NATO’NUN ANKARA TOPLANTISINI ANLAMAYA ÇALIŞIRKEN

Bugün dünyanın en güçlü askerî ittifaklarından biri olarak kabul edilen NATO, yaklaşık yetmiş beş yıldır uluslararası siyasetin merkezinde yer almaktadır.

Ancak NATO’yu anlamak yalnızca bir askerî örgütü tanımak değildir. Aynı zamanda son yetmiş beş yılın dünya siyasetini, güç dengelerini ve Türkiye’nin dış politika tercihlerini de anlama imkânı vermektedir.

İzninizle birkaç soruyu beraberce sıralayalım:

İlk sorumuz; NATO neden kuruldu?

Arkasından Türkiye neden bu ittifakın içinde yer aldı, sorusu geliyor.

Soğuk Savaş sona ermesine rağmen NATO neden varlığını sürdürdü, konusu da son derece kritiktir.

Ve belki de en önemli soru…

Bugün Türkiye ile NATO arasındaki ilişkiyi nasıl okumalıyız?

Şimdi bu soruların cevaplarına birlikte bakalım.

1. NATO neden kuruldu?

NATO, 4 Nisan 1949’da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeni dünya dengesinin önemli bir parçası olarak kuruldu.

Savaş Avrupa’yı büyük ölçüde yıkmış, aynı dönemde Sovyetler Birliği Doğu Avrupa’da hızla nüfuz alanını genişletmeye başlamıştı.

Batılı ülkeler olası bir Sovyet saldırısını tek başlarına caydıramayacaklarını düşünerek ABD liderliğinde ortak bir savunma sistemi kurdular. Bu savaş sonrası ABD dünya siyasetinde çok daha etkin bir konuma yükselmeye başladı

İttifakın temelini oluşturan 5. Madde ise çok önemli bir ilke getirdi: Bir üyeye yapılan saldırı, bütün üyelere yapılmış sayılacaktı.

İşte NATO’nun varlık sebebi, uzun yıllar boyunca bu ortak savunma anlayışı oldu.

2. Türkiye NATO’ya nasıl girdi?

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı boyunca tarafsız kalmıştı.

Ancak savaş sonrasında Sovyetler Birliği’nin Boğazlarda söz sahibi olmak istemesi ve Kars ile Ardahan üzerinde taleplerde bulunması ülkemiz açısından ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturmuştu.

Bu durumda Türkiye’nin güvenlik anlayışı doğal olarak Batı’ya yöneldi.

1950’de Kore Savaşı’na gönderilen Türk Tugayı’nın gösterdiği kahramanlık, üyelik sürecini hızlandırdı ve Türkiye, Yunanistan ile birlikte 1952 yılında NATO’ya kabul edildi. Fakat üyeliğin tek sebebi Kore Savaşı değildi.

Karadeniz’e hâkim oluşumuz, Boğazlarımız, Orta Doğu ile Kafkasya arasında bulunmamız ve yeni kurulan dünya düzeninde ABD liderliğindeki Batı bloğu içinde yer alma tercihimiz de bu üyeliğin temel sebepleri arasındaydı.

Yani daha o günlerde bile Türkiye’nin en büyük gücü, coğrafyasıydı.

3. NATO hangi dönemlerden geçti?

NATO’nun tarihi kabaca üç döneme ayrılabilir.

İlk dönem; Soğuk Savaş yıllarıdır (1949-1991).

Nükleer denge, Avrupa’nın savunulması ve iki kutuplu dünya düzeninin korunması ilk başlarda ittifakın önceliğiydi. Maksat öncelikle Sovyetlerin caydırılmasıydı.

İkinci dönem ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başladı. Buna  Soğuk Savaş Sonrası da denebilir (1991-2014).

Bu kez şu soru ortaya çıktı: “Artık Sovyetler yoksa NATO neden var?”

SSCB’nin dağılması sonrasında Eski Doğu Bloku ülkelerinin önemli bir kısmı NATO’ya katıldı.

İttifak bu süreçte Bosna, Kosova, Afganistan ve Libya gibi kriz bölgelerinde görev aldı.

NATO’nun bazı müdahalelerinin uluslararası hukuk ve siviller üzerindeki etkileri bakımından ciddi eleştirilere konu olduğunu da gördük.

Bu olayların tek tek detaylarına girmesek de burada şu husus önemli. NATO birçok olayda maalesef çifte standart kullandı ve birçok adaletsizlik ve haksızlıklarda yanlış tarafta yer aldı.

Üçüncü dönem; 2014’den bugüne gelen süreçtir:

Rusya’nın Kırım’ı ilhâkı, ardından 2022’de Ukrayna’yı işgali NATO’nun yeniden klasik kolektif savunma anlayışına dönmesine neden oldu.

Bugün Avrupa’nın güvenliği yeniden NATO’nun temel gündem maddesi hâline gelmiştir.

4. Soğuk Savaş bittikten sonra NATO’nun görevi nasıl değişti?

Peki Soğuk Savaş sona erince NATOda görevini tamamlamış mı oldu? Hayır.

1991 sonrasında NATO yalnızca askerî savunma yapan bir yapı olmaktan çıktı.

Barışı koruma operasyonları, kriz yönetimi, siber güvenlik, ortak eğitim faaliyetleri ve terörle mücadele de görev alanına eklendi.

11 Eylül 2001’de ABD’de gerçekleşen saldırılarından sonra NATO yönetimi içinde terörle mücadele eğilimi ön plana çıktı.

Özellikle bu olaylar sonrası ABD merkezli olarak İslam’a olan karşıtlığın artması bazı olaylarda terör ile İslamı bir arada değerlendirme hatasını da beraberinde getirdi. Birçok gelişmede bu bakış açısının sıkıntıları müşahade edildi

Aynı dönemde Çin’in yükselişi de Batı’nın güvenlik stratejisinde yeni bir başlık hâline geldi.

Ancak Türkiye açısından burada önemli bir sorun ortaya çıktı.

Terörün tanımı ve bölgesel güvenlik politikaları konusunda ülkemiz ile bazı müttefikler arasında ciddi görüş ayrılıkları yaşanmaya başladı.

5. NATO bugün en büyük tehdidi kim olarak görüyor?

2022 Madrid Stratejik Konsepti bu konuda oldukça açık.Rusya”, en büyük ve doğrudan tehdit olarak görülüyor.

NATO açısından Terörizm kavramı önemini koruyor. Lakin terörün tarifi konusunda üyeler arasında farklı yaklaşımlar mevcut

Çin ise uluslararası düzene yönelik stratejik meydan okuma olarak değerlendiriliyor.

Buna ilave olarak siber saldırılar, uzay güvenliği ve kritik altyapılar da yeni güvenlik alanları arasında yer alıyor.

Ancak burada yine Türkiye olarak bizim  yıllardır dile getirdiğimiz önemli bir eleştiriyi de hatırlatmak gerekir.

Türkiye olarak kendi millî güvenliğimizi tehdit eden  terör örgütleri konusunda bütün müttefiklerin aynı hassasiyeti göstermediğini ifade ediyoruz. Bizim terörist dediklerimize batılılar kucak açıyor, bizim özgürlük mücadelesi diye tanımladıklarımız NATO’nun birçok ülkesi terörist gözüyle bakıyor. Bunlar temel çelişkilerimiz

Kanaatimce bu konu, NATO’nun hem bugün hem de önümüzdeki yıllarda çözmek zorunda kalacağı en önemli güven sorunlarından biridir.

6. Türkiye ile NATO arasında her zaman tam bir uyum oldu mu?

Bunun cevabı açık: Hayır.

Türkiye NATO’nun en büyük ordularından birine sahip olmasına rağmen zaman zaman en ciddi görüş ayrılıklarını yaşayan ülkelerden biri olmuş ve yalnız kalmıştır.

1964 Kıbrıs krizinde ABD Başkanı Johnson’un bizi ambargoyla tehdit eden mektubu…

Screenshot


1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında
ABD’nin bize uyguladığı silah ambargosu…

Sonrasında da Ege ve Kıbrıs konularında NATO’daki müttefiklerimizin büyük bölümünün bizim karşımızda bir pozisyonda yer almaları

Suriye İç Savaşı sırasında Patriot sistemlerinin geri çekilmesi…

S-400 krizi, 

F-35 programından Türkiye’nin çıkarılması…

Canımız çok yakan PKK/ YPG meselesi…

Savunma sanayiine yönelik çeşitli yaptırımlar…

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında bazı Batılı ülkelerin sergiledikleri maalesef düşmanca tutum…

Bütün bunlar zaman zaman ittifak içinde ciddi kırılmalar oluşturmuş ve Türkiye’de şu düşüncenin güçlenmesine yol açmıştır:

İttifaklar önemlidir fakat her ülke en sonunda kendi güvenliğini yine kendisi sağlamak zorundadır.

Belki de bu yüzden son yıllarda savunma sanayiinde ortaya koyduğumuz atılımları yalnızca teknolojik değil aynı zamanda stratejik bir dönüşüm olarak okumak gerekir.

7- Türkiye’nin NATO içindeki önemi arttı mı?

Bugün birçok uzmana göre evet.

– Montrö Boğazlar anlaşmasının uygulanmasındaki rolümüz…

– NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olmamız…

– Savunma sanayiindeki gelişmeler…

– Rusya ve Ukrayna ile aynı anda konuşabilen az sayıdaki ülkeden biri olmamız…

– Karadeniz, Kafkasya ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındaki bugüne kadar gayet dengeli olarak sürdürdüğümüz politika

– Son dönemde ABD- İSRAİL VE İRAN arasındaki savaştaki dengeli konumumuz

Bütün bunlar Türkiye’yi bugün NATO açısından vazgeçilmez aktörlerden biri hâline getirmiştir.

Konuyu toparlarsak İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya dengesinde aktörlerin pozisyonu birçok değişiklik gösterdi.

NATO, kuruluşunda Sovyet tehdidine karşı oluşturulmuş bir savunma ittifa olmasına rağmen zamanla dünyadaki güç dengeeri ile birlikte NATO ve öncelikleri de değişti.

Türkiye ise yaklaşık yetmiş beş yıllık üyeliği boyunca NATO’nun en önemli askerî unsurlarından biri olmasına rağmen terörle mücadele, savunma sanayii ve bölgesel güvenlik konularında zaman zaman müttefikleriyle ciddi görüş ayrılıkları yaşadı.

Çoğunu birlikte yaşadığımız bu krizlerin elbetteTürkiye ekonomisine büyük darbeler vurduğunu da kaydetmemiz gerekiyor.

Bütün bunlara rağmen coğrafî konumu, askerî kapasitesi ve bölgesel etkisi nedeniyle Türkiye, bugün NATO’nun vazgeçilmez üyelerinden biri olarak görülmektedir.

Son NATO toplantısının Türkiye’de yapılıyor oluşu da artan bu önemin ciddi göstergelerinden bir olarak değerlendirilebilir.

Fakat tüm bunlara rağmen uluslarası ilişkilerde güç merkezli bir yaklaşımın daima önde olduğu gözden uzak tutulmamalıdır ve her zaman şu tarihî söz göz önünde bulundurulmalıdır:

HAZIR OL CENGE İSTİYORSAN SULH-Ü SALAH

Biz hiçbir zaman saldırgan bir ülke olmayacağız ama hiçbir kimsenin bize yan gözle bile bakamayacağı bir güce erişebilmeliyiz. Ancak bu şekilde bu coğrafyada sulh ve sükun içinde yaşayabiliriz…

 

9 Temmuz’da İTO’da yapılan olağan meclis toplantısının başlangıç bölümünde yaptığım konuşmanın yazı haline getirilmiş şeklidir