Metin Balkanlıoğlu Hoca Rahmetli oldu

1980’li yılların başında Saraçhane başında Oruçgazi İlkokulu’nun arka tarafında bir talebe evimiz vardı. Yolun karşı tarafında da Hoşkadem Camii bulunurdu. Namaz vakitlerinde bazen Horhor yokuşunun alt tarafında rahmetli Mahmut Bayram hocanın imam olduğu Kızıl Minare Camii’ne bazen de Hoşkadem Camii’ne giderdik. Rahmetli Metin Balkanlıoğlu ile ilk defa orada imam iken tanışmıştım. O şirin ve ufak mescidi gençlerin çokça gelip gittiği bir mekân haline çevirmişti. Güler yüzlü idi, vaazları çok öğreticiydi. Ayrıca İslam’ı sevdirerek anlatmaya yönelik bir üsluba sahipti. Bu üslubunu tüm hayatı boyunca devam ettirdi. Sürekli pozitif enerji veren, onu dinleyen insanları Allah ile dost olmaya çağıran bir hali vardı.

Daha sonraları İsmailağa Camii’nin yakınlarındaki Acemoğlu Camii’ne imam olduğunda orası da bizim için her fırsatta gittiğimiz bir yer haline gelmişti. İlk çocuğum Ali biraz büyüdükten sonra Acemoğlu Camii’ne bazen onunla beraber giderdim. Her fırsatta ona takılır, öper ve severdi. Artık benim adım Metin hoca için “Ebu Ali” olmuştu. Daha sonra dünyaya gelen diğer çocuklarımla da imkan nisbetinde Metin Hoca’nın vazife aldığı camilere namaza gider, onların da hocayı tanımalarını arzu ederdim.

Bir dönem, sanırım 80’li yılların sonlarında Pazar günleri sabah namazlarında Acemoğlu’nda bir grup arkadaşla toplaşırdık. Rahmetli ile hadis dersi yapardık, oradan da Haliç kıyısında top oynamaya giderdik. Bugün hepsi 50’li yaşların sonlarına yaklaşan ve her biri farklı yerlerde hizmet etmeye çalışan birçok arkadaşımız o Pazar sabahlarının hadis dersi, futbol maçı ve sonrasında da Şehzadebaşı’ndaki börekçide son bulan programını muhakkak ki güzel bir dönem olarak anarlar.

Telefonda hadis-i şerif ezberleri

90’lı yıllarda yine bir kaç kış mevsimi, haftada bir gün bir arkadaşımızın evinde rahmetli Metin hoca ile tefsir derslerimiz olmuştu. O akşamları iple çekerdik. Dersleri çok canlı ve verimliydi. Rahmetlinin tebliğ metodu hakkında küçük bir örneği burada zikretmemin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir akşam telefonla konuşuyorduk. “Erhan, bu telefon konuşmalarımızın bir fayda sağlaması lazım” demişti. “Hocam ne yapalım ne dersin” diye sorunca, “Birbirimize her konuşmada kısa bir hadis nakledelim ve onu ezberleyelim.” Cevabını vermişti. “Eyvallah” demiştim. Bugün bile hatırlarım; ilk ezberlediğimiz hadis “Salat-ul leyli mesna ve mesna” (Gece namazları iki rekâttır.) idi. Burada bahsettiği gece vakitlerinde kılınacak nafile namazlarla ilgili bir hadis-i şerifti. Muhtemelen de teheccüt namazları için zikredilmişti.

Bu “telefonlarda hadis-i şerif okuma”yı bir süre tekrar etmiştik ve ezberimizde birçok hadis-i şerif olmuştu. Tabii şunu da ilave etmeden geçemeyeceğim; tekrarlayacağımız hadisleri genellikle o buluyordu, ben de ona ayak uydurmaya çalışıyordum. Tahmin ediyorum ki o zamanlar birçok kişi ile aynı şeyi yapıyordu. Allah u âlem.

Vaaz ve sonrasındaki hutbede adeta coşmuştu; Cuma namazı o gün iki saate yakın sürmüştü

Metin hocayı bir ara Kayabaşı köyüne tayin etmişlerdi veya kendi akıllarınca sürmüşlerdi. Yanlış hatırlamıyorsam 90’lı yılların son zamanlarıydı. O dönem Kayabaşı, bugünkü gibi yerleşik bir yer değil. İsmi üzerinde, köy hükmünde bir bölge. Orada yeni yeni bazı sanayi kuruluşları gelişiyordu ama şimdiki gibi toplu konut furyası daha başlamamıştı.

Bir Cuma günü, o sıralar beraber iş yaptığımız Gürbüz Aksu ile rahmetlinin vazife yaptığı camiye gittik. Çok memnun olmuştu. Vaaz ve sonrasındaki hutbede adeta coşmuştu. Cuma namazı o gün iki saate yakın sürmüştü. O gün farketmiştik ki, kendisini oraya sürenler bilmeden büyük bir hayra vesile olmuşlardı. Metin hoca orada ışık saçıyordu ve halinden de çok memnundu. Çarşamba günü rahmetlinin vefatını duyan Gürbüz beni telefonla arayıp bu hatırayı yâd etti. Beraberce tekrar o günü hatırladık. O gün ikimiz de çok etkilenmiştik. Adam olan nereye giderse orayı ihya eder. Adam, adam değilse gittiği yeri kurutur. Rahmetli böyle bir kişi idi.

Çok küçük ama derece olarak çok yüksek eylemleri sürekli ve samimi olarak tekrar edebilmek

Son yıllarda Salı akşamları Fatih’te Nişanca Camii’nde vaaz veriyordu. O gece bölgede müthiş bir yoğunluk oluyordu. Vaaz verdiği cami rahmetli babamların evinin hemen yanıbaşındaydı. Bir akşam, namaz öncesi oraya giderken bizim evin kapısında karşılaşmıştık. Rahmetli babamın hastalığının ağırlaşmaya başladığı zamanlardı. Bunu öğrenince babanı ziyaret edeyim dedi. Hemen haber ettim, buyur ettiler. İçeri girdik. Babacığıma o gülen yüzüyle sarıldı, elini öptü, dualar etti. Babam o kadar memnun olmuştu ki, anlatamam.

Daha sonra bir kaç defa daha ben yokken kapılarını çalmış ve ziyaret etmiş. Ziyaret sırasında da beni telefonla arıyor ve haber ediyordu. Her gelişi o hasta insanı adeta dinçleştiriyordu. Evde bambaşka bir hava esiyordu. O kadar meşgalesi içinde, binlerce insan kendisini vaaz için beklerken o küçük ama gittiği yer için çok önemli ziyareti ihmal etmiyor ve hasta bir ihtiyarı mutlu ediyordu.

Müslümanlık esasında bazen çok küçük ama derece olarak çok yüksek eylemleri sürekli ve samimi olarak tekrar edebilmektir. Rahmetli Metin hoca ile sanırım çok fazla kişinin bu türden hatıraları mevcuttur.

Onun hayatı geride kalanlar için güzel bir örnek olarak sürekli anlatılmalıdır

Rahmetli Metin hoca da insandı. Onun da muhtemelen bu hayat şartlarında canını sıkan şeyler oluyordu. Fakat onun yüzünün gülmediği, insanlara moral vermediği bir an’ı hatırlayan hiç kimseye rastlamak mümkün değildir. Hep vermeye çalıştı, hep hizmeti düşündü.

Vefatı sonrasında bir faniye nasip olabilecek çok güzel bir törenle ahiret âlemine yolcu edildi. On binlerce insan şehrin dört bir yanından Fatih Camii’ne akın ettiler. Onunla ilgili hüsn-ü şehadetlerini bir kere daha ikrar ettiler. Ne mutlu ona.

Rahmetli Metin Balkanlıoğlu, ideal bir hoca, ideal bir dost, ideal bir insan olarak bu dünyada güzel bir iz bırakarak hayatını tamamladı ve emaneti sahibine teslim etti. Onun hayatı geride kalanlar için güzel bir örnek olarak sürekli anlatılmalıdır. Biz onun iyi bir Müslüman olduğuna Allah indinde şahitlik ederiz. İnşallah bu şahitliğimiz bir değer ifade eder.

Mekânı Cennet olsun. Sevenlerine ve ailesine sabırlar diliyorum.

Dünya Bizim 22 Haziran 2018, Facebook paylaşımı

DOĞRUYA DOĞRU

Yeryüzünde hayatın başladığı andan, kıyamete kadar geçecek olan sürede hiçbir insanın, zaman, coğrafya ve sosyal çevre açısından kendi istediği bir noktada dünyaya gelmediği herkesin malumudur. Bunlarla ilgili herhangi bir  tercih yapma şansı yoktur.

İnsanoğlunun içerisinde yaşamakta olduğu zaman, kendisi açısından en doğru ve de en hayırlı olan zamandır. Bütün bu saydıklarımızı düzenleyen külli irade şüphesiz ki en güzeli yaratandır ve onun her yaptığında hayır vardır.

Başka bir açıdan bakıldığında da insan iradesinin cüz’i de olsa fonksiyon ifade ettiği tek yer içinde bulunulan o andır.

Ne bir saniye sonrası, ne bir saniye evveli.

O anın gerisinde kalanlar zaman tüneli içindeki yerlerini alırlarken, sonrakiler ise yaşanılıp yaşanılmayacağı kişi için meçhul devreler olarak durmaktadırlar.

Gelecekle ile ilgili kurgular, ancak Yüce Allah takdir etmiş ve o süre insanoğluna verilmişse bir anlam ifade edecek yoksa sadece bir hayalden öteye gidemeyecektir.

Tıpkı öncekilerin yaşayamadıkları bir sonraki anları gibi.

İnsanoğluna yaşaması için bahşedilmiş olan hayat çok değerlidir. Yaşanılan ve tüketilen her saniyenin kıymeti bilinmeli , kaybedildiğinde üzülmeyecek şekilde değerlendirilmelidir.

Aynı zamanda geçmişten ibret almak, yapılan hatalardan dolayı pişmanlık duyup onları tekrar etmemek üzere karar vermek de, hayatın kalan bölümü için faydalı bir kazanım olacaktır.

Yarın ölecekmiş gibi ölümden sonraki dönem , hiç ölmeyecekmiş gibi de içinde bulunulan hayat için çalışın öğüdü, böylesi bir hakikatin altını çiziyor olsa gerek.

İnsanoğlu sadece yaşanmakta olan anın cüz’i de olsa sahibi ise (bu sahiplik de tartışılabilir), Yaratıcının kendisinden  istediklerini, yani yapılması gerekenleri, her hal ve şart altında ve gücü yettiği ölçüde yerine getirerek, zamanını en iyi şekilde değerlendirmiş olacaktır.

Yukarıdaki ifadeler yarın için hiçbir tasavvurun olmaması gerektiği tarzında da anlaşılmamalıdır. Lütfedilip verilirse yaşanacak hayat için, güzel ve olması gerekene uygun plan ve programlar yapmak da, yine günü ve yaşanılan anı en iyi şekilde değerlendirme yollarından bir tanesidir.

İçinde yaşanılan şartlar ne olursa olsun , Mevlana’nın misaliyle,  arının her hal-ü karda bal yapmak için uğraşması gibi, kişi kendi balı ne ise onu  yapmaya devam etmelidir. Her güzel çiçeğe konmalı, topladığı tüm değerleri, toplanması gereken yere getirerek en güzel ürünü ortaya çıkarmalıdır.

Yine Mevlana’nın ışık tutan sözlerinden hareketle, şartlar güllük gülistanlık olsa da, nasıl ki tüm güzellikler arasında köpek leş yemekten vaz geçmiyorsa, ve o leş de onun için baklava börek mesabesinde bir kıymet ifade ediyorsa,  sürekli kötülükleri iyi olarak gören  varlıklar  etrafta bulunacak ve doğrulara , güzelliklere sırt çevirip hayatı leş mesabesinde kötü ve Yaratıcının hoşuna gitmeyecek işlerle uğraşmaktan ibaret sayacaklardır. Bu işleri yaparken de yaptıkları kendilerine çok güzel ve doğru görünecektir.

Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, köpek leş yiyor diye, kötü bir şey yapmakla suçlanamaz. Bu, onun doğasındandır. Ancak insanoğlunun, fıtratı gereği böyle bir mükellefiyeti olmadığından, leş yemek mesabesindeki kötüden yana tercih kullanmak kabul edilecek bir durum değildir.

Aslolan hakikate yaklaşabilmenin peşinde koşmaktır. Şartların elverişli olup olmaması, ‘konjonktürün’ müsaade edip etmemesi, ifa edilen vazifelerin önemi veya önemsizliği, bu arayışın ve koşuşturmanın sonuca ulaşmasını müsbet veya menfi yönde etkileyen faktörlerdir. Fakat arayışın özünü etkileyemezler. İnsanoğlundan beklenen, yaşadığı hayatın her anında, sağlam referanslara göre tayin edilmiş olan doğruya doğru yönelmesidir.

Hakikat yolculuğunda hepinize başarılar diliyorum

Saygılarımla

ERHAN ERKEN