındaysanız.

2/ Halkı adil kanunlarla idare et, birinin diğerine tahakküme kalkışmasını meydan verme, onları koru.

Bu cümleyle de insanların birbirlerine kul ve köle olmamalarını, kanunlarla korunmaları gerektiğini ve bunun bey tarafından yani yönetim tarafından sağlanması gerektiği ifade ediliyor.

3/ Bütün yolları emin tut, yol kesen haydutlar ve diğer insanların huzurunu bozan kişilere karşı da halkı koru.  

Yani burada devletin en önemli işlevlerinden biri olan “Güvenlik” konusunu da özellikle vurguluyor ve buna bey’in veya  idarenin dikkatini çekiyor.

Kutadgu Bilig’te dikkati çeken esasında çok fazla nokta var bunların hepsini nakletmemiz mümkün değil elbette.

Yine kitaptan alıntılara devam ediyoruz.

Yusuf Has Hacip kitapta dönemin bey’ine hitaben memleketin ahalisinin üç türden oluştuğunu söylüyor.

1/ Bunlardan birisi âlimlerdir. Âlimlere çok önem ver, bunlar insanı ve devleti saadete kavuştururlar. Onlara izzet ve ikramda bulun, hükümlerine itiraz etme ve onlara hürmet et.

2/ İkinci kısımdakiler muhtesiplerdir. Muhtesipler,toplumda “emri bir maruf nehy-i ani’l-münker” (yani iyiliği emredip kötülükten men etmek) prensibi uyarınca genel ahlakı ve kamu düzenini koruma faaliyetinden sorumludurlar. Bunun için ihtisap kurumu vardır. Bu işleri yapanlara da “muhtesip”denir. Muhtesipler yani bir nevi bugünkü belediyelerile bizim türdeki odalar ve teşkilatlar için diyor ki bunlara da dikkat et! Bunlar kuvvetli olmalı. Fasıklar, serseriler, başıboş dolaşanlar ancak muhtesiplertarafından zapt ü rapt altına alınır, kontrol altına alınabilir. Bu sınıfa çok dikkat et, diyor.

3/ Üçüncü kısımdakiler senin hizmetinde bulunan memurlar ve vazifelilerdir.  Bunlar gerektiği zaman sana karşı da çıkabilirler,  çok yük altına girmezler.  Sen bunlara karşı da çok dikkatli davranmalısın

4/ Dördüncü kısım da diyor Avamdır yani halktır.

Yusuf Has Hacip halkı da kendi içinde üç zümreye ayırıyor;

Birincisi zenginler, ikincisi orta halliler,  üçüncüsü de fakirler.

Şuna dikkat etmelisin ki zenginlerin yükü ortahallilere yüklenmemeli yoksa orta halliler bozulur ve sarsılır.

Yine dikkat etmelisin ki orta halli kimselerin yükleri fakirlere yüklenmemeli yoksa fakir açlıktan kırılır ve mahvolur.

Sen bunu tersinden davran yâni  fakiri koru, onu geliştir ki o orta halli olsun.  

Orta halliyi de destekle ki o da zengin olsun. Ancak bu şekilde halkı huzura ve mutluluğa kavuşturursun.

KUTADGU BİLİG’İN ASIRLARI AŞAN ETKİSİ

Burada söylenen sözlerin 11. yüzyılda Karahanlılar döneminde Ortaasya’da söylendiğini gözden uzak tutmamalıyız.

O dönemin şartları içerisinde söylense de şu hususu beyan edelim ki bizim kültürümüzde Türk milletinin İslâm’la tanıştıktan sonra edindiği çeşitli tecrübeler ve fikrî derinlik Kutadgu Bilig’te vardır ama maalesef hakkıyla değerlendirilmemiş bir kitap, olduğuna inanıyorum.

Bugün uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi derslerinde mesela biz Platon’un DEVLET’ini Makyevel’in “PRENS’ini, Fransız Jean Jacques Rousseau’nun SOSYAL KONTRAT’ını çok fazla inceleriz ve değerlendiririz. Ama Yusuf Has Hacip’in eseri maalesef bizler tarafından bile yeterli ölçüde dikkate alınmamıştır.

İnşallah KUTAGDU BİLİG gibi asırlar öncesinden hem günümüze hem de muhtemelen yarınlara hitap edebilen kitapları ve içerisinde yer alan değerli görüşleri yeterli ölçüde gündemimize alıp değerlendiririz.

Bu yazı İTO’nun 13 Şubat 2025 Olağan Meclis toplantısında yaptığım konuşmanın metin haline dökülmüş halidir

YÜZYILIN İSTANBUL’U

 İstanbul, dünyanın en kadim şehirlerinden bir tanesidir. Tarih boyunca daima dikkatleri üzerine çekmiş bir yerleşim yeridir.

Marmaray kazıları sırasında Yenikapı’da çıkan kalıntılara göre İstanbul’un tarihinin 8500 yıl evveline kadar uzandığı iddia edilmektedir

MS 330 yılında imparator Birinci Konstantin İstanbul’un önemini farkına vararak onu yeniden imar etmiş ve Yeni Roma adıyla Bizans’ın başşehri yapmıştır.
Bu biraz da Katolikliğin merkezi olan Roma’ya karşı Yeni bir Roma kurma isteği olarak da değerlendirilmiştir..

İstanbul 1204 yılında bir Latin işgaline ( HAÇLI İŞGALİ) uğramış ve bu işgal sırasında şehir adeta yakılıp yıkılmıştır.
Bizanslı papazların şu sözü ilginçtir: İstanbul sokaklarında kardinal serpuşu görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz.

Öncesinde maruz kaldığı birçok kuşatmayı atlatan İstanbul 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet  tarafından fethedilmiştir ki bu çağ atlatmayı gerektirecek önemli bir hadise olarak tarihte yer almıştır
İstanbul’un fethedildiği sırada şehrin nüfusunun 50000 kişi civarında olduğu tahmin edilmektedir.. Fatih’in hükümdarlığı döneminde şehrin nüfusunun 100000 civarına yükseldiği çeşitli kaynaklarda belirtilmekte.

Şehrin imarı ile ilgili FATİH’İN VAKFİYESİNDEKİ SÖZÜ çok önemlidir

Hüner bir şehri bünyad etmektir, 

Reaya Kalbin abad etmektir

Yani bugünün anlatımıyla Esas maharet bir şehri onarırken veya yeniden inşa ederken aynı zamanda burada yaşayan insanların kalplerini de kazanmak ve onları mutlu etmektir

Fatih ile birlikte İstanbul kurgulanırken ( genelde Osmanlı şehirlerinde hep bu noktaya dikkat edilmiştir) şehir, Merkezde Cami olmak üzere inşa edilen Külliye ve onun çevresindeki yapılar olarak kurgulanmıştır. Bu Külliye yapıları da genelde hep VAKIF olmuştur.

Vakıf bilindiği gibi Allah için vakfedilen mekanlardır

Külliye dediğimiz manzume Cami, Sıbyan Mektebi, Hamam, İmaret ( AŞEVİ) Tabhane, Medrese, vs den müteşekkil oluyordu

Külliyelerde Çarşı, Hamam ve Kervansaray  gelir getirmek için düşünülüyor ve buradan gelen gelirler Külliyelerin masrafları için vakfediliyordu

Bu külliyelerin etrafında mahalle örgütlenmesi tarzında yerleşim oluyordu. İstanbul’da  MAHALLE denen birim aileden sonra gelen en önemli yapı idi.

Genelde büyük külliyelerin çevresinde hep ÇARŞILAR kurulmuştu

Ayasofya’ya gelir getirmesi için Fatih Sultan Mehmet tarafından Kapalıçarşı’nın temeli olan Cevahir Bedesteni kurulmuştu. Sonra da Sandal Bedesteni inşa edilmişti. Kapalıçarşı bu iki bedestenin çevrelerindeki dükkanlardan meydana gelmişti

Fatih’in vezirlerinin yaptıkları Külliyeler

Sultan Fatih İstanbul’un imarı için özellikle etrafındaki paşalarını da seferber etmişti:

Mesela Sadrazam MAHMUT PAŞA ( kendisine Veli Paşa da denilmekteydi) bu açıdan önemli bir örnekti

Bugünün Mahmut Paşa semti oradaki külliye ve çevresindeki 260 küsür dükkandan müteşekkildi

MURAT PAŞA; Aksaray’da Vatan ve Millet caddelerinin kavşağındaki külliye, Fâtih Sultan Mehmed’in vezirlerinden Has Murad Paşa tarafından 876 (1471-72) yılında yaptırılmıştır. Vatan caddesi açılırken birçok bölüm maalesef yıktırılmıştı

Fatih zamanındaki diğer külliyelerden bazılarını zikretmek gerekirse;

FATİH CAMİİ önemli bir külliye idi ve Fatih Sultan Mehmed’in adını taşımaktaydı. Bu külliyenin hemen yanıbaşında Saraçlar Çarşısı kurulmuştu. Saraçhane semtinin adı da buradan gelmektedir.

(Fatih Camii ve Külliyesi)

ŞEYH VEFA KÜLLİYESİ

İstanbul’un bir semtine adını vermiş olan Şeyh Muslihuddin Mustafa İbnülvefâ’ya (ö. 896/1491) ait külliye cami/tevhidhâne, medrese, hankah, çifte hamam, imaret, tabhâne, kütüphane, çeşme ve türbeden meydana gelmiştir.

EYÜP SULTAN KÜLLİYESİ ( Hz.Peygamber’in (as) yakın arkadaşı Eyyüb-ül Ebsari’nin kavri burada bulununca o bölgeye bir kğlliye yapılmıştı)

Uzun bir dönem bu külliye sistemi yürürlükte olmuştur ve genelde hep benzer bir form içinde bu yapılar inşa edilmiştir.

Fatihten sonraki padişahlar döneminde de bu trend devam etmiş ta ki Batılılaşma dönemi ve tanzimat devrine kadar bu tarzda çok eser verilmiştir. İstanbul’da kurulan semtlerin büyük bölümü böyle oluşmuştur. Bayezid, Cerrahpaşa, Haseki vs

Batılılaşma Dönemi ve Barok Mimari

Batılaşma dalgası ile birlikte özellikle ikinci Mahmut’tan sonra Ermeni Balyan ailesinin uyguladıkları Barok sitili ile yeni bşr kurgu ve mimari yaklaşım ortaya çıkmıştır. Dolmabahçe Sarayı, Ortaköy Camii, Aksaray Valide Sultan Camii, Nusretiye Camii, Feriye sarayları, Ortaköy cami vs. Bir dönem İstanbul’a bu tür eserler damga vurmuştu

Bu akım da aşağı yukarı 1900’lerin başlarına kadar devam etmiş.. Ondan sonra 1909-1930 arası Ulusal Mimari akımı diye bir akım var. Burada mimaride daha öze dönüş tarzında bir yaklaşım görülmektedir. O dönemde batılılaşmaya karşı milli bir damar da yükselmiş ve bu şehrin yapısına da tesir etmişti. Mesela İTO’nun onardığı ve hizmete sürdüğü Liman han, o üslubun önemli bir örneğidir. Dördüncü Vakıf Han, Büyük Postane, Haliç Kongre Merkezi de bu akım içinde gösterilecek önemli örneklerdir


Şimdi bunlar hep üslup örnekleri zikrettiğimiz eserler

Sonrasında Cumhuriyet döneminde üslup konusunda bir kere eskiden vaz geçiliyor fakat yerine çok tutarlı yeni bir üslup maalesef hala oturtulamıyor. Son yıllarda eski eserlerimizin onarımı tarzında bir politika izleniyor ki en azından tarihi kurtarmak adına önemli bir çalışma diye düşünüyorum.

Ben ceddimizin İstanbul’u yeniden oluştururken kendi zihniyetlerinin de tesiriyle anlamlı bir kurgu ortaya çıkardıklarını görüyorum. Fakat bugün bu şehirde yaşayanların yani topyekün bizlerin maalesef bu bakış açısına çok da sahip olamadığımızı ve bunu şehre uygulayamayamadığımızı düşünüyorum. Bence İstanbul’a ah şöyle güzel böyle güzel diye bakmaktan öte biz yaşarken bu şehri belli bir üslup içinde nasıl daha iyi hale getirebiliriz? Bizden sonrakilere nasıl daha iyi bir şehir bırakabiliriz diye derin derin düşünmek lazım diye inanmaktayım.

Son cümle olarak beni en çok rahatsız eden son yüzyılda toplum olarak kafamızın karışık olmasının tesiriyle şehrin kurgulanmasında doyurucu bir yerleşim ve mimari üslubu oturtamamamış olmamızdır

İstanbul Ticaret Odası’nın İstanbul için yaptığı yayıncılık katkıları ve son eseri :

İstanbul Ticaret Odası olarak biz de kendi çapımızda hep İstanbul’a bir şekilde hizmet etmeye çalışan bir kurumuz. Bir çok faaliyetimizin yanında araştırmalar ve yayınlarla da bu hizmetimizi sürdürmeye çalışıyoruz.

Mesela “Dersaadet Ticaret Odası Gazetesi”nin ilk sayısını 5 Ocak 1884’te yayınlamaya başlamışız.

Ve bugün o gazeteyi “İstanbul Ticaret” adıyla haftalık olarak yayınlamaya devam ediyoruz.

Odamızın kurulduğu 14 Ocak 1882’den bugüne kadar yayınlanmış 3 binden fazla çalışması bulunuyor.  

Standart yayınlarımız içinde Türkiye ekonomisi, İstanbul’a yönelik ekonomik ve sosyal araştırmalar, sektörel araştırmalar, AB araştırmaları, KOBİ araştırmaları, vb. yayınlar var.

Prestij kitaplarımız da ise İstanbul ağırlıklı olmak üzere Türkiye’nin kültürel, tarihsel zenginliğini ortaya çıkaran eserlerimiz var.

Son çıkan yayınlarımızdan bir tanesi de “Yüzyılınİstanbul’u” kitabı.

Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili editörlüğünde hazırlanan eserle İstanbul’un geçirdiği son asır farklı boyutlarıyla anlatılıyor.

Âdeta asırlık bir İstanbul okumasının yapıldığı bu kitapta siyaset, ticaret ve ekonomi, sağlık, arkeoloji ve müze, sahaf, sanayi, spor, turizm, asırlık markalar, belediye ve şehircilik, radyo-televizyon ve sinema, gelenekli sanatlar ve İstanbul mutfağı gibi pekçok alanda yaşanan süreç ve değişim aktörleriyle birlikte derinlemesine bir analizle ele alınıyor.

Kitapta benim dikkatimi çeken birkaç hususu sizinle paylaşmak istiyorum.

“Yüzyılın İstanbul’u” eserinin birinci bölümünü teşkil eden “Tarihî İstanbul ve Arkeoloji”başlığının altında son derece önemli bilgiler var.  

Örneğin, İstanbul Arkeoloji Müzesinin yönetici kadrosunun kaleme aldığı İstanbul’da yapılan arkeolojik kazılar bölümü bir kitap encamında değerli bilgilere sahip.

Kısa süre önce İl Kültür Müdürlüğü’nden Yazma Eserler Müdürlüğüne atanan Dr. Çoşkun Yılmaz’ın yazdığı  “Ayasofya’nın Son Yüzyılı” makalesinde Ayasofya Camii’nin 1934 yılında nasıl müzeye dönüştürülme kararının alındığı kahramanlarının dilinden anlatılıyor.

Yine Çoşkun Hoca’nın Ayasofya’nın nasıl aslına rücü ettiğine dair birincil tanıklığı ise son derece değerli.Benim yakın arkadaşım olan ve 2019’da bir kazada hayatını kaybeden Ahmet Haluk Dursun’un Ayasofya’nın Başkanı olduğu dönemde yaptıklarının bir bölümüne yakinen şahitlik etmiş biri olarak Çoşkun beyin buradaki yazısını şahsen ilgi ile okudum. Keza Ahmet Emre Bilgili de o dönemlere bizzat tanıklık etmişti ki onun da katkıları çok önemli

Kitabın ikinci bölümünde yer alan “Ekonomik ve Siyasî Hayat”a dair konular ise İstanbul’un nasıl finanstan sanayiye, ticaretten sağlığa, belediyecilikten spora Türkiye’nin lokomotifi olduğunu gözler önüne seriyor. Burada içimizden yetişmiş ve bakan yardımcısı olmuş Hasan Büyükdede ağabeyimizin sanayi ile ilgili yazısı Dr. Akansel Çetinkaya’nın İTO ile Ticaretin Yüzyılı yazıları da ciddi bir emek mahsülü

Benim de Prof. Dr. Berat Özipek ile birlikte kaleme aldığımız “İstanbul’da İş Dünyası Üzerinden Yüzyılın Kısa Hikâyesi”nde dedelerimin, babamın ve benim yaşamış olduğum İstanbul’daki ticaret hayatını ve yaşanan kentsel dönüşümü ana hatlarıyla anlatma fırsatı bulduk.

Özellikle H. Prost ve İtalyan L. Piccinato’un planlamalarının şehre neler katıp neler kaybettirdikleri üzerinde de kısaca durmaya çalıştık

Kapalıçarşı ve Mahmutpaşa günlerimi anlatırken ise buradaki birçok arkadaşımın şahit olduğu enterasan olayların bize öğrettiği derslere işaret ettik.

Kitabın “Şehir ve Sosyal Hayat” bölümü ise yaşanan sosyal değişimi mimarî, eğitim, sağlık, dini hayat ve mutfaktan bakarak anlattığından son derece değerli.

O bölümde kendi hayatımızdan birçok sahneyeçağrışım yapabiliriz.

Bu alanda Dr. Sinan Genim ve Dr. Necdet Subaşı, sözleri ve fikirleri ciddiye alınması gereken şahsiyetler

Bu bölümde özellikle bu memleketin ilim hayatında çok önemli rol oynamış İmam Hatip Liselerinin açılmasını sağlayan Celalettin Ökten’in mahdumu Prof. Dr. Saadettin Ökten hocanın röportajını okumanızı hassaten tavsiye ediyorum.

O röportaja Saadettin Hoca’nın eşi Prof. Dr. Meriç Ökten Hanımefendi de katılmış. Maalesef Meriç Hanımefendiyi dün dar-ı bekaya yolcu ettik.

Cenab-ı Hakk Rahmet eylesin, makamı cennet olsun inşallah.

O söyleşi de İstanbul’un mana derinliklerine Nurettin Topçu, Mahir İz, Celal Hoca ve Ali Fuat Başgil gibi aktörleriyle birlikte yolculuk yapılırken günümüz mimari anlayışına dair yaptığı tespitleri hepimizinbüyük bir dikkatle not almamız gerektiğine inanıyorum.

Yüzyılın İstanbul’unun son bölümü ise “Kültürün Başkenti” ismini taşıyor. Gelenekli sanatlardan sahaflara, kültür-sanat endüstrisinden edebiyata, televizyondan sinema tarihine kadar çok önemli değerlendirme yazıları var. Prof. Dr. Önder Küçükerman’ın yazmış olduğu “Ehl-i Hireften Alamet-i Fârikaya Tasarım” yazısı ise iş dünyamızın hala eksikliğini tamamlayamadığı marka ve tasarım konusunda tarihsel bir projektör tutuyor.

Bu bölümde Mütevelli Heyet Başkanımız İsrafil Kuralay beyin Sanat endüstrileri ile ilgili bir çalışması var

Evet kitap kültürel bir hafıza olarak önemli olsa da Cumhuriyet’in II. asrına yönelik teklifleri açısından da son derece değerli.

Tamamını okuma şansımız olmasa bile dikkatimizi çeken birkaç makaleyi okuduğumuzda çok önemli hususları gözden geçirme fırsatı bulacağımıza inanıyorum.

Burada bazı makaleleri öne çıkararak adını zikredemediğim değerli üstadlara haksızlık yapmış olmaktan çok çekiniyorum. Belki şöyle bitireyim. Kitapta hepsi birbirinden güzel 37 yazı var, Havanız hangisine uygun ise, hangisinden başlamak isterseniz ziyan etmezsiniz. Ama yavaş yavaş ve sindire sindire okunabilecek bu güzel çalışmayı bence önemseyelim ve okumaya çalışalım diye düşünüyorum

Kitabın vücuda gelmesinde katkı sağlayan tüm dostlarımıza, büyüklerimize ve kardeşlerimize can-ı gönülden teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Ama esas bu eserin fikir babası olan İTO Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Şekib Avdagiç’e, bu projeyi hayata geçiren yayın kuruluna ve editör Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili beye hassaten teşekkür ediyoruz.

Bu yazıyı nihayete erdirirken vefat yıldönümü dolayısıyla bir şairimizi kısaca anmak istiyorum

İstanbul Çatalcalı bir şair ve düşünce adamı olan, 05 Ocak 1975’te vefat eden Bayrak Şairi Arif Nihat Asya’ya Allah (cc)’dan Rahmet diliyoruz

Merhum Arif Nihat Asya

“Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın…. 

Fatihin İstanbul’u fethettiği yaştasın! diyerek Fetih Marşı’nda gençlerimize seslenmişti

Bayrak Şiirinde ise her mısrası ile okurken tüylerimiz diken diken oluyordu.


Yazımızı Bayrak şiirini okuyarak bitirebiliriz.

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,   Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım!
Senin destanını okudum,  senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun       Yuvasını bozacağım.

 Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder.. Gölgende bana da, bana da yer ver. 

Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar: Yurda ay yıldızının ışığı yeter.

 Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düştüğümüz gün Gölgene sığındık.

 Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı; Barışın güvercini, savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim.
Senin altında doğdum.
Senin altında öleceğim.

 Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim: Yeryüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim!

*Bu yazı 9 Ocak tarihinde İTO Meclisinin açklışında yaptığım konuşmanın metin haline gelmiş halidir

 

İTO ARALIK MECLİSİNDEKİ AÇILIŞ KONUŞMASI

   

BÖLGEMİZDEKİ SON GELİŞMELER

Son günlerde güney komşumuz Suriye’de çok önemli değişimler yaşanıyor. Kasım ayının son haftasında başlayan Heyet Tahrirü’ş Şam liderliğindeki muhalif grupların Halep, Humus hattında ilerlemeleri ve 7 Aralık günü de Şam’a girmeleri ile birlikte 61 yıllık Baas Partisi iktidarı sona erdi.

Cumhurbaşkanı Esad’ın ülkeden ayrıldığı açıklandı. Esad’a en önemli desteği sağlayan Rusya ve İran’ın kendi problemleri ile uğraşıyor olmaları, ABD’de başkanlık değişiminin oluşturduğu geçiş dönemi, Lübnan Hizbullah’ının son İsrail saldırıları ile sıkıntılı durumlar yaşaması muhalif güçlerin bu tarz bir başarı kazanmalarının arkasındaki sebepler olarak gösteriliyor.

Suriye’de yaşanmakta olan otorite boşluğu ve istikrarsızlıklardan uzun yıllardır rahatsız olan Türkiye son gelişmeleri dikkatli bir şekilde takip ediyor.

Çünkü Suriye’deki mücadeleler bizleri birinci elden etkiliyor. Gerek Türkiye’ye düşman güçlerin ülkemize zarar verebilecekleri mesafelerde konuşlanmaları gerekse de Suriye’deki huzursuzlukların Türkiye’ye yönelik nüfus hareketliliğini tetikleyecek olması bizim için önemli sorunlar olarak önümüzde duruyor.

Bu arada Suriye’deki gelişmelerden cesaret alan İsrail’in Suriye sınırındaki Golan tepelerindeki tampon bölgeyi işgal etmesi, buna ilaveten Suriye’deki askerî ve stratejik hedeflere hava saldırıları düzenlemesi bu ülkenin alt yapısını ve gücünü ciddi oranda etkileyecek bir gelişme olarak endişe ile izleniyor.

Yine İsrail’in dünyanın dikkatleri Suriye’ye yönelmişken Gazze’de bir seneden fazla bir zamandır sürdürmekte olduğu ölçüsüz saldırılara ve vahşete devam etmesi de yine kabul edilemeyecek bir durumdur.

İnşallah Suriye’de en kısa zamanda dengeler yerine oturur, ülkemizde bulunan sığınmacıların önemli bölümü kendi ülkelerine döner ve güney sınırımızda daha problemsiz bir yapı ortaya çıkar. Bu arada dünya Kudüs, Gazze ve Filistin meselesine olan hassasiyetini eskiden olduğu gibi devam ettirir ve buralardaki zulmün ve işgallerin sona ermesi için gayret eder, diye temenni ediyoruz.

Ama görünen o ki bu bölgede bir süre daha sıkıntı ve karışıklık gündemimizde ciddi bir yer tutacak ve Türkiye bu süreçte çok önemli sorumluluklar almak durumunda kalacak.

Dileğimiz, öncelikle komşumuz Suriye’de tüm kesimleri kucaklayıcı, hak ve hukuka saygılı bir yönetimin kurulması ve ülkede asayişin sağlanmasıdır.

İnşallah böylesi bir gelişme, sosyal yapıyı düzenleyecek ve ekonomik aktivitelerin de daha güvenli bir şekilde yapılmasını sağlayacaktır.Dileğimiz ve duamız budur.

TÜGİS GIDA ZİRVESİ İZLEMİMLERİ:

SAYIN MURAT ÜLKER’İN  SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

Zaman zaman STK’ların davetlerine katılıyoruz. Ekonomi, kültür ve siyaset dünyasını değerlendiren çalışmaları takip ediyoruz.

Kasım ayı içinde Türkiye Gıda Sanayii İşverenleri Sendikası TÜGİS’in  Sürdürülebilirlik Akademisi’nin düzenlediği ve gıda sektörünün tüm paydaşlarını buluşturan 10. Sürdürülebilir Gıda Zirvesi’ne katıldım.

Zirvede gıda ekonomisinden inovasyona, yapay zekadan rejenaratif tarıma kadar birçok önemli konu masaya yatırıldı.

Seçkin konukları vardı ve gündemi de bir hayli dikkat çekiciydi.

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Fatih Kacır programın onur konuğu idi.

Ve gıda alanında önemli sanayicilerimizden Murat Ülker bey de uzunca bir konuşma yaptı.

Murat Bey konuşmasına başlarken benim de çok dikkatimi çekmekte olan bir konuya parmak basarak“İtiraf edeyim, benim bu “sürdürülebilirlik” lafına alışmam bir hayli zaman aldı.”   dedi.

“İnanın ben de niye bu kavramın seçilmiş olduğunu çok da iyi anlayabilmiş değilim ancak yine de insanlığın geleceğine dair endişeyi anlatan bir kavram olması hasebiyle ciddiye almamız gerekiyor.”, diye devam etti.

Ayrıca, Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlı maddelere dikkat çekerek bu maddeleri, “işimize ve hayatımıza nasıl entegre edebiliriz” diye iyice düşünmemiz gerektiğini ifade etti.

“Çevresel, ekonomik ve sosyal alanlarda dengeyi sağlayarak bugünü ve geleceği güvence altına almalıyız.

Temiz enerji kullanan şehirler, geri dönüşümle yenilenen kaynaklar ve bilinçli bireyler geleceğimiz için son derece gerekli olan unsurlardır.” diyerek konuşmasına devam etti.

Murat Bey konuşmasında bazı rakamlar verdi ki burada nakletmeyi yararlı görüyorum: Dünyada iklim değişiklikleri, gıda verimini yaklaşık %21 oranında azaltmıştır.

Su kaynaklarının yaklaşık %70’i tarımda kullanılmaktadır.

Bugün Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım örgütü verilerine göre gıdanın %13’ü hasat sonrası, %17’si ise satış noktaları veya evde israf edilmektedir.

Daha büyük buzdolabı istiyoruz, içine daha çok şey koyuyoruz, korumak için bir sürü masraf ediyoruz, elektrik sarf ediyoruz, sonra da maalesef çıkarıp çöpe atıyoruz.

Gıda israfı neden önemli? Mesela elbiseniz var modası geçti, başkası giyebilir veya geri dönüşüme gidebilir ama gıdalar maalesef günü geçince çöp olmaktadır.

Üretilen toplam gıdanın %30’u israf oluyor. Üstelik gıda israfının çarpan etkisi büyüktür. Yani israf edilen her gıda aynı zamanda su,toprak, enerji, emek ve sermaye israfı demek.

Dünyadaki gıda israfı müstakil bir devlet olarak düşünüldüğünde yapılan harcama ile bugün Amerika ve Çin’den sonra üçüncü büyük ülke olurdu.

Bu noktada Murat Bey’in dikkat çektiği kavramı ben de çok önemli buluyorum: Bu da “İSRAF”: Bu açıdan “israf” iklim krizinin önemli nedenlerinden birisidir.

Burada A’raf suresinin 31. ayetindeki “Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” şeklindeki ayetin mesajını iyi anlayabilmeliyiz..

Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.), akarsu kenarında bile suyu israf etmemeyi öğütlemektedir.

Bu ilahi mesajlar bize, dünyayı harap etmek değil, onu daha güzel bir şekilde gelecek nesillere bırakmak görevini yüklemektedir.

Murat bey şöyle bir dilekte bulundu: “Yetkililer karar alırken gıda sistemlerine bütünsel yaklaşmalılar. Çünkü gıda sistemi; tohumdan toprağa, tarladan sofraya, hammaddeden tedariğe ve hatta geri dönüşüme kadar giden döngüsel bir süreçtir. Tüm paydaşlarla iş birliği yaparak ortak sorumluluklar üstlenmek gerekmektedir…”

Özetle birlikte harekete geçerek daha sağlıklı, adil ve sürdürülebilir bir gıda sistemi oluşturabileceğini kaydetti.

SANAYİ VE TEKNOLOJİ BAKANI SAYIN FATİH KACIR’IN TARIM, GIDA SANAYİ VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ 

Daha sonra söz alan Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fatih Kacır Bey de attıkları uzun soluklu adımlarla tarım ve sanayi sektörleri arasında bağları güçlendirdiklerini ülkemizin yüksek tarım potansiyelinin ekonomik değere dönüşmesini temin etmek için çabaladıklarını vurguladı.

Bu anlayışla 2002 yılından bugüne kadar gıda ürünleri imalatına yönelik 8 bin 589 yatırıma teşvik belgesi düzenlendiğini, 708 milyar lira sabit yatırımın ve 252 bin nitelikli istihdamın önünün açıldığını ifade etti.

11’i “gıda ihtisas organize sanayi bölgesi” olmak üzere toplam 203 organize sanayi bölgesinde gıda ürünleri imalatının başladığı bilgisini paylaştı.

Kalkınma Ajansları eliyle gıda sektörüne yönelik yürütülen 773 projeye 2,6 milyar lira destek sağlanmış.

Bunların sonucunda gıda sanayimizin yalnızca iç talebi karşılamakla kalmayıp aynı zamanda son yıllarda ihracatta da önemli bir atılım gerçekleştirdiğini  vurguladı.

Sayın Bakan; geçtiğimiz yıl 18,9 milyar dolar ihracata ulaşan sektörün önümüzdeki dönemde daha da büyüyeceği öngördüklerinin ifade etti.

Yakın zamanda da “Yerel Kalkınma Hamlesi Teşvik Programı”nı başlatacaklarını  aynı zamanda üreticiler ve sanayiciler için daha yüksek katma değer oluşmasını sağlamak için kalite zincirini uçtan uca takip edecekleri bir mekanizma kurmayı planladıklarını belirtti.

Böylece gıda zayiatlarının azaltılması, birincil üretimde şekillenen üretim kayıplarının minimize edilmesi, üretim kapasitesinin kullanılmamasına bağlı kayıplarla depolama ve lojistik aşamalarındaki kayıpların azaltılması; gıda üretim aşamalarında ortaya çıkan yan ürün veya artıkların değerlendirilmesi anlayışıyla “Gıdada sıfır atık, sıfır israf” hedefiyle çalıştıklarını ifade etti.

Daha sonra Sanayi Bakanı Fatih Kacır, Murat Bey ve birkaç TUGİS yetkilisi ile birlikte özel bir görüşme yapma imkanı bulduk. Burada ülkemizde tarım yapılacak arazilerin daha iyi değerlendirilmesinin çok önemli olduğu vurgulandı

.

Bakan bey, devletin bu noktada verimli projeleri ciddi oranda desteklemek hedefinde olduklarını belirtti. Köylerimizin ve tarım yapacak nüfusumuzun bu alanda eğitilmesinin önemi üzerinde duruldu. Topraklarımız parçalanmamalı, köylerimiz boşalmamalı, özellikle endüstriyel tarıma önem verilmelidir cümlelerinin altı çizildi.

ÖZETLE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİKTEN NE ANLADIM?

Ben bu görüşmelerden genel olarak şu kanaate sahip oldum.

İngilizce orijinal deyimiyle SUSTAİNABİLİTY, Türkçe karşılığı olan SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK kelime olarak daimi olma yeteneği anlamında bir kavramdır
Sürdürülebilir gelişme ise gelecek neslin ihtiyaçlarını karşılama yetisine zarar vermeden günümüzdeki ihtiyaçları karşılayabilen gelişmedir
Bazı kaynaklarda izah edildiği üzere sürdürülebilirlik hedeflerine şu yedi boyutta ulaşabilmek mümkündür:

Bunlar : EKONOMİ, TOPLUM, MESLEK GRUPLARI, HÜKÜMET, ÇEVRE, KÜLTÜR VE FİZYOLOJİ
“Sürdürülebilirlik” başka bir yönüyle de israfın önlenmesi, insanoğlunun tabiatı ve çevresini kendi menfaati için sömürmemesi ve en iyi şekilde değerlendirmesi anlamında bir kavramdır. Bunun sonuçları hem bugünü hem de yarını kapsamaktadır. Burada önemli husus özellikle çocuklarımızın ve gelecek nesillerin haklarına riayet edilmesidir.

İnsanoğlu bugüne kadar maalesef bu hususta dikkatli davranmadı ve bugün çok sayıda sorun yaşıyoruz. Bundan sonra Murat Bey’in deyimi ile “Bundan sonra herkes kendi kapısının önünü süpürmelidir.”

Tarım ve hayvancılık alanındaki sözümüzü bitirirken sürdürebilirlik konusunda özetle şunu söyleyebiliriz:

Sürdürülebilir tarım ve hayvancılık, Türkiye’nin hem ekonomik kalkınması hem de çevresel denge açısından kritik öneme sahiptir. İklim değişikliği, kaynak kıtlığı ve ekonomik zorluklarla mücadele ederken sürdürülebilirlik odaklı politikaların benimsenmesi, Türkiye’nin tarımsal potansiyelini artırabilir.

Uzun vadede ekosistem dengesini gözeten ve sosyal refahı artıran bir tarım ve hayvancılık sistemi oluşturulmalıdır….

ARALIK AYINDAN ÖNEMLİ GÜNLER

Yazımıza son verirken Aralık ayı içindeki bazı önemli tarihleri de paylaşmak istiyorum.

11 Aralık; dostumuz, eski başkanımız İbrahim Çağlar’ın aramızdan ayrılışının yıldönümüydü. Değerli dostumuzu Rahmetle anıyoruz.

17 Aralık Mevlâna Hazretlerinin 751. Vuslat Yıldönümü. Âşıklar sultanı, marifet nurunun aynası Hazretin, Şeb-i Aruzunu tebrik ediyoruz, ruh-u şâd olsun.

Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma

Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?

Çağrısına kulak verip 27 Aralık 1936’ta Hakk’ın rahmetine kavuşan Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u da bir kez daha rahmetle anıyoruz. Mekân-ı cennet olsun.

Son hatırlatacağım nokta 21 Aralık bir yıl içindeki en uzun gecedir. Bu geceye en uzun gece manasına ŞEB-İ YELDA da denmektedir.

Bu gece ile ilgili çok bilinen ve tekrarlana bir beyit ile yazımıza son vermek istiyorum

“Şeb-i yelda’yı müneccimle muvakkit ne bilir. 

Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat”. 

Günümüz Türkçesiyle; Uzun geceyi ne müneccimler ( yıldız ilmiyle uğraşanlar) ne de zaman ölçenler bilemez.

Onun kaç saat sürdüğünü gam çekenlere sor”anlamına gelir.

ŞEB-İ YELDA Farsça bir terkiptir. Gerek Fars kültüründe gerek Osmanlı’da önem bu geceye önem verilmiş ve edebi metinlerde de çok kullanılmıştır. Bu geceyi  “Sevgililer gecesi “diye tanımlayanlar olmuş. Bazıları da karanlıktan aydınlığa çıkışın başlangıcı diye de ifade etmişler

İnşallah tüm gece ve gündüzlerimiz gamsız, kedersiz huzurlu bir şekilde geçer ve istikamet üzere emaneti teslim ederiz.

 

* Bu yazı 12 Aralık 2024 tarihinde İTO Meclis toplantısında yaptığım konuşmanın metin haline gelmiş şeklidir.

TRUMP SONRASI ABD TÜRKİYE İLİŞKİLERİ ÜZERİNE

”14 Temmuz 2024 tarihinde İTO Meclisinde yaptığım konuşmanın bir bölümünde Trump sonrası Türkiye ABD ilişkileri nasıl olabilir üzerine kısa bir analiz yapmıştım. Aşağıda bu analiz yer almaktadır”

ABD’de Trump’ın seçimleri kazanması ile birlikte dünya yeni bir döneme hazırlanıyor. Gerçi ABD gibi büyük ülkelerde liderlerin değişimi ile ülke politikalarında çok ani ve hızlı değişimlerin de beraberinde geleceği her zaman görülebilecek bir durum değildir. Ama yine de Trump’ın güçlü bir şekilde yeniden iktidar oluşu muhakkak ki bazı şeylerin değişmesine yol açabilecektir.

Bilindiği üzere Donald Trump, Biden öncesi 2017-2021 arası iktidarda bulunmuştu. Bu süreçte ABD-Türkiye ilişkilerinde karmaşık bir süreç yaşanmıştı. İki ülke arasındaki ilişkiler, özellikle Trump’ın kişisel diplomasi tarzı ve ABD-Türkiye ilişkilerini doğrudan etkileyen konular nedeniyle oldukça inişli çıkışlıydı. Bu dönemde iki ülke arasındaki ilişkiler, bazı alanlarda ciddi gerilimlere sahne olurken diğer alanlarda stratejik iş birliği devam etmişti

BİR KAÇ ÖRNEK VERMEK GEREKİRSE

S-400 Krizi:  Türkiye’ye verilmiş olan taahhütlerin gecikmesi ve sürüncemede bırakılması üzerine Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alması, ABD-Türkiye ilişkilerinde ciddi bir gerilime neden olmuştu. Sonuç olarak Türkiye F-35 programından çıkarılmış ve bize bazı yaptırımlar uygulanmıştı.

YPG/PKK Sorunu: Bilindiği üzere ABD’nin Suriye’de PKK’nın kardeş gücü YPG ve bunun farklı uzantıları ile iş birliği, Türkiye tarafından büyük bir tehdit olarak algılanmakta ve biz ABD’den bu bölücü ve düşman kuvvetlere desteğini durdurmasını talep etmekteydik. Halen de ediyoruz. Trump yönetimi, Türkiye’nin Suriye sınırına yönelik güvenlik endişelerine bir ölçüde destek vermişti  fakat buna rağmen ABD’nin YPG’ye desteği sürmeye devam etmişti.

Ekonomik ve ticarî alanda Türkiye ile ABD arasında ticaret hacminin artırılması hedeflense de bazı ekonomik yaptırımlar ve ek vergiler, iki ülke arasındaki ilişkileri zorlamıştı. Özellikle Türkiye’nin ABD’ye yönelik çelik ihracatına uygulanan ek vergiler, ekonomik ilişkileri olumsuz etkilemişti.

Rahip Brunson Krizi: Rahip Andrew Brunson’ın Türkiye’de tutuklanması ve ardından ABD’nin yaptırım tehditleri, iki ülke arasında büyük bir diplomatik krize neden olmuştu. Trump, Brunson’ın serbest bırakılmasını açıkça talep etmiş ve bu durum Türkiye’nin ekonomisine menfi bir tarzda etki eden döviz dalgalanmalarına yol açmıştı. Brunson’ın serbest bırakılmasıyla bu kriz nispeten çözülmüştü.

Trump yeni yaptığı bir konuşmada da bu konuya atıf yapmış ve problemi canlı tuttuğunu göstemişti.

Trump’ın iktidarda olduğu dönemde Cumhurbaşkanımız ve Trump arasında kişisel dostluk mesajları ön plana çıkmıştı. Tabii bu arada ABD başkanının kendi mizacının da etkisiyle bazen maksadını çok aşan beyanlarına da şahit olduk. Trump’ın diplomatik meselelerde doğrudan Erdoğan’la iletişime geçmesi, iki ülke arasındaki bazı krizlerin hafifletilmesine katkı sağlamıştı. Ancak bu kişisel ilişki her iki ülke için stratejik sorunları çözmekte yeterli olmamıştı.

Yine aynı dönemde Trump, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki doğal gaz arama faaliyetlerine yönelik zaman zaman eleştirilerde bulunsa da Türkiye’ye karşı çok fazla katı bir tutum izlememişti.

Trump’ın yeni döneminde geçmişteki yaklaşımları da referans alarak muhtemel ilişkiler nasıl olabilir üzerinde bazı tahminler yapmak istersek şunları söyleyebiliriz:

Trump’ın yeni bir döneminde ABD-Türkiye ilişkilerinin seyrinin, Trump’ın kişisel diplomasi tarzı, ekonomik iş birliği vaatleri ve Türkiye’nin güvenlik kaygılarına yönelik yaklaşımıyla şekillenmesi beklenebilir.

Geçen döneme göre bazı sorunlar hala devam ediyor. S 400 meselesi , PKK/YPG ve uzantıları ile ilişikler yine sorunlu alanlar.

Trump’ın ilk dönemi ile bugün arasında uluslararası ilişkilerde yeni meseleler ortaya çıktı. Çin faktörü  ve ABD Çin rekabeti daha da ciddi bir hale gelmeye başladı.

Rusya Ukranya savaşı sonrası Avrupa’daki müttefik ülkeler ciddi sorunlarla karşılaştılar. ABD’nin üzerindeki yükler arttı.

Geçen döneme ilave olarak yeni dönemde İsrail’in 7 Ekim 2023 tarihi itibariyle Gazze’de ölçüsüz bir güç kullanarak adeta bir soykırıma başlaması gündeme yeni giren bir madde olarak ortaya çıktı. İsrail’in bu saldırlarını şiddetle kınadığımı da bu vesile ile beyan etmek isterim.

İsrail’in bu şiddet gösterisine karşı başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin önleme yönünde bir aksiyon göstermemeleri, Türkiye ABD ilişkilerini bekleyen önemli bir sorun olarak ortadadır. Trump’ın bu hususta farklı bir tavır göstermesi beklenmemekle birlikte gerek ülkesinde gerekse de dünyanın çok farklı yönlerinde ölçüsüz saldırılara karşı bir reaksiyonun gelişmesi pragmatik bir politikacı olan Trump’ın davranışlarını acaba etkileyebilir mi diye düşünmekteyim.

İnşallah böyle bir gelişme ortaya çıkar. Bazen bu çerçevede bazı ümitlerin ortaya çıktığını gözlemlemekteyiz.

İsrail’in  bir yıldır sürekli arttırdığı bu ateşi tüm OrtaDoğu’ya sıçratma tehlikesi var. İran ile ciddi bir savaş tehlikesi gündemedeki yerini koruyor maalesef.

Türkiye nerede durmalı?

Bu dengeler içinde Türkiye’nin de Orta Doğu’da daha güçlü olması gerekiyor. Özellikle Güneydoğu’da sınırların hem bizim tarafta hem de sınır ötesinde her daim dikkatli olunması lazım.
İran ile İsrail’in muhtemel bir çatışmaya girmesini engellemeye yönelik ciddi gayrete ihtiyaç var.

Suriye ve Mısır ile bozulan ilişkilerin de düzeltilmesi için diplomasi çalışıyor.  

Türkiye, NATO ve AB ile ilişkilerini sıcak tutarken BRICS ülkelerini de ilgi alanında bulundurmaya çalışıyor ki uluslararası alanda alternatiflerini artırabilsin.

Türkiye yakın dönemde sürdürdüğü gibi Rusya ile işbirliğini de belli bir düzeyde tutması  gerekiyor ki denge sağlanabilsin.

Trump daha önceki iktidarında olduğu gibi ABD’yi içine kapanan bir tercihe sürüklerse Türkiye ve gelişmekte olan ülkeler bu noktada finansal olarak etkilenebilir.

Suriye’den asker çekme niyetini yine ortaya koyarsa Türkiye bu politika ile Orta Doğu’da belki daha da rahatlayabilir. Tabii Trump’ı saran derin ABD merkezleri, ona bu imkanı verir mi? Onu ilerleyen zamanlarda hep beraber göreceğiz
Tüm bu kısa uluslararası ilişkiler turunda gördüğümüz üzere bu anlamda dünyanın 4 yıllık yeni bir döneme hazırlandığını gözlemliyoruz. Ve bu süreçte en sıcak noktalarda bulunduğumuzu vurgulamamız gerekiyor.

Bu bahsi kapatmadan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı paylaşımda “Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan başkanlık seçimini büyük bir mücadelenin ardından kazanarak yeniden ABD Başkanı seçilen dostum Donald Trump’ı tebrik ediyorum.” ifadesini kullanması üzerinde de aklıma gelen bir hikayeyi sizlere aktarmak istiyorum

Biliyorsunuz kültürümüzde çok önemli ibret öykülerinin yer aldığı kitaplar vardır. Bunlardan birisi de Beydaba’nın Kelile ve Dimne’sidir.

Çeşitli öyküler üzerinden insanlığa ibretlik halleri gösterir.

Bunlardan birisinde Kelile, Dimne’ye stratejik bir öğüt verir;  

“Akıllı ve mert insanlarla birlikte ol, onlara yaklaş ve onlardan ayrılma. Bir kimse akıllı ve mert ise onunla dost ol. Çünkü akıllı ve mert kişi, olgun kişidir. Akıllı olup mert olmayan kişiyle kötü huylu olsa bile dostluk kur. Kötü huyundan uzak durarak onun aklından yararlanabilirsin.

Akılsız olup mert olan insanla da dost ol; aklını beğenmesen de onunla ilişkini kesme, onun mertliğinden yararlan ve ona akıl ver. Ama hem aptal hem de kötü olandan ise kendini koru.”

Sayın Cumhurbaşkanımızın Trump’a yönelik bu demecini Kelile ve Dimne’deki hikaye ışığında sanırım bir daha değerlendirmemiz gerekiyor.

 

 

TOPLANTI KONUŞMA NOTLARI: GÖRÜŞ VE ÖNERİLERİMİZ


“İTO’nun 2 Kasım 2024 tarihinde gerçeklrştirdiği 21. Dönem ikinci Meclis üyeleri istişare toplantısında yaptığım konuşmada belirttiğim hususları burada da paylaşıyorum”

Öncelikle şu noktaya dikkat çekerek başlamak isterim ki hepimizin üzülerek izlediğimiz gibi 1 yılını dolduran bir vahşet Gazze’de devam ediyor.

İsrail’in insanlığı ayaklar altına alan saldırıları neticesi şu ana kadar çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 50 bine yakın insan katledildi.

Bu resmen açık bir soykırımdır. Orada Filistinli kardeşlerimiz resmen hedef tahtasına oturtulmuş bir şekilde katlediliyorlar.

Ve bütün dünyada sanki eli-kolu bağlıymış gibi olanı biteni seyrediyor. Tam bir acizlik panoraması.

İsrail’in bu ateşi bölgenin farklı taraflarına doğru da kaydırmak istediğini görmekteyiz ve bundan dolayı endişeliyiz.

2 Kasım 1917’de Balfour Deklarasyonu yayınlanmıştı.

2 Kasım aynı zamanda çok önemli bir tarihî olayın yıldönümüdür.

Balfour Deklarasyonu denen olay tam 107 yıl evvel bugün vuku bulmuştu.

2 Kasım 1917’de İngiliz Dışişleri Bakanı  Lord Arthur Balfour, uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild’e bir mektup göndererek Filistin topraklarında bir Yahudî devleti kurulması konusunda İngiliz hükûmetinin destek vereceğini bildirmişti.

İşte bu tarihî deklarasyonla başlayan süreçin üzerinden 107 yıl geçti. Balfour Deklarasyonu Yahudileri Orta Doğu’nun bağrına bir hançer gibi sokmuştur ve bugün bu hançer maalesef farklı yönlere doğru harekete geçmektedir.

Türkiye olarak sürekli teyakkuz halinde olmak zorundayız ve geçen Meclis toplantısında altını çizmeye çalıştığım gibi “Hazır ol Cenge istiyorsan sulhu salah” lafzına uygun olarak her alanda donanımlı olmak zorundayız.

Ama biz saldıran olmamalıyız. Biz zalim olmamalıyız. Her durumda adaletten ve insan olma özelliğimizden ayrılmamalıyız. Bize de bu yakışır…

Geçen günlerde savunma sanayimizin kalbi durumundaki TUSAŞ’a yapılan saldırı, ülkemizin bu alandaki gelişmesine karşı bazılarının çok rahatsız olduklarını gösteren bir hamle olarak dikkatimizi çekmiştir.

Bu saldırıyı nefretle lanetliyoruz. Şehit düşen kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza şifa diliyorum. Milletimizin başı sağ olsun.

Devletimiz ve milletimiz ile birlikte terör örgütlerinin ve uzantılarının alçakça emellerine fırsat vermeyeceğimizi bu saldırıdan sonra güvenlik birimlerimizin yürüttüğü karşı operasyonlarla gösterdiğimize inanıyorum.

Aynı zamanda İstanbul Fuar Merkezimizde düzenlenen 4. SAHA EXPO Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı da  ülkemizin savunmasına verdiğimiz önemi ve bu alandaki gelişmeleri göstermesi açısından çok önemli bir olaydır.

Savunma sanayimizde geliştirilen silah ve araçlarla teknolojide gelinen nokta resmen dosta güven düşmana korku veriyor.

Ülkemizin yerli ve milli sermayesinin katkılarıyla üretilen bu savunma sanayi ürünleriyle gurur duyuyoruz.

İTO Meclisinin iki yılı özetle nasıl geçti?

Bu çalışma toplantısıyla birlikte İTO’nun 21. Meclisi 2. yılını doldurmuş oluyor.

Bu süre zarfında deprem gibi çok önemli bir tabii afet ve hâlâ etkisinden kurtulamadığımız ekonomik dengesizliklere rağmen yine de İTO olarak verimli bir çalışma dönemi geçirdiğimiz kanaatindeyim.

Bu süreç zarfında her zamanki gibi Türkiye ve dünya gündemini sıcağı sıcağına takip eden komite ve Meclis üyelerimizin fikirleri yâni sizlerin katkıları son derece değerliydi.

Arkadaşlarımızın tesbitlerine göre sizlerle bazı rakamlar paylaşmak istiyorum

21. dönemde Meclisimizde son toplantıya kadar 90 arkadaşımız söz almış.

183 Arkadaşımız kürsüyü hiç kullanmamış. 29 Komitemizin sorunlarını ve görüşlerini Meclis kürsüsünden hiç duymamışız maalesef.

Mecliste konuşan ve fikirlerinin bizlerle paylaşan arkadaş sayımızın çok daha fazla olmasını arzu ediyorum. İnşallah yeni dönemde bu arayı kapatırız.

Seçimlerden sonra 31 arkadaşımız değişmiş ve yeni isimler Meclisimize gelmişler. Görev süresi bitenlere teşekkür ediyor, yeni gelenlere hoşgeldiniz diyorum.

21. Dönemde komitelerimiz kendi üyeleri ile 9 adet büyük zümre yapmışlar. Buna ilaveten yemekli istişare toplantısı sayısı 95 olmuş. Sanki format biraz daha bu yöne kaymış gibi görünüyor.

Odamız fuarlar programında 15 Kasım 2022’dan bugüne kadar toplam 92 fuara iştirak edilmiş. 59 bin856 m2 alanda 2760 iştirakçi bizim organizasyonlarımız dâhilinde fuarlara gitmişler.

15 Kasım 2022’den bugüne kadar odamızın üyelerinden 82 heyet odamız dışında çeşitli temaslar yapmışlar. Yine bu süre zarfında odamıza yurt dışından 70 adet heyet çeşitli görüşmeler yapmak üzere gelmişler.

İki yıl zarfında odamızda B2B tabir edilen 12 organizasyon yapılmış. Tüm bu organizasyonlara 960 firma katılmış.

Bir de  URGE dediğimiz Uluslararası Rekabetçiliğin Geliştirilmesi Projesi çerçevesinde 4 program düzenlenmiş ve buralara 53 firma katılmış.

Tabii bu arada bireysel ziyaretler, başkanlık nezdindeki temaslar bu rakamlara dâhil değil. Bunlar Oda içi birimlerimizin organize ettiği toplantılar.

Tüm bunlara ilave olarak yönetim kurulumuz  ve başkanımız, gerek iş çevreleriyle gerek kamu idarelerimizle ve gerek hükûmetimizle temaslarını son derece dikkatli bir şekilde yürütmeye devam ediyor. Kendilerine teşekkür ediyoruz.

Bu buluşmayla birlikte yeni çalışma dönemimizin de iş dünyamız, vatandaşlarımız, milletimiz,  memleket ve devletimiz için hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Şimdi de genel ekonomik durum ile ilgili bazı görüşlerimi dile getirmek istiyorum

Zaman zaman “Devlet” ve “Millet” kavramları siyasetin ve anayasa tartışmalarının içinde mesele olmuştur ve olmaya da devam etmektedir…

Siyaset bilimi içinde yer alan bu “Devlet mi millet için yoksa millet mi devlet için vardır. ” tartışması çok kadim bir konudur.

Fakat tüm bunların gerisinde esasında aslolan insandır. Tüm mekanizmalar insanın daha iyi bir hayat yaşaması içindir.

İnsanoğlunun beş önemli değeri vardır ki bunların korunması daima esas olarak değerlendirilmiştir. Bunlar; Can, mal, akıl, nesil ve dinin korunmasıdır.

Millet belli değerler etrafında toplanan insanlardan müteşekkildir. Devlet, insanın ve insanlardan müteşekkil milletin bu değerlerini korumakla mükelleftir.

Vatan ise insanların yâni milletin üzerinde var olduğu, yaşadığı, medeniyetler kurduğu topraktır. İnsan önemlidir, onun üzerinde var olduğu bu vatan da o sebepten önemlidir.

Peki bu devletin yönetimi nasıl ve kimler tarafından yapılır?

Kuruluşunun 101. yılını kutladığımız Cumhuriyet rejimi gereğince millete en iyi hizmeti yapacağını iddia edenler arasından vatandaşlarca seçilen siyasetçiler bu devleti yönetirler.

Yâni siyasi otoriteyi meşru kılan ve devletin idare mührünü onun eline veren bu milletin yâni insanların seçimidir, tercihidir.

Bürokrasi de bu seçilmişlerin işlerini uygulayan nitelikli kadrolardır.

Hem siyasi hem de bürokratik kadrolar milletten güç alırlar. İşlerinin millet adına yaparlar. Bu kadroların tüm harcamalarını , maaşlarını, özlük haklarının bedelini bu yönetilen insanlar yâni millet vergileri ile sağlar. İş dünyası dediğimiz kesim yani bizim de temsil ettiğimiz kesimler ayrıca milyonlarca insanımıza iş alanı sağlar ve devletin üzerinden önemli bir yükü alırlar. Bu da diğer önemli bir husustur.

Yönetici kesime düşen de devlet mekanizmasınının doğru kararlarla, tam isabetli bir şekilde, israf yapmaksızın çalışmasını sağlamaktır

Hiçbir yönetici milletin adına verdiği kararlarda kendisini “lâyüs’el” yâni sorumsuz ve hesap sorulamaz mevkide göremez.

Hiç kimse yönetim sırasında yaptığı yanlışların ve sorumsuzlukların bedelini günü geldiğinde gelecek nesillerin ödeyeceğini unutma hakkına sahip değildir.

Bu konuda izninizle birkaç misal vereyim;

Mesela 1990’lı yılların başında emeklilik yaşının düşürülmesi şeklinde verilen bir karar neticesi sosyal güvenlik sistemi çökmüştü. Kendine gelmesi için çok uzun yıllar gerekti.

Son senelerde EYT konusunda alınan karar da belki siyasi bazı mecburiyetlerden alındı ama  hem işletmeleri buün için çok zora soktu hem de önümüzdeki yıllarda bütçede büyük gediklere yol açacak gibi görünüyor.

Peki siyasi mercilerin ve bürokratların aldığı bu kararların ceremesini kim çekiyor? Büyük ölçüde bizler yâni iş dünyası. Devlet sıkıştıkça vergileri artırıyor değil mi?

Bir diğer örnek ise enflasyon muhasebesi konusudur. Ne kadar tedirgin edici bir süreç yaşadığımızı hepimiz gayet iyi hatırlıyoruz değil mi?

Sonra baktık ki işi kurgulayanlar olayın boyutunu çok da iyi tahmin edememişler.

Tüm bunlara rağmen biz yine de iş dünyası olarak enflasyon muhasebesi konusunda hatadan dönülmesini müsbet karşıladık.

Bu işte yapılan ciddi öngörü hatalarının üzerine pek gitmedik. Bizim maksadımız üzüm yemekti, bağcı dövmek değil ki?

Bu örnekleri daha da fazla arttırabiliriz ama şimdilik bu kadarla iktifa etmeyi yeterli buluyorum.

İTO Meclis olarak görevimiz takip etmek, uyarmak ve öneri getirmektit

İstanbul Ticaret Odası Meclisi olarak bizler bu konularda yapılacak muhtemel hataları da hesaba katarak çalışmalarımızı hızlandırmamız gerektiğine inanıyorum.

Ve bunların içinde Türk ekonomisine yön veren mahfilleri ve yöneticileri her konuda bilgilendirmek ve uyarmak da var bunu unutmayalım.

Son yıllarda ülkemizin yaşadığı ekonomik sıkıntılarda iş dünyasının payının ne kadar olduğunu hesap ettiğimizde her hâlde bu payın ülke yöneticilerinden daha fazla olduğunu kimse iddia edemez.

Enflasyon-faiz ve kur cenderesinde çıkış yolu arayan ülke olarak geçmişte yapılan hatalara düşülmemesi için siyaset-iş dünyası-üniversite-basın dünyası ve çeşitli halk kesimlerini temsil eden sivil toplum örgütlerimizle birlikte el ele, gönül gönüle ve kafa kafaya birlikte çalışma zorunluluğumuz var.

Bu mesuliyetten hiç kimse kaçamaz.  

Zaman zaman sektörler bazında uğraştığımız birçok konu oluyor. Çoğu zaman yönetim mekanizmasındaki karar alıcılar tarafında dirençle karşılaştığımız da aşikar.

Devlet ricâlinin iş dünyasını dikkate almak ve sorunlarını çözmek anlamında daha dikkatli çalışması gerektiğini bu vesileyle ifade etmek istiyorum.

Tabii bizlerle çok uyumlu çalışan ve sağlıklı ilişkiler kuran siyaset erbabı ve bürokratları da buradan kutluyor ve teşekkürlerimizi iletiyorum.

Hiç kimse bu anlamda iş dünyasının ürettiği katma değeri, istihdamı, vergiyi değersiz olarak farzetmemeli ve hafife almamalıdır.. Ayrıca maalesef bazı zamanlar yapıldığını üzüntüyle gördüğümüz gibi iş dünyasının ekonomik dengesizliklerin tek suçlusu gibi gösterilmesi de büyük haksızlıktır

Bu anlamda iş dünyası olarak gücümüzün kıymetini bilmeliyiz. Evvel emirde psikolojik açıdan kendimizi güçlü hissetmemiz çok önemlidir.

Biz bu ülkenin değer üreten önemli bir kesimiyiz. Üstelik herkesten daha fazla ülkesinin ve devletini seven bir topluluğuz.

Moralimizi bozmayalım, umudumuzu kaybetmeyelim

Mensup olduğumuz Türk milleti büyük ve köklü bir devlettir, tarihî derinliği vardır. Tarihte bir çok devlet kurmuştur. Nice problemin üstesinden gelmiştir.

Bugün zor bir dönemden geçtiğimizin herkes farkında. Ancak umudumuzu ve kendimize güvenimizi kaybetmemeliyiz.

Yöneticilerimizi ve bürokrasiyi gerektiğinde ikaz etmeli, doğru bildiklerimizi müzakere masasına yatırabilmeliyiz…

Şu an İstanbul Ticaret Odası olarak takip ettiğimiz iştişare yolunu devam ettirmek hatta daha da genişletme ihtiyacımız olduğu görülüyor.

Geçen dönemlerde olduğu gibi yine yönetim kadroları ile çok yakın ilişki içinde olmalıyız.

Bunu gerçekleştirmek için bundan sonra da başta sayın bakanlarımız olmak üzere yetkin insanları Meclisimizde ağırlayacağız, bilgi alacağız.

Yani “ticarî diplomasimizi” son derece etkin kullanacağız ve daha da güçlendireceğiz.

Sorunlarımızın çözümü için somut teklifler içeren dosyalarımız hazırlayacağız ve onları yetkili makamlara sunacağız.

Bizler girişimci ruha sahip insanlarız. Bugüne kadar yılmadık inşallah yine yılmayacağız

Bu zor ama önemli yolda hepinize başarılar diliyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Cenab-ı Hakk yâr ve yardımcımız olsun.

GAZZE KATLİAMI BİR YILINI DOLDURURKEN

 

Malum olduğu üzere bugünlerin en yoğun gündemi, İsrail’in Gazze’de uygulamış olduğu soykırımın artık bir ateşin yayılması gibi, bütün Orta Doğu bölgesini sarma tehlikesine odaklanmış durumda.

7 Ekim 2023 tarihindeki olaylarıyla başlayan 1 yıllık süreçte önümüzde çok ağır bir bilanço duruyor.
Bir zamanlar yaklaşık 2.3 milyon kişiye ev sahipliği  yapan Gazze’de 41 bin kişi vatanları için şehid olmuş durumda. Ve bunların 17 binden fazlası çocuk.
Dünya Sağlık Örgütü 10 binden fazla insanın cesetlerinin hâlâ enkazların altında olduğunu tahmin ediyor.
İsrail saldırılarının altında maalesef artık harabeye dönmüş bir Gazze var.
BM raporlarında 42 milyon tonluk enkazın 15 yıl kadar bir sürede temizlenebileceği öngörülüyor.
Yüzde 65’i yıkılan Gazze Şeridi’nin enerji tesisleri, kanalizasyon hatları, su arıtma tesisleri, hastaneleri, kamu binaları gibi kritik altyapısı yerle bir olmuş durumda.
611 cami, 3 kilise, 201 kamu dairesi, 36 spor tesisi ve 150 binden fazla konut tamamen yıkıldı.
Gazze’de savaş bitse bile yeniden inşa sürecinin 80 yıl kadar sürebileceği ve on milyarlarca dolara mal olacağı hesaplanıyor.
Şu an İsrail bombardımanı nedeniyle yerlerinden edilen yaklaşık 1.9 milyon insanın büyük çoğunluğu, barakalarda ve çadırlarda temel yaşam malzemelerinden yoksun bir şekilde aç ve susuz yaşamaya gayret ediyor.

İnsanlığın gözü önünde cereyan eden vahşetin ve soykırımın bir yıl geçmesine rağmen durdurulamamasının sonuçlarını bütün dünyanın acı bir şekilde yaşaması ihtimali de ciddi olarak gündemde.
Hitler ve Mussolini gibi zalimlerin sebep olduğu II. Dünya Savaşı örneği acı bir tarihi gerçek olarak önümüzde duruyor.
Maalesef, bugünün İsrail’i, Nazi Almanya’sının Yahudi vatandaşlarına karşı işlediği suçların daha vahşisini işliyor.
Ve Netenyahu ve suç ortakları bunu bütün dünyanın gözünün içine baka baka yapıyorlar.
Tüm kalbimizle inanıyoruz ki bu İsrail terör devleti gün gelecek döktüğü kanın ve göz yaşının içinde boğulacak.
Ancak burada çok önemli bir hususun altını çizmek zorundayız. Uluslararası barışı ve güvenliği sağlamak ve muhafaza etmek  amacıyla kurulmuş BM vazifesini yapmıyor.
Güvenlik Konseyi’ndeki meşhur 5’liler bu sonucun en büyük müsebbibi
Kayıtsız ve şartsız İsrail’e destek verenler bu soykırıma artık ortak olmuşlardır.
Ve bunu tarih affetmeyecektir.
Biraz evvel de işaret ettiğimiz gibi geldiğimiz noktada Gazze’deki ateş maalesef başka alanlara da yayılma ihtimaline sahip gibi görünüyor.
Suriye, İran ve Lübnan saldırıları ve çatışmaları arzu etmesek de bunun ilk işaretleri olarak değerlendirilebilir
Bu konuda akl-ı selîm, hakk ve adalet sahibi toplumların ve onların liderlerinin bir an önce barış ve huzur için harekete geçmelerine ihtiyaç var.
Yoksa bu kıvılcımların bir dünya savaşı başlatması an meselesi.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER NASIL BİR ORGANİZASYON?
Geldiğimiz bu noktada bugün Uluslararası Sistemin büyük ölçüde üzerine oturduğu Birleşmiş Milletler yapısından biraz bahsetmek yararlı olacak:
Bilindiği üzere 40 ila 60 milyon insanın yok olduğu II. Dünya Savaşı sonrasında, 1945 yılında, 51 ülke tarafından evrensel üyelik prensibiyle Birleşmiş Milletler örgütü kurulmuştur.
BM’i daha iyi anlamak için onun en önemli kurumlarına kısaca göz atmak gerekir
1/ Genel Kurul: Tüm üye ülkeler bu kurulda yer alıyorlar. BM’de üye ülke sayısı 193. Normal şartlar altında Eylül ve Aralık aylarında toplanan bu kurul güncelden küresele,  sorunlarla ilgili müzakereler yapıyor. Barış ve güvenlik, yeni üye kabulü, BM bütçesi veya barış faaliyetlerine ilişkin bütçeler için genel kuruldaki karar nisabı 2/3 . Diğer konularda salt çoğunluk yeterli oluyor. BM Genel Kurulu’nun kararlar tavsiye mahiyetinde. Herhangi bir ülkeyi kararı kabule zorlamak mümkün değil
Devlet statüsü koşulunu tam sağlayamayan bazı siyasal birimler BM’ye daimi gözlemci heyet göndermekteler. Bunlar Vatikan ve Filistin’dir
Genel Kurul ile bağlantılı olarak çalışan 3 önemli kuruluş daha bulunuyor:
Bu kuruluşlar:  Dünya Bankası, İMF ve DTÖ (WTO). Bunlara üç kız kardeş de denmektedir (Heywood, 2013)
2/ Güvenlik konseyi: Uluslararası barış ve güvenliği korumada asıl sorumlu organ BM Güvenlik Konseyi’dir. Bu kurul gerektiğinde herhangi bir zamanda toplanabilir. Daimi üyeleri: Çin, Fransa, Rusya Federasyonu, ABD ve İngiltere’dir
Diğer 10 üye BM Genel kurulu tarafından 2 yıllık dönemde seçilmektedir.. Konsey kararlarında 9 oy gereklidir.
Anlaşmazlıklarda önce arabuluculuk yolu denenmekte., çatışma durumlarında ise ateşkes sağlanmaya çalışılmaktadır.

Mütareke olur düşmanlık sona ererse konsey tarafları ayrı tutmak için Barış gücü gönderebilir. Konsey ekonomik yaptırımlar, silah ambargosu gibi önlemler almak için karar alıp uygulamaya girişebilmektedir.

3/ Uluslararası Adalet Divanı.(ICJ) Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Cemiyet-i Akvam bünyesindeki Dünya Mahkemesinin halefi olarak İkinci Dünya savaşı sonrası Birleşmiş Milletler bünyesinde oluşturulan yargı organıdır.
Devletler arasındaki hukuki anlaşmazlıkları karara bağlayan bir mahkemedir. Divanın duruşmalarına katılım isteğe bağlıdır. Bir devlet katılmaya karar verirse kararlara da uymak zorundadır. (Goldstein, 2015)
En büyük dezavantajı mahkemenin yargı yetkisi veya kararlarına uyma konusunun devletler tarafından kapsamlı bir biçimde kabulü hakkında uzlaşı olmamasıdır.
Temel kullanım alanı dostane ilişkilere sahip ülkeler arasında ikincil önemdeki sorunlara hakemlik etmesidir.
Burada görüldüğü üzere BM çok kapsamlı bir örgüt. Fakat tüm bu geniş yelpazeye rağmen hayati karar organı Güvenlik Konseyidir. Buradaki 5 daimi üyeden herhangi biri veto ederse o karar uygulanamamaktadır.
Söz buraya gelmişken bugüne kadar BM genel kurulunda en fazla dikkat çeken  konuşmaları ve bazı kararları hatırlamak yaralı olacaktır.
Genel kurul üye ülkelerin adeta fikirlerini tüm dünyaya duyurdukları bir serbest kürsü mahiyetindedir. Burada BM tarihi içinde BM sistemine de muhalif tarzda çok sayıda konuşma ve müzakere yapılmıştır. Bazen de kararlar alınmıştır.

BM GÜVENLİK KONSEYİNDE TARİHİ SÜREÇTE ÇOK ÖNEMLİ KONUŞMALAR YAPILMIŞTIR

1957 Hindistanlı diplomat Menon . Menon, BM tarihini en uzun konuşmasını yapmış ve bu konuşma 8 saat sürmüştür.
1960 Küba lideri Fidel Castro: Castor, en uzun konuşmayı yapan lider ünvanını almıştır. Konuşması 4,5 saat sürmüştür.
1964 Che Guevera : Guantanamo Üssü’nün kapatılmasını ve Küba’ya iade edilmesini istemişti. Che Guevara, Genel Kurul’da büyük bir dikkatle dinlenen konuşmasını “Ya özgür vatan, ya ölüm” sözleriyle sonlandırmıştı.
1974 Filistin Lideri Yaser Arafat : Yaser Arafat belinde tabancasıyla yaptığı konuşmada sözlerini “Size yalvarıyorum, elimdeki zeytin dalının düşmesine izin vermeyin” diyerek tamamlamıştır.
2006 Venezuela Lideri Hugo Chavez :  Venezuela Lideri Hugo Chavez, Amerikan Başkanı Bush’u şeytana benzeterek, konuşmasını “Şeytan dün buraya gelerek sanki dünyanın sahibiymiş gibi konuştu. Burası halen barut kokuyor” diyerek bitirmişti.
2006 Sudan devlet Başkanı Ömer el Beşir: Beşir yardım kuruluşlarını eleştirmiş,  Siyonizme ve İsrail devletine yüklenmişti
2008 İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecat: Siyonist sermayenin ABD ve Avrupa’daki siyaset merkezlerini kontrol ettiğini ifade ederek onları suçlamıştı
2009 Libya Lideri Muammer Kaddafi: Kaddafi, konuşması sırasında Birleşmiş Milletler’in kuruluş sözleşmesini içeren kitapçığı elinde sallayarak, veto hakkının ve daimi üyelerin varlığının sözleşmenin felsefesine uymadığını savunmuştu. Kaddafi, Güvenlik Konseyi’nin savaşları önlemek konusunda da başarısız olduğunu sözlerine eklemişti.
19 Eylül 2017 Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Birleşmiş Milletlerin (BM) değişen şartlara ayak uydurmak için reforme edilmesi şarttır” dedi.
“Biz güvenlik konseyinin tamamı aynı hak ve yetkilere sahip 20 ülkeden oluşan bir yapıya sahip olmasını öneriyoruz. İkinci dünya savaşı sonrası bir dünya yok. Tüm dünya ülkelerinin görev aldığı bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin insanlığın vicdanı olacağını umuyoruz.”
Tüm bu gelişmeler ve yaşanan insani trajediler, Türkiye olarak ‘Dünya 5’ten büyüktür.’ diyerek sembolleştirdiğimiz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin yeniden yapılandırılması çağrımızın haklılığını teyit ediyor. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin reforme edilmesinde ne kadar geç kaldığımızın da bu ifadesidir.
Sayın Erdoğan  BM Genel Kurulunun son toplantısında da  bu minvalde bir konuşma yaptı.

Fakat farkında oöunacağı üzere uzun etkili ve sansasyonel konuşmaları yapanlar genelde Güvenlik Konseyinde etkin olan ülkeler değil. Bu konuşmalar bir kamuoyu oluşturuyor fakat maalesef etkili karara yol açamıyor

Bir de Uygulanamayan bazı Güvenlik Konseyi kararlarına bakalım : Filistin ile ilgili alınan 1967 savaşı sonrasındaki 242 ve 1973 Savaşı sonrasındaki 338 nolu kararlarda İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi istenmiştir.. Fakat bu kararlar da uygulanamamıştır
Lakin bu Camp David müzakerelerinde ve daha sonraki yıllarda çokça atıf yapılan kararlar olarak kayda geçmiştir.
görüldüğü üzere Genel kurul, Güvenlik konseyinde yaptırım gücü olmayan üye devletlerin bir tür tatmin olmalarını sağlayan bir işlev görüyor ve sıkıntıların patlama yapmadan bir tür hafifletilmesi işlevini de görüyor.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER ALANINDA FİKİR DÜZEYİNDE ÖNEMLİ AKIMLAR VE SÜREÇLERE TESİRLERİ

Şimdi bu noktada kısaca uluslararası ilişkilerde iki ana akımdan bahsetmek istiyoruz; Literatürde yer alan başka birkaç tane daha akım bulunmakta  ama mevzuyu dağıtmamak için sadece bu 2 önemli akımı konu edineceğiz.
BUNLARDAN BİRİ REALİST AKIM
DİĞERİ İDEALİST VEYA LİBERAL AKIM
Realistlerde en önemli isim İngiliz Thomas Hobbes’dur. Thucydides, Sun Tzu, Machiavelli de bu çerçevede diğer önemli isimlerdir

Realistler, görüşlerini genel olarak  uluslararası kurumlar büyük oranda etkisiz olmaya mahkumdurlar diye özetlemektedirler
Dünya siyasetini çıkarların uyumundan çok, güç müdahalesi şekillendiriyorsa uluslar arası örgütlerin anlamlı ve önemli yapılar haline gelmesi çok zordur.
“Realist bakış” genel anlamıyla kötümserdir.
Realist görüşün varsayımlarını şöylece özetleyebiliriz.
– İnsan doğası, bencillik ve açgözlülükle tanımlanır
– Siyaset, insan faaliyetlerinin güç ve zorlama tarafından şekillendirilmiş bir alanıdır
– Devletler, temel küresel aktörlerdir
– Devletler, güvenliği bütün konulardan daha öncelikli hale getiren bencil çıkar ve hayatta kalma konularına öncelik verir
– Devletler anarşi ortamında hareket ettikleri için kendi başlarının çaresine bakmak zorundadır
– Küresel düzen, devletler arasındaki güç, yetenek dağılımı tarafından şekillendirilmiştir.

Bir de İdealistler ve Liberaller vardır ki burada en öne çıkan şahıs Alman Kant’dır . Bunlar uluslararası örgütlerin en önde gelen savunucuları arasındadırlar. BM gibi kurulların temeli buralara dayanır
Devlet çıkarları her zaman uyumlu olmasa da devletler arasındaki işbirliği rasyonel ve mantıklıdır ve sayıları gittikçe artan karşılıklı çıkar alanları vardır.
Saf liberal görüşün ilk teorisyenlerinden Kant der ki: Bağımsız bireyler veya devletler kendi karşılıklı faydaları için işbirliği yapmaları doğaldır der.
( Heywood, 2013) Kant’ın evrensel ve ebedi barışın mümkün olduğu düşüncesi uluslararası bakış açısının temelidir. Bu görüşün temel varsayımları:
– İnsanlar rasyonel ve ahlaki yaratıklardır
– Tarih, uluslararası işbirliği ve barış olasılığının artışıyla tanımlanan ilerlemeci bir süreçtir
– Ticaret ve ekonomik alandaki karşılıklı bağımlılık savaş olasılığını azaltır
– Uluslararası hukuk, devletler arasındaki düzeni destekler ve davranışların kurallar tarafından yönlendirilmesini teşvik eder
Ona göre “Demokrasi” doğası gereği ve özellikle demokratik devletler arasındaki savaş olasılığını azalttığı için barışçıdır.
Ve buradan “Demokratik Barış tezi”ne ulaşılır.
“Otokratik ve otoriter” devletler öz olarak militarist ve saldırgan olarak görülürken demokratik devletler özellikle diğer demokratik devletlerle ilişkilerinde doğal olarak barışçı görünürler. Tabii bu görüşün de çok tartışılır yönleri ve örnekleri mevcuttur.

ULUSLARASI İLİŞKİLERDE NORMLAR

Bir de Uluslararası ilişkilerde bazı NORMLARDAN bahsedilir
Normlar: İnsan haklarına saygı gibi, devletlerin veya insanların ciddiye aldığı ve davranışları etkileyen değerler. Bu konuda birçok NORM VAR. Fakat ben burada dikkatinizi çekmek istediğim birkaç tanesini zikredeceğim
Uluslararası ilişkilerde savaş hali olacaksa bile bunun Adil Savaş ilkelerine uygun olması gerekir: Ortaçağdan 20. YY’a kadar buna riayet edilmeye çalışılmış
Adil Savaş. Hem güç kullanma hakkını ( jus ad bellum) hem de savaş sırasında doğru davranışı (jus in bello) belirlemek için belirli koşulların yerine getirildiği savaş
Çok Yanlılık: Uluslar arası konularda tek taraflı olarak veya sadece bir ülke tarafından değil, birlikte çalışılması. Genelde amaç karşılıklı kazanımlardır.
Jus ad bellum: Savaşma hakkını belirleyen ahlaki kriterler olmalı. Bir savaş açılacaksa bu belli ahlaki kriterlere dayanabilmelidir
Jus in bello: Savaş sırasında doğru şekilde davranışlarda bulunulmaldır
Cenevre Konvansiyonları: Muharip olan ve olmayanların doğru davranışlarını ve savaş suçlarını, barış aleyhine suçları ve ilgili suçları belirtir. Cenevre Konvansiyonları. 1949’da Savaş hukuku üzerine gündeme gelen Cenevre Konvansiyonları 1899 ve 1907’deki Lahey Konvansiyonları geleneğinin üzerine oturmaktadır. Bu konvansiyonların üzerine anlaşma yoluyla yükümlülük ve sınırlamalar yeniden formüle edilmiştir.

NİÇİN BU ANALİZLERİ YAPIYORUZ?
Şimdiye buraya kadar bu kadar lafı teorik meseleden neden bahsetti biraz da onun açıklamasını yapmaya çalışalım.. Bu uluslararası  ilişkiler alanında teorik olarak en fazla sözü söyleyenler, yazanlar, kitaplar hazırlayanlar, bunları koca koca üniversitelerde devasa kürsülerde inceleyen Batılılar konu reel alana gelince maalesef tam tersi bir noktaya savruluyorlar.
Adil Savaş Kuramı Uluslararası literatürde yüzyıllar boyu baş tacı edilmişken ki ben bunun hala önemli olduğunu düşünüyorum ve inanıyorum ama reel hayatta bunu ne kadar uyguladılar onu da göremediğimizi üzülerek müşahede etmekteyiz
ABD İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’nın iki şehrine atom bombası atıp yüzbinlerce sivili katletti.
Son bir yıldır İsrail, çoluk, çocuk, kadın, hasta demeden binlerce kişiyi acımasızca bombaladı, öldürdü, yaraladı adeta soykırım uyguladı.. Hadi İsrail bunu yaptı diyelim. Ya bu koca koca ülkeler Jus ad bellum: Savaşma hakkını belirleyen ahlaki kriterler ve Jus in bello:Savaş sırasında doğru şekilde davranışlarda bulunma konusunda ne yaptılar. Hiçbir şey..İsrail’e neredeyse toz kondurmadılar.
Şimdi İsrail yavaş yavaş pergeldeki diğer ayağı daha geniş bir alana yaymaya başladı. İşte realistlerin tezleri maalesef buralarda tam olarak devreye giriyor
Konuşmaya geldiğinde genelde en çok tutulan ve savunulan teorik yaklaşım Kant’ın idealist fikirleri olmasına rağmen iş davranış noktasına gelince tercih edilen görüş ve tavır Hobbes’un öne çıkardığı tavır oluyor. Hobbes ne diyordu: insan insanın kurdurur. Devletler de buradan hareketle önce kendi çıkarını düşünür
Doğal olan maalesef bu. Onun için bu uluslararası sistemler filan her zaman hayal edildiği gibi bir netice sağlayamıyor.

PEKİYİ BİZ NE YAPMALIYIZ? NASIL DAVRANMALIYIZ?

Bizler esasında olayı incelerken insanlık özelliğinin bünyesinde barındıran herkesin kabul ettiği hukuka, ahlaki değerlere ve normlara bağlı bir uluslararası sisteme önem vermeliyiz… Ama unutmamalıyız ki bu işin en hayati noktası GÜÇTÜR. Öyle kurumların cazibesine kapılıp gitmek maalesef dünyada adil ve insanca bir sistemin oluşmasına yetmiyor..
Türkiye olarak, biz muhakkak güçlü olmalıyız. Her alanda güçlü olmalıyız. Burada Askeri, ekonomik ve sosyal güçten bahsediyorum. Ülke olarak Gelirin giderimizden fazla olmalı. İnsanımız eğitilmiş olmalı. Toprağımızı iyi ve verimli bir şekilde işleyebilmeliyiz. Dostumuzu düşmanımız iyi analiz edebilmeliyiz, Sanayimizi daha da  geliştirmeye çalışmalıyız. Ülke olarak tasarruf edip yatırım yapabilmeli ve özellikle de katma değerli alanlara yatırım yapabilmeliyiz. Savunma sanayimiz  güçlü olmalı. Başkalarına zarar vermek için değil ama ülkemizi ve mazlum halkları koruyacak bir seviyeye gelebilmeli, düşman olanları caydırıcı bir hale ulaşabilmeliyiz. Enerji alanında  ne yapıp edip başkasına muhtaç olmayacak bir noktaya ulaşabilmeliyiz vs vs.
Bunları yapamazsak sadece eleştiriririz, sokaklarda yürürüz, konuşuruz, bağırıp çağırırırız, sosyal medyada paylaşımlar yaparız, en uç nokta olarak belki BM Genel Kurulunda adaletsizliklere karşı diğer ülkeleri örgütleyip bazı muhalif kararları aldırmaya muvaffak olabiliriz. Bunlar çok mu değersizdir. Elbette hayır. Hiç yoktan bir kıymet ifade eder ama zulmü kökünden engelleyemez, mazlumu koruyamaz, nihai sonuç alamaz. Güçlü olursan yeni oluşacak bir Dünya sisteminde ana karar vericiler arasında yer alabilirsin. Olması gereken de budur.
Eskilerin güzel bir sözü vardır o bunu çok iyi anlatır.
“Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salâh”
Barışı isteyenlerin ancak caydırıcı güce sahip oldukları takdirde bunu gerçekleştirebileceklerini unutmamaları gerekiyor.
Bizler de bu ateş çemberinde yaşayanlar olarak her alanda güçlü olmayı becerdiğimiz takdirde barış ve huzur içinde yaşayabileceğimizin farkında olmalıyız.
ancak bu şekilde dünyada hak ve adaleti savunabiliriz, mazlumları koruyabiliriz;

 
Osmanlı Devleti, tarih boyunca hem doğudan hem de batıdan ülkelerini terk edip kendisine sığınan binlerce mülteciye hatta krallara bile kucak açmıştır.
Mesela 1492’de dünyanın her tarafında büyük bir tiksinti ile bakılan Endülüs Yahudilerine Osmanlı sahip çıkmıştır.
1492’de Endülüs Emevî Devleti’nin yıkılmasıyla İspanya’da zulme uğrayan Müslüman ve Yahûdiler, Osmanlı Devleti’nden yardım istemişlerdir.
Osmanlı da Kemal Reis kumandasında bir filo gönderip zulme uğrayan Müslüman ve Yahûdilerin bir bölümünün Osmanlı ülkesine gelmelerini sağlamıştır.
İspanya’dan gelen bu insanların İstanbul, Selânik ve İzmir başta olmak üzere Osmanlı Devleti’nin farklı vilayetlerine yerleştirildiği tarihi kaynaklarda yer almaktadır.
Yine düşmanlarının pençesine düşen İsveç Kralı XII. Demirbaş Şarl’ı kucaklayan Osmanlı Devleti olmuştur.
Türk-İsveç dostluğunun simgesi hâline gelen İsveç Kralı XII. Şarl, 1709’da Ruslara mağlup olduktan sonra sadece iki haftalığına geldiğini söyleyerek Osmanlı topraklarına sığınmış fakat misâfirliği tam beş yıl üç ay sürmüştür.
Tarih laboratuvarına baktığımızda birçok Avrupa ülkesinin kendi dindaşları olan mültecîleri kabul etmekte çekimser davrandıkları dönemlerde bile Osmanlı Devleti mültecîleri kabul ederek pek çok çağa kendi hoşgörü damgasını vurmuştur.
Bütün bu tarihi olaylar aynı zamanda Türkiye’nin durması gereken yeri göstermesi açısından da ibretliktir.

SONUÇ OLARAK
Yazımıza son verirken dünya üzerindeki tüm zalimleri ve onların işbirlikçilerini tekraren kınıyoruz
Zulme uğrayan, topraklarını, ailesini, işini, aşını, canını kaybeden, tüm mazlum milletlerin de tez zamanda bu kayıplarını telafi etmelerinin temenni ediyoruz.

Şehitlere ve gazilere Allah’tan Rahmet diliyoruz

 

Not: Bu yazı 10 Ekim 2024 tarihinde İTO Olağan Meclis toplantısında yapılan açılış konuşmasının yazı haline getirilmiş şeklidir. Katkılarından dolayı Erhan Çardaklı’ya teşekkür ederim

AHİLİK ANLAYIŞIYLA GÜNÜMÜZE BAKIŞ

Girişimcilik  bizim geleneğimizde  teşvik edilmiş ve övülmüştür.  Hadis-i şeriflerde de zikredildiği üzere bizler Rızkın onda dokuzunun ticarette olduğuna inanırız.

Büyüklerimiz daima  en önemli sermaye olarak ‘dürüst olmayı’ öğütlemişlerdir

Söze sadık kalmak, ahde vefa göstermek, alış verişi düzgün yapmak temel düsturlarımızdır.

Bu önemli hususlar medeniyetimizde sadece kültürel bir özellik olarak kalmamış aynı zamanda da kurumsallaşmıştır

Loncalar ve Ahilik teşkilatı, geçmişte iş ahlakımızın esaslarını tayin eden ve yaşatan kurumlar oldular. Bu miras, son derece eşsiz bir hazinedir.

Ahilik, Anadolu’da XIII. yüzyılın başından itibaren yaşanmaya başlayan süreç Selçukludan itibaren Osmanlı ekonomisinin en önemli ve anlamlı parçası olmuştur. İnsanı, toplumu ve devleti şekillendirmiştir.

Ahîler’in öncüsü olan Fütüvvet İLE İLGİLİ YAZILAN METİNLER VE KURULMUŞ OLAN FÜTÜVVET TEŞKİLATI 9. yüzyılda İslam dünyasında ortaya çıkan ve sonraki yüzyıllarda Akdeniz ve çevresine yayılan meslekleri ve sanatları yaşatan çok kapsamlı bir FİKİR HAVUZUDUR VE ÖRGÜTLENME BİÇİMİDİR

ANADOLU’DA AHİ EVRAN İLE BAŞLAYAN VE FÜTÜVVET GELENEĞİ ÜZERİNE BİNA EDİLMİŞ AHİ TEŞKİLATI 13. yüzyıldan itibaren etkisini hissettirmiştir

Bu dönemde malum ANADOLU ÇOK KARIŞIKTI. FAKAT BUNA RAĞMEN BU KARIŞIKLIKLAR İÇİNDE ETKİSİ YÜZYILLAR SÜREN FİKİR AKIMLARI VE AHİLİK TARZI BİR TEŞKİLAT KURULDU VE YAYILDI

BİR YANDA MEVLANA, HACI BEKTAŞ-I VELİ, MUHYİDDİN –İ ARABİ

DİĞER YANDAN AHİ EVRAN, ERTUĞRUL GAZİ VE AHİYAN-I RUM EKİBİ

TÜM BU ZATLAR sayesinde Anadolu’daki insanlara dostluk ve kardeşlik mesajları ulaştırılmıştır.

ONLARA HEM MADDİ HEM DE MANEVİ ANLAMDA önderlik edip geleceğe umutla bakmalarını sağlamışlardır.

Dönemin kanaat önderleri olarak halkı belli noktada uzlaştırmak, dayanışmasını sağlayacak örgütlenme modeli kurma anlamında önemli bir işlevi olmuştur.

Anadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesine katkı sağlayan BU İSİMLER Türk beyliklerinin toplumsal düzeni kontrol etmesine yardım etti.

AHİLİK TEŞKİLATI BİLİNDİĞİ ÜZERE Osmanlı devletinin şehir hayatından güç alarak yayılmasına katkı sağladı. Ahîlik teşkilatı sayesinde Anadolu ve Rumeli’nin demografik yapısı da Türkler lehine dönüştü.

Türklerin tarihsel hâkimiyetinde bu kuruluşun çok önemli rolü olmuştur.

Evsizi misafir etmişler, zanaatçıyı işyeri sahibi yapmışlardır.

Kurdukları tekke ve zaviyeler yerleşim yerlerinin ilk temeli olmuştur.

Evler, mahalleler kurmuşlar. Çarşılar ve şehirlerin temel direği olmuşlardır.

XIX. yüzyıla dek Anadolu’da Balkanlarda ve Türkistan’da yaşamış olan Türklerin sanat ve meslek alanlarında yetişmelerini, ahlaki yönden gelişmelerini sağlamıştır.

Ama aynı zamanda devletin bir nevi güvenlik teşkilatı olarak görülmüşler aynı zamanda maddi ve manevi desteği olarak yaşamasını sağlamışlardır.

Ahiyan-ı rum, abdalan-ı rum, bacıyan-ı rum, gaziyan-ı rum birbirini tamamlayan bir sistemdir

Biz de Müsiad da Emir, Alim, Tacir ve Ehl-i tasavvuf diye bir denklemden bahsediyorduk

AHİLİK KURUMUNU İNCELEDİĞİMİZDE ONDAN BİR ÇOK DERSLER ÇIKARMAK MÜMKÜNDÜR.

BU ÇERÇEVEDE BUGÜN 3 BAŞLIKTAN BAHSETMEK İSTİYORUM

1/ BİRİNCİSİ EĞİTİM ALANI VE ROL MODEL KAVRAMI

Eğitim sektöründe yıllarca çeşitli çalışmaların içinde bulunduk.

Özellikle çocukların ve gençlerin eğitimiyle uğraştık. Tecrübelerimiz onu gösterdi ki burada müfredat oluşturmak ciddi bir meseledir.

Fütüvvet geleneği içinde eğitim ile ilgili çok değerli uygulamalar, bilgiler, tavsiyeler var. Özellikle ROL MODEL ANLAYIŞI BİZİM ÇOK ÖRNEK ALDIĞIMIZ BİR HUSUS OLDU

Hz. Peygamber’in (sav) kılıcını Hz. Ali’ye hediye etmesi genellikle Ahilik ve Fütüvvet teşkilatının kuruluş günü kabul edilir.

Ahîler’de ahlakî değerlere bağlılık, meslek disiplinine gönülden uymak ve üyeler arasındaki özel kardeşlik bağına riayet etmek çok önemlidir.

“Ali’den başka fetâ, zülfikardan başka kılıç yoktur anlayışını rehber edinerek Hz. Ali’yi Pîr ve Baş Fetâ/Baş Ahî olarak tanımaları sûfiliğin de ötesinde bir hüviyet kazanmalarını sağlamıştır. Bunun için meslekler daima pîrleri ile birlikte anılır.

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde bir esnaflar geçidi vardır. Bu uzun bölümde okuyucuya bunalrı aktarmaktadır Orada bütün esnafların pîrlerinden bahseder;

Hz. Muhammed (as) tüccarların ve bütün esnafın,

Hz. Adem çiftçilerin ve aşçıların,

Hz. Nuh marangoz ve dülgerlerin,

Hz. İdris terzilerin, hattatların,yazıcıların

Hz. Şit hallaçların,

Hz. İbrahim sütçülerin,

Hz. Musa Çobanların,

Hz. Salih devecilerin ve kervancıların,

Hz. Yunus balıkçıların,

Hz. Davud demircilerin,

Said b. Ebî Vakkas Okçuların,

Ahmed b. Abdullah sabuncuların,

Muhammed b.Abdullah şerbetçilerin,

Selman-ı Küfî sakaların,

Ebul Kasım Mübarek iğnecilerin

Ebu Süleyman b. Kasım nalbantların

Hüsam b. Abdullah Attârların.

O bölümü merak edenler, İstanbul Ticaret Odamızın Evliya Çelebi Seyahatname’si İstanbul”kitabından okuyabilirler.

Yayına https://www.ito.org.tr/tr/yayinlar adresinden ulaşılabiliyor.

Orada esnaflar geçerken kendilerini de tanıtmaktadırlar;

Esnaflar;

Her sabah besmele ile açılır dükkanımız

Ahi Evran Velidir pirimiz üstadımız

Dükkan kapısı Hak kapısı Hakkına yalvar

Çeşmim gibidir çeşmeler akmasa da damlar

Şekerci ve Helvacılar;

Her seherde besmeleyle açılır dükkanımız

İbn-i Mesud’dur pirimiz üstadımız.

Berberler;  

Her sabah besmele ile açılır dükkanımız

Hazreti Selman-ı Pak’tır pirimiz üstadımız

Lâfla dükkân açılmaz,boş yere etme telâş

Selmân-ı Pâk de gelse parasız olmaz tıraş”

Muhallebiciler/ Kahvehaneler;

“Her seherde Besmele’yle açılır dükkânımız

Hazret-i Şeyh Şazilî’dir Pîrimiz Üstâdımız”

 

2/ BURADAN İKİNCİ NOKTAYA GEÇERSEK

MÜSİAD’ta ve İTO’da yöneticilik yaptığımız yıllar içerisinde çeşitli sektörlerle iç içe olduk. Meslek erbabı kişilerle hasbihal ettik. Bunların mesleki örf ve ananelerini, eleman yetiştirme usullerini hem bir uzman hem de bir yönetici olarak takip ettik.

Geleneksel usta çırak yapısından meslek liseleri ve yüksekokullarına geçiş süreçlerini izledik.

Gördük ki bu yapıların kökleri loncalara, Ahi birliklerine, fütüvvet teşkilatına dayanıyor.

Ahilerin kurdukları teşkilat bir bakıma bugünkü Esnaf Odaları, İşveren Sendikaları, Ticaret Odaları, Sanayi Odaları, İşçi Sendikaları, Eğitim Kuruluşları, Türk Standartları Enstitüsü ve Belediye gibi kurum ve kuruluşların temeli olarak görülmelidir.

DERSAADET TİCARET ODASI 1882 ‘DE FRANSIZ ETKİLİ BİR ODA OLARAK KURULMASINA RAĞMEN ONUN ARKA PLANINDA AHİLİĞİN VE FÜTÜVVETNAMELERİN İZİNİ SÜREBİLMEK MÜMKÜNDÜR.

HATTA BU ÇİZGİNİN Hz Peygamber ( as) döneminde oluşmaya başlayan Hisbe teşkilatına kadar dayandığını DA GÖREBİLİRİZ

Ben bu noktayı çok önemsiyor bilemiyorum belki de abartıyorum ama yaptığımız işin evvela Sevgili Peygamberimize ulaşıyor olması bizleri ziyâdesiyle mutmain kılıyor.

Aynı zamanda yaptığımız işe de ayrı bir anlam ve değer katmasını da önemli buluyorum.

Çünkü BİZİM DÜŞÜNCEMİZE GÖRE meslek ilkeleri ile ahlakî ve dinî ilkeler arasında çatışma değil uyum OLMASI GEREKİR

Kaliteli üretim, standartlara uygun üretim, doğru bilgilere dayalı pazarlama, adil fiyat, emek hakkı, ürün değeri, müşteri memnuniyeti gibi temel alış-veriş kavramları sadece teorik düzeyde öğretilmemiş, fiilen de uygulanmıştır.

Tabii tarihî süreçlerde birçok kırılma yaşanmış ama acaba biz bu kırılmaları tamir edebilir miyiz?

Buralardaki değerleri özünü bozmadan zamanın ruhuna uygun hale getirebilir miyiz? diye de düşünmemiz gerekiyor.

Osmanlı ülkesindeki bütün Türk esnaf sanatkâr ve meslek sahipleri Ahi babalarından veya onların yetki verdiği kişilerden aldıkları yeterlilik ve izin belgeleriyle iş görür duruma gelmişlerdir.

İTO olarak meslekî eğitime “memleket meselesi” olarak bakıyoruz.

Aynı zamanda bu, ülkemizin çok önemli sorunlarına işaret eden bir mesele bu.

İş dünyası olarak yıllardan beri vurguladığımız, dile getirdiğimiz bir talep var; Üniversite-Sanayii işbirliği. VEYA DAHA GENİŞ ANLAMI İLE ÜNİVERSİTE REEL SEKTÖR İŞ BİRLİĞİ

Bu saç ayağını sağlıklı bir şekilde kurmadığımız takdirde iş dünyasının talep ettiği nitelikli elemanı bulmamız mümkün değil.

Meslek liseleri ile meslek yüksekokullarının kapasitelerinin gözden geçirilmesi ve yeni teknolojilere uygun elemanlar yetiştirilmesi önemli.

Piyasa beklentileri ile eğitim sisteminin mezunlarını eşleştirecek bir yapıyı hızlı ve etkin bir şekilde hayata geçirmemiz gerekiyor.

İstanbul Ticaret Odası olarak Meslekî Eğitimde Hamilik projesini sürdürüyoruz.

Bunun için mesleki eğitim konusunda sonuç odaklı adımlar atmaya devam ediyoruz.

Şu an şehrimizde bulunan 286 meslek lisesinin 54 tanesinde İTO hamileri bulunuyor.

Bu okullarda öğrenim gören öğrencilerimizin her türlü ihtiyaçlarıyla ilgileniyorlar. Ayrıca öğretmenlere güncel teknolojilere ilişkin eğitimler veriliyor.

Okullara makine, ekipman desteği sağlanıyor. AYRICA BİR TÜR MENTÖRLÜK YANİ KOÇLUK DA YAPILIYOR

3/ BİRAZ EVVEL BAHSETTİĞİM HUSUSLA BAĞLANTILI BİR DİĞER NOKTA VAR Kİ BU DA AHİLİK YAPISI İLE GÜNÜMÜZ ARASINDA KURULABİLECEK DİĞER BİR KÖPRÜDÜR

Mesleki eğitimde Avrupaya uyum kapsamında bizde de uygulamaya çalışılan sekizli sistem malumunuzdur

Bu sekizli sistem içinde her kademe için yapılan tarifler var. MESLEK STANDARTLARI VAR

Meslekî Yeterlilik Kurumu bu seviyelere göre standartları hazırlıyor. Ancak bunları gönüllü organize yapılara hazırlatıyor ve onaylıyorlar. Sonra bunlar için test merkezleri oluşturup sertifika veriyorlar.

Buradaki yapı ile Ahilikteki yamak, çırak, kalfa ve usta yapısı birbirine çok benzemektedir.

HER SEVİYE YAKLAŞIK 1001 GÜN YANİ 3 YIL SÜRMEKTEDİR.  BU DA TOPLAM 12 SENEYİ BULMAKTADIR. YANİ İLK VE ORTA ÖĞRETİM DÖNEMİ GİBİ

İlk dört seviye lise eğitimin bitimine kadar . Sonra iki yıl üniversite, bir yıl yüksek lisans, bir yıl doktora. SANKİ BU SEKİZLİ SİSTEM İLE ESKİ YAPI ARASINDA BÖYLE BİR BENZERLİK VAR GİBİ

İstanbul Ticaret Odasında aktif görevde olduğum senelerde meslekî eğitim ile ilgili çalışmaların içinde yer aldık.

MYK’da bu standartların içine aynı ahilikte ve fütüvvet geleneğinde yer alan değerleri de koymalıyız diye önermiştik

Burada farkındalığı arttırmanın önemli olduğu aşikar. . Orada mesleki eğitimde insanların  Bilgi, Beceri ve Yetkinliklerinin arttırılması maddesinin içine her meslek grubunda gerekli olan ahlaki özelliklerin de ilave edilmesinin gerekli olduğunu düşünmekteyiz.

Avrupa’da uygulanan bu sekiz seviyeli sistem esasında bizim de geçmişimizde yoğun olarak uygulanan sisteme çok benziyor. Biz esasında eskiden uyguladığımız ve sonrasında bıraktığımız bir sistemi adeta yeniden bulduk Kaybettiği şeyi bulan insanların sevindiği gibi bir halet-i ruhiyeyi yaşadık

Tabii bir ileri nokta da Meslekî standartların oluşması sonrası gençlerin mesleki eğitiminde bu standartlara ulaşabilmeleri için müfredatlarda hangi düzenlemeler yapmamız gerekiyor, diye de çalışmamız gerekiyor.

BURADA DA HEPİMİZE ÖNEMLİ BİR ÖDEV DÜŞMEKTEDİR DİYE İNANMAKTAYIM

…..

ÖZETLE ifade etmek gerekirse, Ahîler UZUNCA BİR DÖNEM gerek meslek gerekse toplumsal yaşamda örnek insan oldular. Erdemli insan ve erdemli toplumun önemini ortaya koydular. Her Ahî onuruna leke getirmemek yanında sanatında zirveye ulaşmayı ahlakî bir görev kabul etti.

Bizim şiarlarımız da inşallah bunlar olacaktır.

Bu yazı İstanbul Ticaret Üniversitesinde  24 Eylül 2023’de Ahilik haftası dolayısıyla yapılan AHİLİK ANLAYIŞIYLA GÜNÜMÜZE BAKIŞ başlıklı panelin başlangıcında tarafımızdan yapılan konuşmanın metin haline getirilmiş şeklidir.